Fıtrî İnsan, Mizaç ve Bir Rüyanın Yorumu

Kısa Özet

Sohbette önce fıtrî insan, peygamber ve veli örnekliği, kâmil-nakıs insan ayrımı kelebek-tırtıl benzetmesiyle anlatılıyor; ardından mizaç (enneagram) tipleri üzerinden anne-baba-çocuk ilişkileri ve toplumsal cinsiyet rolleri tartışılıyor. Sonrasında Jung'un naklettiği, Freud ile Fromm'un farklı yorumladığı bir rüya ("toplanma evi") tasavvufi bakış açısıyla yeniden yorumlanıyor; dinin zahiri hayatı değil insanın içini dönüştürdüğü, musibetlerin dindarlıkla doğrudan ilişkili olmadığı, yolun kişinin taşıyabileceği ölçüde verildiği anlatılıyor. Son bölümde rüya çeşitleri, subliminal müzik/telkin tartışması ve hakikatin tek fakat açıklama biçimlerinin çok olduğu, teslimiyet-tecrübe-yakin mertebeleri üzerinden sohbet sürüyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Peygamberler ve veliler "fıtrî insan"ın örnekleridir; biz de o fıtrata, potansiyel olarak içimizde var olan kemale yaklaşmaya çalışan insanlarız.
  • Din, dış dünyayı; zahiri hâlleri, musibetleri, hastalığı, ölümü değiştirmez. İnsanın içini, algısını ve idrakini dönüştürür.
  • Yol ve imtihan insana taşıyabileceği ölçüde verilir; Allah hikmetlidir, kaldırılamayacak yük yüklenmez.
  • Hakikat tektir, fakat onu anlatan açıklama biçimleri (öğretiler, yorumlar) çoktur; hakikat inşa edilmez, tecrübe edilir ve müşahede edilir.

Fıtrî İnsan ve Peygamberlerin Örnekliği

Allah'ın yasası... Peygamber ayrı bir yöndür. Bütün peygamberlerin öbür yönü, fıtrî insanın, hakiki fıtrî insanın mahiyetini bize aktaran bir yöndür. Ve bu bizim için bir örnektir. Yani biz peygamber olmayacağız dediğimizde, evet, bizim herhangi bir görevimiz yok. Fakat fıtrî insan örnekliği anlamında peygamber gibi olmalısın. Aslında orada peygamber gibi olmuyorsun, fıtrî bir insan oluyorsun. Peygamberin orada temsil ettiği şey fıtrî insanlardır. Bunu ayırmak lazım. Bir velinin de fonksiyonu o fıtrî insan fonksiyonudur. O yüzden Kur'an'da "peygamberde sizin için örnek vardır" diyor. Veyahut da Kur'an'da birçok peygamber kıssası anlatılıyor. Niye anlatılıyor o zaman? Peygamber kıssaları niye bize anlatılıyor? Peygamberimize has bir şekilde mi "bak, peygamber böyle olur" diye anlatılıyor? Yoksa bize böyle anlatılsa bizim için ne ifade edebilir ki zaten? Ve niye anlatılır ki zaten? Anlamsız olurdu. Peygamber olmayacaksın, niye sana peygamber anlatılsın ki? Nasıl peygamber olabilirsin ki, Kur'an'da anlatılmıyor mu zaten? Öyle bir şey değil diyor. Olamaz ki zaten, peygamber olamayacak diyor, zaten öyle bir amacı da yok yani.

Şimdi ikiye ayırıyor insanları: nebiler ve diğerleri. Diğerlerinin içinde de ne olursa ne oluyor? Tamam, yükselen bir potansiyel vardır, kendi üstüne düştüğü kadarını yaparsın. En nihayetinde, en üst düzeyde, tamamen bencilliğinden kurtulabildiğinde mesela veli olursun; tamamen daha başka bir şey olamayacağına göre işte öyle şeyler. Ama bu çok saçma bir ayrım, kastım bu değil. Aslında doğru ayrım şudur: Fıtrî insan potansiyeline henüz varamamış eksik insan, nakıs insan veya kâmil insan. Çok daha basit ifade edelim: fıtrî insan henüz fıtratı inkişaf etmemiş, açılmamış, açığa çıkmamış insandır. Çünkü fıtrat bizde var zaten. Doğru ayrım odur. Yoksa peygamberler ve diğer insanlar diye böyle bir ayrım yoktur. O başka bir açıdan bir ayrım olabilir ama bizi çok ilgilendirmez o ayrım. Buradaki temel şey aslında insanın bu konudaki gayretinin veyahut da cehdinin fıtrata dönük olmasıdır. Dinin de temel meselesi şudur: fıtratına döneceksin, aksi hâlde fıtratından şu veya bu ölçüde uzak olacaksın. Temel mesele bu. Yoksa peygamberler ve diğer insanlar ayrımı bir yerden meseleyi tutan bir ayrımdır. Peygamber fıtrî insandır, hakiki insandır. Biz de ona yaklaşmaya çalışan insanlarız. Şunu da anlamak lazım: ne ölçüde yaklaşabileceğimizin şu zihinsel ve bilinç düzeyinde tartışmasını yapmak abesle iştigaldir, boş bir şeydir. "Ulaşabilir miyim?" Bilmiyoruz. Çalış, bu kadar. Bütün bu dönüşüm gayretlerinin ve dinin bize öğrettiği şey bu konuda gayret etmektir, bu kadar. O gayretin bu dünyada hangi noktaya kadar ulaşacağını bilemezsin. Ama şu açık: bu konuda gayret edersen ya bu dünyada ya da ölüm sonrasında niyet ettiğin, arzu ettiğin, iştiyak duyduğun hedefe ulaşacaksın. Mesele onu referans almaktır. Yani biz fıtrî insanı referans alıyoruz, almalıyız. O referans nedir? Peygamberdir, velilerdir, temel odur. Yoksa "biz insanlar ve peygamberler" veya "biz insanlar ve evliyalar" diye bir ayrım yapmak, sanki onlar insan değilmiş gibi düşünmek saçmadır. Tabii ki onlar da insan, biz de insanız. Onları insan değilmiş gibi düşünmek de saçma zaten.

Kâmil İnsan - Nakıs İnsan Ayrımı: Kelebek ve Tırtıl

Orada şöyle aşırı yanlış bir nokta var: "Onlar insan, biz insan değiliz" demek eksik bir yaklaşımdır. Doğrusu şu: onlar insan, biz henüz fiilî anlamda onların erdiği insanlık düzeyinde değiliz. Ama potansiyel olarak onların insanlık düzeyi bizde de var. Bu, daha önce de bahsettiğim gibi, bir kelebekle bir tırtılın farkı gibidir. Onlar kelebek olmuş, sen bir tırtılsın; ama sende de o kelebek olma potansiyeli var. Yoksa kelebekler ve tırtıllar diye zahiren bir ayrım yapılabilir, bir ölçüde doğrudur da. Fakat o tırtılın kelebek olabilme potansiyeli olmadığını düşünerek böyle bir ayrım yaparsak yanlış olur. Onlar fiilen kelebek, sen potansiyel bir kelebeksin. O yüzden geleneksel öğretilerde bu ayrım vardır: fiilen kurtulmuşlar ve potansiyel olarak kurtulmuşlar. Özellikle Hinduizm'de "yaşarken kurtulmuş" kavramı vardır. Bu bizdeki evliyalara tekabül eder: yaşarken bütün o sınırlılıklardan ve kayıtlanmalardan kurtulmuş olanlar. Bir de yaşarken henüz o sınırlanmışlıktan, o nefisten kurtulmamış ama kurtulma yolunda olanlar vardır. Şimdi kurtulma yolundaysan ve bu konuda bilebildiğin, idrak edebildiğin ölçüde gayret gösteriyorsan, kurtulmuşlardan addedilirsin. Onlar gibi değilsin ama elindeyse kabul edilirsin, çünkü niyetin, gayretin ve iştiyakın o yöndedir. Ama fiilen gerçekleşmesi ayrı bir yöndür, bir süreçle ilişkili bir şeydir. Ama şunu alacaksın: evet, hakiki insan fıtratı budur, hakiki insan budur. Ben de bu yolda önce niyetliyim, ikincisi iştiyak duyuyorum, üçüncüsü bu konuda gayret etmeliyim ve ediyorum. Bu şekilde olmalıdır. Ne bir ümitsizlik olmalıdır, ne de "biz insanız, onlar insanüstü" diye birbirine hiçbir bağı olmayan tamamen ayrı kategoriler gibi algılamak; ikisi de bir hatadır.

Varlığı Sakat Olmak ve Modern Psikolojinin Handikapı

Şurada, geçenlerde bir arkadaşla mütalaa ederken söylenmiş bir söz var: "Varlığı sakat bir yaratık, varlığı sakatlama ihtimalini hep taşıyacaktır." Yani o yüzden mesela peygamberler, veliler varlığı tam insanlardır ve bize o tamlığı naklederler. Bunu hem sözlü olarak aktarırlar hem de fiilen. İşte bu tam bir insandır. Fakat "varlığı sakat bir yaratık" ne demek? Yani o, varlığının bütüncül ve tam idrakine erememiş, belli bir kısmı işlevsel hâle gelmiş, fakat önemli bir kısmı gizil duran ve işlemeyen bir varlıktır; sakat bir varlıktır. Onun kendisini tam olarak dikte etmesi veyahut da sunması, varlığı sakatlama riskini taşır. Ve aslında bugünkü modern psikolojinin de böyle bir handikapı vardır. Varlığı sakat bir kişi, kendi sınırlılığı, sakatlığı üzerinden bir model üretiyor ve sanıyor ki insan budur. Sen de bunu değerlendirmeden, yorumlamadan, analiz etmeden, hesaplaşmadan kabul ettiğinde kendi varlığını sakatlayacaksın; kendini onun teorisi üzerinden tanımlayacaksın. İşte bu yüzden peygamberler insanlık dünyasında önemlidir. Onların varlıkları tam olmuştur; yani Allah'ın yarattığı fıtratları tam olarak işlevsel olmuş, tam olarak açığa çıkmıştır. Ve dersin ki işte bu tam bir insandır, bizler de o tamlığa iştiyak duyarız. Bediüzzaman'ın bir sözü var: "İnsan fıtraten kemale âşıktır." Yani kemali gördüğünde, tamlığı gördüğünde iştiyak duyar. İşte bizlerin rolü budur.

Freud'un Oedipus Teorisi Üzerinden Veri ve Yorum Ayrımı

Geçen bir programda seyrettim, Cem Bulcu diye bir psikiyatrist var. Konu kadın konusuydu, tartışıyorlardı. "Durun" dedi, "ben önce teorik olarak bir şey söyleyeyim." Freud'un o meşhur görüşünü anlattı: her erkek çocuğun ilk tanıdığı, âşık olduğu ilk kadın annesidir, rakibi de babasıdır. Bunu tatlı tatlı, biraz da abartarak anlattı. "İşte bu bilimdir" dedi. "Bunun üstüne, bunun etrafına, deyim yerindeyse süsleyebilirsiniz ama bu temel, bu ana direktir" mealinde bir şey söyledi. Şimdi eğer bir kişi bunun analizini yapamıyorsa, bununla hesaplaşamıyorsa, doğru mudur yanlış mıdır, ne kadarı doğrudur diye analiz edemezse, tak diye bunu kabul edecek ve bunun üzerinden hareket edecek; ve varlığı sakatlanacak. Babasıyla bütün problemlerini bunun üzerinden açıklayacak ve kendini bunun üzerinden tanımlayacak. Vakaya da her zaman uymayan bir şey bu. Mesela orada bir örnek vardı: biri "ben annemi hiç sevmiyorum" dedi, çünkü mizaç olarak annesiyle hiç uyuşamayan bir tip olmuş. "Bana hiç öyle 'aman aman annem' olmadı" diyor. Ki doğrudur; olanı da var, olmayanı da var. Fakat bunun temeli, motivasyonu, nedeni cinsiyet değildir.

Ama adam sana öyle veriler verip, bakın, psikolojide şunu ayırmak çok önemlidir: veri ayrıdır, yorumu ayrıdır. Bir erkek annesini çok sevebilir, bu bir vakadır diyelim. Bir kız çocuğu da babasını çok sevebilir, bu da bir vakadır. Mümkündür, böyle veriler, vakalar vardır. Peki bu ne anlama geliyor? Bu ayrı bir şey. Şimdi biri bir açıklama yapıyor; eğer karşı taraf, diğer insanlar veyahut muhatapları, onun yerine tutarlı, güçlü, kendince güçlü farklı bir yorum sunamazsa, bu sefer sanki o yorum doğruymuş gibi kabul edilir. Evet, tamam, Freud buna dair bir yorum yapıyor bize: "Bunun nedeni budur, işte bir kompleks var, Oidipus kompleksi" diye. Peki doğru mu? Veri ayrı bir şey, onun yorumu ayrı bir şey. Biz bazen yanlış yorumu inkâr etmek pahasına, doğrusu yorumu reddetmek için bazen veriyi de reddedebiliyoruz. Bu da yanlış bir şey olur. Veri doğru, yorum yanlış olabilir; ya da "yok, hayranlık duymuyoruz" diye veriyi reddetmek de yanlış olur; her zaman doğru değildir onu kastediyorsam. Tabii ki bunun doğru olduğu durumlar var, olmadığı durumlar var. Her kız çocuğu babasına hayran değildir, her erkek çocuğu da annesine hayran değildir. Yok böyle bir şey; o zaten işin fazla ayrıntısına girmiyorum. O veride de hayranlıktan başka bir şeyler de anlatılıyor. Tabii onun teorisi mizaca bağlı; her mizaçta değil. Mizaç üzerinden yorumlamak lazım.

Mizaç üzerinden yorumladığımızda, sekiz tipi bir kız çocuğunu düşünün. Sekiz tipi bir kız çocuğu bile... Ben bazen şey düşünüyorum: cinsiyet, kız ve erkek, hani kız çocuğunun mutlaka daha sekiz yaşında olsa bile naif bir tarafından belki bulamadığı, mutlaka baba figüründen etkilendiğini düşünüyorum. Yani baba isterse en üst adam olsun; sekiz yaşındaki bir kız bunu takmayabilir, örnek almayabilir de, tamam ama illaki bazen şeyle karşılaşıyoruz: kafamızdaki anne figürü, baba figürü, şu figür falan, onlarla sakatlık oldu mu, onunla doğmuyoruz, kısa sürede toplum bize bununla ilgili belli veriler veriyor. O var ama, yine de düşünüyorum ben, bir boşluk oluşturmuyor mu mesela? Yok, oluşturmuyor demeliyiz; her mizaç için oluşturuyor diyemeyiz. Babasız büyümek ayrı bir şey; ayrıyeten bunu fark ediyoruz. Babasız büyümek veyahut babasının kendisine göre çok olumlu bir figür olmaması başka bir şey mi? Tabii, işte onlar da farklı etkiliyor.

Hangi mizaç olursa olsun, herkesin kafasındaki baba figürü farklıdır; ikisi için başka bir şey ifade ediyor, dördü için başka, sekizi için başka. O figürde bir sakatlık olduğunda, gerçek realitedeki baba o figüre uymadığında illaki bir şey olmuyor mu? Burada şu var: mizaçlar üzerinden, o üç merkez üzerinden düşünün. Aslında insanın üç temel arayışı vardır, bu her insan için az çok vardır: biri güç ve korunma, bu fizik merkezle ilişkilidir; biri sevgi ve şefkat, merhamet, bu çerçevedeki değerler sistemi; bir de bilgi, kendine güven ve aynı zamanda güvenilir olmak. Şimdi bunların bir kısmını babaya yükleriz, anlatabiliyor muyum? Fakat bunu bize veren daha çok toplumdur; o beklentileri bize veren daha çok toplumdur. Bir kısmını da annelere yükleriz.

Erillik-Dişillik Yüklemesi ve Tasavvufta Cinsiyetsizlik

Baba isterse iki numara olsun ya da isterse altı olsun. Şöyle diyeyim: mesela erkekler çok ev hanımlığı yapsa, kadınlar da çalışan, güçlü olsa ve çocuk öyle bir dünyada büyüse; anne böyledir, baba da böyledir, baba evi süpürür, yemek yapar, çocuk bakar gibi verilse ve anneye de bugün erkeğe verilen roller verilse, bütün sistem tamamen değişecektir. Erkekler sekiz olsa, kadınlar da iki ve dört olsa tamamen sistem değişecektir. Çocuk gene de babada babalığını ya da erkekliğin ruhsal ağırlığını hisseder, "seslilik olarak onu bekler" gibi hissediyor değil mi? Yok, temelde böyle bir şey yok. Burada tamamen... "Böyle bir şey yok mu yani, babasından babalık, annesinden annelik bekleyecek?" İşte bakın, biz bunları yükleme yapıyoruz. Tamamen yükleme yapıyoruz; erkeğin erkeksi tavrı asli bir şey değil. Tabii ayrılan kişilerden velayeti alan taraf, anne olsun baba olsun, her yönde çocuğa bir doyum verebiliyorsa sıkıntı yok. Mesela böyle sekiz ile beşliğin birleşimi olan bir erkek olsa ve sağlıklı bir erkek olsa, mesela güçlü olsa; bu, bir çocuğun kafasında, erkek olsun kız olsun, ideal bir baba modelidir. Sekiz ile beşin birleşimi: yani güç, kuvvet, koruma ve bilgelik. Ama sağlıklı olacak; biraz merhametli olacak ama duygusallık anlamında hafif bir dörtlük vermek lazım. İşte aslında bizim ve bütün dünya toplumlarının kafasındaki eril model, erkek modeli, baba modeli budur. Bilgi olacak ama sadece zihinsel bir bilgelik yeterli değil, aynı zamanda güçlü de olacak. Bunlar bir yüklemedir, asli bir şey değildir. Ama insanın, daha önce bahsettiğimiz gibi, ruh eril, nefis dişil dediğimiz konuşmayı hatırlarsak; bayan tecrübesinde hani bunu kafasında hissediyor gibi. Ama "ruh eril" kavramında, ruh dediğin zaman daha çok güç, adalet seni çalıştırıyor mesela; bunu bir erkek de hissediyor gibi. Yani belki de bunu ben yakıştırıyorum, bilmiyorum. Bu bir yol çıkarımı, mizaçlardan değil.

Burada, gelenekte ve tasavvuftaki erillik-dişillik kavramını cinsiyetten, prensip olarak bağımsız düşünmek gerekir. Tasavvufta cinsiyet yoktur. Dolayısıyla mesela sekiz tipi bir kız çocuğu bir anneden şefkat alamayabilir ve orada o annelik hayali suya düşer. "Annem çok sertti" der. Veya üç tipi bir anne çok şefkatli olabilir; saf üç tipiyse. Kanaat olarak vesaire tabii, kanadı varsa ikilik üzerinden çocuğuyla ilişkili olabilir. Saf tipler üzerinden bahsediyorum. Hayatta bakın şunu kesinlikle unutmayın: bir çocuğun ebeveyniyle ilişkisi temelde mizaç ilişkisidir. Geçen bir bayan anlatmıştı, mizacı bir-iki, "bizim aileyi gören zanneder ki ben erkeğim, kocam kadın" diyor. Bak, cinsiyetle ilgisi yok. Hiçbir cinsiyetle ilgili problem de yok o ailede. Fakat, diyor, o iki tipi erkeğin küsmeleri, alınmaları, yüzünü buruşturması, olaylar karşısında yüzünün düşmesi; bir de bayanın sürekli rasyonel, yargılayıcı, kuralcı olması var. "Baktığımda sanki ben erkeğim, eşim de kadın gibi" diyor. Ama bak, işte burada anlamak lazım: bu ne demek? Adam iki, kadın bir demek. Cinsiyetle hiçbir alakası yok. Ama biz mesela ne yapıyoruz? Hep kafamızda şu var: erkek deyince daha rasyonel odaklı, daha güç odaklı; kadın da daha duygu odaklı, merhametli. Hatta geçen bir arkadaşımız bir bayanla konuşmuş, "bir bayandan beklenmeyecek kadar akılcıydı" demiş. Kardeşim, bak, biz bu genellemeleri aşmak durumundayız. İyi analiz edersek önümüzde bunu aşabilecek birçok veri var.

Ağırlıklı olarak erkekler araştırıldığında erkeksi mizaçlar daha fazla, kadınlar araştırıldığında kadınsı mizaçlar daha fazla çıkar. Bu yüzden doğal olarak, mesela bütün dünyadaki sekizleri analiz etsek, erkekler daha fazla çıkacaktır ama sekiz kadınlar da var; bunu iyi bakan net bir şekilde görecektir. Ben çok sekiz bayan tanıdım; annem yaşında da tanıdım, daha genç olanları da tanıdım. Hep şunu gördüm: o annelerin çocuklarıyla ilişkisinde, çocuklar "biz annemizden şefkat ve duygusallık almadık, görmedik" diyor. Bu, onun anne olmadığı anlamına gelmiyor. Ama sekiz tipi kadın "aman benim canım cicim" diye ağlayan, sızlayan, pasif, edilgen bir tabiatta değildir. Ama çocuğunu koruması, tahakküm etmesi, kendisine tabi olmadığında dışlaması söz konusudur. Çok iyi tanıdığım bir örnek var: bir anne çocuğuna karşı defalarca şunu demiştir: "Kabul etmiyorsan çek git, seni evlatlıktan reddediyorum." İlginç olan, bunu sadece erkek çocuklarına değil kız çocuklarına bile söylemiştir: "Beni dinleyeceksiniz, yoksa sizi evlatlıktan reddediyorum." Biz onlara narsist diyoruz; narsist değil bak, üç tipi olsa narsist olabilir. Sekizdeki bu şeydir: "Bana tabi ol, canımı ye, seni canım gibi korurum; bana tabi değilsen kendine sığınacak bir ada bul." Burada, o psikolojinin klasik standartlarında hemen "narsist" denir. Narsisliğinden değil, sekizliğinden. Bir üç tipi anne ise ayrı bir şeydir; ona narsist demek daha doğru bir vurgu olur, ama sekiz tipi bir anneye narsist demek o kadar iyi açıklayıcı olmaz.

Sekiz tipi bir anne çocuğunu çok koruyucudur; "umurumda değil, ne yaparsan yap, kendi başının çaresine bak" ya da "benim rahatımı bozma" değildir. "Bana tabi ol, seni canım gibi korurum, hatta canımı bile veririm" der, ki öyledir de. Ama çocuğunun kendisine tabi olmasını ister. Burada bildiğimiz anlamda narsistlik yoktur. Üç tipi annede olabilir, saf bir üç tipinde mümkündür. Ama buradaki sekiz anne narsist değildir. Anne olmaktan dolayı zaten bir şey vardır; tabii ki o derinde bir merhameti var, sekizliğin tabiatında olan bir merhamet var. Fakat bu merhamet hiçbir zaman sekizliğin egosal duvarını aşabilen bir şey değildir. "Çocuğum ne yaparsa yapsın, benim çocuğumdur" demeye eğilimli değildir. Çocuk "ben seni dinlemiyorum, sen de bir şey yapamayacaksın" derse, "ne hâlin varsa gör" der; öyle sahiplenici değildir, sahiplenmez de. Ama içten içe "keşke bana tabi olsa da onu korusam, o zaman benim nasıl bir anne olduğumu görecek" diye içinden geçirir. Ama tabi olmadığı müddetçe içindeki merhameti, şefkati göstermez.

Peki kendisinin çocuğundan böyle bir beklentisi olmuyor mu? Duygusal beklentisi, şefkat, sevgi neyse, kendinde olmayan bir yer mi bu? Çok derinde ister, fakat bunu o kadar dışsallaştırmaz. Mesela der ki "beni sevdiğini bileyim" -bir sekiz muhatabımdan mesela- ama öyle çok sevgi gösterisi beklemez; "beni gerçekten seviyorsa zaten onu hissettiğini söyler" der ama sürekli o sevginin karşılık bulmasını beklemez. Sekizin kendine göre ölçüleri vardır, o bunu bildiğini düşünür: "Ben biliyorum" der. Kesinlikle sürekli sevgisini ölçmez; şüphe ettiği durumda ölçebilir ama o kadar şey yapmaz. Bir de şunu zaten hisseder: direkt olarak sevgiye asli olarak ihtiyaç duymaz. Onun direkt olarak ihtiyaç hissettiği temel şey sevgi değildir. Kendi içinde derin bir sevgi, derin bir merhamet vardır zaten sekizde. O, ikilik tipinin duygusallığını çok itici bulur; ve kendisinin çok merhametli olduğunu, gerçek sevginin de bu olduğunu zaten düşünür.

Her neyse; şahsi olarak tavsiyem, insan ilişkilerine mizaç temelli bakmanın bizi daha doğru analizlere götürdüğüdür. Ben kendi adıma bunu söyleyebilirim. Onun için psikolojideki baba figürü, anne figürü diye bir şey yoktur; ilişkilerin içinde olanı var, olmayanı var. Klasik psikoloji paradigmasına uyan veriler var, uymayan veriler var; büsbütün, yüzde yüz yanlışlanmamasının nedeni de budur. Mesela iki tipi bir kız çocuğunun sekiz tipi bir babayla ilişkisi çok tipiktir. Eğer baba çok sağlıksız bir sekiz değilse, iki tipi kız çocuğu sekiz babaya büyük eğilim duyar. Eğer o sekiz baba da kız çocuğunun zayıflığını görüp onu koruyucu kanatları altına aldıysa, çok tipik bir ilişki orada doğar. Bunun cinsiyetle alakası yok. Aynı zamanda iki tipi erkek çocuğun da sekiz bir babayla ilişkisinde zorluk yaşanabilir; çünkü sekiz baba, "erkek çocuk bu, derindeki merhametimi göstermem uygun değil, güçlü olmalı, o kadar fazla korunmaya ihtiyacı yok" diye düşünüp onun içindeki gücü ortaya çıkarmaya çalışır, onu bir erkek olarak addeder. Hâlbuki orada iki tipi erkek çocuk da temelde bir sevgi, koruma arayışındadır, baskın bir güç arayışında değildir. Baba, erkek çocuk olduğu için derindeki kız çocuğuna gösterdiği şefkat ve merhameti o kadar göstermez ve pozitif bir ilişki bazen zorlanır orada. İki tipi erkek çocuk bu sefer babasını çok sert bulur; hâlbuki aynı ailede kız çocuğuna sorsan babasını o kadar sert bulmayabilir, daha dengeli bir sekiz görebilir. O babanın kız ve erkek çocuğa bakışı, tavrını değiştirir. Hâlbuki ikisinin de temel beklentisi aynıdır.

Bir Rüyanın Analizi: Toplanma Evi

Bugün bir rüya üzerinden bir değerlendirme yapacağız, çok ilginç bir rüya. Bu rüya, Jung'un bir hastasının gördüğü bir rüya; o kendisi nakletmiş, sonra kendi yorumunu yapmış. Eric Fromm da bu rüyayı almış, kendince yorumlamış. Biz de kendimizce yorumlayacağız.

Rüyayı gören anlatıyor: "İçinden ışık fışkıran ve toplanma evi olarak isimlendirilen bir eve doğru yürüyorum." Arka planda birçok mum görülüyor. Mumlar ilginç bir dörtlü düzeniyle dizilmişler. Evin kapısında yaşlı bir adam duruyor. Birçok insan bu eve giriyor. İnsanlar hiç konuşmadan ve hareket etmeden, sanki içsel bir bütünlüğü sağlamak ister gibi öylece duruyorlar. Kapıdaki adam ziyaretçiler hakkında şöyle söylüyor: "Burada bulunanlar evden çıktıklarında arınmış olacaklar." Şimdi rüyayı gören de eve giriyor. Birdenbire bir ses duyuluyor: "Yaptığın şey çok tehlikelidir. Din, kadının resmini yok etmen için ödemen gereken bir bedel değildir. Çünkü o resmi hiçbir zaman yok edemez. Dini, ruhun bazı eksik yönlerinin yerini tutacak bir araç olarak görenlerin vay hâline; onlar yanılıyorlar, bela onların peşini bırakmayacaktır. Hayatının daha başlangıcında kendi dinini yaratmış olmalısın, yalnızca o zaman rahat ve huzur bulursun." Bu son cümle bağırarak söylenirken uzaktan bir ork sesi duyuluyor, orkta tek düze bir ezgi çalınmaktadır. Birdenbire Wagner'in "Ateşin Sihri" adlı eserini hatırlıyor. Daha sonra bu evden çıkıyor ve dışarıda yanan bir dağ görüyor. İçinde şöyle bir duygu uyanıyor: "Söndürülemeyen ateş, kutsal bir ateştir."

Freud'un ve Eric Fromm'un yorumuna göre din, sevgi ve cinselliği bastırmamalıdır; cinselliği bastırmamalıdır. Hayatın bu yönünü reddeden din, onun yerini tutmak gibi bir eğilim taşırsa bu da yanlış olur. Rüyayı gören kişiye göre din, bastırmalar sonucunda değil hayatın dolu dolu yaşanmasıyla oluşmalıdır. Burada "söndürülemeyen ateş kutsal bir ateştir" cümlesi, tüm rüyaya egemen olan kadın motifine, yani sevgi ve cinselliğin ateşine bir göndermedir. Bence burada Eric Fromm, Freud'un yorumundan kurtulamıyor; bazı yerlerde onu eleştiriyor fakat burada o etkiden kurtulamamış. Jung ise şöyle bir yorum yapmış -Fromm, Jung'u tek yönlü ve dogmatik yorum biçimine sahip biri olarak tanımlar- Jung'a göre sönmeyen ateş, tanrıyı; kadın öğesi ise bilinçdışını sembolize etmektedir. Burada da bence Jung'un aşırı bir şekilde her şeye bir bilinçdışı atfetmesi var. Freud ise bu rüyaya hiçbir zaman felsefi bir anlam vermez, burada çocukluk çağından kalan bastırılmış arzuların yansıtıldığını söylerdi; dağınık yorumlardır bunlar.

Bunu okuduğumda bu rüya gerçekten önemli bir rüya gibi geldi bana. Bazı rüyalar bize daha üst bir bilincin, daha üst bir şuurun anlayışını, bilgisini verir ve o yönde bulunur. Mesela Bediüzzaman'ın da Risale-i Nur'da buna benzer ilginç rüyaları vardır; onları nakleder ve ondan sonra yorumunu yapar. Bu rüya da bana ona benzer bir rüya olarak geldi.

Şimdi o toplanma evi, dünyayı sembolize eden bir figürdür. Toplanma evi, insanların birlikte, sosyal olarak yaşadığı bu dünyayı temsil ediyor. Biz bu dünyaya geliyoruz ve burada toplumsal bir hayat yaşıyoruz. Görülen mumlar insanları temsil ediyor. Dörtlü düzenle dizilmeleri, insanların o zahiri ve dışsal varoluşla bu dünyada ekseriyetle var oldukları anlamına geliyor; beden üzerinden, zihin üzerinden, madde üzerinden ve psikolojik boyut üzerinden. Dörtlü şey maddi olanı simgeler, sembol ilminde ağırlıklı olarak. Yuvarlak şeyler de ruhani olanı simgeler. Kare, oturan bir şeydir; maddi olanı, daha nesnel ve görünür olanı sembolize eder. Yuvarlak da daha semavi, ruhani ve manevi olanı sembolize eder.

Birçok insan bu eve giriyor, konuşmadan ve hareket etmeden, içsel bir bütünlüğü sağlamak ister gibi öylece duruyorlar. Aslında insanlar gerçek anlamda nasıl hareket edileceğini, gerçek anlamda nasıl bir iletişim kurulacağını bilmezler. Bu zahiri boyutta yaşandığında, aslında biz konuşuruz ama gerçekte konuşmuyoruzdur; yani gerçek anlamda konuşmamız gerektiği gibi konuşmuyoruzdur. Hareket ediyoruzdur ama hareket edilmesi gereken şekilde, o fıtrî şekilde hareket etmiyoruzdur. Kapıdaki adamın ziyaretçiler hakkında konuşması çok tipik bir rüya motifidir; böyle bir kapıdaki adam ya da orada görülen biri gelir ve şöyle şöyle bir konuşmada bulunur. Bu rüyada da bu çok görülüyor. "Burada bulunanlar evden çıktıklarında arınmış olacaklar." Buna tasavvufta "kevden çıkmak" denir. Kevn, yaratılmış âlemdir; mükevvenattan çıkmak. Fakat bu çıkmak fiziki bir çıkmak değildir; bunu miraçla da bağlantılandırabiliriz aynı zamanda. Yani insan zahiren burada, manen ruhen olmasa da o olma bilincine ermesi demektir. Ancak o zaman insan arınabilir.

Din Kadının Resmini Yok Etmez: Zahir Değişmez, Algı Değişir

Bundan sonrası benim için çok anlamlı oldu: "Din, kadının resmini yok etmen için ödemen gereken bir bedel değildir. Çünkü o resmi hiçbir zaman yok edemez." Geleneksel sembolizm çok katmanlıdır ama başıboş değildir; herkesin uydurabildiği şekilde anlamına gelmez, fakat çok katmanlıdır. "Kadın rüyada nedir?" diye tekil olarak soramazsın; sembolizm ve sembol prensibi buna izin vermez. "Kadın neleri sembolize eder?" diye sormalıyız, "neyi" değil "neleri". Bazen Tanrı'nın merhametini sembolize edebilir, sevgiyi sembolize edebilir, cinselliği de sembolize edebilir, zahiriliği, yaratılış prensibini, tezahürü sembolize edebilir. Dolayısıyla tek bir şey yoktur, çok katmanlıdır. Bir rüyadaki bütünlük içinde onun karşılığı bulunur; hatta bazen o insanın rüyasında "şu bu anlama gelir" diyebiliriz.

Buradaki "kadının resmi" denilen şey, âlemin zahiri boyutudur. Kur'an'da bir ayet var: "Onlar sadece dış yüzü görürler" mealinde bir ayet vardır Kur'an'da. Yani inkâr edenler tezahürü, yaratılışı tam olarak bilmezler; o tezahürün de en dış kabuğunu bilirler, yaratılışın derinliğindeki boyutu bilmezler, zahirindedirler diyor. İşte orada "kadının resmi" olarak simgelenen şey, âlemin zahiri boyutu ve o zahiri boyuttaki olgulardır: ölüm ve doğum, gençlik ve ihtiyarlık, hastalık ve sağlık; bütün bunlar aslında buradaki "kadının resmi"dir.

Bakın burada ilginç şey şu: "Din, kadının resmini yok etmen için ödemen gereken bir bedel değildir." Mesela biz şöyle düşünürüz: acaba dindar olursam başıma musibet gelmeyebilir mi? Namazında, niyazında olursam musibetlerden, belalardan korunabilir miyim? diye ister insan. Çünkü zaten bir kısım hadiseler yaşamış, depresyona girmiştir; Jung'a o yüzden gidiyor. Yani "eğer dindar olursam başıma bir sıkıntı gelmez" diye bir şey yok. Ama dikkat edin, halkın ortalama, umumi kanaatinde bu inanış çok güçlüdür. Hatta bazen şunu da söyler: "Ne yaptım da başıma bu geldi? Günah işlemedim, kötülük yapmadım, mümkün oldukça dindar olmaya çalışıyorum, ne yaptım ki böyle oldu?" İşte tam o noktaya işaret ediyor: sen dini, manevi bir şeye sarıldığında zahiren ölümün ortadan kalkacağını zannetme. Sen de zahiren öleceksin, sen de zahiren yaşlanacaksın, sen de zahiren hasta olacaksın, sen de zahiren bazı kayıplar, bazı hayal kırıklıkları, bazı haksızlıklar, bazı zulümler yaşayacaksın. "Ben dindar olayım, bu da bir bedel gibi oluyor, bir mükellefiyet oluyor" -din böyle algılanıyor. Bunun bedeli ne diye, bazı olumsuz durumlardan korunmuş olacağı beklenir.

Oradaki ses adama diyor ki: böyle bir şey düşünme. Din, kadının resmini yok etmen için ödemen gereken bir bedel değildir, çünkü o resmi hiçbir zaman yok edemezsin. Bakın, din bize zahiri durumu değiştiren bir şey vermez; dindar olduğumuzda âlem değişmiyor, zahiri resim değişmiyor. Dindar olduğumuzda resim değişmiyor, gene olumsuzluklar var: hastalık var, ihtiyarlık var, yalana, zulme veyahut haksızlığa maruz kalmamız var; hepsi var. Ben dindar olduğumda haksızlığa uğramayacak değilim. Resmi yok edemezsin, algını değiştirmiş olursun. Resim orada yok olmaz, orada resim durur; senin bilincin ve şuurun değişmiş olur orada. Yoksa resim değişmez.

"Koruyucu ödeneği yok mu, mesela sadaka verirsen malını korursun gibi bir genelleme yok mu?" Yok. Öyle bir koruma; hafiften bir etkisi olabilir belki. Size şöyle bir yorum yapayım, belki fevkalade veya aşırı bulabilirsiniz: sadaka veren malını korur derken, en derinde şudur; senin verdiğin şey aslında Tanrı'ya verildiği için o korunmuş oluyor. Yani Tanrı'ya verdiğin şey korunmuş oluyor, bu dünyadaki malı korumak anlamında değil. Ama halk sadaka versin diye peygamber böyle bir yanlış anlamaya da müsaade eden bir söz söylemiştir. En derindeki söz bu; bununla ilgili bir bahis vardır. Peygamberimiz bir gün bir koyun kestirir -ayrıntısını tam hatırlamıyorum- ve Hazreti Ayşe'ye "işte ver, dağıt" der. O da belli bir kısmını verir, bir kısmını kendisine bırakır. Peygamber ona "ne bıraktın bize?" der. "İşte şunu bıraktım" der. Peygamber "hayır" der, "senin verdiğin bizimdir." "Bize ne kaldı?" diye sorunca, Hazreti Ayşe kalanı gösterir. Peygamber onu uyarır, şok edici bir söz söyler: "Verdiğin bize kaldı" der. Yani bir müminin dünyadaki geçici, sınırlı bir malla ilgili "onu koruyayım" diye bir derdi olamaz. Gerçek anlamda bir şey mutlak ve ebedi olduğunda o korunmuş demektir. Gerçek korunma ve koruma budur; böyle bir korumayı yapman için onu tekrar Tanrı'ya vermen gerekir.

"Tamam da, onu Tanrı'ya verdim de ne oldu?" diye sorulabilir. Burada, orada mal korunuyor anlamında değil; sen gerçek anlamda varlığa sahip oluyorsun. Yoksa orada verdiğin şeyin gerçek anlamda bir şeyi yok, mutlak varlık, varlığın aslı kendisi; onu tarif edemeyiz, onun tarifi yok. Din bize zahiri dönüşle aslında direkt olarak ilgilenmez; manen sana dönen yanı vardır. Manen sana dönen şey Tanrı'nın varlığıdır. Sen aslında vererek Tanrı'ya varmış olursun; huzur, dinginlik dediğin şey aslında Tanrı'nın varlığının yansımalarıdır. O zaman yine vermek manen güzel mi? Tabii ki, karşılık var, tabii ki güzel. Burada şey yanlış: beklentimiz yanlış. Zaten rüyada da anlatılan şey o. Sen diyorsun ki "dine tabi olacağım, bari dindar olayım." Biraz dünyevi şekilde hayatı yaşamışsın, bu noktada depresyona girmişsin, problem yaşamışsın; din senin için bir yol gibi gözüküyor. Fakat sen dini yine dünyan için istiyorsun, tercih ediyorsun.

Bir hadise daha rastladım: "Nezir, cimrinin zekâtıdır" diyor. Nezir verirsiniz biliyorsunuz: "Ya Rabbi, bu malımı korursam veya şu şey olursa şunu vereceğim." Din bunu reddetmemiş; bu, cimri insanların dini alanıdır. Mutlak olarak iyi bir şey değildir demiyorum ama çocukça bir şeydir. İlk basamak olabilir. Sen bunu yaparsan "Allah'la bütünleşsin" diye. Bildiğiniz bir fıkra vardır: adamın biri bakmış eşeği hasta, "Ya Rabbi, eşeğimi iyileştir, otuz gün oruç tutacağım, şimdiden de başlıyorum" demiş. Oruca başlamış. Eşek biraz iyileşmeye yüz tutmuş, adam gaza gelmiş, oruca devam etmiş. Yirmi sekizinci güne gelmiş, eşek ölmüş. Eşeğin öldüğünü görünce hemen orucu bozmuş; "bu yirmi sekiz günü Ramazan'a sayacağım, eşeği de kurbana sayacağım" demiş. Anlatabiliyor muyum? Bu dünyeviliktir. Tuttuğu orucu Ramazan'a, eşeği de kurbana sayıyor. Bunu bütün bütün eleştiremeyiz ya da yanlış bir şey demeyiz; ama bu çocukluk düzeyidir, bir ilk basamaktır. Bu din anlayışı ancak yolun başındaki bir insan için mazur görülebilir. Fakat dinin aslını, temelini ve bütününü böyle gören bir insan yanlış bir perspektiftedir.

İşte burada rüyada da anlatılan bununla ilişkili bir şey. "Dindar olursam ticari iflas etmem" diyebilir misin? Böyle bir şey yok. Eğer dindar olursan başıma şöyle bir sıkıntı, zorluk, hastalık gelmez diye bir garanti yok. Geçen bir arkadaş, birinden bahsederken "namazları kılmıyor, çok büyük paralar kaybediyor, bilmiyor ki namaz kılmadığı için başına geldi" demişti. Bu yanlış bir şey, prensip olarak yanlış. Böyle bir bağlantılandırma yapamayız. Mutlak bir ilişki yoktur; olabileceği durumlar vardır ama mutlak bir ilişki yoktur. Bediüzzaman ve Peygamber Efendimiz de buna örnektir; başına gelmeyen sıkıntı, uğramadığı hakaret, iftira yoktur Bediüzzaman'ın; dindar olmadığı için değil. Ama o belayı bir musibet olarak görüyor. Burada mesela kişinin şansızlık nöbeti, beceriksizliği ve işlerini batırması gibi durumlar başka türden musibetlerdir; Bedir zamanında yaşananlar gibi değildir. Diyelim ki çok para kazananlar dindar oldukları için mi kazanıyorlar? Böyle bir bağlantı yok.

Yolun Zorlukları Taşınabilir Ölçüdedir

Dinin o merkezi prensipleri ve ilkeleri bunlar değildir. Burada, Kur'an'ın dediğine benzer bir şey yapıyoruz aslında: çok sıkıntı yaşayan biri, kendim de olabilirim, başkası da olabilir, "namaz kılsam, bilmem ne olsam, sanki her şey yoluna girer" gibi bir algı olur. Hakikaten düşününce "bana da hiçbir şey gelmedi" diye garip gelebilir; ama yine de bir şey var gibi hissedilir. Senin bakış açını değiştirdiği için yine bir rahatlık, bir huzur oluşur.

Rüyada bir şeye dikkat edin: "kadının resmini yok edemezsin" diyor. Çok mükemmel bir söz, bir insan aklının üretimi olamayacak bir söz. Devam ediyor: "Onlar yanılıyorlar, bela onların peşini bırakmayacaktır." Yani "her şey yoluna girer" derken kastedilen ne? Zahiri olarak her şey yoluna girmeyebilir. En basit örnek: Peygamber'e iman eden Mekke'deki insanların işleri yoluna mı girmiş? Bilal-i Habeşî iman etmiş, evini barkını yitirmiş, rahatını yitirmiş, üstüne bir de işkence görüyor. Ama peygambere "biz imandık işte, iman ettik, hiç de işler düz gitmedi" demiyor. Ona göre de her şey yolunda gidiyor aslında, ama "her şey" ne? O dünyevi şeyden kastedilen ise o yolunda gitmeyebilir. Zaten peygamber hiçbir zaman onlara böyle bir şey dememiş; deseydi doğru olmazdı. Hazreti Ebu Bekir saygın bir adamdı, tırnak içinde saygınlığını, toplumdaki yerini yitirmiş. En başta peygamber yitirmiş, en başta Hazreti Hatice yitirmiş; o zengin, toplumda saygı duyulan, hürmet edilen kadın, zorluk, açlık, zahiren perişanlık yaşamış. Ama hiç "işler çok ters gitti" dememiş. En ufak böyle bir şey görmüyoruz; aksine büyük bir mutluluk, büyük bir tatmin, büyük bir huzur var. Kadının resmi yok olmamış, aksine bazen daha yoğun gelir. Din bizim çevremizi dönüştürmez, bizi dönüştürür. İçsel yolculuk asıl olandır; senin içsel yolculuğunu oluşturur ve içsel yolculuğunu tamamladığında tamamlanmış olursun. Dıştaki resim hiç değişmeyebilir; ama değişebilir de, asli bir şey değildir bu. Değişebilir, değişmeyebilir, az değişir, çok değişir, daha kötüye de gidebilir. Din bize bununla ilgili bir referans vermez, bize dünyayla ilgili bir güvence vermez; bize içimizle, özümüzle ilgili güvence verir. Eğer bu yolculuğa girersen tamamlanırsın, tam bir insan olursun; yoksa aile hayatın, çoluk çocuğunla ilgili hayatın rahata girer, problemlerin azalır diye bir şey yok. Sen onları artık problem olarak görmezsin; resim değişmiyor, algın değişiyor. Bediüzzaman da der ki: "Eğer bela vereni bulmuşsan, bu bela içinde bir safadır." Bela değişmiyor, o bir bela, zahiren bir musibet, bir kayıp, bir zorluk olarak duruyor. Mesela dindar olan insanın evladı acı çekmiyor mu, çok dindar olduğunda küçük evladı ölmüyor mu? Böyle bir şey yok, var mı öyle bir şey? Yok. Çünkü din resmi değiştirmiyor, resimle ilgili algıyı değiştiriyor. Resim duruyor, zahiren duruyor; ama senin algın değiştiği için o resimle ilgili idrakin, değerlendirmen, etkilenmen değişmiş oluyor, resim değişmiyor.

"Peki hiç etkisi olmuyor mu?" Yok, hiç etkisi olmuyor, resme etkisi olmuyor. Hatta insan şunu düşünmeli: o tür dünyevi şeyler, dünyadaki Allah'ın ikramları, lütufları -tırnak içinde söylüyorum, yanlış anlaşılmasın- Allah'ın verdiği bir nevi rüşvettirler. Sen madem bu yola girdin, ama tabii kâmil evliya değilsin, o yüzden Allah bu yolda giderken sana destek olur. En son o noktaya gelinceye kadar Allah ufak ufak destek çıkar; senin için önemli olan dünyadaki bazı şeyler konusunda rüşvet verir. Ne için? Senin iştiyakını artırıp devam ettirmek için. Ama sen devamlı rüşvet alan bir adam olmayacaksın, devamlı ücret alan bir kul olmayacaksın. Bir gün diyeceksin ki: "Ya Rabbi, bunların ne önemi var; öyle de olsa beni saraylarda da yaşatsan bir, paçavralar içinde olsam da bir. Bunun asli bir önemi yok. Her ne kadar bugüne kadar bana destek çıktıysan da, ondan sonra öyle bir desteğin gereği yok." Bunu diyebilecek idrak lazım.

Yolda olan insan için yaşadığı zorluklar bir bileği taşı gibidir; onu keskinleştirir, geliştirir. Elbette dayanamayacak durumlar da olur. Mevlevilikte denilen "Allah derdini artırsın" sözü de çok katmanlıdır; bir yandan ilahi aşk ve o müştak derdi anlamında kullanılır. Yolda olan insan olaylardan sakınmaz, kendi idrakinin eksikliğinden sakınır. O yüzden Şeyh el-Alevî der ki: "Ya Rabbi, benim için takdir ettiğin bir bela ve musibeti sil demiyorum; onların içinde benimle olmanı talep ediyorum." Yani sen benimle olursan, ben de seninle olursam, o bela ve musibetler benim için herhangi bir sıkıntı, herhangi bir dert meselesi olmaz. Önemli olan musibetin kendisi değildir. Mesela bir yelkenliysen rüzgâr sana yol aldırır; ama bir yelkenli değilsen, yelkenleri doğru kullanamıyorsan, seni batırmaya sebep olur. Orada rüzgâra "ne iyidir" ne de "kötüdür" diyebilirsin.

"Hocam, bunları yolun başında olan biri duysa korkup gitmez mi?" Çok korkutucu oluyor aslında. Burada şunu anlamak lazım: Allah çok merhametlidir ve nabza göre şerbet verir, merak etmeyin. Ne kadar üstesinden gelebiliyorsan o kadarını verir. Bunu şöyle düşünün: bir halterci önce diyelim elli kilo kaldırır, elli iki, elli beş; birdenbire üç sene, iki sene sonra bir olimpiyat yarışmasında kaldıracağı ağırlığı vermezler değil mi? Allah hâşâ hikmetsiz olabilir mi? "Madem yola girdin, yükle bunu" diye bütün yükü birden yüklemez. Yola girersin, taşıyabileceğin yük sana verilir. Ve eğer idrakli isen, Allah'a müteveccih oluyorsan, o taşıdığın yükün sende açacağı potansiyeli de açığa çıkarmış olursun. Yoksa hâşâ Allah, yola girmiş bir adamı bulmuş da bütün yükü yükler diye bir şey yok; Allah hikmetlidir, rahim ve kerimdir. Yolun içinde çok büyük lütufları vardır. Bazen "taşıyamayacağım" dediğin bir noktaya gelirsin, Allah o anda öyle bir lütufta bulunur ki, o lütfu yaşadığında dersin ki "ne kadar hafif bir yükmüş o benim kaldıramayacağım dediğim yük." Yol özünde zor değildir, fakat yolun prensiplerini anlamak lazım; çocukça din algısından biraz kurtulmak lazım. O bize özünde sıkıntı verir gibi görünür ama öyle değildir. Buradaki prensip şu: maneviyat, din veyahut manevi olgunlaşma dediğimiz şey bizi dönüştüren bir şeydir; modernist anlayış yanlışlıkla sürekli o dış şartları değiştirmeye odaklanıyor.

Ölüm, Zahir ve Hakikat

İnsan şunu diyor değil mi: "Keşke ölüm olmasa." Ölüm var, ama ölümle ilgili algın değiştiğinde zaten ölüm gerçek, manevi anlamda ortadan kalkacak; fakat resmi ortadan kalkmayacak, onunla ilgili korkuların, endişelerin ortadan kalkacak. Gerçek bir idrake, algıya erdiğinde işte Yunus Emre'nin dediği "ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez" dediği idrake ereceksin. O zaman ölümün resmi kalacak, fakat manası sona erecek. Manen ölüm olmadığını müşahede edeceksin, zahiren bir ölüm olduğunu göreceksin, resim değişmeyecek. Bu, "ölen hayvandır" sözünü şöyle anlamak lazım: ölen bizim hayvani boyutumuzdur diye alın, yani "biz hayvanız" diye değil.

Zahiren herkes için yapılan aynıdır; bir veli için de, bir kâfir için de zahiren aynıdır, ölür, toprağa defnedilir. Fakat zahiren aynı olsa da, arif kendisini neye nispet eder, neyle tanımlar? Ruhani boyutuyla. Dolayısıyla o ölmez; elbisesini bırakır öylece. Ancak o zaman ruh huzur bulur. Yani din seni tamamladığında, din ile tamamlandığında; aslında orada din senin tamamlığını işlevsel hâle getiren, tetikleyen bir şeydir. Sen aslında potansiyel olarak tamsın; din, senin potansiyel tamlığını fiilî tamlık hâline getiriyor. O zaman sen gerçekten huzur bulursun. Âlemle huzur bulan insan değildir, ki zaten bulamaz da. Kur'an'ın "kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla, zikretmekle, idrak etmekle tatmin olur" dediği şey budur; ondan başka bir şeyle gerçek anlamda tatmin olunamaz demektir aynı zamanda.

Ork'ta tek düze bir ezgi çalınmaktadır; birdenbire Wagner'in "Ateşin Sihri" adlı eserini hatırlıyor. Bu, rüyayı gören kişinin kişisel bir hatırlaması; temelde önemli değil ama hatırlattığı şey sonra göreceği şeyle bağlantılı. Daha sonra bu evden çıkıyor ve dışarıda yanan bir dağ görüyor. Bu, aynı zamanda Tevrat'ta da Kur'an'da da geçen o yanan çalılık veya yanan dağ, Sina, bizim bildiğimiz Hz. Musa kıssasına işaret eder. O, mutlaklığı sembolize eder; dağ burada mutlaklığı sembolize ediyor, ateş de o mutlaklığın içindeki sonsuz nuru, ışığı, sevgiyi sembolize ediyor. "Söndürülemeyen ateş kutsal bir ateştir." Söndürülemeyen ve sönmeyen; yani insanda öyle bir şey var ki, o yaratılmamıştır ve yok olmaz. Öbür şeyde ne vardı, mumlar vardı mesela, mumun alevi sönebilir bir şeydir. Onun için mesela bir sufiye biri demiş, "seni öldürürüm." Sufi diyor ki, "sen beni öldüremezsin." Hazreti İsa kıssasında da odur; onu öldürmediler diyor, öldüremezlerdi de, çünkü Hazreti İsa bir beden, bir psişik boyut değil ki onu öldürebilesin. Zahiren öldürülmüş, çarmıha gerilmiş de olabilir; bunun asli temelde bir önemi yok. Ama sen onu öldüremezsin; hele onu öldürdüğünü zannetmek iki kat bir gaflettir. Bir insan bir peygamberi, bir veliyi öldüremez, çünkü o bir beden, bir psikolojik boyut, bir tabiat değildir. Hakikatte öyledir; fakat kişinin algısı açısından baktığımızda, kişi öldüğünü düşünebilir. Eğer egosal boyuttaysa, psişik boyuttaysa, bedensel boyuttaysa kendisinin öldürülebileceğini düşünebilir. Ama bir veli asla kendisinin öldürülebileceğini düşünmez. "Söndürülemeyen ateş, kutsal bir ateştir."

Rüyanın Kişisel ve Kişi-üstü Yorumu

"Bu rüya ile ilgili genel bir yorum yaptınız, bunu kişisel de yorumlayabilir miyiz, kişinin kendine mal edeceği şekilde? Ben orada şöyle bir şey hissettim: oradaki ev kişinin kendi iç dünyası, oraya girenler bizim alt kişiliklerimiz gibi. Herkes orada bir uyum içinde olmak istiyor. Dışarıdaki bekçi de sanki bizim egomuz, dışa dönük tarafımız gibi geldi. Din senin içindeki kadını değiştirmez mi? 'Din kadının resmini yok etmen için ödemen gereken bir bedel değildir' - o kadın taraf, animanız gibi hissettirdi bana; merhamet, şefkat, bayana atfettiğimiz o taraflar."

Şimdi böyle yorumladığınızda bu genel bir yorum. Sizin anlattığınız çok güzel, hakikaten; ama bunu gören bir kişi ve oradaki şeyler ona dönük de başka mesajlar da içeriyor olabilir. Bizim değerlendirmemiz açısından şöyle diyebiliriz: bazı rüyalar kişi-üstü rüyadır aslında; bunu o kişinin kendi içinde de yorumlayabiliriz ama başka bir analiz şeklinde, senin analizinin bağlamında değil de. O da aslında benim biraz önce yorumladığım şeyin mikrokozmik anlamda mütekabili olurdu. Ben makrokozmik olarak açıklayabilirim, mikrokozmik de açıklanabilir. Burada o söndürülemeyen ateş, dağ, senin içindeki tanrısal varoluştur, senin içindeki ruhtur. O mumlar senin içindeki gelip geçici, sınırlı olan duygu, düşünce ve eğilimlerdir. Bu son yorum, biraz önce açıkladığım yorumun tekrarı değil; makrokozmos ve mikrokozmosun birbiriyle mütekabiliyeti, birbiriyle bütünlüğü manasında olurdu. Yani tamamen o kişinin psikolojik boyutuyla sınırlı bir rüya değil bu.

"Peki bir kişi çevresinden geçiyor olsaydı, buna benzer bir yorum yanlış mı olur?" Şimdi öyle bir yorum, kısmen işlevsel ve olumlu sonuçlar üreten bir yorum olabilir. Bana göre tam isabetli ve doğru bir yorum değildir ama işlevsel bir yorumdur. Çünkü sizin dediğiniz anlamda bir yorum yapabilmek için oradaki terminolojiyi, her şeyi çok iyi bilmek lazım; çok daha fazla tefarrus gerekir. Ama kişinin şevkine göre yorumlayabiliyorsan, yanlış bir şey değil, yorumlanabilir. O daha pratik ve işlevsel bir yorum olur ama benim bakış açımdan eksik bir yorum olur.

Mesela Eric Fromm'un yorumu kısmen işlevseldir: "Din, sevgi ve cinselliği bastırmamalıdır" doğru bir söz. Din, sevgi ve cinselliği tahakküm altına alarak bastırmamalı, buna meşru bir şekilde alan ve imkân vermeli; bu yanlış bir şey değil. Ama rüyanın yorumu olarak bana göre eksik. Diyelim ki bu rüyadan çıkarılan bilgi doğru bir bilgi; rüyayı gören kişi için mutlaka bir anlamı, bir yeri olan bir yorum. Yanlış bir bilgi de değil. Bir insan belki rüyayı tam doğru yorumlamamış olabilir, fakat rüya ona doğru bazı çağrışımlarda bulunmuş olabilir. Bu da makul bir şeydir. Bunun için de sembolleri bilmek lazım; bir de bu bir nevi tanımlanamaz bir birikim meselesidir, statik bir bilgi değildir. İyi hâlde olursan o birikimleri oluşturursun.

Burada şu demek istemiyorum: bazı rüyalar tamamen psişik bir rüyadır; belki onda manevi bir sembol zahiren görünebilir ama tamamen psişik olabilir. O yüzden tasavvufla çok ilgilenen bazı insanların, gördükleri her rüyayı manevi bir yasaymış gibi yormaları da yanlış bir şeydir. Tamamen psişik düzeyde bir rüya olabilir ve onun yorumu da odur, psişik düzeyde bir yorumdur.

Rüya Çeşitleri: Psikik mi, Manevi mi?

"Rüyalarımızda böyle bir ayrımı kendimiz yapabilir miyiz?" Biz tam yapamayız, bazen yapamayız, bazen yapabiliriz; tam olarak yapamayız tabii ki. O rüyadan izlenimler bir şey görsen bile, anlatırken pek bir anlamı olmayan şeyleri sen rüyada görürken ne anlama geldiğini duygusu içinde oluyorsun. Nasıl diyeyim, iki kişi konuşurken neden konuştuğunu bilmesen bile "konuşuyorlar" diyorsun, ama rüyayı görürken o anda içinde neden konuştuklarını biliyorsun; sanki olayın geçmişini biliyorsun, gerçek hayatında olmayan bir şeyi. Bazen gördüğün rüyanın içinde, rüyanın yorumuna dair bir hissin olabilir, tamamen ifade edemesen bile ona dair bir his olabilir. Bazen bu rüya zorlu, sıkıntılı bir şeye işaret ediyor der, bazen daha başka bir şeye işaret ediyor. Bazen rüyanın içinde onun yorumuna dair bir düşünce çekirdeği, bir duygu hâli olabilir. Rüyadan uyandığında da olabilir; uyandığında rüyadaki o duyguyu taşırsın. Bazen o rüyayla ilgili kafandan geçirdiğin, seni uyandıran his önemli bir şeydir.

Yani bazen siz rüyayı iyi ve arkası bir his içinde alırsınız, ama "işte ben yorumlayınca" diye rüya şeye dönüşebiliyor. Tabii bazen şey olabilir; o daha fıtrî bir hisse doğru bir histir. Ama daha egosal bir hisse göre, rüyanda gördüğün herhangi bir şey senin için rahatsız edici bir anlam taşıyor olabilir ve uyandığında ilk anda o olumsuz çağrışım olduğu için olumsuz hissedebilirsin. O yüzden oradaki hisler her zaman doğru göstergeler değildir. Kişi yine de kendi rüyasını yorumlar. Mesela diyelim ki rüyada yılanlı bir rüya görürsün, sana göre yılan çok kötü ve tiksindirici bir şeydir, uyandığında tak diye olumsuz bir duygu olabiliyor. Ama bilincin daha derininde bir hissin varsa, o daha doğru olur; rüyayı tam yorumlayamasan da o oluyor insanda. Aslında burada derinliğinde olumsuz bir şey mi algılıyorsun, olumlu bir şey mi algılıyorsun -hatta bu rüyayı yorumlayan kişi sen olsan bile buna inanmak istemeyebilirsin- kendi içindeki his biraz daha doğru oluyor. Eğer daha fıtrî bir hâlde bir his duyuyorsan, o ölçüdür.

"Tekrarlayan konular oluyor ya insanlarda; bazı rüya konuları gayet var gibi gelmiyor ama sürekli benzer şeyleri görüyorsun, bunlar ne anlama gelir?" Rüyaların önemli bir kısmı bizim günlük hayattaki düşünce, duygu, korku, kaygı, endişe, arzu ve beklentilerimizin görünür hâle gelmesidir. Dolayısıyla bir insanda sürekli bir şeyle ilgili korku varsa, onunla bağlantılı sürekli bir rüya görebilir.

Kendini Koruma Kaygısı ve Tekrarlayan Rüyalar

Eğer herhangi bir olayla bağlantılı değilse, yapısal olarak senin kendini koruma konusunda aşırı düşkünlüğün veyahut kendini korumaya çok odaklı oluşun, sürekli zarar görmeme, kendine müdahale edilmemesi ve kendine müdahale ettirmeme, kendi varlık bütünlüğünü koruma ve bunu sağlamaya çalışırken de çevrenin, ortamın, dünyanın, insanların bu konuda sanki sürekli o korumak istediğin kaleye müdahil oluşları, zarar verme yönelimleri, tutumlarıyla ilişkili bir bilinç hâlinin yansımasıdır. Orada kendini bu noktada çok korkacak veyahut çok rahatsız olacak, çok endişelenmeni gerektirecek bir şey yok. İnsanlar var, bu dünyada iyiler de var kötüler de var, daha az iyi daha az kötü var. Fakat kaygı duymam, endişelenmem, sürekli alarm durumunda olmamın gereği yok. Buna dair bilinç ne kadar güçlenirse, o tür rüyalar da ortadan kalkar.

"Ben şunu fark ettim; dediğiniz gibi o bütünlüğü korumak için, bir yanlış yapmamak için çok konsantre olduğum için hiçbir şeyi yapmıyorum, hiçbir şeyi bile yapmıyorum, eğlencesiz kalıyorum." O zaman yanlış yapmaktan, eleştirilmekten korkmak; "insanlar seni yakaladım diyecekler" kaygısı. Sürekli bunun kaygısı olunca rüyada öyle bir olguya dönüşüyor. O konuda ne kadar rahatlarsan, bilinç olarak, o tür rüyalar ortadan kalkarlar.

"Rahatlama konusunda soruyorum, üç yıl kadar önce ben çok zorlandığım zamanlarda, psikolojik olarak, çevreyle ilgili de böyle algılayıp, insanların düşüncelerine gereğinden fazla önem veriyordum, kendimi sınırlıyordum. İnternette işitci.com diye bir yerden, müzik altına gizlenmiş telkinler dinledim. Kulağın duymadığı belli bir titreşim, dalga boyunda. Uzun süre dinledim o dönem. Sanki biraz faydası oldu gibi, rahatladım o hayatımda. Bir ihtiyacım oldu, iklimsizlere de tavsiye ettim, onlara da faydası oldu diyenler oldu. Ama ben de fark ettim ki, o beni zahiren psikolojik olarak daha normal bir insan seviyesine inmeme yardım etti; ama belki de içimde başka bir yönleri kapattı. Manevi ilerleme yerine zahiri hayatımı daha sakin bir hâle taşıdım diye bir şüpheye düştüm."

Subliminal Müzik ve Telkin Tartışması

Ben yüzde yüz bir yorum yapmayacağım ama o tür birkaç şey dinledim; o müzikler genellikle rahatlatıcı müziklerdir. Dolayısıyla o rahatlatıcı müzik zemini, ortalama olarak insanın belli bir noktada kaygılarını, korkularını ve agresifliğini biraz hafifleten bir şeydir. Yoksa onun dışında öyle çok fazla bir şey yoktur. "Ben o müziklere zaten içimde bir güven duymuyordum ama mecbur hissettim kendimi; bir şey denemem lazım diye başladım." Müzik de etkiler elbette; oradaki müzikler, o alt telkinler olmasa bile, bizatihi o tür müzikler insanın psikolojik boyutunu daha dengeli hâle getirebilir. "Ben o etkiye inanmıyorum, o müziğin bende oluşturduğu etki seviyeden seviyeye farklıdır muhtemelen; en azından davranışıma, duygularıma yansıyacak bir renk katıyor, ama sürekli değil." Evet, öyle bir şey yapmaz zaten; çok sınırlı bir etkisi vardır o tür şeylerin. Yoksa "o müziği dinledim, hayatım değişti" gibi abartılı bir şey değil; hayatı değişmiş olabilir ama etkeni o değildir.

"Bir başka versiyonlarını da denedim, sanki tekrar etkisi oldu gibi ama kısa denedim; bu kadar kaygılarım olduysa, gerçekten eserlerin bir yerde karşılığını buluyorsa..." Sonuçta bunu yazan insanlar, insanın tıklığı boyutunda yabancı olmayan insanlar; o yönden yanlışlıklara itilmemek lazım. Dikkat edin, o müzikler genellikle meditasyonlarda kullanılır; doğa versiyonu var, klasik versiyonu var, sanat müziği olanlar var. Bir tane sanat müziği var, sürekli o kullanılır; belli makamlar vardır, o makamların tarih boyunca her zaman belli bir etkisi olduğu bilinen bir şeydir. Orada bence yanlış bilgilendirme şu: güya onların altına gizlenen belli bir dalga boyundaki şeylerin etkili olduğu iddiası; ben öyle bir etkinin farkında değilim. Ama şöyle bir şey var: müziğin kendisi belli bir ölçüye kadar etkilidir, bu tarih boyunca her zaman bilinen bir şeydir. Ses, müzik dediğimiz şey aslında bir sestir; o sesin kendine ait belli bir armonisi olduğunda, bunu bilmesi ya da bilmemesi önemli değildir, onu kullanmış, denemiş olabilir, ona dair bilgi olması gerekmiyor o kişide.

Ama şöyle bir şey var: bazı şeyleri illa çok ruhani ya da manevi birilerinin bilmesi gerektiğini düşünmüyorum. Bazı noktalarda hakikaten insanın zahiri, tıbbi bir boyutu da var, bir boyutumuz var ve biz sinirden dolayı doluyoruz; derinliğinde tabii ki daha başka bir şey de var, Allah'ın ilahi bir şeyi de var, müzik ilahi bir şeydir, Kur'an'da da var mesela, Kur'an'ın okunuşunda da bu var. Zahir boyutunda da o müzikler bir nevi abartılı olmasa bile belki çok zararlı da olabilir; ben ona katılmadım ama rahatsız edenler de var, iyi gelenler de var, zararlı olanlar da var; bazı başka mesajlar verenler de var.

Bu şeyler falanca neydi, hani takım müziklerinde gençlerin dinlediği özellikler; orada öyle hakikaten şeylerin bir etki yarattığı gerçekten mesela sen rahatlamış olabilirsin ciddi anlamda, çünkü sen zaten korkuların dünyevi korkulardı. Kudüs'te bir terapistin, bununla ilgili iddiaları varmış; bazı rahatsızlıklar, "bu müziğin altında cevşen okunmuş" gibi. Ben de inanıyorum, olabilir geliyor bana; ama bana göre abartı, tamamen abartı. "Müzik ayrı bir şey ama müziğin altına bir şeyler yerleştirmek" -aslında böyle bir şey yok diye düşünüyorum, ama ilk anlayışımda bir şeyler vardı. Şimdi biz bir maddeyiz; moleküllerimize indiğimizde biz de dönen bir şeyiz, dünyada da her şey molekül molekül dönüyor. Yani orada bir etkileşim olabilir. "Mesela altta bir cevşen yükleniyor ve senin molekülünle oradaki molekül o bağlaşım içine giriyor olabilir; belki uzaklık etkileşimi, şu müziğin altında şu yerle bir zaman diliminde ilgi kuruyor."

Yani şunu demek istiyoruz: o müziğin altına bir şey yerleştirmese de, o müziğin tabiatının insanla bağlantısı içinde etkisi ne olacaksa gene aynı şey olacaktır, farkı olmayacaktır. "Ben size tabiat etkisi desek onu kabul ediyorum, ama o da olmuş olabilir." Müziğin etkisini kabul ediyorum; abartı dediğim şey, araştırma yapıp her şeyi tamamen müzikle tedavi etmeye çalışmaktır, bu abartılı bir şeydir. Ama şu kesin: müziğin iyi etkisi de var, kötü etkisi de var.

Müziğin Etkisi ve Hakikatin Tekliği

Ben bu olaya nasıl bakıyorum, anlamaya çalışıyorum. Sizin problemin, o etkinin ve kaygının alınacak bir şey olmadığını düşündüğünüzü söylüyorsunuz. Bunun farklı kişilik özellikleri üzerinden de açıklaması var, farklı fizyolojik özellikler üzerinden de açıklaması var. Mesela aynı hastalığa sahip insanların aynı ilacı kullandıklarında aynı etkiyi görmemesi gibi. Bunların hepsi bir açıklama biçimidir aslında, birer varsayımdan ibarettir. İki farklı kişi farklı etkilenir; beden olarak mesela farklı ırklar farklı etkilenebilir, o etki de herkes için aynı değildir.

Ama insan bedenine hariçten yapılan her şeyin zararı olabilir. İnsan bir kutsal varlıktır; bazı şeyleri yaşamadan seviye atlamaya çalışmak, huzur aramak da bu yüzden yanlış olabilir; bunlar da imasî beklentilerdir. Mesela bazı müzikler var, diyelim bir enstrüman, bir klarnet taksimi vesaire; o taksim direkt olarak insana bir hüzün verir. Ama mesela bir mizaca yüzde doksan hüzün verirken bir mizaca yüzde yirmi hüzün verebilir. Ama o müziğin içerdiği ses, kesinlikle insanda hüzün uyandırır o anlamda. Bazı müzikler daha insanı dışsallaştırır. Yoksa öyle subliminal falan onu paylaşmıyorum ben; ama müziğin iyi kötü etkisi vardır.

Hakikat dediğimiz şeyden de, aslında tek bir hakikatten bahsetmek mümkün değil demek istemiyorum; hakikatin değişik açıklama biçimleri var. Hakikat tektir, açıklama biçimleri değişebilir; tabii hakikatten neyi kastettiğimize bağlı. Hakikat nedir konusunda bile sübjektif kabuller var. Dolayısıyla bu yaratılmış biçimimizden bunu demek, bir varsayımsal şeylerden götürür. Şeylerin nasıllığıyla ilgili binlerce açıklama, binlerce yol bulunabilir. Sadece maddi boyut üzerinden, bugünkü paradigma üzerinden bile -bu paradigmanın içinde bile bir sürü paradigma var, bir sürü açıklama biçimi, söylence var- kadim bilgeliğin ifade ettiği şey sübjektif alandan sübjektif olmayan alana doğru ilerlemedir. Yoksa sübjektif alan sübjektiftir. Herkes kendi sübjektifliği içinde, kendi çerçevesi içinde kendi gerçekliğini anlatır; buna hakikat de diyebilir, fakat orada hakikat yoktur. Hakikat sübjektif alanda yoktur; sübjektif alan hakikatin tezahürüyle ilişkili bir alandır ve orası gerçekten sübjektiftir. Bu bir inşa biçimidir aslında.

Ruhsal boyut diye bir boyutun varlığından bahsetmek de aslında bir inşa biçimidir; buna ben tezahür biçimi diyebilirim. Şunu demek lazım: eğer ruhsal alanı deneyimlememişse bu bir inşa olur; deneyimleyen için ise inşa değil gerçekliktir. Bir insan ruhsal düzeyi deneyimlememişse, ruhsal boyut, ruhsal alan tamamen onun zihninin inşasıdır ve o kendi zihninin ölçüleri içinde ona bir anlam yükleyecektir doğal olarak. Ama kişiden bağımsız, sübjektiviteden bağımsız bir gerçekliği deneyimlemişse, işte orada bir inşa değil bir müşahede vardır. Çünkü hakikat ne üretilebilir ne inşa edilebilir; "hakikat hatırlanır" denmiştir o anlamda.

Teslimiyet, Tecrübe ve İlmel-Aynel-Hakkel Yakin

"Biz hakikati yaşayabilir miyiz?" Modern insan bu konuda itilmiş, yaşayabilir miyiz acaba diye sorar. İnsansan, insan olarak yaratılmışsan, insan isen yaşayabilirsin. Bunun için bir kabul lazım; ne bileyim mesela, insanın ruhunun hakikatten bir parça olduğu gibi -"ben sizin kendi nefsimden bir nefes verdim"- bunu bir ön kabulle hareket edelim. Belki bunu daha önce çok defa söylemişizdir: hakikat, onu deneyimlemeyen insan için bir kabullenme meselesidir; bir inşadır, az önce dediğimiz gibi. İşte ona inşa diyelim, kabullenirse.

Şimdi peygamber diyor ki: "Ben vahiy aldım, Cebrail'i gördüm, miraç yaptım." Hadi bunu bir analiz edelim, bakalım doğru mu? Bunu yapamazsın ki; ancak kabul edersin veya reddedersin. Kabul edersin, dersin ki teslim oluyorum, ben onun doğru dediğine kanaat getiriyorum, kabul edeyim. Aslında Kur'an'daki bir ayet de buna işaret ediyor: "Bedeviler iman ettik derler." Öyle demeyin diyor, "teslim olduk deyin, iman henüz kalbinize girmedi." Yol önce bir teslimiyetten geçer doğal olarak, ondan sonra Allah'ın lütfu ve inayeti ölçüsünde onu tecrübe edersin. Tecrübe ettiğinde o senin için gerçektir; bunu birine anlattığında ise onun için bir spekülasyondur. Anlattığın insan iki türlü tercih edebilir: ya kabul eder, "sen doğru söylüyorsun" der; veyahut "sen yalan söylüyorsun" der; ya da "sen gördüm zannediyorsun, yanılıyorsun" der. Üç tane ihtimal vardır. Hâşâ biri Peygamber Efendimiz'e de "yalancı" diyebilir; aslında yalancı değil ama "öyle zannetmiş" diyebilir. Öbürü de "gerçekten doğru söylemiş" diyebilir; bunlar da ikiye ayrılır: doğru söylemiş diyen ama tecrübe etmeyen, kuvvetli bir teslimiyetle ve iz'anla bunu diyebilir; öbürü deneyimlemiş olur ve der ki "evet, peygamber doğru söylüyor."

Hatta bu son dediğim hâli deneyimleyen insanlar şunu demişler; mesela Meister Eckhart gibi: "Hazreti İsa gelip İncil'i reddetse, ben yine onu tasdik ederim, İncil'i yine tasdik ederim" diyor. Hakikati itibariyle, yani her kelimesi anlamında değil; o İncil'de bahsedilen hakikati ben gene tasdik ederim. Velev ki Hz. İsa gelip "ben bunu reddediyorum" desin; çünkü tecrübe etmiş. Zaten peygamber de aslında temelde buna vurgu yapar her zaman. Yoksa teslimiyette kalınmasını çok tasvip etmez; ama o bir süreçtir, basamak basamaktır. Kişi önce teslim olacak, kabul edecek onu. Ama peygamber şunu demez: "Teslim oldun, tamam, mevzu bitmiştir, inanılır artık, müminsin." Yok, o değil. Onun sonrası var; tasavvufta "ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkel yakîn" denilen de bununla ilişkili bir şeydir. Yani gerçekten tecrübe edinceye kadar bunu yapabilir.

"Akıl da bir tecrübe biçimi değil mi?" Rasyonaliteyi kastediyorsan, akıl bir tecrübe biçimi değildir. Hatta şunu diyebiliriz: bazen akıl doğruya isabet eder, fakat isabet ettiği şeyin hakikatini bilmez. Söylediği doğrudur ama onun doğruluğunun idrakinde tam olarak değildir. Kişi doğru bir şey söyleyebilir ve aklî olarak da öyle bir sonuca varabilir; bence öyle bir akıl hakikaten var, fayda ediyor. Ama hakikati bilmezse, o başka bir şeydir; farklılaşabilir.

Şu çok net bir şeydir: hakikat tek bir şeydir. Bunu kim nerede yaşamışsa aynı şeyi söyler. Mesela Muhyiddin Arabi ile Taoizm öğretilerini karşılaştırırken görülen ayniyetin nedeni budur; tarihi olarak hiçbir alakaları yok, birbirinden uzak, etkilenme de söz konusu değil ama aynı şeyi bulurlar. Çünkü hakikat tek bir şeydir ve onu sübjektiviteden arındığı durumda müşahede eden insanlar aynı şeyi müşahede edeceklerdir. Lao Tzu'nun düşüncesi de öyledir.

Lao Tse Rüyası: "Önce Beni Oku"

Çok ilginç bir rüyayı da nakledeyim, bu bahis hatırlattı bunu. Bizim bir arkadaş vardı, bir tarikata mensup. Lao Tzu'yu okumuş -bir yayınevinden çıkan "Yol mu, Yolun Yolu mu" gibi bir şey, ince bir kitap- onu okumuş, çok hoşuna gitmiş. Rüyasında mürşidini görüyor. Mürşidi ona diyor ki: "Ne kadar güzel bir şey; onu oku ama önce beni oku. Yani beni gerçekten okuduğunda ve bu yolu gerçekten tamamladığında, o zaman onu daha doğru anlayacaksın." Bak orada "beni oku, onu okuma" demiyor. Çünkü o kitapta anlatılan doğru bir şey; ama o tamamen teorik olarak sana hakikati anlatıyor, sen direkt olarak onun üzerinden gidebilecek durumda değilsin. Önce beni oku, önce bu yolun içinden sahih bir şekilde geç, sonra onu oku. Bir ayrılık yok çünkü; ifade edilen şeyde veya bulunan şeyde farklılık yok.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Dünyanın sadece dış yüzünü bildikleri, hakikatini bilmedikleri hakkında bir ayete mealen değiniliyor ("Onlar sadece dış yüzü görürler" mealinde) — sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir. - "Bedeviler iman ettik derler; sen ise teslim olduk deyin, iman henüz kalplerinize girmedi" mealinde bir ayete değiniliyor — sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir. --- ---