Fıtrat İdrak ve Dinle Muhataplık

Kısa Özet

İsmail Abi, önce hayvanlarda dahi görülebilen fıtrat bozulmasından yola çıkarak insanların yanlış davranışları karşısında şaşırmamak, onları idrak eksikliği olarak analiz etmek gerektiğini anlatıyor. Ardından dinle kurulan ilişkinin psikolojik (nefsani, ihtiyaç ve korku temelli) ve ruhsal (tecrübe ve müşahedeye dayalı) olmak üzere iki safhası olduğunu, Hz. Yunus kıssasındaki "balığın karnı"nın aslında benliğin sınırları olduğunu ve dinin insana dışarıdan yüklenen bir şey değil, bizzat insanın fıtratının kendisi olduğunu izah ediyor. Sohbet, gerçek sevginin ilişkiye bağlı bir duygu değil bir var olma hali olduğu vurgusuyla ve bir dinleyicinin yalnızlık ihtiyacına dair sorusuyla devam edip, sohbet sonrası kitap tavsiyeleri ve günlük muhabbetle sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Hayatta bir insan yanlış yaptığında, bunu anlayamıyorsan demek ki senin insanın olumlu ve olumsuz bütün imkân ve potansiyellerine dair idrakinde bir eksiklik var demektir."
  • "Din senin fıtratın. Bir tarafın eksik de din gelip onu tamamlıyor, böyle bir şey yok."
  • "Sevgi ilişkilerle oluşan bir şey değil, sevgi bir var olma halidir."
  • "Bir sorunu kendi düzlemi içinde çözemiyorsan, onun çözüleceği bir üst düzlem var demektir."

Hayvanlarda Fıtrat ve Fıtratın Bozulması

Ben kendimi çalışıyorum. Nasıl biliyorum? Ben onları sübjektif okuyorum. Artık bu benim öznel bir şeyim. Size nasıl ispat edeceğim ki? Edemem de zaten. Böyle bir şey gayretinde de olamam.

Bizim kedi, yavrusunun öldüğüne şahit oldu. Başında böyle mırlıyordu acayip hani, ve düşmanca bakıyordu buna sebep olan kişiye. O anda onun da acısı oldu. Tabii bakın, hayvanların da içinde tekâmül dereceleri var. Her hayvanın kendi kâmillik derecesi zaten farklıdır, tamam mı? Hayvanın da evliyası var, eşkıyaları da var, tamam mı? Evet, yani onlar da bozulabiliyor. Hepsi fıtri değil yani, anlatabildim mi?

Fakat dikkat edin, aslında en doğal olarak da hayvanlar insanların olmadığı alanda daha fıtridirler. İnsanlarla birlikte olduklarında biz hayvanların da fıtratını bozarız. Biz kedi besliyoruz, böyle travma geçirmiş bir hayvan var. Dışarıya gidemiyor. Çünkü çocuklar kuyruğuna teneke bağlıyor, anladın mı? Mesela yani. Bu hayvan normal bir kedi değil, baktık, onun değişik bir ruhu var. Mesela sen üzgünsen, kim üzgünse onun yanına gidiyor, seviyor, böyle bir şefkat duygusu var. Yani çok değişik bir asaleti var. Onun doğrudaki asaletini hissediyorum. Ama hiçbir vahşi hayat görmemiş, derde yaşıyor.

Yani bakın, hayvanlarda da fıtrat bozulması vardır. Hatta işte hadiste var ya, "Allah boynuzlu koyunun hakkını boynuzsuzdan alacak" diye. Anlatabiliyorum. Şimdi fıtratı tam olarak okuduğunuzda bunu anlayabilirsiniz. Bu tabii bir idrak, anlayış meselesi. Ben kendi idrakimi size dayatmayayım, sadece kendi idrakimi aktarıyorum. Paylaşıp paylaşmamak tabii ki sizin takdirinize kalacak olan bir şey.

Fakat dikkat edin, mesela fıtratı bozulmamış bir varlık gördüğünüzde bunu siz de fıtratınızın idraki oranında anlayabilirsiniz. Fıtratın bozulduğunu da anlayabilirsiniz. Hatta bakın Bediüzzaman ne diyor? "Fıtrat, fıtri olmayan şeyi reddeder" diyor. Ama biz fıtratta olacağız ki fıtri olmayanı görüp onu reddedebilelim. Anlatabildim mi?

Hakkını Helal Etmemek Meselesi

Şimdi düşünün. Kur'an bütün o iyiliğin, güzelliğin, hayrın Allah'tan geldiğini söylemişken; "onlar teşekkür bile beklemezler" demişken; "iyilik Allah'tandır, kötülük ise nefsinizdendir" derken; şimdi nasıl bir insan, Allah'ın fıtri olarak ona verdiği şeyler noktasında birine "ben sana hakkımı helal etmiyorum" desin? Bir anne "ben sana hakkımı helal etmiyorum" desin? Şimdi bunun oturduğu bir yer var mı? Bence yok.

Şöyle düşünüyor olabilir mi? Mesela "evlat da iman etsin" diyorlar, evlatlarda bir asilik var, tamam, yanlış bir şey yapıyor o çocuk. O zaman da genellikle onu bağlıyorlar. Ama bir kitap okumuştum, Hazreti Peygamber'in hayatını anlatıyordu. Orada diyordu ki, Hazreti Peygamber'in anne babasının erken vefatının bir sebebi olarak, onun hakikaten kimseye bağlanmamasıyla ilgili yorumlanıyordu. Ben öyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Allah, hiçbir şeye dayanmama idrakine erdirmek için onları almıştır diye yorumluyorum ama önemli değil.

Buradan şu noktaya geleceğiz: Bizler hayatta yaşadığımız, kendi içimizde yaşadığımız olumsuzluklardan dolayı hiç kimseyi suçlamamalıyız. Hiç kimseyle meselemiz olmamalı. Ama kimseye "sana hakkımı helal etmiyorum" demeyeceğiz. Demeyeceksin. İşin yok seninle. Hak olan Allah'tır. Onun ilgileneceği bir şey, seni ilgilendirmez. Sen manevi tekâmül yoluna devam edeceksin, bir bu.

İkincisi, eğer insanı bir bütün olarak anlarsak, bütün imkân ve potansiyelleriyle bir insanın nasıl yanlış yapabileceğini, nerede yapabileceğini, ne zaman yapacağını da anlayabilirsin. Hayatta bir insan yanlış yaptığında, anlayamıyorsan demek ki burada bir bilgi eksikliği var demektir.

Şimdi şöyle bir şey düşünün. Mesela hayatınızda hiç çürümüş yumurta görmediğinizde, biri size çürümüş bir yumurta getirse ve onun o kadar rahatsız edici kokusunu alsanız ne diyeceksiniz? Soğursunuz ve "böyle yumurta olmaz" dersiniz. Ama böyle bir yumurta oluyor yani. Nasıl oluyor? Delinmiştir, şu olmuştur, bu olmuştur, bozulunca bu hale gelmiştir. Şimdi eğer bir insan bir şeyi yanlış yaptığında "bir insan nasıl bunu yapar" diyorsan, demek ki senin, insanın olumlu ve olumsuz bütün imkân ve potansiyellerine dair idrakinde bir eksiklik var demektir. Değil mi?

Ve dolayısıyla aslında bakın, bizler sanal bir algı içinde yaşıyoruz. Mesela diyoruz ki "bir Müslüman bunu yapmaz." Hatta "bir insan bunu yapmaz." "İşte benim arkadaşım bunu yapmaz, benim dostum bunu yapmaz." Nereden biliyorsun? Nereden çıkarıyorsun bunu? Yani gerçekten bütün analizini yaptın mı? Diyelim ki sana bir madde geldi, analizini yaptın, dedin ki "bunda bu kadar demir, bu kadar nikel, bu kadar bakır var, uranyum yok." Böyle bir analiz yaparsın. Sonra biri "bunda uranyum var" deyince "yok olamaz, ben hiç zannetmiyorum" dersin. Şaşırırsın değil mi mesela? Ama analizini yapmışsındır, ondan sonra dersin. Demek ki eğer biz şaşırıyorsak doğru bir analiz içinde değiliz. Sanal bir düzeyde yaşıyoruz. Anlatabildim mi?

Bir bu. İkincisi, peki biz niye bu sanal düzeyde yaşıyoruz? Çünkü ihtiyaçlarımız bize sanal bir kurgu üretmeye zemin oluşturuyor. Bir nedeni de bu. Diyelim ki arkadaşının sana vefasızlık yapmasını istemiyorsun, vefaya ihtiyacın var, vefasızlığa tahammülün yok. Dolayısıyla senin arkadaşının senin zihnindeki sanal imajı nedir? "Vefasızlık yapmayacak bir arkadaştır." Bu imajı oluşturan nedir? Senin ihtiyaçların ve beklentindir.

*Dinleyici:* İsmail Abi, ikinci kere söylüyorum, sadece o bana yaptığı için değil, benim ihtiyacımın noktasında değilmiş gibi geliyor bana bazen. Yani yaptığı vefasızlık benim aleyhime çok bir şey olmuyor, bana çok pahalıya patlamıyor. Fakat ben, sevdiğim o kişinin böyle düşük bir eylemde bulunması beni üzüyor. Yani eylem bazında, bana olan etkisi bazında düşünmüyorum. Mesela o yumruk atsa bu kadar üzmez beni. Öfkelendi, bir sözüme sinirlendi, yumruk attı; ama o ahlaki zaafiyet beni böyle sarsıyor. Çünkü "ben öyle bir şey yapmam" diye düşünüyorum. Niye sarsıyor?

*İsmail Abi:* Analiz et kendini. Niye sarsıyor? Çünkü o, o kadar yıllarda o eğitimle yetişmiş, o ahlakla yetişmiş, namazının beş dakikasını bile kaçırmaz. Böyle böyle bir şey, zihnimde onu o şekilde ayarlamışım.

*Dinleyici:* Mesela aynı arkadaş pardösü giyiyor, o tarz şeylerle ilgili hiç taviz vermiyor. Ben namaz kılmayınca bana kızıyor falan. Sonra bir keresinde beraber dondurma yiyoruz, en âlâsından. Yanımızdan fakir bir çocuk geçiyor, "abla onu bana ver" diyor. Ve vermiyor o arkadaş. Ben o sırada yaralanıyorum. Bu sende ne hissettiriyor, ne yaşatıyor? "Bu ne biçim bir din ya, kimseye bir faydası yok" diyorum, çünkü bunu çok görüyorum.

Bir bakıyorum, bir farkını görmedim. Ben düz okulda da çalıştım, normal okulda da çalıştım. Ben normal okuldan fakülteye giden kişiler de gördüm, ilahiyata gidenleri de gördüm; aralarında hiçbir fark yoktu.

*İsmail Abi:* Erdem ve fazilet, başörtüsü meselesinde de böyle; bazı toplumlarda buna dair kararlar alıyorlar. Hamburg'da bir zamanlar da buna dair belli kanunlar vardı. Ama kesinlikle şu bilinmeli: İyilik ahlak kaynaklıdır. Ahlaklıysa iyidir, kötü ahlaklıysa kötüdür. Mesela Hazreti Ömer zaten adaletliydi, İslam onun bu özelliğinin önünü açtı, belki. Diğerleri açgözlüydü, İslam geldi, yine açgözlülük ettiler, yine hileye başvurdular vesaire. O zamandan beri hâlâ demek ki bu fark var. Allah'ın peygamberleri bunun için mücadele etti.

*Dinleyici:* Bu arada böyle şeylere gidiyorum, çok fazla düşünüyorum. O beni çok yoruyor.

*İsmail Abi:* Çok fazla düşünme değil, doğru düşünmen önemli. Çok veya az düşünmek önemli değil, doğru düşünmek önemli.

*Dinleyici:* Hep yanlış mı düşünüyorum?

*İsmail Abi:* Tabii ki yanlış düşünüyorsun.

Dinle Muhataplığın İki Safhası: Psikolojik ve Ruhsal

Şimdi nedir burada? Bir: din insana geldiğinde insanı bir yerde bulur. Ve dinle biz muhatap oluruz, tamam mı? Dinle ne şekilde muhatap oluruz? İhtiyaçlarımız, arzularımız, korkularımız bağlamında muhatap oluruz. Önce bu bağlamda muhatap oluruz, yani nefsani olarak muhatap oluruz.

Mesela diyelim ki ölümden korkuyorsun ve ebedi bir yaşam istiyorsun. Din sana diyor ki "ebedi yaşayacaksın." Anlatabiliyor muyum? "İnanırsan Allah seni korur" diyor. Neyini koruduğunu tam Allah bilir, sen bilmiyorsun; ama "Allah seni korur" değil mi? "Allah seni işitir, Allah sana yardım eder" diyor değil mi? Peki nasıl yardım eder diye soruyoruz o insana. Nasıl yardım eder Allah? "Bence zor duruma düştüğümde benim ihtiyacımı karşılar." Peki böyle mi oluyor her zaman? Olmuyor. Peki Allah yardım etmiyor mu? "Ediyordur ama herhalde malzeme az fazla ediyordur, biz kendi çerçevemizde anlayamıyoruz." Ya da biz bu mevzuyu doğru bir şekilde yorumlamıyoruz demek ki.

Dolayısıyla, bir insanın dinle muhataplığı önce nereden başlıyor? Nefis düzeyinde başlıyor. Ve diyor ki, o nefsani anlamda tarif ettiği şekilde bana yardım eder diyor. Beni korur diyor. Peki peygamberleri korumamış mı Allah? Değil mi? Kâfirlerin, münafıkların elinde ölmüşler. Peki korumamış mı? Düşüneceğiz, burada çelişki var. Ya bu çelişkiyi çözeceğiz ya dini bırakacağız. "Ben çok düşünüyorum" olmaz; iyi düşüneceksin ve doğru düşüneceksin.

O zaman anlayacaksın ki bir insanın dinle muhatap olma süreci iki safhalıdır: Birisi psikolojik safha, birisi ruhsal safha. Psikolojik safhaya kadar, bir insan ne kadar olgun, gelişmiş olursa olsun -tırnak içinde- onu ne kadar iyi görürsen gör, beş vakit namazda olsun ya da olmasın fark etmez, psikolojik düzeyde her türlü durumu görebilirsin. O sınırın üst tarafına değer, başlar; bir süre sonra en aşağıya inebilir. Bakarsın bir adam bir cemaattedir, bir tarikattadır; namazlar, zikirler, bilmem neler, bir sürü şey. O tarikattan, cemaatten çıkar, adamı taksinden bile toplayamazsın. Anlatabildim mi?

Peki ne var burada? Bu din ne yaptı? Bu tarikat ne yaptı? Bu Kur'an ne yaptı? Kişi bunlarla psikolojik düzeyde muhatap oldu. Aidiyet üzerinden muhatap oldu, güven üzerinden muhatap oldu, zihnini rahatlattığı için hoşuna gitti, muhatap oldu değil mi? Kırk türlü ilişki tarzı var dinle, hepsi psikolojik. Bir gruba girersin, aidiyet hissedersin; o aidiyet bağını korumak için çok dindarlaşırsın. Peki dindar mısın? Değilsin.

Bak doğru düşünmeyi anlatıyorum. Ben hayatta hiçbir insanın hiçbir yaptığından dolayı şaşkınlık duymadım. Anlatabiliyor muyum? Niye duymadım? Çünkü çok eskiden bununla ilgili doğru düşünmeyi öğrendim, anladım. Psikolojik düzeye kadar bir insan her şey olabilir. Bir dindarla dine muhalif arasında prensip olarak çok fark yoktur, fark tercihtedir. Birisi öyle bir tercihte bulunuyor, birisi öyle bir tercihte bulunuyor, bu kadar. Tercih değişir mi? Değişebilir, anladın mı? Değişebilir. Bir ateist de dine bir tercihte bulunabilir; "bizim tarikat şeyhimiz böyle çıktı" der, herşey ters yüz olur, tercih değişir. Anlatabiliyorum.

Dolayısıyla psikolojik safhadaki dinle ilişkimiz bir süreçtir. Saygı duyulur fakat itimat edilmez, anlatabildim mi? İtimat edilmez. Tabii ki biz de hayatımızın uzun bir dönemini bu süreçte yaşarız. Ondan sonra manevi bir kısım tecrübe ve müşahedeler yaşarsın. Varoluş anlamında, olmaklık anlamında tecrübe ve müşahedeler yaşarsın; sen hatırlarsın, okuduğun için.

Mesela Peygamberimizin bir sahabiyle olan bir diyaloğu vardır. O sahabi gelir, der ki "ben imanın hakikatini idrak ettim," bu mealde bir şeydir. Peygamberimiz der ki "bu söylediğin şey bir delil ister." O da anlatıyor: "İşte şunu gördüm, bunu gördüm, kader kaleminin cızırtılarını duydum, cenneti gördüm, şunu gördüm" der. "Doğru" der, "yoluna devam et" der. Bak adam psikolojik muhataplık seviyesinden ruhani muhataplık seviyesine geçmiş. Bak peygamber de bunu çok iyi biliyor, kendisi zaten bütün o süreçleri biliyor. Ve adama ne diyor? "Doğru" diyor, "devam et" diyor. Ama öbürünü de biliyor, onun da sürecini biliyor. Anlatabiliyor muyum?

Şimdi dolayısıyla, beş vakit namaz kılan bir adam sana böyle kemiğinin iliğine kadar işleyecek bir kazık atarsa, bir inceleyeceksin, bakacaksın, analiz edeceksin; "ya bundan daha güzel bir sahne olabilir mi? Bundan daha güzel bir analiz alanı olabilir mi?" diyeceksin. "Bir bakayım nefsin ne kadar ilginç damarları var" diyeceksin, onu analiz edeceksin. Çünkü o adam ruh hali değil ki. Bir peygamber sana kazık atarsa şaşırma hakkın var, o zaman iyi düşün. Ama öbür türlü adam zaten psikolojik düzeyde.

Biz bu süreci ne küçümsüyoruz, ne dışlıyoruz, ne değersiz görüyoruz. Anlatabiliyor muyum? Ama "budur" diyoruz. Bunu anladığın zaman şaşıracağın hiçbir şey yoktur. Ve kendin de bu sürecin içinde olduğunu bilirsin. Bu sürecin daha ileri safhalarına geçmek için gayret, dua, tefekkür edersin. Ama bu şeylere takılırsan hiçbir zaman oraya geçemezsin.

Hz. Yunus Kıssası ve Benlik Balığı

Sen de insanların o süreçlerine takılırsan, işte Hazreti Yunus'ta anlatılan odur. Bak diyor, takılma bunlara, sen kendi yolundan devam et. O hayatın süreci içinde de tebliğ edersin, Allah sana o kavmin içinde tebliğ görevi vermiştir, onu da yaparsın. Fakat şaşırmazsın. "Nasıl böyle yapıyorlar, bir mümin böyle yapar mı?" diye analiz edeceksin: psikolojik mümin mi, ruhsal mümin mi? Anlatabildim mi?

Psikolojik mümine haşa biz bir şey diyebilir miyiz? Kendimiz de büyük ölçüde zaten öyleyiz. Ama diyoruz ki: ne ben kendim yanılıyorum diye kendimi yiyorum, benim yolum var, yolumda ilerleyeceğim; ne de karşımdaki insana aşırı yükleme yapıyorum. "Sen işte namaz kılıyorsun, oruç tutuyorsun, başın örtülü, nasıl böyle yaparsın?" diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Ama deriz ki "bak bu yanlış, ilerle. Adım at, bir ileriye daha git, buralarda vakit kaybetme." Yanlış yaptığı zaman da uyarırız: "bak yanlış yaptın, şu nedenle yanlış yapıyorsun, dikkat et ve yoluna devam et" deriz.

Kendine de öyle diyeceksin. Kendine de çok yüklenmenin anlamı yok. "Ben bunu nasıl yaptım, sen evliya mısın nasıl yaptın?" diye kendini suçlamaya gerek yok. Senin kırk tane benliğin var. Bir dakika öylesin, bir dakika böylesin; bir dakika Allah'ın sevgisiyle gözlerin yaşarıyor, muhabbetinden içine sığınıyorsun; bir saat sonra ehli dünyanın aynı ayarında olduğun durumlar oluyor. Öyle değil mi? Biz bunu anlayacağız, göreceğiz, fark edeceğiz ama yol alacağız.

Mümin insanın farkı ne, tercihini dinden yana yapan insanın farkı ne? Fark şu: mümin insan der ki "benim uzun bir yolum var, bu uzun yol zamana bağlı değil, benim bir yolum var, ben bu yolda ilerleyeceğim." Öbürü ne diyor? "Benim yolum molum yok, ben yerimi buldum, burada oturuyorum, çok güzel yaşıyorum. Dünyanın ve dünyevi hayatın alanı içinde kendime iyi bir konfor sağlamaya çalışacağım. Kendime iyi bir eş bulacağım, pembe panjurlu bir evim olacak." Veyahut da "birilerine İslam'ı tebliğ edeceğim, bütün dünya İslam'a ram olacak." Hepsi boş. Bir insanın inanması ve inanmaması benim adıma, kendim için, zerre kadar hayatta umurumda değil. Çünkü benim için ne bir kazancı ne bir kaybı var. Ama onun adına üzüntüm de olur, acım da olur, şefkatim de olur, hepsi olur. Anlatabiliyor muyum? Arada bir fark var.

Dolayısıyla biz hayatın içinde insanların yanlışlıklarını analiz edebildiğimiz oranda, Hz. Yunus'un kıssasında bize anlatılan meseleyi çözümlemiş oluyoruz. Nedir o? Hayatta analiz edemiyorsan, hata sendedir. Böyle bir şey kabul edilemez, deme; kabul edemiyorsan git kendine başka bir aleme, başka bir yer bul. Allah Rab'sa, o da bunu tahakkuk ettiriyorsa, sen de bunu anlayacaksın. "Ne demek kabul etmiyor, böyle bir şey anlaşılamaz" deme; kabul edeceksin. Eğer kabul etmezsen insanlığından vazgeçmek zorunda kalırsın; aslında kabul etmediğin için insan olamıyorsun.

Kabul etmek demek meşru görmek değil ki. Kabul etmek demek olguyu anlamak, analiz etmek, çözümlemek ve fıtratının gerektirdiği şekilde ona mukabelede bulunmaktır. Bizim kabul etmekten kastımız bu. Yoksa "o da öyle olsun, bu da böyle olsun" anlamında değil. Kabul etmemek ne zaten? Direnç gösteriyorsun ona, "olamaz" diyorsun.

Benim çokça verdiğim bir örnektir: bir kadın veya erkek, fark etmez, yatak odasına girdi, eşini başkasıyla yakaladı. "Kabul edilemez," niye edilemez? Olmuş işte, kabul et. Sana niye kabul edilmez geliyor? Çünkü idrakin onu idrak edecek düzeyde değil, oraya kadar idrak edebiliyorsun. Dolayısıyla kabul edemediğin şey senin idrakinin sınırıdır. Sen idrakini artırmayı bırakıyorsun, alemi daraltmaya çalışıyorsun. Anlatabiliyorum. Şey gibi: derin, uçsuz bucaksız bir ufka bakıyorsun, "ben bunu kuşatamıyorum" diyorsun. Kuşatamadığın için "ufuk biraz geri gelsin" diyorsun. Hayır, sen ufkunu, idrakini genişlet. "Ben bunu kabul edemiyorum, anlayamıyorum, bu zaten anlaşılamaz bir şey" deme; o zaman zahmet et, anla yani.

Bak bu çok düşünmekle ilişkili değil, doğru düşünmekle ilişkili. Biz bazen çok düşünüyoruz ama dönüp dolaşıyoruz yanlış düşüncelerin içinde. Mesele çok düşünmek değil, doğru düşünmek. Doğru düşündüğünde anlarsın, kabul edersin ve fıtratının gereğince mukabelede bulunursun.

Peygamber, Hudeybiye'de dedi mi "bu kabul edilemez bir şey"? Hatta muhtemelen Müslümanların içinde birçok kişi de eminim şunu demiştir: "Ya bu nasıl bir şey, Allah'ın sevgili kulu peygamber Mekke'ye, Umre'ye gidiyoruz dedi, durduk, gidemiyoruz, ne bu yani, bu kabul edilemez." En başta "kabul edilemez" diyen kim oldu? Hazreti Ömer oldu, "kabul edilemez" dedi değil mi? Sonra idraki genişledi, kabul etti.

Şimdi biz ne yapıyoruz? Dünyayı daraltmaya çalışıyoruz, "bize uygun bir dünya" istiyoruz. Ben de ütopyacıyım, fakat benim ütopyam kalbimde. Hazreti İsa'ya diyorlar ki "sen Tanrı'nın melekûtundan bahsediyorsun, orası Darüsselam'dır, nerede?" Ben dışarıda ütopya aramıyorum, çünkü dışarısı o ütopyayı sağlayacak bir yer değil. Şu sınırlı ve aşağıların aşağısı olan bir dünya nasıl ütopyan olabilir? Nasıl böyle bir zeminde ütopya kurabilirim? Bu şuna benzer: sen kaygan bir zeminde yüz katlı bir gökdelen yapabilir misin? Yapamazsın. Bu dünyanın üzerinde ne ütopyası? Ütopya benim kalbimde, benim özümde. Çünkü zaten hakikat hepimizin özünde. Bizim ütopyamız, Tanrı'nın melekûtu, içeridedir, dışarıda değildir. Dünyayı cennet yapmaya çalışanlar ya cehennemin içinde yaşarlar kendileri, veyahut dünyayı cehenneme çevirdiler, "cennet yapmak için" diye. Düşünün, hayatını cehenneme çevirdi; tabii ki, budur yani.

Ama bizim ütopyamız, bizim Darüsselamımız içimizdedir. O zaman nedir? Hayatı doğru okumaya başlarsın. Dersin ki "evet, olur; müdür olur, adam beş vakit namazındadır ama kafasında kırk tane tilki vardır, olur, mümkündür, Allah selamet versin" dersin. Eğer yapabileceğin pozitif bir adım varsa atarsın, yoksa dua edersin. Ama ne şaşkınlık yaşarsın ne de "ne biçim bir dünya" dersin. Ki bakın, ben de hayatımda bunları geçmişte çok yaşamışım, "ne biçim din bu" diye çok kızdığım şeyler, sözler, yazılar yazmışım. Sonra hepsini gülüp yırtıp attım en sonunda. Çünkü yanlış bir şeydi.

Ama kendi içinde Darüsselamı yakalarsan, kendi içinde hakiki bir ütopya olduğunu idrak edersen, o zaman kendi içinde bir ışıkla yürürsün. Kur'an'ın dediği de odur, dikkat et: "bütün alem aydınlanır" demiyor değil mi Kur'an'da? "Dünya aydınlanır" demiyor. "Allah onların kalplerine bir nur verir ve onlar onun ışığıyla yürürler" diyor. "Bütün alem nura gark olur" demiyor. "Allah yerlerin ve göklerin nurudur" diyor aynı zamanda. Bak Allah'tır nur olan. Yoksa sen zahiri alemde aydınlık aramaya kalkarsan alemin ne olduğunu anlamıyorsun demektir.

O zaman ne olur? Fıtri olarak yaşarsın, kendi içinde bir yolculuk yaparsın, kendi içinde o manevi dönüşümü yaşarsın, aleme de fıtri olarak bakarsın. Bak, Hz. Musa'nın o bakışına bile Allah -deyim yerindeyse- tahammül etmiyor. "Olmaz böyle bir şey, sen aleme nasıl bakıyorsun, onlar inanmıyorlar diye onlara kızgın ve öfkeli bir nazarla nasıl bakarsın, müsaade etmiyorum, bakışını düzelt" diyor ve bunu değiştiriyor. Çünkü niye böylesin? "Çünkü balığın karnındasın" diyor; yani nefsinin sınırları içindesin, o yüzden kızdın aleme. Dönüştün, o zaman sahili selamete çıkmış oldu. Değil mi? Bizim hikayemizi anlatıyor yani.

Bir melaminin güzel bir sözü vardı: "Şu anda yaşayamadığın kıssa doğru bir kıssa değil demektir." Her kıssa, Kur'an'daki her şey aslında her an, şu anda yaşanmaktadır; manası itibariyle, hakikati itibariyle yaşanmaktadır. Şimdi her birimiz bir Yunus değil miyiz? Her birimiz bir Yunus gibi yaşıyoruz bu hayatta. Kaç defa insanlara, topluma, ona buna kızıyoruz değil mi, "olmaz" diyoruz vesaire diyoruz. Neden? Benliğimizin balığında yaşıyoruz, o sınırlar içinde yaşıyoruz. Ve bakın, sınırlar içinde olduğumuzda o sınırların alabileceği şeyi kabul edebilirsin; onun alamayacağı şeyi nasıl kabul edeceksin?

Mesela diyelim ki "Allah bana yardım etmiyor, zorlanıyorum, ben iman ediyorum, el âlem iman etmiyor, Allah'a isyan ediyor, biz iman ediyoruz, niye bize yardım etmiyor?" diye bir şey yaşıyorsun. Diyorsun ki bu, senin idrakinde bir eksiklik var demek. Ben bu mevzuyu anlayamıyorum dediğinde, bir başka bilginin, bir başka anlayışın kapısı sana açılamıyor. Ama sen olayın çözümünü bulunduğun çerçeve içinde aramaya çalışırsan onu bulamazsın; bir üst bakış açısı olması lazım ki ona dair idrak oluşsun. Dolayısıyla bir sorunu kendi düzlemi içinde çözemiyorsan, onun çözüleceği bir üst düzlem var demektir. Ve çözümsüzlük seni bir üst düzleme çıkarmaya bir basamak olur. Sen o basamağa çıktığında şükredersin, dersin ki "beni zorlayan bu insanlardan Allah razı olsun, beni allak bullak eden insanlardan Allah razı olsun; ya Rabbi, beni böyle bir idrake getirmeye onları vesile kıldın." İnşallah bir gün oradan da kurtulacaksın.

Yani orada nedir? Bir şeyi kabullenemiyorsan, bir şey senin idrakini genişletmek için senin önüne çıkmıştır.

Din Olmadan Ermek Mümkün müdür?

*Dinleyici sorusu:* Bir şey soracağım. Ruhsal düzeye çıkmakta, başımıza gelen olayları analiz edip bir şekilde bir açılım yaşanabiliyor. İman etmeyen, dinden haberi olmayan, başına bir sürü olay gelen ve ruhsal boyuta da çıkmaya çalışan biri olabiliyor. Bu, din sayesinde mi oluyor?

*İsmail Abi:* Din sayesinde olmuyor. Mesela Eckhart Tolle gibi, hiçbir yere inanmadan bu şekilde bir şey yaşamış bir adam var. Tabii ermemiş, bir yerlere kadar gelmiş.

*Dinleyici:* Ermemiş mi?

*İsmail Abi:* Yok, ermemiş. İman etmiş bir insan tabii ki daha ermiş sayılır. Şimdi iman etmemiş ama mutluluk ve idrak düzeyi olarak daha ileri olan bir insanla, iman etmiş ama daha geride olan bir insan arasında nasıl bir fark var, diye soruyorsun değil mi? Şimdi bakın bu şuna benziyor: Kızılderililer Amerika'yı keşfetti mi? Keşfetmediler, zaten Amerika'daydılar. Şimdi bir insan dini keşfedemeyebilir; fakat o zaten fıtratı itibariyle dinin içindedir. Fakat idraki kapanmışsa, bu sefer dışarıdan din ona fıtratının dilini okuyor.

Dolayısıyla bir insan din olmadan erebilir mi? Erebilir. Peki neyle erer? Fıtratı ve Allah ile erer. Yani bir insan zahiri anlamda bir dinle muhatap olmadığında fıtratından kopuk mudur? Değil mi kopuk? Değil. Fıtratını örtmüş olabilir mi? Olabilir. Fıtratını bozmuş olabilir mi? O da olabilir. Peki hâlâ o şey fıtratında var. Fıtratında var olan o şeyi, Allah -bütün alemlerin Rabbi, arıya bile vahyeden Allah- o insana ilhamları, meleklerinin teveccühüyle yardım etmeyecek mi?

Dolayısıyla diyelim ki böyle bir insan erdi; bu neyle ermiş olacak? Dinsiz bir şekilde mi? Hem dinli hem dinsiz ermiş olacak. Eğer dini formal anlamda anlıyorsak -işte şu din, bu din- "bu insan dinsiz ermiş" diyeceğiz. Ama dini, fıtrat, Allah'ın insanla olan kopmaz ilişkisi anlamında alıyorsan, tabii ki dinle ermiş oldu bu adam.

*Dinleyici:* Bu kişiler, sistem olarak, düzen olarak dini kabul etmiyorlar ama Allah'ı kabul ediyorlar.

*İsmail Abi:* Sistem olarak dini kabul etmeyen adam zaten ermemişse cahildir. Ermişse, dini de -Allah gerçekliğini de- kabul eder; bunu gereksiz veya yanlış buluyorsa burada bir problem var demektir. Ama dini analiz edebilir, yanlış dini anlayışları eleştirebilir, dindarlığı eleştirebilir. Bir insan, formal anlamda din olmadan da erebilir, çünkü zaten fıtratında o hakikatin çekirdeği ve her varlığın mutlakla olan fıtri bir ilişkisi ve bağı vardır; bu ilişki ve bağı kullanarak kişi erebilir diyebilir, buna da eyvallah.

Ama "bu dinler saçmadır, biri bu dini çıkarmış, biri şu dini çıkarmış, insanlar bu yüzden birbirlerini yiyorlar, keşke din olmasaydı" diyorsa, orada ona bir mim koyabilirsin. Ama şimdi bakın, biz din ile fıtratı, veyahut din ile insanı iki ayrı şey gibi telakki ettiğimizden dolayı birçok meseleyi doğru anlamıyor ve değerlendirmiyoruz.

Din, Dışsal Bir Şey Değil Fıtratın Kendisidir

Din bize dışsal bir şey vermiyor. "Ben eksiğim, din beni tamamlıyor" -böyle bir şey yok. "Bir tarafım eksik, din gelip onu tamamlıyor" -böyle bir şey yok. Din senin fıtratın. Hatırlıyor musunuz şu ayeti: "Allah'ın insanları üzerine yarattığı fıtrat üzere onlara tebliğde bulun" diyor. Yani Allah diyor, "ben bir din gönderiyorum ama aslında bu din, zaten onların fıtratıdır; sen böyle bir dini tebliğ ediyorsun."

Buradan peki ne çıkaracağız? Eğer din benim için fıtri bir şey değilse, hâlâ din benim yapmak zorunluluğu hissettiğim, bana biraz yük olan, zorlandığım bir şeyse; anlayamadığım, "aslında böyle olmasa gerek ama ne yapayım din böyle diyor" diye kendimi sınırlandırıyorsak, biz henüz tam dindar değiliz. Bak bu da bir başka din tarifi ve dindarlık tarifi. Neden? Çünkü Allah diyor ki "benim din diye tabir ettiğim şey senin fıtratındır." Birisi olmaklık, birisi bilmeklik, birisi de bilgi. Sen diyor, senin olmaklığınla bu bilgi arasında bir tenakuz veya bir uyumsuzluk görüyorsan, burada bir problem var demektir. Ya dinde problem var -dini reddediyor demektir- ya da "biz Müslümanlar gibi uymuyoruz" demektir. Aslında din fıtridir diyoruz, ama "burada bu kadar şey var" diyorsak, biz yol almak durumundayız. Ta ki nereye kadar? Din senin fıtratın olana kadar.

Ama bu, din senin üzerine gelip seni dönüştürüyor anlamında değil. Sen diyeceksin ki "aslında benim fıtratım buymuş zaten, ama fıtratım o kadar örtülmüştü ki ben arada bir tenakuz, bir aralık var zannediyordum. Aslında gerçekten böyle bir aralık, böyle bir tenakuz yok." Din, bu anlamda fıtratımız oluncaya kadar biz gerçek anlamda dindar değiliz. Dolayısıyla din, beni sınırlayan, bir kısım arzu ve heveslerimi engelleyen, set koyan bir bilgi, bir öğreti değildir.

*Dinleyici:* Ben de öyle bir boyuta gelmiştim, dedim ki, hani şu şahadetten sonra ateist bile olsam herhalde bugüne kadar yaptığım dinin bazı şeylerini hayatımdan çıkaramam; artık kişiliğim olmuş, benim olmuş. Ama dinin fıkıh boyutunun -o fıtratla alakalı olmayan tarafı- hâlâ benim sevmediğim bazı şeyleri de var.

*İsmail Abi:* Tabii ki, fıkhın bir öz boyutu, asli ve öze ait bir boyutu var; bir de daha sosyolojik, zamana ve zemine bağlı olan tarafı var. Dolayısıyla...

Hani biz böyle -bak, aslında bugün birisiyle konuştuk da onun üzerinden söylüyorum. Diyor ki insanın fıtratı sağa sola kaçmaya meyilli, ama Allah o fıtratı böyle sınırlıyor, ona sınırlar çiziyor. Aslında böyle değil. Yani din fıtri bir şey. Ben nereye kadar "din beni sınırlıyor" diye düşünüyorsam, o noktaya kadar ben gerçek anlamda dindar değilim. Ben bir gün diyeceğim ki "din beni hiç sınırlamıyor, aslında din benim fıtratım." Deyinceye kadar, o idrake gelinceye kadar, ben gerçek anlamda dindar olmuş olmayacağım. O zamanda da zaten benim artık dışsal olarak beni sınırlayan bir şeye ihtiyacım kalmayacak.

Bu, Uzak Doğu ve Hint geleneğinde şöyle tarif edilir: derler ki bir mürşit sana bir şey vermez, senin kendi içindeki fıtratın senin mürşidindir. İç mürşit ve dış mürşit ayrımı yaparlar. Dıştaki mürşit içteki mürşidi uyandırmak içindir. İçteki uyandığında dıştakinin zaten görevi biter. Ve sen anlarsın ki aslında o sana bir şeyi dayatmamış, bir konuda seni sınırlandırmamış ve sana yabancısı olduğun bir şey vermemiş. O zamana kadar dış bir mürşide muhtaçtın, ondan sonra zaten içerideki iş.

Şimdi düşün: bunu bütün anlamakta zorlanan insanlar dindar mı, gerçek manada değil mi? Değildir. Bu onları haşa küçümseme mi? Kesinlikle değil. Bir süreçleri var. Dolayısıyla kötümser olacağımız bir şey var mı? Yok. Ne yaparsın? Bediüzzaman'ın dediği gibi, biri nefsine ve şeytanına mağlup olduğu için ona dua edersin, şefkat edersin, kurtulması için zahiri ve batıni gayrette bulunursun. O kadar. O zaman kötümser olacağın bir şey yok.

Bazıları bana şöyle sorar: "Sanki hayatta hiç zorluk yaşamamışsın, dünya güllük gülistanlık, oturuyorsun, dünyadan haberin yok" diye düşünüyorlar. Öyle bir şey yok. Belki de çok fazla yaşadığım için bu hale gelmiş oluyorum. Allah'ın takdir ettiği ölçüde yaşadım, ne çok ne az; tanımlamıyorum ama yaşadım. Birçok olumsuzluk yaşadım, Allah'a şükür, iyi ki yaşamışım, elhamdülillah. Hiçbir rahatsızlık duymuyorum, o insanlara karşı hiçbir negatiflik de duymuyorum. "Allah selamet versin" diyorum, işime bakıyorum, yoluma bakıyorum. İstanbul'da kırk senedir yaşıyoruz, dağda bayırda yaşamadım değil mi diye düşünenler olabilir, ama içimden geçenleri bilse insan, kendisi şaşırırdı.

Bak nedir hayatta mesele? Anlamak meselesi. Onu çözümlüyorsun; çözümleyemediğin zaman da diyorsun ki "bende bir eksiklik var, bende bir bilgi ve anlayış eksikliği var. Onu çözümleme konusunda bilgimi ve anlayışımı artırmalıyım." Arttıkça zaten anlıyorsun ve en önemlisi -bak- ilişkini Allah ile kuruyorsun. Kendi içinde, Hz. İsa'nın dediği gibi, Tanrı'nın melekûtunu kendi içinde arayıp bulacaksın.

Sevgi: Bir Var Olma Hali

Şimdi sen eğer içinde Tanrı'nın sana olan sevgisine dair kat'i bir idrak, ve senin özünün, fıtratının muhabbet olduğuna dair bir idrak varsa, o zaman bütün alem sevgisizlik içinde etrafını sarsa bile sen yine sevgi içinde yaşarsın.

Bizim kediyi çok seviyorum, öpüyorum, sıkıyorum, sıkıyorum; o da benden çok sıkılıyor, o sarılmalar için. Sanki Rabbimizle bizim işimiz öyle: O, çok sevdiği kullarına sıkıyor, sıkıyor. Sevgi bunaltmaz. Kaynak, Hazreti Pavlus'un Korintoslulara Mektubu: "Sevgi bunaltmaz" diyor. Şimdi sevgi, varlığın içindeki bir vech halidir. Bak, sevgi ilişkilerle oluşan bir şey değil, anlatabiliyor muyum? Sevgi bir var olma halidir. Bunu idrak ettiğinde, tecrübe ettiğinde, o sevgi bizatihi senin kalbinde bir ışık olarak, bir nur olarak, bir huzur olarak durur ve sen doğal olarak Tanrı'nın sevgisiyle beslenir ve onu doğal olarak yaşarsın.

"İnsanlara sevgimi göstereyim mi göstermeyeyim mi, şuna bu kadar göstereyim, buna şu kadar göstereyim, buna vereyim buna vermeyeyim" -böyle bir şey olmaz. Güneş "şuna vereyim buna vermeyeyim" der mi? Doğası ışık ve ısı değil mi, onu yayıyor, doğal olarak yayıyor. O zaman işte insan da öyle olacak.

Bakın psikolojik düzeyde biz ne diyoruz? "Ben onu severim, bunu sevmem. Bunu şu kadar severim; karşımdaki büyük bir negatiflik yaptı, sana sevgimi vermeyeceğim, esirgeyeceğim." Sanki bu bir madde. Böyle şey yapıyoruz. O sevgi değil, o psikolojik duygusallık. Gerçek sevgi, alınan, verilen, esirgenen, lütuf olarak verilen bir meta değil ki. Sevgi, varlığın bizatihi kendi içinde var olan bir şey.

Cem Yılmaz bir AVM'de gidiyormuş, çok dalga geçiyor. Bir hayran "lütfen Cem Yılmaz, seninle fotoğraf çektireyim, sizi çok seviyoruz" diyor. Cem Yılmaz "hiç vaktim yok" diyor. O da "Allah belanı vermesin" diyor. Bizim sevgililer bu şekilde. Tabii, doğal; adamın psikolojik olarak öyle demesinden daha doğal ne olabilir? Dolayısıyla bu psikolojidir, ona da saygı duyarsın. O adam öyle dediğinde, zaten bunu diyeceğini bilmen lazım. Ya da duygu merkezine göre, mizacına göre değişir: "çok kırıldım" der, "ben onun böyle olduğunu bilmiyordum, artık onu sevmeyeceğim, filmlerini seyretmeyeceğim" der. Böyle yapar, doğaldır.

Ama gerçek sevgi böyle midir? Öyle değildir. Onu ne kadar tecrübe edebilirsen, tecrübe ettiğin zaman onu idrak edersin. O zaman -Kur'an demiyor mu- "bütün insanlar senin etrafından dağılsa, topukları üzerine dönüp bu dini terk etseler, de ki: Allah bana yeter, O ne güzel vekildir" demiyor mu? Diyor. Bak dindarlık bu işte.

Peki biz öyle diyebilir miyiz şu anda? Bizim çevremizden birkaç kişi bize sırt dönse eve yüzümüz asık geliriz değil mi? Ya da öfkeli geliriz, mizacımıza göre; karamsar, kötümser geliriz; ya da "bundan sonra herkese sert davranacağım, herkese haddini bildireceğim, bundan sonra görecekler beni" deriz. Benim bir arkadaşım vardı, "bundan sonra insanlara kendimi göstereceğim" diyordu. Neden? Sevgilisi onu terk etmiş, o yüzden. "Artık benden merhamet görmeyecekler" diyor.

Şimdi ben, o insana "dindar" diyor muyum? Demiyorum. Ama namaz kılıyor mu? Tabii ki kılıyor. Kendini dindar diye düşünüyor mu? Düşünüyor. O düşünüyor diye ben de öyle mi zannediyorum? Yok, onun neyse öyle görüyorum, hürmet de ediyorum sürecine. Herhangi bir küçümseme, "ben ondan daha iyiyim" gibi bir düşüncem de yok. Bu bir süreçtir. Onun sürecini biliyorum. Benimle olan dostluğunda bile ufacık ayağına basarsam bana küfredeceğini de biliyorum. Küfretmesine de saygı duyarım, yapacağım bir şey yok orada da; "onun sürecidir" derim. Şaşıracağım bir şey olur mu? Olmaz. Anlarım. Anladığım için de daha çok şefkatli olurum aslında.

Bak, hiçbir yükleme yapmıyorum mesela. Değil mi, ben o dostuma, o arkadaşıma "sana bu yakışmaz" demiyorum. Evet ona yakışmaz, ama kendi nefsim adına öyle demem. Derim ki "sana, senin insanlığına, senin fıtratına, teveccüh ettiğin dine yakışmaz." Ama ben rahatsız olduğum için değil, hayal kırıklığına uğradığım için değil; ona biraz teveccüh etmek, sana bunu yakışmaz demek için derim. Yoksa bir hayal kırıklığından, bir kızgınlıktan böyle olur mu? "Ne biçim bir dünyada yaşıyoruz" diye düşünmeyeceksin.

*Dinleyici:* Var mı soru? Bu soru cevaplandı mı?

*İsmail Abi:* Bu evrensel bir şeydir. O Hazreti Yunus kıssası zaten -dinlemeyenler de olmuştur, bilmiyorum- bunu anlatıyor. Bizim hayatımızın çok önemli bir kesitini anlatıyor: "Sen benlik balığının içinde olduğun için alemden rahatsız oluyorsun, kızıyorsun, öfkeleniyorsun, kırılıyorsun, alınıyorsun, küsüyorsun; mevzu dışarıda değil, sende" diyor. Sen o benlik balığından kurtulursan o zaman sahili selamete ulaşırsın ve aydınlanırsın. O aydınlığınla da o karanlık olan alemde doğal olarak yaşarsın ve aydınlatırsın. O zaman işte "tebliğ etmek boşuna mı" diye bir soru da ortadan kalkar.

Sohbet Sonrası: Kitap Tavsiyeleri ve Günlük Sohbet

Birçok yayınevinin farklı düzeydeki insanlara, çocuklarla ilgili kitapları var; ama son zamanlarda çok takip etmediğim için bilmiyorum. Mesela peygamberlerin hayatını ve kıssalarını gerçekten hayata ışık tutan, hayatı irdeleyen bir şekilde -dostların çok sevdiği deyimi kullanacağım- hayata dokunan, kalbe dokunan bir tarzda anlatan bir kaynak olsa güzel olur. Çünkü zaten Kur'an diyor ki "bu kıssalar sizin için örnek vardır." Kıssa, kelime anlamı itibariyle bizim hayatımızdan bir kesite ışık tutan bir olgudur, bir prototip olaydır. Dolayısıyla o nazarla belki yazmak lazım, inşallah olur. Öyle bir şey görmedim ama olabilir.

Fütuhu'l-Mekkiye'de ve Fusûsu'l-Hikem'de peygamber kıssaları diye bir iki ciltlik bir çalışma var; orada kısmen bu tür şeylere değiniliyor. Belki Mesnevi üzerinden de çalışılsa; o peygamber kıssaları, mesela Hazreti İbrahim'in dört kuşu -gazap, kibir gibi nefsani hallerle ilgili- sembolik yorumları var. Mesnevi ve Fusûsu'l-Hikem'e göre Kur'an kıssaları diye iki ciltlik bir kitap var.

*Dinleyici:* İsmail Abi, ben kalkabilirim.

*İsmail Abi:* Tamam.

*Dinleyici:* İsmail Abi, buna bakabilir miyim?

*İsmail Abi:* Evet. Selam söyle. Benim de selamım olsun; gelmek istedi ama gelemedi diyor. "Çok fazla hasret kaldım İsmail Ağabey'in sohbetlerine" diyor, çok selam söylüyor. İnşallah iyi akşamlar.

Kerbela olayını, Hint'in yaşadığı ikilemleri... "Hint'e artık lanet olsun" diye geçmiyorsun o kitaptan sonra; onun bir psikolojisi var, iç çatışmaları var, öyle diyebiliyorsun. Çocuklar onu değerlendirebiliyorlar o kitaptan sonra. Meryem'i görüyorsun, Zekeriya Peygamber'in Meryem'e olan vücûdiyetini öğreniyorlar; Zekeriya Peygamber'i merak ediyorlar. Ben de hepsini bir arada görebilecek bir kaynak olsa çok güzel olur diye düşünüyorum, çünkü kıssalarla çok güzel iletişim kuruyoruz.

*Dinleyici:* Bir gelenekten mi çıkmış?

*İsmail Abi:* Evet. Öbür cildi de İnsan Yayınları'ndan çıkmış.

*Dinleyici:* Yeni mi çıktı yoksa?

*İsmail Abi:* Yok, üç beş senedir var, benim bildiğim. O yüzden haberim yoktur diye düşünmüştüm ama öncesindekinden haberim var.

*Dinleyici:* Tamam, bu güzel. Okuyunca onlara da göstereyim.

*İsmail Abi:* Hadi akşamlar, Allah'a emanet olun.

---

Son konuşmamız şöyle geçti: "Sen ne yapıyordun?" "Yaptım ama yanımda değil, diğerlerini bilgisayara aktardım düzeltmeleri Hocam, burada var. Siteye giriyorum şu anda." "Tamam, yarın siteyi yayına başlıyoruz." "Tamam, sonunda sizin yapacağınız işe arkadaşlar da iki arada bir derede."

Çay ikram edildi, kimi içti kimi içmedi. Ardından bir tepside simit, ekmek, peynir çeşitleri, helva ve tuzlu-tatlı atıştırmalıklar paylaşıldı; kalan zamanda spor salonuna, yarım saatlik yürüyüşün yakılan kaloriye etkisine dair kısa bir sohbet edildi.

Bir dinleyici, yalnız kalamama ve içine kapanma hissi üzerine bir soru sordu: "Bu şimdiye kadar buraya kadar geldim, bir takım dualarla ilerledim. Acaba bu, 'yalnız kalınmamalı' diye bir şey mi, gerekli olan bir şey mi? Ben şöyle, mizacım itibariyle az da olsa yakınlığa ihtiyacım olabiliyor, çok da olabiliyor. Yanımda ikinci bir kişi olduğu vakit, acaba sürekli onunla meşgul olmaktan böyle şeylerden uzaklaşmam mı gerekir diye düşünüyorum. Yalnız kalmayı sadece dini kalıpla mı değerlendiriyordum, sonra ayrı-gayrı meselesi, aşk meselesi derken biraz daha ilerleme kaydettiğimi düşünüyorum."

*İsmail Abi:* Şimdi bunu tam kestiremediğim için ihtimalle konuşuyorum. Bazı insanlar hiç yalnız kalamaz, mizacı itibariyle. Bazı insanlar mutlaka yalnızlığa ihtiyaç duyar ve aynı zamanda insanlarla beraber olmaktan da hoşlanır, ama mutlaka yalnızlığa da ihtiyaç duyar. Bazı insanlar da ekseriyetle yalnızlığını sever, bu onlar için doğal ve hoşnut oldukları, daha iyi oldukları bir durumdur; nadiren insanlarla birlikte olmak isterler. Dolayısıyla burada bir farklılık var. Sen orada hangi yerdesin, tam emin değilim.

*Dinleyici:* Ortadaki yerde olabilirim.

*İsmail Abi:* Ortadaki yerde olabilirsin. Orada bunu bir süreç olarak kabul et. Diyelim ki "ne hissediyorsun" -orada biraz rahat bırak kendini. Yalnız olmak ne demek, bir duygu olabilir; mesela korkunu yaşıyorsun, ya da düşünce olarak ne düşünceler oluyor orada, bunları tanı. Anlatabiliyorum, orada psikolojinin -deyim yerindeyse- o sokaklarını gör, oradaki olguları, oradaki dinamiği, oradaki süreci gör.

Buna hiç din veya başka bir şey yükleme. Yani "Allah var mı" diye psikolojini yargılama. Herhangi bir şey yükleme; "böyle bir şey olur mu, Allah var, ben Allah'a güvenmiyorum" -bu tür şeyler olmaz. Rahat bir şekilde gözlemle, çünkü psikolojinin dini imanı yoktur. Burası, kendine göre bir şey; fıtratı keşfetmek anlamında. Bu, psikolojinin fıtratı. Nasıl bedenimizin bir fıtratı varsa, psikolojimizin, nefsimizin de bir fıtratı var; bir de ruhun fıtratı var.

Nasıl bedenimde -mesela şuraya dokundum, bakarım ne hissediyorum, bir serinlik mi, bir sertlik mi- bir duyum alırım, bunu gözlemlemek gibi. Duygu olarak, düşünce olarak ne yaşıyorum o yalnızlık halinde, anladın değil mi? Sonra bunların üzerinde çalışmak, daha yüksek bir bilinçlilikle. Ama önce bunları tanımak. Orada hiçbir puan yok, kaygı yok, değer yüklemesi yok. Rahat ol, hiçbir değer yüklemesi yapma. "Ben böyle düşünüyorsam demek ki on gün değilim, beş gün daha eksiğim var" diye bir şey yükleme. Ta ki onu net bir şekilde gözlemleyene kadar; sonra onun üzerinde çalışırsın. Ama önce görmek gerekir. Gelişmeleri not alabilirsin, yazabilirsin, artık o senin tercihin.

*Dinleyici:* Teşekkürler.

Sohbetin ardından katılımcılar hayırlı akşamlar dileyerek birbirlerinden ayrıldı; Arapça derslerini kimin verdiği, kütüphane için Arapça bilen birine ihtiyaç duyulduğu ve haftaya yapılacak çalışmalar üzerine kısa bir istişare ile sohbet sona erdi.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Onlar teşekkür bile beklemezler" (İnsan Suresi: 9 - meal olarak anlatıcı tarafından aktarılmıştır, sure adı metinde belirtilmemiştir) - "İyilik Allah'tandır, kötülük ise nefsinizdendir" (Nisa Suresi: 79 - meal olarak aktarılmıştır, sure adı metinde belirtilmemiştir) - "Allah'ın insanları üzerine yarattığı fıtrat, o fıtrat üzere tebliğde bulun" (Rum Suresi: 30 - meal olarak aktarılmıştır, sure adı metinde belirtilmemiştir) - "Bütün insanlar senin etrafından dağılsa, de ki: Allah bana yeter, O ne güzel vekildir" (Âl-i İmrân Suresi: 173 - meal olarak aktarılmıştır, sure adı metinde belirtilmemiştir) - "Allah onların kalplerine bir nur verir, onlar da onun ışığıyla yürürler" ve "Allah yerlerin ve göklerin nurudur" (Nur Suresi: 35 - meal olarak aktarılmıştır, sure adı metinde belirtilmemiştir) - Hz. Yunus kıssasına ve "balığın karnında olma" temsiline birden fazla kez atıfta bulunulmuştur (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir) - Arıya vahyeden Allah'a telmih yapılmıştır (Nahl Suresi'ndeki ilgili ayete işaret; sure adı metinde belirtilmemiştir) Not: "Sevgi bunaltmaz" sözü anlatıcı tarafından Kur'an ayeti değil, Pavlus'un Korintoslulara Mektubu'ndan (İncil) bir alıntı olarak aktarılmıştır. --- ---