Freud'un Edipus Kompleksi Eleştirisi ve Gerçek Kendini Bulmak

İdipus Mitolojisi ve Freud'un Edipus Kompleksi

Anne yaşını bağlı mı? Babayı da kılık olarak... Şimdi böyle bir uzak, oidipus miti var. Yani İmran mitolojisindeki bir şey, mitolojilerden bir tanesi. İşte bir erkek çocuğu var; doğunca kahine götürüyorlar. O da diyor ki "bu çocuk babasını öldürecek, annesiyle evlenecek." O zaman ne yapalım? Bunu oradaki bir çobana, birine veriyorlar: "Git bunu ormana götür ve öldür, dolayısıyla bu kehanetin de önü kesilsin." Çoban çocuğu götürüyor ama kıyamıyor tam öldürmeye; ayağından bir ağaca asıyor, "öleceği varsa ölür, kalırsa da kalır" diye kendini rahatlatıyor gibi. Öyle asılınca ayağı şişiyor — hikayedeki "şişik ayak" adı da buradan geliyor. Sonra bir şekilde biri onu buluyor, kurtarıyor, büyütüyor.

Sonra bu çocuk bir yerden bir yere giderken babası da oradan geçiyor. Babasıyla bir tartışmaya giriyor, babası olduğunu bilmiyor, onunla kavga ederken öldürüyor. Annesi dul bir kraliçe olarak kalıyor — o adamın karısı. Kraliçeyle evleniyor, sonra onun annesi olduğunu anlıyor, bu sefer kendini öldürmek istiyor. Bu arada dört tane çocuğu olmuş, üç kızı onu terk ediyor, bir kızı kalıyor. Ben de bunu yorumlamıştım işte, böyle bir hikaye.

Freud da bunu şöyle ele alıyor: insan psikolojisinde çocuklarda, erkek çocukların anneye yoğun bir sevgisi, babaya da yoğun bir düşmanlığı olduğunu öne sürüyor. Buna da Edipus kompleksi deniyor: erkek çocuğunun anneye aşık olup babaya düşman olması. Bunun karşısında da elektra kompleksi var: kız çocuğunun babaya aşık olup annesine düşman olması gibi. Halbuki böyle bir durum değil; orada özünde anlatılan insanın hikayesi. O mitolojik hikayede, ben öyle bir yorum yaptım: baba kavramı daha soyut ve ilkesel olana, anne kavramı da daha maddi ve zahiri görünür olana işaret eder. Anne baba kavramının birçok anlamı var sembolik olarak. O mitolojide de aslında insan, orada babadan kasıt ruhsal öz; babayı öldürüp anne ile evleniyor, yani psişik yüzeyle ve bedenle özdeşleşiyor şeklinde yorumlanabilir. Yani orada aslında bir insanın hikayesi, insanın bir serüveni anlatılıyor.

Freud'un Kendi Hikayesi Teoriye Nasıl Yansıdı

Ama Freud herkes nerede duruyorsa, nereden bakıyorsa öyle anlar. Freud da annesine aşık — ama Edipus kompleksi olduğundan değil. Annesi ona çok büyük destekleyici bir figür; ne isterse yapıyor, özel oda istiyor, özel oda hazırlanıyor, piyano istiyor. Sanırım evin tek erkek çocuğu, en büyük erkek çocuğu. Dolayısıyla anne Freud için çok büyük destekleyici, besleyici bir figür; doğal olarak da anneyi seviyor.

Aynı zamanda baba açısından da travmatik bir tarafı var. Onun istediği kendine güvenli, kararlı bir baba değil, tam tersine silik biri var karşısında. Hatta kendi anlatımıyla bir gün babası kaldırımda yürürken Avusturya'da birisi ona "in, pis Yahudi, senin yürümeye orada hakkın yok" diyor. Babası hiçbir şey demeden kaldırımdan iniyor. Bu, dolayısıyla onun kafasında bitiyor; ölünceye kadar babasıyla arası iyi olmuyor, hoşlaşmıyorlar. Böyle bir durumu yaşayan Freud, Edipus mitini okuyunca aklına başka bir şey gelmiyor; aklına aslında kendi hikayesi geliyor ve tamamen onu kendi hikayesiyle örtüştürerek böyle bir şey olduğunu iddia ediyor. Halbuki böyle bir şey yok.

Bir de zaten bunu yüzde yüz ne doğrulayabilirsin ne yanlışlayabilirsin, zahiri olarak baktığında. Bir anne bir baba var, bir kız bir erkek çocuğu var; onun mantalitesine baktığında mutlaka bir şekilde örtüştüreceğin olaylar vardır. Diyelim ki bir kısım kız çocukları görürsün, anneciyimdir, babaya muhaliftir; bir kısım erkek çocukları da görürsün, babacıdır, anneye muhaliftir. Peki tam zıttı durumlar var mı? Onlar da var. Freud diyor ki onlar bunu bastırıyorlar, inkar ediyorlar — bir türünü ispat edemiyorsun. "Erkek çocuğuysan mutlaka babana düşman olman lazım, eğer erkek çocuğu olup babanı seviyorsan bu anormal değil" diyor; "aslında babaya düşman ama düşmanlığını süperegosuna yediremiyor, süperegosu ona 'babaya düşman olunmaz' diyor, bir telafi çabası olarak babaya bazen daha düşkün olabiliyor" diye öyle kapalı bir teori kuruyor ki yanlışlayamazsın. Orada tamamen adam "ben haklıyım" diyor; sen "burada haksızsın" dediğinde de "yok, o çocuk bastırıyor" diyor.

Daha hikmet tarafından bakarsak: öbür durumda da çocuk, kendi mizacının, kişilik yapısının ihtiyaç ve beklentilerini hangi ebeveyn daha çok karşılıyorsa ona eğilimli oluyor. Edipus kompleksi işte böyle bir temele dayanır; zorunlu olarak cinsiyete bağlı olduğu, erkek çocuğun annesine cinsiyet üzerinden bağlandığı iddia edilir. Halbuki böyle bir şey değil; tamamen çocuğun beklediği şeyleri ebeveynden hangisi daha çok gösteriyorsa ona daha eğilimli olabiliyor. Tamamen mevzu psikolojik ihtiyaçlar, psikolojik beklentiler ve bunların ebeveyn tarafından karşılanmasıyla bağlantılı. Ya da çocuk orada bir otorite arıyorsa, yapısı gereği tabi olacağı güçlü bir otorite arıyorsa, o otoriteyi annede bulursa anneye, babada bulursa babaya daha odaklı olur. Bazen de aradığı otorite kötü, sağlıksız bir otorite çıkar; bu sefer ona düşman oluyor. Baba ya da annesi olmayan, tek taraflı büyüyen çocuklar da var; onlar da muhtemelen o kişinin yerine başkasını koyar.

Demek istediğim şey, tamamen spekülatif bir şekilde bir ön kabulle ve kendi kişisel deneyimini yanlış bir şeye bağlayarak, yanlış bir temele oturtarak, yanlış yerden okuyarak böyle bir teori üretmiş. Bunu da maalesef sahiplenen psikolog, psikiyatristler var. Muhtemelen o Amerika psikanaliz enstitüsüne bağlıysa daha kötü; Amerikan psikiyatri cemiyeti ise o kadar sıkıntı yok. Psikanalizse, o ekol tamamen buna dayalı; orada psikanaliz biraz güçlü. Onun için psikoloji okurken insan biraz dikkatli olmalı, çünkü oradaki söylenen şeyler fizik, kimya, matematik gibi değil; çoğu yaklaşım tarzı, modelleme. Onların üzerinden sanki böyle bilimsel bir gerçekmiş gibi bakarsak yanılırız.

Psikolojiye Duyulan Merak ve Kendini Tanımlama Tuzağı

Ben daha önce de şunu söylemişimdir: benim şahsi olarak psikolojiye olan merakımın nedeni bu olmuştur. Bunlar insanı tanımlayacak, ben de kendimin ne olduğunu ararken bunların tanımlamalarına bakacağım — peki bunlar doğru tanımlıyor mu acaba? Bunların insan tanımı, insana yaklaşımı objektif bir şey mi? Değil. O zaman kendin bir çabaya girmen lazım; gerçekten okuyup, analiz edip, üzerinde düşünüp bir yorum yapman lazım. Yoksa "işte psikologlar öyle diyormuş, koskoca büyük kuramcılar böyle diyorsa kabul edeceksin" — dünyada o kadar isim yapmış, o kadar kitap yazmış adam, sen mi ondan daha iyi bileceksin gibi bir tuzağa düşebiliyoruz. Başka bir konuda yanılsak belli bir ölçüde zarar verir ama kişinin kendisiyle ilgili bir temellendirmedeki yanılgısı daha büyük, daha köklü bir yanılgı oluyor.

Maalesef günümüzde psikoloji veya insan tanımı illa psikolojide olması gerekmiyor. Bir roman okuyorsunuz, herhangi bir kitap okuyorsunuz, orada diyor ki "insan böyledir." Aslında sen farkına varmadan, bir insan olarak kendinle ilgili bir tanımlamayla karşılaşıyorsun. Eğer bunu kabul edersen — "insanın gözü doymaz" mesela — hangi insan bu, bütün insanların mı gözü doymaz, neden öyledir? Bir sürü soru var. Buna dair bir analizin yoksa tamamen onu hemen sahiplenip, kadınlarla ilgili, erkeklerle ilgili, evlilik, sevgi, aşk, merhamet, özgürlükle ilgili muhatap olduğumuz birçok kitapta farkında olmadan veya açıkça bir sürü şey okuyoruz, ediniyoruz. Acaba bunlar gerçekten böyle mi? Bunu sormadığın zaman ister istemez bir şeye doğru diye yapışıyorsun; doğru değilse Allah yardımcın olsun.

Modern Hayatın Ürettiği "Özel Gün" Kavramı ve Kapitalizm

Kurdukları çatının mukavemet sağlaması için, halk arasındaki orta ölçekli aydınlanmayı sağlayan insanlar masum olsa da en başında bu üflemeyi yapan, bu vesveseyi yayanlar kasten yapıyorlar. Çünkü kapitalizm çöker. İnsanların basit yaşadığını, gerçekten insanca yaşadığını, merhametin sıradan bir şey olduğunu, iyilik yapmanın standart bir şey olduğunu düşünsenize — araç alırken özel donanım ister misiniz? O özel günler, o özel günlere ait teşkilatlar, işte kozmetik sektörü, mobilya, otomotiv falan hepsi çöker. Bunların ayakta kalması için bazı nasihatlerde bulunması lazım; bu, cuma hutbelerinde oturmuyor, işte reklam metinlerinde, filmlerde, romanlarda oturuyor.

Mesela bakıyorsun, eşim evlilik yıldönümünü hatırlamıyor. "Evlilik yıldönümünü hatırlamayan erkek evliliğine önem vermiyor demektir" — öyleymiş, öyle miymiş acaba? Bir şey duyuyor ve bunu normal, doğru kabul ediyor, bu zaman kocasına hesap soruyor. Halbuki eski nesilde böyle bir şey yok. Bu tamamen modern hayatın, modernizmin getirdiği bir şey. Ben şimdi 53 yaşındayım (tarihleme açısından söylüyorum), anne babamın neslinde bunu hatırlayan bir kişi bile yok. Sen bunu modern bir şekilde üretiyorsun.

Ben mesela hiçbir kişinin özel gününü hatırlamam, kimsenin doğum gününü hatırlamam, kimsenin evlilik yıldönümünü hatırlamam. Peki bu benim onlara değer vermediğimi mi gösteriyor? Çünkü benim için bir insanın doğum gününü hatırlamak, ona verdiğim değerin ölçütü değil, kafamda öyle bir ölçüt yok. Bana "doğum günümü nasıl unutursun" diyen biriyle karşılaşmıştım. Ben kendi doğum günümü bile bilmiyorum. Bundan on beş sene evvel bir gün eve gittim, ablam "sana sürpriz var İsmail" dedi. "Ne sürprizi?" dedim. Bir kek baktım. "Senin doğum günün" dedi. Öyle mi dedim, öyle dedi. Benim haberim yok, bilmiyorum. Bu kültürel bir şey, bir kodlamayla ilgili bir şey; benim dünyamda öyle bir şey yok.

Sen böyle bir şeyi genelleyemezsin ki. Daha gerçekçi şeylere bak: eşin, arkadaşın, dostunun bir sıkıntısı olduğu zaman ne kadar duyarlısın? Ya da bunun gibi fıtri şeyler; yoksa evlilik yıldönümünü hatırlamamış olması niye önemli olsun, sevginin göstergesi olsun? Nasıl bir nesnel bağlantı var? Bence yok. Bu tamamen üretilmiş bir şey. Modern olması onun yanlış olduğu anlamına gelmez ama böyle bir nesnel bağ yok. Şunu diyebilirsin: evlilik yıldönümünü hatırlamak, o gün bir sürpriz yapmak, bir hediye almak veya güzel bir söz söylemek güzeldir — "iyi ki senden evlenmişim" dersin, olabilir. Ama bunu demeyeni, unutanı hemen yargılamak doğru mu?

Önce şunu iyi bilmek lazım: eski nesilde böyle bir şey yok, bu unutulmaması gereken bir tarih değil, o insanların dünyasında böyle bir özel değeri yok. Eğer öyle olsaydı unutmak bir suç olabilirdi ama öyle bir tarihin özel bir değeri yok. Mesela benim için en mutlu gün, kafamda tanımlanan bir gündür ama onun bir tarihi yoktur; "10 Haziran 1990" değildir. Bazı insanlarda böyle bir şey vardır — "en mutlu günüm, şu tarih" — bazılarında ise böyle bir şey yok. "Seninle karşılaştığım günü unutmuyorum" derim ama o günün tarihi bende yok mesela. Olsa da kötü bir şey değil ama burada sanki bu mutlak ve genel bir şey gibi tanımlanıyor. O mutlak olarak tanımlandığında, bu tanımı referans aldığında öyle olmayan insanları yanlış yorumluyorsun.

Soru: Hocam, eskilerin bir prensibi var: "her geleni Hızır, her geceni Kadir bil" diye. Şimdiki insanlar biriyle iletişimini sadece özel günlere bağımlı kıldığı için aslında bir boşluktan doğuyor bu.

Kapitalizm bunu yine kullanabiliyor. Marksist bir adam, bir izahçı da bu modern dünyanın öğretilerine karşı gençlere şöyle demiş: "kapitalizmi zenginleştireceğinize, kapitalizmin oyunlarına geleceğinize gidin bir ağaç dikin." Hatta boşandıklarında ağaçları kesenler bile var — ilginç bir bağlantı. Kapitalizm bunu da kullanabilir ama en azından böyle bir arayış kapısı, bir hatırlama vesilesi olabilir.

Miladi Takvim, Ay Döngüleri ve Kutsal Geceler

Soru: Hocam, Kur'an mucizesi arayanlar oluyor; şu sayı, şu tarihi veriyor deniyor ama miladi takvime göre veriyor, hicri veya Maya takvimine göre vermiyor. Sanki mucize bir takvime göre çıkıyormuş gibi kesin bir kabul var. Ben gerçekten miladın nasıl belirlendiğini, cuma gününün niye mübarek hale geldiğini oturtmakta zorlanıyorum.

Evrende belli referansları aldığında belli döngüler vardır: yedili döngü vardır, ay için yirmi dokuz-otuzlu döngü vardır, güneşi referans alırsan otuz-otuz bir günlük döngüler, on ikili döngüler vardır. Bunlar evrendeki yaratılışın periyodik bir sirkülasyonudur; orada bir siklus, bir çevrim, bir döngü vardır ve ona bağlı olarak bir şeyler üretilir. Burada tesadüf yok; mesela ay takviminde tek günlerde kök bitkiler ekilir, çift günlerde yaprak bitkiler ekilir, falan günlerde temizlik yapılır ve çok uzun süre kirlenmez. O döngülerle bağlantılı evrende bir kısım ilişkiler vardır. Ayın şu gününde gelgit oluyor — yani astrolojik, astronomik bir döngü yeryüzünde veya insan hayatında bir döngüye işaret edebiliyor. Bağlantıları bulursak, belli hormonların salınmasını, belli hava durumunu etkileyebilir.

Ben şunu algılamaya çalışıyorum: güneş doğar, batar, sonra gece olur; bu gecenin gündüzden çok daha kıymetli olduğunu göstermez. Bizim algımıza göre "gece oldu" diyoruz — o da bir algı üretimi, coğrafi izafilik bir anlamda; dört saat sonra başka bir coğrafyadaki kişiler için güneş henüz batmamış olabilir. Kur'an'da gördüğüm, algılayabildiğim şey şu: muhtemelen insanlık, öz benliğiyle bir ve bütün olduğunun farkına vardığı andır kutsal olan; o an gelirse o an zaten kutsaldır diye düşünüyorum. Yoksa bütün diğer anlar zaaf düzeyinde: yüzümün şekli değişebilir, sivilcem artabilir, karnım ağrıyabilir, iyi uyuyabilirim, iyi uyumayabilirim ama bu gerçekten bir şey değiştirir mi diye soruyordum.

Soru: Başka bir gün var mı hocam, gerçekten kutsiyeti belli olan?

Mesela perşembeyi cumaya bağlayan gecenin bir kısım spiritüel, ruhsal, manevi bir farklılığı olduğu söylenir, ben de bunu kabul ediyorum. Burada dediğim gibi bir kısım astronomik durumlar veya gök cisimlerinin durumu, yeryüzünün durumu bir kısım şeylerle bağlantılıdır. Ama bu konuda belli deneyimleri olanların ortak ifadesi, cumaya bağlanan gecenin spiritüel anlamda, manevi feyiz anlamında daha farklı bir nitelikte olduğu yönündedir.

Soru: Peygamberimizin doğduğu gecenin de bir farklılığı var mı hocam? Mevlid geceleri gibi öğretiler veriliyor ya, öyle bir şey var mı?

Şahsi kanaatim var ama bu konuda mevcut olan, bu ilmi bildiğini iddia edenlerin buna ne kadar vakıf oldukları, bildikleri şeyin ne kadar doğru olduğu ayrı bir konu. Benim şahsi kanaatim böyle bir ilim var. Ay takviminde 13, 14, 15. günler — dolunayın bir öncesi ve sonrası üç gün — için Peygamberimizin oluşturduğu bir farklılık olduğu şeklinde bir kanaat var. Ama bu ayrı bir nokta.

Son tahlilde insanın daha temelde dikkat edeceği şey şudur: gerçek anlamda kendi varoluşuna dair farkındalığı kazanmak için çaba göstermek; gerçek kutsiyet aslında bunun içindedir. İnsandaki ilahi öz kadar kutsal bir şey yoktur yaratılışta. Dolayısıyla illa kutsal bir şey arayacaksak kutsallığı günde, ayda, yılda değil kendi öz varlığımızda bulmamız gerekiyor. Bunu da gerçek anlamda bilerek, idrak ederek, ne anlama geldiğini en azından tefekkür ederek bulmaya çalışmak gerekir. Çünkü gerçek kutsiyet odur.

Gerçek Doğum Günü: Kendini Bulduğun An

Böyle güzel bir şarkı var: "doğum günün bana geldiğin gündür" diyor. Tabii ki mecazi, duygusal bir aşkın ifadesi. Aslında burada kastedilen, kendini gerçek anlamda bulduğun gün doğduğun gündür. Onun için gerçek anlamda kişinin kendi öz varlığını idrak ettiği an, onun gerçek doğum günüdür. Hz. İsa'nın deyimiyle bir bedenden doğmak, bir de ruhtan doğmak var. Bedenden doğum gününü mecazi olarak kutlarsın — "bugün doğmuşum." Ama gerçek doğum günün, ruhta doğduğun, ruhunun farkında olduğun, gerçek özünün ölümsüz olan varlığının farkında olduğun gündür. O aynı zamanda Allah'a muttali olduğun günün de günüdür. Dolayısıyla insan illa bir günün peşine düşecekse o günü bulmalı — o gün herhangi bir takvim günü değildir, kendini bulduğun andır.

Kendini bulduğun an gerçekten yaşadığın andır; gerçek anlamda ne olduğunu, kim olduğunu bildiğin andır. O yüzden biz biyolojik doğumumuz nedir? Anneden doğduğumuz gündür. Ama gerçek doğumumuz, gerçek anlamda kendimizi bildiğimiz gündür. Kendini bildiğin gün gerçekten kendini bilmiş, hayatı bilmiş, hayatın anlamını bilmiş, gerçek huzurun ne olduğunu bilmiş olursun; gerçek mutluluğun nerede ortaya çıktığını bilmiş olursun. Bu hayattaki olguların ifade ettiği anlamı ancak o zaman anlayabilirsin.

Dolayısıyla gerçek anlamda kendini bildiğin an, hayatı gerçek ve doğru özneyle yaşadığın andır. Biz ego düzeyiyle yaşıyoruz. O yüzden Kur'an'daki "dünya hayatı" tabiri insanın beden ve psikolojik benlik üzerinden hayatı yaşama düzeyidir; bu bir bilinç düzeyine işaret eder. Dolayısıyla hayatı gerçek anlamda deneyimlemek istiyorsan, gerçekten sende yaşayanı bilmelisin, sende var olanı bilmelisin. O zaman hayat nedir, ben neyim, yaşadığım olguların ifade ettiği anlam nedir, varlık nedir, varoluş nedir sorularının cevabını yüksek düzeyde bilebilirsin. Yoksa beden ve psikolojik düzeyde, arzu ve korku ikileminde bir hayat yaşarız; kendini de arzuların ve korkuların arasına sıkışmış bulursun. İşte Freud'un aslında ifade ettiği şey budur — insan ona göre arzuları ve ölüm korkusu arasına sıkışmış, iki arada gidip gelen bir varlıktır. Halbuki gerçek insan, o döngünün tuzağından kurtulduğun andır; ve o an senin için doğduğunu anlarsın. Hayat o zaman hayattır, varlık o zaman varlıktır; her şey o noktadan itibaren farklı bir mahiyet alır. Birileri için çok önemli gibi gözüken şey artık senin için o kadar önemli olmaz, çünkü gerçekten o kadar önemi yoktur.

Ortak İllüzyondan Kurtulmak

O zaman biz hayatı doğru kavrayabiliriz; hem ego illüzyonundan hem herkesin ortak illüzyonundan o zaman kurtulabiliriz. Çünkü biz çoğunlukla ortak bir illüzyon yaşıyoruz. Mesela kim daha çok para kazanmak istemez ki? Bu ortak bir illüzyon değil mi? Biri dese ki "ben istemem" — ya depresyondadır ya "manyaktır" deriz, ya da "sen istemiyorsan sen kazan bana ver" deriz. Yani öyle bir şeyin olabileceğini düşünmeyiz. Veya kim daha uzun yaşamak istemez ki? Biri dese ki "yok, ben yaşamak istemiyorum" — "hayattan bezmişsin herhalde" deriz, arabesk buluruz. Ama adam çok mutlu ve daha uzun yaşamak istemiyor olabilir; peki ölmek mi istiyor? Yok, ölmek de istemiyor. Çünkü zaten ölüm ve doğum döngüsünü aşmış, öyle bir tuzağın içinde değil artık. Senin konuştuğun şey ile onun bilinci arasında fark var; ne bir gün daha fazla yaşamak istiyor ne de ölmek istiyor, belki de adam hayatın kendisi olmuş.

Dolayısıyla oradaki genel illüzyonu hatırlamak, fark etmek gerekiyor; kendimizi de o genel illüzyondan biraz çıkarmamız gerekiyor. "Kim şöhret olmak istemez ki?" — belki bazıları istemeyebilir. "Sevilmek herkesi mutlu eder" — ne tür sevilmek, düşündün mü bunu? Psikolojik düzeyde insan en başta kendini sever — "seni canımdan çok seviyorum" gibi bir mecazi aşk ancak ilerleyen safhalarında kısmen olur; o düzeye kadar herkes önce kendini sever. Peki bu bütün insanlık için ortak mıdır? Yeryüzünde insan olan her varlık için mi böyledir? Yok. Psikolojik düzeyini aştığı zaman insan, o kendini sevme tuzağından kurtulur, sevginin kendisi olur. Zaten aşkın nihai noktası, seven ve sevilen ikiliğinin ortadan kalkıp sevginin kaldığı bir noktadır — aşık ve maşuk ikiliğinin kalktığı, bizatihi aşkın kaldığı bir durumdur. Peki neyin yok olması, kim yok oluyor, yok olan ne? Bütün bunlar basit cevaplarla karşılanacak şeyler değil.

Dolayısıyla insanın temel arayışı gerçek anlamda o kendini bulma arayışı olmalı. Bunun için mesela Kur'an'ın bir ayetinde "kendini arındıran kurtulmuştur" deniyor. "Ama siz dünya hayatını ahirete tercih ediyorsunuz" diyor arka arkaya. Buradan şunu anlayabiliriz: psikolojik ve bedensel hayat arzu ve korkular üzerine kuruludur; sen kendini arındıracaksın. Ama eğer bu noktayı insan iyi keşfetmezse neyin üzerinde çalışacağını bilemez. Dünya hayatının temel mekanizması arzular ve korkulardır. Psikolojik benlik bir kısım arzulara ve korkulara sahiptir. Bu arzu ve korkuları çok fazla referans alırsan, çok fazla kıymet verirsen — "arzularım tatmin olduğunda mutlu olacağım, olmadığında mutsuz olacağım, korkularım gerçekleşirse yaşayamam, bu çok ağır bir şey" diye kendini kodlarsan — kendini arındıramazsın. Zaten kendini neyden arındıracaksın? Psikolojik benliğin arzu ve korkularından. Onları alırsan geriye bir hizmetçi kalır — kimliksiz, sana tabi bir hizmetkar.

Bazen şunu yapın: bütün korkularımı gözlemliyorum ve bırakıyorum, bütün arzularımı gözlemliyorum ve bırakıyorum — arzu yok ve korku yok, ne kadar huzurlusunuz. İşte benliğin ölümü aslında budur; kalıcı hale geldiğinde benlik ölmüş olur. Peki bir şey kalmış olur mu? Bir şey kalıyor; artık o kişisel olmayan bir varlık hali. "Ben" dediğiniz an kendinizi sınırlıyorsunuz, daraltıyorsunuz. "Ben" demediğiniz an sonsuzlaşıyorsunuz.

Sonsuz Okyanus ve Buzdağı Metaforu

İnsan bir nevi sonsuz bir okyanus gibidir. "Ben" demek o sonsuz okyanusta bir küçük buz dağı oluşturmak gibidir. Sonsuz bir okyanus yaşayışken bir küçük buzdağı oluyorsunuz; buzdağının ne kadar küçük veya büyük olduğunun bir kıymeti yok, ama insanlar o konuda yarışıyor. "Benim buzdağım daha büyük", "yok ben daha büyüğüm" diyor. "Şu çok ünlü, herkes tanıyor, bir tweet attı mı bir milyon kişi takip ediyor" — herkes buzdağları arasında kıyaslama yapıyor. Herkes kendine biçtiği kalıp, sahte kalıp ve sahte kurgu üzerinden bir kıyaslama yapıyor. Halbuki bilmiyor ki sen aslında farkında değilsin, sen sonsuz bir okyanussun. Muhyiddin Arabi'de vardır: "sahilsiz bir umman." Tasavvufta veya kadim öğretilerde sahili olmayan bir deniz düşü vardır. Ne demek sahili olmayan? Sonsuz demek. Sen sahilsiz bir ummansın ama ne yapıyorsun? "Ya böyle küçük bir ada olsam ne güzel olur" diye küçük bir ada üretiyorsun. Bazen okyanuslarda yanardağlar patlar, orada küçük bir adacık oluşur, herkes ona hayran hayran bakar. Halbuki asıl olan şey sonsuz okyanustur. Sen o sonsuz okyanusta küçük bir ada, küçük bir buzdağı olmaya çalışıyorsun; öyle olamazsan da bir şey olmadığını düşünüyorsun.

Bazen şöyle örnek verilir: diyelim ki bu salona girdik, "hiçbir şey yok burada" deriz. Halbuki hiçbir şey olmaması mümkün mü? Biz odada bir şey arıyorsak "hiçbir şey yoktur" deriz ama oda değil mi, bu hacim var değil mi? Sen odada bir şey arıyorsun. Şimdi biz de o gerçek öz varlığımızın farkında değiliz; o tanımlanamayan bir şey — bir şekli yok, kalıbı yok, formu yok. O zaman ego ne istiyor? "Bu odada bir şey olsun, hiç olmazsa kırık bir sandalye olsun." Hiç olmamasındansa kırık bir sandalye olsun, küçücük bir masa, küçük bir eşya, bir vazo olsun. Sanki o zaman odaya vazo koyduğunda "ha, bak odada bir şey var" diyeceksin. Peki odada vazo olmadığında orada bir şey yok mu?