Fıtrat ile Nefis Arasında Tercih

Geçen Haftanın Konusuna Devam: Birbirine Zıt İki Şey Bir Arada Yürümez

Evet. Geçen hafta konuştuğumuz mevzuyu biraz daha açmak istiyorum. Çünkü daha iyi anlaşılması, hem de bazı yanlış anlamaları izale etmek (gidermek) için önemli. Burada konuyu peygamberin affedip affetmemesi olarak görmemek gerekiyor. Peygamberin o üç insanı affetmediği şeklinde bir olgu söz konusu değildir. Burada temel olan şey, birbiriyle birlikte yürütülmesi imkansız olan iki şeyin farkına varılmasıdır. Hani iki birbirine zıt şey var ve siz o iki zıt şeyi birlikte götürerek bir süreci yürütmeye çalışıyorsanız, o süreç yürümeyecektir.

Yani mesela ben hem insanların rızasını, onların ilgisini istiyorum, hem de Yaradan'ın rızasını istiyorum. Bu ikisi birlikte yürümez. Neden? Çünkü insanların ilgisi, sevgisi, rızası olayı ile Yaradan'ın olayının çeliştiği yerler olacak. Ne yapacağız orada o zaman? Orada ikisini birlikte yürütemem. İkisini birlikte yürütmeye çalıştığımda yol alamam.

Dolayısıyla hayatta her zaman neyin neye zıt olduğunu dikkate almamız gerekir. Bu konuda temel bir prensip vardır: her şeyin zıttı vardır ve her şeye, özellikle iyi, güzel ve doğru şeylere mani olan şeyler vardır. Mesela diyelim ki siz uzaya çıkmak istiyorsunuz. Ona mani olan nedir? Sürtünme kuvvetidir, yer çekimidir. Siz hem "yer çekimiyle iyi geçineceğim, ona zıt olmayacağım" hem de "uzaya çıkacağım" diyemezsiniz. Yer çekimine rağmen uzaya çıkabilirsiniz. Sürtünme kuvvetine rağmen uzaya çıkabilirsiniz.

Dolayısıyla hayatın içinde bu bir ilkedir. Bir şeye engel olan nedir? Bunu bilmek zorundayız. Benim bir sürecime engel olan bir şey varsa, ben o engel olan şeyi bilmek durumundayım. Bilmediğim zaman, o zaman bilinçsiz bir şekilde ben süreci olumlu yönde götüremem. Ve anlayamam; niye böyle, neden ben bu süreçte ilerleyemiyorum veya niye aynı yerde sayıyorum diye düşünürsünüz ve bulamazsınız.

İşte peygamberin orada o üç insana göstermek istediği şey bu idi. Yani siz iki şeyi bir arada yürütmeye çalışıyorsunuz. Hem nefsinizin ürettiği mazerete onay verip o mazeret üzerinden bu süreci yürütmek istiyorsunuz, hem de benimle birlikte yol almaya çalışıyorsunuz, hakikatin istikametinde ilerlemeye çalışıyorsunuz. Bu mümkün değildir. Böyle bir şeye imkan yoktur. O yüzden insan birbirine zıt olan şeyleri çok iyi fark etmelidir. O zıt şeyleri bulup neyi tercih ettiğini tanımlamalıdır.

Şöhret mi, İstikamet mi? Helal mi, Çok Para mı?

Mesela hem ben şöhretli olacağım, insanlar beni tanısın, hem de istikametimi koruyacağım. Zor. Neden? Çünkü şöhretinizi sürdürmek için bazı yanlışları yapmanız gerekebilir. "Bu yol bunu gerektiriyor" denir değil mi? Peki ne olacak şimdi? Şöhret yolu şunları gerektiriyor, Yaradan yolu ise ona aksi istikamette bulunuyor. Peki ne yapacaksın o durumda? Mutlaka birini tercih edeceksin. Ve bu durumlarda insan çoğunlukla nefsin hoşuna giden veya nefsin türlü türlü manipülasyonlarla kendi kendine güzel gösterdiği şeylere yönelir. Ve kişi git gide bir noktada dejenere olur.

Dolayısıyla hayatın içinde birbirine zıt olan şeyleri keşfetmek zorundayız. İçeride birbirine zıt olarak işleyen iki kuvvet vardır ve bu kuvvetlerden mutlaka birini tercih edeceksin. Tercihinin ne yönde olmasına karar verdin? Tercihim ne yönde olacak, ne yönde kararlılık göstereceğim?

Hem çok iyi para kazanmak istiyorum hem de helal kazanmak istiyorum, bak bunlar problematik olabilir. Sen diyeceksin ki "ben helal kazanmak istiyorum, çok kazanıp kazanmamak temel bir mevzum değildir." Hayır, "ben hem çok para kazanacağım hem helal kazanacağım" bak bir gün hayat sana şunu gösterir: helal para mı kazanmak istiyorsun, çok para mı kazanmak istiyorsun? Hayat sana o ikilemi gösterir. Ve sen eğer bu konuda bilinç olarak net değilsen orada yamulursun. Çünkü net değilsin, kendi bilincinde netliğin yok. Ama bir yere kadar onları böyle az buçuk bir arada götürmeye çalışmışsın. Ama hayat bir gün sana şunu söyleyecek: o mu, bu mu? İktidar mı istiyorsun yoksa kendi fıtratını korumak mı istiyorsun?

"Ya fıtratımı korumak istiyorum ama iktidar da istiyorum yani, olsun yani, iktidar istiyorum." O zaman iktidar seni bozacaktır. Parayı mı istiyorsun, fıtratını korumak mı istiyorsun? "Ya ikisini de istiyorum." Öyle bir şey yok. Öyle bir şey olmaz. Fıtratımı korurken para kazanabilirim; o ayrı bir şey. Fıtratımı koruyarak iktidara gelebilirim; o ayrı bir şey. Ama gelemeyebilirim de. Hayır, "ben hem iktidara geleceğim hem fıtratımı koruyacağım" — o seni yozlaştırır.

Bugün insanlar niye yozlaşıyorlar? Çünkü bunu görmek istemiyorlar veya göremiyorlar. İki birbirine zıt şeyi bir arada istiyorlar. Hayır, sen tek bir şey isteyeceksin, diğer şeyler ona uyumlu olduğu ölçüde onaylanabilir. "Ben fıtratımı korumak istiyorum, Allah'ın beni yarattığı üzere olmak istiyorum, ama para da istiyorum" — olmaz. "Fıtratımı korumak istiyorum, para da olabilir; fıtratımı korumak şartıyla para kazanabilirim, fıtratımı korumak şartıyla insanların onayını isteyebilirim." Ama fıtratımı korumayı yok sayarak insanların onayını isteyemem.

İşte peygamberin orada o üç insana göstermek istediği şey bu idi. Yani hem siz nefsinizin hoşuna giden ve kendince bir meşruiyet zemini bulan yanlış mazeretlerle hareket ederek, Allah'ın benim üzerimden size gösterdiği yolda ilerleyemezsiniz. Bu mümkün değil. Böyle bir şeye imkan yok. Yapısal olarak imkan yok. Hani derler ya, "hem omlet yapacaksın hem yumurtayı kırmayacaksın." Böyle bir şey yok.

Habil-Kabil ve Yol İkileşmesi

Dolayısıyla bizim her zaman hayatta, bilsek de bilmesek de, fark etsek de etmesek de, hep yol ikileşir. Yol ikileşir. Mesela Kur'an'da Habil Kabil kıssasına bakın, ne anlatılıyor aslında? Yol ikileşiyor yani. İşte ya biliyorum, nefsim şunu söylüyor: işte git ona bağır, çağır, haddini bildir, küçümse. Ama bu doğru değil, ama canım da bunu istiyor. Ama bir taraftan da iyi bir insan olmak istiyorum. Bak yol ikileşti. Ya gidip ağzının payını vereceksin, kızacaksın, küfredeceksin, küçümseyeceksin, "o beni kırdı ben de onu kıracağım" diyeceksin. Veya diyeceksin ki "ben fıtratı korumak istiyorum" diyeceksin. Ya yaptığın hatanın sorumluluğunu alacaksın, veyahut da karşındakini bastırmaya çalışarak, suçlayarak üste çıkmaya çalışacaksın. Hangisi fıtrata uygun? Bak fıtrat bir şey söyleyecek sana. Hangisi uygun diyecek? Şu uygun. İşte bak orada bir ikilemdesin. Bir yol ayrımındasın. Fıtratın bir yolu var. Fıtratın zıttı olan bir yolu var.

İnsanlar niye yozlaşıyorlar? Biz niye yozlaşıyoruz hayatta? Çünkü bu iki şeyin birbiriyle uyuşmayacağını görmüyoruz. Uyuşturmaya çalışıyoruz. "Olabilir ya, böyle gidiyor biraz, şimdilik gidiyor." İşte peygamber orada ne dedi? Daha ilk noktada onlara dedi ki öyle gitmez. Yani öyle gitmez. Bunu kimin için dedi? Bunu kendi için demedi. "Ben sizi affetmiyorum" bunun için demedi. Şunu demek istedi bakın: böyle gitmez. Ama tercihiniz varsa herhangi bir noktada kullanın, öbür yolu tercih edebilirsiniz.

Hayır. Bizim mazeretimiz gerçekti, bu mazeret meşru bir mazeretti diye peygambere gelip emin olarak iddia etselerdi, peygamber de "tamam" diyecekti. "Siz bilirsiniz" diyecekti. Yapacak bir şey yok çünkü. Yani peygamberin orada yapacağı şey ne? Fark ettirmek. Onun üzerinde yapacağı bir şey yok. Zorlamayacak veya işte onları kişisel anlamda dışlamayacak. Ama bu böyle gitmez.

Bakın Mekke'de niye bazı insanlar inanmadı? Çünkü iki şeyi beraber götürmek istediler. Hatta peygambere çok teklifler vardır. Yani zaman zaman senin Rabbine ibadet edelim, zaman zaman da putlara ibadet edilsin, böyle götürelim yani, ne olacak yani, dünya mı çöker, ne olur ki? Ama yok, böyle bir şeye imkan yok. O yüzden hayat kesinlikle bir tercihtir. Bu tercihinizi yaptığınızda o tercihinizin istikametinde bir sonuç oluşacaktır.

Mesela ben insanların dünyasında kendime bir yer bulmaya çalışıyorum, etkili olmaya çalışıyorum, sevilmek istiyorum, başarılı olmak istiyorum, insanlara dönük anlamda bir varlık ortaya koymak istiyorum, insanlar şunu desinler diyorum: "ya bu dünyadan da bir İsmail geçmiş." O zaman bak böyle düşünürsen fıtratını koruyamayabilirsin, kesinlikle koruyamazsın. Neden? Çünkü insanların algısı objektif değil ki. Hepsinin kendisine göre bir algısı var. Biri "ben böyle olursam beni takdir edecek", öbürü "başka türlü olursam takdir edecek." O zaman ben bir ikilemin içinde kendimi görürüm. Ve o ikilemde bir şeyi tercih ederim; bilerek veya bilmeyerek ama mutlaka tercih ederim.

"Bu dünyadan da ben geçtim, neyle insanlar beni şöyle tanıdı, işte insanlara kendimi ispat edecek bir şey yapmam lazım." Geçen bir arkadaş dedi mesela, "fark edilmek istiyorum" dedi. "Ya istiyorum, ne yapayım" dedi. Tamam bak güzel bir şey, önce bunu fark et; yani içinde fark edilmek isteyen bir ben var. Şimdi bu fark edilmek isteyen benle sen fıtratını koruyamazsın. Mutlaka bir yerde patlak verecek. Çünkü fark edilmeni sağlayacak bazı şeyler fıtri olmayabilir, doğal olmayabilir. Ne yapacaksın o durumda? Ya fark edilmek isteyen benliğini tercih edeceksin ya da öbürünü.

Hz. İsa'nın Sözü: "Bırak Ölüler Ölülerini Kaldırsın"

Bak burada bir tercih noktası var. Bazen bir tercih yaptığında hayat sana bunu gösterir. Hazreti İsa bir gün bir vaaz veriyor ve bir genç diyor ki, "ben senin peşinden geleceğim, ben seni takip edeceğim" diyor. O da "tamam" diyor. O sırada babasının öldüğünü duyuyor. Ve İsa'ya diyor ki, "benim cenazeyi kaldırmam lazım." "Bırak" diyor, "ölüler ölülerini kaldırsınlar, sen arkamdan gel." O da gelmiyor, vazgeçiyor.

Bu neyi anlatıyor bize? Şunu anlatıyor bakın: orada bahsedilen ölüler, yani ölmüş olan, aslında sende ölmesi gereken benliklerdir. Yani mesela fark edilmek isteyen bir benliğin var. Bak o zaten ölüdür ve senin onu öldürmen gerekir. Tercih etmediğinde ölecek zaten. Öldürmen demek şu demek: "ben onu tercih etmiyorum." Ama ego diyor ki, "ya bu kadar kolay mı? Ama bunca sene birlikte yaşamışız değil mi? Ona bir cenaze töreni yapmam lazım." "İnsan hocam kolay kolay da ayrılamıyor bunlardan." Bak işte sen ne yapıyorsun? Ölüyü kaldırmaya çalışıyorsun. Yani sürekli işin gücün cenaze töreni, anlatabildim, onlarla meşgulsün.

Ama o kadar da kolay olmuyor hocam. Neden kolay olmuyor biliyor musun? Çünkü onun ölmesine razı olmayan bir egon var. Onun ölmesini istemiyor. "Şimdilik burada dursun" diyor. Bir donduruyor onu bir süre. Ama ölmesini istemiyor. Hatta hani ölse neredeyse ona cenaze töreni yapacak. Çünkü senelerce onunla yaşamış ya. Sanki onun bir parçası. Halbuki değil. Bu ölü bir şey. "Bırak ölüler ölülerini kaldırsın" diyor. Sen diri olana yönel. Sen niye ölü bir benliği, veya ölmesi gereken, ölmeye bırakılması gereken bir benliği korumaya çalışıyorsun?

"Ama hocam insanda böyle şeyler de var ama yani." Yok kardeşim, öyle bir şey yok. Hakiki normal insanda böyle bir şey yok. Ama hayatın içinde bu negatif benlikler insanın içinde üreyebiliyor mu? Üreyebilir. Ama fıtri insanda bunlar yoktur. O zaman ben bunları ölüme terk etmeliyim. Onların yasını da tutmama gerek yok.

Veya bazen bakıyorsunuz, işte bak şu düşünceden veya şu duygudan veya şu tanırdan vazgeç. "Ama hocam" diyor, "yani hemen mi vazgeçeyim? Yoksa biraz daha uzak mı diyeyim, ne dememi istiyorsun?" Tabii ki vazgeç yani. Değil mi? Yani biri sana "bir hastalığın var" dediğinde ve sen de bunu fark ettiğinde şey mi diyorsun? "Hocam böyle bir süre daha devam edelim, apandisit ağrısı fena değil, hafif, alıştım, karnımın da olduğunu hissettiriyor bana o acı, biraz daha bekleyeyim mi" diyorsun? "Kalbinde 3-4 damar tıkanmış, bekleyeyim mi" diyorsun? Değil mi, demiyorsun. Dememen de gerekir. Ama bak dikkat et, niye bazı benlikleri bırakamıyorsun? Çünkü nefsi onları doğru buluyor. Bir yerde onların işlevsel olduğuna inanıyor. Bir yerde onların ölmemesi gerektiğine inanıyor. Sen onları bırakmazsan o zaman İsa'yı takip edemezsin.

İsa'nın orada temsil ettiği şey nedir? Ruhsallıktır. Nedir Hz. İsa? Allah'tan bir kelime ve ondan bir ruhtur. Orada bir insan takibi yok. Yani sen ruhunun yolunu mu takip etmek istiyorsun, psikolojik benliğin yolunu mu takip etmek istiyorsun? Ki onlar zaten ölüdürler. Şimdi orada aslında ne misal olarak anlatılıyor? Yani orada Hazreti İsa konuştu ve o gencin çok güçlü bir benliği öldü yani. Orada babanın ölümü senin kendi varlığını tanımladığın güçlü bir benlik yani. Sanki onu bırakırsan böyle hayatının önemli bir kısmı fos diye kaybolup gidecek. Çünkü sen hayatını o benliğin üzerinde yaşamışsın. Yani şimdi ben mesela yaptığım şeyi, başarımı insanlara göstermeyeyim mi? Şimdi ben sevilmek için bir çaba içinde olmayayım mı? Kendimi ispat etmek için bir gayretin içine girmeyeyim mi? Evet, girme.

Yarısı Boşa Geçmiş Gibi Görünen Hayat ve Ölü Benliği Diri Tutmak

Ama hayatın önemli bir kısmı bununla geçmiş. İşte hayatın önemli bir kısmı kendi haklılığını ispat etmekle geçmiş. Sen diyorsun ki bırak bu benliği. Ama bakıyorsun ya hayatının yüzde kırkı ellisi bununla geçmiş. Yani bunu bırakmak şu demek: hayatın yüzde kırkı ellisi boş geçmiş gibi geliyor. O zaman ego bunu bırakmak istemiyor. Halbuki bu ölü bir şey. Ve bıraktığında zaten ölü olduğunu anlayacaksın. Ama sen onu varlığında diri tutmaya çalışıyorsun.

Yani bir kuklayı sen parmaklarınla oynatıyorsun aslında. O Karagöz Hacivat'taki gibi veya kukla oyunundaki gibi; kuklayı bıraksan o ölü yani, hareketsiz bir şey. Ama sen parmaklarını o kuklanın içine sokuveriyorsun, oynatıyorsun onu, canlı tutuyorsun, canlandırıyorsun gibi görünüyor. Halbuki o benlik ölüdür. Kendimi insanlara ispat etmeme gerek yok. Evet, bitti, öldü. Enerji vermezsen öldü. Farkında olmadan bilinçaltı gene ona enerji verebilir. Bak gene onu diri gibi hissedebilirsin. Aslında gene farkında olmadan sen ona enerji verdin ama bilinçli anlamda vermedin, bilinçaltın verdi. Gene orada aynı şeyi uygula: bunun yaşamasına gerek yok. Ben bu benliği onaylamıyorum. Bu benliğin geçerliliği artık benim varlığımda yok.

Şimdi insanlar hep şunu sorar: nasıl aydınlanabiliriz? Veya işte aydınlanmak için ne yapayım? Negatif benlikleri onaylama. Bu kadar. Aydınlanmak için yapmayacaksın ama bunu. Çünkü zaten içinde bir aydınlık var zaten. Sen o aydınlığı fark edeceksin. Aydınlanmak için bir şey yapmayacağız biz. Yani çok kesif bir bulut tabakasında olduğunu düşünün gökyüzünde; güneşin aydınlığı için neye ihtiyacımız var? Ne yapmamız gerekir? Güneşi mi yakacağız? Sönmüş de ateş mi vereceğiz? Yok. Elektriği bitmiş de elektrik mi bağlayacağız güneşe? Yok. O zaten ışık yani. Seninle aranda perde olanı bul ve onu iptal et. O kadar. O yüzden aydınlanmak zor bir şey değildir. Aydınlanmak için herhangi bir çaba göstermemize gerek yok. Gösterdiğimiz yanlış çabayı fark etmeye ihtiyacımız var. Yanlış bir şey için çaba gösteriyoruz. Ve bunu insan olmaklıkla karıştırıyoruz.

Mesela emin olun insan sevilmek istemez. Ama sevilmeye açıktır. Mesela bir bebek sevilmek istemez ama sevilmeye açıktır. Arada önemli bir fark var. Sonra ego devreye girer, "sevilmek istiyorum" der. Sonra bir adım daha büyür, "sevilmeden yaşayamam" der. Bu sahteliktir. Ama bakın çocuk doğar doğmaz sever. Yani sevgi olarak bir hali vardır.

O yüzden fıtratın yoluyla egonun yolunu ayırt etmek durumundayız. Sakin bir şekilde ayırt edeceğiz. O yolu ayırt etmezsek ilerleyemeyiz. Biz burada bazen niye böyle çok net veya sert gibi görünen bir şekilde "bu egodur" diyoruz? Çünkü diyoruz ki bak bu onaylandığı müddetçe kendini bulma şansın yok. Yanlış anlaşılmaktan dolayı rahatsız olan egonu gör ve yanlış anlaşılmaktan rahatsız olmayan fıtratının farkına var.

Yanlış Anlaşılmaktan Rahatsız Olan Benlik

"Ama hocam insan yanlış anlaşılmaktan rahatsız olmaz mı?" Olmaz. Bunu kabul edeceksin. Ha, "yok olur" diyorsan o zaman o "olur" diyen benliğinin istikametinde yaşarsın. Senin gününün bir kısmını alabilir bu. Ama hocam insan doğru anlaşılmak da istiyor. Yok kardeşim, öyle değil; doğru anlaşılmak istemek diye bir mevzu yok. Doğru anlaşılmak isteyen kendini anlatır. Ama biri de seni yanlış anlıyorsa, o bir süreçtir. Sana üzerine düşen pozitif bir şey varsa yaparsın, ama yanlış anlaşılmaktan rahatsız oluyorum, o zaman git otur; işte o üç tane insan gibi, o doğru anlaşılmak arzusu duyan ve doğru anlaşılmadığından dolayı rahatsız olan benlikle yüzleş. Bu iki ayını mı alır, üç ayını mı alır, ne kadar alırsa alsın, onunla yüzleş. Çünkü senin hayatının önemli bir kısmını alıyor olabilir bu.

Veya "ben haksızlığa maruz kalmak istemiyorum, kimse bana haksızlık yapamaz, yapmamalı." Bu bir benliktir. "Kimse bana haksızlık yapamaz" bir benliktir. Nasıl bir benlik hocam, yapsınlar mı? Ya bak, "yapsın" değil, "yapamaz" demek ve buna direnmek, ve yapılan bir haksızlığı önleyemeyeceğin bir halde olduğunda içinin içini yemesi egodur. Tanımlamak zorundayız bunu. Tanımlamazsanız ilerleyemezsiniz. O egoyla yürürsünüz. Sonra işte "o haksızlık, bu haksızlık, ya hocam insan yaşamak istemiyor yani, Allah intihar et demese edeceğim yani." Şimdi sen neredesin, bir otur düşün bakalım. Değil mi, neredesin? Peki niye böyle oldu? Çünkü bir egoyu onayladı. "Kimse bana haksızlık yapamaz." Biri bana haksızlık yaptığında ve ben bunu engelleyemediğimde kendimi çok kötü hissediyorum, öfkeleniyorum, kırılıyorum, kızıyorum, içim içimi yiyor. Evet, bu nedir? Bu sahte benliktir. Bunu onaylamayacaksın.

Sen hakça davranacaksın. Haksızlık varsa bunu engelleyebilecek imkanın varsa engelleyeceksin. İmkanın yoksa paşa paşa Hazreti Yusuf gibi davranacaksın, Hazreti Muhammed gibi davranacaksın. 13 sene Mekke'de haksızlığa uğramadın mı? Hem de ne kadar uğradın. Niye şikayet etmedi? Niye içi içini yemedi? Niye şunu demedi yani: "ya Rabbi, hani hesapta bizi peygamber diye gönderdin, canım dedin, Habibullah falan, ne bu?" Bakın ego öyle der değil mi? Egonun hikayesi böyle bir şey: "ben Allah'ın tarafındaysam ve Allah'a ibadet ediyorsam, Allah beni haksızlıklara karşı korur, var mı Allah'a öyle bir taahhüt?" Yok. Bu egonun kitabında var. O zaman dikkat edin, bak neyi onaylıyorsun? Onayladığın şeyle hakikatin arasında büyük bir fark var.

Din ile Ego Neden Bir Arada Yürümez?

Bu da mı ego? Değil mi? Bu da mı ego hocam? Biz öyle bir ego koalisyonu ve koleksiyonu barındırıyoruz ki, o spiritüel varlığımızın huzurumuzun parıltısını bile hissetmekte zorlanıyoruz. "Mutsuzum" diyoruz. Değil mi? Neden? Çünkü yanlış bir şeyi tanımlıyorsun ve onaylıyorsun. Hiçbir problem olmadığını göreceksin o egoları tanımlayıp onaylamadığında.

Kur'an niye cennetteki halimizle düşmüş halimizi anlatıyor? Bak iki şey anlatıyor Kur'an devamlı: bir cennetteki Adem ve Havva, yani insan; bir de düşmüş insan. Peki kutsal metin ne için gelmiş? Düşmüş insanı tekrar cennetteki haline çıkarmak için gelmiş. İnsanlar diyor, dinin ne fonksiyonu var? Ben çok duyuyorum bu özellikle son Z kuşağı falan, diyorlar işte böyle 15 yaşında dünyayı hallettiğini zanneden bazı gençler var, "benim dine ihtiyacım yok" diyor. Doğru bakın, emin olun o benliğin dine ihtiyacı yok. Çünkü o benliğin dinin ona bir ilgisi yok ki, o kariyer nasıl kazanılır, nasıl para bulunur, bunlar dert; şimdi buna din lazım mı? Yok, buna din lazım değil.

Ama ben Yaradan'ın ruhunu üflediği, ruhundan üflediği bir varlığım. Ve benim hakikatim saf varlık, saf huzur ve saf bilinç, mutluluktur. Ama ben şu anda düşmüş haldeyim. Yani bilinç düzeyinde düşmüş haldeyim. Ve din beni bu düşmüş halimden fıtri, asli halime döndürecek. Veya düştüğümde, nerede düştüğümü bana söyleyen, uyaran bir bilgidir din.

Hani bazen diyoruz ki, ya ne din kalmış öyle, biz konuşuyoruz maneviyatla, millet nerelerde? Olur, her yerde olur millet, değil mi, her yerde olabilir. Peki din ne yapıyor işte? Sana koordinat tanımı yapıyor. Sen şu an mesela gerçeklikten ne kadar uzaklaştın, fıtri koordinatı belirliyor sana. Bir X-Y ekseninde sıfır noktasının tanımlayıcı olması gibi değil mi? O sıfır noktasını belirlersen sağa sola, yukarı aşağı, artıda mısın ekside misin bunu görebilirsin. Din işte sana bunu anlatıyor. Ama senin böyle bir derdin yoksa, tabii ki dinin sana bir şeyi yoktur, ifade ettiği bir anlam yoktur, dolayısıyla sana göre bir değeri yoktur. Ama sen gerçekten insanın cennetteki, fıtri, spiritüel bir hali olduğunu, ama aynı zamanda düşebileceğini, bir düşüş ihtimalini de yapısal olarak içinde ihtimal olarak barındırdığını bilirsen, o zaman din sana hem nerede düştüğünü, hem nasıl düşebileceğini, hem düştüğün yerden nasıl kalkabileceğini gösteriyor.

Bugün eşler arasında işte sevgi ilgi o kadar güçlü değil diye bunalıma düşen bunca insan yok mu? Var. Peki Kur'an'da diyor ki sana Allah sana yeter diyor. Peki o zaman ben ne yapacağım? Şimdi eşim beni diyelim ki sevmiyor diye mutsuz mu olacağım? E tabi içimde mutsuz olan bir benlik olacak. Peki onu mu onaylayacağım? Değil mi? Bak orada neyi anlaman gerekir. Ya bak ben neden dolayı mutsuzum? Şu olaydan dolayı. Bu olay hakiki bir olay mı? Benim varlığımla bağlantılı bir şey mi? Özümle ilgili bir şey mi? Değil. O zaman ben niye mutsuzum? Demek ki ben yanlış bir benliği onaylıyorum içeride.

Mesela Kur'an'da diyor mu ki insan yalnızdır? Aksine diyor ki iki kişinin üçüncüsü odur değil mi? Veya "kullarıma de ki onlara şah damarından daha yakınım." Ama ben diyorum ki ben yalnızım. Şimdi burada bir çelişki yok mu? Bu çelişkiyi görmem gerekmiyor mu? Görmezsem yol alabilir miyim? Görmezsem yol alamam. Bir taraftan derim ki ben yalnızım, bir taraftan derim ki ben dindar bir insanım, ben Allah'ı çok seviyorum, Allah insana şah damarından daha yakındır. Bunlar şimdi nasıl telif edilebilir, nasıl birlikte yürütülebilir ki? Birisi sahtedir, birisi gerçektir. Hangisi sahte, hangisi gerçek? Bunu tespit etmem gerekir. Ama içimde bir duygu var, bana diyor ki yalnızım. Onaylayacak mıyım? Onaylamayacak mıyım? Sahteyi onaylamayacaksın. Ancak öyle yol alabilirim. Allah'ın bana yakınlığını tam hissetmiyor olsam da, en azından bilgi olarak diyorum ki hayır, ben şu anda dahi, hiçbir anda mümkün değil, şu anda dahi yalnız değilim. Hiçbir anda da yalnız olamam.

Yani her zaman bu ikilemi, bilseniz de bilmeseniz de, içinizde göreceksiniz. Ve neyi onaylayacağınızı tespit edeceksiniz. İşte orada geçen hafta anlattığımız o peygamberin üç kişiyi kendi içlerinde netleşmeye çağırmasıyla ilgili mesele budur. Yani netleşin dedi onlara. Yoksa "ben sizi affetmiyorum, gözüme gözükmeyin" dikkat edin, bu insanlar mescide geliyorlar, yani peygamberin kişisel bir şeyi yok orada, veya "bir daha gelmeyin, istemiyorum sizi" öyle bir şey yok. Sadece bakın, biz sizinle konuşmuyoruz, çünkü neden biliyor musunuz, şu nedenle; bu da çok önemli: bir insan, bir insana bir şey ispat etmek durumunda değil.

Kendini Başkasına Kabul Ettirmeye Çalışmak

Anlatabildim mi? "Beni anla, yanlış yaptın, beni affet." Ya ister affet ister affetme, o senin mevzun. Ben kendi içimdeki hesaplaşmayı yaparım. Yanlışım varsa yanlışımı fark eder tövbe ederim. Doğrum varsa doğruyu onaylarım. "E ben yanlış yaptım affet." "E karşıdakiler affetmiyor." Bu onun problemi. Onun için yani orada peygamber "konuşmayın" dediğinde, "biz sizinle konuşmuyoruz" dediğinde, yani bak sen beni ikna etmeye çalışma. Mevzu beni ikna etmen değil yani. Mevzu beni ikna etmek için çaba göstermen değil.

Neden buna dikkat çekti? Çünkü egonun böyle bir sahtekarlığı var: birini ikna etmeye çalışıyor o konuda. Ben bazen mesela benimle konuşan insanlar olur, bir şey konusunda beni ikna etmeye çalışıyor. Diyorum ki bak beni ikna etme. Mevzu beni ikna etmen değil ki. Mevzu kendi içinde netleşme. Yoksa beni ikna da edebilirsin veya ikna olmadığım halde ikna olmuş da gözükebilirim. Mevzu bu değil ki. Kendimizi birine kabul ettirmeyeceğiz, ikna etmeyeceğiz. Mevzu bu değil. Mevzu kendi içimizde saflaşmak.

"Ya biliyor musun ben hiç paraya önem vermem, biliyor musun?" O bir de oradan da besleniyor. Yani işte karşıdaki, benim paraya önem vermeyen biri olduğumu düşünüyor. Oradan da besleniyor. Kardeşim bak bu mevzu değil. Sen kendi içinde hesaplaş. Kendi içinde netleş. Asıl olan budur. Başkasını ikna etmek değil. Hatta gönül isterdi ki böyle bir ay iki ay hiç birbirimizle konuşmasak mesela. Ne kadar iyi olur. Hiç birbirimizi ikna etmeye çalışmasak. Birbirimizi çekinmesek. Değil mi mesela? İşte "içine şuna bir laf sokayım, içimde kaldı, illa söylemem lazım." Hepsiyle bir yüzleşsek o kadar rahat ederiz ki. Çünkü sahte hepsi ya.

Birine laf sokarak nasıl rahatlıyorsun? Bu ne biçim bir rahatlamadır? "İçimde kaldı." Ne kaldıysa çıkar onu boşluğa at. O ölü bir şey. Ama o içindeki diyor ki ona bir laf söyle, bilsin, beni kandıramayacağını bilsin. Ya bırak kandırdığını düşünsün, niye bundan rahatsız oluyorsun? İçeride bir şey diyor ki beni kandırdığını düşünmesin. Niye? Çünkü öyle bir egon var ki kandırıldığını düşündüğünde çok rahatsız oluyor. Kendini çok kötü hissediyor mübarek Ego Hazretleri. Değil mi? Ve sen bunu onaylıyorsun. Ve bunu onayladığında aslında neyi dışladığının farkına varmıyorsun. Onun için neyi onayladığına dikkat edin. İçeride neyi onayladığına dikkat edin. İşte Peygamberin o üç insana hatırlatmak istediği şey buydu. Kendi içinizde neyi onayladığınıza dikkat edin. Birbirine zıt iki şeyi onaylayamazsınız. Onayladığınızı düşünebilirsiniz ve bunların birlikte yürüyebileceğini zannedebilirsiniz. Ama böyle yürümez. Böyle bir şeye imkan yok. Onların kendi içlerinde netleşmelerini

"Tarafınızı Seçin" Değil, "İçinizde Neyi Onaylıyorsunuz"

Onlar adına istediği için, yani onların hayrına bir süreç olduğu için peygamber onlara böyle bir imkanı sağladı aslında. "Bir tane bir türlü, bir türlü beraber yürümez" dediniz din ve ego değil mi hocam? Yani ister buna din ve ego diyelim, ister buna spiritüel özle psikolojik benlik diyelim; birçok yerde açabiliriz bunu, birçok yerde tamamlayabiliriz. Yani tabi burada işte din derken dinden neyi anladığımızı iyi anlamamız gerekiyor. Onun için hani ne beraber yürümez? Spiritüel varlık bilinciyle psikolojik varlık bilinci beraber yürümez.

"Tercih yapın" diyor Peygamber. İster ister. Ama bu tercih yapın; kardeşim, bizimle misiniz değil misiniz, değil yani. Kendi içinizde kiminlesiniz yani. Anlatabildim mi? Yoksa "benimle misiniz, karşıdan mısınız" — Peygamberin böyle bir problemi yok. Bunu yanlış asla anlamamak lazım. "Benimle misiniz değil misiniz, tarafınızı seçin" — bu çok cahilce bir şeydir. Kendi içinizde hangi tarafı tuttuğunuzu seçin, belirleyin. Kendi içinizde hangi tarafı tutuyorsunuz? Yoksa dışsal olarak hangi tarafı tuttuğunuz değil. İçeride hangi tarafı tutuyorsunuz? İşte peygamber onlara bunu hatırlattı. Dikkat edin içeride hangi tarafı tutuyorsunuz?

Yoksa peygamberin bir derdi olsa münafıklardan rahatsız olacak. "Ulan bunlar üç kağıtçı, beni de kandırdıklarını zannediyorlar he." Hiçbirine öyle bir şey hissettirmedi peygamber. Çünkü öyle bir ego sorunu yok. "Siz beni kandırıyorsunuz, beni çok mu saf buldunuz?" Peygamberin öyle bir sorunu yok. Öyle bir şey de olamaz zaten. Kamil bir insan için asla böyle bir şey olamaz. Peygamber onlara kendi içlerinde hangi tarafı tuttuklarını sorgulatmak istedi. Ne için? Onlar için. Çünkü birbirine zıt iki şeyi onayladıklarında ilerleyemeyeceklerini biliyor ve bunu da onlara hatırlatmak, fark ettirmek istedi. Ne için? Yine kendileri için.

O yüzden içeride neyi onaylıyorsunuz? "Niçin böyle giyiniyorsun" "kendim için giyiniyorum." Ya bak içinde bir sor, ya ne için giyiniyorsun? Bunu kadın erkek fark etmez, bunu genel olarak örnek veriyorum. Ne için? Ne için bir program yapıyorsun? Ne için görünür olmaya çalışıyorsun? Bir düşün, bak kendin için ne ama? Kendi içinde bunu sor, yoksa başkalarına bir şey ispat etme, etmene de gerek yok. Kendi içinde neyi onaylıyorsun? İçeride sana bir şeyleri düşündüren, bir şeyleri hissettiren benlikler onaylanacak olanlar mıdır, onaylanmayacak olanlar mıdır? Bunun ayrımını yap.

Kendini Özel Hissetmek İsteyen Ego

"Ya işte yalandan da olsa bana güzel bir şey söyle." Yani niye, yalandan bile olsa insan nasıl böyle bir şeyi onaylayabilir değil mi? Manasız bir şey. "Bana kendimi mutlu hissettirecek bir şeyler yap. Ne yapayım? Bana kendimi özel hissettir." Ne kadar sahte şeyler. Kötü mü bunlar? Manasız. En basiti "bana kendimi özel hissettir." Bunu isteyen kim, bir sorsana kendine. Yani özel hissedilmek isteyen ne? Kim diye bile sormak istemiyorum. Ne? Yani nedir bu?

Ya sen özsün zaten. Zaten özelsin. Ama özde olduğunda, öz varlığındasın, ruhsal varlıktasın, ve bunun bir alternatifi yok. Mesela niçin bir ermiş kendini özel hissetmek istemez? Veya kendine özel hissettirilme derdi yoktur. Çünkü yeganedir yani, özü itibariyle yeganedir. Orada bir ikilik yok ki. Çok kişi var "bana kendimi özel hissettir." Ego'ya bak ne kadar güçlü. Özde ikilik yok ki. Benim özüm, senin özün yok; tek olan bir öz var, mutlak, eksiksiz, tam bir öz. Ama sen tam değilsin, tam olmayarak sana kendini özel hissettireceğim. Sen bir kere şunu sorsana kendine: sende ne tür bir eksiklik var ki, özel hissettiğinde bunu tamamladığını zannediyorsun? Demek ki sende bir eksiklik var, özel hissedilmek istiyorsun.

Şimdi bu hesaplaşmayı yapmazsanız, "insan da kendini biraz özel hissetmek istiyor hocam, çok mu kötü bu" tabii ki kötünün de kötüsü yani, çünkü seni gerçekliğinden uzaklaştırıyor. Ama bakın bunlar ne kadar normal gibi gözüken şeyler: kendinizi özel hissetmek, ne kadar sahte bir egonun tuzağında yaşamak. Veya çok bilmek isteyen bir ego, her şeyi bilmek istiyor, konuşulan her yerde benim de bir lafım olsun istiyor. Ne gerek var ki, ne gerek var, kim istiyor bunu, ne yapacak bununla, gerçek mi bu, sahte bir şey. O zaman onaylama. Bu bilgi edinmek, öğrenmek bu ayrı bir şey. Ama "benim de her mecliste, her ortamda diyecek bir lafım olsun." Niye? Bak bunu isteyen kim? Kim bu? Bunu onaylıyor musun? Bunu onaylarsan kendini bulamazsın. Allah'la ilişkin senin, o açıdan zayıflar. Neden? Çünkü o benliğin Allah'la bir şeyi yok, diyaloğu yok.

"O diyen insanları ben de biliyorum kardeşim, biz de aptal değiliz burada yani, bu yaşa gelmişiz, bir şeyler okuduk yani" demek istiyor. Şimdi bunu diyen bir benlikle siz Allah'a nasıl gidebilirsiniz? Veya "ben senden daha iyiyim" demeye çalışan bir benlikle nereye gidebilir bir insan ki değil mi? Veya işte "bunun şusu var, niye benim yok, benim şöyle bir evde oturmaya hakkım yok mu" böyle diyorsan hakkın var, ama gerçek hakkını da kaybedersin. Evet öyle bir evde oturmaya hakkın var, git ona çalış o zaman, git o hakkı elde etmeye çalış. Ama haktan uzaklaşacaksın.

Bugün biz bazen diyoruz işte inanan insanlar iktidarı bulunca, parayı bulunca bozuldu. Tabii ki bozulur. Çünkü peygamberin burada o üç insana yaşattığı ayrımı yaşamadılar. Kardeşim iktidar mı, fıtrat mı, bu ayrımı yapmadılar. Bu hepimiz için söz konusu. İnsan niye bozulur? Tercihinde problem olduğu zaman bozulur.

Kendini vasat hisseder; herkes tatile çıkarken sen çıkamıyorsun. Sanki bir ego diyor ki çok mağdursun sen yani. Herkes çıkıyor, o keyif yapıyor. Biz burada sıcak havada İstanbul'da oturuyoruz. Şimdi sen bu egoyu onayladığın zaman yol alamazsın. Bu tatile çıkma anlamında bir şey değil. Ama sen tatile çıkamadığın için kendini mahrum ve mağdur hissediyorsan, tatile çıkanı da avantajlı hissediyorsan, o zaman oturup bir düşünmen lazım. Peygamber burada olsaydı, yaşasaydı, sana şunu diyecekti: sen bir git bir analiz yap, iyi düşün. Neyi onaylayacağın konusunda kafanda netlik olsun. Çünkü bu sahte bir şey. Bu benlikle yaşarsan ve bir gün iktidarı bulursan veya parayı bulursan, bu sefer tatile çıkan ve özel otellerde tatile çıkan biri olarak, çıkamayanlara "işte bunlar kafası çalışmıyor, bunlar başarısız insanlar" diye küçümsersin. Veya kendini bir halt olmuş zannedersin. Sonra da hakikatten de uzaklaşmış olursun.

Ama o otelde de namazını kılarsın. Nasıl bir namaz kılıyorsan onu kılarsın, namazını kılarsın dersin. Ama sen hakikatten uzaklaşmış olursun. Konu tabii ki otel veya tatil değil. Yanlış anlamayın yani. Bir şeye ne tanımı veriyorsunuz? Onu nasıl tanımlıyorsunuz? Ona verdiğiniz değer nedir? "Şu insanlar çok iyi yaşıyor. Ne yapıyorlar? İstediğini alıyor. Kredi kartı neredeyse limitsiz. İşte bir şey alırken bütçem yetiyor mu yetmiyor mu diye sormuyor." Eee? "İşte iyi yaşıyorlar." O zaman kardeşim sen git iyi yaşa. Peygamber olsa size böyle diyecekti. İyi düşün. Eğer o iyi yaşamaksa git orada iyi yaşa. Çünkü hem onu iyi yaşam olarak tanımlıyorsun hem de Allah'ın seni çağırdığı yaşama yönelik yol almaya çalışıyorsun. Böyle gitmez bu. Böyle bir şey yok. Sen o yaşama "iyi yaşam" diyeceksin, Allah da diyecek ki "kalplerini imanla dirilttiğimiz kullar." Biz imanla dirilmiyoruz ya. "Ey Rabbim" dersin değil mi? Biz tatillerle, parayla, kredi kartlarıyla bir dirilik gelmiyor mu bize? Şimdi açık konuşalım. Cebinizde limitsiz bir kart olsa bir dirilik gelmez mi egonuza? Gelir. Size demiyorum, egonuza diyorum, egonuza gelir yani. O zaman bu egoyla hesaplaşmak lazım değil mi? Çünkü iki zıtlık var. Bir yerde Allah diyor ki, "kalplerini imanla dirilttiğimiz" diyor. Bak demek ki asli, hakiki anlamda iman olmadığında diri değiliz.

Ama öbür yerde ego diyor ki, "ulan böyle bir limitsiz bir kartım olsaydı, istediğim şeyi istediğim zaman alabilseydim, böyle bana kendimi özel hissettiren bir eşim olsaydı falan filan, onlarla dirileceğini düşünen egonuz yok mu, egolarımız yok mu?" Var. E peki bunlar ikisi bir arada nasıl durabilir? Mümkün mü? Mümkün değil. Ha bakın egonuzu seçerseniz bu sefer din size zor gelir; "ulan bu dinde amma bizi kasıyor yani, bizi rahat bırakmıyor" dersiniz. Halbuki din sizi aslında egolarınızdan kurtarıp rahatlatmaya çalışıyor. Ama siz egonuzu onayladığınızda din size zorlayıcı bir şeye dönüşür. Bakın o yüzden çelişki var diyorum. O zaman din — çünkü öbür tarafta başka bir hikaye dönüyor, bu tarafta başka bir hikaye — o zaman tercih hayatın ilkesidir. Ve iki zıt şey tercih edilemez. Bu ilkesel bir şeydir. İki zıt şeyi bir arada tercih edemezsiniz. Tercih etmeye çalıştığınızı düşündüğünüzde tercihiniz düşük yöndeki şeyle ilgilidir.

Peki ne yapacağız? Önce biz sakin olacağız. Neyin manipülasyonuna geldiğimize dikkat edeceğiz. Asla kendimizi suçlamayacağız. Bu sahte bir şeydir. Ben iyi miyim, kötü müyüm? Bunu da demeyeceksiniz. Bu manasız bir şeydir. Her zaman üst ilkeniz şudur: ben Allah'ın ruhundan üflediği bir varlığım, cennetteki bir varlığım, saf, mükemmel, eksiksiz bir varlığım. Ama bu varlığımın şu an tam farkında değilim. Yoksa "ben iyi miyim, kötü müyüm" bu da ego oyunudur. "Ya sen kim, gerçeği bulmak kim?" Bu da ego oyunudur. Hepsi sahte. Neyi onaylayıp neyi onaylamadığınızı ayırt etmeye başlayacaksınız. Sakin bir şekilde, hiç acele etmeden, kendinizi suçlamadan, asla bir ilerleme, ilerleyememe skalası tutmadan. Sadece şu: ben hangi benlikleri onaylıyorum? Hangilerini onaylamıyorum? Onaylamamam gereken benliklerimin farkında mıyım? Bu konuda çaba gösteriyor muyum? Bu kadar.

Hakikati gördüğün yerden hayatı yorumlarsın. Ya da yapman gereken şey gelmediği zaman bu sefer kendince hayattan bir hakikat tarifi yapmaya doğru gidiyorsun gibi de bir şey oluyor herhalde. Doğal olarak bakın, neyi onaylıyorsanız o sizin kalbinizde, yani o gözle bakıyorsunuz demektir. Anlatabildim mi? O gözle bakıyorsunuz demektir. Mesela baktığınız hayat işte para, Mercedes, BMW şu bu. İçten içe egonuz şöyle der: "ya bu Allah haşa, tövbe haşa" falan da dersiniz içinizden. "Niye bunlara veriyor? Biz namaz kılıyoruz, şey yapıyoruz, onlar isyan ediyor, hiç umursamıyor, niye onlara veriyor?" Sanki çünkü o egonuz şöyle algılıyor: "ya Allah'ın bunlara verdiği şey çok kıymetli ya, niye bize vermiyor acaba?" Bakın, hangi benliği onaylarsanız her şey o benliğin gözüyle tanımlanır. Allah'tan bile alacağınız olur. Değil mi? "Niye onlara bunları veriyor?" Sanki bir şey veriyormuş gibi. Çünkü o ego bir şey verdiğini zannediyor. Halbuki bir bak, bakalım, ne veriyor? Allah bir insana bütün dünyalığı verse, ömrü boyunca kral veya kraliçe olsa, arkasından milyonlarca insan ağlasa, eğer hakikate dair idraki yoksa, gerçek kendini bilmeye dair idraki yoksa, Allah ona hiçbir şey vermemiş demektir. Hiçbir şey. Bu kadar nettir.

Hz. Ömer'in Sedir Kıssası

Ama sen bir şey verdiğini düşünen bir benliği onaylarsan o zaman senin baktığın pencere orası olur. Mesela Hazreti Ömer geldi peygambere, baktı işte bir sedirin üzerinde uyuyor, omzunda sedirin izi çıkmış. "Ya Resulallah" diyor, "İran'ın kisraları ipek tüylü yataklarda yatarken senin burada yatman reva mı?" Peygamber tak diye uyarıyor. Demiyor ki "ya Ömer önemli değil, bunlar o kadar önemli değil, Allah verir, her şeyin bir hikmeti var, bunlar da boş değil" falan öyle mi diyor? Ne diyor? Başka bir şey söylüyor: "velem ki" diyor, "dünya onların, ahiret bizim olsun." Aslında orada da kalmıyor mevzu. Ya sen Allah'lasın, Allah'ın ruhundan üflediği bir varlıksın; ipek yatakta mı yatmışsın, sedirde mi, bunu mu şey yapacağım, kıyas mı yapacağım? Hemen uyarıyor, bak böyle kıyas yapma, bu yanlış bir şey.

Ama işte bak Allah da İran'ı fethettirdi, hiç fethetmeyebilirdin, değil mi? Hiç o İran'ın zenginlikleri Müslümanların eline geçmeyebilirdi. Hemen uyardı. Neden? Çünkü bak, eğer böyle bir algıya adım atarsan o çok problematik bir şeydir. Oradan bir sürü kıyaslamaya girersin: "bak biz hangi durumda yaşıyoruz, onlar hangi durumda yaşıyor, neye göre ölçüyorsun, nerede yattığına, ne yediğine, neyle gezdiğine buna mı bakıyorsun, bu kıyaslamayı mı yapıyorsun?" Eğer bu kıyaslamayı yapıp bu kıyaslamayı onaylayan bir benliğin varsa, sen çok yanlış bir yere çıkarsın bir süre sonra ve çıktığın yerin farkında bile olmazsın. O yüzden peygamber onu uyardı. Çünkü yanlış bir yerden baktı orada Hazreti Ömer. Ve Hazreti Ömer'i sevdiği için, onun şaşmamasına duyarlı olduğu için ona uyarıda bulundu. Bu ona kızmak değil. Bak dikkat et, yanlış bir benliğin zokasını yutuyorsun. Bu doğru değil, dikkat edin. Ve orada ona bir hatırlatmada bulundu. O yüzden bakın, bizimle hakikatin arasında yanlış benlikler vardır. Başka bir şey yoktur. Onlar kalktığında geriye kalacak olan gerçek kendimizdir. Saf bilincimizdir.

Sahte Benliklerin Zokasını Yutmamak

O yüzden bakın dikkat edin, kutsal metin niye şey yapıyor? "Şeytan sese verdi, Adem de düştü." Kapıldı o yanlışa. Kapılmamaya gayret edeceksin. Kapıldın mı? Uyanmaya çalışacaksın. Ve bakın bu, kişinin kendine zulmetmesidir. Yoksa burada Allah'ı düşünmeyin o anlamda. İşte "Allah cennete koyarmış, cehenneme koyarmış" bunları bırakın, bunlar değil, olay böyle bir mevzu değil. Mesele: sen kendi özüne dair farkındalığı nelerle engelliyorsun? Neler sana engel oluyor? Bunları gör, bunları onaylama. E gene geliyor ya, "onaylama"; sadece bu, sahte bir şey, bu sahte bir şey, bu kadar. Ve o yolda gayret etme.

İşte "bana kendimi özel hissettirmesini istediğim bir insan olsa çok mutlu olacağıma inanıyorum." Tamam, var öyle bir benlik içeride. Onaylama. "Her gün geliyor hocam." Hiç onaylama. Her gün gelsin, her gün gelsin, sende yer bulamasın, senin içinde yuva yapmasın. "Senin içinde ona evet ya, hakikaten insan istiyor, özel hissetmek istiyor." Sen bir de onun başını okşuyorsun, hem yer verdin, başını okşuyorsun, büyütüyorsun; en son seni yiyecek canavara dönüşüyor. Sahte bir şey. Beni niye bir kimse bana kendimi özel hissettirsin? Bu nasıl sahte bir ego? Bu nasıl sahte bir ego ki sübjektif bir insan bana kendimi özel hissettirecek, ben de bundan tatmin olacağım. Sahte üstü sahte bir şey. Bana kendimi özel hissettirecek olan kim? Zavallı bir ego. Bir de o manipülasyonda öğrenmişse, "sen çok özelsin, senin gibi hiç kimseyi tanımadım" — oradan da zokayı yuttun. Ne güzel. Sahte insanların sahte benlikleri onaylayıp mutlu olduklarını zannettiği bir dünya.

İstiyor musunuz böyle bir dünyada yaşamak? Ben bir şey demiyorum, isteyebilirsiniz, isteyebilirsiniz, fakat neyi istediğinizi bilin. "Ben bunu istiyorum, sahteliği istiyorum" olabilir yani. Allah böyle bir imkan da vermiş. Ama neyi tercih ettiğinizi ve tercihinizin size nasıl bir varoluş, nasıl bir kendilik hediye ettiğini bilin. Yarın öbür gün size kendinizi özel hissettiren bir insan başkasına kendisini özel hissettirebilir. Veya hiç öyle olmadı, ömür boyu size kendinizi özel hissettirdi; gene sahte bir şey. Siz ömür boyu bir sahteliğe inanmış oldunuz. O yüzden Allah'ın veya hayatın diyelim uyandırıcı süreçlerini kıymetli bilin. Çok kıymetli. Diyelim ki birisi size 5 yıl kendinizi özel hissettirdi, 5 yıl sonra çöp hissettirdi. Çok güzel bir şey. Mükemmel bir şey. Çünkü şunu anlayacaksınız: siz ne o anlamda özelsiniz ne de çöpsünüz. O zaman kendinizi anlamaya, kendinizi bulmaya çalışın.

"Ben 5 yıl kendimi özel hissedip kendimi aldattım. Bunun üzerinden kendimi iyi hissediyor zannettim. Bu yanlıştı. Şimdi de içimdeki bir benlik diyor ki sen çöpsün. O da sahte. Onu da bırakıyorum. Şimdi kendimi bulma yolundan adım atıyorum." Bunun da kuralı: sahte benlikleri onaylamamak. Bu kadar.

"Niye Ben?" Sorusu ve Cennete Girişte Sıfırlanan Benlikler

Çok moda bir soru var: "anlatsana, niye ben?" diyeyim. Bu soru sorulduğu zaman cevap vermiyorum o zaman. Tabii ki. Kim o? "Niye ben" diyen kim? Sahte bir şey. Şunu diyebilirsin: ne yaşadım? Başıma ne geldi? Neyle karşılaştım? Ve bu durumda fıtratıma uygun olan tutum nedir? Evet. İnsan kendini özel, yani her durumda hissetmek istiyor. Yani Allah kazara o insana "hadi arkada, cennete girin" dese, o bekleyecek, "bana davetiye lazım" diyecek. Hissedemiyor yani. Böyle sahtekar bir benlik bunlar. Yani o benlikler de Allah'ın huzuruna çıktığınızda orada da gereksiz şeyler. O yüzden cennete gireceğimiz zaman, bu dünyada halledemediğimiz sahtekar benlikleri, Allah diyor ki, biz onların kalplerinden onları alırız diyor, cennete sokacağımız zaman. Bu dünyada gayret gösterdin, diyelim ki bazılarını sıfırlayamadın olabilir. Ama biliyordun bak ben bunları onaylamadım ama hep bunlar bende bir şekilde kendilerini hissettirmeye çalıştılar, sıfırlayamadım. Allah diyor ki, seni cennete aldığım zaman onları ben sıfırlayacağım. Çünkü sen bunları onaylamıyordun.

O yüzden "niye ben" sorusu ego düzeyinde sahte bir şeydir. "Niye ben" diye sorabilirsin ama şöyle sorabilirsin: bu olayın bana neyi fark ettirmesi mümkün? Bu olay, bu durum bana neyi fark ettirebilir? Ben dikkat edersem neyi fark edebilirim? Hangi sahte benlikler bana bu olay vesilesiyle daha bariz görünebilir? Mesela diyelim ki biri sana haksızlık yaptı. Ama şey olarak değil; "bu haksızlığın nedeni bu benliği görmemdir" diyemeyiz. Orada daraltmış oluruz hikmeti. Ama şunu sorabiliriz: haksızlığa uğradım, engelleyemedim, içim içimi yiyor. Bu olayın bana anlatmak istediği nedir? Veya bu olay vesilesiyle ben neyi anlamalıyım? Bu daha doğru bir sorudur. Çünkü bir olayın çok yönlü bir şeyi vardır, yapısı vardır.

Bir de olayları sanki "bu olay bana şunu hatırlattı, Allah sana böyle özel olarak, egonu çok önemsiyor ya, sana özel olarak hep böyle olay yolluyor, bunu anlamam için, bu insanı Allah bunun için karşıma çıkardı" — yani sanki bütün kainat senin egona hizmet ediyor. Yuh yani, değil mi? Bir şey olur mu? Ama şunu diyebilirsin: "ya bu olay, bu şey, şu insanla karşılaştım, şu olayı yaşadım; bu vesileyle benim anlayacağım, kavrayacağım, idrak edeceğim şey nedir? Hangi yanlışlarımı fark etmem konusunda bu bana iyi bir imkan ve şans oldu" bunu diyebilirsin. Yoksa böyle sanki kainat senin egonun etrafında dönüyormuş gibi algılamak çok sahte bir şeydir. Manasız bir şey.

Yani sen kendini bulmaya çalışıyorsun. "İşte ben böyleyim ama Allah beni bırakmıyor." Ne yapıyor? İşte şöyle olur, "Allah beni bırakmıyor." Ya bak sen bunun üzerinden ayrı bir ego üretiyorsun değil mi? Bu sadece kendisi için düşünmüyordur, başkasının başına bir şey geldiği zaman da onu öyle yoruyordur. O herkes için bir genel şey. İşte herkes kendini özel hissediyor gibi oluyor. Ama o tanımı yapan kişi bunu sadece kendi için yapmıyor. Tamam, fark etmez. Ben de diyorum ki fark etmez o. Yani işte bu bunun başına niye geldi, mutlaka bir şey vardır — bu yanlış bir şey. Sadece kendin için bunu söylemen de bir şey değiştirmez. Mevzuyu yanlış tanımlıyoruz. Onu anlamamız gerekir. Bir meselenin yüzlerce noktaya bakan yönü vardır. Ben sanki sadece bana bakıyormuş gibi düşünmemeliyim.

"Sadece ona bir şey mi... ama o da öğrenmesi gereken bir ders" istiyor. Evet, öğrenmen gereken bir ders olabilir. Veya senin öğrenmen gereken hiçbir ders yok, o da insanın hiç ilgisi olmayabilir. O zaman ego şunu der: o zaman bu benim başıma niye geldi o zaman, benimle ilgisi yoksa niye geldi? Orada demen lazım ki, benimle hiç ilgisi olmayan bir şey beni etkileyebilir. Değil mi? Ama ego bunu istemez. Kendisiyle özel bir ilgisi olmasını bekliyor.

Ama o zaman egonun sonuçta düzeltmesi gereken bir taraf varken — hani ego eleştiriyi de kabul etmediği için, kendinde bir hata var ki onu düzeltilmesi gereken bir şey var ki başına bir şey geliyor — o da ben bunu kabul etmeyen de ego olabilir. "Aslında benim her şeyim doğru, benim başıma da hiçbir şey gelmiyor, benim gözetmem gereken hiçbir şey yok, bu yüzden de benimle bu olayın hiçbir alakası yok" bu da ego diyebilir. Tabii onu da diyebilir. "Benimle hiçbir alakası yok" diyerek mükemmel olduğunu iddia ederek kaçınabilir. Bakın bütün bunların hepsi boş şeyler.

Bakılacak şey şu: bu olay bana ne gösterebilir, ne türden bir farkındalık kazandırabilir? Bana hangi benliklerle ilgili bir netlik gösteriyor? Bu belki bendeki bir egoya dair bir farkındalığı gösterebilir, belki başkasına dair; anlatabildim mi? Yani orada bakacağımız şey şu: bir olayın fıtratın, özün, ruhsal kendiliğin penceresinden okunması nasıldır, ego penceresinden okunması nasıldır? Ego penceresinden okuduğum bir nokta varsa ona bakarım, nötralize ederim o pencereyi. Fıtratın penceresinden bakıyorsa zaten problem yok. Anlatabildim mi? Yoksa "işte hatan varsa başına bir şey gelir, hatan yoksa gelmez" — bu sefer o formülleri üretir. Peygamberlik değildir bu, aynen. Anlatabildim mi? "Gelen kişi mutlaka günahkardır da başına geliyor" diye düşünüyoruz. "Ne günah ettiniz acaba?" Evet. Halbuki bakın şu çok önemli: fıtratımızın, özümüzün kapasitesinin ve kabiliyetinin açığa çıkması için de olaylar yaşarsın.

Peki farkı nasıl ayırt edebiliriz? Ya da o farkı önemsemediğinde gerek yok diyeceksiniz ama hani... Bütün olarak bakacağız. Yani orada o olayın içinde tetiklenen bir egomuz varsa, orada şuna bakacaksın: bu olay gerçekleştiğinde benim içimde hangi düşünce ve duygular şekilleniyor? Onları sakince masaya yatıracaksın. Bakacaksın hangisi doğal, hangisi değil. Gelenekte yanlış anlaşılan bir şey var ya: "ayağın taşa takılırsa başına bela gelirse nefsini yoklar." Aynısı yeni akımlarda da var: "senin içinde şiddet yoksa, kötülük yoksa, kötü biri gelip seni bulmaz, şiddet gelip seni bulmaz." Öyle bir şey yok. Şöyle hani, ayağın bir taşa mı çarptı? Orada mevzuyu nasıl algıladın? "Allah kahretsin" mi diyorsun, ya da "burada bir taş varmış, görememişim, ayağım taşa takılmış" mı diyorsun? Yani nasıl algılıyorsun? Anlatabildim mi? Nasıl yorumluyorsun? Buna bakmak gerekiyor. Yoksa her olayın içinde işte "bu mutlaka bir günahım var" veya "hatam var" veya "yok yok benimle hiçbir alakası yok" falan — bunlar ikisi de gereksiz. Bu sürecin bana hatırlattığı şey nedir?

Böyle iki tane genel mottu var çünkü: işte "içte ne varsa dışta o vardır", "yerde ne varsa gökte o vardır" gibi. Bu ikisi üstünde tam ego düzeyinde, işte başıma kötü bir şey geldi ya da sıkıntılı bir şey oldu, demek ki içimde hâlâ benim bir şey var gibi. Bu, örneği zaten kesip atan bir örnek yani. "Ermişlerin başına bir şey gelmemiş mi" sorusu, kesip atan bir örnek ama. Bu, ayet olarak da böyle kabul edilmiş yani. Belki işte o zaman hani bir şeye girmeli, bir isyan mı diyeyim, ya da bir olumsuz bir duygu; hani ondan dolayı belki ayrı bir yerden geliyor. Ama eğer kişi kötü bir şey geldiği zaman hâlâ ona böyle bir öfke veya bir negatif bir hissi taşıyorsa, demek ki orada içinde korkulmamız gereken bir şey var.

Herhalde tabii ki. Burada mesele şu: sen hayattaki bir olayı ego düzleminde iyi veya kötü olarak mı yorumluyorsun? Yoksa bu olay fıtratın farkındalığı üzerinden nasıl algılanmalı? Diyelim ki bütün insanlar seni yanlış anlıyor. Olabilir. Bakarsın yanlış anlaşılmaya sebep olacak kendinde bir şey var mı? Diyelim ki bulamadım. O zaman yanlış anlaşılmak senin için bir problem olmaz. İki, sen fıtratına uygun bir şekilde o yanlış anlaşılmayı karşılarsın, açarsın. İnsanların beni yanlış anlama opsiyonları ve tercihleri vardır. Bu onlarla ilgili bir şeydir. Ben kendimi tam ve doğru anlattım ama beni insanlar yanlış anladı, veya benimle ilgili yanlış yargı ve algıları oldu. Bundan rahatsız mıyım? Diyebilirsin ki rahatsızım. O zaman rahatsızlığım üzerimde çalışırım. Rahatsız değilim. O zaman zaten problem yok.

"Anlamayana zorla anlatırım mesela." Niye anlatıyor diye egonun düşünmesi gerekir değil mi? Yani niye anlatıyorum? Beni anlamayan insana niye hâlâ anlatmaya devam ediyorum diye bir soru gerekir. Yok, yani ki iyiliği olan daha farklıdır. Orada bir ego var: "beni doğru anlayacak, olduğum gibi anlayacak, beni şöyle yanlış anlamaya hakkı yok. O da ben kabiliyetsiz miyim ki bu beni anlayamıyor?" Evet. Ego da böyle bir ego olabiliyor. "Yani ben kendimi tam olarak anlatacağım, anlatmalıyım, eğer anlatırsam o da tam anlar. Eğer yanlış anlıyorsa demek ki benim henüz sergilemediğim bir başka performans var, işte ona bu türlü anlatamadım, o türlü anlatacağım, o türlü anlamadı, öbür türlü anlatıyorum, ama illa anlatacağım." Bu, karşımızdaki insan için değildir.

Peki hocam şöyle bir şey var: mesela peygamber Mekke'de anlatıyor, "beni kabul etmiyorlar." Size bir ayette diyor ki, "onlar seni değil, bizzat Allah'ı yalanlıyorlar, sana rahmetin yeterli" gibi bir ifade var. Tabi yani insan şunu anlamalı: karşındaki insan yüzde yüz objektif bir bilince sahip değil. Bu ne demektir? Seni eksik anlayabilir, yanlış anlayabilir, olduğundan fazla anlayabilir, olduğundan eksik anlayabilir. Niye bunu kabullenmiyorsun? Karşındaki yüzde yüz objektif biri değil ki.

Mesela ben çok yadırgarım şunu: birini seviyorsun diyelim, evlenmek için teklifte bulunuyorsun, karşındaki seni reddediyor. "Ben sevilmiyorum o zaman." Niye ki yani? Karşındaki seni tamamen objektif gören biri de mi? Seni reddettiğinde sen kendinle ilgili bir algı üretiyorsun. Karşındakinin sübjektif algısı var. Sen belki çok ahlaklı, dürüst, merhametli, şefkatli biri olabilirsin; o kendince şu boyda, şu kiloda biri istiyordur. Ne yapacağız şimdi, bu yüzden kendimizi kötü mü hissedelim? Ne kadar sahte bir şey. O yüzden başkalarının algısı sübjektiftir. Objektif olan ancak ermişler, peygamberlerdir. Dolayısıyla karşındaki insanın iyi niyetli bile olsa — bakın iyi niyetli olduğunu düşünüyoruz ama sübjektif algısı olabilir — bu da neyi ortaya çıkarır? Eksik anlaşılma, yanlış anlaşılma, olduğundan farklı değerlendirilme ve yorumlanmayı sonuç olarak verir. Bundan rahatsız olmak meseleyi doğru anlamamaktır.

Çocuklukta Edinilen Sahte Beklentiler ve Peygamberin Öksüzlüğü

Bizim kendi kabımız vardır, tabii ki doğaldır bu yani. Evet, biz bazı egolar nedeniyle insanlardan ve hayattan yanlış beklentiler taşıyoruz. Mesela bir egon var çocuklukta yani: "annem beni sevmeli." Ya annen de narsist diyelim, sevmedi. Ne yapalım şimdi? Değil mi? Ha büyüdün, geldin 15-18 yaşına şunu demen gerekir: "ya annem çok narsistti, kendi meselesiyle uğraşıyordu, beni göremedi, fark edemedi, anlayamadı, beni hep küçümsedi, yok saydı, hiçbir zaman onaylamadı." Olabilir. Bu onun psikolojik kapasitesiyle ilgili bir şey. Senin bundan dolayı kendi içinde ürettiğin bir benlik algısı varsa, "ben hiç sevilmedim, çok mağdur oldum, yeterince anlaşılmadım, anlaşılmadığım için de hep böyle sanki bir gelişimsel eksikliğim var, hiçbir zaman bu tamamlanmayacak" diyorsan, bu sahte bir egodur. Çünkü öz, hiç kimse tarafından sevilmeye muhtaç değil. Hiç kimse tarafından sevilmediğinde bir eksikliği yaşamıyor.

Peygamber öksüz veya yetim olduğu için özsel bir eksikliği mi oldu? Bizde bazı romantik Müslümanlar öyle zannediyor: "işte Amine'nin yetimiydi, Abdullah'ın öksüzü yetimiydi" diye böyle peygamberi psikolojikleştiriyorlar. Psikanalistler de bunu alıp, işte oradaki eksiklik ve yetersizlik duygusunu, kendisine meleklerin ilham ettiği bir kişi olarak algılayarak kompanse etmeye çalıştı diye sana bir yorum mu yapıyorlar o zaman? Sen peygamberi psikolojikleştiriyorsun. Peygamberin peygamber olmasıyla onun öksüz ve yetim olmasının bir ilgisi yok ki. Onun şefkatli olmasının yetim veya öksüz olmasıyla bir ilgisi yok ki.

O yüzden peygamberi ve dini psikolojileştirmemek gerekir. Evet, peygamberin tabii ki psikolojisi var. Din psikolojik boyuta da tavsiyede bulunur. Ama dinin asıl merkezi, asıl temeli spiritüel boyuttur. Allah bizi ona çağırır. Allah insanı Darüsselam'a çağırıyor. Psikolojiye çağırmıyor. Anlatabildim mi? Allah sizi Darüsselam'a çağırıyor. Kaos var, selam mı? Evet. Yani gerçek huzurun, barışın, aydınlığın, tamlığın olduğu, dengenin olduğu, ikilemin olmadığı, çatışmanın olmadığı, kaosun olmadığı, karanlığın olmadığı Darüsselam'a çağırıyor. Nedir o Darüsselam? Senin ruhsal özündür. Oraya çağırıyor Allah seni. Yoksa bak "iyi ol, iyi insanlar seni bulacak, emin ol, bak ben sana garanti veriyorum" demiyor Allah. Veya "sana kendini git özel hissettirecek birini bul." Ruh ikizini mi bulacaksın? Neyi bulacaksan? Bunlar sahte şeyler.

Ben ruh ikizimi aramıyorum, ruhu arıyorum; ruhun ikizi de yok zaten. Anlatabildim. Sahteliklere aldanmamak gerekiyor. Allah insanı Darüsselam'a çağırıyor, o da senin ruhundur, Allah'ın üflediği ruhtur; o Darüsselam'dır. Onun dışındaki şeyler Darül kaostur (kaos yurdudur). Psikoloji kaotiktir. Peki, ruh ikizini bulduğunu düşünen kişi cahildir; öyle bir şey bulunmaz, öyle bir şey yok. Şöyle ifade edeyim: kendini muhtaç hissettiren, kendisidir. Kaçırma şunu: o an kendini iyi hissettiğinde, o kendini iyi hissettiren kim? Hangi kendi?

Devam et şimdi. Bir şey söyleyeceğim diye... ben hiçbir şey söylemeyeyim gibi oluyor. Yok, rahat söyle, karışmayacağım. O zaman şöyle diyeyim: psikolojik olarak psikolojisini mutlu edeceğim...

Psikolojik Düzeydeki Mutluluk mu, Öz'ün Huzuru mu?

Bir şekilde hemhal oldu diyelim; özel ilişki de olabilir, normal arkadaşlık ilişkisi de olabilir diyelim. Şimdi bundan mutluluk oluyorsa, veya hani huzur alıyorsa diyelim, bu huzuru egonun oyunu deyip reddetmesi mi gerekiyor? Ya kişi bunu aramıyor, kişinin kendisinin karşısına çıkmış bir şey. Bu egonun oyunu deyip reddetmesi mi gerekiyor? Yoksa belki şükretmesi mi gerekiyor, ya da kabul etmesi mi gerekiyor?

Çok güzel bir soru. Eğer bunun psikolojik düzeyde olduğunun farkındaysa, deriz ki bu da psikolojik düzeyde hakiki mutluluğun bir gölgesi. Tamam mı? Gölgesi. Ama ben onunla hakikaten mutlu olduğumu düşünüyorsam o problem. Psikolojik düzeyde biri bana dedi ki "ya İsmail Bey, hiç sizin gibi sohbet eden görmedim, yani bu kadar insan dinledim" falan böyle tırnak içinde egoma "bana kendimi özel hissettirdi" diyelim. Derim ki bu egonun böyle kendini özel hissetme hikayesi. Der ve geçerim. Yani onun seviyesini ve derecesini tanımlarım. Ben genel anlamıyla insan ilişkisi olarak demedim.

İnsan ilişkisinde düşün. İnsan ilişkisinde diyelim ki birisi benimle çok uyumlu, ben de onunla uyumluyum, birbirimizi çok iyi anlıyoruz. Derim ki bu psikolojik düzeyde bir uyum ve bu uyumun da psikolojik düzeyde huzurlu, mutlu hissettiren bir tarafı var. Ama bak bunun seviyesini tanımlıyorum: bu psikolojik düzeyde bir mutluluk, huzur, sevinç, hoşluk. Anlatabiliyor muyum? Bunu reddetmem gerekmiyor. Hayır, niye kaçayım? Öz bir şeyi reddetmiyor, şey olması şartıyla: özdeşleşmemen şartıyla ve ne olduğunu tanımlaman şartıyla. Öz kötülüğü de reddetmiyor öze zarar vermediği için; öz kötülüğe karşı bile tepkisel değildir. Ama o hiç onaylamaz. Ama psikolojik düzeyde ortaya çıkan bir neşeyi, mutluluğu, huzuru onaylayabilirsin. Bunda bir problem yok. Ama doğru tanımlayarak.

Şöyle örnek vereyim: mesela bir şeyin gölgesi. Diyelim ki bir ağacın gölgesi. Veya daha çağrışımsal bir örnek vereyim: bir gölün kenarındasın, bakıyorsun göle, gölün kenarında bir ağaç topluluğu var, bir de o ağaçların gölün suyuna yansıyan gölgeleri var. Şimdi o suya yansıyan gölgeler var mı orada gölge olarak? Var, değil mi? Ama sen gidip ona "ağaç" diye yapışmazsın, değil mi? O nedir? O gerçek ağaçların gölgesidir. Gerçek ağacın gölgesine de ben hürmet ederim. Reddedecek miyim? Niye orada gölge oluyor, istemiyorum bu gölgeyi mi diyeceğim? Yok. Onun gölge olduğunu bileceğim, ona da hürmet edeceğim. Ama o göldeki ağaç gölgelerini ağaç zannedip onlara yapışırsam, o zaman ben sahteliğin içine düşmüşüm.

Bir insan hiçbir zaman ruh ikizini bulamaz. Böyle bir şey yok. İşte "bir insan beni çok seviyor, çok iyi anlaşıyoruz, çok mutluyum, mutluluk bu, birbirimiz için yaratılmışız" — yok kardeşim ya, böyle bir şey yapma yani, bu tuzağa düşme. "Bakıyor hocam, Mevlana'yı Mevlana yapan Şems'idir." Bu ikisi... Mevlana'yı Mevlana yapan Allah'tır, Allah Şems'i de kullanabilirdi, kullanmayan bir başkasını da kullanabilirdi. Dolayısıyla hiçbir şey gerçek anlamda fail değildir. Mesela peygamber mecazen hidayet verir. Tevbe Suresi'nin son ayetlerinde Allah'ın isimleri peygamber için de kullanılıyor: Rauf ve Rahim kullanılıyor. Peygamber bizatihi Rauf ve Rahim midir? Değildir. Ama Allah'ın Rauf ve Rahim tecellisi onda en mükemmel şekilde tecelli ediyor. Neredeyse tırnak içinde aynısıyla tecelli ediyor. Bu olabilir. Hadi olan bir tek Allah'tır, onun tecelliyatı vardır.

O yüzden mesela şu tuzağa düşmemeliyiz: "ya işte böyle gerçekten beni anlayan birini bulursam Allah'a daha kolay yakınlaşırım." Bak öyle şeyler üretme. Bunlar yanlış ego tuzaklarıdır. Ego ne yapmış oluyor? Sanki o şey mecburmuş gibi. Bakın Kur'an'da ve birçok şeyde bununla ilgili ilginç örnekler vardır. Hazreti Zekeriya ile eşi; ikisi de yaşlı. Hatta muhtemelen yani Hazreti Zekeriya'nın karısının hani artık menopozsa neyse işte, yani bugünkü tıbbi anlamda çocuğun olması imkansız. Ama Allah için imkansız yok. Anlatabildim. Allah dilerse olur. Zekeriya da dua etti: "Ya Rabbi diler isen ver" dedi, verdi. Burada biz şunu diyemeyiz: "şu olmazsa olmaz." Öyle bir şey yok. İşte "beni çok anlayacak birini bulursam gerçekten manevi olarak da yol alabilirim, ama beni seven, bana değer veren, beni anlayan birini bulamazsam maneviyata da yoğunlaşamıyorum" — bu sahte bir egonun hikayesidir. Aldanmamak gerekiyor.

Teşekkür ederim.