Fıtrat, Nefsin Arındırılması ve Arzu-Korkudan Özgürleşmek
Ermiş İnsanların Ortak Özelliği: Aşırı Uçlara Kaymamak
(Sohbetin başında, ermiş olarak bilinen, ego parçalanması yaşayan ve benliğini teslim eden insanların ortak bir takım belirtileri olup olmadığı soruluyor. Genelde meditasyon halinde duran, hiçbir şey yapmayan veya dünyadan kopuk gezen bir tip tasavvur edildiği belirtiliyor.)
Böyle bir kişinin yaptığı hal ve hareket özseldir, nefsani değildir; öz tarafından gelen bir tepki, bir reaksiyon olarak düşünülebilir. Yani yüzde yüz dışsal ölçütler koyamayız ama bir ermiş kişinin bir ambiyansı, bir atmosferi vardır. Şimdi bir merkezinin olması ve o merkezinin farkında olması neyi getirir? Psikolojik düzeyin aşırı uçlara kaymamasını getirir. Bunu basitçe şöyle düşünelim: bazı sistemler bir yaya bağlıdır, belli bir yere gider ve yay onu tutar, daha fazla gitmez o parça. Spiritüel bilinci olan insanlar buna benzer: dünyadaki herhangi bir şeye çok fazla sevinmez, herhangi bir kayıpta da çok fazla üzülmez. Neden? Çünkü çok fazla sevinmesini gerektirecek bir şey değildir o.
Sen eğer güneşi biliyorsan, ayın ışığının güneşe nispetle hangi düzeyde olduğunu bilirsin; o kıyas senin bilincinde vardır. Ve ayın ışığını gören biri, "hayatımda gördüğüm en parlak ışık bu" demez, çünkü güneşin bilincine sahiptir, güneşin ışığına nispetle ayın ışığını fark eder. Pırlantayı, elması bilen birisi en parıltılı cam parçasının elmasla mukayese edilemeyeceğini bilir ve o cam parçasına elmas muamelesi yapmaz. Ermiş bir insanın farkı, hakiki, kalıcı, ebedi, sonsuz, mutlak olanın farkındalığına sahip olmasıdır. O bilinci olduğu için, dünyadaki herhangi bir şey ister sevindirici olsun ister üzücü görülsün, o konuda aşırı bir şekilde sevinç ve üzüntüsü fazla kaymaz.
Bunu yanlış anlamayalım: "adam böyle biraz duruyor, çok da sevinmiyor, çok da üzülmemeye çalışıyor" değil kastettiğim; doğası gereği böyle. Doğası o uçlara gitmeyi doğal olarak engelliyor, kendini kasmıyor. Bir şey geçiciyse, sınırlıysa, mutlak ve kalıcı olana nispetle kıymeti o derecedir; bunu bilir, bunun müdrikidir. Mesela peygamber, dünyadaki hiçbir şeye ortalama bilince sahip insanların sevindiği kadar sevinmemiştir; çünkü öyle bir niteliği yoktur. "Çok zengin oldu", "eşi onu çok iyi anladı" — tamam, anlamış veya anlamamış, ne olacak? Bu tür şeylerin nisbi bir değeri var, hakiki mutlak bir değeri yok. "Eşim beni anlamadığı için hayatım çok mutsuz" — niye mutsuz olsun ki, sadece eşin seni anlamamış, bu kadar. Ama sen onu hayatının tam ortasına oturmuş bir kâbus gibi algılarsan, o zaman mutsuz olursun. Ama bütünün farkındaysan, onun kapladığı alanı veya taşıdığı olumsuzluk değerini o nispetle tanımlarsın, daha fazla değil.
O yüzden bir insanın kemalinin bir işareti, dünyadaki herhangi bir şeye sevinmesi veya üzülmesinin derecesiyle ölçülebilir. Bir insan dünyadaki hayatının kaderine dair çok dert ediyorsa, o insan ermemiştir; çünkü senin hakiki kaderin o değil, benim hakiki kaderim asli varlığımın kaderi, Allah'a aidiyetle ondan gelip ona gitmemdir. Eğer ben dünyada yaşadığım bir olumsuzluk nedeniyle bir çöküntü yaşıyorsam, o an öz varlığımın, spiritüel varlığımın bilincinde değilim demektir. Çünkü dünyadaki hiçbir süreç kalıcı olmadığı için büyük, kalıcı, mühim bir dert fonksiyonu taşımaz.
Bu, egoların içindeyken tetiklenmeyeceğim veya daha coşkun, daha neşeli bir hal yaşamayacağım anlamına gelmiyor. Belirli bir bilinç seviyesine geldiğinde bu hallerin tamamen kaybolup donuk, nötr bir hale gelinmesi de kastedilen değil. Psişik düzeyin sevinci ve üzüntüsü belli bir marj içinde inip yükselmesi söz konusu olur; ve o, psikolojik düzeyin bir halidir. Ermiş kişi asıl varlığının bu olmadığının bilincindedir. Mesela iyi terbiye edilmiş bir köpek olur olmaz her şeye havlamaz; efendisine bakar, ona göre davranır, bariz bir tehlike olursa havlar. Böyle bir köpeğin bir dengesi vardır, bir sabitesi vardır, dayandığı bir şey vardır — sahibinin talimatına odaklıdır, ondan talimat alabilir, o talimatı anlayabilir. Burada psikolojik düzey ruhun emrinde olan bir şeydir.
Kur'an'da anlatılan Adem kıssası aslında bu iki düzeyi çok bariz bir şekilde anlatır. "Sen ve eşin cennette yerleş, orada susamayacaksın, acıkmayacaksın, olumsuz bir etkiye maruz kalmayacaksın" diyor; dolayısıyla orada bir denge ve huzur hali var. Sonra psikolojik düzeye şeytanın verdiği vesveseye insan inanınca, "mükemmel olamayacaksın, bir melek olamayacaksın, ebedi bir mülke sahip olamayacaksın" der; psişik düzey arzu ve korkularına mağlup olunca, bu arzu ve korkular bizi aşırılığa götürüyor. Bir şeyden çok korkarsan aşırılaşırsın; örümcekten o kadar korkuyorsun ki seni yiyecek zannediyorsun. Benim tanıdığım biri kediden çok korkardı; bir gün ofise küçük bir yavru kedi geldi, aşağı kata kadar kaçtı. Bu, aşırı bir hareket; nedeni gereksiz ve aşırı korku. Bazen de bir şeyi çok arzu ederiz, ona hayati, varoluşsal bir değer veririz; o arzu bizi aşırı bir şeye tutkulu kılar ve elde ettiğimizde "süper bir şeymiş" diye abartırız — adam Roma'ya gider, bir yemek yer, "hayatımda böyle yemek görmedim" der; ama altı üstü yemektir, neyi abartıyorsun?
Psikik düzeyin tabiatı ölçüsüzlük ve uçlara gitmektir, çünkü kendi içinde bir sabitesi, bir ölçütü yoktur; o ölçüt spiritüel bilincimiz tarafından konur. O yüzden kâmil insanların psikolojik düzeydeki tepkileri daha ölçülüdür — ama bu ölçüyü rasyonel bir tavırla değil, doğal bir şekilde sağlarlar. Cenneti görmüş olsaydık, dünyadaki güzelliklerin, tabiattaki rengarenkliğin bizim tarafımızdan algılanması biraz farklı olurdu; bir şeyin hakikisini biliyorsan bir de onun simülasyonunu, gölgesini biliyorsun. Bu ikisini bildiğinde, gölge olan, sınırlı olan şey sende o kadar fevkalade bir şey uyandırmaz. Bu sönük olmak değildir; senin içinde derinde bir coşku, bir mutluluk vardır, yoksa böyle somurtup çok kontrollü davranmak, "ne çok üzül ne çok sevin" demek değildir. Bazı tasavvuf çevrelerine giren insanlar kendini fazla kasar; bu manevi bir kavram, tasavvuf kavramı değil.
Peygamberin Hicretteki Sözü: "Üzülme, Allah Bizimle"
Örnek: Hz. Peygamber'in hicretteki sürecinde Hz. Ebu Bekir "yakalarlarsa ne yapacağız" diye bir üzüntüye veya kaygıya kapılıyor. Peygamber ona ne diyor? "Üzülme, Allah bizimledir." Yani biz, Allah'ın üflediği ruhu taşıyan spiritüel varlıklar olarak, hakikatte manevi varlığa sahip kişiler olarak, bu dünyada birinin yakalayıp öldürmesinden bu kadar korkmamız gerekmez. Niye korkuyorsun veya üzülüyorsun ki, Allah bizimle. Dolayısıyla bu dünyadaki kaderimiz burada sonlanacaksa sonlanır, ne olacak yani? Bu kalıcı, hakiki bir şey değil ki. Burada sonlansa da 10 sene sonra sonlansa da arada büyük bir fark yok, hayati bir fark değil, niteliksel bir fark değil, niceliksel küçük bir fark. Daha şuurlu ölmek isteyip de "ya Rabbi daha şuurlu ölsem daha güzel olurdu" demek, ama takdir edilmişse sorun yok; senin niyetin ilahi dergâhta geçerlidir. Allah "niye daha şuurlu ölmedin" demez, "iyi bir niyetin vardı, niyetine göre muamele edeceğim" der. Bunu da çok fazla dert etmeye gerek yok.
Dolayısıyla bir insan dünyadaki bir olumsuzluğu, bir mahrumiyeti çok büyütmemeli, bir kazancı da çok büyütmemeli; çünkü bunlar sınırlı, geçici şeylerdir. Diyelim ki gençliğim var, yakışıklı bir erkeğim veya çok güzel bir kadınım — buna ne kadar sevinebilirim ki? 20 sene sonra ne olacak, 30 sene sonra? Geçen bir şey. Sen neyin coşkusunu duydun — geçici ve sınırlı bir şeye dair bir coşku. O coşku bu şeye orantılı mı? Değil. Eğer orantılı olsaydı, 60-70 yaşına gelen bir kadın "20'li yaşlarımda iyi ki o kadar coşmuşum, çok güzeldi" derdi; ama 60 yaşına gelince kimse öyle demiyor, "geçti o günler" diyor. Bu dünyada bir insan neye gerçekten bütün kalbiyle sevinebilir ki? Bütün kalbini vereceğin öyle bir şey yok.
Onun için Bediüzzaman'ın çok ilginç bir ifadesi vardır (tam metnini şu an ezbere hatırlamıyorum ama şöyle bir şey): "Ey insan" diyor, "sen öyle bir mahiyette yaratılmışsın ki sende çok büyük, ebedi, bâki cevherler var" — nitelikler, kıymetler var. "Sendeki bu latifeleri, bu cevheri bir öpmekte, bir lemada, bir ışıkta, bir lezzette batırma, kendini onların içinde batırma." Nedir bu? "Herkes beni seviyor, süper, bundan daha başka ne istersin" diye düşünmek — bu dünyadaki şeyler öyle bir şey değil. İkincisi, sen varlığını o kadar sınırlı algılıyorsun ki, birilerinin seni takdir etmesi, sevmesi sana sanki bir varlık kazandırıyormuş gibi görünüyor. Halbuki senin varlığın böyle bir şey değil; sen öyle bir varlıksın ki, Allah'ın kendisine muhatap kıldığı, onun yeryüzünde aziz bir misafir olarak gönderdiği bir varlıksın.
Bediüzzaman'ın Çekirdek Metaforu: İnsanın Kıymetli Mahiyeti
Sen öyle bir varlıkken, Allah'a aidiyetiyle nitelik kazanan bir varlıkken, kendini küçücük bir şeyde batırıyorsun. Bir metaforla: sana bir çekirdek veriliyor, bu çekirdeği eksen muazzam bir ağaç çıkacak; sen onu kuru yemiş niyetiyle yiyiveriyorsun. O çekirdeğin içindeki fevkalade kıymetli niteliği, o koca ağacı bir anlık bir damak zevkine mahkum edip bitiriyorsun. İnsanın psikolojisine çok kıymet verip onun üzerinden yaşaması da buna benzer.
İnsan gerçekten kıymetli bir varlık; bunu ego düzeyinde şişirmek için söylemiyorum, insan hakikaten Allah'ın kendisine muhatap kıldığı bir varlıktır. İnsanın kendi mahiyetinde o kadar kıymetli, o kadar yüce bir şey var ki, insan bunu idrak etse kâinatta hiçbir şeyi mutluluğuna hedef yapmaz; çünkü bizatihi o öz varlığının huzuru ve mutluluğu vardır. Ama insanlar bu yönlerini unutuyor: bir yemekten aldığı lezzetle boğuluyor, karşı cinsten birinin kendisini beğenmesiyle mest oluyor — "beni beğendi, beni özel olarak seçti, bensiz yapamıyor." Ama bir insanın seni beğenmesi o kadar abartılacak bir şey değil; o, dünya hayatının sınırlı bir süreci. Sen öyle bir varlıksın ki, yeryüzüne bir şahit, bir müşahede edici, bir misafir, Allah'ın özel bir muhatabı olarak var edilmişsin. İnsanın hakiki mahiyeti budur; ama sen kendini kazandığın bir paranın, bir başarının, küçük bir hazzın içinde kaybediyorsun. Öyle bir varlık değilsin.
Bu yüzden kendi fıtratının hakikatini bilen insan, neyin gerçekten mutluluk olduğunu da bildiği için dünyadaki herhangi bir şeyin verdiği mutluluğun düzeyini bilir. Burada hiçbir zaman bir küçümseme yoktur; dünyadaki herhangi bir şeyi küçümseyemeyiz, her şeyin kendine göre taşıdığı bir değer, bir kıymet vardır. Ama ona olduğundan biraz fazla verdiğin anda kendine haksızlık yaparsın.
Dünyevi Şeyleri Abartmamak: Arabanın Süs Parçaları Örneği
"Arabam yok diye üzülüyorsun, ev alamadım diye üzülüyorsun, eşin seni anlamadı diye, çocuğun seni dinlemedi diye, çocuğun olmuyor diye üzülüyorsun." Bunlar üzülünecek şeyler; olsa iyi olur, olur tabii ki. Ama olmaması varoluşsal olarak bir şey ifade etmez. Arabanın cantı veya dıştaki bir aksamı gibi düşünün — bazı parçalar olmasa da araba yürür, hiçbir sıkıntı, eksiği yoktur. Kur'an mesela dünya hayatına "süs" der; bu bir süstür, olsa güzel olur, olmasa da olur. Olmadığında "araba pert oldu" değil. "Bu olmadı, hayat bana çok tatsız geliyor, mutsuz oluyorum" — yok öyle bir şey, sen onu yanlış algılıyorsun. Bir çocuğun balonu patladı diye dünyası yıkılmış gibi ağlaması ile, büyük insanların da bir balon mesabesindeki bir kaybı büyütmesi arasında aslında temelde bir fark yoktur.
Bunu daha iyi anlamak için 60'ını, 70'ini geçen insanlara sorun bakalım: üzüldüğün şeye şimdiki aklınla o kadar üzülür müsün? Sevindiğin şey o kadar sevinmeyi gerektiren bir şey mi? Normal insani bilinci varsa size anlatır. Yetmişini geçen bir insan bu dünyanın tabiatını deneyimsel olarak görmüştür: "şuna üzüldüm ama değmezmiş, şuna küstüm ama gerek yokmuş, dünya çok kısaymış" der. Bunu anlamak için 70 yaşına gelmeye gerek yok, daha erken yaşlarda bir insan anlayabilir ve o anlayışla yaşayabilir. Çünkü o tür şeyleri varoluşsal bir arzu ve korku haline getirdiğimizde yanlış şeylerin peşine düşüyoruz; ve içimizde psikolojimizin olumsuz potansiyel riskleri ortaya çıkıyor.
Adem Kıssası: Şeytanın Vesvesesi ve Cennet Yaprakları
Kur'an'da şeytan Adem'e vesvese verdi, o da aldandı der; ağaçtan yedi ve ona kötü yerleri göründü der — "sev'etühümâ" ifadesi vardır, "sû'" (kötü) kelimesinden geliyor. Çoğunlukla bunu cinsiyetle ilgili bir şey olarak algılarız; halbuki cinsiyetle bir ilgisi yok. Ayetin devamında "onları cennet yapraklarıyla örttüler" der; Hristiyan teolojisi tablolarında bu resmedilir. Halbuki ortaya çıkan kötü şey, psikolojik düzeydeki potansiyel risklerdir. Sen bir arzu ve korku üzerinden hayatı yaşadığında, psikolojik benliğin sana ölçüsüz, dengesiz, aşırı, gereksiz şeyler lanse ediyor. Bu lanse ettiği şeyler insanda bir kısım kötülüklerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Mesela "güçlü olmalıyım" diyorsun — bu varoluşsal bir arzu, "güçlü olmazsam olmaz" diye hayati bir şey olarak görüyorsun. Bu sefer güçlü olmak için psikolojik benliğin kendini daha güçlü kılacak tavırlar sergilemeye başlıyor; kendisinden daha güçlü birini görünce içten içe kavga ediyor, gücünü ona dayatmaya çalışıyor. İşte kötü ortaya çıkıyor. Yani psikolojik düzeyimizin arzu ve korkularına kapıldığımızda, psikolojik düzeyimizdeki kötü potansiyeller ortaya çıkıyor. Kur'an'da anlatılan şey budur.
Cennet yaprakları nedir? O anda sende gizli olan manevi bilgeliktir, anlayıştır; "varak/yaprak" bir bilgeliğin yazılı olduğu bir metin anlamına da gelebilir, tıpkı "takvim yaprağı" veya "kitabın yaprağı" dediğimiz gibi. O anda sende gizli olan bir bilgelik var; sen bilgeliği kaybetmedin, nefsinde bir negatiflik ortaya çıktı ama içinde o bilgelik duruyor.
Mesela diyebilirsin: "bu kadar korkmam gerekiyor mu?" Diyelim ki ömrün elli yaşına geldiğinde kanser oldun, bütün tedavileri gördün, "ömrüm çok kısa" diyorsun. Neden? Çünkü dünyada daha fazla yaşama arzun var. Ama ömrün elli olacaksa ne yapacaksın, o arzu seni bir korkuya bağlıyor, o korkuyla artık mutsuz oluyorsun, memnuniyetsizsin, şikayetçisin, suratın asık, mukayese yapmaya başlıyorsun, "niye beni buldu" diyorsun. Bu sende birçok gereksiz olumsuzluğu ortaya çıkarıyor.
Peki bunları cennet yaprağını kullanarak ortadan kaldırabilir misin? Evet. Diyebilirsin ki "hayat Allah'ın Hayy isminin tecellisidir ve ben bu dünyada yaşadığım gibi, ölüm sonrasında da yaşayacağım" — Allah "Rabbine dön" diyor, dünyada ve ahirette inanan insana iki müjde vardır diyor. Ben ne olacak ki, 50 yaşında ölsem ne olur, 60'ında ölsem ne olur, 70'inde ölsem ne olur? Sadece yaşadığım müddet insan olarak yaşamaya bakacağım, bu kadar. Yoksa ne çok yaşama arzusu duyacağım ne de "niçin hayatım bu kadar kısa" diye korku ve gerilim yaşayacağım.
Biz insan olarak ne yapıyoruz? Psikolojik düzeyi mutlaklaştırıyoruz; psikolojik düzeydeki arzu ve korkular sanki varlığımızın zeminiymiş gibi davranıyoruz. Bakın bütün kutsal metinler insanların nefislerini temizlemesi üzerinde durur; bu temel bir ilkedir. Bütün kutsal kitaplara bakın: kendini arındırma, nefsini arındırma. Demek ki bu, kutsal metne muhatap olduğunda nefsin bir kısım şeylerle gölgelenmiş, kirlenmiş olduğu anlamına geliyor; ama bunları temizleyebilirsin. Çocukluğumuzdan itibaren doğduk, şöyle veya böyle bir anne-babanın, sosyal çevrenin muhatabı olduk, insanlarla karşılaştık; bu süreçte bir kısım arzu ve korkularımız oluştu. O arzu ve korkular bizi eksik, yanlış, aşırı birçok noktaya götürdü: "başarılı olmalıyım, sevilmeliyim, takdir görmeliyim, insanlardan hürmet görmeliyim" — bir sürü hikaye ürettik. Bu hikayenin maruz ve mağdurlarıyız aslında. Kutsal metin bizi buradan kurtaracak.
Her birimizin birçok arzu ve korkusu var; kendinize sorduğunuzda göreceksiniz. "Ölmek ister misin?" Yok, istemem — bir korku var. "Sevdiğin insanların seni unutmasını ister misin?" Hayır asla — çünkü unutulmamayı istiyorsun. "Sana ihtiyaç duyan insanların sana ihtiyaç duymamasından rahatsız olur musun?" Düşünmek bile istemiyorum — çünkü boşa düşeceksin o zaman. "Hiç kimsenin seni anlamamasından rahatsız olur musun?" Elbette. İşte, o rahatsız olan kim? Yaratan seni ondan temizlemek istiyor. Dünyada anlaşılmamak senin için varoluşsal bir problem değil; sana bu korkuyu veren kim? Seni arındırmak istiyor. O arınma gerçekleştiğinde iman nedir, insan nedir, hakikat nedir, o zaman anlayacaksın.
Nefsin Arındırılması ve "Allah Kuluna Yetmez mi?" Ayeti
"İnanıyorum, çok güzel, Allah'a inanıyorum, peygambere inanıyorum, Kur'an'ın gerçek olduğuna inanıyorum" demek yeterli değildir. Kur'an diyor ki: "inandık demekle bırakılıvereceğinizi ve bir sürece tabi tutulmayacağınızı mı zannediyorsunuz?" Yani tamam inandın, ama nefsin hâlâ bir kısım negatif etkilere maruz; egon ruhunu gölgeliyor, spiritüel öz varlığını gölgeliyor. Ne yapacaksın? Bir taraftan "inanıyorum" diyorsun ama inandığın şeylere inanmayan içinde kırk çeşit benlik var. Allah diyor ki "Allah kuluna yetmez mi? Şahit olarak ben yeterim." İçinizdeki bir ses "tamam ama yetmez" diyor değil mi? Kendi içinizde hesaplaşmak durumundasınız. Yaratıcı bunları temizlemek istiyor.
Bu şu demek: psikolojik düzeyimizde arındırılması gereken şeyler var. Bu "sen imansızsın, imanın zayıf" meselesi değil. Allah diyor ki: "inandım" diyorsun değil mi? İnandım deyince ben seni orijinal haline getireceğim demiş oluyorsun. "Ya Rabbi sana inandım ve senin bana bir fıtrat verdiğine de inandım, bu fıtratın da az çok Kur'an'da anlatılan bir kısım nitelikleri olduğunu kabul ettim, ama ben o halde değilim" dersen, Allah diyor ki "merak etme, seni olgunlaştıracağım, pişireceğim, yeter ki bunun farkında ol."
Bazen yanlış anlaşılırsın, şu olur bu olur — işte bu bir arınma imkânıdır. Ya da diyelim ki egon birilerine yardım etmiş, yardım ettiğin kişiler de egonun deyimiyle nankörlük yapmışlar sana; bu ne demek? Bak Allah seni senin pencerenden bakarsan, gerçekten burada neyi çözümlemem gerekir? "İnsanlar bana nankör" diyen içinde bir benlik var, ama bu gerçek mi? Kur'an'a bakıyorsun: "onlar Allah'ın kendilerine verdiklerini ihtiyacı olanlara verirler, hiçbir teşekkür de beklemezler" diyor. Fıtrat böyle bir şeymiş. Sen bu fıtratta mısın? Öyle bir fıtrat tanımı yapıyor Kur'an — "insan bir teşekkür etmez mi" diyoruz, Kur'an "teşekkür beklemezler" diyor. O zaman ben nasıl biriyim aslında? Hakikatte insan olarak, ben öyle bir varlığım ki, yaratıcıdan gelen bütün güzel şeyleri fark eden, alan ve bunları yansıtan, bunlardan hiçbir benlik üretmeyen bir varlığım. Böyle bir varlık olduğuna inanıyor musun?
"Ama hocam insan da bekliyor yani" diye sorulabilir. O zaman diyorum ki, bak Allah'ın tanıttığı insanla senin içinde tanımlanan insan farklı. Neye inanıyorsun — insanın teşekkür dahi beklemeyecek bir fıtratta olduğuna mı, yoksa "insanlar hiç olmazsa bir teşekkür bekliyor, o kadarcık da bir hakkımız olsun" diyen insan mısın? Allah seni bu konuda sınamıyor; biz hep "Allah sınıyor" zannediyoruz. Allah seni temizlemek istiyor — Kur'an'da, ehlibeyt hakkında da çok bariz geçer: "Allah sizi temizlemek istiyor." Allah bizi sınamak istemiyor, "iyi misin değil misin" Allah'ın ilgileneceği bir şey değil, senin alanın bu. Seni sınamıyor, sana arınmak için imkân veriyor.
Gerçek Rab Kimdir? İnsanları mı, Allah mı Seni Terbiye Ediyor?
"Rab" kelimesinin bir anlamı da terbiye edendir. Sen onun rububiyetiyle inşa olmuş bir varlıksın. Biz "sen bizim Rabbimizsin" demişiz (elest bezmine işaret); ama bakalım o mu bizim Rabbimiz, yoksa "senin yüzünden hasta oldum, senin yüzünden öfkelendim, senin yüzünden kabalaştım, senin yüzünden mutsuzum" mu diyoruz? O zaman benim Rabbim sensin, benim Rabbim Allah değil demek oluyor. Sen diyorsun ki "sen benim Rabbimsin" — hem rububiyetiyle seni şekillendirmiş hem de bu dünya hayatında onu Rab kabul ediyorsun, yani onun terbiyesine tabi olduğunu söylüyorsun. Peki onun terbiyesi sana ne anlatıyor?
Düşün, acaba o mu seni terbiye ediyor, yoksa bugüne kadar muhatap olduğun insanlar mı seni terbiye etmiş? "İnsanlar beni bu hale getirdi" diyoruz; o zaman Allah senin Rabbin değil demektir, farkında değilsin. "Hayatımda muhatap olduğum insanlar kabaydı, bencildi, üçkağıtçıydı, ben de bencil oldum, ne yapayım, beni insanlar bu hale getirdi" — o zaman senin Rabbin Allah değil o zaman. Bir insanın seni şekillendiriyor olması ne demek? Kendi iradem ve tercihim haricinde bir insan beni şekillendiriyorsa, farkına varmadan o benim Rabbim olmuş demektir. Meşhur bir hikaye var: beyaz adam Afrika'ya gitmiş, ağaçların tepesinde maymunlar var, oraya çıkamıyor, taş atmaya başlamış; taş atınca maymun da muz atıyor, elinde başka bir şey yok, tepkisel davranıyor.
Peygamberin bir sözü var: "beni Rabbim terbiye etti." Yani beni Mekke'nin cahilleri, kafirleri, zalimleri, vurdumduymazları, umursamazları, Taif'te taş atanlar terbiye etmedi. Hz. Yusuf'u onu kuyuya atan kardeşleri mi terbiye etti, masum olduğu halde haksız bir şekilde hapse atanlar mı onu terbiye etti? "Ne biçim bir dünyaya gelmişim, Allah kahretsin" deyip mutsuz mu oldu? Onun için kendinize sorun: beni kim mutsuz edebilir? Dünyadaki herhangi bir hadisenin beni mutsuz edebilme şansı yok aslında; herhangi bir şeyin beni kendi fıtratımın dışına çıkarma şansı yok aslında — ben onu vermiş oluyorum muhatabıma, çünkü hakiki doğamın farkında değilim.
Ben kaba bir insanın karşısında kabalaşmak zorunda değilim ki. Bencil bir insanla muhatap olduğumda bencilleşmem gerekmiyor ki. Merhametsiz bir dünyada yaşıyor oluşum beni ne mutsuz etmeli ne de merhametsiz hale getirmeli; çünkü ben yaratıcıdan kaynaklanan bir varlığım, onun merhametiyle besleniyorum. "Merhamet kalmamış" diye şikayet ederiz — nerede kalmamış, dünyada mı kalmamış? Kalmamışsa kalmamış, sende var mı? Sende de kalmamışsa, o zaman kaynağa bağlan, merhametin kaynağı olan Allah'a bağlan, merhameti oradan bul. Kutsal metin bize der ki, Allah'la alışveriş yapın: ben yaratıcıyla bir merhamet ilişkisine gireceğim, o merhamet eden ben merhamet edilenim, o seven ben sevilenim.
Allah bizi bu dünyaya gönderip "gidin dünyada mutluluk arayın, sevgi arayın, başarı arayın" diye göndermiş mi? Var mı böyle bir şey? Peki bizim egomuz dünyaya hangi gözle bakıyor — arayış gözüyle. Burada bir yanlışlık var. "İnanmazsan kötü olur" demiyorum; şu an kötü bir durumdasın ama farkında değilsin, problemin nedeninin ne olduğuna dair. Mutsuzsun ama nedenini ona buna bağlıyorsun — kimlere beğendirmeye çalışıyorsun, kimin onayını almaya çalışıyorsun, hangi arzunun peşinde ve ona ulaşamadığın için mutsuzsun?
Ruhlar Aleminde Yaşamak
Taif hadisesi nettir. Taşlanıyor, "Ya Rabbi" diyor, başıma gelen hiçbir şeyin ehemmiyeti yok, ben senden razıyım, sen de benden razıysan, yani aramızdaki bağı muhafaza edebiliyorsam, bana kâfi. Bu kadar. Hiçbir şeyin beni mutsuz etme şansı yok. Ama nereden bakarsam, kendimi ne olarak algılarsam... Cem Yılmaz'ın bir sözü var: "ruhlar aleminde yaşayamıyoruz." Ben ruhlar aleminde yaşıyorum aynı zamanda bir bedeni kullanıyorum. Bir bedeni kullanan ruh muyum, yoksa bir ruhum olduğunu zanneden beden miyim? Bunu sormak durumundayım. Tabii ki ruhlar aleminde yaşıyorum, herkes de ruhlar aleminde yaşıyor, kimi farkında kimi değil. Biz ruhlar alemini başka bir alem zannediyoruz — sanki bir yer var, orada ruhlar var, burası bedenler alemi, burası egolar alemi diye. O zaman nerede kaldı Allah'ın "ruhundan üfledim" demesi? Üflediğinde orada mı değildin, yoksa bıraktın mı bir yerde onu?
Kutsal metin bizi nefsimizi temizlemeye çağırır; bu temizleme, en nihayetinde senin hiçbir varoluşsal arzu ve korku duymaman anlamına geliyor. Hayatta hiçbir şeyi varoluşsal bir şekilde korkulan veya arzu edilen bir şey olarak görmüyorsun. Ne demek varoluşsal olarak arzu edilen veya korkulan şey? "Bu olmazsa mutsuzum" diyorsan, varoluşsal bir şey bu; "şu korkum gerçekleşirse mahvoldum" diyorsan, varoluşsal bir korku bu. Mesela "hayatta hiç kimse beni sevmezse bittim" — varoluşsal bir korku. "Şuna sahip olamazsam, şu noktaya gelemezsem boşa yaşadım" — varoluşsal bir arzu. Bunu dille söylemesek de önemli değil, dil önemli değil burada.
İnsan bunu ne zaman algılar? Ya hayatın ilerleyen sürecinde ya da ölüme yakın algılar; çünkü zamanımızda insanların egosu o kadar şişirilmiş ve herkes benzer bir ego ile yaşadığı için, bunları normal kabul ediyoruz. "Ya insan değil miyiz, tabii ki bu tür arzularımız, korkularımız olacak" deriz — modern zamanlarda insanın seviyesi en aşağıya kadar indirilmiştir. Kutsal metin ise seni aslında sahip olduğun yere yükseltiyor. Bazıları der ki aydınlanma felsefesi insanı Allah'a kulluktan kurtarıp ona bireysel varoluş hediye etmiş — o hediye edilen varoluş, mevcut olan binlerce arzu ve korkunun cebelleşmesi içinde, güya kendini arzularını gerçekleştirdiğinde mutlu olacak, gerçekleştiremediğinde çökecek bir varlık. Bu mu insan olmak?
Kutsal metnin sana hediye ettiği şudur: sen bu yeryüzünde izzetli bir misafirsin, bu âleme şahit olacaksın ve insanlığınla mukabele edeceksin, bunun için geldin. Mutsuz olarak yaratıp da mutluluğu araman için bu dünyaya göndermedim ki. Binlerce mutluluk kitabı var değil mi — halbuki mutlu olarak yaratılmışsın. Bebeğe bak, mutsuz mu? Mutlu bir çocuk, hiçbir şey yokken gülüyor, hiçbir başarısı yokken rahat, "CV'si" bomboş ama hiçbir şeyden utanmıyor, altına yapıyor ve bundan utanmıyor — çünkü onun süreci, bunun farkında.
Bunu dinden bağımsız düşünmeliyiz. İnsanlarda bir yanılgı var: "din bunlar demek" diyorlar, bunlardan bahsedince din oluyor sanılıyor. Din, senin var oluşunu, nasıl bir varlık olduğunu, neyle bağlantılı olduğunu ve hakikatteki yolculuğunu sana anlatan bir mesajdır. Din, yaratıcının semadan yeryüzüne indirdiği bir ip gibidir, ya da ayakları yeryüzünde, öbür ucu yükseklikte olan bir merdiven gibidir. Onun için din, vahiy, insana bir tenezzüldür, bir iniştir; onun düştüğü yerden onu çıkaran bir şeydir. Ama günümüzde dini bir teselli konusu haline getirmişiz; hayattan dayak yediğimizde dinde teselli bulmaya çalışıyoruz. Din benim tesellim değil ki, din benim duygusal olarak kendimi rahatlatmak için yaşadığım bir şey değil; din benim varoluşumun aslıdır.
Ya manevi bir temele, dini bir referansa göre yaşarsın, veyahut egona göre yaşarsın; başka bir ihtimal yok. Hazreti İsa "bir insan iki tanrıya kul olamaz" diyor. Ya tanrıya ya egona hizmet edeceksin; ya egonun referanslarıyla, ya yaratıcının sana kodladığı referanslarla yaşayacaksın. Bütün mesele budur. İnsana verilmiş büyük bir kurtuluş mesajıdır; içinde olduğumuz psikolojik arzu ve korkuların hapishanesinden bizi kurtarır. "Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur" — mümkün mü? Tabii ki mümkün.
Burada dikkat edilecek iki şey var: birincisi egoyu dinlemeyeceksin; ikincisi, egolarına mahkum olan insanların çokluğundan başka anlamlar üretmeyeceksin. "Herkes hatalı olabilir mi" diye bir soru olabilir; herkesin öyle olması bir şey değiştirmez. İnsan nefsini aldatan iki şey vardır: biri içerideki yanlış damarlar, ikincisi de çoğunluğun yanlışta olması. Bir yere gittiniz, boş bir toplantı — "yanlış yere mi geldim" diye düşünürsünüz. Ama çok kalabalık bir toplantıya gidip herkes yanlış yere gelmişse, o aklınıza gelmez, "bu kadar çok kişi yanlış yapmış olamaz" dersiniz. Bu, insan egosunun çok gizli bir tuzağıdır. Herkesin aynı olması hiçbir şeyi değiştirmez.
Egosuz Eylem: Arzusuz ve Korkusuz Yapmak
İnsan kendisi için bir iyilik yapmalıdır; din insanın kendisi için bir iyiliğidir. Kur'an bazen uyarır: Allah'ın sizin ibadetinize veya inanmanıza ihtiyacı yoktur; bu "umurumda değilsiniz, ne halt edersiniz edin" demek değil — dini kendim için değil, sizin için gönderdim demektir; sizin kurtuluşunuz, iyiliğiniz adına bir mesajdır. İnsanın buradaki temel sorusu şudur: kendini gerçekten kurtarmak istiyor mu istemiyor mu? Özgürleşmek istiyor musun, gerçek anlamda kendini bulmak istiyor musun?
Bunu asla ahirete ait, zamansal ve mekansal bir kurtuluş haline getirmemek gerekir. Kur'an bize sadece ahirette kurtuluş vaat etmiyor; "onlara hem dünyada hem ahirette bir müjde vardır", "onlara iki cennet vardır" diyor. Kurtuluşu burada yaşayacağım, ahirette değil; burada kurtulursam orada da o kurtuluş devam edecek. O yüzden kurtuluşu, huzuru, hakiki mutluluğu insan ne bir yerde ne bir zamanda aramalıdır, kendinde aramalıdır. Kendi ne zamana ne mekâna bağlıdır. Biz bir yere gidince kurtulmayacağız, ahirette kurtulacağız gibi bir zamansal şey yoktur; sen burada ve şimdi kurtulabilirsin. Bunun için bir zaman geçmesi gerekmiyor. Tek şey var: her türlü arzundan ve korkundan sıyrıl, bu kadar. İnsanda ego arzuları ve korkuları kalmayınca kurtulmuştur. Kur'an ona referans verir: "korku yoktur, hüzün yoktur." Ama günümüzde insanoğluna o kadar çok arzu veriliyor ki, sınırı yok, bir şey bitiyor öbürü başlıyor.
"Bunlardan kurtulmanın en kısa yolu nedir?" Bakacaksın bir şeyi arzu ve korkuyla mı yapıyorsun. "Her şeyi öyle yapıyorum" dersen, tamam o zaman hepsini bırak. Adım adım bırak, acele etmeden. Arzusuz ve korkusuz yap. Bir kedi, anne olup hava atmak için mi yavru doğurur ve çocuklarına bakar? Yok, bir ego arzusu yok. Cennet ve cehennem, ego düzeyinde korku ve arzuya hizmet eden bir şeydir; hakiki kullar için herhangi bir cennet arzusu veya cehennem korkusu yoktur.
Allah her tür insana hitap eder. Kur'an'da insanların bilinç düzeyinde sınıf sınıf olduğu birkaç ayette geçer: Allah kitabı kullarına vermiştir; kimileri nefsine zulmeder, kimileri orta yolda gider, kimileri de önde gidenlerdir. Vakıa Suresi'nde geçer, insanlar üç sınıftır. Kur'an'ın her hitabı her insana aynı düzeyde değildir; hangi düzeyde ise o düzeye dair bir hitap vardır. O yüzden benim ne bir cennet arzusuyla ne bir cehennem korkusuyla bir eylemde bulunmam gerekmiyor; ben daha özgür bir varlık olabilirim. Allah bana bir fıtrat vermiş, ben o fıtratın gerektirdiği için doğru davranıyorum, iyi davranıyorum; fıtratıma uygun olmadığı için de kötülükten kaçınıyorum.
Bediüzzaman'ın Uhuvvet Risalesi'nde geçen çok manidar bir ifade var: der ki, eğer kendini seviyorsan kin ve düşmanlığın kalbine girmesine izin verme. Kin ve düşmanlık Kur'an'ın nazarında haramdır, insaniyetin sosyal gerçekliği açısından da zararlı bir şeydir der; ama en sonunda "ey insan, eğer kendini seviyorsan kin ve nefretin kalbine girmesine izin verme, girmişse onu dinleme" der. Yani kendi fıtratının gerçekliğine dair bir idrakin varsa ve ona hürmetin varsa, kin ve nefretin kalbine girmesine izin vermesin — çünkü fıtri değil. Dolayısıyla bizim davranışımızın altında hiçbir arzu ve korku yatmayabilir; bu mümkün olan bir şey, ve bu insanlar özgürdür.
Anne olmak konusunda: hamilelik sürecinde her kadının zihninde daha önce anne olanlardan, televizyondan, medyadan duyulmuş bir "annelik" imgesi vardır; ister istemez bunu öğrenmiş olur ve gireceği rolü 3 aşağı 5 yukarı düşünür. Doğal tepkisinin ne olduğunu fark edip ona göre davranmak yerine, "süt meselesi ne olacak, kırkı çıktı mı, çocuğa şöyle yapma" gibi kalıpların içine girer. İnsan biraz fıtratında, kendi doğasında olan insanlara baksın; çok az olacaktır, hiç de olmayabilir. O zaman kendine baksın, doğal bir şekilde kendine bakmaya çalışsın. Ben bir arzu duymadan eylemde bulunabilirim, o eylemin arkasında bir korku da olmayabilir. Bu bir özgürlük düzeyidir, mümkün olan bir şeydir.
Bir gün bir kitapçıda, yirmili yaşlarında bir çocuk gördüm, aradığı bir kitap piyasada yoktu, o kitap bende vardı. "Arkadaşım, eğer istersen sana bu kitabı getirebilirim" dedim, telefonumu verdim. Çocuk önce ürktü, sonra arkadaş olduk. Bana sonra "abi, sen onu dediğin zaman, ben bunu niye yapıyor diye düşündüm" dedi. Ben bunu niye yaptım? Çocuk o kitabı arıyordu, ihtiyacı vardı, o da bende vardı, ben de verdim, bu kadar. İyilik yapma arzusu değildi bu, doğal bir şey, fıtratın bir sonucu, ego arzusu değil. Fıtrattan gelen doğal bir eğilimdir; "iyilik yapayım" diye bir benlik arzusu yok orada. Mesela sen bir annesin, çocuğuna fıtratının gereğince şefkat ediyorsun, elinden geleni yapıyorsun; niye, fıtratının gereği, bu kadar, başka bir şey yok. O zaman özgür olmuş oluyorsun, bir beklentin yok.
Peygamberin "iyilik yap, Allah sana cennet verecek" gibi tavsiyeleri, kime söylendiğine bakılmalı. Benden yaşlı bir tanıdığım vardı, evlenememişti; "İsmail, Allah bana cennette bir şey verecek değil mi" derdi. Ona demek isterdim ki: "bu dünyada niye buna takılıyorsun, hayatında niye bu kadar büyük bir mesele bu, sanki evlenmemiş olmak bir mahrumiyet, bir eksiklikmiş gibi — böyle bir şey yok. Yoksa Allah sana ne istersen verir, merak etme." Çünkü Allah'ın onun fıtratına koyduğu özgürlüğü ona tattırmak isterdim; sen özgür bir varlıksın, bu dünyada büyük bir mahrumiyet hissi içinde yaşayıp "ahirette Allah bunu verir" deme tutsaklığından kurtulmasını isterdim, özgür olsun isterdim. Ama anlayacak halde olmadığını görünce söylemedim, "Allah seni memnun eder, merak etme" dedim.
Allah gerçekten insanı özgürleştirmek istiyor; insanlar Allah'ın özgür kullarıdır, ya kendi kendilerini köleleştirmişlerdir ya da birileri onları vesveseleriyle, propagandalarıyla tutsak etmiştir. Bir "nasıl mutlu olunur" kitabı açın — bu aslında bir tutsaklık kitabıdır. Sana bir tutsaklık önerisinde bulunuyor; kitabı okuyup kapatınca "mutlu olmam için hayatımda bunlardan hangisi var, hiçbiri yoksa bittim" der hale gelirsin. Mutluluk kitabı beni esir ediyor. Allah insanları özgür yaratmıştır; kişinin nefsi veya muhatap olduğu insanlar onu tutsaklığa davet ederler, Allah özgürlüğe davet ediyor. İnsanın yapacağı bir seçimdir bu — özgür ol.
Mesela kimse seni beğenmiyor olabilir; ama bundan dolayı bir problemin yok, ne kadar özgürsün. 20'li yaşlarımdayken 17-18 yaşında bir çocuk bana "abi sana gıpta ediyorum" dedi. "Niye" dedim, şaşırdım. "Senin sevgilin yok, ekonomik olarak da öyle iyi değilsin ama mutlusun" dedi — biraz modernist bir ailenin çocuğuydu, "sevgilin olacak, paran olacak, istediğini alabileceksin" gibi bir düşünce vardı ona göre. "Allah Allah, demek böyle de bir düşünce var" dedim şaşırarak. Halbuki bu bizim doğal halimiz; hayatta kimse beni sevmiyor — ne ilginç, mutsuz olmam gerekmiyor ki. Kimsenin dünyasında yokum, ölsem kimse hatırlamaz — ne olacak ki, bu bir problem mi? Problemse kimin problemi?
Zenginlik, senin varlığına Allah'ın koyduğu bir şeydir; ruhsal varlık zenginliğini hepimize koymuştur. Kanaat zenginliktir; neyle kanaat etmelisin? Spiritüel varlığınla kanaat etmelisin, en büyük kanaat odur. Sen öyle bir varlıksın ki Allah'a aitsin, onun sevgisiyle ve hikmetiyle yarattığı, ruhundan üflediği bir varlıksın; dünyaya bir misafir olarak gönderilmişsin. Git buraları müşahede et; kendi isimlerinin hakikatini sana yüklemiş böyle bir varlıksın ve her hâlükârda yine ona döneceksin. Ne kadar mükemmel bir kader.
Kur'an "ey inananlar, dikkat edin, siz çok yücesiniz" diyor bir ayette. Öyle hissediyor muyuz? Ama aslında öyleyiz. O zaman ben niye kendimi bir dilenciye dönüştüreyim ki. Bu dünyada bir şeyleri yaşıyorum, yaşadığım süreçte insani değerlerimle mukabelede bulunuyorum; bu dünyanın mahiyeti bundan ibarettir, başka hiçbir niteliği yoktur. Bu dünyaya mutlu olmak için gelmedik mi? Asla — çünkü zaten mutluyum, mutsuz değilim ki mutlu olmak için geleyim. Bu dünyaya bir iz bırakmak için gelmedik mi? Asla; bir gün bir göktaşı çarpıp götürecek, hiçbir iz bırakmayacak. Neyin izinden bahsediyor insanlar? Ne kadar saçma bir şey.
"Dostlar beni hatırlamasın" — ya hatırlamasın, isterse hatırlasın, istemezse hatırlamasın; seni hatırlayacak hiçbir dost olmasın, ne fark eder? Senin yüce bir dostun var, seni hiç unutmayan. Sen onun farkında mısın? Hatırlarsa eyvallah, hatırlamazsa Allah selamet versin — hepsinden razıyım, hatırlayanından da hatırlamayanından da. Ne kadar özgürsün. Bu senin doğal bir özgürlüğün; sadece peygamberlere değil, herkese verilmiş bir özgürlük — herkes ilahi isimlerle donatılmış. Hiçbirimiz doğarken bir korku ve arzuyla doğmadık. Düşünün, şu anki korku ve arzularınız doğarken var mıydı? Yoktu hiçbiri. O zaman asli halimize dönmeliyiz.
Din seni bir ucûbeye dönüştürmüyor, seni zorlayan bir hamur değil; seni şu anda ucûbeye dönüştüren negatif benliklerdir. Bir ucûbeye dönüşmüşüz. "Niye mutsuzsun" diye sorulur, "beni anlamadı" denir — niye mutsuzsun ki? Bak çocuk ayağa kalkmak için yürüyor, düştüğünde üzülüyor mu? Üzülmüyor ama başarısız oldu, niye ağlamıyor, niye üzülmüyor? Bir doğal bilinç var; başarısız olduğunda niye üzüleyim ki, beni anlayacak hiçbir insan olmadığında niye üzüleyim? Ama insan üzülüyor — işte o insan dediğin insan değil, başka bir şey. Allah seni o şeyden temizlemek istiyor. Kur'an'da "Allah kuluna yetmez mi, şahit olarak Allah yeter" diyor — bunlar, senin insan olmakla sıfatlandırdığın ama sana yabancı olan benliklerden seni arındırıyor demektir.
"Ama insanla anlaşılmak istiyor" — yok, öyle bir şey yok. Ego "ama herkes öyle düşünüyor" der; bak onlar da yanılıyor. Hepimiz aynı illüzyonun, aynı matriksin içindeyiz, çıkmaya çalışıyoruz; çıkanlar da bize yol gösteriyor. Bu ego matriksinin içinde yaşayan bizlere, matriksin dışındaki kâmil insanlar, farkında olan insanlar yol gösteriyor. Bu matriksin içinden mi, dışından mı yaşayacaksın? Aynı beş para etmez arzuların, korkuların içinde mi yaşayacaksın, yoksa bu arzular ve korkular insana yakışmaz mı diyeceksin?
Vaat edilen şeyi ancak kısaca şöyle tanımlayabiliriz: en temel şey, senin ölümsüz varlığını fark etmen. Bir varlığın var ki o ölümsüz. İkincisi, seni arzu ve korkularından özgürleştiren bir bilince ulaştırıyor. Sen ölümsüz bir varlıksın; senin ölen bir boyutun var, bir de ölümsüz bir boyutun var. İkincisi de arzu ve korkularından özgürleşiyorsun ve dünyada hangi şeyi yaşarsan yaşa, sana mutsuzluk vermeyecek bir bilinç kazanıyorsun; öyle bir bilinç, öyle bir idrak, öyle bir huzur oluyor ki dünyada en olumsuz şeyleri yaşasan da bu senin için problem değeri taşımıyor. Bunu böyle "din" diye tanımlarsak, ama dini zihnimizde oturttuğumuz yanlış yerden bir yere ulaşamıyoruz; çünkü dini tamamen ahiretle bağlantılı, sevap-günah ikileminin içinde bir şey zannediyoruz.
Bu şudur: kendini bilmek veya bilmemek şıkları. Kendini bilmek mi istiyorsun, cehalet içinde yaşamaya devam mı etmek istiyorsun? Kendini bilmek cennet mi? Kendini bilmenin kendisi cennettir. Kendini bilen cennete gitmez; kendini bilen kendi içindeki cenneti bulur. "Kendini bildin, cennete gideceksin" değil bu — kendini bilmenin kendisi cennettir; hakiki mutluluk, huzur, sükunet, her ne pozitif şey arıyorsan, sende olan bir şeydir. Kur'an ne diyor: "ey mutmain olan kişi, Rabbine dön" — burada mutmain olan insan, aradığını burada bulmuş demektir; "burada" derken dünyada değil, kendinde bulmuş demek. Mutmain olması için cennete ihtiyacı yok. Allah sana bu dünyada mutmain olma imkânı vermiş; niye onu başka şeyde arıyorsun?
Kaybedilen İğneyi Aydınlıkta Aramak: Gölge ve Hakikat
Allah'ın insana vaat ettiği, farkına vardırmaya çalıştığı şey çok değerli, çok kıymetli bir şeydir. Ama insan acelecidir. Nasreddin Hoca'nın hikayesinde olduğu gibi, kaybettiği iğneyi kaybettiği yerde aramaz, aydınlık diye başka bir yerde arar. Biz de "o manevi şey nedir ne değildir tam olarak anlayamıyoruz, karanlık; iyisi mi aydınlık yerde mutluluk arayalım" diyoruz. Nerede? Başka bir yerde — egonun hikayesinde mutluluk arıyoruz. "Benim o kadar vaktim yok, ben daha hızlı bir şekilde mutluluğu bulmaya çalışıyorum" — bulduğun şey gerçek anlamda bir mutluluk değil.
Her şeyin hakikisi ve göreceli olanı vardır, gölgesi ve bir de hakikisi. Kur'an der ki ahiret hayatı daha gerçektir; yani ahiretteki hayat, bundan sonra idrak edeceğiniz hayat mertebesi daha hakikidir, bu dünyadaki hayat düzeyi gölgedir. Şu biyolojik canlılığımız hakiki hayatın bir gölgesidir. Hakiki saadet var, gölge saadet var; hakiki huzur var, gölge huzur var. Bu ayrımı yapamazsak gölgesinde kalırız, her şeyin gölgesinde kalırız. Hayatta hiçbir şey kalıcı değil; bir şeyi tadıyorsun, tat alıyorsun ama kalıcı değil. Çok yoruldunuz, bir koltuğa oturdunuz, rahatladınız; iki saat sonra aynı rahatlığı alamazsınız. Çünkü şu kâinatta kalıcı olan hiçbir şey yoktur — çünkü hakiki değil, bir gölgedir.
Kur'an der ki "gölgenin kısalığına uzunluğuna bakmıyor musunuz" — bu sadece zahiri gölgeyle ilgili değildir, gölge olan her şeyin kendine göre yükseldiği bir düştüğü durum vardır, hepsi gölgedir ama. O yüzden gölgeye dikkat edin, gölgenin peşinde olmamak lazım, gölge sana bir şey kazandırmaz. Bir şeyin hakikisi var bir de gölgesi var, bütün her şey böyledir. Hakiki insan hakiki olanı tercih eder; o yüzden kutsal metin dosdoğrudur ve insana sırat-ı müstakimi önerir — gidilecek tek bir yol vardır aslında, çok sırat-ı müstakim yoktur, bir tane vardır. İnsan ya hakikati tercih eder ya da yanılgıyı; başka bir alternatif yoktur. Ya kendini bilmek, ya da bir yanılgının içinde bu dünyadaki hayatını tamamlamak. Asla ikinci bir doğru yol yoktur.
Sırat-ı Müstakim: Nefsin Yolu Zor, Fıtratın Yolu Kolay
İnsanın doğruluk anlamında çok seçeneği yoktur ve o sırat-ı müstakim, yani dosdoğru olan yol, aslında hem rahattır hem de kolay bir yoldur. Kendimi beğenilme arzusundan kurtarmak mı, sevilmeme korkusundan kurtarmak mı, yoksa tam tersini mi — hangisi zor? Yaratıcı diyor ki bu arzu ve korkularından kurtul, bırak bunları; ne kadar hafifliyorsun, ne kadar rahatlıyorsun, ne kadar özgürleşiyorsun. Öbürü ise "hayır, bunların peşine düş" diyor, ne kadar ağır bir şey yüklüyor insana: "birileri beni sevecek, kendimi sevdirmek için sürekli çaba içinde olacağım, sürekli soracağım seviyorlar mı sevmiyorlar mı, başarılı olacağım mı olmayacağım mı, bu dünyada bir izim olacak mı olmayacak mı." Hangisi yorucu?
Tırnak içinde şeytanın ve nefsin önerdiği yol gerçekten zor bir yoldur; o yolda gidenleri bir açıdan tebrik etmek lazım, samimi söylüyorum, gerçekten zor bir yola giriyorlar ve devam ediyorlar. Şundan emin olun: ben böyle bir yolda bir gün bile yaşamak istemem; bana "bir gün yaşayacaksın o korku ve arzularla" dense asla yaşamak istemem, çünkü gerçekten zor bir şey. Özgür olabildiğinizde, bunun ne kadar zor ve insanın doğasına ne kadar uymadığını çok iyi anlıyorsunuz.
Bir bebek ne kadar mutlu, huzurluyken, korkuları ve arzuları olmaya başlayınca ne kadar acı verici oluyor. Benim bir yeğenim var, bir gün 8-10 yaşındayken "amca, beni hiç kimse sevmiyor" dedi, çok üzgündü. Ama bebekken böyle bir derdi yoktu. Büyük bir yükü yüklendi; eğer bunun yanlış olduğunu anlamazsa ömrü boyunca bu yükle yaşayacak, sürekli papatya falı açmak zorunda kalacak, sürekli kendisine gösterilen sevgiyi korumaya çalışacak — ne kadar yorucu bir şey.
Onun için yaratıcının insana önerdiği yol gerçekten çok kolay bir yol, çok huzurlu, çok fıtri bir yol. Zaten Allah dini bir fıtrat değeri olarak tanımlıyor; senin doğanla yüzde yüz örtüşen bir şey, arada bir uyumsuzluk yok. Uyumsuzluk varsa uyumsuzluğa neden olan şey egolardır. Nefsin yolu ise gerçekten bu hayatla uyumsuz bir şeydir. Psikoloji nedir? Bu uyumsuzluğu biraz uyumlu hale getirme bilimidir aslında — insanla hayat arasında, insanla insan arasında bir uyumsuzluk var, psikoloji "bu arada şöyle yaparsan hayatını biraz daha rahatlatırsın" der; başka bir çaresi yok çünkü insan o ego algısıyla hakikaten bu hayatla uyumsuz.
Hayata ne olarak bakıyorsun — "bunu hak ettim mi etmedim mi" hikayelerinden çıkıyor bu. Mesela bir yaşındaki bir çocuk lösemi olsa, "hak etmedim" mi der? Yok böyle bir şey; ne zaman ego bilinci tetiklenirse, o zaman "ben" demeye başlıyor. Bırak o ego hikayesini: "ben bunu hak ettim mi" diye sormayı. Hz. Yusuf'un hikayesinde en ufak böyle bir kırıntı var mı — "ben bunu hak ettim mi" diye bir ifade var mı? Yok. Sana bu virüs nereden bulaştı?
"Ben Bunu Hak Ettim mi?": Hz. Yusuf ve Fıtratın Hazinesi
Ben fıtrat itibariyle yaşamayı hak etmiş olarak bu dünyaya gelmişim. Yaratıcı bana bir fıtrat vermiş, ben de o fıtratı taşımayı hak etmişim. Benim hakkım bu; bu alemden insan olma fıtratı bana düşmüş, bu hak bana düşmüş, ben bu hakkı icra ediyorum. Bazen insanlara derim: kendi kendine bir şeyi dert edinip mutsuz olan birine "sen bunu hak ediyor musun" diye sorarım; o zanneder ki onu mutsuz eden şeyi hak edip etmediğini soruyorum, ama ben onu sormuyorum — sen bu mutsuzluğu hak ediyor musun diye soruyorum. "Bu neden oldu" diye sorulunca "tabii ki hayır" derim, "senin öyle bir fıtratın var ki bu mutsuzluğu hak etmiyorsun. Bu mutsuzluk senin fıtratını unuttuğundan dolayı yaşadığın bir şey, ve sen bunu hak etmiyorsun."
İnsanlar sana değer vermiyor diye mutsuz olmak zorunda değilsin, bunu hak etmiyorsun. Bir konuda başarısız oldun diye mutsuz olman gerekmiyor, bunu hak etmiyorsun. Asıl bunları hak etmiyorum, yoksa "şu olmuş, ben bunu hak etmedim" — bu dünyada bir konu değildir, benim konum değildir, en azından insan olarak. Eğer bir insan bir haksızlık yapmışsa, hakkın kaynağı olan Allah'la bir hesabı vardır; ben "bunu hak etmedim" diye bakmam. Ben o anda fıtratın taşıyıcısı olarak fıtratıma uygun davranmayı hak ediyorum; o hakkımı korumaya çalışıyorum, o hakkıma dikkat ediyorum.
Kalabalıklarda, otobüslerde "sayın yolcular, cebinizdeki cüzdanlarınıza, kıymetli eşyalarınıza dikkat edin" derler değil mi? Ben bir kötülükle karşılaştığımda hazineme dikkat ediyorum: fıtratımı koruyabilecek miyim bu kötü duruma karşı, bu kötü durum bende nefsani bir olumsuzluğu tetikleyecek mi, yoksa ben bu kötü durumda fıtratımı korumaya mı çalışacağım? Çünkü benim hazinem o. Benim dünyada elde edeceğim başka bir hazine değil — "itibarım var, birisi itibarımı düşürdü, birisi tarafından seviliyorum, birisi bunu kıskandı, engellemeye çalışıyor" — bunlar benim hazinem değil. Benim hazinem fıtratım; onu hak etmişim, karşılıksız bir hak olarak almışım, onu korumaya çalışıyorum. Onunla yaşamak benim hakkım, fıtratımla yaşamak benim hakkım.
İşte tam da Hz. Yusuf'un yaptığı şey buydu: ne yaşarsak yaşayalım, fıtratımızı korumaya yönelik yaşamak. Bu kadar. "Bunu hak etmedim" değil; sen her şeye rağmen, kötülüğe de rağmen fıtratınla yaşamayı hak ediyorsun, çünkü sen böyle yüksek bir fıtrat üzere yaratılmışsın. Fıtratımızda bazı problemler var gibi görünüyorsa, aslında onlar fıtrat değil; fıtratımıza sonradan girmiş, fıtratımız zannettiğimiz yabancı unsurlardır. Bazen olur ya, tıbbi bir örnek: adamın vücudunda bir ur vardır, kendi bedeninin normal bir parçası zanneder, sonra doktora gider, üç kilo ur çıkarırlar, "ben bununla niye bu kadar yaşamışım" der. Bunun gibi, biz de fıtratımız olmayan bir şeyleri taşıyoruz; burada sıkıntıya giriyoruz, burada da Rabbimizin terbiyesi başlıyor.
Bu terbiye her yerde var mı, evrensel bir şey mi? Evet, her yerde var; sen yaşamasan bile, yaşayan bir insanı görmek de seni pişirebilir, bir şeyin illa senin başına gelmesi gerekmiyor. Kur'an peygamber kıssalarını anlatıyor — bize aslında fıtrat dersi veriyor. "Bak, fıtrat budur" diyor; sen yanlış bir şekilde kafanda fıtratı kodlama. "Bir insanı on bir kardeşi kuyuya atarsa üzülmeyecek mi?" Üzülmeyecek, çünkü Hz. Yusuf üzülmemiş. "Bu dünyaya sövmeyecek mi?" Yok, sövmeyecek. "Bu dünyaya küsmeyecek mi?" Hayır, küsmeyecek. "Öfkelenmeyecek mi?" Yok, öfkelenmeyecek.
Sana bir örnek anlatılıyor: haklı olduğun ortaya çıktığı halde, birilerinin keyfi veya itibarı nedeniyle hapse atılıyorsun; bundan dolayı isyan etmeyecek misin? Yok, niye isyan edeceksin? Varsa makul ve meşru hukuk yollarını izleyeceksin, buna rağmen gene hapse atılıyorsan kahretmeyeceksin, üzülmeyeceksin, öfkelenmeyeceksin. Kur'an "sizin için en güzel kıssa" diyor — "kıssa" bir şeyin ölçülüp biçilmesi anlamına geliyor, makas da oradan geliyor, bir şeyi ölçüp biçiyorsun. Kendi hayatınıza bu ölçüleri giydirin, bu ölçüler sizin için kıstas olsun. Bir karşılaştırma yapacaksanız — insan egosu çok karşılaştırır — bakın fıtratında olan insanlarla kendinizi kıyaslayın. Hazreti Yusuf bunları yaşamış; peki ben bunları yaşasam ne hissederim, şöyle şöyle hissederim — demek ki bunlar fıtri değil. Bak Hazreti Yusuf bunları yaşamış ve böyle karşılamış; o zaman ben de böyle karşılar duruma gelinceye kadar, fıtratım zannettiğim yabancı şeyleri kendimden arındıracağım. Yani nefsimi temizleyeceğim, çünkü yabancı unsurlar karışmış. Doğarken nefsimiz temizdi, bebeklikte; sonra bir kısım etkilere maruz kaldı, şimdi onları temizleyeceksin. Bu kadar açık. O zaman özgür yaşıyorsun.
Ama egonun küçük bir tuzağı var: "mümkün değil, çok zor, nasıl yapacaksın ki, kim yapmış ki" diye sana bir sürü hikaye anlatır — hiçbir hikayeye inanmayın.
(Sohbetin sonunda bir katılımcı şu tespiti yapıyor: "Hata şurada mı oluyor hocam — çocukla iyi bir örnek verirken, ne zaman egosuyla tanıştığında artık kirlenmeye başlıyor. 'Ego birinci üzerinden olayları tanımaya başlıyor, çocuk kendini bildi, artık bilmeye başladı' dediğimiz için ters bir algı yapıyoruz; kendini bilmeyi ego ile tanışma olarak anlıyoruz — galiba hata burada, orada yanlış bir algı işliyor.")