Fakr, Acziyet ve Anlamak

Kendi Kodlarımızın Dışına Çıkarak Anlamak

Nefret eder, bir kaşık suda bulsa boğulacaktır. Anlamak lazım önce; bu mekanizma nasıl işliyor? Bunu anlamaya ihtiyacımız var. Yani anlamak, bunu yaparken herhangi bir yargılayıcı, herhangi bir dışlayıcı, herhangi bir küçümseyici algının tuzağına düşmeden anlamak. Ben çok defa böyle dediğimde insanlar şöyle der: "onu anlayıp da ne olacak, bunun nesini anlayacaksın" gibi. İnsan egosu çünkü kendisine yabancı olan, kendisine uzak olan bir şeyi zaten anlamak istemez; anlamak gibi bir çaba da göstermez kolay kolay. Psikolog, psikiyatrist veya bu konu işi olanlar haricinde kimse kimseyi anlamaya çalışmaz pek. Veya kendince anlamaya çalıştığını düşünür ama der ki "anlayamıyorum." Çünkü karşıdakinin kodları kendisinde yoktur. Olmadığı için tabii ki anlayamazsın; kendi kodların üzerinden anlayamazsın.

Bir tavuk bir kartalı nasıl anlasın? Bir kartal bir tavuğu nasıl anlasın? Bunlar kuş kuş ama uçamıyorlar. "Böyle kuş olur mu?" demiyor mu bir kartal tavuğa? O tavuk, tamam kuş, ama kartal gibi de uçamayan bir kuş. Niye? Çünkü onda tavuk kodları var. Dolayısıyla insanın bir şeyi anlamasını engelleyen en temel şey, anlamak için kullanılan öznenin kendi sınırlarını referans kabul etmesidir. Biraz o sınırları kenara koyup, paranteze alıp, olabildiğince kendi kodlarımızın dışından bakmaya çalışmak lazım. "Allah Allah, bu nasıl oluyor acaba?" diye anlamaya çalışmak, sormak. Mesela "nasıl böyle hissediyorsun, nasıl oluyor bu, bana anlat" demek. Anlamıyorsak hiç olmazsa oradan veri toplamamız gerekiyor.

Mesela bir insan bir insanın sırtına basarak nasıl yükselebiliyor? Anlamak zor gelebilir birine ama bunu yapanlar var değil mi? Veya bir insanda öyle bir antisosyal psikopatlık var ki eline imkân düşse belki dünyayı yakacak. Bu nasıl bir şey, nasıl bir durum, nasıl bir duygu-düşünce durumu? Anlamak lazım. Anlayabiliyorsan o zaman onun üzerinde daha gerçekçi bir şekilde durabilirsin; çözümleyebilme imkânın varsa daha doğru şekilde çözümleyebilirsin. Ama anlamadığında o zaman onun üzerinde herhangi bir çözümleme de yapamazsın, çözüm de üretemezsin. Ve en azından sana yabancı kalır.

Bir de bundan dolayı bazen insanda ego kibri ortaya çıkar. Mesela ben bazı insanlar görüyorum, özellikle mesela 7-8 veya 8-7 gibi bazı tipler — önemli değil ki hangi tip olduğu, her tipte olabilir, bazılarıyla daha fazla — "ben böyle insanları anlamıyorum, ne biçim insanlar" derler. Ben derim ki: senin kodların onda olsa, onun kodları sende olsa o zaman roller değişecekti. Onun için diyorum ki, sende olduğunu gördüğün pozitif bir şeyle övünme. Allah'ın sana verdiği o psikolojik kodlar nedeniyle kendini üstün görme, o pozitiflerin olmadığı birini de küçümseme. Bu bir ego tuzağıdır. Bunun üzerinden analiz yapmak mümkün değildir.

O yüzden mesela çok duygusal bir insanın, çok aşırı, salt akılcı bir insanı anlaması zordur. Ama "bunlar çok soğuk olurlar, çok mesafeliler, böyle işte burnundan kıl aldırmıyor, kolay kolay insanlarla konuşmuyor" demek olmaz. Böyle bir tanımlama, böyle bir anlama biçimi olmaz. Onu gerçekten kendi kodlarının içinden anlamaya çalışırsak o zaman bu bir empati olmuş olur. Öbür türlü herkes, Kur'an'ın deyimiyle, elindekiyle övünmüş olur. "Elimde olan sekizim, sekizliğimle övünürüm"; öbürü birdir, birliğiyle övünür; öbürü ikidir, ikilikle övünür. Herkes bir şeyle, kendisine verilmiş bir imkânla övünmeye başlar, veya tam tersi kendini yetersiz hisseder. Bunlar hepsi tuzaklardır.

Soru: Psikologlarda da bunu görebiliyorum bazı arkadaşlarımda; danışana gerçekten güçle baktığı zaman anlamaya çalışıyor ama normal hayatta öyle bir şey yok, iş sırasında bir anlayış devreye giriyor, mesleği gibi oluyor bazen; mesleki bir yaklaşım içinde bakabiliyor.

Anlamak dediğim gibi en büyük nimettir insan için. Gerçekten anlamak insan için çok değerli bir şeydir. Anlamak için de gerçekten emek vermek gerekiyor. Yoksa böyle ilk başta anlayamayınca "işte bunu anlamak mümkün değil, ne biçim insanlar bunlar" diyemeyiz. Dediğimizde kendimizi sınırlandırmış oluruz, kendi anlayış kapasitemizi daraltmış oluruz. Anlayamıyorsam o zaman biraz daha çaba göstermem lazım. Ve o benim anlamam gereken bir şeydir. Ve eğer yeterince çaba gösterirsem de bir şekilde anlayabileceğim bir şeydir.

En azından şu: anlamak için alan açmalıyız. İnsanoğlu bu konuda alan açmıyor. İçinde anlamak için bir alan aç; o alanda anlamaya dair bir açılım olabilir. "Gerçekten anlayamıyorum ama gerçekten bunu anlamaya da ihtiyaç duyuyorum, anlamayı önemsiyorum, anlamak istiyorum, senelerdir düşünüyorum hâlâ anlamıyorum ama anlamak istiyorum" — o alanı açık tutacaksın, antenler açık. Belki bir gün anlamış olacağız. Ama en azından ona bir açıklık üretmemiz gerekiyor, psikolojik bir açıklığımız olması lazım.

Öfkelendiğinde Yer Değiştirmenin Hikmeti

Öfkelendiğinde, sizden biri öfkelendiğinde ayakta ise otursun, oturuyorsa yatsın uzansın, bu da kesmiyorsa kalksın, abdest alsın, iki rekât namaz kılsın diye bir tavsiye vardır. Ben bunu şöyle yorumladım: niye böyledir diye düşününce, bulunduğu alanda o öfkelendiğinde bir oksijen kesilmesi oluyor fizyolojik olarak; beyne gitmeyen bir oksijen var, "gözümüzü kan bürüdü" dediğimiz o fizyolojik tepkime var. "Bulunduğun yeri terk et" — o an orada sen nefes alacak pozisyonda değilsin, o nefesi alamazsın.

Şimdi sabah kalktığında da şehir hayatında gece boyunca oksijen almayan evler var; saten boyalar, ısı yalıtkanı olan camlar, havasız kalan bir ortam. Sabahleyin o mahmurluk, oksijensiz kalma, kendini toparlayana kadar anatomik olarak belli bir zaman geçmesi gerekiyor. Sadece tiple de ilgili değil, fiziki şartlarla da ilgili bir mesele bu.

Oradaki hadiste aslında başka merkezleri devreye sokarak o merkezi iptal etmeye çalışıyorsun. Yani orada öfke ortaya çıktığında öfke duygusu orada tetiklenmiş; sen diyelim ki yer değiştirerek aslında hareket merkezini aktive ediyorsun. Veya diyelim ki yüzünü yıkıyorsun, ortamı değiştiriyorsun vs. — diğer merkezleri, daha içgüdüsel merkezi aktive ederek, o içgüdüsel merkezin aşırı ateşliliğinin, aşırı fevriliğinin ortaya çıkan biyolojik yansımasını biraz sönümlendirecek bir eylemde bulunuyorsun. Dolayısıyla aslında orada yanlış bir merkezin yanlış bir ürününü, diğer merkezleri aktive ederek nötralize etme gibi bir eylem ortaya çıkıyor. Tavsiye edilen şey biraz o. Birçok şeyin de etkisi var.

Çifte Gerçeklik ve Fakirlik Korkusu (Bakara 268)

Soru: Bir arkadaşımız WhatsApp'tan bir soru sordu.

Tabii ki bazı şeyler psikolojik zeminde sürekli analiz edilir. Bizim burada üzerinde çalıştığımız şey sadece psikolojik zemin değil. Onu belki bir başka zamana havale edelim. Geçen haftaki konu neydi? Çifte gerçeklik konusuydu. İnsanın psikolojik benliğinin beklentileri, ihtiyaçları, arzuları, hedefleri ile hayatın objektif gerçekliği arasında bir fark var. Zaten hayatın insana ağır gelmesinin nedeni bu. Hayat aslında normal bir şey. İnsanlar da normal bir şey. Neyse o var. Ama ben birine diyorum ki "niye samimi değiliz?" Ne yapmış oluyorum? Çifte gerçeklik üretiyorum. Ben onun samimi olmasını istiyorum. Hâlbuki o an o kadar samimi değil. Şimdi ne yapacağım? İki gerçeklik zemini var. Dışsal gerçeklik değişmeyeceğine göre sen kendi sübjektif gerçekliğini değiştirmelisin. O süreçte o kadar samimi olamıyor, bu kadar net. Dolayısıyla insanlar sana ağır gelir mi? Gelmez. Problematik midirler? Yok. Olduğu gibiler, neyseler o, kendi süreçleri neyse o. Dolayısıyla o çifte gerçekliği üretmemek gerekiyor. Burada çifte gerçekliğin nedeni ne? Benlik düzeyinde oluşturduğumuz o arzu ve korkularımız.

Tabii ki bununla birlikte bugün işlemeye niyet ettiğim şey Kur'an'da geçen birkaç ayet var. Fakirlik kavramı, fakr kavramıyla bağlantılı. Bakara Suresi 268'de geçen bir ayet: "Şeytan sizi fakirlikle korkutur." Bizim bunu genel olarak ele alış biçimimiz en zahiri düzeyde maddi fakirlik. Ama aslında sadece onunla sınırlı bir şey mi bu, aslında değil. Fakirlikle korkutulmak ne demek? Bir mahrumiyetle karşı karşıya kalıyoruz veya psikolojik bünyemizde bir şeyin mahrumiyetinden korkuyoruz. Hani işte evlisin, kocanın seni bırakacağından korkuyorsun. Karının sana artık önem vermeyeceğinden korkuyorsun. Yeterince başarılı olamamaktan korkuyorsun. Zaman içinde insanların sana duyduğu ilginin, sevginin, değerin azalacağından korkuyorsun. Çok samimi olduğun bir arkadaşının zaman içinde o samimiyetini yitireceğinden korkuyorsun. Aslında birçok fakirlik türü var değil mi? Her tipin farklı fakirlik alanı var. Her tipin ayrı bir fakirlik korkusu var.

Şimdi buradaki fakirlik ya nesnel anlamda bir fakirliktir ya da öyle bir şey yoktur ama olasılığıyla korkarız. İşte "eşim beni seviyor ama bir gün sevmemesinden korkuyorum." "Eşim bana yirmi yıldır sadık ama bugün gelip beni aldatacağından korkuyorum" gibi bir sürü şeyler var. İşte "çocuğumla veya arkadaşımla aram çok iyi, bir gün bozulacağından korkuyorum." İşte burada sohbet ediyoruz, "bir gün sohbete hiç kimsenin gelmeyeceğinden korkuyorum" diyelim. Yani bir sürü aslında mahrumiyet korkusu duyuyor ego. Bu aslında işte fakirlikle korkutulmak. İşte birçok eşin dostun var, bir gün hepsi seni bırakabilir değil mi? Ego seni bununla korkutabilir. Dolayısıyla aslında işte bu insanoğlunun kutsal kitaplarda uyarıldığı bir şeydir. Ama biz fakirlik deyince hep maddi fakirliği zannederiz sadece.

Her insan mesela bir insan korkutulduğu fakirlik nedir? Şöhretinin yitirilmesidir yani. O da o fakirlikten korkuyor. Şimdi buradaki temel mesele mesela burada ayeti okuyayım sonra: "Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve sizi aşırılığa ve yanlışlığa yönlendirir bu sayede. Allah size kendi katından bir mağfiret ve nimet verecektir. Allah her şeyi kuşatandır" diye ayet devam ediyor. Şimdi burada bir kısa arayla ifade edelim: aslında ne yapıyor? Allah diyor ki, ben size kendi katımdan — burada "mağfiret" kelimesi geçiyor, sanki burada bağışlayıcılıkla ne alakası var değil mi? Mağfiret, örtmek demektir bir şey; yani sen Allah katında olan bir şeyi hatırladığında o fakirlik algısı ve yaklaşımı ortadan kalkar, o silinip gider.

Mesela ego der ki: "Hayatım çok kısa. 30 yaşındayım, 40 yaşındayım, 50 yaşındayım, ne çabuk geçti." Mesela ego bizi hayatla korkutur değil mi mesela? "Ne kadar ömrün kaldı? Birkaç sene sonra, 3-5 ay sonra ölürsen ne olacak? Hayatı tam yaşayamadın" — her ölüm erkendir falan hikâyeleri de arkasında cabası. Ne yaparız? Mesela hayat konusunda fakirlikle korkutuluruz değil mi? "Acaba 60'ıma, 70'ime gelecek miyim? O zaman süreç içinde de böyle arzu ettiğim şeylere kavuşabilecek miyim?" Hep böyle bir mahrumiyetle korkutuluruz. Bu ayette bahsedilen fakirlikle korkutulma psikolojisidir. Ve bunun içinde suni, gereksiz, abartılı gayretler gösteririz.

Allah ne diyor? "Size kendi katından bir mağfiret." Mesela hayatın kısa mı? Dünya hayatın kısa; ama ebedi bir hayat ve varoluşu var. Bilgin az? Bazı şeyleri bilemiyorsun ama sonsuz ilmi olan Allah var. Kontrol edemiyorsun ve bazı şeyler kontrolünden çıkabilir ama her şeyin kontrolü elinde olan bir yaratıcı var. Her şeyin hikmetini bilmiyorsun ama her şeyi hikmetle yürüten bir yaratıcı var. Bak, Allah katından geleni ve Allah katında olanı, Allah katı demek yani mutlakın sonsuzluğunu idrak ettiğinde, o zaman egonun fakirliği ortadan kalkıyor. Ve bu sana büyük bir lütuf, büyük bir nimet olarak dönmüş oluyor. O zaman o ego korkusunu aşıyorsun. Mesela ne kadar yaşayacaksın? Benim hayatımın kaynağı olan Allah ebedidir, haydır. Ne kadar yaşayacaksam zahiren yaşarım. Ne önemi var ki? O zaman bakın ne oldu? Egonun fakirliğinden kurtuldum. Daha doğrusu egonun fakirlik korkusundan kurtuldum. Çünkü bakın aslında fakr insanın zahirî tabiatının bir özelliğidir. Burada fakirlik kaçınılası veya kötü bir şey değildir. Kötü olan şey o durumdan korkmaktır. Anlatabildim mi? Bir şeyin olmaması ayrıdır. Bir şeyin olmamasından rahatsız olmak ayrı bir şeydir.

Onun için Allah da diyor: Allah Ganidir, siz fakirsiniz. Peki Allah fakirlikle korkutuyor mu? Korkutuyor mu — hayır, bunu kim yapıyor, şeytan yapıyor. Fakirlikle korkutuyor. Bak diyor senin bir şeyin yok. Yok. Çok mu suyum desen. Fakirlik var ama korkusu yok. İşte sana hayatta kim değer veriyor? Kimse vermiyor. Peki rahatsız mısın? Yok değilim. Bak fakr var, korku yok. Şeytanın yaptığı buradaki tuzak ne? O durumları ya nesnel olarak ya da hayali olarak hatırlatarak seni korkutuyor.

Korkman gerekmiyor. Allah diyor, Allah ganidir, siz fakirsiniz. Bakın, Allah fakrımızı neyle birlikte anıyor? Kendi zenginliğiyle anıyor. Dolayısıyla sen fakr içinde misin? Allah'ın zenginliğini hatırla. İkisi birleştiğinde mükemmel bir kıvam ortaya çıkar. Ama şeytan ne yapıyor? Sana fakirliği gösteriyor, beraberinde de korkuyu veriyor. O zaman fakirlik korkuyla örtüşüyor. Mesela işte bak hayatta kim sana değer veriyor? Veya hayatta bak ne başardın? Veya hayatta bak ne etkin oldun? Sen bir bakıyorsun hakikaten etkim yok. İlgi gösteren de yok. Değer veren de yok. Vesaire yok. Ve onunla birlikte bir korku. İşte o zaman tuzağa düştü. "Hayattayım, bir etkim yok." Her şeyi etkileyen bir mutlak var. Ben de O'nun kuluyum. Benim etkili olmamam benim için bir problem değil. Kaçındığım bir şey değil. Korktuğum bir şey değil.

O yüzden sufi gelenekte denir ki kâmil insan fakrından mütelezziz olur. Gafil insan fakrından rahatsız olur. Ben fakr içindeyim. Kendime ait hiçbir şeyim yok. Manası odur fakrın. Benim hiçbir şeyim yok. Ama her şeyi olan sonsuz ve mutlak var. Ben de ona aidim ve onunla bağlıyım. O zaman benim rahatsız olacağım bir şey yok. Ama egonun çeperi içine düştüğümde bu sefer ego hem kendi kendine hem dışsal etkilerle işte neyim var neyim yok saymaya başlıyor, sayıyor. Bazı şeyler yok. O zaman ne oluyor? Rahatsız oluyor. Niye yok diyor. Keşke o olsaydı. Veya var, elden çıkmasından korkuyor. "Tamam" diyor "şu an iyi ama kaybedebilirim." Kaybetme korkusu. Aslında kaybetme korkusu nedir? İşte ayette bahsedilen "şeytan sizi fakirlikle korkutur." İşte bir zaman etrafında eşin, dostun vardı, bir gün gelecek yapayalnız kalacaksın. Bak korkutuyor bir şeyle. Sürekli korkutuyor.

Hâlbuki desen ki: ben sonsuz ve mutlaka bağlı, onunla irtibatı olan ve ona ait olan ve kendisine ait hiçbir şeyi olmayan biriyim. Ve bundan dolayı da çok mutluyum. Mesela bir bebeği düşünün. Bebek hiçbir şeye sahip değildir ve acizdir. Ama acizliğinden ve hiçbir şeye sahip olmamasından rahatsız değildir. Büyüdükçe rahatsızlık başlıyor. Onun için fıtri insan, evet bana ait hiçbir şey yok ve bu gayet doğal, ama her şeye sahip olan, kudreti, ilmi, mülkü sonsuz olan bir Rabbim var. O zaman fakr benim için rahatsız edici bir şey olmuyor. Hatta lezzet verici bir şey oluyor. Neden? Çünkü fakr seni Rabbe götürüyor. Tıpkı bir çocuğun acizlik hissettiğinde annesine yönelmesi gibi. O yüzden evet biz fakr içindeyiz ama fakrımızdan korkmuyoruz. O korkuyu bize pompalayan şeytan ve nefistir. Ve egonun o tuzağına düştüğümüz anda bir çifte gerçekliğin de tuzağına düşeriz. İşte ondan sonra böyle ideal benlik, düşük benlik o benlik bu benlikle uğraşmaya başlar. İşte ideal benlik ne olmak istiyorsun, gerçek benlik şu anda olduğun durum, düşük benlik şu anda olduğun durumdan kendini daha aşağı gördüğün durum. Bunlar hepsi psikolojik tırnak içinde hikâyelerdir. Ego ne yapıyor burada? Bir şey olmak istiyor. Sürekli bir şey olmak istiyor.

Mesela düşünün, Kur'an'da bize bir şey olun diye bir ayet var mı? "Sadıklarla beraber olun" var değil mi, fıtratınıza uygun davranın var. Başka bir şey var mı? Bir kariyer önerisi var mı? "Böyle olun, etkili olun" — yok. Bu hikâyeleri uyduran insan egosudur. Allah insanı bunlara sokmuyor. "Kendinizi sevdirin" var mı öyle bir şey? Yok. "Adil olun, merhametli olun, fıtratınıza uygun olun, insanlığınızı koruyun." Başka bir şey yok yani. Bütün korku ego ve onun yandaşı olan şeytandan kaynaklanıyor. "Bugüne kadar ne yaptın?" "Bir şey yapmadım abicim." "Ne var?" Bak Allah "bugüne kadar ne yaptın" diyor mu? Demiyor, "insanlığını muhafaza et" diyor, bu kadar. Hiçbir yük yok. Bakın din, iman insana hiçbir yük yüklemez. Bütün yükü ego bize yükler. Bir şeyleri hedef edindirir, arzu ve tutkuya hapseder, sonra korkutur.

"Ya kardeşim bak ben hiçbir şeye sahip değilim, fakirim yani." Kur'an da bunu söylüyor: Allah zengindir siz de fakirsiniz. Ve Allah'ın katından indireceği her hayra açıksın. O kadar. Onun için Bediüzzaman'ın bir ifadesi vardır: diyor ki hayatın kısa ise ebedi hayatı düşün, ilmin az ise ezeli ilme sahip olan Rabbini düşün, fikrin kısa ise Kur'an'ın ışığına yönel. Bakın ego insanı kendi kendine hapsediyor. "Neyin var" diyor. "Ya bir şeyim yok abicim." Bir şeyim yok ve çok mutluyum. Bunu dediğin anda tuzaktan çıktın. Rahatsın. Bu soruya cevap üretmeye girdiğin anda kapana girdin. "Neyin var?" "Abi hiçbir şeyim yok" — kafandan çıktın. "Neyin var?" "İşte belli bazı bilgilerim var, şu eğitimlerim var, şöyle ilişkilerim var falan, kocam var, eşim var, çocuğum var, bilmem neyin var" — kapana girdin. Ondan sonra hadi bakalım bunları koru. Çünkü bakın bir şeye sahibim dediğin anda kaybetme korkusu da beraberinde gelir.

Onun için bir Hintli bilgenin sözüdür: "İnsanın trajik hali şudur ki, gerçekte hiçbir zaman sahip olamayacağı bir şeyleri elde etmek için çalışır, sonra da gerçekte sahip olamadığı bu şeyleri kaybetmemek için çalışır." Çifte tuzağın içindesin. Hâlbuki ben hiçbir şeye sahip değilim, sadece geleni gideni deneyimliyorum. Bir korkum yok. Dolayısıyla şeytan beni fakirlikle korkutamaz. Şeytan seni fakirlikle korkutuyorsa fakrından rahatsız olan bir ego vardır orada. Sen kimi korkutursun bir şeyle? Bir şeye değer verip onu kaybetmekten korkanı korkutursun. Şöhretli bir insan, şöhreti seviyor; sen onu şöhretini kaybetmekle korkutabilirsin. Maddi zenginliği olan birini zenginliğinin gitmesiyle korkutabilirsin. Sevilmek üzerinden var olduğunu zanneden birisini sevilmemekle korkutabilirsin.

Hatta ben bazen bazı şeyleri konuşurken, "aman bunları konuşmayalım" diyor bazıları, böyle konuşurken bile rahatsız oluyor çünkü düşünmek istemiyor. O kadar korkak ki o benlik. Düşünmek istemiyor. Mesela diyelim ki çocuğun var, ölebilir. "Bunları konuşmayalım." Niye? "Annen ölebilir, konuşmayalım." Onu konuşmayalım. Çünkü onu kaybetme korkusu var. Bir şey tarafından korkutuluyorsun ve sen o korku zokasını da yutmuşsun. O zaman sürekli onun tarafından çekilmek durumunda kalacaksın. Biri seni sürekli o zoka üzerinden bir yerlere çekecek. Ama bundan mutluysan o zaman hangi tuzak sana dokunabilir ki?

Onun için ayet insanı bu konuda uyarıyor. Şeytan sizi fakirlikle korkutur. Ve size o korku üzerinden gerekli gereksiz davranışlara yönlendirir. Kimse seni sevmiyorsa sevilmek için bir şey yapman lazım, kimse sana değer vermiyorsa değer görmek için bir şey yapman lazım, yaptın buna rağmen değer görmedin, hayal kırıklığı. Hâlbuki hiçbir şeye bu anlamda tutkum yok, bu anlamda korkum da yok, bir şeyim yok benim, Allah ne lütfederse onu deneyimlerim.

İşte Hz. Musa'nın bir ifadesi. Mısır'dan kaçıyor, Medyen'e geliyor. Orada hayvanlarını sulayan insanları görüyor. Onların içinde Hz. Şuayb'ın kızları da var. Onlara haksızlık yapıldığını görünce onları savunuyor. Adil bir şekilde onların da hayvanlarını sulamasına yardımcı oluyor. Sonra bir kayanın üzerine oturup diyor ki: "Ya Rabbi, katından indireceğin her hayra muhtaçtır bu fakir." Orada da fakir kelimesi geçiyor. "Katından indireceğin her hayra muhtaçtır bu fakir" diyor. Bakın fakirliğinden rahatsız olmuyor. Korkmuyor da. Sadece diyor ki: bak ben fakir içindeyim Ya Rabbi. Katından indireceğin her hayra hazırım. Her hayır senin bana bir lütfundur. Ama ben fakrımdan da rahatsız değilim.

Oradaki fakr aciziyet bilinci mi? Hayır. Bir şeye sahip olmama. Bir şeyin sahibi olmayış hâli. Mahrumiyet hissine dönüşmüyor orada. Fakr, bir şeyin yok olması demek yani. Şimdi bakın bir şeyin olmaması ayrı, bir şeyden mahrumiyet hissetmek ayrı. Mahrumiyet hissetmek ego tuzağıdır. Bir şeyim yok. Mesela cebimde param yok ama kendimi mahrum hissetmiyorum. Bakın işte ego onu üretiyor: "hayır, mahrum da değilim, sadece yok." Hayır, mahrumiyet ego hissidir. Yani cebimde para yok. Peki mahrumiyet hissediyor muyum? Hayır. Mahrum için hatta iyi oluyor. Bakın mahrumiyet kavramı da bir tuzaktır. Yani ben şu şeyden mahrumum demek manasız bir şey. Veya işte oradan üretip "Allah sevdiği kullarını bazı şeylerden mahrum eder" demek — saçma sapan bir şey. Yok öyle bir şey. Yani mahrumiyet hissi bir ego algısıdır. Benim bir şeyim yok, Allah verir, istifade ederim. Bu kadar. Yoksa yoktur. Mutlak var olan, fakr içinde olan kula lütufta bulunur. Dilediği ölçüde, dilediği zaman, dilediği şekilde. Ben mahrumiyet hissetmiyorum. Temel nokta budur. Mahrumiyet hissetme bir ego algısıdır. Mahrumiyet hissettiğinde bu bir üzüntü ve kedere dönüşür.

O mahrumiyeti gidermek için sana lütfedilen şeylere sahip olma algısı da korkuya hamiledir. Çünkü "benim" dediğin şey aynı zamanda kaybedilebilecek bir şeydir. Çünkü mutlak olarak bir şeye sahip olamıyorsun. Hiç kimse mutlak olarak bir şeye sahip değildir şu yeryüzünde, hiç kimse. İşte bu şey yani Allah'ın El-Gani ismi, zengin, onun karşısında fakr değil mi?

Soru: Yani bir şeylerimiz olsa bile sonuçta bizden gidecek olan bir şeyler olduğu için bizi biz yapan şeyler bunlar değil, geçici olan değil. Bu manada acziyet manasında mı demiştiniz? Yani Gani'nin zıttı manasında acziyet mi?

Evet. Mesela bakın acziyet ve fakr aslında insan fıtratının, o beden ve psikolojik tabiatının bir gerçekliğidir. Yani insanlar ego düzeyinde bunu kabullenmiyor. Aciz olduğunu kabullenmiyor insan egosu. Fakr olduğunu kabullenmiyor. Yani aciz nedir? Senden kaynaklanan bir gücün olmaması. Fakr nedir? Mutlak olarak sana ait bir şey olmaması.

Soru: Mülkle daha alakalı?

Tabii tabii, yani senin sana ait bir mülkün yok. "Benimdir" diyebileceğin bir şey yok yani. Bu benimdir diyeceğin gerçek anlamda mülk anlamında, yani sana aidiyeti mutlak olan bir şey yok. Bu fakrdır. Bir şeye güç yetirememek de acizdir. Aslında insan aciz ve fakrdan yoğrulmuştur denir sufi literatüründe, o yüzden. Fakat ego bunu kabul etmez. Ve acizini kudrete, fakrını zenginliğe, bir mülk edinmeye dönüştürmeye çalışır. Oradan da kendini tuzağa düşürmüş olur. Çünkü hiçbir zaman mutlak kudrete, hiçbir zaman mutlak zenginliğe erişemeyeceksin. Böyle bir durum söz konusu değil. Aidiyetinle bunları elde edebilirsin. Yani mutlaka aidiyetini idrak edersen, o zaman onun kudreti senin kudretine döner, onun zenginliği senin zenginliğine döner. Ama sen bunları istememek şartıyla bu gerçekleşir. İstediğin anda bunlar gerçekleşmez. Yani vazgeçeceksin. Evet, yani bunları isteyen bir egon olmayacak.

Şimdi biz egomuzla bazen Allah'tan istiyoruz, dini de bu anlamda kullanıyoruz. "Ben güçsüzüm ama arkamda Allah var." Ne yaptın sen? Egona dayanak bulmaya çalışıyorsun.

Soru: Hocam, "şeytan sizi Allah ile aldatmasın" diye bir ayet var.

Evet, o da geniş bir Allah'ın hakikatiyle olan bir ayet. Bununla ilgili geçen sene bir şey başıma geldi yani, denk geldiğim bir olay. Bir arkadaşım nişanlısına hediye alacak, dedim ne alacaksın? "Bir sürü şey alalım artık almadığım bir şey alacağım" dedi. Bir sitede yıldız satıyorlarmış. Bir kâğıt imzalıyorsun, bir sertifika gönderiyorlar, hangi galaksideki yıldızın bir parçası. Cennetteki arsanın bir tık gerçeğini satmışlar. İşte bakın ego ne yapıyor? Sürekli o bir sahip olma arzusu. Sanki onunla varlığını ikame edecek. Hani suni ve sahte bir mülkiyet pahasına aslında biz sonsuzu kaçırıyoruz. Bak Allah ne diyor? "Ben senin Rabbinim" diyor yani. Bunu geniş planda alın. "Ben senin kudretinim aynı zamanda. Ben senin zenginliğinim, ben senin hayatınım." Bunu geniş bir biçimde düşünebilirsiniz o ayeti. Allah benim zenginliğimdir. Allah benim kudretimdir. Ama ben ego adına onu kullanmıyorum tabii ki. Ve ego adına ona sahiplenme arzusuyla bunu söylemiyorum. Allah benim zenginliğimdir. Allah benim kudretimdir. Ve Allah o zenginlik ve kudreti hikmeti içinde dilediğince yansıtır. İnsan Allah'tan kopukluğu oranında kudret ve zenginlik arar. Eğer ona aidiyetinin tam idraki varsa senin için böyle bir arayış söz konusu olmaz. Onun için acz ve fakr insanın hakikate doğru yol almasında en önemli iki adımdır. Tam zıtları da seni yoldan alıkoyan veya geri bırakan şeylerdir. "Ben güçlüyüm" — sana ne kadar o sınırlı güç verilmişse onu kendini zannediyorsun. Üstelik de o senin değil yani. Bir gün "o benim gücüm" dediğin gücü kaybedeceksin. Yani işte "benim evim" diyorsun. Alzheimer oluyorsun, "evimler..." Ben diye, ben bile diyemiyorsun. Yani ben kelimesini bile unutuyorsun. E nerede kaldı o "benim evim, benim mülküm, benim şuyum, buyum"? Bak bir beyinde ufacık bir şeyin oluşması senin o bütün hayali benlik kurgunu kaldırdı. Neyin peşindesin? Değil mi? Saçmalıyor ego.

İşte aczini bildiğinde, fakrını bildiğinde...

Önce Allah'ın Zenginliğini İdrak Et

Bununla birlikte bakın, ayet ne olarak geliyor? "Allahu ganiyyün ve entümül fukara." Önce Allah'ın Gani olduğunu idrak et, oradan başla. Sonra da "ben fakirim" — o zaman mutlu olursun.

Soru: Hangi ayet hocam?

Bilmiyorum, birkaç ayette vardır.

Bu yıldızı gerçekten varsaymış olsalar bile, o bir tane yıldızın içinde kayboluyorsun, boğuluyorsun; sonsuz zenginliği yok sayarak sınırlandırıyorsun aslında. Yani sahte bir sahiplenme ve sınırlı bir sahiplenme. Ve geçici olan, sınırlı olan bir şeye sahip olduğun algısına kapılıyorsun. Mutlaka değil, sonsuza değil, ebedi olana değil. Yani ego şeytanın öğretmenliği üzerinden sahte bir mülke sahip oluyor. Yani gerçek olan ebedi ve kalıcı olandır. O yüzden insan onu aramalıdır. Onu arayan insan akıllıdır. Yoksa şu yaratılmış âlemin içindeki fanilik çöplüğüne gözü takılıp oradan kendine bir pay arayan insan akıllı insan değildir. Aldığı pay ne kadar büyük olursa olsun, adam ne kadar malı götürmüş olursa olsun bir şey götürmüş olmuyor. Kurgu sadece, herkes bir kurgunun peşinde. Tabii insanın o kurguya da yenilmemesi gerekiyor.

Şimdi biri diyor adam malı götürmüş, ne kadar götürmüş? "İki milyar dolar götürmüş." "Vay be." Şimdi bak, ego egoyu tetikliyor. Uyanık olmak gerekiyor.

Evet, yıldız olayından sonra ben bayağı dalga geçtim arkadaşlarla da; sonra kamerayı bizim dünyamıza doğru çevirdim ki, o şirket adama sertifika vermişse, işte yıldızın tamamını vermişler; biz dünyayı dolaşıyoruz şu anda, kafada bir arsa, bir dağ yer var işte babam benden para bekliyor falan böyle bir hayal kuruyoruz. Dedim yani aslında bunun ifşasını yapıyor biraz bize. Buradaki tapu ya da mülkiyet mantığının yıldızın satışa çıkmasıyla o da sahte mi? Biz ama şunu çok yakında olduğu için de içinde olduğumuz için gerçekten gerçek kabul ediyoruz diye bir anlık uyanmıştım yani.

Eyvallah. Yani burada Bakara Suresi'nin 268. ayeti "şeytan sizi fakirlikle korkutur" diyor. Ve bu fakirlik dediğim gibi her şeyi içeren bir şeydir. Yani neyi kaybetmekten korkuyorsan bu fakirlikle korkutulmak kavramı içine girer. Neyi kaybetmekten korkuyorsan; işte bir iki sene sonra ölmekten korkuyorsan şeytan seni fakirlikle korkutuyor. Bak yaşın 35, iki sene daha 37, ölecek misin, 37'de ölecek misin, ne kadar kısa bir hayat. Tabii işte insan uzun da yaşamak istiyor. Bak bu şeytanın seni fakirlikle korkutmasıdır. İşte "annem ölse ne yaparım, şu ölse ne yaparım" — bu şeytanın seni fakirlikle korkutmasıdır. "Şunu kaybedersem ne yaparım" dediğin her şey bu ayette ifade edilen şeytanın fakirlikle korkutmasıdır. O yüzden Allah insanı uyarıyor, ta ki o tuzağa düşmesin. Hiçbir korkutmanın nesnesi hâline gelme. O durumda o zaman insan neyi algılar? Hiçbir şeye sahip değilsen hiçbir şeyi de kaybetmezsin. Aslında zaten hiçbir şeye sahip değilsin. Hiçbir şeye sahip olmaman kötü bir şey değildir. Hiçbir şeye sahip değilsen Allah seni sahibi olarak görür.

Aciz Bebek Metaforu ve Kudretin Teveccühü

Onun için bakın, Bediüzzaman bunu bir metafor olarak verir. Mesela aciz bir çocuğa, der, bütün herkesin şefkati ve merhameti yönelir. Çünkü hiçbir şeyi yoktur, aciz yani. Ayağa kalkamayan bir bebek düşünün. Bakın fıtraten ne oluyor bizde? Ona, en güçlü olan zahiren bizler, böyle yetişkinler, herkes ona yöneliyor. Ne kadar çocuk acizse onu koruma ve muhafaza etme dürtüsü o kadar güçlü. İşte insan da budur aslında gerçekten; ne kadar aciz olduğunu idrak edersen Allah'ın kudreti o kadar sana teveccüh eder.

Soru: Hocam, Hz. Âdem ve Havva'nın da cennetten düşüşünde ebedi olamama korkusu var mı?

Tabii, işte orada bir korkutma da var. Bir düşüş yaşıyor, o düşüşte müthiş şekilde acziyetini hissediyor. Aslında oradaki ters çalışmada hem düşmüşsünüz aynı zamanda yükselişiniz de olabiliyor. Düşmüşsen tabii yükselmen lazım, ilahi kurgu böyle. Tabii ki böyle biz bunu zaten hani bir deneyim olur. Eğer bunu, bunun hikmetini anlarsa insan, o zaman bu deneyime dönüşür. Temel şey bu.

O zaman işte eğer fakrından lezzet alıyorsan ve fakr sana doğal geliyorsa o zaman bu senin için bir rahatsız edici şey değildir. Bir problem de değildir. Bir imtihan da değildir. Mesela bebek acizdir ama acizinden rahatsız değildir. Hiçbir şeye sahip değildir ama sahibi olmamasından rahatsız değildir. Bir bebeğin neyi var? Onu korusun, neyi var? Hiçbir şey yok. Ama bundan rahatsız mı? Yok, değil. Biz niye rahatsız oluyoruz? Çünkü egomuz devreye giriyor ve diyor ki senin bir şeyin olmalı, herkesin bir şeyi olmalı, senin neyin var? Bizi orada sahte bir alana çekiyor, hiçbir zaman sahip olamayacağımız alana çekiyor. En son elimiz boş gideceğiz. İşte o sahte alana nasıl çekildiğimizi ve bunun mekanizmasını aslında ayet hatırlatıyor: şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size bir şeylere sahip olma — işte o da nedir? Aşırılık ve hatadır.

Sürekli düşünün, egomuzun hep şu sorusu vardır: nesin sen, neye sahipsin, neyin var yani mal mülk olarak neyin var, işte kimlik olarak neyin var, değil mi? Nesin sen? Hani ne olarak bu insanların arasında arz-ı endam edeceksin? Ya hiçbir şey olarak. İşte İncil'de geçen "ne mutlu fakirlere" — işte oradaki ifade buradaki fakırdır yani. Yoksa zahiri bir fakirlik, maddi fakirlik değildir. Yani gerçek anlamda fıtratının fakr olduğunu idrak eden ne mutludur. Neden? Çünkü fakr, hakiki anlamda fakrını idrak etmek seni sonsuz zenginliğe götüren bir şeydir. Bu, hani sırlar diyorlar ya, çekim yasası — işte bu gerçek çekim yasası budur. Mutlak aczini idrak ettiğinde kesinlikle ve kesinlikle mutlak zenginlikle bütünleşirsin, işte gerçek sırr da budur, gerisi hikâyedir. Onun için mesela işte diyelim ki sufilerde vesaire irfan metinlerinde "hüdreti aczı ara, ganiyi fakırda ara" diye söylenmesinin nedeni bu.

Soru: Bir de tersi var hocam. Hani devenin iğnenin deliğinden geçmesi, zenginin cennete gitmesinden işte daha kolay.

Tabii. Çünkü bu anlamda zengin cennete giremez. Buradaki zengin maddi anlamdaki zenginlik değil. Yani ben bir şeye sahibim diyen cennete giremez. Sahip olduğu ile temhal olur çünkü. Cennete bir şeye sahip olmayanlar girebilir. Bir şeyi olmayan girebilir. Bir şeyin var diyorsan onunla oyalanırsın. Bir şeyin yoksa o zaman o sonsuz zenginliğin, nimetin, lütfun, ikramın kapısı sana açılır. O yüzden modern insan sürekli güç devşirmeye yöneliyor. Ve nerede acizlik hissederse buna karşı derin bir rahatsızlık duyuyor. Aciz olmaktan rahatsız oluyor. Hâlbuki fakrla bundan mutmain olsa, o zaman bakacak ki aslında her şey olduğu gibi gayet rahat bir akış içinde gidiyor. Bir problem yok. Güç devşirmeye çalışıyor, sahip olmaya çalışıyor, maddi veya soyut şeyler. Ne olursa olsun. Hep bir şeye sahip olma arzusu oluşuyor. Oradan o kapıdan girdiğin anda işte illüzyonun sahte bir matriksin içine giriyorsun. İşte orada hani rüyadasın. Rüyada ticaret yapıyorsun. Mal, para kazanıyorsun, ediyorsun falan. Ama rüyadan uyandığında ortada bir şey yok tabii ki. Onun için bütün kadim geleneklerde hakiki insan fakr ve acizinin idrakinde olan insandır. Ve bundan mutmain olandır aynı zamanda.

Biz acizlik, fakirlik kelimesini duyunca kaçıyoruz.

Soru: Acizinde mi fakirinde mi?

Yani buradaki tabii ki bahsettiğimiz acz metafizik gerçeklik anlamında. Yani senin varoluşsal olarak sen acizsin. Yoksa Allah'ın sana verdiği kudret ölçüsünde bir kudret sergiliyorsun. Fakat sen o kudreti sergilerken de özünde acizsin. Biri bana bir milyon para veriyor, "al bunu kullan" diyor. Şimdi ben o parayı kullanırken de benim bir param yok aslında değil mi? Çünkü bana ait değil o. Ama bana vermiş, kullanabilirsin de demiş. Ben onu kullanıyorum. Ben gene parasızım. Yine o anda da param yok. Ama bana verilen parayı kullanıyorum. Çünkü kullanma imkânı verilmiş. Dolayısıyla insan her zaman hakikatte acizdir. Fakat Allah'ın kendisine kudretinden lütfu oranında bir güç şey yapar, kullanır. Fakat o gücü kendine mal etmez. O yüzden o güç ondan alındığında bundan herhangi bir rahatsızlığı yoktu. Zaten o hakikatte de öyleydi. O yüzden hakiki insanı ne güç ne iktidar hiçbir şey bozmaz.

Soru: Hocam böyle bir insanın toplumda yaşaması da çok zor gibi.

Yok, en kolayı. Çok kolay. Yani hiç kimse böyle bir insanı ister. Mesela iş yerinde böyle bir insan olsan nasıl olur? Farklı. İş yerinde veya hayatın içinde süklüm püklüm boynu bükük yaşamayacaksın. Allah'ın kudretinin oranında o kudreti sergileyeceksin. Ama sen özünde aciz olduğunu bileceksin. Yoksa acizlik zahiren yansıtmamız gereken, işte "ben acizim" dememiz gereken bir durum değil. Bu şu demek: bende benden kaynaklanan bir kudret yok. Bunu iyi anlamak lazım. Bende benden kaynaklanan bir kudret yok. Ama bende Allah'tan kaynaklanan bir kudret vardır. O kudret ölçüsünde de o kudreti kullanalım. Ama benden kaynaklanan bir kudret değil o.

Kendine güvenmediğinde Allah'a dayanıyorsun, Allah'a güveniyorsun. Zaten kendine güveneceğin bir dayanak yok zaten gerçekten. Bizim kendime güveniyorum dediğimiz nokta Allah'ın verdiklerine güvenmek. Yani tırnak içine "baba parasıyla hava atmak gibi" derler ya. Biz Allah'ın tırnak içinde nimetiyle hava atıyoruz. Arabanın arkasında "Allah sağ olsun" yazan çıkartmalar. Yoksa senin hangi kudretin var ki kendine güveneceksin? "Kendime güveniyorum" dediğin durumda Allah verdiklerini alsa hiçbir şey kalmaz. Dolayısıyla hakiki insan kendine değil, kendindeki Allah'a güvenir. Buradaki incelik odur. Dolayısıyla sen bu şuurda olduğun noktada hayatı çok mükemmel bir şekilde yaşarsın. Bunu insanlar anlamazlar. Bunu illa ifade etmeye gerek yok. Lafta "ben acizim, ben fakirim" demeye gerek yok yani.

Zaten gerçek fakr hâlinde olduğunda kap kalmaz zaten. Dolayısıyla o zaman kudret sınırsız bir şekilde tecelli edebilir, Allah'ın hikmeti ölçüsünde. O yüzden bu idrakimiz olduğunda hayatı daha doğal yaşarız. Mesela Allah'ın bana verdiği kudret ölçüsünde ben güç kullanıyorum. Vermiyorsa bir problemim yok benim. Geriliyorum falan, oraya buraya tekme atmıyorum. Kendi kendimi yiyip bitirmiyorum. "Ah bir gücüm olaydı ben buna gösterirdim" demiyorum. "Eski hâlim olaydı" demiyorum, ne kadar rahatım. Ama aynı zamanda da Allah'ın verdiği kudreti, imkânı, lütfu, ilmi, her neyse verdiği oranda da onu en mükemmel şekilde hayatın akışı içinde en uyumlu, en aktif, en mükemmel şekilde de kullanıyorum. Ama ona benlik namına sahiplenmiyorum. İşte o bütün böyle kutsal metinlerde, irfan kaynaklarında gördüğüm işte "Allah namına yaşamak" bu demek yani. Onun adına, benim kudretim değil, ilahi kudret bana verdiği güç ile aslında.

İşte "Bismillah" da aslında bu demektir yani. Her şeye besmeleyle başlıyor; ne demek her şeye besmele ile başla? "Bismillahirrahmanirrahim" — "başla, ben yaptım onu gördün mü" falan diyorsun. Valla sen Allah'ın ismiyle başlamadın o zaman. Kendi isminle başladın. Allah'ın ismiyle başlamak ne demek? Allah'ın sende tecelli ettiği nitelik ve değerlerle sen aktif oluyorsun. Allah'ın ismiyle başlamak budur. Onun kudretiyle, onun ilmiyle, onun merhametiyle, onun şefkatiyle. Mesela bir insanla bir ilişkin Allah'ın ismiyle mi başlıyorsun? Allah'ın ismiyle başla, de ki "seni seven ben değilim, ben de seni seven Allah'tır." Bak ne güzel iyi bir başlangıç oldu. Hadi görüşürüz. Karşıdaki diyor ki "bırak Allah, sen sev" gibi. Yani şimdi bakın, Allah'ın ismiyle bir şeyi yapmak insanı bütün ego yüklerinden kurtarır. Mesela sen Allah'ın kudretiyle iş yaptığını idrak ettiğinde, Allah'ın sana herhangi bir durumda kudret vermemesi durumunda rahatsız olmazsın. Ama Allah'ın verdiği kudreti kendi namına kullandığında ve bir işte Allah sana bir güç vermediğinde bu sefer için için yersin. "Niye yapamıyorum? Niye bunun üstesinden gelemiyorum?" "Vermemiş Allah." Değil mi? Vermemiş. Rahat ol. Kaynak sensen buyur. Kaynak değilsen o zaman ne kadar verilirse o kadar gösterirsin. Niye gerileceksin ki?

Bir gün bir arif bir zat böyle oturmuş, herkesle toplanmış, sohbet dinleyecek falan bir şey yok, o zat hiç konuşmuyor. Neyse biraz böyle dinleyenlerden biri demiş ki "efendim sizi bekliyoruz, buyurun" falan falan. Bakmış, demiş ki "oğlum, vermeyince veremem ki" demiş. Anlatabildim mi? Yani Allah vermeyince şu an ne vereyim, yok yani. Bakın rahatsız değil yani, anlatabilir miyim, "millet toplandı, şimdi konuşamasak da millet ne diyecek, ulan bu falan cahilin teki" — bak adam diyor ki "vermeyince veremem" diyor. Gerginlik var mı? Yok. Allah sana kudret verirse o kudreti kullan, tam bir şekilde. Allah'ın o verdiğinin hakkını vermen gerekir. Sana ne kadar kudret vermişse, ne kadar ilim vermişse, ne kadar merhamet şefkat vermişse onu tam olarak elinden geldiğince kullan. Ama hiçbir şeyi kendine mal etme, kendinden bilme. Değil zaten. Şimdi "kendinden bilme" derken, sanki aslında kendinden de ama öyle bilme gibi anlıyoruz biz bazen. Değil zaten, böyle bir şey yok. Gerçek bu yani. Gerçeği bil. Dolayısıyla acizinden korkma, fakrından da korkma.

Anne-Kedi Örneği ve Ego Namına Kudret Sergilemek

Sana verdiği kudretin farkında ol ve onu onun namına kullan. Mesela Allah sana bir çocuk verdi, süt vermedi. Anne geriliyor: "ben kötü anneyim, ben iyi annelik yapamıyorum." Yani niye geriliyorsun? Verilirse verirsin yani. Ama o verecek ya, süt verecek o. İşte bakın nasıl bir ego tuzağına düşüyor değil mi insan? Sonra da işte "iyi anne olabilecek miyim, sütüm gelecek mi, yeterli gelecek mi?" Yeterli gelirse ver, yetersiz gelirse veremezsin zaten. Bundan niye geriliyorsun? Bir kere dışarıya bırakın yani, siz kendi şeyinize bakın. Allah vermemişse veremem, bu kadar yani. Ama burada anlamıyorlar ki. Ya zaten anlatmayın. Niye anlatacaksınız? Tabii anlatmanıza gerek yok. Veya hani karşıdakini hele hele anlamıyorsa zaten anlatmamın anlamı yok. Niye anlamasını istiyorum ki? O da bir başka ego tuzağı.

Dolayısıyla bakın, acizini ve fakrını bilmek insanı her türlü ego yükünden kurtarır. Kendini güçlü ve sahip, bir şeylere sahip zannetmek çok ağır bir ego yükünün altında sizi tutar. İnsanların aslında yaşadıkları birçok şeyin nedeni budur. Mesela siz bir kedi gördünüz mü, sütü yok, hani harıl harıl oraya buraya saldırıyor mu? "Ne yapacağız biz, dört tane de doğurduk falan bakamayacağız, etraftaki kedilerin de hep sütü var" — var mı böyle bir şey? Böyle bir kedi yok yani değil mi? Ama öyle insanlar var maalesef. Şimdi hangisi şuurlu bir düşünün bakalım değil mi? Bak kedi, Allah verirse yavrularına veriyor. Vermezse veremiyor yani. Çünkü ego namına bir kudret sergilemesi gerektiği algısı yok, öyle bir ego yok. "Ben yavrularıma bakmalıyım, neyle bakacağım? Sana verildiği ölçüde bakacağım." "Ben bakmalıyım" nereden çıkıyor değil mi? İşte o, egonun acizini ve fakrını idrak etmemesinden kaynaklanıyor. Sonra da diyorsun ki "çok hırpalanıyorum, çok acı çekiyorum." Çünkü acizini ve fakrını kabul etmiyorsun.

Diyelim ki çocuğun var, modern tıp noktasında veya bilinen noktada bir tedavisi olmayan bir hastalığı var. Kabul et bak bunu. Acizliğini de kabul et. Ama eğer o acizliğini kabul etmiyor, "mutlaka bir çare olmalı" diyor. Nereden çıkardın mutlaka bir çare olmasını? Veya çare var da sana verilmemiş o çare. Bak kabul etsen, sakin bir şekilde hayatı yaşayacaksın. Elinden geleni yapacaksın. Allah'ın sana verdiği imkânı kullanacaksın. "Hayır, benim bunu kurtarmam lazım." Bak ne yaptı? Ego kudreti, sahte kudreti devreye girdi. İmkân olmayınca bu sefer öbür taraftan da dayak yiyor ego. Yok ki böyle bir şey. Böyle bir şey yok. Allah sana böyle bir yük vermemiş.

Mesela işte peygamber göndermiş. Hiçbir peygamberden "ben insanları inandırabilirim, zekiyim, iyi konuşurum, retoriğim mükemmel, her şey süper, iyi çene yaparım, kişisel gelişim biliyorum, NLP'yi, hipnotik dil kalıplarını da biliyorum" — var böyle bir peygamber? Yok. Allah hatta bak "yanlış anlamayın" diye uyarıyor değil mi? "Siz örnek olun, size bu imkânı verdim ve size bir vahiy ilettim, onu da en güzel şekilde aktarın." "Ben inandırırım, ben çok zekiyim, iyi de konuşurum, inandırırım" — var mı öyle bir peygamber? Yok. Çölün ortasında bedevi, okuma yazma bilmeyen bir insan ve bütün dünyanın kaderini değiştirir. Zahiren öyle. Yani işte kâmil insanın sırrı nedir? Mutlak ile olan bağ, ve o bağ ancak acz ve fakrı tam idrak etmekle kurulabilir, ayet var mı? Onun için "nefsini bilen Rabbini bilir, nefsinin fakrını idrak eden Rabbinin zenginliğini bilir." Bu bir gerçek çekim yasasıdır. Ve bu asla şaşmayan bir şeydir. Mutlak aczini idrak ettiğinde mutlak kudretle tanışırsın. Bu mükemmel ve yegâne çekim yasasıdır bunlar. Ve insanla Allah arasında bu anlamda büyük bir yasadır bu.

Mesela "Allah'a yardım edin." Neyle yardım edebilirsin? İşte fakrınla yardım edersin. Allah sonsuz zenginliğini sana aktaracak. Aktarması için sende sonsuz bir fakr olması lazım. Allah'a öyle yardım edebilirsin. Yoksa hâşâ varlığınla mı Allah'a yardım edeceksin? Öyle bir şeyin mi var? Bir varlığımız yok, biz Allah'a neyle yardım edeceğiz? Bir şey doldurulacak; neyle gidersin o bir şey dolduracak kişiye? Boş bir bardakla gidersin, boş bir kapla gidersin. Yoksa varlıkla mı gidersin? Hayır. Onun için "Allah'a yardım edin", neyle? Fakrını idrak et. Allah senin fakrının aynasında sonsuz zenginliğini göstersin. Allah sana sonsuz aczinin aynasında kudretini göstersin. Onun için gerçek insanlar, başta peygamberler, Allah ile âlem arasında o anlamda köprüdürler o yüzden. Gerçek acizini idrak ettiği için sonsuz kudretle bağ kurar. O kurulan bağ âleme yansır aynı zamanda.

İşte o bizim çokça okuduğumuz peygamberin Hira'da "ben bilmem" demesi — işte "ben okuma bilmem" diye yorumladığımız, aslında "ben bilmem" ya, ben mutlak fakr ve acz içindeyim. Aslında onun anlamı budur. Ben mutlak acz ve fakr içindeyim. O gerçekleştiğinde o zaman işte vahiy o mutlak acz ve fakrı akmaya başlıyor. Bir gün peygambere birileri soru soruyor, "ben size yarın haber vereceğim" diyor; haber gelmiyor, bir ay boyunca gelmiyor. "Sen nereden biliyorsun haber vereceğim?" Allah sana illa "sana bunun cevabını vereceğim" demiyor. Ancak diyebilirsin: "Ya Rabbi, katından indireceğin ilme muhtacım." Bu kadar. Onun için ayet diyor: "İnşallah" — Allah dilediğinde, dilediği zaman, dilerse. Ben fakir içindeyim, Allah da sonsuz zenginlik içinde ama onun zenginliğinden bana şu anda bir şey yansımıyor, fark etmez. Ben onun farkındayım. Gerçek tecelli budur. Buna zat tecellisi diyoruz. Öbürleri sıfat ve isim tecellileridir. Sen zat tecellisi olduğunda, Allah'ın sonsuz kudretinin saf idrakindesin. Zahiri olarak o idrakin sende görünüp görünmemesi önemli değildir.

O yüzden aczini ve fakrını idrak etmek çok büyük bir hayır ve berekettir insan için. İnsanı bütün yüklerden kurtarır. O yükü senin üzerinden alır ve seni gerçek anlamda Allah'a yaklaştırır. O yüzden ayet bizi uyarıyor: şeytan sizi fakirlikle korkutur, Allah ise size fakirliğin ne kadar büyük bir nimet olduğunu hatırlatır. "Elhamdülillah, benim hiçbir şeyim yok. Kendimden kaynaklanan bir gücüm de yok. Ama Allah'tan gelen güç o olduğu oranda onu yansıtırım. Ama kendimden kaynaklanan, kaynağı ben olan bir gücüm yok. Kaynağı ben olan bir ilim yok. Kaynağı ben olan bir mülkiyet yok." Ne kadar rahatım o zaman.

Soru: Hocam, bu anlattıklarınız çocukluk döneminde daha iyi anlaşılıyor, hiçbir şeye sahiplenmiyoruz o dönemde.

Tabii, o bebeklik döneminde annen beş lira verse, "git dilenciye ver" dese, o paranın sana ait olmadığını bilirdin. Hepsi de aracıydın. Bütün ihtiyaçların böyle bir sahiplenme olmadan; kıyafetlerin, yemeğin her ihtiyacın karşılanıyor. Hiçbir şey düşünmüyoruz. Ne gelecek kaygımız var ne geçmiş kaygımız var. Bunları anlatırken herkesin çocukluğu böyle geçmiştir inşallah. Öyle bir hâle geleyim. Ben dilenciydim, veya bazen çocuğa beş lira verilse, iki buçuğunu dilenciye verir, iki buçuğunu kendi cebine koyanlar da var. İşin şakası bir yana, evet yani insan gerçekten acizliğin ve fakrın ne kadar büyük bir nimet olduğunu anladığında asla bundan vazgeçmez. Asla vazgeçmez. "Asla ben bir şeye sahibim, bir gücüm var, ben de bir şey yapabilirim, ben de varım" tuzağına asla düşmez. Ve o tuzağa düşenlerin de gerçekten büyük bir yükün altına girdiklerini görür.

Bugün Mülk Kimindir?

Onun için "bugün mülk kimindir?" ayetinin cevabını fakrını idrak eden insan şu anda vermiştir. Yoksa o ahireti beklemez. "Bugün mülk kimindir?" İşte Kadir ve Celil olan Allah'ındır. Bunu ahiretten mi bekliyorsun o sözü ve bu cevabı? Şu anda verebilirsin. "Bugün mülk kimindir?" İsterse birileri desin ki "şu mülk benim, şu mülk benim." Fark etmez. Sen biliyorsun ki hiç kimsenin bir mülkü yok. Sence bir mülkü olduğunu zanneden gafiller var. İşte sen o gafletten çıkıyorsun. Birileri evlatla övünür, birisi mal mülkle övünür, birisi şöhretle övünür, birisi gençlikle, birisi güzellikle, birisi sosyal itibarla. Her ego bir şeyle övünür. Eğer sen onların bir şeye sahip oldukları zannındaysan, oturup sen onu düşün. Niye bu zannın var diye. Yoksa o zanna kapılıp "bunların bir şeyleri var, hadi bakalım senin neyin var" demek yanlış.

Hatta o yalancı peygamber Hz. Peygamber'e bir mektup gönderiyor, diyor ki: "Bak, yeryüzü geniş, yarısı senin yarısı benim olsun, ne yapalım yani?" Hani o kadar gerginliğe gerek yok diye. Ne cevap veriyor peygamber? "Mülk Allah'ındır" diyor. O zannediyor ki peygamber mülkün bir kısmını elde etmeye, sahip olmaya çalışıyor, uzlaşı arıyor. Halbuki mülk nasıl benim olabilir ya? Ben Rabbimin acz ve fakr hâlindeki bir kuluyum. Bundan da mutmainim. Benim bir mülk arayışım yok ki. Bir şeye sahip olma arayışım yok ki. Veya "insanlar beni sevsin, insanlar bana değer versin, kendimi gerçekleştirmiş olayım" — böyle bir şey yok ki. Hepsi sahte şeyler. "Mülk Allah'ındır" diyor. "Sen de bir yalancı ve gafilsin" diye cevap veriyor peygamber ona. Yani sen çok yanlış bir anlayış içindesin.

Onun için bir mülke sahip olduklarını veya işte mülkü bir şekilde bölüştüklerini, malı götürdüklerini zanneden insanlar olabilir. Her düzeyde olabilir, her konuda olabilir. Sen farkında bir insansan hiçbirine aldanmazsın. Birileri onlarla övünür, seni küçümseyebilir vs. Hiçbir anlamı yoktur bunlar. Siz bir kediye gidin, "benim on tane apartmanım var" falan deyin. Hiçbir şey demez yani. Sakin sakin geçer gider yani. Neden? Öyle bir egosu yok. Ama senin egon varsa biri "benim şuyum var" deyince senin egon orada ezilir. Ya altında kalır ya da der ki "sana göstereceğim, ben de bir şeylere sahip olacağım." Sonra da deriz ki insanlar bak beni geriyorlar. Ya insanlar seni germiyor, senin içindeki seni geriyor.

Soru: Günah keçisi mi yaptın? Yani sana günah yükleyecek kimse mi var?

Yok zaten, öyle bir keçi yok. Kedi vardı mesela altın odasında, umurunda bile değil. Millet övünür "benim şu var, bu var." Gerçekten umurunda bile değil. Yani şey var; onların malının, mülkünün, dışını zannediyoruz. Bir git ya diyor... Yani sen, sen insanların sahte mülkiyet algılarından, sahte kudret algılarından rahatsız oluyorsan sen oturup onu düşün. Ben niye bundan rahatsız oluyorum ki? Malla mı veya işte sahip oldukları şeyle mi? Övünsün. Bu seni niye geriyor ki? Niye rahatsız oluyorsun? Tam şuurlu olsan şefkat edersin, "inşallah bu kafayla ahirete gitmez" dersin. Çünkü tuzak yani, büyük bir tuzak. Gerçek anlamda büyük bir tuzak. Yoksa bu hani kendini rahatlatma değil, gerçek anlamda bir tuzak. Hapishanenin içerisinde. Evet. Ve o hapishaneden de özgürlük söylevleri veriyor. Sen cahilsen ona kapılıyorsan ve tırnak içinde öyle bir şeyden rahatsız oluyorsan oturup sen bunu düşün. İşte insanlar böbürleniyorlar, beni eziyorlar. Kime eziyorlar diyorum bazen böyle diyenlere. Kime eziyorlar? Kim kendini ezik hissediyor? Sen o eziği bul, onu ortadan kaldır. Bak hiç ezilmişlik hissetmeyeceksin. Ezilecek bir ego yoksa kim seni ezebilir ki? Değil mi? Ama ezilecek bir ego varsa birileri de bilerek bilmeyerek onu ezebilir. Bunun sorumlusu sensin. Niye orada ezilecek bir ego tutuyorsun? O sahteliğe niye giriyorsun? O sahte egoya niye inanıyorsun?

Bir kimse peygamberi ezebilmiş midir herhangi bir konuda? Yok. Erkek çocukların öldü diye ezmiş midir? Ezebilmiş midir? Veya işte "bak seni şehrinden koydu" diye ezebilmiş midir? Hayır. Hiçbir şeyle seni ezemez. Kimse seni ezemez. Çünkü ezilecek bir ego yok ortada. Yoksa şu değil, "kimse beni ezemez" diyen de öyle bir ego olduğu için bir gün emin ol biri onu ezecektir. Yani hayatta "kimse beni ezemez" diyen mutlaka bir gün ezilecektir. İhtiyarlayınca ezeceklerdir onu, gücünü kaybedince ezeceklerdir, iktidarını kaybederse ezeceklerdir, mutlaka ezeceklerdir. Ama "kimse beni ezemez" veya "beni eziyorlar" — bu egoları bıraktığın zaman seni ezecek bir şey bulamazlar, kimse böyle bir şey bulamaz, öyle bir şey bulamaz ki onu ezsin. Ne ile övünürlerse övünsünler, bundan dolayı kendini ezik hissedecek bir benlik yoktur. Sen huzurlusun. Allah da onlara selamet versin.

Tabii bunu dinleyip de ondan sonra "ya işte biz peygamber değiliz ki, işte böyle şeyleri asla düşünmeyin" demeyin; tabii ki peygamber değiliz ama insanız ve bu Allah'ın insana verdiği bir fıtrattır aslında. Biz aslında fıtrattan konuşuyoruz, yoksa peygamberlik meselesinden konuşmuyoruz. Bahsettiğimiz bütün şeyler doğal insan özelliğidir. "Bunlar ne makamdır yani, hep böyle şeylerimiz var, makam var ya" — öyle bir şey yok, bunların hepsini kenara koymak lazım. Ya tam fıtratının farkında olan normal insan olursun ya da onun farkındalığının eksikliği oranında eksik bir insan olursun. Bu yani böyle makam, işte tasavvuf bilmem neler, bunlarla kafamızı yormamak lazım. Onlar bir şeyleri anlatmak için tanımlanmış şeyler ama bizde bir kategoriye dönüşmüş. Burada anlattığımız şey normal insan olma bilincidir. Ekstra bir şey değildir. Fevkalade bir şey değildir. İşte peygamberlere, ermişlere ait bir şey değildir. "İşte ben de erebilir miyim?" İnsan mısın? İnsansın. O zaman erebilirsin. Vazgeç bütün o benlik tuzaklarından, sen de ermiş olursun. Bunlar birilerine has, ekstra olan bir şey değil.

Sonra da kalkıp "işte biz zavallı insanlarız ama böyle değiliz" demeyin. Ya sen kendini zavallaştırıyorsun. Sen kendine çok yanlış bir noktayı baz alıyorsun. İnsanız tabii ki eziliriz. Niye ezilesin ki ya? Bütün dünya toplansa, hepsi "benim şuyum var, buyum var" dese ve senin neyin var ki dese, sen bir idrak etsen ki ben acz ve fakr içinde, sonsuz kudreti ve zenginliği olan Rabbe aidim. Bilincine sahip olsan kim seni ezebilir? Kim sana herhangi bir eziklik hissi duyurabilir? Eziklik duyuyorsan, keçi içeride, o keçiyi çıkaracaksın. Günah keçisi dışarıda değildir. Çıkaracaksın onu, yol vereceksin, nereye giderse gitsin. Sen o yükü taşımayacaksın.

Evet. Teşekkür ederim. Teşekkürler.