Fıtrata Dönüş, Egonun Putları ve Kalbin Temizlenmesi

İçindeki Düşmanlığa Düşman Olmak

Sorusu olan yok mu, sorayım mı? Buyurun. Bir bilgenin şöyle bir sözü vardı: "İçinde düşmanlık varsa, içindeki düşmanlığa düşmanlık et" diye. Böyle, bu kötü, negatif, olumsuz davranışları ve tavırları olumluya çevirmek için verebileceğimiz örnekler var mı? Bir olumsuz duygun var ve bu bir yere yönelmek istiyor gerçekten; ne yaparak gerçekten daha faydalı, daha dengeli olunur?

Evet, bir bilgenin bir sözü var, diyor ki: içindeki düşmanlık duygusunu gör -- başkalarına dair, başkalarının yanlışlığı, başkalarının hataları yüzünden içinde tetiklenen düşmanlık duygusunu gör. Bu, hikmet açısından, insaniyet noktainazarından, içtimai hayat, sosyal hayat noktasından da yanlıştır. Bütün bunlar sana bir noktada ders olmuyorsa ve gerçekten kendini geliştirmeyi amaçlamışsan, "içindeki düşmanlığa düşmanlık et" diye bir ifade kullanır. Yani illa birine düşman mı olmak istiyorsun? Bu süreçte böyle birinin düşmanlığı üzerinden yaşamaya dair bir damarın mı var? İlla kendine bir düşman bellemek istiyorsan, içindeki düşmanlığa düşman ol der. Tabii ki bu mutlak olarak tavsiye edilen bir yöntem değil. Ama illa bir şeyle mücadele etmek gibi içinde bir damar varsa, o zaman mücadele edeceğin şeyi doğru tespit et. Sen gidip dışarıdaki bir insanın hatası nedeniyle ona düşmanlık ediyorsun, ama senin asıl problemin içindeki düşmanlık hissi. Çünkü o düşmanlık hissiyle sen sürekli olarak bir başkasının eyleminin ve dünyasının figüranı oluyorsun; sürekli birine kızgınlıkla, öfkeyle, düşmanlıkla yaşıyorsun, birinin hatası yüzünden zihnini meşgul ediyorsun.

Çünkü düşünün, birine düşmanlık ettiğimizde biz artık onun dünyasındayız; ve o dünyayı da değiştiremiyoruz. "Bana bunu yapmamalıydı, nasıl yapar" diye düşündüğümüzde ve sürekli ona bir bedel ödetmek arzusu içinde olduğumuzda, bedel ödetemediğimizde ne olur? Bir tuzağın içine düşeriz. Elindeki ateş topunu birine fırlatmak istiyorsun, fakat senin atış menzilinin dışında; ne yapıyorsun? Bir o elinde bir bu elinde, ateş topunu tutmaya çalışıyorsun, yere de bırakmıyorsun. Çünkü "illa bu ateş topunu ona atacağım, yaptığını ödeteceğim" diyorsun. Ama senin atış menzilinin dışında zarar veremiyorsun. Veya laf söylüyorsun, hiç karşındakinin umurunda değil, daha da kızıyorsun -- ona etkide bulunamıyorsun -- bu sefer elinde bir ateş topuyla baş başa kalıyorsun. Ne kadar manasız bir gerçek, bir olay göreceksiniz.

Bir insan var, 75 yaşında, 60 yıldır kocasına öfkeli. Artık kocası da yaşlanmış zaten, bir şey yapacak hâli yok; tabii dövemiyordu adamı, yaşlı adamı mı döveceksin, neyin hesabını soracaksın. Ama içindeki o ateş bir türlü gitmiyor: "bana eziyet etti, bana öyle yaptı, bana şöyle yaptı." Dedim ki "tamam yaptı, ne yapacaksın şimdi?" "Bak artık yapmıyor" diyor, "ama yaptı, o zamanlar yaptı" diyor. Tamam, ne yapacağız? Bakın ne kadar ilginç bir zihinsel tuzak, değil mi, insanoğlu için? Ne kadar güçlü gibi görünen ama çok sahte bir tuzak. Şunu desen olan oldu: geçmişte olanı kabul ediyorum, şu anda bir problem yok, ben şu anda, şimdi ve buradayım, geçmişe dair hiçbir hesap gütmüyorum -- dese, bir anda tuzaktan kurtulacak. Ama oradan bir ego geliyor. "Ama bu kolay değil hocam." Niye kolay olmasın? Bir benlik sana bunun kolay olmadığını söylüyor; o benliğin hesabı ne? "Yanına kâr mı kalacak" diyor -- ya da "benim yaşadıklarım ne olacak" diyor mesela. Bakın bir benlik bizi hapishanede tutmaya devam ediyor.

Geçmişin Hesabını Tutmak: Zihnin Hapishanesi

Peki neden? Bakın hepsinin nedeni ne biliyor musunuz? Gerçek anlamda kendimizi tanımıyor oluşumuz. Bakın bütün bu hikâyelerde biz kimiz? Biz bir tarihte doğan, belli arzuları, beklentileri, ihtiyaçları, korkuları olan; hak ettiği bazı şeyleri yaşamış olsa da hak etmediği bazı şeyleri de yaşamış olan, bundan dolayı tırnak içinde gençliği, zamanı, hayatı, yılları heder olmuş, hayatının bir kısmını yaşayamamış bir kişisin. Şimdi bu kişiyi tatmin etmek çok zormuş; bu kişi öyle bir masaya öyle bir hesap koyuyor ki bu hesabın sıfırlanmasına imkân yok. Peki sorun ne? Sorun bu sahte kişilikte. Benim hayatımın bir kısmı boşa gitmedi ki, benim hayatımın bir kısmı boşa harcanmadı ki. Ama sen hayatı olaylar olarak alırsan, o zaman hayatının bir kısmında bir problem yaşamış olabilirsin. Ama hayatı bilinç olarak alırsan, hayatının her anını bilinçle yaşayabilirsin.

Peygamberin 13 Yılı Boşa mı Gitti?

Peygamber 13 sene Mekke'de çok büyük zorluklar, engellemeler yaşadığında, peygamberin 13 yılı boşa mı gitti? 13 yılını Mekkeliler mi elinden aldı? Şimdi bakın düşünün: biz "Peygamberimiz Hazreti Muhammed" diyoruz ya. Şunu düşünün: benim yaşadığım olayları peygamber yaşasa ne derdi, nasıl bakardı? Ya da onun yaşadıklarını ben yaşasaydım, ben nasıl düşünür, nasıl değerlendirirdim? Şimdi sizin 13 yılınız böyle geçse ne dersiniz? Daha doğrusu benliğiniz ne diyebilir? "Bunlar bizim 13 yılımızı aldı. Ve biz ne güzel yaşıyorduk, biz bunlara kötülük mü yaptık, bir şey mi talep ettik, tavuklarına kış mı dedik, ne yaptık yani? Allah dedik, iyilik dedik, güzellik dedik; bunlar bizim 13 yılımızı mahvetti" diyen bir benliğimiz var, değil mi? O zaman burada bir problem var demektir. Ya biz doğru yoldayız, değil mi -- ya da bizim önderimiz olduğunu düşündüğümüz peygamber kafayı yemiş, ya da ne yapıyoruz, onu şu şekilde meşrulaştırıyoruz: "O peygamberdir." Çok güzel bir topu taca atma tekniği, çok mükemmel bir şey. En güçlü ve en sahte benliklerimiz burada yatıyor. Çünkü hiçbir çelişki olmadığına inanıyoruz, değil mi arkadaşlar?

Hiç yok. Peygamber bir tarafta duruyor, biz başka bir tarafta; ama arada hiçbir çelişki yokmuş gibi davranıyoruz. Ne kadar ustaca, iki tane birbirine taban tabana zıt şeyi böyle bir arada tutabiliyoruz -- keramet bu tabii, mucizevari bir şey. Hani biri size dese ki "ateşle suyu yan yana koyuyoruz, ne ateş sönüyor ne su buharlaşıyor," derseniz "bu keramet, mucize" değil mi? İşte biz de bu mucizeyi gerçekleştiriyoruz: ego mucizesi. Hiç arada bir çelişki yokmuş gibi görünen bir durumdayız. Peygamberin 13 yılı gitmiş mi? Peygamberin 13 yılını birileri mi mahvetmiş, istediklerini yapamadılar diye hayat onlar için çok dramatik mi oldu? Yok. Peki bunlar nasıl baktılar, nasıl bir yaklaşıma sahiptiler, hayatı nereden okudular, nasıl bir özne bilinci vardı?

Peygamber niye şikâyet etmedi? Hatta şikâyete gelen bazı Müslümanlara peygamber diyor ki: "Siz çok sabırsızsınız, çok acele ediyorsunuz; sizden önce nice topluluk vardı, sizden kat kat zulümlere maruz kaldılar, fakat onlar hiç şikâyet etmediler." Nasıl bir şey o zaman, bunlar nasıl bir yaklaşıma sahipler, nasıl bir özne bilinci var? Bunu sormak durumunda değil miyiz? Orada da böyle bir tuzağımız var: sanki peygamber böyle "ayarlı" -- öyle algılıyoruz. Sizin için de mi öyle? Hayır, bakın: peygamber vahiy alıyor, onun da bedeni var, onun da bedeninin hormonları var, onun da psikolojisi var, onun da duygu, düşünce ve eylem merkezi var; sadece ara sıra ona vahyediliyor, o kadar. Vahyin gelmesi illa bilinci artırmaz -- bunu unutmayın. Vahiyle kendimiz üzerinde çalışmak bilincimizi artırır.

Peygamberin Beşeriyeti ve Vahyin Koruması

Peygamberler, tırnak içinde söylüyorum, hata yapabilen, ya da hata yapabilme potansiyeli olan insanlardır. Farkları şu: yapabilir, fakat ya başında ya belli bir noktasında ilahi müdahale olur -- "sen böyle değil de şöyle yapmalısın" şeklinde. Yoksa bu anlamda hata yapamayacak bir hâlde olan robotlar değillerdir; nefislerinin negatif taraflarına karşı korunmamışlardır. Korunmamışlardır diyorum, bakın dikkat edin, korunmamışlardır. Ama bir hata yapma durumu söz konusu olduğunda, onlar kılavuz ve önder oldukları için ilahi bir müdahale olur; ama yanlış yapmaktan korunmazlar, yanlış yapma potansiyeli taşırlar. O yüzden peygamberlerin şuuru, bir peygamberin örnekliği, bilinci, şuuru, fıtri bir insanın şuurudur. Dolayısıyla onları kendimizden kategorik olarak ayrıştıramayız; ayrıştırırsak o ego tuzağına düşeriz. Çünkü her durumda şu tuzağı yaşarız: "Ya tabii, o peygamberdi, Allah onu koruyordu" ya da "ona vahiy geliyordu." Halbuki Kur'an-ı Kerim'de ayetler var; belki de o ayetler bize, işte bu bahsettiğiniz ön yargıya düşmeyelim diye. Mesela diyor ki: kâfirlere uyacak olursan Allah seni şah damarından tutar, seni cezalandırır. Bu ne demek? Aslında bu ayetler bize neyi gösteriyor? O potansiyeli var demek. Yani eğer bilincini muhafaza etmezse, o bilinç ve farkındalıktaki diriliğini korumazsa, onlara uyabilir. Yok öyle bir şey ki hiç günaha girme imkânı yok, nefse uyma imkânı yok, kâfirlere kapılma imkânı yok -- var, potansiyel olarak var. O yüzden zaten o tür ayetlerin bize hatırlattığı şey şu: dikkat edin, peygamber Allah'ın iradesinin altında bir robot değil, ya da sürekli önünde bir ışık gezen, "şunu yap bunu yapma" denilen bir varlık değil; o, bilincini vahiy ile arındıran, vahiy ile fıtri hâlde tutan bir insan örneğidir.

"Hocam şöyle diyebilir miyiz? Peygambere vahiy gelmesinin nedeni 'al bu vahiy senin olsun' değil ki zaten; ondan sonra o vahiye inanan, insanlığa bir mesaj taşıyor. Her insan kendisi vahiy ile mi inşa edilir?" Dolayısıyla bakın, günümüz insanının -- tarih içinde de maalesef kısmen böyle bir şey var -- günümüz insanının peygamberle ilişkisi en aza indirilmiştir. Biz de bunların içindeyiz; peygamberle ilişkimiz minimum bir ilişki. İlişki nedir o? İnanıyoruz: "Hz. Muhammed peygamber." Bir de böyle şeyler var, böyle meseleler var, oraya şimdi girmeyeyim. Bunlar bizi peygamberimizin örnek olduğu bilinçten uzak tutmaya hizmet eden şeyler. Günümüzde insanlara bu gibi şeyler şöyle etkide bulunuyor: "peygamber bambaşka, o insan ama bambaşka; çocukken kalbi yarılmış, yıkanmış, şu olmuş bu olmuş, bambaşka bir şey o yani, sen kalkıp onu öyle örnek almaya çalışamazsın zaten" diye bize telkin ediliyor. Halbuki biz peygamberlerin örnekliğinde aslında kendi bilincimizi ve şuurumuzu dönüştürmek durumundayız; zaten peygamberi kabul etmemizin nedeni de doğal olarak bu.

"Yani kalbinin yarılmasına bakmak yerine görmemiz gereken belki kendini keşfetmek." Evet, biz çok net olarak şöyle bir örneklikle karşı karşıyayız: sizin için peygamberde örneklik vardır, değil mi? Temel bir ayet bu -- örnek yani. Ne dışında? Vahiy almak dışında; her yönüyle örnek. Aile yaşantısıyla örnek, insanlarla ilişkileri, hayvanlarla ilişkileri, sosyal hayatı, dünyaya bakışı, insanlarla muamelesiyle bir örnektir. Bu kadar net. Burada mesela nasıl geçiştiriliyor da kalbinin yarılması olayından bence asıl mevzu farklı bir şeye kaydırılıyor. Kin ve nefrettir mesele. Öyle bir rivayet var, muhtemelen 8-10 yaşından sonra kimseye karşı nefret duymamış. Hani bizim orada almamız gereken mesaj, kalbin yarılmasından ziyade "kimseye nefret duymaması" değil mi yani? Yani eğer doğru kabul edersek o rivayetleri, onları kendi hayatımıza uygulamalıyız.

Kalbin Yarılması (Şerh-i Sadr) ve Fıtrata Dönüş

Bu şu demektir: sen fıtraten temiz bir hâldesin. Ama diyelim ki çocukluk yaşantın içinde bazen böyle kızgınlık, kin, öfke, nefret olabilir; kalbini yıkayacaksın. Neyle? Meleki değerlerle. Yine bir âlimin ifadesiyle: "Eğer kalbinde kin ve düşmanlık görürsen ve eğer kendini seviyorsan, onlara yol verme ki girsin. Eğer girmişse, onların sözünü dinleme." Bu ne demek? Bu şu demektir: o rivayetin -- yani peygamberin kalbinin yarılması, kalbinin yıkanması -- eğer rivayet doğruysa, farz edelim doğru, ondan bizim çıkaracağımız şey şudur: sizin bir fıtratınız var ve hayatın içine girdiğiniz andan itibaren o fıtrat bazı gayrı fıtri şeylerle gölgelenebilir. Buna dikkat edin. O fıtri olan varlığınızın kodlarını doğru tespit edin ve onları her zaman en doğal hâllerine döndürün. Bizim her zaman fıtrat ayarlarımıza dönük bir farkındalığa ihtiyacımız var. Mesela ben bir insan bana kötülük yaptığında bende ilk tetiklenen ne oluyor? Ne tetikleniyor, niye tetikleniyor, tetiklendiğinde ne kadar kalıyor? Onu bırakabiliyor muyum, geride bırakabilme becerisine sahip miyim?

O yüzden insanoğlunun dikkat etmesi gereken tek önemli şey var: yaratıldığın hâle tekrar dönmek. Yaratılış anına döneceksin. Çok basit bir şey: aslında bizden istenen şey, tırnak içinde, "yoku var etmek" değil; var olanı anlayıp, asıl var olanı anlayıp o ayarları korumak. Peki o ayarlar bozuluyor mu? Bozuluyor. Mesela benim eğer o rivayet doğruysa ilk çıkaracağım şey şudur: demek ki insanoğlu daha 2-3-4 yaşlarında bile fıtratı noktasında temizliğe ihtiyaç duyan bir varlık.

"Hocam özür dilerim, o zaman böyle bir sıkıntı çıkmaz mı? Şimdi 4 yaşında bir çocuğun kalbi yarılmıyor, oradaki negatif olan şey çıkarılmıyor; o zaman Allah bana haksızlık mı yapmış oluyor? Oradaki benim anladığım şu: Allah, peygamberin hayatla ilgili bir sorusuna bakıyor, bir konuda çözüm üretemiyor; üretemediği için vahiy kalbini yarıyor, yani vahiy yoluyla bu uzaklık gideriliyor." Akılcı bir itiraz geldi, güzel. Şimdi ben de çok akılcı bir cevap vereyim: ne biliyorsunuz, belki hepimizin kalbi o yaşlarda yarıldı, belki temizlendik biz; belki o çocukluğumuzda kaç defa kalbimiz yarıldı ve temizlendik, değil mi? Belki kaç melek kalbimizi, göğsümüzü yardı, kalbimizi o oyun oynarken yaşadığımız bir kızgınlıktan, kinden, nefretten temizleyiverdi. Belki çocukken o yüzden biz kin ve nefreti çok fazla kalbimizde tutamıyorduk, değil mi? Rivayeti kurtardık yani. Aslında biz çocukken çok defa kalbimiz yıkanıyordu; şu nedenle söyleyebiliyoruz -- çünkü çocukken o kadar kin tutamıyorduk, değil mi mesela? Sanki bilinçli değilsin; Allah o melekleriyle -- çünkü melekler insana hizmet eden bir mahiyettedir, sana hizmet ediyorlar -- sen çocuksun, o an bir kızgınlık duyuyorsun, iki dakika sonra unutuyorsun. Senin de kalbin yıkanmış olabilir, değil mi?

Sonra ne oluyor? Artık bir benlik, bir kin ediniyor ve diyor ki "artık bu temizliği sen bilinçli olarak yap." Ama biz bu temizliği unutuyoruz değil mi, mesela günlerce, aylarca, yıllarca bir kızgınlığı, öfkeyi, kırgınlığı tutuyoruz değil mi? Halbuki onu bu kadar tutmana gerek yok ki, ama sen tutuyorsun, ya da sen ona tutunuyorsun.

Fıtri Olan ile Fıtri Olmayanı Ayırt Etmek

Bakın negatif duyguları ya biz büyük bir cehaletle tutarız ya da başka türlü bir cehaletle onlara tutunuruz. İnsan negatif duygulara niye tutunur? Çünkü kendisini koruyacağını zanneder. Ben çok rastlamışımdır; "öfkeyi bırakmak istiyor musun?" diyorum. "İstiyorum" diyor. "Yok, şimdi değil" diyor. "Neden?" diyorum. "Eğer bu öfkeyi bırakırsam insanlar bana zarar verir, bu öfkeyi bırakırsam dayanıksız hâle gelirim, bu öfkeyi bırakırsam daha kırılgan olurum" diyor. Aslında ne olmuş oluyor? Ego, sahte ve negatif duyguları kendisini koruyacak şeyler olarak görüyor. O yüzden bırakmıyorsun. Bütün savunma mekanizmaları "iyidir" diye kullanılır -- bizi koruyacağına inandığımız şeylerdir. Ama yanlış şeylerdir.

O yüzden hepimizin önündeki temel yolculuk şudur: gerçek olan nedir, sahte olan nedir, fıtri olan nedir, fıtri olmayan nedir? Peki biz bunu tam olarak kimde görüyoruz? İşte peygamberde görüyoruz. Fıtri olan ondadır, onda gayrı fıtri olan bir şey yoktur. Biz onun aynasında aslında insan fıtratını okumaya çalışıyoruz. Bunu okurken, eğer yanlış yorumlar -- iyi niyetli de olsak -- yanlış yorumlara düşüyorsak, bunlara karşı dikkatli olmak zorundayız. Mesela düşmanına karşı dahi kin duymamak fıtri bir şeydir; sana düşmanlık eden bir insana düşmanlık duymamak, kin duymamak fıtri bir şeydir. Peki sana düşmanlık edene karşı ne yapabilirsin? Kendini koruyabilirsin, kendini korumak için önlem de alabilirsin, fakat düşmanına kin duyman gerekmiyor, fıtri bir şey değil; sana kötülük yapana kötülük düşünmen gerekmiyor, fıtri bir şey değil.

Ve yine çok fıtri bir şey: kötülük yapan bir insanı bilinçli kabul etmek, fıtratımızda olmadığımızı gösterir. Çünkü peygamberin bize anlattığı çok net bir şey şudur: bir insan kötülük yapıyorsa kendini bilmiyordur, ne yaptığını bilmiyordur, hakiki anlamda ne yaptığını bilmiyordur, kendi fıtratına kördür. İşte en belirgin örneği Tâif'teki örnek -- ne yaptığını gerçekten bilmiyor diye onları tanımlıyor. Bakın bu, fıtratın gözüyle okumaktır. Kötülük yapan bir insanı fıtratımızın gözüyle okusak, biz de onun dediği gibi diyeceğiz: "Ya Rabbi, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet." Bu, fıtratın penceresinden bir okuma biçimidir. Nefsimize düştüğümüzde ne oluyor? "Bana bunu nasıl yapar, ben bunu hak etmedim, kimse bana böyle bir şey yapamaz" diye ömür boyu şikâyet içinde oluruz. Neden? Çünkü fıtratımızda değiliz, öyle bir okuma yaptığımızda. Ama fıtratımızda olsak hiçbir şeye takılmazdık.

Egonun Ürettiği Putlar

"Yaşam standardı" diyoruz değil mi mesela? Bakın çok ustaca bir çelişki, çok ustaca bir çarpıtma var burada. Ne demek yaşam standardı? Ne alabiliyorsun, nerede oturuyorsun, ne kadar kazanıyorsun, ne kadar harcıyorsun -- bunlar yaşam standardı olunca, siz de bu zokayı yutunca, artık yaşama hangi gözle bakacaksınız? Bu gözle bakacaksınız: "çok kötü yaşam standartlarım var, benim yaşadığıma da yaşam mı diyorsun, adamlara bak nerede yaşıyorlar." Biz de kendimizi yaşıyor zannediyoruz. "Sonra ben bir Müslümanım" diyoruz -- öyle bir şey yok; yanlış bir şey üzerinden baktığın müddetçe sen aslında Yaradan'ın sana önerdiği hayatı yaşamıyorsun demektir. Asla, asla ve asla bir peygamber, bir aydınlanmış insan, "yaşam standardı" diye bir kavrama sahip değildir. Onun yaşam standardından kastettiği şey bilinç düzeyidir. Ne kadar yüksek bilinç düzeyindeysen, o kadar yaşam standardın yüksektir.

Mesela insanlar seni yok sayıyor, hiç kimse yanında değil, ama sen kendini yalnız hissetmiyorsun; neden? Çünkü sana şah damarından daha yakın olan Allah'ın farkındasın, bunu idrak ediyorsun; o zaman sen çok kaliteli bir yaşam yaşıyorsun, çok yüksek bir yaşam standardın var. İnsanlar etrafından dağılınca kendini yapayalnız hissedip çok kötü hissediyorsan, o zaman sen çok kötü bir yaşam standardına sahipsin -- ister trilyoner ol, ister sınırsız kredi kartın olsun, istediğini alabilecek bir maddi yetkinliğe sahip ol, sen çok kötü bir yaşam standardı içindesin. Bakın hayatı buradan okuyabilmek ne kadar farklı bir şey. Ama bir yanılgıyı farkında olmadan hepimiz az çok benimsemişiz ve onun üzerinden bir şeyi yaşamaya çalışıyoruz. O yüzden yeni bir insan olmak durumundayız.

Eski tasavvuf bilgeliğinde kişi bir yola girdiğinde ona yeni bir isim verilirdi. Neden? Aslında şunun için: diyelim ki adın Ahmet, sana "Ali" ismi veriliyor -- artık Ahmet'ten fıtri olarak alacağın şeyleri al, sen artık Ali'sin, sen yeni bir insansın, sen o Ahmet'in hikâyesini artık buraya taşıma. Bunun için Hz. İsa'nın söylediği güzel bir söz vardır: "Yeni içecekleri yeni fıçılara koyun." Şimdi biz eski benle yol almak istiyoruz; eski benle yol almaya devam edeceğim, biraz onu törpüleyeceğim, makyaj falan yapıp sanki yeni bir şey olacağım -- olmuyor. Üstüne bir şey eklemekle olmuyor. Fazlalıklarımız var, temizlemek lazım. Bakın bunu çok net olarak söylüyorum: kendimizi büyütmeyeceğiz, bir şey eklemeyeceğiz, sadece fazlalıklarımızı atacağız, o kadar. Başka bir şey yok. Fazlalıklar bize yük yapıyor, o fazlalıkları görüp atacağız.

Kâbe'yi Temizlemek: Kimliklerden Arınmak

Bakın peygamber Hira'dan indiğinde kimliğinde bir artış mı oldu? Olmadı, aksine Hira'da birçok şeyi bıraktı. Hatice'nin kocası değildi, altı çocuğunun babası değildi, Abdullah'ın oğlu değildi -- annesini altı yaşında mezara bırakmış bir öksüz çocuk değildi. Öyle bir şey yoktu; zaten o kimliklerle devam etseydi, Hira'da hiçbir şey olmazdı. İşte bize de bir şey olmuyor zaten, çünkü hiçbirini bırakmıyoruz. "Sen benim ne zorluklar yaşadığımı biliyor musun?" -- "bilmek istemiyorum" demeniz gerekiyor kendinize. Ben sizin rakibiniz değilim, bana kabul ettirmeniz gerekmiyor; ben de kabul ediyorsam zaten berbat bir şey olmuş olur o. Ben kabul etmiyorum, siz de kendinizi öyle kabul etmeyin. Çünkü kabul edersem yanılgınızı devam ettirmiş olacağım.

Peygamber Allah'ın huzuruna çıktığı zaman Hatice'nin kocası olarak çıkmadı, altı çocuğun babası olarak çıkmadı, şu zorlukları yaşayan biri olarak çıkmadı, babası doğmadan ölmüş biri olarak çıkmadı, annesini altı yaşında kaybetmiş biri olarak çıkmadı -- bütün bu kimliklerden arınarak çıktı. Tümünden arındığı için işte "ümmi peygamber" odur. Biz de ümmi olmak zorundayız; fıtrat ayarlarımız neyse o. Sen doğduğunda birinin anası babası mısın, birinin kocası karısı mısın, neyisin? Bırak bütün o kimlikleri.

Çok ilginçtir; denir ki Kâbe'yi Araplar çıplak tavaf edermiş. Aslında burada mecazi bir şey var; daha sonra tabii ki bir kısım Araplar muhtemelen bu mecazi şeyi anlamayıp zahirine hamletmişler. Aslında ne demek Kâbe'yi çıplak tavaf etmek? Kâbe neyi temsil ediyor? İlahi olanı, kutsal olanı -- Allah'ın evi yani. Sen Allah'ın evine neyle gireceksin? Kimliksiz bir şekilde gireceksin. Oradaki kıyafet neyi temsil ediyor? Kimlikleri temsil ediyor. Hani Allah'ın evine kimliklerinden arınarak girebilirsin. "Ben bir şey, âlim değilim, anne değilim, baba değilim; iyi biriyim -- bak onu da bırak, iyi biri Allah'a ait, ben iyi biriyim -- onu da bırak, mütevazı biriyim -- bak onu da bırak." Hepsini bırak, hiçbir şey kalmasın, kalan sensin. Ama egona dikkat et, ego sana şu an şunu fısıldayacak: "ne kaldı ki?" Onu da bırak, onu da bırak. O zaman kalan sensin.

O yüzden bakın dinin ritüellerinin anlamı çok önemlidir, öyle basit şeyler değildir. Kâbe'yi nasıl tavaf ediyoruz? Dikişsiz elbiseyle. Ne demek dikiş? İnsanın sonradan ürettiği bir şeydir, doğal olmayan bir şey. Dikişsiz elbise giymek ne demek? Sonradan kendine bir şey dikip biçiyorsun -- kimlikler. Öyle dikişsiz gitmek lazım. Şimdi kaç kişi dikişsiz elbiseyle gidiyor hacca; herkesin dikişli elbiseleri var değil mi? Dikişsiz elbiseyle gideceksin, ne kadar önemli bir şey. Çünkü elbise üstüne elbise, kimlik üzerine kimlik, en son sen kendini göremiyorsun, fark edemiyorsun. Mesela "ben şunu hak etmiyor muyum" -- bak, gene kimlik değil mi? Bunlar da kimlik, sanki bunlar kimlik değil gibi zannetmeyin, hepsi kimlik.

Kâbe'deki Putlar ve "Hak" Putu

Orada arkada bir ego, bir şeyleri hak ettiğini veya hak etmediğini düşünerek dünyayı o arzularına göre dizayn etmeye çalışıyor. Sonra da istediği gibi gerçekleşmeyince, oradan dert üreten bir kimlik ediniyor: "Ben hiçbir zaman hak ettiğim bir hayatı mı yaşadım?" Bak ne güzel bir kimlik edindin, "hak etmediği bir hayatı yaşamak zorunda kalan ben." Değil mi? Ne kadar gereksiz kimlikler. Bırak onu, bak ne kadar büyük bir özgürlük: "ben bir kısım olaylar yaşadım, artı eksi, öyle veya böyle, kimini doğru anlamlandırdım, kimini anlamlandıramadım ama şimdi doğru anlamlandırıyorum."

"Bozulmanın hikmeti mi hocam?" Bozulmanın hikmeti, bozulduğunda ne hâle gelebileceğini bilmek, görmek. O yüzden yolculuğumuzun net ve açık adı şudur: tekrar fıtratına dönme yolculuğu. Bakın düşüş var, çıkış olacak; iniş var, çıkış olacak. Miraç doğru anlaşılırsa çok önemli bir şey; miraç seni, yaratılmış olan bütün düzlemleri geride bırakıp yaratılmamış olan, Allah'ın üflediği ruh noktasına tekrar döndürür. Buna döndüğünde bakın dikkat edin, "göz ne şaştı ne kaydı" diyor değil mi? Bak gözümüz hiçbir şeyden dolayı şaşmasın, kaymasın. Şimdi ben bazen bakıyorum, bir olay yaşıyor, feleği şaşıyor; "nasıl böyle yapar" diyor. Yapar diyorum yani, niye şaşırıyorsun? Karşındaki insan, değil mi, insan; nefsi, şeytanı var mı, var, yapabilir. Bakın bu insanı kötülemek değil, olabilir yani. Ama bak sen bir insanın üzerine hayatını bina etmişsin, ondan dolayı şaşıyorsun, ondan dolayı nevrin dönüyor.

Bakın, Hz. Yusuf'un feleği şaştı mı? On bir kardeşi onu kuyuya attığında öfkelendi mi, gözü kaydı mı? Göz kayması nedir biliyor musunuz? Bazen şeydir, depresif olan insanların gözü kayıktır, bir yere dalar gider yani. Göz ne şaşacak ne kayacak. "Olabilir, kardeşlerimdir ama insandır, nefsi var, şeytan yaptıklarını onlara hoş gösterdi, yarın değişebilir." Bakın damgalamıyor, dikkat edin, kayıtsız değil, umursamaz değil; kardeşlerini küçümsemiyor, aşağılamıyor, nefret etmiyor, değişebileceklerini, değişebilme ihtimali taşıdıklarını biliyor. Değiştiklerini gördüğünde de ona uygun davranıyor.

Bizim, bakın dikkat edin, niye hayatımızda bazı şeylere bu kadar aşırı şaşırıyoruz, tepetaklak oluyoruz? Çünkü merkezimizde değiliz. Bakın Allah'ın peygambere dediği şey: çevrendeki insanlar topukları üzerinde yüzlerini dönecek olurlarsa de ki "Allah bana yeter." Ama bunu demen için de senin merkezinde olman lazım. Sen merkezinde olmadığında ne diyorsun? "Büyük hayal kırıklığına uğradım, bunlar nasıl böyle yapar, dünyadan soğudum, Allah kahretsin, insan ne kadar kötü, artık insanlara güvenemiyorum." Peki nerede kaldı fıtrat, nerede kaldı kutsal metin? Neden peki? Çünkü merkezimde değilim. Merkezimde olsam, kırk yıllık arkadaşım bana tahmin edilmedik bir vefasızlık yapsa, ben merkezimdeyim, ne olacak? Sadece ona üzüleceğim, şefkat edeceğim, diyeceğim ki "ona hiç yakışmadı." Ama insandır, nefsi var; niye sarsılasın ki? Sarsılmaya sebep olan ne? Diyelim size 40 yıllık bir dostunuz hiç hayal edilmedik bir vefasızlık yaptı, niye sarsar bu sizi? "Bunu bana nasıl yapar?" Evet, beklentiler.

"Bunu bana nasıl yapar?" Bir kere zaten, sen fıtratında olsan bunu sana zaten yapmamış olduğunu görürsün; kendine yapmış. "Ben bunu hak etmedim." Daha ne? Probleminin ne o zaman? Hak etmediysen yapmamalı -- onu nereden çıkardın, o formül nereden çıktı? O kafayla o zaman bütün peygamberler ne büyük günahlar işlemiş de bunları hak etmişler, değil mi? Bakın çok sahte bir bilinç üzerindeyiz. Ama merkezinizde olsanız: "arkadaşımdır, dostumdur, kırk yıllık dostumdur ama demek ki insanoğlu, nefsi var, nefsine uydu, nefsiyle baş başa kaldı, o hatayı yaptı, olabilir." Bak, hiç sarsılma var mı? Yok. "Ama hocam insan etkileniyor." Bak, en sahte kelime "insan etkileniyor." İnsan etkilenmiyor, ego etkileniyor, sendeki bir benlik etkileniyor. Ona "ben" dediğin an zaten yol alamazsın. Orada şunu sormalısın: bende ne tür bir benlik var ki bundan dolayı bu kadar etkilendi? Bu nasıl bir benlik? Mesela o benliğin hayatının merkezi o insan olabilir, ya da o dostluk olabilir; ya da o benlik diyor ki "iyi ki öyle bir dostum var, o dostum olmasa ben yaşayamam." O benlik seni sarsıyor. Eğer o benliği taşımasan -- ki fıtri değil -- o zaman sarsılmayacaksın.

O zaman bakın, biz fıtratımıza aykırı olan şeyleri keşfetmek zorundayız; fıtratımıza aykırı olan şeyleri taşıdığımız müddetçe, üzerine ne eklesek düzelmez. Şimdi düşünün, Kâbe'de 360 tane put var, üzerine ne eklesen düzelmez orası değil mi, temizlemen gerekir onları. "İşte birkaç tanesi dursun, ne yapayım" -- durmasın, senin için durmasın; burada problem Allah'ın değil, problem senin. 360 tane put oldu, Allah için problem miydi? Değil. Allah'ın evi gene Allah'ın evi; peygamber tavaf ediyordu, namaz kılıyordu. Problem o insanların problemi -- Allah'ın evinde sahte şeyleri barındırmak. Biz de bu noktadayız, sahte şeyleri barındırıyoruz içimizde.

Mesela "ben bunu hak etmiyorum" -- putu, çok büyük bir puttur, adı da "hak." Adam "haklı" diyorsun yani; hak etmedin arkadaşım, doğru söylüyorsun. Ne diyeyim sana şimdi? Kardeşim, sen yanlış bir benlik tarafından şu an manipüle ediliyorsun; sen konuyu yanlış yerden tutuyorsun. Sen şükret ki o zulmü hak edecek biri değilsin, buna şükret. İki, sana o zulmü yapana acı, şefkat et; yapabileceğin bir şey varsa yap, zararı devam ediyorsa zararını da engelle. Ama "ben bunu hak etmiyorum" diye sızlama, ağlama; bu bir puttur, böyle bir şey yok. Ama biz böyle putları taşıdığımız zaman ne oluruz? İşte hayat hep başkalarına gülüyor. Tatlı putlar bunlar değil mi, böyle sarılıyoruz onlara; kendimiz üretiyoruz, sonra gülüyoruz o cahiliye Araplarına -- kendileri yapardı, kendileri taparlardı, bazen de yerlerdi. Sen de öyle yapıyorsun; sen de kendin ürettin, kendin tapıyorsun, bazen de yıkıp yeniden yapıyorsun. "Ben artık öyle değilim, ben eskiden insanları çok umursardım ama şimdi umursamıyorum, boşver" diyorsun -- eskiden "umursama" putunu terk edip şimdi "umursamazlık" putuna mahkûm oldun. Anlatabiliyor muyum?

Peygamberden istenen şey neydi? Kâbe'yi süsle, içini donat -- bu Allah'ın evi yani. Altını kaplarsan, kutsal bazı mabetlerin altınla kaplanması da ayrı bir mecazi anlam taşır, o ayrı bir konu; altın mükemmeliyeti, saflığı, hiçbir şeye ihtiyaç duymamazlığı temsil ettiği için semboliktir. Onu geçelim. Dikkat edin, Allah'ın peygamberden istediği neydi? Kâbe'yi temizle. Temizlerken de onun kutsiyetini unutma. Çok anlamlı bir şey bu. Biz ama ne yapıyoruz? "Allah belamı versin, ne kadar kötüymüşüm, İsmail Bey'in sohbetine de gittim, ne kadar beş para etmez biri olduğumu gördüm; eskiden biraz egomu şişiriyordum, böyle iyiyim şöyle iyiyim, hepsinin altında ego çıktı, berbat biriyim." Ben sana bunu anlatmıyorum. Ben sadece diyorum ki sen Allah'ın evisin, senin kalbin Allah'ın evi. Ama içinde çok sahte benlikler var; sahte benlikler varken de Allah'ın evi o kalp. Ama o saflığı perdeleyen, gölgeleyen benlikler var, onları temizle. O eve ekstra bir şey koymana gerek yok. Onun için biz kendimizi bir şeylerle doldurmayacağız; sadece gereksiz, sahte, bize sürekli engel olan, sürekli bizi aşağıya çekmeye çalışan, sürekli mutsuz eden benlikleri bırakacağız.

Mesela bir insan böyle mutsuz, yüzünü asmış vesaire, bazen sahte benliklerini hatırlatıyorsun, o an bırakıyor, birden yüzü değişiyor, bir tebessüm ediyor. Neden? Çünkü sahte bir şeyden kurtuldu. Mesela "insanlar beni anlamıyor, eşim beni anlamıyor, arkadaşım beni anlamıyor" diyor. Diyorum ki "anlamak onların işi, sen anlamlı ol yeter." "Evet ya" diyor, bir tebessüm geliyor. Neden? Çünkü "anlaşılma" putuna mahkûm olmuş; onu da bir türlü razı edemiyor, "beni anlamalı, insanlar beni anlamalı" diyor. Öyle bir put ki çözümü başkasının elinde; sen de razı edemiyorsun, onun razı olması başkalarının elinde. Ne kadar ters bir put, değil mi? Ne kadar sahte bir şey. Bir insanın başkalarının kendisini anlaması üzerine kurduğu mutluluk hikâyesi ne kadar sahte bir şey. Oturup düşündüğünde "bak bu senin sorunun değil" denildiğinde, "sen de çok umursamazsın" diyen başka bir put geliyor yanına. Halbuki bunun umursamamazlıkla bir ilgisi yok, benim alanım değil, ne yapabilirim ki?

Ama bakın hayatımız aslında sahte bir şey tarafından bize yaşatılıyor. Öyle bir algı içindeyiz; biz kendi öz varlığımızla bu varoluşu algılamıyoruz, yaşamıyoruz -- sahte benlikler tarafından bu hayatı yaşıyoruz, o sahte benliklerin penceresinden. Mesela bir gün böyle konuşuyorum, "hocam anlattıklarınızı insanlar anlamıyorlar ki" diyorlar. "Bırak onları" diyorum. Put başka put üretiyor sürekli; ne kadar güçlü değil mi, hiç kimsenin anlamaması niye bir sorun olsun? Ama içeride bir tanesi "sorun" diyor. O yüzden bakın, sadece bir sahteliği fark etmek, sadece bir arzunun bir korkunun ne kadar yalan olduğunu fark etmek ve o puta değer vermemek gerekiyor. Biz neyle meşruiyet veriyoruz? En çok kullandığımız meşruiyet: "insanız, ne yapalım, putlarımız olmasın mı?" Olmasın ya. "Kâbe boş mu kalsın?" Bırak boş kalsın, o özüyle dolu.

Bakın putlara o kadar alışılmış ki -- o dönemin Araplarına sorsaydınız muhtemelen peygamberin şöyle bir niyeti olduğunu zannedeceklerdi: peygamber bu putları temizleyecek, yerine başka bir tane koyacak. Peygamber hiçbir şey koydu mu? Hiçbir şey koymadı. Kâbe'nin içi boş, zahiren boş. Ne anlatıyor bu bize? Bir şey koymana gerek yok; koyan koymuş oraya ne konulacağını, ama konulan şey senin elle tutacağın, gözle göreceğin bir şey değil. Asıl varlığımız maddi değil, gözle görülen, elle tutulan, başkalarına gösterilebilen bir şey değil. Sen güzelsin ama güzelliğin başkaları tarafından görülebilecek, gözle görülebilecek bir şey değil.

Güzellik Algısı ve Kimlik Yanılgısı

Daha önce de anlatmıştım: benim öyle bir yeğenim var, 11-12 yaşlarında bir gün böyle geldi, masumiyetiyle "ben güzel miyim" dedi. İnanın o anda çok üzüldüm. Direkt bende oluşan duygu oldu; neden? Çünkü orada büyük bir bilinç düşüşü gördüm. Çocukcağızın bilinci düşmüş, kendini bir beden zannediyor, bedenini başka çocuklarla kıyaslıyor, o kıyaslama üzerinden kendisinin güzel olup olmadığını sorguluyor. Ne kadar üzücü bir şey değil mi? Ama bakın ne kadar fıtrattan uzaklaştırılmış, mesela bir kız çocuğunun "ben güzel miyim" demesi aslında bir bilinç düşüklüğü; ama biz bunu ne kadar düşünüyoruz, düşünmüyoruz. Ama çok büyük bir bilinç düşüklüğü, ve o bilinç düşüklüğünü anlamadığımız için hâlâ buna devam ediyoruz değil mi? Hâlâ "ben güzel miyim," erkekler de "ben yakışıklı mıyım" sorusunu sorabiliyor. "Beni kim beğenir?" Seni kim beğenir ya, kim, o kim kim? Önce onu sorgula, onu sorgula: seni Allah sonsuz ilminde tanımlamış, var etmiş, beğenmiş, varlık âlemine göndermiş. Daha "beni kim beğenir" diye nasıl sorarsın? Böyle bir soru nasıl sorulabilir ya? "Beni kim beğenir?" Kim ki onlar, evliya mı, ermiş mi -- zaten öyle olsa beğenir beni. Ama benim zahirime bakan beni beğenmiş veya beğenmemiş, bu karşıdaki de zaten bir put; sen de o putun beğenisini arıyorsun. Eyvallah.

Dedim ki: "canım, tabii ki güzelsin. Ama senin asıl güzelliğin senin ruhun, senin kalbin, senin sevgin, senin merhametin, senin anlayışın." Orada bir durdu, "evet amca." "İşte elbisem de güzel olmuş mu amca?" "O da güzel" dedim, "ama senin asıl güzelliğin kalbin, şefkatin, merhametin, iyilikseverliğin, anlayışındır." En azından o çocuk yaştaki çocuğa o bilinç düşüklüğünü onaylamayacak şekilde davranman gerekir. Sen de onaylarsan zaten çocuğun bilinci düşmüş, bir de sen de damgalıyorsun demektir. "Güzelsin" desen de günah, "çirkinsin" de sende günah; güzelsin dediğinde onu bedenine indirgemiş oluyorsun, o yanılgıyı devam ettirmiş oluyorsun. Hiçbir insan "ben güzel miyim" diye sorabilir mi?

"Beni Seviyor Musun?" Sorusunun Çift Kör Deneyi

Bir soru olur mu? Tabii ki güzelim; ama ben güzelim dediğimde bedenimi tanımlamıyorum ki. Allah seni en güzel kıvamda yaratmış -- bir ayeti böyle dolu dolu okuyorsun, "seni ahsen-i takvimde yaratmış." Sonra gidip kocana dahi sormayacaksın "ben güzel miyim" diye. İleri mi gidiyorum? Kardeşim, seni Allah en güzel kıvamda yaratmış, değişemiyorsun. Sen gidip kocan ermişse -- bilmem, o ayrı bir konu -- ama ermemişse ben kocama "güzel miyim" diye sormazdım. Ermişse şunu sorardım: "benim Allah'ın yarattığı güzelliği perdeleyen bir benliğim var mı?" Ona bu soruyu sorardım, varsa beni uyarmasını isterdim. Bakın çok gerçeklikten uzaklaştırılmışız değil mi? O zaman işte uyanmak zorundayız. Bunlar öyle felsefi, tasavvufi, manevi, spiritüel falan değil; bunlar yegâne gerçeklik.

Bazı egolarımız bizi öyle şey yapıyor: tırnak içinde "Ebu Süfyan ben" diye. "Tamam, senin dediklerin güzel de, hani bizimkiler de kalsın, sendekiler de kalsın, beraber yürütelim bunları" -- öyle bir teklifte bulunuyor Ebu Süfyan. Bizim içimizde de yok mu Ebu Süfyan benlikleri? Var. "Tamam, güzel şeyler, İsmail Bey güzel şey anlattı, maneviyat çok önemli, çok kıymetli bir şey, onsuz olmaz, insan manevi bir tarafa mutlaka sahip olmalı; eee, ama bunlar da olsun." Bunlar da böyle bulaşık de olmuyor. "Hocam ya işte insanız, ne yapalım" falan diyorsun; bakıyorsun bir tane Ebu Süfyan içinde sana anlaşma öneriyor, sen uyanamıyorsun. Sonra diyorsun ki "bak peygamber Ebu Süfyan'a böyle dedi: bir elime güneşi, bir elime ayı versen vazgeçmem dedi." Sana güneş ay falan değil, basit bir şey veriliyor, "beğeniyorum canım, bir tanem" -- oh ne güzel, hemen tam oluyoruz. Sen unutuyorsun; sonra peygamberimiz böyle demiş. Biz çok kanaatkâr insanlarız arkadaşlar, peygamberimiz çok "kanaatkâr" değilmiş öyle, aya güneşe tam olmamış. Ama biz çok kanaatkârız; biri bize "çok iyisin, beğendim, süpersin, iyi ki varsın" falan diyince, oh ne güzel, hemen tam oluyoruz.

"Hocam cümleye çok fazla anlam yüklemiyor muyuz? Yani 'güzel miyim' diye soruyor, 'beni seviyor musun' diye soruyor, yanlış mı?" Keşke öyle olsaydı; bakın çok çok büyük bir tuzak, zaten onu ya görürüz ya görmeyiz, asla basit bir soru değil. Keşke olsa, hiç basit bir şey değil, tam da meselenin merkezinden, göbeğinden bir tuzak içeriyor. Bak, "beni seviyor musun" -- ben hayatımda hiç kimseye böyle bir şey sormadım. Neden sormadım? Çünkü karşımda bir evliya görmedim ki gerçek "beni" görsün. "Siz bekâr mısınız hocam, bu yüzden mi kaldınız" diyeceğim falan diye düşünebilirsiniz; ama arkadaşlar bakın çok önemli bir şeye işaret ediyorum. Şimdi "beni seviyor musun" derken, "sen" derken neyi kastediyorsun? "Ben" derken neyi kastediyorsun? Karşındaki "sen" derken neyi anlıyor? Sen "beni seviyor musun" derken karşındaki seni ne olarak algılıyor? Sen bunu biliyor musun? Bunu da bilmiyorsun. Hani bilimde çift kör deney var ya, bu da bir çift kör deney gibi.

Tabii ki onu da bilmiyorlar, o da başka bir körlük. Şimdi bu körlüğün neresini ben düzelteyim değil mi yani? Hiç de masum ve basit bir soru değil ya: birincisi kişi kendi benine kör, ikincisi karşıdaki de gerçek bene kör zaten. O zaman ben kime neyi soruyorum, kör körü ağırlıyor değil mi arkadaşlar, hangisi hangisini kastediyorsunuz?

Şunu kastediyorum: kendisi Mısır'da Maliye Bakanı olduktan sonra kardeşleri geldiğinde, Bünyamin'i yanında alıkoyarak kardeşlerine verdiği dersi bu boyutta nasıl okumalıyız? Çünkü psikolojik boyutta ben olsam derdim ki "bak bana bunu yapmıştınız" mesajı veriyor. Peki onu başka bir zaman uzun konuşuruz; orada Hz. Yusuf'la Bünyamin zaten anlaşmışlar, aralarında bir anlaşma var. Bünyamin, Hazreti Yusuf'u çok özlemiş, "senin yanında kalmak istiyorum" diyor. Yanında kalması için ne lazım? Öyle bir sahne kurgulanıyor, o kadar; yoksa öyle bir şey yok. En sonda da zaten "bugün size kınama yok, rahat olun" diyerek onlara içinde hiçbir benlik, hiçbir öfke, kızgınlık, hiçbir şey biriktirmediğini gösteriyor zaten. Yani bakın, basit bir soru değil, "beni seviyor musun" sorusu basit bir soru değil -- çift kör deneyi. Çıkarılan sonuçlar da anlamsız. Mesela karşıdaki dedi ki "seni sevmiyorum" -- al başına belayı, "beni sevmiyor, ben sevilecek biri değilim, ona beni sevmediğini göstereceğim, ona haddini bildireceğim, beni sevmemek neymiş, ne kadar büyük bir şeyi kaybettiğini ona göstereceğim." Bakın, çok kör bir deney, iyice kör bir soru; karşındaki de kör, sen onun objektif olduğunu zannediyorsun, "beni seviyor musun" diyorsun. Hayatta böyle bir soru soruyorsanız arkadaşlar, gerçekten oturup düşünün: bu soru nasıl bir sorudur, bu soru ne içeriyor, bu soru nasıl bir bilincin meyvesi?

Çok önemli bir soru, basit gibi gözüküyor ama öyle değil. Neden bakın, bir şeyi gerçekten sakince kurcaladığınızda hepiniz bulacaksınız bunları. Ben bunları doğal hâlimle görüyorum yani; öyle çok fazla düşünmüyorum, çok ince düşünmüyorum, çok derin de düşünmüyorum -- olanı görmeye çalışıyorum. Hepimize düşen bu: olanı görmeye çalışın. Sakin bir şekilde bakarsanız olanın ne kadar büyük bir tiyatro olduğunu anlayacaksınız. Çok sahte benliğin sahneye çıktığı, sizin adınıza hareket ettiği bir tiyatro. O yüzden "olmak ya da olmamak" dediği Shakespeare'in aslında bu yani; olmak, yani olduğun şeyi olmak ya da olduğun şey olmamak meselesi. Biz olduğumuz şeyi bulmaya çalışıyoruz, kendimizi oldurmaya çalışmıyoruz.

Kendini Gerçekleştirme mi, Kendi Gerçekliğini Fark Etme mi?

Bakın sahte benliklerin en büyük tuzağı odur: kendilerini oldurmaya çalışırlar. "Ben doğru biriyim, ben iyi niyetli biriyim, ben akıllı biriyim, ben özgün biriyim, ben şu biriyim bu biriyim" -- sürekli size bir oldurma çabası sergilerler. Hayır, biz gerçekte olduğumuz şeyi bulacağız, o kadar. Engel olan ne? Engel olan sahte benlikler, şu veya bu olmaya çalışan benlikler, o kadar. "Kâbe'den putları çıkarın," bu kadar, o Allah'ın evi zaten. Bakın modern zihniyet bizi hangi tuzağa sokuyor? "Kendini gerçekleştirme." Sahtesin ya sanki -- ne demek "kendimi gerçekleştirme"? Ben zaten gerçeğim. Kendi gerçekliğini bulma, gerçek varlığını fark etme desek daha güzel olurdu -- o Maslow'un en üst hiyerarşisine. "Kendimi gerçekleştirme" değil, "kendi gerçekliğimi fark etme," budur asıl olan şey. Bunu fark ettim, tamam, hiçbir problem yok artık, sahte benliklerin tuzakları yok. Çünkü sahte benliklerinizi sonuna kadar tatmin edemezsiniz: başarı putu, anlaşılma putu, onaylanma putu, ilgi görme putu, kendini kanıtlama putu, önemsenme putu, dikkate alınma putu, hayata anlamlı bir dokunuşta bulunma putu, dünyaya bir iz bırakma putu -- bunlar sahte şeyler, hiçbirine gerek yok.

İbrahim Aleyhisselam'ın en son geriye bıraktığı bir tane put var ya, o bunları üreten benlik putu -- baş put, sahte benlik; zaten hepsini o üretiyor. Onun için, "ben" dediğinde bu hayattaki en önemli kelime, en önemli kavram nedir dense, ben şunu söylerim: "ben." Her şey buradan başlıyor. "Ben" dediğinde ne diyorsun? Bütün her şey burada: ya "ben" sahte bir yerde konumlanır ya da hakiki yerinde. Sahte bir yerde konumlandığında bütün hayatın onun tarafından yutulur; onun için "ben" hayattaki en önemli kavramdır. Onun manasını bilen, işte "kim kendini bilirse rabbini bilir" denildiği gibi. O yüzden acele etmeyin, böyle güçlü benliklere tutunmayın; şöyle bir bırakın, Hazreti Musa gibi olun. Hani asası var, Allah "bu nedir?" diye soruyor, o da "buna dayanırım, bununla yaprak silkelerim, hayvanlarımı bununla güderim" gibi bir şeyler söylüyor. Yani sürekli değişen benliği temsil eder o -- psikolojik düzeyi temsil eder Musa'nın asası. Sonra ona "şimdi al" deniyor. Allah'ın o psikolojik benliğe yüklediği manaya göre onu kullan; o senin dayanağın değil, o senin kullandığın bir alet. Sen ona dayanmayacaksın. Evet, teşekkürler.

Ruh Üzerine

"Hocam, ruh hakkında bunu nasıl yorumluyorsunuz?" Yorum yapmayacaksınız, sadece şunu bileceksiniz: topraksal olmayan, maddi olmayan, bedensel olmayan, elle tutulmayan, gözle görülmeyen, zamana mekâna, maddeye bağlı olmayan, Allah'tan doğrudan doğruya gelen ve hiçbir olumsuz nitelik taşımayan bir şeydir -- Kur'an'a bakın, ruhla ilgili hiçbir olumsuz nitelik yoktur. "Bir akıl mı diyorlar?" Değil. "Canlılık mı?" Her şey canlı, bunun dışında yorum yapmayın; varlığımızın aslı, varlığımızın merkezi. Bakın akıl da değil, akıl azalır çoğalır değil mi, bu ruhsal bir şey değil, azalan çoğalan bir şey değil. O yüzden zihninizle de anlamaya çalışmayın; sadece zihninizin tanımlamalarına karşı soru işareti koyun. Tanımlamayın ruhsal boyutu, çünkü tanımladığınız an onu zihninizin tanımladığı sınırlara hapsetmiş olursunuz. Anladığınızda anlayacağınız bir şey olarak bırakın; sadece ölümsüz, eksiksiz, ilahi, hastalanmayan, bozulmayan, zamana mekâna bağlı olmayan, eskimeyen, hiçbir negativite içermeyen.

"Fizik ötesi diyebilir miyiz hocam?" Doğal olarak tabii ki, fizik ötesi varlığımızın merkezi. Bütün canlılar için de aynı şeyi söyleyebiliriz, fakat her varlığın buna dair bilinci farklıdır. Şöyle düşünün: diyelim ki telefonunuz var ama telefonunuz sadece ses alıp veriyor, ses aktarımına uygun. Normalde aslında görüntü vesaire birçok veri var, ama telefonunuz sadece sesi alıp veriyorsa sadece onu alıp verir. Ama aslında bütün veriler ona geliyor; telefonunuz işte ses, görüntü, renk, bunları da almaya müsaitse onları da gösteriyor. Her şeydeki ruh birdir; insanın farklılığı, ruha dair idrakinin yüksek bir düzeyde oluşundandır. Her canlıda ona dair idrak düzeyi farklıdır.