Esneklik, Adalet ve Dikey Alışveriş Bilinci

Kısa Özet

Sohbette anlatıcı, insan zihninin geçmiş deneyimleri bugüne bir kalıp gibi yapıştırma eğilimini ve bunun yerine her anı yeni bir veri olarak değerlendirerek esnek yaşamanın gerekliliğini anlatıyor. Ardından hayatın hiçbir zaman mutlak/sabit olmadığını; kader-irade, karışmak-karışmamak gibi ikili karşıtlıklarda esnek bir orta tutum gerektiğini işliyor. Sohbetin ikinci yarısında adalet kavramını "dikey" (Allah ile) ve "yatay" (insanlarla) ilişki ayrımı üzerinden ele alıyor; namazın dikey duruşla ilişkisini, dünya ile kurulan "tek taraflı anlaşma" yanılgısını, cehennemin arındırıcı yönünü ve peygamberin "inşallah" demesindeki esneklik dersini anlatarak sohbeti tamamlıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Geçmiş deneyimleri bugüne bir kalıp gibi yapıştırmak yerine, her anı yeni bir veri olarak değerlendirmek gerekir; "yapamadım" ile "yapamam" birbirinden farklı değerlendirmelerdir.
  • Hayatta hiçbir şey mutlak değildir; insan kendini, dünyayı ve muhatap olduğu insanları katılaştırmamalı, iyimser bir esneklik içinde kalmalıdır.
  • Gerçek adalet, insanlarla değil Allah ile kurulan "dikey" alışverişte aranmalıdır; insanı bir kaynak olarak görüp ondan beklenti içinde olmak "faiz" beklemek gibidir.

Geçmişi Bugüne Yapıştırmak: Zihnin Otomatik İşleyişi

Bu soruyu sorarak tutuyor. Önce kilonu, daha mantıklı mı? Tabii. Ne yapmam gerekiyor? Aynen öyle. En uygun olan soru, kişinin "ben bu durumda ne yapmam gerekiyor" sorusudur ve ona dair bir cevap aramaktır. Yoksa "zordur, kolaydır" veya "yapabilir miyim, yapamaz mıyım" diye sormak farklı bir şeydir. Bir insanın bir şeyi yapamayacağına dair çok net, kesin bir olgu olabilir; o zaman zaten bellidir yapamayacağı. Mesela ben diyelim ki beşinci kattan atlayıp uçamam, değil mi? Eğer bir paraşütüm yoksa. Hani bu bellidir. Ama mesela ben yazı yazabilir miyim? Teorik olarak yazabilirsin. Şiir yazabilir misin? Yazabilirsin. Veyahut da diyelim ki işte şöyle bir zorluğun üstesinden gelebilir miyim? Gelebilirsin. Gelmemen için net, açık bir engel var mı? Yok. Yoksa bu pozitif düşünmektir.

Böyle bir şey düşündüğünde de aklıma önceki durumlarım geliyor. O da çok güzel bir şey. Önceki durumlarında yapamamıştın. Aynen. Önceki durumlar aklına gelince, bu insan zihninin hem olumlu işleyebilen hem de olumsuz işleyebilen bir yönüdür. O da şudur: Şimdi ben mesela diyelim ki iki metrelik bir hendeği atlayamamışım. Denemişim, atlayamamışım. Üstelik de zaten atlama ihtimalim de yok o iki metrelik hendeği. Şimdi bir süre sonra tekrar o hendek önüme gelir. Ben neyi düşünmem lazım? "Daha önce de atlayamamıştım, şu anda da durumda bir farklılık yok, tekrar denemene gerek yok" — hani aynı hatayı iki defa yapmana gerek yok. Bazen bu şekilde işlemesi doğru bir işleyiştir. Yani geçmiş hafızamızı ve deneyimimizi dikkate alarak onu bugünkü bir olayla ilgili bir veri olarak kullanırız. Bu makul bir şeydir.

Makul olmayan şekilde işleyen tarz nedir? Geçmişte yaşadığın bir deneyim, bir tecrübe vardır. Fakat yeni durum, yeni koşullar, senin yeni bir sürecin, yeni bir durumun var. Sen ne yapıyorsun? Bu yeni durumu ve yeni değişimi hiç dikkate almadan, tamamen geçmişteki bir durumu kalıp gibi bugünkü ana yapıştırıyorsun. O zaman ne oluyor? Bu mekanizma kötüye işleyen bir mekanizma oluyor. "Ben zaten yapamamıştım" diyorsun, "şu anda da yapamam" diye, geçmişteki bir deneyimin fotoğrafını bugünkü ana bir kalıp gibi yapıştırıyorsun. Halbuki senin akıl itibariyle, tecrübe itibariyle, yaşadığın şeylerin seni geliştirmesi itibariyle sen aslında bu noktada yeni bir kişisin. O deneyim de yeni bir deneyim olacak. Dolayısıyla geçmişteki bir durumu kalıp gibi bugüne yansıtmak sürekli neyi meydana getirmiş olur? Geçmişi tekrar etmek.

Sağır gibi oluyorum. Ben orada sanki geçtiğini hissetmiyorum ki, ya da onu aştığımı hissetmiyorum. Bir felaketten daha yeni kurtulduğum gibi hissediyorum, kendi içimde o anın süresince. "Açtın, onu o an nötralize ettin" diyemiyorum. Ne diyorsun? Hani "o an sabrettim" diyorum ve "o durum geçti gitti" diyorum. Ha tabii, yani orada sabrederek de bir şey geçer. Anlatabiliyorum, yani o ayrı bir şey. Sabrederek de geçer. Hani bazı şeyler karşısında illa insanın bir şey yapması gerekmez; sakin olarak durması kâfidir. Yani duramıyorum gerçi orada. Tabii orada duramamanla ilgili orada bir şey yapacaksın. Veyahut da diyelim ki daha önceden hiçbir şey düşünemezken, şu anda bir şeyleri doğru bir şekilde düşünüp o doğru düşünce istikametinde bir tutum, bir tavır belirleyebilirsin. Yani orada o değişebilme imkânını, şartlarını algılayıp, geçmişin bugünümüzün üzerinde gölge yapmasını değil, sadece bir veri olarak durmasını sağlamalıyız.

Şimdi zihnin otomatik yönü, yani onun bir tarafı — buna rasyonalitenin bir kalıntısı diyoruz. Anlatabiliyorum. Mesela diyelim ki bir arkadaşla bir problem yaşadık diyelim. Aradan altı ay geçti. Diyorum ki "o böyledir" diyorum. Ne yaptı? O, altı ay önceki olguyla ilgili bir tanım yapıp altı ay sonra tekrar aynı şeyi söylüyor. Halbuki bak, bilmiyorum aslında. Ancak şunu diyebilirim: altı ay önce böyleydi. Ama şu an bilmiyorum. Doğru olan şey o. Yani altı ay önceki deneyimini inkâr etmek veya yok saymak değildir olay; öyle bir veri var. Fakat bugün o günle aynı gün değil. O kişi bugünkü kişiyle aynı olmayabilir. Dolayısıyla insan bilincinin hayattaki en temel problemlerinden bir tanesi, geçmişteki verileri referans alıp bugünü tekrar tanımlamaya, o verilerle ve o ölçülerle tanımlamaya çalışmasıdır. Bu aslında içgüdüsel olarak en kolay şeydir. Düşünmesine gerek kalmıyor. Tabii ki en kolay yol.

En Kolay Yol Her Zaman Doğru Yol Değildir

Sadece tanımlandırıyormuş gibi o an. E tabii, işte tanımlıyorsun; bilinmezi bilinir hale getiriyorsun. Ama şu anda desen ki "şu an bilmiyorum," bu bilinmez bir durum. Ama ne yapıyorsun? "Altı ay evvel de öyleydi, şimdi de öyledir" deyip onu tanımlanır hale getirip rahatlatıyorsun kendini; ama bu gerçekçi olmayabiliyor. Bir de hayat pratiği bunu birçok noktada gerektiriyor, ama özel durumlarda bunu işletmemek lazım. İçgüdüsel merkezin kolaycılığı biraz kanlığa kaptırıp her konuya öyle bakıyor. Ama rahat da olmak istiyor.

Burada şunu anlamak lazım: Aslında bazı şeyler bize bir şey için verilmişken biz onu yanlış bir şey için kullanırız. Yani mesela diyelim ki tornavida ne içindir? Bir vidayı sökmek içindir. Ama bir çiviyi sökmek için değildir. Bir çiviyi tornavidayla sökemezsin. Ama bir vidayse, yani dönerek ve dişlere sahip olarak diyelim ki oraya perçinlenmiş bir şeyse, onu tornavidayla çıkarabilirsin. Ama bir çiviyse, onu başka bir şeyle çıkarmak durumundasın. Şimdi insan psikolojisinin hayattaki en temel problemlerinden biri, kendisine verilmiş olan bir kısım yetenekleri yanlış yerde kullanmasıdır. Mesela hafıza sana niçin verilmiş? Veri depola diye verilmiş. Ama sen hafızayı, gelecek her an için tanımlayıcı ve meşrulaştırıcı bir referans diye algılarsan, bu sefer ne olur? Sen zihnindeki arşivin ve geçmiş deneyimlerinin bir esiri olmuş olursun. Halbuki o arşiv, o hafıza ne içindir? İhtiyaç duyulduğunda o veriyi ve bilgiyi kullanmak içindir; ama onu alıp kes-yapıştır, kopyala-yapıştır şeklinde değil. Ama zihin ne yapıyor orada? Hafızanın yapacağı tek şey odur. Aslında hafıza "kes yapıştır, kopyala yapıştır" demiyor; sen onu yapıyorsun. Sadece o hafızada bir veri olarak duruyor. Ama işin en kolayı ne? Hafızadan aldığın bir veriyi kopyalayıp yeni güne, yeni duruma yapıştırıyorsun. Bu, insana verilen bir kısım yeteneklerin yanlış kullanılma tarzıdır.

Ve maalesef ki şunu bilmemiz lazım: Hayat en kolay yolu seçer. Fakat hayatta en kolay yol en doğru yol değildir. Anlatabildim mi? Mesela işte akıntının istikametinde yüzmek bir balık için en kolay yoludur. Ama bazen akıntıya karşı yüzmen gerekir, akıntıya rağmen yüzmen gerekir değil mi? Bazı alabalıklar var, işte yumurtlamak için akıntıya karşı giderler. En kolay olan yolu seçer, ama hayatta her zaman en kolay yol en doğru yol değil. Fakat bunu bilmeliyiz; kendi haline bırakılırsa psikoloji en kolay yolu seçer. Mesela düşünün, bir kitap okumak zordur ama bir görüntü seyretmek kolaydır. Mesela internette saatlerce vakit geçirebilirsin, değil mi? İşte haber izlersin, falan filan böyle. Ama mesela on saat kitap okumak zordur; o mekanizmamızı, psikolojimizi daha yoran bir şeydir. İnsan ne yapar? Her zaman en kolay olan yolu seçmeye meyillidir. Fakat insan şunu sormalı kendine: bu kolay yol doğru yol mudur? Tabii ki bir hedefe giden yollar arasında eğer gidiyorsa en kolay yolu seçmek makul bir şeydir. Hani bir şey diyelim ki değişmemiş, onu alıyorsun, hafızanda onunla ilgili bilgi var, alıyorsun onu yeni duruma yapıştırıyorsun. Eğer öyleyse bu iyi bir yoldur ve en kolay yoludur. Ama değilse, işte o zaman düşünmek durumundasın.

"Yapamadım" ile "Yapamam" Arasındaki Fark

Bunu insan bazen kendine de yapar. Hayatında mesela bir şeyi başarmakta veya yapmakta zorlanmışsın, yapamıyorsun yani. Bugüne kadar yapamadın. Ama hafızanın o birikimi sana neyi deklare eder? Der ki "sen yapamazsın, bak yapamadın şu ana kadar." Ama "yapamadın" ile "yapamazsın" farklı şeylerdir. Farklı değerlendirmeler. "Yapamadım. Ama şu an bilmiyorum, belki yapabilirim." Hem o, ders çıkarmanı da ketleyen bir şey: "yapamam şu an." Ama işte maalesef daha kolay bir şey oluyor.

Yani burada insan gerek kendine, gerek kendisiyle ilgili — ki bu en büyük handikaptır — ne yapar? Kendini ketlemiş olur. Halbuki hayatta çok ilginç şeyler vardır. Mesela bir kuş yavrusu, uçtuğu ana kadar uçamamıştır, değil mi? Veya bir halter şampiyonu dünya rekoru kırdı diyelim; o dünya rekorunu kırdığı ağırlığı daha önce hiç kaldıramamıştı. Bunun gibi hayatta sayabileceğimiz yüzlerce, binlerce şey var. Bir çocuk ayağa kalkıp yürüyene kadar hiç yürüyememişti. Dolayısıyla bu bize ne gösteriyor? Bu bize hayatın bir gelişim içerdiğini gösteriyor ve senin o gelişimin esnekliğine tâbi olmanı gerektiriyor. Senin söyleyebileceğin şey şudur: "Ben bugüne kadar yürüyemedim." Ama "bundan sonra yürüyemem" demek, tamamen senin yanlış bir değerlendirmendir. İşte hayatın o gelişim prensibini iyi anlamamız gerekiyor. Bu bir, kendimizle ilgili.

Hayatın Gelişim İlkesi ve Önyargısız Yaşamak

İki, dünya ile ilgili. Mesela diyelim ki hayatta hep olumsuz şeyler gelmiştir, gelmiştir, gelmiştir. Bir süre sonra sen dersin ki "hayatta ben zaten şanssızım, işte her şey benim tersime işliyor" değil mi? Hayatla ilgili böyle bir önyargın olabilir. Ama mesela Hz. Yusuf'u düşünün; hep hayat tersine işlemiş, işlemiş, işlemiş, zâhiren değil mi? Sonra da tamamen yüz seksen derece tersine dönmüş. Dolayısıyla şimdi biz burada hayat hakkında herhangi bir yorum yapabilir miyiz? Yok. Biz hayatı yaşarız. Yarın ne getirdiğini bilemeyiz, hiçbir önyargı taşımaksızın. Tabii ki hiçbir önyargı taşımaksızın yaşayabilmek, insan psikolojisi için aslında bir olgunluk düzeyidir. Çünkü zihnimiz mümkün oldukça bir şeyi stabil hale getirmeye ve onu tanımlanır hale getirmeye çalışıyor, rahat edecek yani; her şeyi belirleyecek.

Hatta kontrolcü insanların böyle bir problemi vardır. Mesela bir eşyayı bir yere koymuşsun; beyin onu kodlar: "bunu buraya koydun." Sen onun yerini değiştirdiğinde ne olur? Ondaki bir bilgi kodunu bozmuş oluyorsun. Anlatabildim mi? Tuğlayı çekiyorsun aradan, "ben onu orada olarak kodlamıştım" diyor. O yüzden mesela aşırı kontrolcü tipler böyle sürekli "her şey neredeyse aynı yerde duruyor mu" diye kontrol eder. Çünkü bilinmezlik, bazı özellikle mizaçlar için ve bazı olumsuz süreçleri hayatında yaşamış olan insanlar için, değişim gittikçe sanki olumsuz bir şey olacakmış şeklinde tanımlanır hale gelir. Halbuki biz bunu hiç bilemeyiz. Bizim hoşumuza giden bir şey olarak da gelişim süreci olabilir, tersi de. Bak bunu bilmiyoruz. Bazıları vardır böyle olumsuz şeyler yaşamış, "ben biliyorum böyle olacak" der. Bilmiyorsun, "biliyorum" deme yani. Hatta bunu bir arkadaşa aylarca o kelimeyi değiştirmek için uğraştım: "biliyorum deme" dedim. "Zannediyorum ki böyledir de." Zannediyorum kötü olacak — "biliyorum" dediğinde kendi kendine aslında bir tuzak kuruyorsun. Bilmiyorsun zaten; bir kere zaten bilmediğin bir şeyi "biliyorum" diyorsun. Sen sadece zannediyorsun. Üstelik de dikkat et, zannın, yani tahminin sürekli olumsuza odaklı.

Burada tabii insanın şeyi de var yani; olumsuza kendini hazırlayarak aslında kendini rahatlatmaya çalışıyor. "Olumsuz olacağını, olumsuz ihtimale hazırlıklı olayım" diyor. Aslında orada da mekanizmanın bir başka savunma refleksi devreye giriyor. Ama işte bütün bunlar insan hayatının objektif olmayan algısı. Bakıyorsun, "niye üzgünsün?" "Biliyorum hep böyle olumsuz olacak." Bilmiyorsun ama ne yapıyor sistem, o psikolojik mekanizma? Olumsuza alışmış, olumsuza yoruyor. Halbuki hayat sana her şeyi gösterebilir; bir bakarsın işte kışın ortasında bahar bile oluyor, değil mi?

Hiçbir Şey Mutlak Değildir: Göreceliğin İdraki

Ve dikkat edin, hayatta hiçbir zaman mutlak bir şey yoktur. Mesela biz şu an "akşam" dediğimiz halde şu an bir yerlerde sabah oluyor, değil mi? Aynı dünyadasın, düşün. Ne kadar ters gibi gözüken bir şey. Ben diyorum ki "dünya şu an gece, dünya karanlık." Aynı kişi, aynı dünyada olduğunu iddia ediyor, şu an diyor "dünya aydınlık." Aynı dünyadasın. Bu bize aslında neyi anlatıyor? Hiçbir şeyin mutlak olmadığını, aslında göreceli bir şey olduğunu. Yani "gece" dersin, gündüz olur bir süre sonra; "gündüz" dersin, bir süre sonra gece olur. Sen aynı dünyadayken dersin ki "dünya çok sıcak, çünkü ekvatordasın." Öbürü kuzey kutbunda yaşıyor, "dünya çok soğuk" der, "güneş yüzü görmüyoruz" der, "güneşi görsek de bizi ısıtmıyor" der. Düşün, ne kadar ilginç bir şeydir; ikisi de aynı güneşe dair bir ifade kullanıyor, ikisi de aynı dünyada yaşıyor. Fakat ikisinin anlattığı dünya ne kadar farklı, değil mi? Ve bu da bir gerçek aslında.

Dolayısıyla insan gereksiz yere bir şeyi katılaştırmamalı; kendini de katılaştırmamalı, kendi psikolojik sürecinde katılaştırmamalı, dünyayı da katılaştırmamalı, muhatap olduğu insanları da katılaştırmamalı. Çünkü böyle bir şey söz konusu değil. "Onu biraz mutlaklaştırıyorlar da alabilir miyiz o katılaştırmayı?" Tabii, yanlış bir mutlaklaştırma. Bunu niye yapıyor? Mutlak olana dair ihtiyacın ters dönmüş hali mi bu? Tabii, aslında mutlağa dair algının yanlış bir yansıtılması. Yanlış yere yansıtılması, yanlış yerde araması. Tabii. Onun için, her şeyin bu dünyada izafi olduğunu, bir gelişime, bir dönüşüme tâbi olduğunu, her zaman gelişmenin ve çözülmenin hayatın bir realitesi olduğunu kabul etmek zorundasın. Kâinatta sürekli bir değişim var. Sen nasıl bir şeyi sabit kılabilirsin? Kendin bile sabit değilsin, psikolojin itibariyle.

Esneklik: Katılaşmadan Yaşamak

O zaman kendinle ilgili de, hayatla ilgili de, hayatın süreciyle ilgili de, muhatap olduğun insanlarla ilgili de esnek olacaksın. Bu esneklik, iyimsere yönelik bir esneklik olacak. Yani insan hiçbir zaman hayatta kötümser bir esneklik içinde olmamalıdır. "Biliyorum daha kötü olacak, biliyorum daha olumsuz olacak" — bilmiyoruz yani. Biz iyimser bakıyoruz ama hayatta her türlü değişimin olabileceğine de inanıyoruz, bunu doğal kabul ediyoruz. O yüzden hayatta aslında insanoğlunun en büyük gerilim noktası, hayatın doğasıyla kendi psikolojisinin algılama tarzının birbirleriyle uyuşmamasıdır. Yani hayat bir şekilde yürüyor, fakat sen onunla ilgili değerlendirmende yanılgı içindeysen, o zaman hayat sana her zaman bir çatışma ortamı olarak yansıyor. Kendi psikolojisini hayata dayatmaya çalışıyor. Evet, kendi psikolojik bakışına göre bir dünya arzusu oluşuyor. Bu bir tahakküm değil mi aslında? Tabii, farkına varmadan aslında kendini merkeze alma ve kendi ihtiyaçlarını, arzusunu, isteklerini, taleplerini dünyaya dayatma arzusu.

Tabii buna şimdi dini referans verip "çok büyük günah mı" diye düşünmenizi istemiyorum. Kur'an'da diyor ki: "Ben burdayım demeyi" — hepten sussa mesela, öyle düşünelim, tam tersine her şeyi kabullense. İşte bakın burada dedik ya: her şeyi kabullenmemiz de gerekmiyor, her şeye karşı çıkmamız da gerekmiyor. Bakın bunlar da iki tane mutlak kutup aslında. Mesela yaratıcı "her şeyi kabullen, hiçbir şeye karışma" mı diyor bize? Veyahut da "bak nerede böyle bir problem görürsen çatış, kavga et" böyle mi diyor? Bana sorarsanız ikisini de demiyor. Bir durum olur, oraya müdahil olursun; yani oraya aktif bir şekilde katılır ve onu olumlu bir şekilde değiştirirsin diyelim, veya süregiden bir olumsuzluğu durdurursun. Anlatabiliyorum. Yani bakın, dedik ya, hayat sana hiçbir zaman bir yerde mutlak olarak dur demez. Mutlak olarak duracağın yer ruhtur; ruhta ise herhangi bir kavram yoktur. Yani biz dünyaya müdahil olalım mı, olmayalım mı? Biz diyoruz ki böyle bir soru olmaz; yanlış bir soru. Çünkü ikisi de yanlış yerde bir katılaşmadır. Hayat sana dahil olmanı, aktif olmanı gerektirecek durumlar da sunar; sakince durumu görüp hiçbir aktif eylemde bulunmamana işaret eden şartlar da sunar. Referansını nereden alacaksın? İşte o referans doğru bilinç noktasıdır.

Kader mi, İrade mi? Karışmak mı, Karışmamak mı?

Ama şey yok bakın; burada da yine insan bilinci şey yapıyor: "peki ben hiçbir şeye karışmayayım mı?" Bazen şey yaparsın, "biraz sakin ol, böyle her şeye dalma, her şeyi değiştireceğim, bu niye böyle?" O zaman "durayım mı, hiçbir şey yapmayayım mı?" diyor mesela. Ortası yok maalesef. Egonun bu anlamda ortasını bulması zor işte. Nasreddin Hoca olacaksın ki, o bir noktayı bulup o noktadan ayrılmayacaksın; işte o orta nokta yani. Öbür türlü tamam diyor, "o zaman bir daha hiçbir şeye karışma." Mesela bir kadına diyorsun ki "bak çocuğunun üzerine böyle fazla gitme, her şeyini kontrol etme." O zaman "bırakayım ne istiyorsa yapsın" mı diyor? Bu aslında ne? İşte bu bahsettiğimiz şey yani. Hani "her şeyine karışayım mı, hiçbir şeyine karışmayayım mı?" Bak bir nokta var; aslında o nokta da sabit değil. Öyle bir durum olur, yüzde yüz karışman gerekir. Öyle bir durum olur, hiç karışman gerekmez. Mesela kendi çocuğuna bir şey aktarırsın, sonra "artık sen bilirsin" dersin. Bazı noktada karışmayıp onu bırakırsın. Hayatın esnekliği bu işte yani.

Yoksa öbür türlü, "karışayım mı, ya karıştım karıştım, işte kavga ediyoruz, o beni beğenmiyor, ben onu beğenmiyorum, ne hâli varsa görsün, bıraktım, hiçbir şeyine karışmıyorum." İşte aslında bunu niye böyle yapıyoruz? Çünkü aslında o ölçüyü tutturabilme şuurunda değiliz. O zaman ne yapıyoruz? Ya hep karışmak diyelim ya da hiç karışmamak. Halbuki hayat sana böyle bir lüks imkânı vermiyor; esnek olacaksın. Allah bile esnek. Mesela diyor ki "bana dua edin, size cevap vereyim" diyor. Bir esnekliği taşıyor değil mi, bir istek diyor. "Ne istiyorsun? Sen istiyorsun" diyor, "ben de her şeyi yapmam" diyor, "ama cevap veririm." Yani bak, senin istediğini, ne istediğini duyarım, bilirim, sonra da hikmetime uygun şeyi yaparım.

Mesela bakın hayatta bütün bu düşünce tarihi olsun, din felsefesi olsun: kader mi, cüz-i irade mi? Yani yaptıklarımızda özgür müyüz, yoksa bir kaderin mahkûmu muyuz? Hep soru budur değil mi? Biz de diyoruz ki: ne o, ne o. Yani ne sana dayatılan ve senin hiçbir tercihinin olmadığı bir kader var, ne de senin dilediğini yapabileceğin bir irade alanın var. Böyle bir şey yok; bu da yok, bu da yok. Evet, yani kaderin, senin iradenin olmadığı durumlar olur; bir şeyin senin iradene bağlı olduğu durumlar olur. Çok esnektir bunlar yani. Ama insan ne yapıyor? Biri kaderi eline alıp "kader" diyor, "elimizde hiçbir şey yok." Öbürü de diyor "ne münasebet, insan özgürdür, aklı var, iradesi var." İkisi de iki uçta mutlaklaştırıyor; ikisi de yanlış oluyor. İşte bu insanoğlunun bir problemidir ve biz bu esnekliği taşımaya çalışmalıyız. Düşünürken, eylemde bulunurken, bir meseleyi analiz ederken o esneklik içinde olmak gerekir.

Planların Bozulması ve Hayatla Uyum

Mesela bu bize neyi getiriyor? Hayatta her zaman işler planladığın gibi gitmeyebilir. Mesela bunu kabul ediyor musun mesela hayatta? Yoksa "niye gitmesin ki, ben iyi planlarsam, iyi de kontrol edersem gider" mi diyorsun? Şimdi mesela bir insan dese ki "planladığım şekilde işler gider, gidiyor veya gitmeli" diyorsun. Peki hayat sana böyle bir imkân verir mi? Vermez. Vermediği zaman ne yapmak durumundasın? Çatışmak durumundasın. Bu çatışma duygusal bir alınma, kırılma şeklinde de olabilir; öfkeli ve agresif bir tepki şeklinde de olabilir. İkisi de bir çatışmadır. Ama sen dersin ki "ben hayatı idrakim oranında planlarım, bir planım olur, o plan çerçevesinde de elimden geleni yaparım ama süreç ne yönde gelişir bilmiyorum." Bilmiyor oluşum olumsuz anlama gelmiyor; ben bilmiyorum. Yani hayat bir şekilde akacak ve önüme çıkacak; bazen planladığımdan da iyi gidebilir, hayatta böyle durumlar olur; bazen planladığımdan daha geride de işleyebilir hayat. Ama sen bu konuda esnek misin?

Hani hep örnek veririm mesela: işte bakarsın bir çita koşar, gözüne kestirir bir avı, koşar, bakar ki hesap ettiği gibi olmadı, avı daha hızlı koştu. Bir yerde tak durur, oturur, su içer, rahattır. Bak "niye boşa koştum, aptallık ettim, keşke koşmasaydım" demez. Ama biz insanız, yapıyoruz bunları; çita kadar olamıyoruz yani, çita kadar olamıyoruz. Şimdi ne var? O, doğanın içinde olması gereken bir hâldir aslında; ve biz de o doğaya uygun bir hâlde psikolojik olarak aslında yaratılmışız, ama psikolojimiz doğumumuzdan itibaren çok kısa bir zaman sonra katılaşmaya başlar. Mesela "keşke" demeye başlar; yaşadığı bir olumsuzluğu "keşke olmasaydı" der ve "niye daha önce düşünemedin?" der. Düşünemezsin bilmiyordun ki, yani neyi düşüneceksin, niye düşünemedin? Düşünemezsin yani, o an o veri ortada yoktu ki. Değil mi? Bunu niye geriyorsun hayatı? O anki veriler buydu, o veriler çerçevesinde de kararım buydu, o karar istikametinde de yol aldım, şu anda da durum bu; şu anda ne yapacağını düşüneceksin. Hayatın doğası bu.

Ama bunu kabul etmediğin zaman, "planladığım gibi gitmeli, hayır gitmeyebilir" ve bu da hayatın doğasında var olan doğal bir şeydir; ben bunu kabul ettiğimde ne olur? Hayatla esnek ve uyumlu bir şekilde yaşamış olurum. Öbür türlü çatışarak yaşamış olurum, insanla çatışırım değil mi? "Senin yüzünden planım gitmedi, sen böyle yapsaydın, böyle yapmasaydın, yapmasaydın şöyle olurdu" derim, çatışırsın gereksiz yere. Halbuki bir geriye dön; bunun nedeni arzu ettiğin şeyin gerçekleşmemesi. Evet, acı çekiyoruz; arzu ettiğin şey gerçekleşmeyince acı çektin, acısını çıkarıyorsun. Peki mantığı var mı? Yok. Geriye git, geride yanlış giden bir şey var yani. Evet, arzu etmem doğruydu ama arzu ettiğim şeyin mutlaka olmasını beklemem yanlıştı. Orada ne yapıyorsun? Esnetiyorsun.

Düşünün bir araba bile sürekli bir balans ayarı ister, değil mi mesela? Bozulmuşsa yalpalıyor. Bizim psikolojik balans ayarımız da öyle, tamamen problematiktir ve işte balans ayarı yapmayız yani. Düşünün bir arabayı bile, ne kadar mekanik bir şey. İnsan psikolojisinin ne kadar çok girdisi, verisi var. Mesela hayatın içinde bir şey olumsuz oldu, çok yalpaladın. Bir dönüp "bu açıdan bir balans ayarı yaptırayım" bakmaz mısın mesela? "Ben çok fazla planlarımın gerçekleşeceğine dair bir plan yaptıysam, ona göre hayatım bana geri dönüş yapacağını zannediyorum." Böyle bir şey yok yani; kendimi bu konuda ayarlarım yani. "Çok kaptırmışım kendimi istek ve beklentilerime" deyip, o ayarı yapman gerekir. Yapmadığın zaman mecburen yalpalarsın; yalpaladığın ölçüde de çevrendeki insanlarla problem yaşayabilirsin. Halbuki nedir? O doğal ayarlarına dönmek ve onu tekrar sağlamaya çalışmak.

Adalet Meselesi: Dikey Bakış

Hayat mesela adil midir sizce? Bu da bir şey. Mesela hayat çoğunlukla düşüne geldiğimiz bir şey; diyoruz ki hayat hiç adil değil. Kendi kafamıza göre bir adalet anlayışımız var. Sonra diyoruz ki hayat adil değil; ben bu kadar samimi, dürüst davranıyorum, insanlardan aynı samimiyeti, dürüstlüğü bulamıyorum. Sizce hayat adil mi değil mi bu durumda? Değil gözüküyor. Ama kendinize odaklı bir şekilde hayata baktığınızda diyeceksiniz ki "hayır, hayat çok adildir; yaratıcı bana samimi, dürüst, merhametli olabilme kabiliyeti verdi, ben de o samimi, dürüst ve merhametli olma özelliğini hayata yansıtıyorum" — süper bir adalet işte, sana ne aldın, ne verdin diye adaleti burada arayacaksın. Yoksa verdiklerinle sana verdikleri arasında mukayese yaparak adalet ararsan, o büyük bir felaket, büyük bir felaket. Ama hep öyle arıyoruz.

Halbuki ben nerede adalete bakacağım? Diyeceğim ki: Allah'ın bana verdikleriyle benim bu âleme verdiklerim arasında bir adalet var mı? Adaleti ben burada arayacağım. Yoksa hayat o anlamda bana adil değil yani, değil mi? Hayat hangi peygambere bu anlamda adil davranmış? Bırakın bizim gibi insanları, onlara bile eğer oradan bakarsak adil davranmamış. Ben zaten oradan bakarsam hayata, hep problem yaşayacağım. Ben diyeceğim ki: ben yaratıcının insan olarak var ettiği bir varlığım; peki ben bu insanlığımı bana verilen ölçüde ne kadar yaşıyorum, yansıtıyorum? Benim adalet terazim bu. Ben bunu yansıttım diyelim; karşımdaki insan bana bunu ne kadar yansıtıyor, o benim ilgilendiğim bir alan değil; ben orada bir adalet aramıyorum, öyle bir adaleti de düşünmüyorum. Şimdi böyle olsam ne kadar rahat ederim değil mi? "Dünya adil değildir" der miyim kendime? Kendime bakarım, derim ki ben adil miyim, aldığım şeyi veriyor muyum? Hani biz hep böyle Mevlana'nın işte bir eli öyle bir eli böyle, gökten aldığını yere veriyor derken, ama biz alıyoruz ve almaya çalışıyoruz. Bakın üç tane eli yok Mevlana'nın değil mi, bir eliyle alıyor bir eliyle veriyor. Âlemden bir şey alıyor mu? Yok. Gelirse geliyordur; bak orada bir alışveriş hesabı var mı? Yok.

Fakat biz niye hayatı adil görmüyoruz? Çünkü oraya, öyle bir alışverişe odaklıyız. Peki buna dair hayatın veya yaratıcının bize verdiği bir taahhüt var mı? Yok. Mesela ilginçtir, Allah peygambere diyor ki "emrolunduğun gibi dosdoğru ol." Bitti. Bakın bu biraz önce bahsettiğimiz şey. Yaratıcı sana bir şey vermiş, sen de en güzel şekilde onu yansıt. Allah'ın peygambere dediği şey bu: "emrolunduğun şekilde dosdoğru ol." Adalet bu; "emrolunduğun gibi ol" — ayetin kısa meali bu: müstakim ol, yani Allah sana ne vermiş, ona bak ve onu en güzel şekilde al ve hayata doğal bir şekilde yansıt. Sistem böyle kurulur. Ben kendi hayatıma böyle bakacağım. Yoksa "ben işte şöyle arkadaşlık ettim, arkadaşlığı da severim, samimiyim, sıcakkanlıyım ama arkadaşlarım hiç öyle değil" — nerede adalet, değil mi?

Hocam bir şey sorabilir miyim? Her doğan bebek aynı merhamete mi doğuyor? Yani insanın fıtratı aynı mıdır, çevresel faktör mü etkiler sadece insanın merhamet, ziyade duygularını? Değil mi? Şimdi mesela biliyorsunuz ki kişi der ki "işte merhametine göre." Herkeste aynısı vardır ama onu bir kıstas olarak alabiliyor musunuz? Yani alabilir mi? Şöyle, şimdi hani ruh denilen bir şey var; bilemiyoruz bunu, açıklaması yok, ama belki de gerçekten herkes aynı merhamette doğmamıştır ve bu çevresel faktörden dolayı değildir. Şöyle: ruhsal mahiyetimiz itibariyle, yani ruh itibariyle hepimiz biriz. Hatta parantez içinde söyleyeyim, kişisel bir ruh diye bir kavram da bizim anlayışımıza göre yoktur. Fakat farklı bir psikolojide ve farklı bir bedende olabilirim. Yani farklı bir bedenimiz var; zaten bunu az çok görüyoruz zaten değil mi, hiçbirimizin bedeni birbirine benzemiyor. Demek ki bedensel olarak eşit yaratılmamışız, değil mi?

Cinsiyetten başlayın birçok özelliğe kadar değil mi? Psikolojimiz itibariyle de tamamen aynı değiliz. Fakat ruhumuz itibariyle tek ve biriz. Bizim gerçek anlamda bahsettiğimiz ve kastettiğimiz şey de aslında ruhsal tarafımızdır; dolayısıyla bu anlamda eşitiz, bu yönüyle. Ama diğer yönlerimizle eşit değiliz; orada da zenginlik ve çeşitlilik var. Dolayısıyla şimdi ben hayata, hayatın bana adil davranıp davranmadığı açısından bir yaklaşımda bulunacağım zaman aklıma ne gelmesi lazım? Bir, yaratıcının bana verdiği ruhsal öz; buna bakacağım. Ben bunu ne kadar idrak ediyorum, o insaniyeti, o insaniyetin özelliklerini ne kadar yaşıyorum, yansıtıyorum? Benim hayata adil bakışım bu. Ben diyorum ki adil olup olmamak senin elinde; ve sen kimden alacaklı olduğunu düşün. Kimden alacaklısın?

Dikey Alışveriş, Yatay Faiz

Şimdi o bahsettiğim, girmeyeyim de, hani bazı sufilerin yorumu vardır: "Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır" ifadesindeki gerçek alışveriş Allah'ladır; insanların üzerinden sana gelen şey faizidir. Anlatabildim mi? Dolayısıyla sen Allah'la alışverişe bakacaksın; kimseden faiz beklemeyeceksin. Anlatabildim mi? Birisi sana merhamet eder, şefkat eder, yardımcı olur — "Allah razı olsun," o da Allah'la yaptığı alışverişten dolayı sana onu yansıtıyordur. Yoksa sen bir insanı kaynak kabul ederek ondan bir şey talep edersen, faiz talebinde bulunmuş olursun. Faiz haramdır. Alışverişini Allah'la yapacaksın. Senin ihtiyacın sevgi, merhamet, yakınlık, destek — bunların kaynağı Allah'tadır. Onunla alışverişine bakacaksın özünde. Her muhatabın olan insan da Allah'la alışveriş sürecinde sana olumlu bir şey yansıtırsa, onun da Allah'tan geldiğinin farkında olarak müteşekkir olursun. Eğer o alışverişi güzel yapamadığı için sana olumsuz bir şey yansıtırsa da "Allah selamet versin" dersin, bu kadar. "Niye adil değilsin, ben sana böyle mi davrandım, sen bana nasıl böyle davranıyorsun" — boş bir şey, kitapta yeri yok yani. Dikey alışveriş, yatay faiz. Aynen öyle. Yani senin kaynağını bir insan olarak telakki ederek beklediğin şey faizdir. Yoksa bu, insanlardan sana bir şey gelmez anlamına gelmiyor.

Kaynağını insan olarak gördüğün durumda o, bir faiz tanımına girer. Yoksa bir kişi Allah'la alışveriş yaparken sana olumlu bir şey yansırsa, aslında sen idrakin sağlamsa onun da Allah'tan geldiğini bilirsin; ama bir şeyin insandan gelebileceğini, insan kaynaklı olduğunu düşünürsen, o ana paranın dışında bir şey olmuş oluyor değil mi, onun için faiz oluyor yani; kaynağından kopmuş bir şey. Evet, yani kaynağından kopuk bir şekilde algılıyorsun, kaynağının farkında değilsin, kaynağının kaynak olmayan insan olduğunu zannediyorsun. Ve öyle bir beklenti içinde olduğunda, hele hele bu çerçeve içinde bir adalet, eşitlik beklediğinde zaten çıkmaz ayın son çarşambasını beklemek durumundasın; adalet yani, öyle bir şey yok. Hangi peygamber gösterdiği şefkat, merhamet, fedakârlığın karşılığını almış, değil mi mesela? Ama bir adalet algısı var mı? Mesela Hz. Yusuf'ta, "ey kardeşlerim, ben size böyle davrandım, siz bana niye böyle davrandınız" var mı? Yok. Hatta o anlamda alacak defteri, faiz defteri tutuyorsunuz yani. Tabii, sadece faiz defteri tutar zaten.

Dolayısıyla hayat adil mi değil mi, o senin idrakine bağlı, nereden baktığına bağlı bir şey; ikincisi de o alışverişi nitelikli ve kaliteli bir şekilde yapmanla ilişkili bir şey. Yani sen Allah'la alışveriş yapsan o kadar zengin olursun ki, dersin ki, hani Kur'an'ın ifadesiyle hesap etmediğin şekilde bize veriliyor dersin yani. Hesap etmediğin ölçüde sana verilir. Mesela düşün ki Allah'ın yakınlığını arıyorsun; bu yönde bir yönelim, bir gayret, bir teveccüh içindesin. Onun yakınlığını o kadar çok hissedersin ki tahmin bile edemezsin. Ama mesela insanların yakınlığıyla meşgul olacaksın: "işte bana yakın bir insan bulabilir miyim, bulamaz mıyım, bu insan bana niye yakın değil, işte eşim niye bana bu kadar yakın değil, niye o şeyi yaşayamıyoruz, o yakınlık hissini, o birbirimizi anlamayı niye yaşayamıyoruz" — bırak, rahat bırak yani. Asıl alışverişini yapsan zaten hem tatmin olacaksın, hem o muhatabın olan insandan beklentini de bir ihtiyaç hissiyle değil, karşındaki insanın gelişmesine yönelik bir şekilde algılayacaksın.

Bir su içebilirsin, su verseniz — harekete öyle bir durum bırakın demedim yani, aktif olun, şaka diyorum. Yani nedir? Hayat, yaratıcıyla alışverişin temel olarak algılandığı bir hayattır. Sen böyle algılayacaksın hayatı. Yoksa yatay düzlemde "ne bulabilirim" diye uğraşırsan, hayatı sürekli kesintili, sürekli iniş çıkışlı yaşamak durumunda kalırsın. Ve o zaman hayat sanki sana adaletsiz davranıyormuş gibi gözükür. Aslında adalet, zulmün zıttı olarak bir şeyi yerli yerine koymak demek. Eyvallah. Sen alıp koyarsan şey — ve insan aslında kendini burada yanlış bir yere koyuyor. Buna sufilerin bir ifadesi vardır; diyor ki "kâinatın dilenciliğinden kurtul" diyor. Şimdi insan ya yaratıcıya kuldur ve onunla alışverişinin istikametinde yaşar, veyahut da kâinatın dilencisi olur. İki yoldur bu, insan için. Onun için dikkat ederseniz, işte peygamberler veya kâmil insanlar şu noktadadır: sizden hiçbir şey talep etmeyen o elçilere tâbi olun; yani onlar sizden bir şey istemiyor, onlar sizden bir beklenti içinde — işte yakınlık, sevgi, merhamet — bunlarla, kendileriyle ilgili bir beklenti değil; sana sadakat içinde ol diyebilir, ama bu kendisi için değildir. Anlatabildim mi?

Bir peygamber senden hakiki ve aslî anlamda muhabbet bekleyebilir; o muhabbet seni pişirmek içindir, seni olgunlaştırmak içindir. Yoksa orada peygamberin beklediği bir muhabbet manası çıkarılamaz. Şimdi niye orada aslında bu ayet bize onu ifade ediyor? Bir, hakiki insanın aslında bu noktada olduğunu söylüyor. Yani hakiki insan kimseden bir şey beklemeyen insandır. Hiç mi? Hiç. Beklemeyen insan. Bak, peygamberi yani. Daha doğrusu onlar hakiki anlamda insanı temsil ediyor; hiçbir şey beklemiyorlar. Peki, "beklemiyorsa ne hâliniz varsa görün, ben sizden hiçbir şey beklemiyorum, siz de benden hiçbir şey beklemeyin" mi diyor? Öyle de değil. Allah'la alışverişi içinde hem Allah'la alışverişinden kendisi mutmain olur, hem de o Allah'tan aldığı şeyi hayatın doğası içinde etrafına yansıtıyor. Temel ilişki konsepti bundan ibaret. Buna da mümin deniyor. Bu bize neyi sağlar? Hem dünyaya doğru bir şekilde bakmamızı sağlar.

Namaz ve Dikey Duruş

Mesela düşünün işte o Hazreti Yusuf'un hikâyesinde hiç "dünyadan bıktım, dünya hiç bana adil davranmadı, çok bıktım artık dayanamıyorum" var mı böyle bir şey? Yok. Ama o kadar güçlü bir dikey ilişkisi var ki işte onunla ayakta. Bakın namaz da, yani Kur'an'daki tabiriyle "salât" olarak geçiyor; namaz Farsça bir kelime, omurga için de benzer bir kelime kullanılıyor. İnsanın omurgası, evet, insanın omurgası da bir şeyi ayakta tutan, bir şeyi destekleyerek ayakta tutan şey demek. Şimdi analiz edelim, mesela namaz ne demek? İşte buna işaret ediyor; yani seni dik durmaya, dikey bir varlık olmaya çağırıyor ve senin o yönünü inşa etmeye, seni o yönde inşa etmeye çalışıyor. Ve eğer sen onu gerçekten tam olarak yaşayabilirsen, o namaz o zaman seni yaratıcıyla ayakta kalır hâle getiriyor. Yani yaratıcıyla ayaktasın sen, yeryüzüyle ayakta değilsin. Omurga da bedenin dağılmasını engelliyor. Evet, onu dik tutan şey aynı zamanda; yani temel insanı ayakta tutan şey omurgası bu anlamda, dik olan omurgası yani. Ve zaten dikkat edin, oraya bir hasar geldiğinde dağılıyor ve orada büyük problem oluyor. İşte insanın o dikey boyuttaki alışverişine dikkat etmesi ve aslında ibadette, namazda bu alışverişin sağlanması söz konusu. O yüzden bizim namaza ihtiyacımız var, o yüzden her dinde ibadet var. Yani ibadet aslında neyi sağlıyor? Dikey boyuttaki alışverişini sağlıyor, ta ki yatay boyutta insan olarak yaşayabilesin.

Mesela biz bugün ne yapıyoruz? Hepimizin birbirimizden şikâyeti var yani, herkesin birbirinden alacağı var. Çünkü herkes yatay, yani sürüngen vaziyetinde yaşıyoruz. Dik hâle gelmen gerekir. Ya, ben mesela bir sorun yaşıyorum; benim yaratıcıyla acaba ilişkim daha iyi, daha mükemmel olsa o sorunu yaşar mıyım? Asıl benim derdim o. Onu ne kadar algılayabilirsem, onun ne kadar farkına varabilirsem, o zaman hem ben tatmin olurum hayatta, hem de dünyaya ve dünyadaki hayatıma gereksiz yere ağır yük yüklemem yani.

Dünya ile Tek Taraflı Anlaşma

Bakın düşünün, hayatta öyle şeyler bekliyoruz ki bu dünya hayatından, hiçbir taahhütte bulunmamış bize bu konuda. Mesela diyelim ki altmışına geleceğiz diye bir taahhüdümüz yok değil mi? Ama her birimizin beklentisi en az böyle bir "altmışı, yetmişi deviririm" — yok halbuki, değil mi? Peki zaten o bahsettiğimiz ruhsal açıdan baksak böyle bir beklentimiz olur mu? Olmaz. Sana bu dünyada ne kadar zaman verilmişse o kadar yoluna devam edersin. Ama sen bir bakıyorsun ki hani altmışının aşağısına pek razı değilsin yani, kabulün yok. Bunun ne anlamı var ki aslında bizim için? Nefis diyecek: "ya hocam, dünyada kötü değil yaşamak falan." Bu değil olay. Dünyada altmışında yaşarsın, yetmişinde; önemli değil o. Sen neyle ayaktasın, neyle varsın ve sen kimsin bu anlamda yani? Yoksa altmış yıl yaşamak veya yüz yıl yaşamak veya kırkında vefat etmek arasında özde hiçbir fark aslında yok.

Ama mesela dünyaya geliyorsun, aslında hayatın süreci içinde bir noktadan sonra dünyayla tek taraflı bir anlaşma imzalıyoruz; belki farkındayız, belki değiliz. Mesela düşünün, hepimizin aslında dünyayla yaptığımız bir anlaşma var yani, olmasını arzu ettiğimiz bir anlaşma. Ama o anlaşmanın iki tarafı yok, hep tek taraflı. Mesela "ben böyle olacağını tahmin etmiyordum." "Ben de etmiyordum ama oldu işte." Bak, tek taraflı bir anlaşma var, farkında değilsin ama. O anlaşma işlemeyince de kavga çıkartıyorsun. Halbuki böyle bir anlaşma yok yani; dünyaya da gereksiz yüklemede bulunmak, kendine de "dünyanın bir şey vereceği" algısıyla yüklenme. Çünkü o zaman hayal kırıklığı oluşabilir; o hayal kırıklığı seni insanlarla çatıştırabilir.

Aklıma şey geldi; bu ayetleri bu alanda yorumlayabiliriz belki: şeytan sana diyor önden, arkadan, sağdan, soldan yanaşır — yani yatay düzlemden. Yere bakarsan, yani kendine, o dikeyde yaklaşamaz; belki böyle bir alakası var yani. Eyvallah. Yeter mi bugün? Prensip, dünya ile doğru bir ilişki zeminini yakalamamız gerekiyor. Bizim dünyayla ilişkimizde bir problem var; yani dünyadaki hayatımızla, kendi kimliğimizle ilgili yanlış tanımlamalarımız var. O yanlış tanımlamaları hayatın süreci içinde oluşturmuşuz. Ondan sonra o tanımlamalar üzerinden, o tek taraflı anlaşmalar üzerinden bir hayat yaşamaya çalışıyoruz, ama o anlaşmadan bizden başka kimsenin haberi yok. Ne Allah'ın taahhüdü var, ne karşımızdaki insanların taahhüdü var; yok. Veya biz taahhüdü almaya çalışıyoruz: "arkadaşız, bana vefasızlık yapmayacaksın." Bırak adamı, rahat dur; yapıp yapmamayı ona bırak. Niye zorluyorsun ki? Bir de zorlasan ne olur, sağlayabilir misin ki onu? O yapabilir mi acaba, o psikolojik mekanizması itibariyle?

Sen Allah'la yaptığın sözleşmeye uy, rahat et. Niye hayata, insanlara yüklenemeyecekleri şeyleri yüklüyorsun? O zaman ne olur? Gereksiz yere hem sen yanlış bir yerde çalışmış olursun. Ben hayatta bir insanın bana vefalı olup olmamasıyla zihnimi bir dakika bile meşgul etmem; etmemem gerekir, çünkü o benim alanım değil. Ama ben mesela yaratıcıya ne kadar vefalı olduğumu, onunla ilişkimde ne kadar nitelikli bir zeminde olduğumu düşünebilirim; bununla ilgili gayret edebilirim, bununla ilgili bir değerlendirme yapabilirim. Ama ben hayatta insanlarla ilgili bunu yapamam, yapmama da gerek yok. Yaptığın zaman yaptığın hesapla kalırsın. Bugün dünyada hesabını tutturan bir tane insan bile yok. "İyi gidiyor" öyle gözüküyor; tabii, yoksa daha çok uyuyabilir. Dünyayı oluruz yani, dünyayı olabiliriz. O hesabı hiç kimse tutturamamış, tutturamayacak da yani.

Çünkü Allah sana böyle bir hesap yap demiyor zaten. Yani dikkat edin, imanın ve maneviyatın anlaşması yaratıcıyla kul arasındadır; başka şeyle ilgili bir şey yok. Evet, yani ona aidiyetin, onun sana sahipliği, onun seni insan olarak yaratması, senin o sana verilmiş olan insanlığına göre yaşaman — hikâyenin temel şeyi bu. Gerisi seninle ilgili değil. Yani sen de yanlış bir yerde arayışa girme; dünyadan da sana vermeyeceği şeyi bekleme, dünyanın seni tatmin edeceği zannının tuzağına da düşme.

Belirsizlik ve İlahi Hikmet

Yani bir başka ilke nedir? Hayatla ilgili her şeyin değişeceği. Yani maddi olan, sınırlı ve geçici olan her şey değişir. Farz et ki yetmiş yaşına kadar en mutlu şekilde yaşadın; ne olacak? İhtiyarlayacaksın, arkandan yeni nesiller gelecek, değil mi? Bak, her şey zâhiri olarak, maddi olarak baktığın her şey de değişiyor; yani maddi ve dünyevi olan alandaki durum da hiçbir zaman kalıcı değil. Bakın hani belki daha önce de bahsetmişimdir: mesela Peygamberimizin bir devesi varmış; böyle Araplar o devirde develeri yarıştırıyorlar, böyle bir sosyal etkinlik olarak. İşte genelde birinci geliyor. Bir gün geride kalmış; tabii sahabilerin yüzü düşmüş: "işte peygamber acaba üzülecek mi, ne diyelim falan, gönlünü mü alalım falan, önemli değil ya Resulallah, bir dahaki sefere gelin falan." Yok, böyle bir şey. Peygamber tebessüm ediyor, "bunda şaşırılacak bir şey yok" diyor. "Her kemalin bir zevali var, her çıkışın bir inişi var." Yani o deve işte gençti, kuvvetli bir dönemi vardı, birinci geliyordu; şimdi artık biraz zaman geçti, yaşlandı, başkaları onu geçiyor yani. Özdeşleşmiyor da benim devem, değil mi?

Mesela şimdi ne kadar basit gibi gözüken bir olay değil mi aslında, mesela anlatılıyor okuyoruz, ama aslında içinde ne kadar önemli bir şey var yani. Peygamber mesela hiçbir şeye durağan bir şey olarak bakmıyor değil mi; her şey zâhiri olan, geçici olan her şey değişiyor. O değişim yanında bir ilke daha koyalım: belki de belirsizlik aslında hayatın dinamiğidir. Yani belirlilikten ziyade belirsizliktir; şey anlamda belirsizlik. Evet, yani bizim için belirsizdir; fakat biz bilmiyoruz yani, sonsuz ve kuşatıcı ilme sahip olan yaratıcı için her şey belli bir tasarruf ve hikmet üzere işler. Fakat benim için bilinmez. Bu yüzden de, bilirsiniz mesela, işte hani eğer gerçekse işte Big Bang olmuş, ama bir bakıyorsun işte diyelim ki dört buçuk milyar yıl sonra bakıyorsun işte bir dünya olmuş, bir ay olmuş değil mi. O ana göre ne kadar her şey bilinmez değil mi? Ama bak neyi şekillendirmiş, değil mi? Ne galaksiler oluşmuş, ne yıldız kümeleri oluşmuş, ne güneş sistemleri oluşmuş, nasıl bir dünya oluşmuş, o dünyada nasıl bir biyolojik hayat oluşmuş. Dolayısıyla evet, bilinmez ama her şey kaotik ve karmakarışık değil; aksine ilahi bir ilimle, bir tasarrufla, bir hikmetle açılıyor. Onun hikmetinin benim için her zaman hoşuma gidecek şekilde ortaya çıkması söz konusu olmayabilir; fakat ben ne kadar esnek olursam, o kadar o hikmetin açılımlarına uyumlu yaşarım. Bu düzeni kuran, üst düzeyde bir hikmettir. Buradaki belirsizlik korkulması gereken bir şeyden ziyade... eyvallah, tabii tabii.

Yani bilmiyorum ama bu, bende hem bir korku hem de tatlı bir merak uyandırıyor; nasıl oluyor acaba? Güzel soru. Yani, hani, evet, "Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler" dediği şey o bak; Mevlâ görelim neyler — ben bilmiyorum, ama "neylerse" diyor, "güzel eyler." Bak, tatlı bir merakı var; bu, kişinin kendisine de aslında doğru bakmasını gerektiren bir durum tabii. Yani aslında doğru noktada olursak, yaratıcının ortaya çıkaracağı şeylerle, bana vereceği imkân ve kabiliyetin bununla yüzleşebileceğine ve bu konuda yeterli olduğuma dair algıma bağlı bir şey; orantılı yani. Evet, yani ben ortaya çıkan, tezahür eden bir şey konusunda yetersiz olmayacağım hiçbir zaman, yani Allah kaldıramayacağım şeyi yüklemez. Dolayısıyla ben, hayatın o ilahi hikmetle açılımları sürecinde hem kendimin yeterli kılınacağına inanacağım ve öyle olduğunu bileceğim, hem de hayatın bu anlamda bir deneyim olduğunu idrak edeceğim. Yani ben dünyadan beslenen biri değilim, yaratıcıdan beslenen biriyim. Yani onun sevgisiyle besleniyorsan, o zaman âlemin sevgisiyle beslenmek tuzağından kurtulacaksın.

Şu anda ama bizim o sevgiyi hissetmemiz için çok perdelerimiz var; işte o perdeleri açmaya çalışacağız. Biz diyoruz ki şu an perdeleri açamıyoruz; iyisi mi, diğerleriyle aldanıyoruz yani. E tamam işte, ne güzel. Aldandığımızı görmek kadar iyi bir adım yok ki yani, değil mi? Gerçekten aldandığını görebiliyorsan, evet, tabii yani, görülse yani. Yani bu farkı görebilmek, o farkı görüp doğru olan istikamette yol almak; yani o görmekliğimizi derinleştirmek, o farkındalığımızı derinleştirmek. O zaman bakacaksın ki sen de çevrendeki insanlara o kadar fazla yük olmayacaksın. Hani "beni niye sevmiyorsun, niye bana ilgi göstermiyorsun, niye şunu yapmıyorsun" diye yüklemede bulunmayacaksın. Zulüm çünkü, bu adil bir şey değil yani, zulüm. Tabii ki. Yani netice itibariyle herkes birbirinden bir şey bekliyor. Peygamber geliyor, rahatlatıyor sistemi; diyor, "hiçbir şey beklemiyorum, ben zaten beklediğim şeyi Allah'tan buluyorum, bulduğum şeyi de paylaşıyorum, yansıtıyorum." Bak ne kadar rahat; hem kendisi rahat, hem çevresini rahatlatıyor. Şimdi düşünün, yani mümin insan böyle bir varlık; kendimizi buna göre kıyaslayacağız yani, aynı olmak böyle bir şey galiba değil mi? Tabii tabii, yansıtmayla ilgili.

Bir bilgenin ifadesiyle "kendini Allah'a vermek, Allah'ı dünyaya vermektir" diyor. Kendini Allah'a vermek, Allah'ı dünyaya vermektir. Sen kendini Allah'a verdiğin zaman Allah sana kendisini veriyor; sen de o aldığın ilahiliği, ruhaniliği dünyaya veriyorsun. İnsan bu. Öbürü yanlış bir şey. Bugün kimle konuşuyorduk, "düşünce ne olacağım," insan olacağım — diyeceksin, çıkacaksın işin içinden. Bu, başka bir şey değil yani hayatımız için; potansiyel insandan hakiki insan olmaya çıkacaksın. Yani yaşadığımız şu hayatın ilkesi, prensibi budur. Başka bir şey değildir. Evet. Teşekkür ederim.

Cehennem: Arındırıcı Bir Süreç

Burada şunu anlamak lazım: Aslında insan yolda olmamakla veya yolda ilerlememekle aslında kendi kaybediyor. Yoksa hani Allah sana şunu demiyor: "niye geride kaldın, niye böyle?" Aslında biz bu bahsedilen hakikatin ne kadar gerisinde kalırsak, o kadar mağdur ve mahrum oluyoruz; bunu anlamak lazım. Yoksa şunu düşünmemek lazım: "yolda olmazsam Allah bana ceza mı verir?" Yok öyle bir şey. Yolda olmamak zaten kendi başına büyük bir ceza. Aynen öyle. Yani bunu anlamak lazım. Ama bu doğru yani, Allah'a...

Ama geçen bir şey okudum abi, "cehennem ehli dünyaya dönmek istemez" diyor. Çünkü cehennem, Allah'a daha yakın olan bir hâldir. Doğru, bence de; oradakiler dünyaya dönmek istemezler. Doğru, kesinlikle. Bu benliklerle olmuyor değil mi. Cehennem dünyanın daha üst bir yerdeymiş yani. Doğru, doğru. Evet. Geçenlerde bir alıntı aktaracaktım ama şu an tam çıkaramadım; sıkıntı yok, sıkıntı yok. Çok güzel bir kitap bu arada, çok beğenmiş, kendisi dağıtacakmış.

Onun için şey de yapmamak lazım yani, böyle kendimizi germemek lazım. "Ya ben çok gerideyim" — ne kadar şeyim, rahat ol; fakat bu sana, senin için verilmiş bir yol yani, sana senin için konmuş bir çözüm yani. Bu çözümü ne kadar tecrübe edersen sen kazanacaksın, ne kadar tecrübe etmezsen sen kaybedeceksin. Burada yaratıcıyla herhangi bir suç-ceza kavramı üzerinden ilişki kurmamak lazım; bu yanlış bir şey, bizi gereksiz noktalara sürükleyen bir şey. Hani mesela bazı öğrenciler olur: "işte anne baba, zayıf alırsam ne yapacağım?" Ne yapacak, senin için üzülecek, yardımcı olmaya çalışacak yani. Bazı çocuklar görmüşümdür; yani sınavda çalışmak ikinci plana düşer, kaygısı birinci plana geçer; işte anne babasını hayal kırıklığına uğratmak veya onlar sertlerse cezalandırılma korkusu birinci plana gelir ve çocuk çalışamaz yani. Evet.

Bu kulluk meselesinde de bazen böyle yanlış işliyor: "bırakırsan Allah sana ceza verir, yok şunu verir, bunu verir" — bunları bırak ya, bunlarla ilgili bir şeyimiz yok yani. Bir süre sonra hep iki yatay boyutta tutuyor işte. Tabii, o manasız bir şey yani. Sen rahat ol; yanlış yaptığın zaman yanlışını fark et, tövbe et, gönüllü olan yönde gayret et. Yani Allah'ın performans çizelgesi yok yani seninle ilgili. Ne kadar iyi performans gösterirsen sen kazanırsın; bu seninle ilişkili bir şey yani. Yaratıcı sana teşvikçidir yani, ve o teşvikçidir; kalkıp böyle bir şey yapmıyor, cezalandıracak adam aramıyor. Böyle bir şey yok, sadist değil yani. Böyle bir algı var; işte bu yanlış bir şey. Tıpkı bahsettiğimiz çocuk psikolojisi gibi. Bazı görürüm böyle, dersine çalış diyor ki "eğer şu kadar yanlış yaparsam babam çok üzülür, işte annem çok kızar." Bunları düşünme diyorum; bakıyorum o zaman rahatlıyor. Ama bakıyorsun ona odaklanmış ve ders çalışamıyor.

Mail mi göndermişim? Hatırladım, evet, bir tercüme o; aslında yeni değil ama uzun zaman kaybetmiş gibiydim, bulunca hem sana da verebilirsin, sen de okuyabilirsin diye göndermiştim. Diğer tipler mi vardır? İstediğiniz hangi tip olursa söyleyelim. Şöyle: korku biraz her şeyi maddileştirmekten kaynaklanıyor galiba mesela. "Cehennem" deyince "beni kebap mı yapacak" — halbuki bir hâldir o. Değil mi? Beden burada kalacak; bundan sonra en azından bu bedene şey diyorum. O biraz her şeyi maddileştirmekten... "Cehenneme girsen yetiyor zaten, yeter, başka ne yapacağım" — bu korku biraz oluyor galiba. Oradaki tasavvur, her kişinin kendi bilinç durumuna göre değişen bir şey. Ben acıyı zorunlu olarak düşünüyorum mesela. En temel şey aslında, kişinin o müteal aklının penceresiyle kendi psikolojik durumunu görme hâli aslında yani. Bunu gördüğünde senin için büyük bir üzüntü ve ıstırap olacak yani. Ben de hep bir şey düşünüyorum: yani küçükken hep mesela oradaki pişmanlığımız bana cehennem olacak. Eyvallah, en büyük. Ben orada bazı hâllere göre, orada duyacağım pişmanlık zaten bana azap olacak. O süreç de aslında arındırıcı bir süreçtir; yoksa hani mahvedici, yok edici bir süreç değil; arındırıcı bir süreç, arındırıcı bir süreç olarak terakki etmek.

Son ayetlerden, kısa ayetlerden bir tanesi — bakarım ben — o cehennemin "anne" olarak ifade edilmesi gerçekten çok önemli. Allah'ın şefkatinin bir yansıması oluyor; acayip bir şefkat, ondan dolayı olan bir şey. Doğrudur, şefkat. Mesela diyelim ki bir doktorun gerekli olduğu için yaptığı bir ameliyat bir şefkattir, ama zâhiren kesip biçiyor yani. Ama aslında o şefkat, hani hastanın başını okşamak da bir şefkattir, gerekli olan bir ameliyatı yapmak da bir şefkattir. Hadi hep birlikte cehennemle falan diye böyle anlatıyorum; yok, dünyadan iyi olduğu için daha bundan ötesi var mı? Ama mesela çok iyi, gidip sonra çıkacak olmak da bunun en büyük ispatı; sürekli orada kalmak gibi bir şey olmaması, kavram olarak, seni dönüştürdükten sonra oradan çıkacak — bir arındırma süreci. Sen burada o süreci tamamlamayınca orada tamamlıyorsun. Şey budur, prensip budur.

Yani insan kendisine doğru anlayışı, doğru bilinci, doğru düşünceyi sürekli hatırlatmalıdır. Çünkü nedir? Psikolojik mekanizmamız, dersin en başında söylediğimiz gibi, alışageldiği akışa kapılmaya eğilimli. Sen sürekli o akışı fark ettiğin anda, hemen o akışı doğru anlayışla durduracaksın. Hani bu şey gibidir: mesela çocuk alışmış, böyle hemen kapıdan çıkar çıkmaz diyelim ki çocuk bahçesine gidiyor, veya işte şekerciye gidiyor veya balon satan yere gidiyor. Sen fark ediyorsun çocuğun meyli doğal, yani oraya gidiyor, alışmış, hem de onlar ona cazip geliyor. Sen ne yapıyorsun? Fark edince çocuğun elinden tutup tatlı bir şekilde onu daha doğru bir yere yönlendiriyorsun.

Alışkanlıklarla Mücadele

Sarpa sarmak çok kötü, "yapamıyorum, olmuyor" — mesela işte yani "yapamıyorum, olmuyor" dediğinde "nereden çıkardın" diye ekleme yapacaksın orada; ve onu döndüreceksin: "yapamıyorum, ne alakası var" diyeceksin, "nereden çıkarıyorum bunu." Ama dediğim gibi, insan psikolojisinin belki hayatta mücadele etmesi gereken en önemli şey alışkanlıktır yani; bu zihinsel alışkanlıklardır, eylem yönündeki alışkanlıklardır, duygusal alışkanlıklardır, anlatabiliyorum. Mesela biri sana istemediğim bir tutumda bulunur; duygu merkezinin alışkanlığı diyelim ki "alınmak, küsmek" şeklindedir, hemen o alışkanlık üzere cevap verir. Veya işte zihinsel alışkanlıklarımız var, diyelim ki olumsuz, kötümser düşünceler. Bunlar hep nedir? Düşünce, duygu ve eylem alışkanlıklarımızdır; otomatikleşme yani. Ve zaten bunlar büyük oranda otomatikleşmiştir de. Bunları fark edip o alışkanlıkları doğrularıyla değiştirmek gerekiyor.

Nasıl mesela, diyelim işte basit bir örnek vereceğim: bir araba düşünün, diyelim ki kayışı kopmuş veyahut da yıpranmış; ne yapıyorsun? Değiştiriyorsun onu değil mi? Veya bir parça eskimiş; ne diyorsun? "Bu parça olmaz" diyorsun. Aynı şekilde psikolojik mekanizmamızda da gereksiz olan, yanlış olan bir parça var. Veya diyorsun ki, bakıyorsun işte o, diyelim ki aracın mekanik işleyen sistemine bir taş girmiş veya bir şey girmiş değil mi, "bunu çıkarmak lazım" diyorsun, söküyorsun, o yabancı cismi çıkarıyorsun. İnsanın psikolojisinde de böyle zararlı birçok, gereksiz zararlı birçok şey var; duygu olarak, düşünce olarak, eylem olarak. Bunlar hep o hayat sürecinde bizim önümüze tekrar tekrar çıkıp bizi aynı yanlışta tutabilen şeyler. Orada onları görüp "bu yanlış bir şey" demek lazım. Mesela diyelim ki kendimle ilgili böyle karamsar düşünme: "sen hayatta bir şey yapamazsın, bak gene yapamadım." Mesela bu nedir? Senin psikolojik sistemine zararlı olan, hiçbir faydası da olmayan bir yabancı unsur. Bunun çözümü bir sekiz tipi gibi kendine tam güvenmekte değildir mesela. Tabii, psikoloji orada biraz o diyalektikten besleniyor galiba; ya bu uca, ya bu uca. Evet, işte hakiki insanın en önemli psikolojik değeri, esnekliği ve hiçbir kutupta sabitlenmemesidir.

İnşallah Bilinci ve Esnek İyimserlik

Mesela bak, ilginç bir örnek daha vereyim, buna da bak: mesela peygambere birileri gelip soru soruyor, "yarın size haber vereceğim" diyor. Allah diyor ki "dur" diyor, "inşallah demedin." İnşallah de yani; nereden yarın haber vereceksin ki? Esnek o. Yani "tamam, Allah'ın Resulüsün, Allah da seni seviyor" ama bak, kendi orada kendi gücüne dayanmıyor. Sadece bir üst zan içinde, ama kesin bir şey içinde değil. "Allah bana mutlaka bunu yarın haber verecek, ben size yarın söyleyeceğim" — bilmiyorsun. "İnşallah Rabbim bana bunu haber verir, ben de size cevap veririm" — doğru şey bu. Allah ne yapıyor? O konudaki deyim yerindeyse, Allah'ın taahhüt etmediği bir anlaşma noktasında peygamberin kristalize olmasını engelliyor. Diyor ki "inşallah de" yani; senin isteğin ne kadar güzel, ne kadar öyle olursa olsun, bil ki o Allah'ın takdiriyle gerçekleşebilecek bir şeydir. Şunu diyebilirsin: "inşallah Rabbim bana bunu vahyeder, ben de size yarın söylerim." Anlatabiliyorum. Bak bu nedir? O bahsettiğimiz gerçek iyimserlik hâli; ve Allah orada doğru anlayış konusunda bize bir ders veriyor bu anlamda.

Yoksa karamsarlık da, "ben kendime çok güveniyorum, kesin yaparım" demek de değil yani. Biri bir hata, öbürü başka bir tür hata. "İnşallah yaparım, ben gayret edeyim, inşallah Allah'ın yardımıyla yaparım" — ve gayret edersin, olursa şükredersin, olmazsa "acaba bu mutlak bir yapamamazlık durumu mu, yoksa süreç içinde bir yapamamazlık durumu mu" onu değerlendirirsin. Dersin ki "şimdi yapamadım ama inşallah gayret ederek yapacak hâle gelirim." Doğru şey budur. Sıkıntı ya da eksikliğin çözümü başka bir psikolojik şey de değil. Yani bu "inşallah" arkadaş, yedi tipinin rahatlığına, sekiz tipinin kendine güvenliğine özenmiyordur. Tabii tabii. Başkası da onun temkinini... hayırsız hiç demiyorum sadece. Tabii tabii, bunların da handikapları var. Aynen. Tabii. Evet. Kalkalım mı? Eyvallah. Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır" ifadesine değinme (Sure adı belirtilmemiş) - "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" ifadesine değinme (Sure adı belirtilmemiş) - Şeytanın insana önden, arkadan, sağdan ve soldan yaklaşacağına dair ayete değinme (Sure adı belirtilmemiş) - "Hesap etmediğiniz yerden/şekilde rızıklandırılırsınız" ifadesine değinme (Sure adı belirtilmemiş) - Peygamberin "yarın haber veririm" deyip inşallah dememesi üzerine Allah'ın onu uyarmasına dair kıssa/ayete değinme (Sure adı belirtilmemiş) - "Allah kimseye gücünün yetmeyeceği bir şey yüklemez" ilkesine değinme (Sure adı belirtilmemiş) - Cehennemin "anne" olarak ifade edildiği ayete değinme; anlatıcı bunu "son ayetlerden, kısa ayetlerden bir tanesi" olarak niteliyor (Sure adı belirtilmemiş) --- ---