Gerçek Ben ve Nefsin Tuzakları

Kısa Özet

Sohbette, insanın mizaç ve karakter kalıplarının (Enneagram tipleri örnekleriyle) neden kolay değişmediği, ama kişi kendini bu psikolojik benlikle özdeşleştirmeyi bırakıp "gerçek ben" bilincine ulaştığında bu kalıpların etkisini yitirdiği anlatılıyor. Hayatı "maruz kalarak" değil "şahit olarak" yaşamanın önemi, nefsin bir "korsan yazılım" gibi insanı hipnotize ederek mağduriyet ve beklenti hikâyeleri ürettiği, gerçek özgürlüğün ancak Allah merkezli bir bilinçle mümkün olduğu vurgulanıyor. Ayrıca dünya hayatının geçici bir "meta" olduğu, insanın sahiplenme ve kıyaslama yanılgısına düşmemesi gerektiği, asıl zulmedenin çoğu zaman kişinin kendi nefsi olduğu anlatılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan hayatı ya "maruz kalarak" ya da "şahit olarak" yaşar; gerçek insan bilinci hayata şahittir, mağduru değildir.
  • Kişiye zulmeden asıl şey çoğu zaman dışarıdaki zalim değil, kendi nefsinin/benliğinin dayattığı sahte kimlik ve hikâyelerdir.
  • Dünya hayatı, düşük/psikolojik bilinçle yaşanan bir kıyaslama ve beklenti hayatıdır; gerçek insan bilinciyle yaşanan hayat dar değil geniştir.

Mizaç ve Değişmeyen Çekirdek Yapı

... tahlil eder, mutlaka bunu zihninde oluşturur bu gibi şeyleri. Bunlar değişmez, birisi bir kişi tip birisi, bunlar bu gibi şeyler. Biz sekiz için işte "bana yapılan şey adil mi? Güçlü müyüm? Yeterince güçlü müyüm? Yeterince bağımsız mıyım? İnsanlar beni kontrol ediyor mu, etmiyor mu?" buna çok duyarlıdır. Bu iş değişmez ama buna toleransı değişebilir. Bu neyse, bu neyse, bu neyse. Yani kendisi bunu tamamlayan bir insan, hani farz edelim, kemale ulaşmış bir insan. Onun için de bu aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Yani kemale ulaşırsa tabii ki bunlar da değişebilir ama psikolojik düzeyde o kadar değişmez.

Bina iskeletine geliyor. Aynen. Temel çatı, kolonlar falan nasıl değişmezse, binanın duvarları değişir. O da ne değişir? Değişir ama psikolojik düzeyde o çekirdek yapı değişmez. Ruhanileşme süreciyle o değişebilir. Ruhanileşme bazı sınırlamaların, bazı kalıpların ortadan kalkmasını sağlayabilir. Ama normal şartlarda kişinin temel yapısının nitelikleri 7'sinden 70'ine kadar neredeyse devam eder. İşte o temel çekirdek kalıplar. Yani bazı şeyleri değiştirmek için o zeminin ötesine geçmek lazım. O zeminin ötesine geçtiğinde kişi değişebilir.

Kişi kendini o mizaç mekanizmasının sınırlarında görürse o mizacın kalıpları kolay kolay değişmez. Asıl zeminin olmadığını anladığında değişebilir. Mesela işte Bediüzzaman diyor, "beni eski Said zannedip eski Said'in damarlarına basıyorlardı, halbuki eski Said ölmüş" diyor. O dediği şey mesela tip 8 böyle baskı ve tahakküme hiç gelemez. Gelemediği gibi bir de buna çok sert tepki gösterir, bütün gücüyle reaksiyon verir. Siz mesela bir sekizi güç ve kontrol ettiği alan konusunda tahrik ederseniz, onun güç alanına girip onu güçsüz hissettirecek davranışlar sergilerseniz orada reaksiyon verir. Bunu da kolay kolay değiştiremez. Ama kişi o benlik zemininin dışına çıkabildiğinde o zaman bunu değiştirebilir. Artık kendini güç veya güçsüzlükle tanımlamaz. Güç veya güçsüzlükle tanımlamadığı için "güçlü müyüm, zayıf mıyım, biri beni kontrol ediyor mu etmiyor mu, kimse beni kontrol edemez" diye herhangi bir benlik algısı üzerinden hareket etmemeye başlarsa o zaman o kalıplar yavaş yavaş zayıflar ve gidebilir.

Ama mesela diyelim ki bir tip 1, "yanlış hatalar illa da düzeltilmesi gerekir, düzeltemezsem huzursuz olurum" gibi bir kalıba sahip olarak yaşarsa, o ölünceye kadar o şeyleri yaşar. Hani mücadelesinde de imkân ve şartlarını kullandığı halde değiştiremediği durumlarda yine rahatsız olur. Halbuki normal halde insan, elindeki imkân ve şartları yerine getirmekle sınırlı bir sorumluluğu taşır. Ama işte "orada düzeltmem lazım, böyle olmaması lazım, şöyle olması lazım, ama bu çok mantıksız, işte mantıklı olan budur" gibi o kalıpları devam ettirirse ve bunların üzerinden kendini var zannederse o zaman ne olur? O zemini ve o zeminin kalıplarını devam ettirmiş olur. O zaman da o çerçeve ölünceye kadar devam edebilir. Kişi o olmadığını anlamalıdır ama işte bu kolay bir şey değil.

Gerçek Ben ile Psikolojik Benlik Arasındaki Fark

Aslında Enneagram'da biz bir şey anlatırken diyoruz ki "işte siz busunuz" veya "bazı insanlar şöyledir." Ama aslında gerçekte insan, o gerçek özü olan ruhsal varlığıyla insandır. Beden ve psikolojik yapı insana eklemlenmiş, ona kullanması için verilmiş bir mekanizmadır. Ama insan kendini o mekanizma zannediyor, o hale getiriyor. Mesela diyelim ki "ben başarılı olmalıyım" diyen kim? İnsan mı? Psikolojik bendeki. Ama tabii ki "başarılı olmalıyım, başarılı olursam kendimi iyi hissederim, başarılı olursam değerli hissederim, hayranlık duyulursam insanlar beni takdir ederse kendimi iyi hissederim, insanlar beni severse, bana ihtiyaç duyarsa ben kendimi var hissederim" derse, o zaman o şeyin içinde kalır ve kendini o zanneder. Yani insan beden de değildir, psikolojik benlik de değildir. Bunu kendimize sürekli olarak hatırlatmak zorundayız.

Ama işte insanoğlunda şöyle bir tuzak var: "ben böyle hissediyorum" diyor. Mesela birkaç saat önce birisiyle konuşuyordum. Kayınvalidesinden dert yanıyordu. "Bana kendimi çok değersiz hissettirdi, beni görmezden geldi, sürekli beni görmezden geliyordu, beni yok sayıyordu, bu bir insan için büyük bir ceza değil mi, en büyük ceza bence bu olsa gerek" diye konuşuyordu. Dedim: o kendini değersiz hisseden kim? Tamam, evet, bu bir soru. Hangi düzeyde en büyük ceza? Psikolojik düzeyde tabii ki en büyük ceza. Çünkü sen psikolojik düzeyde kendini bir başkasının senin varlığını fark etmesi üzerinden iyi veya var hissediyorsun. Tabii ki seni fark etmemesi senin için büyük bir ceza olacaktır, değil mi? Bu doğal bir şey. Ama sen gerçekte o musun? Sen gerçekte kendini birisi yok saydığı için değersiz hisseden bir varlık mısın? Bunu sormak gerekiyor. Bu tabii ki çok önemli bir soru ama böyle cevabını hemencecik veremeyeceğim bir soru. Cevabını sözler olarak versek bile buradaki dönüşüm önemli bir süreç gerektiriyor. Sen gerçekten insanlar seni yok saydığında değersiz olan bir varlık değilsin. Bunu gerçekten anlamak bir süreç gerektirir.

Asıl burada son tahlilde mesele nereye geliyor? Hayat nedir, hayatı yaşayan özne kimdir? Biraz daha anlaşılır hale getirirsek, "hayatı yaşayan ben" dediğinde o ben nasıl bir bendir? Bu ben gerçekten sen misin? Bu ben dediğin, gerçek anlamdaki ben midir? İşte bunu ayırt etmek gerekiyor. Mesela "yaşıyorum" diyorsun. Bu yaşıyorum diyen ben nasıl bir ben? Nefes alıp veren diye tarif etmeye başlarız değil mi? Halbuki burada tarif ettiğim beden. Nefes alıp veren, canlı olan, ayakta duran, konuşan; burada biyolojik bir şey anlatıyorsun. Belki dersin ki "hisseden ben", duyguları olan ben; seven, üzülen, kırılan, alınan, mutlu olan, mutsuz olan ben; o zaman da neyi tarif ettin? Duygusal benlik düzeyini tarif ettin. "Düşünüyorum, o halde varım" diyen ben de aslında psikolojik düzeyde düşünen boyutumuzu referans alan bir benlik hali. Yani ben düşünmüyor da olabilirim, yine de ben olurum. Gerçek ben düşünmeden de vardır. Anlatabildim mi?

Veyahut da eylemde bulunan ben, hareket eden ben; ya da ilişkilerimiz üzerinden tanımladığımız ben; annesi babası olan bir ailenin içinde doğup büyüyen, eşi olan, çocuğu olan veya olmayan, bunlardan dolayı kendini şanslı, şanssız, mutlu, mutsuz hisseden; "36 yaşına gelip hâlâ evlenemedim" diyen, "50 yaşında, keşke evlenmeseydim, ne güzel kafam rahat olurdu" diyen ben. Ya da "seni kim arayıp soruyor ki" diyen ben. Bunlar da bir ben değil mi? Bakın hepsine ben diyoruz. Peki gerçek ben bunlar mıdır?

Eckhart Tolle'nin söylediği önemli bir söz vardır: sen hikâyelerinden, yani yaşadığın hayatın hikâyesinden oluşan bir varlık değilsin. Senin kimliğin, senin yaşadıkların değildir. Bu, modern insan için hakikaten önemli bir şey. Biz hikâyemizle var oluruz değil mi? Şu anki benlik halinde hikâyen ne? Ailenden başlıyorsun; yaşadığın süreç olmuşu, hikâyen bu. Seni anlayanlar, anlamayanlar; hayatta yaşadığın şanssızlıklar, şanslar; önüne çıkan iyi insanlar, kötü insanlar; değerlendirebildiğin fırsatlar, değerlendiremediğin fırsatlar; seni sevenler, sevmeyenler; hakkını teslim edenler, etmeyenler; hak ettiğin şeyi bulduğun zamanlar, hak etmediğin şeylere maruz kaldığın zamanlar... aslında ne yapıyorsun? Bir hikâyenin üzerinden kendini tanımlıyorsun. Bunun üzerinden kendini tanımlayan sen, gerçekten sen mi?

Ben her zaman şuna işaret ederim: "Onların başına bir musibet isabet ettiğinde 'Biz Allah'a aidiz, O'na döneceğiz' derler." Ve aslında benim kanaatim şudur: sen kendini hiçbir hikâyenin nesnesi olarak görme. Sen ilahi bir planın içinde, Allah'a ait olan, O'na aidiyetinle var olan ve tekrar O'na dönecek olan bir varlıksın. Dolayısıyla kendini hiçbir hikâyenin nesnesi, hiçbir hikâyenin mağduru olarak algılama. Böyle bir şey sahtedir. O yüzden ayet, onların başına bir musibet isabet ettiğinde onu hikâyeleştirmediklerini anlatır diye anlayabilirsiniz bunu. Onu hikâyeleştirmezler. "Allah büyüktür, bunda da vardır bir hayır" gibi bir hikâye de yok. Böyle bir şey Kur'an'da yok. Dikkat edin, hiçbir şu hikâye yok. "Niye bu beni buldu, şudur budur" gibi böyle alt düzey bir hikâye de yok. "Vardır bunda da bir hayır, Allah sabrımızı deniyor" gibi böyle dinî sosa bulandırılmış bir hikâye de yok. Nedir? "Ben Allah'a aidim, O'na dönüyorum." Bu arada ne yaşıyorum? Bir deneyim yaşıyorum. Bu kadar basit.

Hayatın Maruzu mu, Şahidi mi?

Ana plan, değişmez olan şey: Allah'a aitsin, O'ndan gelip O'na dönüyorsun. Diğeri ne? Diğeri sana deneyimletilen şey, o kadar. Sen o deneyimin muhassalası değilsin, o deneyimin toplamı değilsin. Sen o deneyimin şahidisin. O deneyimin maruzu değilsin, o deneyimin mahkûmu değilsin, o deneyime maruz kalan değilsin. İnsan ya hayata maruzdur ya hayata şahittir. Dediğimiz şey budur. Biz hayata maruz bir şekilde yaşadığımız zaman beden ve psikolojik boyutta yaşamış oluyoruz. Biz hayata maruz kalan varlıklar değiliz, hayata şahit olan varlıklarız. O yüzden şahitlerle beraber olmak lazım. Önce şahit olmak lazım, sonra şahitlerle de beraber olmak lazım. O şahitlik, deneyimin şahidi olma bilincidir. Yoksa hayatın mağduru olmak durumunda kalırız. İnsan asla hayatın mağduru pozisyonuna girmemeli, girmişse akıllı ve sakin bir şekilde çıkmalıdır.

Hayat, çok değişik unsurları içinde barındıran fevkalade ilginç bir deneyimdir. Bunu da yaşadık, bunu da Allah deneyimletti; Allah'ın bu deneyim nimetinden bize düşen pay bu oldu, bu kadar. Yoksa o deneyimlerden kendinizi şanslı, şanssız, mahrum, mağdur, avantajlı, avantajsız gibi algılarsanız bu yanlış bir şey olur. O yüzden mesela Kur'an'da der: Allah insanlara verdiği şeyler yüzünden onlara gözünü dikme. Burada haşa peygambere hitap var ama orada "gözünü" demek, bunları nazarı itibara alma manasında anlaşılmalı; tabii bu ümmete de bir şeydir. Allah'ın bu dünyada insanlara yaşattığı şeyleri dikkat noktası haline getirme: "adama bak, ne kadar mutlu bir evliliği var" ya da yok, ne olacak ki; "adamın çocuğuna bak, işte ne kadar anne babasına itaatkâr" veya değil. Evet, bunların da kendine göre bir nispi değeri var ama senin dikkat odağın olamaz bunlar. Bunlar sadece olgusal olarak analiz edilmesi gereken şeylerdir, bir olgudur bu kadar. Sen bunları anlattığında sanki onların mağduruymuş gibi olma, sanki o hikâyenin nesnesi gibi kendini hissetme. Çünkü sen öyle değilsin. Ama anlatırsın yaşadığın bir olayı; eşin, arkadaşın, dostun şu olur bu olur, iyi davranır kötü davranır, olur yani bunlar. Ama kendini bunların mağduru, bunlara maruz kalmış, şanssız gibi algılama. Böyle bir şey yok hayat hikâyesinde.

Bu hayat kimseye hiçbir şey vermeyecek. Böyle bir şey de yok. Onun için hani insanlar bazen eleştiri yapar: "işte peygamberimize kâinatın efendisi, âlemlerin efendisi denir mi" diye tartışılır ya böyle bazen. Aslında onu şöyle anlamak lazım: peygamber ve o peygamberin temsil ettiği insani bilince sahip olan kişi âlemin efendisidir. Mukabili nedir, zıttı nedir? Âlemin dilencisidir, âlemin parçasıdır. Peygamber âlemin parçası mı? Değil. Âlemin dilencisi mi? Değil. Âlemin mağduru mu? Değil. Nedir? Âlemin efendisidir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle "aziz bir misafirsin." Onun için hepimiz aslında âlemin efendisiyiz. Yani şu âlemde yaratılmış olan izafi varoluşa şahit olmak için ve ona insaniyetimizle katılmak için varız. Yoksa bu hayat bana ne verecek? Ne verebilir ki? Verdiği şeyi sana ne kadar verebilir, sen onu ne kadar elinde tutabilirsin? Hepsinin cevabı izafidir ve geçicidir. "Al, senin olsun" dediğin şeye ne kadar sahip olabilirsin, değil mi?

"Hayatta beni anlayacak insan olmadı" — ne olacak ki? Buna ihtiyaç duyanı bulmak lazım. Bakın, bütün hikâye her zaman oraya döner: sen hayatı hangi özneyle yaşıyorsun? Onun için çok önemli bir söz olarak kabul ederim şunu: sen gerçek sen olduğun zaman hayat gerçek anlamda hayattır. O zaman sen hayatı okuyabilirsin. Yoksa şu anda hayatı ne üzerinden okuyoruz? Kendi izafi bilincimizle, ihtiyaçlarımızın, korkularımızın, beklentilerimizin penceresinden hayatı seyrediyoruz. Biz hayatı algılamıyoruz, biz hayatı yaşamıyoruz.

Hangi Gözle Bakıyorsun?

Hani vardır ya, diyelim ki bir aslan Afrika'nın savanalarına hangi gözle bakar? Aslan gözüyle bakar: ceylan var mı, antilop var mı? Ya da diyelim ki tek başına bir erkek aslansa, kavga edip liderliğini alacağı bir aslan sürüsü var mı, o gözle bakar. Bir biyolog gitse biyolog gözüyle bakar değil mi? Bir geyik, bir antilop o savanaya hangi gözle bakar? Geyik gözüyle bakar. Sen hangi gözle bakıyorsun? İnsan mı? Emin misin? Yoksa "şuraya bak, İstanbul'da takılıp kalmışız" mı? Bak, sen neyle bakıyorsun şimdi? Müteahhit gözüyle mi, arzu gözüyle mi bakıyorsun? Sen en doğal o insan bilinciyle bakmıyorsun. İşte hayat bunlar için hayat ya.

Bak, hangi gözle baktığını düşün şimdi mesela. Nasıl bir gözle baktın? Bir mağdur gözüyle baktın; şehir hayatının kendisini mağdur ettiği bir insan gözüyle baktın. Mesela diyelim ki Bediüzzaman'ın baktığı gözle de bakabilirsin değil mi? "Şu kâinattaki rahmet eserlerine bak" değil mi, ayette geçiyor: "Allah'ın rahmet eserlerine bak, yeryüzünü öldükten sonra nasıl diriltiyor." Böyle bir şey değil "şehirdeyiz, millet burada ne güzel yaşıyor, temiz hava falan." Başka bir şey var, daha objektif bir bakış var.

İşte insanın burada dikkat etmesi gereken şey, "ne olduğundan" önce şudur: çünkü sen ne olduğunu tanımlayamazsın; daha doğrusu, ne olduğunu içinde bulunduğun sübjektif özne bilinci üzerinden okuyorsun. O gözle okuduğun için bazen moralin bozuluyor, kendini mağdur hissediyorsun, bazen de iyi hissediyorsun. Hayatı bunun üzerinden okuyorsun. Mesela bir düğüne gidiyorsun; bekârsan bir türlü seyrediyorsun düğünü, evli ve mutsuzsan bir türlü seyrediyorsun, çoluk çocuğa karışmışsan ama hanımından memnun değilsen başka bir türlü. Türlü türlü seyrediyorsun. Neden? Düğün bir tane ama o düğüne katılan özneler ayrı ayrı farklı bakış açılarına sahip. Neden? Çünkü olduğu objektif noktadan bakmıyorsun, kendi psikolojik çerçeven üzerinden bakıyorsun. O yüzden asıl olan şey öznedir. Şu kâinatı yaşayan kim? Şu kâinata şahit olan kim? Şu ilişkide olan kim? Eşin, arkadaşın, dostunla yaşadığın bu ilişki sürecinde sen kimsin? Ne olarak o ilişkide var olduğunu düşündün mü? Nasıl birisin? Hangi korkuları taşıyorsun? Hangi arzuları, hangi beklentileri, hangi ihtiyaçları duyarak yaşayan birisin? Objektif olarak acaba o ilişkinin içinde misin? Objektif olarak bakabilir misin acaba? Değil, değil işte.

Objektif olmak demek, insanlara ihtiyacın yok demektir. İnsanlar seni sevse de sevmese de eşit. Bazen benim yeğenim sorar: "o zaman niye insanlarla konuşuyorsun amca?" diyor mesela. Ben doğal olarak konuşuyorum, benim bir beklentim olmadan konuşabilirim. Beklentin yoksa bu insanlarla uzaklaşma anlamına gelmiyor, doğal olarak yaşarsın. Herhangi bir arzu ve korkunun hegemonyası olmadan da aslında yaşayabiliriz. Aslında bu da özgür yaşamdır; özgür olarak bir ilişkiye katılmak, özgür olarak şu dünyayı deneyimlemektir, gerçekten özgür bir birey olarak. Yani kâinatta bu dualite âleminde sergilenmiş olan ilahî süreci hikmetle, hayretle seyrediyorsun; bir şey alıp verme derdi olmaksızın bunu yapıyorsun. Dünyayla alıp veremediğiniz bir şey varsa kendinize yazık ediyorsunuz demektir. Çünkü dünyada öyle bir şey yok.

Dünya, Nefsin Kutsal Kitabı ve Heva

Kutsal kitapta böyle bir şey yok değil mi aslında: "sizi dünyaya göndereceğim, dünya size bunu verecek" böyle bir şey yok. "Dünyada mutlu olacaksınız" böyle bir şey var mı? Bakın, kutsal kitapta olmayan o kadar çok kabulümüz var ki, o kadar çok hayatımızın merkezine koyduğumuz şey var. "İnsan bu dünyada mutlu olmak istemez mi?" Yok, kutsal kitapta böyle bir şey yok. Var mı? Yok değil mi? Ben öyle bir şey görmedim. "Dünyada da ahirette de iyilik ver" — tabii, iyilik üzere, ihsan üzere ol yani. "Dünya seni mutlu edecek" böyle bir şey yok. Huzur var ama dünya huzur vermeyecek. Huzur senin içinde, huzur insanın içinde olur. Dünya sana huzur vermez. Sen huzurdaysan huzurlusundur zaten. Hakkın huzurundaysan huzurlusun demektir. Ama dünyanın huzurundaysan, dünya sana emin ol hiçbir zaman huzur vermeyecektir. Çok kısa anlık huzur halleri yaşayabilirsin çünkü dünyanın huzurundasın ve dünyadan sen huzur bekliyorsun. Ama kendi özünde ve Hakk'ın huzurunda olduğunda sen zaten huzurun içindesin.

Kur'an'ın ifade ettiği şey nedir? "Sizi hayır ile şer ile de karşılaştıracağız, ta ki hanginiz daha güzel amelde bulunacak, bu ortaya çıksın." Yani sen kendi insani varoluş ve değerlerinle bu dünyada imtihan olursun; yoksa dünyanın sana verecek bir şeyi yoktur. Kutsal kitaplarda böyle bir şey asla yok. Ama insan zihni hep bu şeylerin üzerinden bu dünya hayatını yaşıyor. "Niye dünyaya geldim" diyor, "mutlu değilim, iyi bir evliliğim olmadı, şu olmadı bu olmadı, ben bu dünyaya niye geldim" diyor. Şimdi bunu nereye koyabiliriz? Bu hiçbir yere girmez. Hani bazen derim ya: nefsin kutsal kitabıyla Allah'ın kutsal kitabı birbirinden çok farklıdır. Nefsin de kendine göre bir kutsal kitabı var; kendine yüklediği bir değer, bir anlam, hayata yüklediği bir anlam, beklentiler vesaire. Kendine göre "bu böyle olmalı, hayat şöyle olmalı, bu hayat bana şunları vermeli" ya da "böyle olursa bu kötü kaderdir, şöyle olursa bu iyidir, bu hayırdır, bu şerdir" diye. Aslında her ego benliğin bir kutsal metni var. Bizdeki kutsal metinle orijinal kutsal metin ne zaman birbirine mutabık hale gelirse, ki bu senin kendi sahte kitabını terk etmenle mümkündür...

Onun için Kur'an, hevasını ilah edineni anlatır. Burada hevasını ilah edineni yalnızca "keyfime göre davranırım" diyen günahkâr biriyle sınırlı olduğunu düşünmeyin. Yani "ben bu dünyada mutlu olmak istiyorum, mutlu olmanın da şartları şunlardır" diyen de hevasına uyuyor. "İnsanlar doğru düzgün yaşasalar ben de rahat ederim" diyen de hevasına uyuyor, onun da hevası o. Anlatabildim mi? Yani hevamız, arzu ettiğimiz, olmasını temenni ettiğimiz ve olmadığında da rahatsız olduğumuz şeylerin hepsi bir hevadır. İyi şeyleri temenni edip sonucunda bir beklenti taşımak — evet, diyebiliriz, "olsa iyi olur", o da meşru bir şeyse olsa güzel olur. Ama olmadığında eğer bu seni sarsıyorsa, o heva düzeyine geçmiş bir arzudur, iyi de olsa. Ben şimdi yatıp kalkıp bütün güzel şeyleri sıralayıp kendimi mutsuz edebilirim. Mesela derim ki "keşke insanlar birbirini sevse, eşler birbirini anlasa, birbirini dinlese, çocuk ebeveynine saygılı olsa, herkes hakkına hukukuna riayet etse" diye; bunu uzatıp "böyle olmuyor" diye kendimi ne kadar güzel mutsuz edebilirim! Şeytan sağlam yaklaşıyor. İnsanlar da der ki "ya hakikaten haklısın, ne güzel konuşuyorsun." Halbuki hepsi hevamdır. Buradaki mesele, senin gerçek anlamda bir insan olarak yaratıldığın ve bu insan gözüyle hayata şahit olman gerektiğidir.

Ama yaşadığım bu süreç içinde araya psikolojik benlik girmiş, o gerçek insan olma bilincinin yerine geçmiş. Onun için sohbete gelenlerin çoğu bilir, ben "insan" kelimesini kullanmaktan o yüzden uzak dururum. Çünkü problematik bir kelime: hangi düzeydeki insanı, hangi bilinçteki insanı kastediyorsun? Bütün psikolojik düzeydeki algılarımızı insan kavramının içine yerleştiriyoruz, bu yanlış bir şeydir. Zaten o düzeye gelirseniz dua da etmezsiniz; bildiğimiz anlamda dua etmezsiniz, haliniz dua olur. Bazı kâmil insanlar vardır, hayal eder Allah'tan bir şey istemeye — bu da bir düzeydir. O düzeye gelince ne güzel olur, hiç dua etmezsiniz. İşte bahsettiğim fiilî anlamda dua olur, hal duası olur, ama sözel duanız kalmaz. O şahitliğin getirdiği bir rıza hali olur; sizin haliniz bir dua olur, fiiliniz bir dua olur. Yoksa "şunu isteyeyim, bunu isteyeyim" — o ortadan kalkar.

Bir dinleyici sordu: "Hocam, bir ayet var: 'İnsanın üzerinden, henüz anılmaya değer bir şey değilken uzunca bir süre geçmedi mi?' Bu, insanlaşma süreci için mi?" Evet, o iki düzeyde de açıklanabilir. Bir tanesi insanın biyolojik düzeyi itibarıyla; insan anılmaya bile değer olmayan bir hücreden ibarettir. Bir de insanın ayrı bir varlık olarak tanımlanmadığı, Allah'ta olduğu bir an vardır, bir durum vardır. İkisi de birbirine tam zıt hâlde işaret eden ayetlerdir, benim yorumum. Ama şunu söyleyebiliriz: insan, Bediüzzaman'ın ifadesiyle bir ucu hakiki insanı, kâmil insanı, peygamberleri meyve veren bir çekirdektir; bir ucu şeytanları, firavunları, zalimleri meyve veren bir çekirdektir. Bakın insanda böyle apayrı iki ucu verebilecek bir kabiliyet, bir imkân var. Onun için "hangi gözle bakıyoruz" dediğimiz bu.

Peygamberin Örnekliği: Hiçbir Şey Talep Etmeyen

Mesela düşünün, peygamber ne kadar zorluklar yaşamış, fakat hiçbirinde şikâyetçi değil, hiçbirinde kendini mağdur olarak görmüyor. Bunun karşısında, Allah'ın kendisine verdiği şeylerden dolayı kendini müstağni sayan, "benim hiçbir şeye ihtiyacım yok" diyen ve Allah'ın ona verdiklerini kendinin zanneden, yani onlarla özdeşleşen ve bundan dolayı isyan eden varlıklar da var. İlk inen ayetler zaten temelde bu noktaya işaret ediyor. Kur'an'ın ilk ayetlerde işaret ettiği şey nedir? "Allah'ın kendilerine verdikleriyle kendilerini müstağni sayarlar" diyor. Allah sana hayat vermiş, sonra sen diyorsun ki "benim Allah'a ihtiyacım yok, yaşıyorum ben zaten." İnsanlar böyle diyorlar. Bunu neyle söylüyorlar? Aslında Allah'ın onlara verdiği hayatla, verdiği güçle, ilimle. Şimdi bütün bunları Allah sana vermiş ama bunlardan benlik üretesin diye vermemiş. İşte gafletin temeli budur. Kişi, Allah'ın kendisine verdikleri üzerinden kimlik inşa ediyor: "akıllıyım" diyor, "becerikliyim" diyor, "ben şunu yaparım" diyor; bütün bunları Allah'ın kendisine verdiği şeyler üzerinden kimlik inşa ediyor. Sonra o ürettiği kimlik tabii ki onun başına bela oluyor. Sen "ben bir konuma sahibim" dersen, o zaman o konum nedeniyle kendine bir kısım şeyleri hak etmiş biri olarak bakacaksın; o hak ettiğin şeyleri bulamadığında da kendini mağdur veya haksızlığa uğramış hissedeceksin. Mesela diyeceksin "kardeşim ben doğruyum, dürüstüm, seviyorum, önemsiyorum karşımdaki insanı"; insanlardan da en azından bir şey bekliyorsun. Bak ne yaptın — bütün bu saydıkların nereden geliyor? Allah'tan geliyor. "Allah'ın kendilerine verdikleri şey yüzünden kendilerini müstağni sayarlar" veyahut kendilerini bundan alacaklı sayar insan. Halbuki bunlardan dolayı bir alacak üremiyor ki.

Onun için bakın, peygamber nedir? "Sizden hiçbir şey istemeyen (peygambere) tabi olun" diyor. Halbuki peygamber zahiren birçok şey talep edebilir değil mi? "Ben olmasam siz hakikati bulamazdınız, hidayete eremezdiniz, kendi hakikatinizi bulamazdınız, gaflet içinde sapkın yollarda giderdiniz; işte siz benim sözümü dinlemediniz, buna rağmen ben size şefkatli davrandım, yemedim yedirdim, içmedim içirdim" — değil mi, bunları diyor mu peygamber? Demiyor. Neden demiyor? Çünkü Allah'ın kendisine verdikleriyle kendisini özdeşleştirmiyor, kendini böyle bir özdeşleştirme tuzağına düşürmüyor; bundan dolayı kendini alacaklı hissetmiyor.

Ene, Kemal ve Özgürlük

Bundan dolayı herhangi bir talep içinde olabilme hakkını o kendinde görmüyor. Ama buna ne diyor? Bu büyük bir özgürlük. Ama ego şunu diyor: "şimdi hiçbir hakkım yok mu?" "Yok" diyorsun. "Eyvah, hiçbir hakkım yok, e bütün yaptıklarım nereye gidecek" diyor. "Sen bir şey yapmadın" diyorsun. "Olur mu, ben yaptım" diyor. "Yapmadın ama yapmayabilirdin" diyorsun. "Demek ki tercih edebiliyorum, edebildiğime göre demek ki yapmayabilirdim. Yapmayabilirsem o zaman yaptıklarım benimdir" diyor. Halbuki, Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "ene" (benlik), mutlak kemalden, mutlak mükemmellikten gelen şeyi almaya ve onu yansıtmaya uygun bir varlıktır; buna dönük bir varlıktır. Bunu iyi yapamadığında, şer zuhur ettiğinde de bu da o ene'ye ait bir vasıftır. Yani ene hiçbir kemali içinde taşımaz, hiçbir kemale sahip değildir bizatihi. Onda kemal gözükebilir fakat sahibi değildir. O yüzden sen hiçbir iyilik, güzellik ve kemali kendine nispet etme. Bunu böyle alçakgönüllülük olsun, mütevazilik olsun diye söylemiyorum; gerçekten hiçbir şeyin sahibi değilsin, hiçbir iyiliğin, kemalin kaynağı değilsin. Ama mutlak kemalden gelen iyiliği ve güzelliği kabule uygun bir varlıksın; güzelce kabul etmediğinde oluşan kötülükten de mesul bir varlıksın. İnsanın mahiyeti budur. O zaman bu hem benliğin elinden bütün malzemelerini alır hem de aynı zamanda seni özgür bırakır.

Anlatabildim mi? Mesela hiçbir saygısızlık seni rahatsız etmez o zaman; hiçbir umursamama, hiçbir dikkate almama seni rahatsız etmez. Çünkü sen özgür bir varlıksın. Özgür olmak, umursamaz olmak değildir. Bakın, hep örnek veriyorum: mesela boşluk umursamaz değildir. Ama sen şimdi bu odaya dünyanın en güzel şeylerini koy, diyelim ki bu odayı mücevherle, altınla doldur — bu oda "ne kadar büyüdüm, ne kadar değerli oldum" demez. Sen bu odayı plastik poşetle doldur — "ne kadar kötü bir şey, beni zararlı şeylerle doldurma" da demez. Bir şey yoktur, o odur; şu boşluk bu boşluktur. O boşluğu ister altınla, ister plastik poşetle, ister boş kâğıtla doldursan onun için değişen bir şey yoktur. Hakiki insanın mahiyeti budur. Bütün dünyayı onun kalbine koysan onun kalbinde bir dalgalanma meydana getirmez; kalbinden alsan yine bir dalgalanma meydana getirmez. O zaman bizim dikkat etmemiz gereken şey nedir? Bu hayatı hangi özne bilinciyle yaşıyorsun? İnsana düşen şey bu sorunun cevabını bulmaktır. Gerçek özneyi bulduğumuzda o zaman hayat gerçekten hayat olmuş olacak. Şu anda hayatı biz bir perdenin arkasından dinliyor gibiyiz, gerçek anlamda hayatla karşı karşıya değiliz. Bazen gözü bozulan insanlar olur, sonra bir ameliyat olur, "hakikaten ben daha önce görmüyormuşum" der mesela. Hani 4-5-6 derece bazı gözler olur, ameliyat olur, ondan sonra "Allah Allah, ben eskiden aslında görmüyormuşum, şimdi görüyorum" der. İşte onun gibi. Hayat olduğu gibidir; hayatın size varlık katacak bir değeri de yok, varlığınızı zayıflatacak bir değeri de yok.

Merkezini Kaybetmek: Yerinden Kaymış Bilinç

Allah, peygamberin tam merkezde, orijin noktasında olması adına ona daha ilk zamanlarda bir kısım ayetlerle uyarıda bulunmuştur veya bir kısım şeyleri hatırlatmıştır: "insanlar etrafından dönecek olurlarsa, senin yakınlığından uzaklaşacak olurlarsa, dönüp gidecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter, o ne güzel vekildir." Yani bu şu demektir: sende hiçbir sarsıntı olmayacak bilinçte ol. Eğer sen gerçekten insan isen, sana söz veren insanların verdikleri sözden dönmesi, sana sadakatle bağlanmaya ahdetmiş insanların o ahitlerinden vazgeçmesi, sana biat etmiş olan insanların o biatlarından vazgeçmesi seni sarsmasın. Neden sarsmasın? Allah'a ait olduğunu idrak ettiğin için sarsmasın. Merkezin var senin; merkezinde olduğun için, merkezinde de Allah olduğu için, ya da merkezine Allah'ı koymuş olduğun için, senin için bir sarsıntı oluşturacak nitelikte değildir.

Ama sen kendini "biz mücadele ettik, birbirimize söz verdik, biz bir aradayız, ben kendimi bu gruba, cemaate veya şuna ait hissediyorum" ya da "kendimi eşim, çocuklarım, ailem olarak görüyorum" dersen, o zaman senin merkezin göreceli bir merkez, izafi bir merkez olur. O merkez her zaman senin dışındaki şartlar tarafından dağıtılabilir. Ben kendimi düşünürsem ki "işte ben geliyorum, haftada insanlar geliyor, sohbeti dinliyor, demek ki iyi sohbet ediyorum ki geliyorlar" — herkese de gelmezler. Sonra bir gün geldiğimde hiç kimse olmasa, eğer bundan dolayı sarsılıyorsam, demek ki benim merkezimde siz varsınız demektir değil mi? Sizin ilginiz veya ilgisizliğiniz var demektir. Böyle bir merkez olur mu? Olmaz, olmaması gerekir. Herkesin merkezi Hak olursa, veya sen O'nda olursan, o zaman senin insanlardan yana şu veya bu tutumları seni sarsmaz.

Ama şimdi diyeceğiz ki "çok zor hocam." Zaten biz bunun için varız zaten; merkezden kaymış bazı şeyler var, onları tekrar merkezine döndürüyoruz. Hani kulakta bazı kristaller var, yerlerinden kayınca insan yalpalıyor, başı dönüyor, normal yürüyemiyor değil mi, tıpta böyle bir şey var. Sonra ne yaparlar? O kristalleri tekrar yerine yerleştirmek için bir takım hareketler yaparlar. Şimdi biz de bu hareketi yapmak zorundayız yani. Yerinden kaymış bir bilinç var, bu yerinden kaymışlığı düzeltmek zorundayız. Ya da "bununla devam etmek zorundayız" diye düşüneceğiz — öyle bir zorunluluğumuz yok, ama diyeceğiz ki "ne yapayım kardeşim, böyle gelmişim ve ben bununla yaşamak zorundayım, bu yüzden de kendimi değiştiremeyeceğime göre etrafımı değiştirmem gerekir." Hani o Temel fıkrasında olduğu gibi; ampulü eliyle çevireceğine aşağıdan sandalyesini çevirmelerini istiyor. Bu bir fıkra ama hayatta çoğunlukla bunu yaşıyoruz: ben bakışımı düzelteceğime eşime, arkadaşıma, dostuma, hayatta olan olmayan şeylere karşı bakışımı değiştireceğime, etrafımdaki şeylerin değişmesini bekliyorum, istiyorum. "Etraftaki şeyler değişirse mutlu olurum." Hâlbuki: ben mutluyum, ya da mutlu değilsem bunun nedeni bendeki bazı şeylerin yerinin değişmesidir. Kendi içimde her şeyi yerli yerine koyarsam ben mutlu olurum; o zaman da çevreme doğal, huzurlu ve mutlu bir şekilde bir şeyleri yansıtabilirim.

Mesela bazı insanlar sorar: "bu kadar insanı dinliyorsunuz, yorulmuyor musunuz, siz bunalmıyor musunuz?" Yok, bunalmıyorum çünkü merkezimde duruyorum. Kimsenin sorunundan dolayı ona acımam; kendi kendisine bunu yaptığını düşünürüm, anlatabildim mi? Kendi kendine bunu yapıyor, ben de ona bunu söylerim. Yoksa "ne kadar şanssız biriymiş" demem. Ancak çocuğa üzülürüm, çünkü çocuk o bilincini henüz değiştiremez. Ama bir yetişkine nasıl acıyabilirsin? Onun elinde olan bir şeyi o düzeltmiyor. Ya da derim ki "şu an onunla uğraşamam, etraftaki şeyler düzelsin." O zaman benim için yorucu bir şey değil. Ya da hayatta anlamadığım bir şey yok ki beni zihnen yorsun; bundan dolayı yorulacak bir şey yok. Aslında hayat da bizi yormaz o anlamda. Ama hayattan sen bir şey beklersen veya bir şeylerin değişmesini isterken bütün bunlara rağmen değişmiyorsa, o zaman hayat seni yorar. Halbuki bir şeyin değişmesi yönünde sen elinden gelen çabayı gösterirsin, o ne kadar değişirse o kadar değişir. Sen illa değişsin diye bir arzuya sahip değilsin, illa dönüşsün diye bir beklenti taşımıyorsun.

Korsan Yazılım: Benliğin Manipülasyonu

Sonra da kalkıp araya — işte insan beklentili oluyor, "beklentisiz olmak çok zor" diye — araya korsan bir film girmeyeceksin değil mi? Korsan film girdi mi araya, işte o bizim hayatımızı ve değişimimizi bozuyor. Onun için ben bu tür sözlere karşı duyarlıyım. Diyorum ki bakın dikkat edin: bir şeyi dinliyoruz, dinliyoruz, dinliyoruz, sonra araya bir korsan giriyor, bir korsan yazılım, bütün şeyi bozuyor; onun peşine takılıyorsun, o dinlediğin şeylerin hepsi gitti zaten. Onun için o korsan yazılımlara dikkat etmemiz gerekiyor ki yol alabilelim. Yoksa bir anda bir yere girer o korsan yazılım, senin bütün o dinlediğin, okuduğun şeyleri bir anda sıfırlar. Diyorum ya, psikolojik benliğin farkına varmazsan çok güçlüdür; farkına varırsan hiç güçlü değildir.

Bunu şöyle düşünün: eğer bir insanın sizi nasıl manipüle ettiğini bilirseniz, onun manipülasyonu artık size zorlukla baş edilebilir bir şey olarak görünmez, değil mi? Diyelim ki sokakta bir dilenci "çocuğuma mama, para istemiyorum, sadece mama al" diyor. Ama siz bir gün sonra bakıyorsunuz ki çok rahat bir yaşam yaşıyor, dilenciliği meslek haline getirmiş, orada burada gününü gün ediyor. Şimdi siz artık onun manipülasyonuna gelir misiniz? O ne kadar acındırsa, ne kadar acıklı hikâyeler uydursa artık onun manipülasyonuna gelmezsiniz. İşte benlik de böyle bir şeydir; onun manipüle ediciliğini fark edeceksiniz. Nereden manipüle ediyor? "İşte haksızlık bu, ama ben bunu hak etmiyorum, ama bu çok zor, ama insan bunu yapabilir mi ki, Allah hepimize bu yolu açık tutmuş mu?" Bazı öyle spiritüel şeyler de oluyor: "belki de benim kaderimde aydınlanmak yok." Nereden biliyorsun? Bütün bunlar nedir? Korsan yazılımlardır.

Bakın, mesela Hz. Yusuf'un hayatında hiçbir korsan yazılım girmemiş; girmediği için hayatı çok güzel, onun için en güzel kıssadır. Biz zaman zaman bir korsan yazılım tarafından yönetiliyoruz. Bunu daha bir üst bilince geçip, ya da bir adım dışarı çıkıp görmemiz gerekiyor. O kendini mağdur hisseden, kaygılanan, korkan; hayatı bir hikâye olarak gören bir benlik var ve biz onun tarafından hipnotize edilmiş gibiyiz. O hipnozdan Allah bizi çıkarıyor, bize yardımcı oluyor ve o benlik hipnozunun dışına çıkarıyor.

Hatta mesela Bediüzzaman bir gün böyle zor ve sıkıntılı bir günde, "nefsim beni taciz etti" diyor. "Üzerime çullanmış o benlik: 'seksen küsur yaşındasın, dünya hayatı namına hangi zevki tattın; işte bu kadar senen sürgünlerde geçti, şu oldu bu oldu, kaç tane vefalı insan oldu, bir sürü seninle beraber olacağını söyleyen insan her biri bir yere savruldu' falan" diye, muhtemelen nefsi tam böyle zayıf bir anını bulduğunda üzerine gelmiş. Bakın ne kadar güzel anlatıyor: nefsim diyor sıkıntılı bir zamanda fırsat bulup beni taciz etti, beni aciz bir durumda bıraktı, sanki çaresizim, sanki haklı o ve benim diyecek hiçbir şeyim yok. Sonra diyor, hakikat nazarıyla baktım, Rabbimin rahmetiyle nefsime cevap verdim, o da sustu. Anlatabildim mi? Bir korsan yazılım devreye giriyor. Eğer sen o an uyanık olmazsan seni çaresiz bırakıyor, mutsuzlaştırıyor, boynunu büktürüyor, hayallere daldırıyor, keşkelere sokuyor. Hâlbuki şöyle bir adım geri çekilip onu gördüğünde, o zaman onu da susturacak bir farkındalıkla ona yaklaşırsın, onun tuzağından kurtulursun ve onun tuzağına düştüğünde mahrum kaldığın hakikati tekrar bulabilirsin.

O yüzden nefsinizin size ne fısıldadığına dikkat edin. Nefsimiz bize ne fısıldıyor? Geçen bir arkadaş dedi ki, "hiçbir şey yok ama böyle kendimi mutsuz hissediyorum." Dedim ki, iyice bir dibe bak, orada bir hikâye vardır mutlaka; seni mutsuz eden bir hikâye var, o hikâye alttan alta seni mutsuz ediyor. "İnsanın üzerine bu kadar mı gelinir kardeşim değil mi" diyen ne benlikler var. "Ben ne kadar şanssızım" diyen. "Hayat niye böyle kardeşim, bu kadar zor olmak zorunda mı" diyen. Böyle alttan alta seni mutsuz eden bir hikâye var: "şu niye böyle olmadı, keşke böyle olsaydı, çok mu zordu" diyen, değiştiremediğin bir şeyin değişmemesinden ileri gelen bir tatminsizlik. Onu bir açıp deşersen o nefsinin sana ne fısıldadığını görebilirsin.

Hayat, nefsimizin fısıldamalarıyla tanımlayabileceğimiz, yorumlayabileceğimiz, yaşayabileceğimiz nitelikte bir hayat asla değildir. Kur'an buna karşı insanı hep uyarır: "dünya hayatı geçici bir geçimliktir; mal, evlat, şu bu, dünya hayatının geçici metaıdır." Bunlar aslında nefsin fısıldadıklarının tam tersi olan şeyler. Mesela kalpler ancak Allah'la mutmain olur; ama nefis sana nelerle daha mutmain olacağını bir de sayar değil mi, ve en son ayet kenarda kalır: "kalpler ancak Allah'la mutmain olur." Öyle değil de nefsimizin tatmin hikâyelerini anlatırız. Şimdi bu nedir? Bak burada nefsin sana fısıldadığı şeyle, hakikatin, gerçek özünün sana hatırlattığı şey arasında bir fark var. Sen bu farkı görüp bu farkın arasında bir tercihte bulunmak zorundasın. Yoksa bir oraya yalpalarsın, bir oraya yalpalarsın.

Nefse Zulüm: Cennetten Düşüş ve Sahiplenme Yanılgısı

Kişi diyor ki "ben öyle hissediyorum." Ne yapacağız şimdi? "Ben öyle hissediyorum" — eğer burada kalırsam bir yere adım atamayız. Çünkü ben öyle hissediyorum: "başarılı olursam mutlu olacağım", "beni anlayan biri olursa mutlu olacağım", "umursanmadığımda mutsuz oluyorum" diye hissediyorum. Ee ne yapacağız, bundan çıkabilir miyiz? Çıkamayız. Çünkü bu özne kendini dayatıyor sana. Böyle bir öznenin sana kendini dayatması durumunda senin kurtuluşun nedir, bu öznenin gözünden baktığında? Bu öznenin arzularının gerçekleşmesi ve korkularından emin olması. Peki bunu ona verecek yeryüzünde bir kimse var mı mutlak olarak? Yok. O zaman özneyi değiştir. Ama sen o öznenin kendin olduğunu zannedip oradan uzaklaşamıyorsun, çünkü ona yapışıyoruz. Bir adım geriye gidip "böyle hisseden kim" diye sormadıkça yol alamayız. İşte o bizim sufi gelenekte çoklukla ifade edilen "gerçek ben, bir ben var bende benden içeri" denilen özdeki ben, hakiki ben meselesi buna dayanıyor. Biz o dıştaki bene sıkı sıkıya yapışıyoruz çünkü onu referans alıyoruz; onu referans aldığımızda onun dışına çıkma gibi bir şansımız ister istemez kalmıyor.

Bu neye benziyor? Yetişkin bir insanın böyle hissiyatına yenilen bir çocuğa kendisini tamamen vermesi gibi bir durumdur. Çocuk ağlıyorsa o yetişkin de ağlıyor. Çocuk "ben mutsuzum" diyorsa o yetişkin de "ben mutsuzum" diyor. Düşün ki çocuk avaz avaz bağırıyor, o yanındaki yetişkin de avaz avaz bağırıyor. Bu ne kadar garip bir şey olur değil mi? Ne kadar fevkalade bilinçsiz bir duruma işaret eder. İşte bizim de durumumuz ya böyle olacak, ya da biz o bilinçsiz çocuğun bilinçsizliğinin farkına varıp ona uymamayı öğreneceğiz. Gereksiz yere bağırıp çağırıp ağlayan bir çocuğa yetişkin bir ebeveyn ne yapar? Ya onu susturmaya çalışır, susmuyorsa da kendi haline bırakır. Susmuyor diye onunla birlikte bağırır mı mesela? Böyle bir saçmalık olamaz. İşte biz de bunun gibiyiz. Benim nefsim kendini mağdur hissediyor, değersiz hissediyor; ama ben hissetmiyorum, bunu diyebilmeliyim. Ama bunu bilinçle diyebilmeliyim. Orada, o verdiğimiz örnekte olduğu gibi, o çocuk ağlıyor; ben onu anlamalıyım, analiz etmeliyim, empati de yapmalıyım. Ama onu onaylamak durumunda değilim. Onun niye mutsuz olduğunu algılayabilirim, analiz edebilirim, ama onunla aynı duygu ve düşünce pozisyonuna girmem. Bu kendime karşı bir tuzaktır, kendime karşı bir haksızlıktır.

Aslında Allah niye Kur'an'da "ey kendi nefislerine zulmeden insanlar" ifadesiyle bir hatırlatmada bulunuyor? Bu yüzden sen o psikolojik düzeydeki gereksiz, negatif, sahte benlikleri kendin zannediyorsun; onların sana zulmetmesine meydan veriyorsun. Hayatı boyunca kendini şanssız hisseden bir benliğin tahakkümü altında 30 sene, 40 sene, 50 sene kendini şanssız bilerek yaşıyorsun. Şimdi bu nasıl bir şeydir? İnsanın kendi kendine zulmetmesidir. "Şanslı olsak bu ailede doğmazdık, şanslı olsak şu memlekette doğmazdık, şanslı olsak şu zorlukların içinde doğmazdık" derdi mi benlik? "Nereden bu insana denk geldim, şanslı olsam başka bir insana denk gelirdim, bula bula bu insana mı denk geldim, evlendim ya" deriz bazen. Şimdi bu nedir? Bak, bu bir benlik.

Peki sen buna inanmak zorundasın, değil mi? Soru bu. Sen buna inanmak zorundasın, sen bunu onaylamak zorundasın. Onaylarsan o zaman onun hükmü altına giriyorsun. Artık o sana mutluluk yaşatıyorsa biraz mutlu oluyorsun; huzursuzluk, mutsuzluk, keder — ya onu ya bunu yaşıyorsun. Kendi kendine zulmediyorsun. Kendi kendine zulmetmekten kastım şu: insan, kendi kendine zulmetme imkânına sahip bir varlıktır. Ama onu kullanmak zorunda değildir; kendimize zulmetmeyebiliriz. Onun için kendine zulmetmek insanın bir imkânıdır ama bu imkânı kullanmak zorunda olmadığı gibi, bunu fark ettiğinde de o tuzaktan çıkma bilincine sahiptir.

O yüzden dikkat edin, Âdem ne ağacı suçladı ne meyveyi suçladı değil mi? "Kardeşim oraya da o ağacı koymasaydın, o kadar da güzel meyveler olmasaydı" — böyle bir şey yok. İnsan meyveyi görürse yer değil mi hocam? Hayır. O meyveyi — daha önce bunu anlattık ama şimdi girmeyelim — kendisini mükemmelleştireceği, tatmin edeceği ve sahip olabileceği bir şey olarak gördü. O bilinçle yediği için Allah onu cennetten düşürmüş oldu. Aslında Allah cennetten düşürmedi, o doğal olarak düştü; bu bir prensip, bir kanunun ifadesi, kişi kendi düşüyor. Mesela ben şimdi desem ki, gerçek öz varlığımın değerli olduğunun farkındayım ama bunu unutuyorum: "bakayım benim değerim nedir, ben değerimi nasıl ölçeceğim, insanlar bana ilgi gösteriyor mu, değer veriyor mu, önemsiyor mu, beni dikkate alıyor mu, benim mutlu olacağım şeyler yapıyor mu — benim değerim budur" dersem, şimdi ben ne oldum? Cennetten düştüm. Kendi kendimi düşürdüm yani. Yoksa Allah Âdem'i cennetten düşürmedi, Allah insanlara zulmetmez, insanlar zulmeder. Yani Âdem, yani insanoğlu, şu dünya hayatındaki bir şeylerin kendisini mükemmelleştireceğini ve şu dünyadaki bir şeylere hakikaten sahip olabileceğini zannettiği için düştü.

Ben eşime sahip değilim, çocuğuma sahip değilim, ben hiçbir şeyin sahibi değilim. Bana sahip çık dediği ölçüde, Allah'ın bana verdiği imkân ölçüsünde sahip çıkarım. Ne eşimin, ne çocuğumun, ne şunun ne bunun sahibi değilim; olamam ki zaten. Ama "sahibiyim" dediğimde o zaman o sahip olduğum şeyi korumaya çalışıyorum bu sefer, hem de ne adına? Egom adına. Bakıyorum eşim diyor ki "beni koruma kardeşim, bana sahip çıkma"; ben zorluyorum. Çocuğum diyor ki, "20 yaşına geldim artık, beni koruyup kollama, bana sahip çıkma" — yok, illa sahip çıkacağım diyorum. Diyor ki "çıkma"; sen çıkmaya devam ediyorsan burada bir ego vardır. En fazla dersin ki "çocuğumun aklı çok iyi çalışmıyor, ben ne yapayım, ona dua edeyim, kapım açık olsun, ihtiyacı olduğunda gelip benimle istişare ederse, imkânım varsa destek olayım" değil mi? Yoksa "illa ben sana sahip çıkacağım" dersem orada benim bir egom var aslında; ben derinde onun bana ait olduğunu düşünmüşüm, kendimin onun sahibi olduğunu zannetmişim.

Onun için ayetin açık ifadesiyle, ya bir şeyi kendi mükemmeliyetinizin bir nesnesi olarak algılayıp onunla mükemmel olabileceğinizi zannediyorsunuz veyahut bir şeylere sahip olabileceğinizi zannediyorsunuz. Hâlbuki ayetin bu ifadesiyle bu iki şey de bir tuzaktır ve bu tuzağa düştüğün an cennetten de düşmüştür. Mesela bir mal, "mülküm, ben bunun sahibiyim" diyorsun. Sonra elinden bir şekilde, bazen insan eliyle ve zulmen elinden çıkabilir. Ama sen "sahibim" diyorsun ya, illa ben bunun sahibiyim — o zaman işte arzu ve korkunun tuzağına düşüyorsun. Ama onu hak adına muhafaza edebilirsin; hak adına dersin ki "Rabbim bana bu malı mülkü emanet etmiş, ben de o emaneti koruma bilinciyle bunu yapıyorum." Yoksa hiçbir imkânım yok ve zulmen birisi gasp etti, yapacağım zahiren hiçbir şey de yok — eğer zerre kadar bir kayıp hissi, bir mağduriyet yaşıyorsan, ben o mala sahip gözüyle bakmışım demektir. Ve yaşadığım azabın nedeni de o sahip olma duygusudur.

Zalim Aslında Kimdir?

O yüzden insan kendisine zulmedeni bulmalıdır. Bu zalim dışarıda değildir, asla ve asla dışarıda değildir. Sana zulmeden şey senin içindedir. Dışarıda zalimler olmasa ayrı bir konudur, ama dışarıdaki zalim hakikatte sana zulmedemez; yani onun zulmü zahiri olarak kalır, senin varlığına dair bir zulüm oluşturamaz. İşte o Musa kıssasında, Firavun'un ölümle tehdit ettiği kişilerin verdiği cevabın altındaki sır budur. "Sen" diyorlar, "Allah müsaade ettiği ölçüde zahiren bize bir etkide bulunursun; hakikatte senin bir etkin yoktur. Yani bizi öldürecek de olsan, zahiren de olsa, hakikatte bizim üzerimizde bir hükmün yoktur." Bak, bu idrake gelmeli. Onun için insan kendi nefsine zulmeder.

Başkasının zahiri zulmü bir sinek mızıltısı gibidir. Asıl zulmeden, kendimiz zannettiğimiz yanlış benliklerdir. Hayatta bir şey arzu etmişsindir; üniversite bitireceksin, bir şey olacaksın, olmamışsındır. Bir benlik sana ömür boyu zulmeder. Şimdi burada zalim kim, sana zulmeden kim? Örneğin, velev ki 28 Şubat'ta mağdur edilmişsin — ne olacak yani, diyemiyor musun? Diyemiyorsan suçlu sensin. Onların yaptığı zulüm de onlara aittir, onlar da hesabını verir, ama sen niye böyle bir şey yüzünden kendini bu kadar mağdur hissediyorsun, bunun üzerine varlığını bina ediyorsun değil mi? Oradaki zalimi bulmak gerekir.

Peki, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Onların başına bir musibet isabet ettiğinde 'Biz Allah'a aidiz, O'na döneceğiz' derler." (meâlen; Bakara Sûresi bağlamında anlatılıyor, ayet numarası metinde belirtilmemiş) - "Allah'ın dünyada insanlara verdiği şeylere gözünü dikme." (meâlen aktarılıyor, sure adı belirtilmemiş) - "Sizi hayır ile şer ile imtihan edeceğiz, ta ki hanginiz daha güzel amelde bulunacak, bu ortaya çıksın." (meâlen aktarılıyor, sure adı belirtilmemiş) - "Dünya hayatı geçici bir geçimliktir (metadır)." (meâlen aktarılıyor, sure adı belirtilmemiş) - "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur." (meâlen aktarılıyor, sure adı belirtilmemiş) - "Rabbinin zikrini unutanlara dar bir hayat/yaşam vereceğiz." (meâlen aktarılıyor, sure adı belirtilmemiş) - "Sizden hiçbir şey istemeyen (peygambere) tabi olun." (meâlen aktarılıyor, sure adı belirtilmemiş) - "İnsanlar etrafından dönecek, uzaklaşacak olursa de ki: Allah bana yeter, o ne güzel vekildir." (meâlen aktarılıyor, sure adı belirtilmemiş) - "Allah'ın kendilerine verdikleriyle kendilerini müstağni sayarlar." (meâlen aktarılıyor, sure adı belirtilmemiş) - "Hevasını ilah edinen (kimseyi gördün mü)?" (meâlen aktarılıyor, sure adı belirtilmemiş) - "Ey kendi nefislerine zulmeden (insanlar/kullar)." (meâlen aktarılıyor, sure adı belirtilmemiş) - İnsanın üzerinden, henüz anılmaya değer bir şey değilken uzunca bir süre geçmedi mi? (dinleyicinin sorduğu ayet, meâlen; sure adı belirtilmemiş) - Musa kıssasında, Firavun'un tehdidine karşı iman edenlerin cevabı: "Sen ancak zahiren bize bir etkide bulunabilirsin, hakikatte senin bir etkin yoktur." (meâlen aktarılıyor, sure adı belirtilmemiş) --- ---