Fizik Merkez ve Bölümleri

Kısa Özet

Bu derste fizik merkezin (içgüdüsel merkez ile hareket merkezinin birleşiminden oluşan yapı) koruma, savunma ve "gerekeni yapma" işlevi ele alınıyor; öfkenin aslında bir "yok etme" biçimi olduğu ve duygu merkezinin "reddetme/nefret"inden farkı tartışılıyor. Ardından fizik merkezin üç bölümü ayrıntılandırılıyor: mekanik bölüm (alışkanlık, rutin, değişime direnç ve dokuz mizacıyla ilişkisi), duygusal bölüm (abartılı ve hızlı tepki, coşku ile öfke arasında gidip gelme, liderlik ve aşırı uçta psikopatlık potansiyeli ile sekiz mizacıyla ilişkisi) ve akli bölüm (kontrol, mükemmeliyetçilik, kural koyma ve bir mizacıyla ilişkisi). Konular tavşan-kaplumbağa benzetmesi ve Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Selim, Yıldırım Beyazıt gibi tarihî örneklerle somutlaştırılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Öfke, duygu merkezinin "reddetme"sinden farklı olarak bir "yok etme"dir; fizik merkez tehlikeli veya zararlı gördüğü şeyi ya fiilen yok eder ya da yok sayar.
  • Fizik merkezin mekanik bölümü (dokuz mizacıyla ilişkilendiriliyor) alışkanlık, rutin, tutarlılık ve değişime karşı direnç ile karakterizedir.
  • Fizik merkezin duygusal bölümü (sekiz mizacıyla ilişkilendiriliyor) abartılı, hızlı ve dengesiz tepkiler verir; pozitif ile negatif kutuplar arasında çok çabuk geçiş yapar ve aşırı uçta psikopatlığa eğilimli olabilir.
  • Fizik merkezin akli bölümü (bir mizacıyla ilişkilendiriliyor) kontrolcü, mükemmeliyetçi ve kural odaklıdır; hataya toleransı düşüktür.

Fizik Merkez ve Öfkenin Doğası

Dediğimiz sistem içinde fizik merkez, koruma, savunma, mücadele ve kendi varlığını devam ettirme konusunda en güçlü merkezdir. Bu merkez bir yoruma göre insandaki içgüdüsel merkez ve hareket merkezi dediğimiz iki merkezin birleşiminden oluşan bir bölümdür. İçgüdüsel merkez varlığı koruma, hayatı koruma, hareket merkezinde gerekli olanı yapma yani eyleme geçme melekesidir; bizde o imkânı oluşturur. İkisi birleşerek fizik merkezi oluşturur.

Bu anlamda bu bölüm tepki verme ve kendini koruma konusunda güçlü referanslara sahiptir. Bunun temel bir niteliği de kendisine zararlı olan, kendisi için tehlikeli olan, olumsuz olduğunu algıladığı bir şeye karşı dışlayıcı tepki oluşturmasıdır. Yani onu kendinden uzaklaştırır ve kendisine karşı tehlikesiz hale getirmeye çalışır. İşte bu da aslında öfke dediğimiz şeyi oluşturur. Aslında öfke bir şeyi dışlamaktır; bir şeyi tehlikeli görür, ama bu sadece reddetme değildir işte. Mesela duygu merkezi reddeder. Ama fizik merkez uzaklaştırır, hatta yok eder. Arada böyle bir fark var. O yüzden belki bunun üzerinde düşünmek gerekir.

Öfke bir duygu mudur, yoksa aslında farklı bir tanıma mı ihtiyaç hissettirir, diye düşünmek lazım. İşte belki yeni bir kelime bulunacak veya denecek ki öfke farklı bir şeydir, sadece bir reddetme değildir. Yok saymada değil miyiz hocam? Çünkü iyi bir yok sayıcıdır; yani aslında öfke, tehlikeyi, hoşlanmadığı bir şeyi yok saymadır. Reddetmede bile bir ilişki tarzı vardır. Anlatabiliyor muyum? Reddettiğin bir şeyinle bir ilişkin var aslında, reddetme ilişkisi taşıyorsun. Ama öfkede onu yok etme ve onu ilişki alanının dışına çıkarma vardır. Ama yok olan şeyi de reddedemez ki, yok olan şeyi de dışlayamaz ki; yok ediyor. Dışlıyor ve yok ediyor. Bitiyor onun için.

Peki yok ettikten sonra öfke bitiyor mu? Evet, aslında yok etmedir; yok edemiyorsa yok saymadır. Yani sistem dışına, kendi alanının dışına çıkarmadır. Ve onu kafasında bitirir. Ama duygu merkezinin reddetmesinde aslında kafasında bitirememe vardır, taşıyorum der. Anlatabildim mi?

Ben bugün böyle düşündüm de, senelerdir düşünüyoruz ya bunun üzerinde, aklıma öyle bir şey geldi, paylaşmış oldum yani. Öfkeyi farklı bir şey olarak düşünmek lazım; öfke duygu içinde yer alıyor genellikle psikolojik literatürlerde. Belki bunun üzerinde durmak lazım diye düşünüyoruz. Çünkü duygu merkezi reddettiği şeyi de, çekim duyduğu şeyi de kendi dünyasında taşıyor aslında; kendi dünyasında bir ilişkiyi devam ettiriyor, onu kendine mal ediyor. Ama fizik merkez asıl yok ediyor; öfke de asıl bunun aleti veya aracıdır. Yani bir kişiye öfkelenmemiz aslında onu yok etmemizdir ve yok saymamızdır. O yüzden Hz. İsa demiştir ki, bir kişiden nefret eden onu içinde öldürmüş demektir. Yani aslında öfke yok etmedir, yok etmenin aracıdır. Bunu fiili olarak yok edemiyorsan yok sayarsın. Bu, fizik merkezin kullandığı temel bir niteliktir.

Ama hiç öfkelenmiyorsun, başta nefret ediyorsun, sonra hiçbir şey hissetmiyorsun o kişiye karşı; bu aslında o kişiyi içinde bitirmiş demek değil mi? Şimdi bir şey hissediyorsun, hissediyorsun ve onu yok edinceye kadar o devam ediyor. Şimdi başka bir merkez başka bir şey yapabilir; onu algısının dışına atabilir, yani "beni ilgilendirmiyor" diyebilir. Anlatabiliyor muyum? Ama onu yok etmek gibi bir derdi yok; onu yok etmiyor, sadece bağını koparıyor. Bu daha çok akıl merkezinin yaptığı bir şeydir normal şartlarda. Ama başta nefret ediyorsan, sonra bunu yaptığında yine de öyle mi oluyor? Tabii. Yani nefret bir duygudur aslında temelde; diyelim ki ondan nefret ediyor, rahatsız oluyor, bakıyor ki bu onu taşımaktan rahatsızlık duyuyor, bu sefer onu taşımayabilir. Anlatabildim mi? Bu başka bir şey. Ama fizik merkez aslında yok etmek isteyen bir şeydir; tehlikeli olanı, kendisi için zararlı olanı, kendisi için olumsuz olanı yok etmek ister.

Bunu tiplere baktığınızda daha iyi anlarsınız. Mesela bir sekiz mizacının aslında yok edici olduğunu, bütün tehlikeleri, zararları, eksiklikleri yok etmek istediğini görürsünüz. Ve yok edemediği müddetçe de sürekli kafasında onu taşır, ama yok edince biter. "Ama o zaman bir kişiden nefret eden içinde o kişi ölmüş demek mi?" İşte buradaki nefret, onu yok etmeyi içeren nefrettir; yani duygu merkezinin hoşnutsuzluğu anlamındaki nefreti kastetmiyoruz. Çünkü duygu merkezinin duygusunda bir kırılmışlık da vardır, bir incinme vardır. Ama öfkenin içinde bir incinme yoktur; öfkenin içinde gördüğü bir zarar algısı vardır, duygusal bir incinme değildir ve yok ettiğinde biter; mesela tekrar bağ kurma ihtiyacı da hissetmez, yok etmiş ve bitmiştir.

Mesela duygu merkezi nefret edebilir; o nefretini, yani duygu merkezi anlamında kastedersek, izale edecek muhatabından olumlu şeyler aldığında tekrar pozitif bağ kurma toleransı daha güçlüdür. Anlatabildim mi? Nefreti, evet, duygu merkezinin nefreti bu; öfke anlamındaki nefret değil. Duygu merkezi hoşnutsuzluk duyduğunda, daha doğrusu "sevmiyorum, ondan nefret ediyorum" dediğinde, tekrar pozitif bir referans aldığında muhatabıyla bağ kurmaya daha yatkındır. Ama fizik merkez silmeye ve bir daha bağ kurmamaya daha yatkındır. Çünkü duygu merkezi o nefreti yaşarken üzerindeki o negatif his onu rahatsız eder; "keşke bunu yaşamasaydım" der, hani temelde sakinlerdir. Ama fizik merkez için böyle bir şey yoktur; o kesin negatiftir, zararlıdır ve yok olmalıdır.

Peki zihin merkezi? Zihin merkezi pratik olarak gördüğü zarar izale olursa onu bırakır; haklı bırakır, yani gördüğü zarar artık söz konusu değilse ve zihni olarak zarar gelme ihtimali de yoksa bırakır, üzerinde durmaz. Ama ihtimal onu rahatsız eder; veyahut diyelim ki zihin geçmişte gördüğü zararı depolamışsa, o zararla meşgul olur, o anlamda zihniyle meşgul olur orada.

Fizik Merkezin Genel İşlevi: Koruma ve Gerekeni Yapma

Evet. İnsan nefsinde içgüdüsel merkez ve hareket merkezinin ortak olarak işlev görmesinden oluşan merkeze fiziksel merkez dedik. Fiziksel merkez korumak, savunmak, tehlikeyi ortadan kaldırmak, zararlı ve tehlikeli olandan uzaklaşmak için gerekeni yapmaktır. Burada en önemli anahtar cümle "gerekeni yapmaktır". Fizik merkez eylem merkezidir, gerekeni yapar, yapmalıdır; zihninde taşımaz onu, yani zihni olarak bir şey düşünebilir ama yapılmalıdır, bir şey yapılmalıdır. Yapıldığı zaman o gerçekten olmuş bir şeydir.

Yani mantıksız olsa da mı yapılmalı? Onun için mantıksız değil ama; şimdi ona göre mantıksız değil, başkasına göre mantıksız olabilir, ona göre yapılmalıdır, bu ölçüde mantıklıdır.

Devletler sağlıksız bir sekiz üzerinde mi taşır bunu? Yani genellikle devlet karakteri dediğimiz, devlet dediğimiz şey biraz buna uygundur. Nedir? Devlet bir organizasyondur ve o organizasyonun içinde olan şeyleri, işte vatandaşını, sistemini vs. korumak ister. Korumak için de gerekeni yapmalıdır.

Bu merkezin mekanik kısmı etrafındaki her şeyi içgüdüsel duyum odaklı olarak değerlendirir. Yani "bu beni rahatsız ediyor mu etmiyor mu" olarak değerlendirir. Ama bu duyguyla karışmıyor; karışıyor gibi görünür ama değil, duygu değildir. İçgüdüsel duyum vardır burada; aslında biraz beş duyuyla alakalı bir şeydir. Öyle düşünelim, evet o anlamda. İçgüdüsel duyum, duygu değil; hani beş duyuyla alakalı olarak içgüdüsel duyumuna bakar. Şu an ne algılıyorsun, rahat mısın, rahatsız mısın, hoşnut musun, hoşnutsuz musun? Anlatabiliyor muyum? Bedensel olarak, evet biraz beş duyu olarak, bedeni de tabii ki içine alan bir şey. Mesela işte uyumsuzluk da buna dahil. Kesinlikle. Sıkıntı verici mi, keyif verici mi, yoksa bütünleşmeli miyim, uzaklaşmalı mıyım?

Fizik merkez aslında temel yapı olarak bütünlükçü bir yapıdır; yani benlik sınırları aslında geniştir. O yüzden bir alan ister kendisine. Evet, yani aslında mümkün olsa alanı bütün her yerdir. Herkesin dünyada bir yeri varsa, ben de "bütün dünya benimdir" derim. Evet, yani biraz böyle; aslında bütün alandır. Ona en doğal halinde sorsan, "senin alanın nerede?" desen, "senin varlığın bütün her şeydir" der. Ama tabii ki bunu gide gide referansları, yani hayatta yaşadığı olguları, referansları kullanarak azaltabilir. Ama ister ki her şey onun alanı olsun ve onunla bir bütün olmak ister. Fizik merkezin mekaniği aslında rahatsız etmeyen, huzur veren, sükûnet veren, problemsiz, tehlikesiz, sıkıntı vermeyen, acı vermeyen bir bütünlük algısı ister.

O yüzden kolay kolay kimseyle çatışmamaya çalışır aslında. Ve aslında mekanik bölüm bu anlamda daha bencildir, tırnak içinde; yani daha kendi içine dönüktür, kendi sınırları daha dar olur. Mesela kendisini rahatsız etmiyorsa o kadar fazla şey yapmaz, istemez çevrede de bir rahatsızlık olsun ama; mesela kendisi rahatsız değilse o kadar müdahil olmaya yatkın değildir. Kendisi rahatsız olmayacaksa müdahale eder, çevresinde bir problem var kendisiyle ilgili değilse; ama eğer müdahale ettiğinde çok rahatsızlık hissetmeyeceğini algılıyorsa ancak o zaman müdahildir. Dolayısıyla fizik merkezin mekaniği daha çok kendi sınırlarına odaklıdır. Ama doğal olarak yine de bütünün şeyini arar, sükûnetini ve huzurunu arar. Ama yoksa alanı daraltır. Çok ilginç bir şekilde içgüdüsel olarak daraltır, daraltır, daraltır; vücutta diyelim ki, tabii negatifinden düşünürsek, hani zararlı bir bölümün kapsüle edilmesi gibi. Aslında o kendini kapsüle ediyor, kendini korumak için bir duvar örüyor. Ama aslında o duvarı doğal halde düşünürsek örmek istemiyor; aslında bütün âlem onun alanı. Ama bakıyor ki bütün âlem onun alanı değil, ve kendine odaklı, "ne hissediyorsun" diye diye diye en son kendi alanıyla sınırlı bir hale geliyor. Ve kendini bir nevi koruyucu bir kapsül içinde tutarak koruyor; ve aslında içgüdüsel olarak en iyi koruma tarzlarından biri budur. Ama tabii bir yere kadar. Çünkü deyim yerindeyse bana dokunmayan yılan en son ona dokunabilir. Ama o genellikle kendi sınırlarına kadar o tehlike gelmediği müddetçe o kadar müdahil olmamaya çalışır. Fizik merkezin mekaniği böyle bir şeydir. Aynı zamanda...

Kendisine zarar dokununca müdahaleci oluyor. Evet, oraya kadar genellikle kendini tutuyor, kendini tutuyor; hoşlanmıyor çok ama tutuyor, tutabiliyor kendini, çok müdahil olmuyor, daha çok kendini orada korumaya çalışıyor. Bir nevi şöyle düşünelim: bir ağacın bir dalı kırıldığında, ona zarar veren dış etkene ağaç bütünüyle müdahale etmiyor; o zararlı bölgeyle bağını koparıyor ve kendini o zararlı etkiye karşı bir nevi muhafaza etmeye çalışıyor. Fizik merkezin mekaniği daha çok böyle bir tabiata sahip.

Ama her şeye hâkim olma şeyi de var değil mi? Biraz. Şimdi en içsel yapıda hâkim olmaktan ziyade her şeyle var olan içgüdüsel bütünlüğü algılamaya ve içgüdüsel olarak bütün olmaya çalışıyor. Hâkim olma değil, doğal bütünlük. Yani aslında simbiyotik bir hayat istiyor; hani kimsenin kimseye tahakküm etmediği, fakat herkesin birbiriyle bir ve birleşik olduğu bir şey. Biraz sosyalizmi andırıyor. Tam değil; biraz böyle, aslında vücudun böyle çalıştığını söyleyebiliriz.

O zaman hocam, fizik merkezdeki noktaların belli bir yerden sonra diğerleri üzerinde tahakküm etme eğilimi var; bu eğilim kendisinin bir hâkimiyet altına alınmaya karşı bir tepkisellik olarak mı ortaya çıkıyor?

Fizik Merkezin Bütünlükçü Yapısı ve Sınır Algısı

Şimdi en temelde aslında yapı bütün alanı kendi alanı olarak algıladığı için, en doğal halinde aslında alana olan müdahalesini bir tahakküm olarak algılamıyor. O zaman neden kendi üzerine olan müdahaleyi bir tahakküm olarak algılıyor? O daha sonra bozulduğunda oluşan bir şeydir. Evet, yani fıtri halinde böyle bir şey yok; aslında fıtri halinde bütünlük istiyor, bütünlük arzu ediyor. Bütünlük olmayınca diyor ki: "Madem sen bütünün parçası değilsin ve biz bütün değiliz, öyleyse sınırını bil, bana müdahale etme." Ama en doğal halinde fizik merkez bütünlükçüdür ve bütüncüdür. O yüzden ya hep ya hiç tarzında çalışır; genel olarak fizik merkez ya hep ya hiç tarzında çalışır.

O zaman onun "samimiyet" olarak adlandırdığı şey aslında... Evet, onun sürekli dile getirdiği, fizik merkezlerin dile getirdiği bir samimiyet beklentisi var; samimi değilse rahatsız olur, hem birlerde hem sekizlerde hem dokuzlarda bu var. Demek ki bu samimiyet kelimesinin altında ifade etmek istedikleri şey bu bütünlük; "bütünün parçası değilsem" o zaman... Evet, yani "bana zarar verdiğini ve benim için hoşlanılmayan bir şey yaptığını algılıyorsam, sen samimi değilsin" demektir; aslında o şüphenin altında onu demek istiyor. Tabii, tabii.

Mesela bir öğrenci düşünün ki, sınıfta çatıştığı herkes onun üstüne gelirse, o zaman o sınıftan gitmek mi ister? "Ben bu sınıfta kalayım mı?" Herkes onun üzerine geliyorsa, o kendine başka bir alan bulmak ister; önce çekilir, büzülür, kaplumbağa gibi. Kaplumbağanın tavrı fizik merkezin mekaniğine en iyi örnektir. Dışarıdan bir olumsuzluk gördüğünde, bir tehlike algısı hissettiğinde hemen içine çekilir ve kalın bir kabuğu vardır. Ya da savaşır; çok çok üzerine gelirsen ancak o zaman savaşır. Çok üzerine gelirsin öyle mi? Orada bir sınır vardır; orada da tamamen kontrolsüz ve dengesiz bir tepki vardır.

Kaplumbağanın böyle bir tepki göstermediğini biliyorum; direkt savaşanlar merkezin başka bölümleridir. Merkezin mekanik bölümü genellikle çatışmayı, öfkeyi en son kullanan yapıdır. Der ki, şöyle der yani: "Kendini koru o zaman." Anlatabiliyorum. Ne yaparak kendini koru? Kendi sınırlarına çekilerek ve kendini dışa karşı muhafaza ederek. Dikkat edersiniz, bir nevi en içgüdüsel tepkidir bu, değil mi?

Bu merkez aynı zamanda hareketlerin, eylemlerin depolandığı bir merkezdir. Mesela bu merkezi güçlü olanlar bir hareketi edindikten sonra bunu çok iyi ve sürekli kullanabilirler; yani standartlaşmaya başladıktan itibaren, alışmaya başladıktan itibaren bunu sürekli olarak kullanmaya yatkındırlar.

Fizik Merkezin Mekanik Bölümü: Alışkanlık, Tekrar ve Rutin

Bir jimnastik, işte dans gibi mi? Olabilir. Veyahut da diyelim ki evden işe, işten eve hep aynı yoldan gider; ve onda o kadar otomatikleşir ki bu, düşünmez bile hangi yoldan gideceğini, bundan da hoşlanır. Çünkü dikkat edin, ona en az enerji sarf ettirir. Aynı zamanda yani ömür boyu aynı yoldan gidebilir. Ama mesela bir yedi mizacı için bu hiç hoşlanılan bir şey olmaz. Bazı mizaçlar için.

Ama bu bölüm aslında hepimizde var. Aslında bu bölüm ne yapar? Dikkat sarf etmeden bir hareketi yapabilmemizi sağlar. Mesela diyelim ki klavye kullanıyorsunuz; klavyeyi öğreninceye kadar düşünüyorsunuz değil mi, dikkat ediyorsunuz, düşünüyorsunuz. Düşünce, dikkat ve eylem arasında, parmaklarınız arasında bir koordinasyon var. Peki sonra, ne var? Sonra tamamen fiziksel merkezin mekanik bölümü devreye girer. Veya araba kullanmak. Evet.

Birincisi o refleks; aslında o refleks değil, sistemin kullandığı anlamda refleks doğuştan gelen bir şeydir, bu ise sisteme özgü anlamda kullanılır. Ama denenirse refleks gibi oluyor; yani diyelim ki artık siz yazıyorsunuz ama parmağınızın nereye gittiğinden haberiniz bile yok, dikkat de etmiyorsunuz. O klavye ve parmaklarınız sanki hiç dikkat sarf etmeden, hiç düşünmeden o hareketi yapıyor. İşte bu merkezin bu bölümü aynı zamanda hepimizde bu işe yarar. Bu yüzden bu merkezin bu bölümünü çoklukla kullanan insanlar bir şeyi sürekli aynı şekilde yapar; monotonluk, ama buna herhangi bir değer yüklemeden kullanır. Dikkat edin, vücudumuz monoton bir şekilde çalışır değil mi? Ortama uyum sağlıyor. Evet, en güzel ortama uyum sağlıyor.

(Konuşma burada kısa bir telefon görüşmesiyle kesiliyor:)

Efendim. Efendim. Toplantıdayım Safiye. Ben seni arasam olur mu? İnşallah. Tamam, ara ama mutlaka, oldu mu? Perşembe günleri toplantılarımız oluyor, onlara denk geliyoruz. Ne oldu? Hadi Allah'a emanet ol. Sağ ol.

Aslında en içgüdüsel olarak duruma uyum sağlayan ve en az enerjiyle hareket eden ve kendini koruma konusunda en bencilce davranabilen, ben odaklı davranabilen bir yapıdır. Bu daha çok dokuzlarda mı var? Evet, bu daha çok dokuz dediğimiz yapıda var.

Örneğin bilgisayarda yazı yazdığımızda kelimelerin ve fikirlerin farkındayız, ancak harflerden hangisini hangi parmağımızla bastığımızın farkında olmayız. Ancak bir zamanlar hangi parmağın hangi tuşa gitmesi gerektiğini öğrenmek için uzun bir çaba ve dikkat harcamıştık. Bu bölüm bir hareketi, davranışı hafızasına iyice kaydettikten sonra dikkat gerekmeden bunu yapar. Konuşmadan mı öyle oluyor? Olabiliyor. Ben telaffuz mesela. Olabilir, tabii olabilir; yani ne kadar zamanla mesela onun telaffuzuna alışıyorsun. Her merkezin mekanik bölümü bir şeyi modeller ve onu tekrar eder; çünkü aslında bu bir açıdan iyi bir şeydir ama bazı noktalarda da çok yanlış bir şeydir.

Yani diyelim ki bisiklet kullandığınızı düşünün. İlk bisikleti kullanmayı öğrenince ne kadar zordur, ne kadar dikkat gerektirir, ama bir süre sonra artık hiç düşünmeden vücudunuzun alıştığı ve öğrendiği yöntemle bisiklet kullanma işini çok rahatlıkla yapar. "Motor hafızası" mı diyoruz? Evet, bir nevi. Bu merkezin mekanik bölümü rutinden hoşlanır; başkalarının dayanamayacağı kadar sıkan, tekrarlayan işlere büyük bir tolerans gösterirler. Bu yüzden performansları, eğer iyi organize olmuşlarsa, tutarlı ve etkindir. Yani vazgeçiremezsin. Hani tavşanla kaplumbağanın hikâyesi var ya; mesela aslında tavşan orada yedi mizacını temsil ediyor, kaplumbağa da daha çok dokuzu. Aslında mesela kaplumbağa tavşanın dediğine bakmıyor, sadece yarışa başlıyor ve o sona iyice konsantre olmuş vaziyette varıyor. Çok tutarlı ve sonuç itibarıyla da aslında bir nevi etkin oluyor.

Sadece sekiz ve dokuzdan mı bu mekanik merkez? Bir de var; enerjide de yine ikiye ayrılıyor. O da: daha hep aynı şeyi yapan, aynı yerlere giden, işte zevkleri aynı olan bir grup var; bir de daha farklı zevkleri olan insanlar var, diye ayrılıyor. Ve bu tür aynılıktan hoşlanan insanlar aynı kelimeleri de çok kullanırlarmış. Tabii, o öyle bahsediyordu orada.

Her merkezin mekanik bölümü eğer bir şeye alışmışsa, onu değiştirmek çok zordur. O yüzden dikkat edin, çok alıştığınız bazı kelimeleri kullanmamaya kendi kendinize söz verin, bakacaksınız ki gene kullanıyorsunuz, bu tür bazı hareketleri. Fizik yönü ağırlıklı olan insan enerjisini pek boşa harcamak istemez; daha az yıpranan insanlar herhalde. Fakat bu, mekanik bölüm için geçerlidir temelde en çok; şimdi göreceğiz, duygu bölümü için aynı şeyi söyleyemeyiz, o kendini çok yıpratır.

Tutarlılığından ve merkezin negatif ve pozitif yarıları arasında dengesiz geçişlerin olmamasından dolayı güven verir ve önceden kestirilebilir. Çünkü kolay kolay negatiften pozitife, pozitiften negatife geçmez. O yüzden inatçılık dediğimiz şey biraz bununla ilişkilidir; aslında bir noktada sabitlik yapıyor, onu çözmek zor yani. Mesela bir şeyi yapmayı kafasına koyduğunda yapmaması, yapmamayı kafasına koyduğunda yapması zordur. Oradan oraya geçiş genellikle çabuk olmaz. O yüzden de uyum kabiliyetleri bu açıdan zayıftır.

Zorlandıklarında çok zorlanırlar o zaman; tabii ki daha zorlanan biri yapar. Tekrarlayan hareketlere, aynı işleri üst üste yapmaya, aynı işi hiç sıkılmadan yıllarca yapmaya yatkındırlar, üstelik bundan memnundurlar da aslında. Yani değiştirmek onlar için zordur ve rahatsız edicidir.

Ben uyum konusunda, değişim konusunda kırk yıldır aynı şekilde yaşayan birini tanıyorum, gerçekten çok yakinen. Bize o kadar garip geliyor ki... Şimdi diyelim ki bir mesele var, halledilmesi gereken; ama onun kafasında başka bir şey var, kendisiyle ilgili. Şu an diyor ki: "Şey yapmayın, bunu halledemeyeceğim; ben şunu bir halledeyim, zaman geçsin, aradan ben bunu tamamen bitireyim, ondan sonra senin işine gelelim." Hâlbuki bunlar birbirinden çok farklı işler. Evet, yani birbirini aslında etkileyecek şeyler değil; ama o konsantre olmuş bir şeye, öbürü onun o şeyini bozuyor, konsantrasyonunu bozuyor. Onun kendine gelmesini bekliyoruz.

Yumuşak huylu ve sakin gözükür bu merkezin baskın olduğu insanlar; ancak cana yakın ve canlandırıcı bir arkadaş değillerdir. Yani böyle çok canlandırıcı, çok aşka şevke getiren biri değildir; daha böyle, amiyane tabirle, oturan boğa gibidir. Seyahat, macera, yenilikler, yeni fikirler pek aramadıkları ve o kadar da merak etmedikleri bir yapıdır. Ancak onları bu gibi şeylere yavaşça alıştırarak ve kendilerine bu konuda uyum sağlama imkânı tanıyarak yeni bir şeye yönlendirebilirsiniz. Veyahut da kendisini bir başka otoriteye tabi kılar, hep ona uyabilir. Bakın, bu da mekanik bir şey ama; yani hiç düşünmeden tabi olur. Sadece tabi olması gerektiği noktasında iyi bir referans almışsa kendi içinde -"bu bana huzur veriyor, bu bana sükûnet veriyor, bu beni memnun ediyor"- diye bir referans almışsa, bu sefer tabi olur. Kararları da ona bırakır; çünkü aslında karar vermek de çok istemez, değişiklik istemez. Çünkü karar, değişiklik bir zorluktur aslında değil mi? Şey gibi düşünün, bir evden bir eve taşınmak gibi.

Fazla telaş veya kaygı içeren hayatları istemezler, ya da en azını isterler; o yüzden telaşlı, hareketli yapılar ile bunlar uyuşamazlar. Konuştuğumuz eğer tip olarak düşünürsen, dokuz şu an; bu merkezi en fazla kullanan bizim dokuz dediğimiz tiptir. İnsanlara karşı çok uzak duruyorlar, tehlike olarak görüyorlar. Tehlike yani, evet. Tavşanla kaplumbağa işte; kaplumbağa tavşanı şey buluyor, takip bile edemiyor. Ama kaplumbağa sakin sakin yolunda gidiyor ve yarışı o tamamlıyor.

Bu kaplumbağayı çok fazla sinirlendiren şey nedir? Yani benim eşim bir dokuz; sürekli didiklenmek onu rahatsız ediyor. Didiklenmiyor ama çok kuralcı; dokuz bir kanatlı galiba. Kurala göre, mesela bankada kendisine gelen tebliğe göre hareket ediyor ve herkesin de ona uyması gerekiyor; bunu ifade ederken tıpkı bir sekiz gibi ifade ediyor, zorlanıyor yani. Bir sürü, hep böyle tepedeki insanlarla problemleri çözmeye çalışıyor; yani alttaki kendi arkadaşları çözemediğinde yukarıdan halletmeye çalışıyor ve bu onun aşırı stresine sebep oluyor, fizikselde etkisini görüyor; işte yapması gerektiğini düşündüğü şeyleri yapamamak onu zorluyor.

Bu merkezi, bu bölümü kullananlar için iş ve görev belirli olmalıdır; daha önceden sınırları belirgin kılınmalıdır. Böyle sürekli yepyeni insanlar, yeni şeyler, yeni olgular, yeni durumlar, yeni kararlar bu yapıyı rahatsız eder. Memuriyet buna göre uygundur. Tabii, mesela o yüzden çok fazla insanlarla münasebette olmayı sevmez. Çünkü diyelim ki onlara bir şeyi yapmayı ya da yapmamayı söyleyecek, bu onu rahatsız edebilir. Ama şimdi tabii burada konuştuğumuz bir tip açısından düşünürsek, tabii o kanadı vardır, geliş gidişleri vardır, o ayrı bir konu. Şu anda bizim üzerinde durduğumuz merkez ve bölüm; bu merkez ve bu bölümü saf olarak konuşuyoruz. Kişi olarak konuştuğumuz zaman bu ayrı bir mevzudur; orada hem kişinin kullandığı ikinci bölüm hem de geliş gidişleri söz konusudur, o ayrı bir şey.

Biraz daha üçü yaşamak, dokuzdan üçe geçmek... Tabii, yani şöyle çok kısaca söyleyeyim: mesela bir dokuz mizacını sürekli gergin, stresli, eleştirici, sürekli tepki üreten biri olarak görebilirsiniz; o dokuz-altı hattını yaşıyordur. Burada anlattığımızla hiç benzerlik kuramayabilirsiniz. Mesela orada ayrı bir şey; biz burada merkez ve bölümü inceliyoruz. Çok tepkili görebilirsiniz; bunun dokuzluğu nerede yani, sürekli didişiyor, sürekli tepki veriyor falan diye sorabilirsiniz. O iğneliyor. Genelde dediğimiz gibi, dokuzun ani tepkilerde bir olaya verdiği ani tepkide tipik dokuzu, burada anlattığım gibi de görürüz.

Yani burada şunu; biz bu sistemi veya bu merkezleri ve bölümleri niye anlatıyoruz? Aslında bu herkeste var olan bir şeydir ve kullandığımız merkez ve bölüm, bizim o anki hareketimizi, davranışımızı, tutumumuzu belirliyor. Bunu şu açıdan da önemli görmek lazım: bir insanın fazla tepki vermemesi onun çok olumlu, ruhani bir insan olduğunu göstermez. Çünkü bunu aslında kendini koruma gücüyle yapıyor; halim olduğundan dolayı değil yani. Çünkü aynı o halim gibi görünen yapı, aynı zamanda çok inatçıdır; çatlatacak derecede inatçı. Yani bir kaplumbağanın başını çıkartmanız mümkün değildir. Bu bölüm eğer negatif noktasına kaymışsa, onu pozitife çevirmenin dışarıdan bir etkiyle imkânı yoktur; uzak duracaksınız. Aynen kaplumbağa gibi; sürekli "canım kaplumbağa" demenin de bir anlamı yok, o sana der ki "biraz beni rahat bırak, ben değerlendireceğim, uzak dur." Sen aman...

İşte şöyledir: "senin iyiliğin için şunu bunu de," orada seni dinlemiyor. Kavga etmekten de çekiniyorlar; etmek istemiyor. "Biraz beni rahat bırak, kendim dengeyi değerlendireyim, dengemin nerede olduğunu tespit edeyim" der.

Fizik Merkezin Duygusal Bölümü (Sekiz Mizacı)

Bu merkezin duygusal kısmı, yani Enneagram açısından bakarsak bu kısmı en çok kullanan sekiz mizacıdır. Mekanik kısmın tutarlılığına karşı istikrar eksikliğiyle tanınır; istikrarlı değildir yani, değişkendir. Duygusal kısım eylemleri hakkında duygusaldır; bir hareketle veya alansal bir sorunda dikkatini belirli bir nesne çeker. Yani der ki: "İşte şu insandan veya şu ortamdan veya şu durumdan hoşlanmıyorum." Bu kadar, bitmiştir orada.

Hareket ve eylem konusunda çok ve çabucak heveslenir; hem çabucak heveslenir hem çok heveslenir. Dedik ya, duygunun sınırı yok. Arzunun da sınırı yok; duygu tarafı varsa bir yapıda abartılıdır ve anlık kararlar verebiliyor, sonra da hayal kırıklığına uğruyor. Aynen. Çok ve çabucak heveslenen, ancak süreklilik ve disipline yatkın olmayan bir yapıdır. Der ki: "Şu an yapmak istemiyorum, ben şunu yapmak istemiyorum." Bu kadar, bitti.

Eğer bu kısım direkt eylem yapamıyorsa, o eylemi seyredebilir; yani diyelim ki boks maçı yapmıyor ama boks maçını seyredebilir, futbol maçını seyredebilir. Bundan da hoşlanan bir niteliğe sahiptir; yani seyrettiği şeyin hareketli olması önemlidir. Mesela sıradan standart bir şey değil, bir film mesela, işte aksiyon ve macera filmi gibi. Herhangi bir aktivite yaparken gereğinden fazla ve abartılı hareket etmeye meyillidir. Bu da önemli: gereğinden fazla ve abartılı hareket etmeye meyillidir.

Konuştuklarında -efendim, sekizin kullandığı bir merkez bu, bölüm bu- konuştuklarında dramatik el hareketleri yapar, çok mimik kullanır; çok mimik, el hareketi önemlidir, güçlü bir şekilde yapar. Kelimelerin telaffuzunu gereğinden fazla stilize ederek ya da abartarak vurgulayabilir; gereğinden fazla stilize eder ve abartarak vurgular. El hareketleri çok güçlüdür. Bir de ilginç bir şekilde hareketinde göbek kısmına bir vurgu vardır, ilginç bir şekilde; bunu bundan sonra gözlemleyin, emin değilim ama bunu görüyorum, mesela ben, böyle. Bu ilginç bir şeydir, çünkü bu merkezin vücuttaki bölümünün göbek kısmı olduğu söylenir. Ablamla ders anlatırken şey var; yan başlık yapacaklarmış, öğrenci "söylenene fark etmez" diyormuş.

Duyuları hakkında duygusaldır; mesela böyle bir insandan, bir ortamdan, bir aktiviteden hoşlanmadığında "hoşlanmıyorum" der ve biter. Hoşlanmıyorum, bu kadar. Bu kısım beş duyunun yeri ve organizmanın çevreden gelen izlenimleri aldığı ve bunları zevk veren-vermeyen olarak tanımladığı kısımdır. Bu anlamda neyin sağlıklı, neyin sağlıksız olacağı konusunda kararları yanlış olabilir; çünkü burada akli bir şey değil, hoşlanılan veya hoşlanılmayan bir şey var. Mesela diyelim ki yemek çok lezzetli, hoşlanıyor; onun için yapabildiği kadar yemek var, yiyebildiği kadar yemek var; "bana ne kadar lazım, ne kadar lazım değil, bu bana ne kadar faydalı, ne kadar zararlı" diye bir şey yok; hoşlandı ve yedi, bitti.

O sadece uyarıcının doğasını hoş ve hoş olmayan şeklinde değerlendirir; sağlıklı mı, sağlıksız mı olarak değil. Arzu ve alışkanlıklarına teslim olduğunda bedenin zararına çalışabilen bir bölümdür bu. Tabii, veyahut da böyle aşırı yemek tutkunu, aşırı hareket tutkunu olabilir; mesela sonuna kadar hareket eder, ta ki bütün enerjisini bitirinceye kadar.

Bu bölüm fizik merkezinin duygusu olduğu için yine dikkati nesne tarafından tutulur; dikkat nesne tarafından tutulur. Bu bölümü baskın olarak kullananlar duyulara hitap eden ve keyif veren etkilerden çok zevk alır; keyif ve zevk vermeyen şeyleri de tersler. "İyi hissettiği şey iyidir" ve bu tartışmanın sonudur. Merkezin pozitif ve negatif yarısı arasında kolaylıkla gidip gelebilir; yani şöyle, diyelim ki onunla konuşuyorsunuz, güzel, onayladınız, pozitif, işte sizden hoşlanır; siz ona dediniz ki "ya şimdi tam saçmaladın," bu hoşlanmadığı bir şey ve o anda çok sevdiği kişi olan siz en sevmediği kişi olabilirsiniz; "kalk git, defol" der mesela. Yani oradan oraya çabuk gider. Önerileri falan da almaz genelde; ona öneri sunmanın bir yöntemi vardır, bu dikkate alınacağı anlamına gelmez ama.

Duygusal kısımların -dikkat edelim, bütün merkezlerin duygusal bölümleri- çok çabuk artı ve eksi kutuplara gidip gelirler. Bu kişiler biraz eş seçme konusunda da zorlanırlar herhalde; karşı tarafı çıldırtırlar sanırım. Yani kolay eş seçerler genelde, çabuk da sıkılabilirler; çok çabuk bitirebilirler, bir anda bitirebilirler, hiç sorun değildir onlar için. Duygusal kısımların bu tutarsızlığı böyle insanları önceden bilinmez kılar; "buna yaklaşma, sağı solu belli değil" denmesi bununla ilgilidir. Çünkü bir şeyi çok ve coşkuyla istedikleri gibi, aynı derecede ve abartılı olarak da tiksinebilirler, yok sayabilirler, düşmanlık hissedebilirler; aşırılıklara meyillidirler.

Duygu kısmının negatifliğini yaşamadan sadece onun pozitif enerjisini ve coşkusunu yaşayabilmeyi düşünmek mümkün değildir; çünkü bu bir paket programdır. Yani bu merkezi kullanan bir kişi -kendisi veyahut da muhatabı- bu merkezi ve bu bölümü çoğunlukla kullanıyorsa, onun o coşkusunun, çok koruyuculuğunun, himaye ediciliğinin ve pozitif oluşunun yanında, aynı derecede yüksek bir şekilde negatifliği, olumsuzluğu, düşmanlığı da vardır bu yapıda. Yani pozitifini yaşamaktan mutlu olduğumuzda bunun negatifinin olmayacağını beklemek bir yanılgıdır; bu ikisi birlikte çalışan bir sistemdir. Dolayısıyla mesela bu bölümü baskın olan bir kişinin en sevdiği bir insan bir süre sonra en sevmediği bir insan olabilir; eğer böyle biriyle muhatapsanız, en sevilen olduğunuz kadar en sevilmeyen bir insan haline de gelebilirsiniz. Dolayısıyla bu birlikte var olan bir yapıdır ve onun negativitesini tahrik ettiğinizde bütün o negatifliği görürsünüz.

Bu, duygunun duygusunda da vardı değil mi? Evet, duygu tarafında olan bir şey. Daha fazlaya, daha iyiye sahip olmak arzusu doymak bilmez; daha geniş bir alan kuşatmak ister, daha büyük, daha büyük, daha büyük. Fizik merkezi dedik ya, bütünü kuşatmaya çalışır aslında; bunu en güzel fizik merkezin duygusunda bulabilirsiniz. Mesela doymak bilmez bir etkileme arzusu vardır; yani kendisiyle, kendi inisiyatifiyle ve kendi hareketiyle etkileme, daha geniş bir alanı etkileme arzusu. O yüzden liderliğe yatkındır; bu bölümü kullananlar liderliğe yatkındır.

Sekiz-yedi mi? Evet, sekiz-yedi. Bu bölüm en çabuk tepki veren, en hızlı tepki veren ve en abartılı tepki vermeye yatkın olan bölümdür. Yani diyelim ki düşmanın mı var? "Boynunu kır." Bitti, bitirirsin yani. Anlatabiliyorum, dikkat edin, reddetme değil burada yapılan şey, yok etme var. Evet. O yüzden en acımasız olmaya yatkın; işte bu yüzden bu merkezin bu bölümünü en baskın olarak kullananlar psikopatlığa en eğilimli yapıdır. Seri katillik tam değil yani, ama olabilir, ama psikopatlığa eğilimli. Mesela işte birisi vardı, ya da biri bana anlattı; karısını bıçaklamış ve demiş ki "hareket etme," yavaş yavaş öldü. Aslında orada şunu uyguluyor: "Sen bunu hak ediyorsun, sen buna layıksın ve böyle olmalı." Bakın, dikkat edin, aslında burada öfkesinin tatmini var.

Ben de geçen şey okudum: adam birini bıçaklamıştı, karısını galiba, etraftaki kimseyi de yaklaştırmıyor, onları bıçakla uzaklaştırıyor; öldüğünden iyice emin olacak, yok olmuş olacak.

Fatih Sultan Mehmet de mi sekize? Muhtemelen bir olduğunu düşünüyorum, yüzde yüz emin değilim. Ama Yavuz Selim sekiz. Yıldırım Beyazıt, Yavuz Selim... Onların neden sekiz olduğunu düşünüyorsunuz? Evet, temelde hiddetli. Mesela Fatih'te o kadar hiddet o kadar belirgin gözükmüyor, ama çok akıllı ve planlı bir şekilde yürütüyor. O da kural yüzünden. Sırf kurallara uygun olsun diye mi kardeş katli var? İşte ona geleceğiz. Kural koymuş; mesela bir sekiz kural koymaz, kural kendisidir zaten. Yani kural kendisidir, "ben öyle istediğim için." Ben öyle istedim; öyle istediysem de bu böyle olması lazım zaten. Tabii ki.

Bu merkezin akli kısmı dikkatini işe ve eyleme yönlendirme gereksinimi duyar; duygusal kısmına nazaran daha yavaştır ve dikkatle çalışır. Nesnelerin nasıl çalıştığını, dikkatini verdiği oranda anlayabilir. Fizik merkezin aklı dikkatini verme ihtiyacı hisseder ve verir, vermeye çalışır; verdiği oranda da doğru değerlendirme ve analizde bulunur.

Fizik Merkezin Akli Bölümü (Bir Mizacı)

Örneğin bu bir. Sekiz ile bir arasında, veyahut da işte bu iki merkez, yani fizik merkezinin duygusuyla fizik merkezinin aklı arasında şöyle bir mukayese için bir şey düşünebiliriz. Mesela diyelim ki bir kavga var; fizik merkezin duygusu hemen o an hissettiği anda müdahil olur. Fizik merkezin aklı ise müdahale etmesi gerekip gerekmediğini, ne kadar müdahale etmesi gerektiğini, kime müdahale etmesi gerektiğini düşünür. Böyle bir fark var.

Fizik merkezin fiziği? Mekaniği, o kendini korumaya odaklıdır. Öyle mi? Evet, hani konuştuğumuz gibi, fiziğin duygusu daha tevekkülü olan taraftır. Tabii, yerine göre; inisiyatif alma konusunda da avantajlıdır.

Dikkat edin, bak burada hiçbir merkez ne iyidir ne kötüdür. Bu hocam, ama siz kaçsınız? Ben sekizim. Kanadım var mı? Dokuz kanadım var.

Büyük bir sorunu çözmeye çalışırken uzun bir süre dikkatlerini sürdürme yetisine sahiptirler. Hareketlerin tekrarına toleransı az olmakla birlikte, uğraştığı şeyi en ince ayrıntısına kadar tam ve mükemmel yapma eğilimi taşır. Böyle ilginç bir şey var; aslında aynı şeyi yapmaya o kadar eğilimli değildir, o yüzden aynı şeyi yapıyorsa onu daha iyi, daha iyi, daha mükemmel, daha ayrıntılı hale getirmek için üzerinde düşünür yani; "bu daha iyi nasıl olabilir" diye onunla uğraşır.

Yahya Kemal de böyle mi? Onda bir kanat var, emin değilim, bir birlik var. O yüzden bazı mesela kitap yazıp da bir türlü yirmi otuz senede kitabı bitiremeyen bazı yazarlar vardır.

Uyum, bağlantı, uygunluk ve bütünlük oluşturmaya meyillidirler; daha geniş bir şekilde ele almaya yatkındır bu yapı. Fizik merkezin duygusu daha parçasal olarak bakar, dikkati nesne tarafından çekildiği için; ama fizik merkezin aklı daha etraflı bakmaya çalışır, ama onu da adım adım yapan bir yapıdır; bir yerden başlar ve gittikçe alanı genişletir. Bu, liderler için daha güzel bir özellik olur. Eğer sistem bütünlüğü kafasında oluşmuşsa, fiziğin duygusuna nispeten daha iyi bir liderlik sergiler. Fakat burada da çok katı olur, çok katı kurallara sahiptir; çünkü sistemini oluşturduktan sonra kuralları konusunda net, kesin ve keskindir.

Böyle bir özelliği var: hareketlerin tekrarına toleransı az olmakla birlikte, uğraştığı şeyi en ince ayrıntısına kadar tam ve mükemmel yapma eğilimi taşır. O şeyi mükemmelleştirinceye kadar dikkat eder ve mükemmel olmadığı müddetçe o iş bitmemiş olarak değerlendirilir.

Bu merkezin akli kısmı -fizik merkezin akli kısmı- organizmanın hayatını ve sağlığını sürdürmek için gereken enerjiyi kullanma konusunda da aşırı dikkatlidir. Eylemlerini, fiillerini, hareketlerini sürekli aklına onaylatma ihtiyacı duyar; o yüzden ölçülü, dikkatli, ciddi ve kendini tutan bir yapıya sahiptir. O yüzden bütün eylemlerinin bir nedeni vardır; neden? Akıl tarafından oluşturulur. Aklı tarafından onaylanmayan bir hareketi yapamaz, yapmakta zorlanır yani. Gücünü nerede, ne kadar, ne amaçla kullandığını düşünür ve belirler; her şeyi kontrol eder veya etmek ister. Onlara yaklaşmak kolay değildir, çevrelerinde olmak rahatlık vermez; çünkü sizi de kontrol etmeye çalışırlar ve sizi de sisteme dahil etmeye, o sisteme uymaya zorlarlar bir nevi, bir açıdan. Ama... bence iyi olduğunu düşündüğü için sizin için de iyi olmaz. Kesinlikle.

Nasıl yapmam gerekiyor? Yani şey için de, ben fizik merkezden geliyorum, hep böyle geldim. Fizik merkezin duygusu gergin değildir, eğer çok rahatsız edici bir şey değilse; tam sakin de değildir ama kendini gergin kılmaz. Çünkü dikkat edin, fizik merkezin duygusu kendini gergin kılanları yok eder. O yüzden gerginliğe de tahammülü yoktur. Eğer sen onu gerginliğe sokuyorsan, sen kapı dışarı edilmesi gereken, dışlanması gereken, yok edilmesi gereken bir unsursun. Yani dedik ya, duyumları konusunda duygusaldır: "gerginlikten hoşlanmıyorum, öyleyse gerginliğime sebep olan şeyi yok etmeliyim." Ve kırıcı olabilir aslında. Kesinlikle, kırıcı olmaz, yani yıkıcı ve yok edicidir aslında; "kırıcı" olması hafif gelebilir.

Fizik merkezin aklı? Evet, hiç rahat değildir aslında. Fizik merkezin aklı rahat değildir. Nasıl tipler oluyor peki, çok mu etkiler? Kesinlikle, evet. Nasıl etkiler? Ben öyle bir şeyler sanıyorum çocuklardan örnekle. Karşı taraf ona nasıl yaklaşmalı, onu biraz daha düşünmeden hareket etmeye nasıl teşvik etmeli? Karşı taraf onun rahatlamasını sağlamalı ki o da kontrolü bıraksın. Hani bak, "tehlike yok, problem yok, eksik veya yanlış bir şey yok, rahat ol" demeli. Bence kendisinin de rahatlamayı öğrenmesi lazım. Kesinlikle.

Çocuklar özellikle hata yaptıklarını kabul etmiyorlar; kendilerinin hata yapmasını da istemiyorlar, karşı tarafın da hata yapmasını istemiyorlar. Onlara hata yapma imkânı tanımak lazım. Bir de anne baba da öyleyse, yani mükemmeliyetçiyse, çocuklar çok obsesif oluyor. Tabii.

İşte bakın burada -Freudyen bakış açısında yok bu- işte "anal dönemde fiksasyon var, şu var bu var, bu yüzden bunlar mükemmeliyetçi" diyorlar; böyle bir şey yok, biz öyle demiyoruz, yanlış yere bağlıyorlar. Anladın mı, biliyorum; sen bir sekiz mizacını, bir yedi mizacını al bakalım, anal dönemde istediğin kadar ne yaparsan yap, hiç umursamayan biri yoktur. Ama fizik merkezin aklını kullanan kontrolcüdür ve "bu yanlış, yapmamalı" der; aslında dikkat edin burada, "yanlış yapmamalıyım, kimse de yanlış yapmamalı, etrafta da yanlış bir şey olmamalı" anlayışı hâkimdir. Hani kabız bir tip yani, sürekli kasılan bir tip.

Ben şu an böyle bir çocuk tanıyorum, nöbet geçiriyor şu an; yani epilepsi mi, yoksa psikolojik mi, tam olarak anlaşılamadı, takip altında. Ama muhtemelen altından psikolojik bir şeyler çıkacak, yapısı bu. Çünkü hata kabul etmiyor; hata yaptığı an, kaza bile olsa -bardak düşürdü mesela- o anda panik kapılıyor ve nöbet geçiriyor. İşte bu konuda oluşması muhtemel gördüğü tehlike algısı ne kadar güçlüyse, hataya toleransı o kadar az oluyor.

Bu insanlar kaba görünür, ama belki kabadan ziyade ciddidirler ve kendilerini genellikle insanlardan uzak tutmaya eğilimlidirler. Biraz, evet, soğuk. Ancak güvenlik endişeleri ortadan kalktığında o yakınlaşmayı sağlayabilirler. Güvenlik endişeleri olduğunda da aşırı şüpheci olabilirler; güvenlik endişeleri kalktığında daha pozitif, daha sıcak ve daha yakın davranabilirler. Hesapçıdırlar; kendilerini ve çevrelerini dikkatle gözlemleyip ne yapacaklarını hesap etmeye çalışırlar. Sürekli hesap ederler, planlıdırlar, çok planlı. Plan bir zihinsel aktivitedir; fizik merkezin aklı bu yüzden doğru bir tanımlamadır.

Bugün bittiği bu kadar.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok (metinde doğrudan alıntılanan bir Kur'an ayeti geçmiyor; yalnızca Hz. İsa'ya atfedilen bir söz aktarılıyor) --- ---