Gercek Kendini Bilmek ve Ihlas

Gerçek Kendini Bilmek: Yenilgi Nedir, Zafer Nedir?

Bir nevi kendini bilmek bir kilit taşı gibidir. Eğer o olmazsa her şey her an dağılabilir, her şey her an gerçek yerinden farklı bir şekilde algılanabilir. Ama gerçek kendimiz olduğunda her şey yerli yerinde anlaşılır.

Mesela diyelim ki bir savaştasınız, yenildiniz. Orada yenilenin kim olduğunu ve yenilginin ne olduğunu bilerek o yenilgiyi yaşarsınız, gerçek kendiliğinizi bilirseniz. Şurada şunu bilirsiniz: eğer sen doğru ve haklıysan sen yenilmemişsindir. Birincisi bu. İkincisi, yenilen şey senin maddi unsurlarının birbiriyle olan karşılaşmasında zayıf olan taraftır. Sen maddi anlamda zayıf olan bir taraf olduğun için yenilebilirsin. Fakat gerçekte yenilen sen değilsin. Neden? Çünkü sen doğru ve meşru bir pozisyondasın, o zaman sen yenilmiş olmazsın.

Kendini zahiri olarak yenilmiş de görsen ve herkes de "işte sen yenildin" dese, gerçek anlamda kendini bilen birisi şuna bakar: ben acaba yanlış ve gayrimeşru bir noktada mıyım ki yenilmiş olayım? Çünkü gerçek yenilgi odur. Yani gerçek yenilgi nedir? Kişinin ego düzeyindeki yanlış düşünce ve duygularına mağlup olmasıdır. İşte peygamberin ifade ettiği: gerçek kahraman, güreş meydanında sırtı yere gelen değil, öfkesini yenebilendir.

Dikkat ederseniz, peygamber buna dair birçok şey vermiştir insana. Yani gerçek olan şey, insanın fıtratına uygun olarak görmesi, bakması ve ona uygun davranmasıdır. Yenilgi ise nedir? Kişinin kendi fıtratına aykırı bir düşünce, duygu ve davranış tarafından alt edilmesidir. Eğer yanlış düşünce ve duygularımıza yeniliyorsak, o bir yenilgidir.

Yanlış duygu ve düşüncelerinle birini yenebilirsin. Diyelim ki iyi manipüle ediyorsun, karşındakini iyi kandırıyorsun, tırnak içinde zekisin, çeviri kuvvetli, manipüle etme becerin iyi -karşındakini manipüle edip fayda ve çıkar temin edebilirsin, değil mi, zahiren. Peki gerçekte? Gerçekte yenilen sensin. Neye yenildin? Diyelim ki egonun hırslarına, arzularına vesaireye.

Dolayısıyla gerçek kendilik anlaşılmadan hiçbir şey yerli yerine oturmaz. Hayat yerli yerine oturmaz. Mesela hayattan tat almak nedir, hayatı iyi yaşamak, tırnak içinde kaliteli bir hayat yaşamak nedir? Bunların hiçbiri, eğer gerçek kendimizi bilmiyorsak, asla yerli yerine oturmaz. Zaten bütün kadim bilgelikler, başta ilahi vahiyler, sürekli bizi o noktadan bakmaya çağırır. O noktadan bakabiliyorsan sen doğru bir yerde duruyorsun; bakamıyorsan ömrün geçip gitmiştir.

Kur'an'da birkaç ayette yer alır: onlar eğer Allah'ı tanımazlarsa -mealen söylüyorum- bütün amelleri mahvolup gitmiştir, boşa gitmiştir. Neden? Çünkü sen aslında eylemlerinden bir sonuç arıyorsun. Dikkat edin: ben eylemlerimin bir sonucunu arıyorum. Halbuki benim eylemlerimin aslında bir sonucu yok, olmayacak yani. Benim gerçek anlamda varlığımın asıl olan şey farkındalık derecesidir.

Mesela diyelim ki ben kendimce çok yardımsever, hayatta insanlara faydalı olan bir şey yapmaya çalışırım ve bundan dolayı bir sosyal itibar, bir sosyal kabul ararım. Bulduğumda kısa bir zamanda ego düzeyinde tatmin olurum. Bulamadığımda da aslında bütün yaptıklarım sanki boşa gitmiştir.

Veya diyelim ki şöyle düşünün: bir saat sonra kıyamet kopacak olsa, kim şunu diyebilir "benim yaptığım hiçbir şey boş değil ve boşa da gitmiş sayılmaz"? Bunu kim diyebilir? Veya kim mesela "ya şu işim yarım kaldı, bir saat sonra mı kopacak, çok kötü, ne planlarım vardı" demiyorsa, doğru bir yerde durabiliyor demektir. Yoksa sanki yaptığın birçok şeyi boşa yaptın, sonucunu alamadan kıyamet kopacak diye düşünüyorsan...

Hani bazen bir de egonun ileriye dönük hesaplamaları vardır: işte geriye bir şey bırakıp insanların andığı biri olmak. Mesela kıyamet kopsa kim seni alacak, yazdığın o yazıyı kim okuyacak, falan canın hayratıdır, kim okuyacak, kalmadı, okuyacak kimse kalmadı.

Dolayısıyla gerçek kendilikten baktığınız zaman zaten siz eylemlerinizin ürünlerine bakmıyorsunuz. Siz şuna bakıyorsunuz: ben fıtratımda mı davranıyorum, fıtratımın kodlarına uygun mu davranıyorum? Davranışımın sonucunu aramıyorum. Yani eylemlerin sonucu ikinci, üçüncü derecede değerlendirilecek şeylerdir; bunlar hiç olmasa da problem olmaz.

Hani bazen bir reaksiyon olur, bir gerçek ürün vardır, bir de yan ürünler vardır. Yan ürünler yan ürünlerdir; bir de gerçek, hedeflenen ürün vardır. İnsanın gerçek hedefi vardır, bir de yan ürünler vardır. İnsan o yan ürünler için yaşamıyor aslında ama ego o yan ürünlere bakar. Mesela diyelim ki sen doğru olmuşsun, neye yarar? Farz et hiçbir işe yaramadı, eşin anlamıyor, kimse takdir etmiyor. "Doğru davrandım, ne oldu?" Hakikaten bir şey olmadı yani. Çok kötü bir şey mi bu? Yoksa biz aslında orada yanlış bir yere mi bakıyoruz? İşte bu, insanın hayatın içinde gerçekten nereden baktığıyla tanımlanabilecek bir meseledir.

Hani hep kediden örnek veririm. Belki bir kedi on yıl yaşasa, her yıl üç dört tane doğursa, otuz kırk tane çocuğu vardır, değil mi, bir kedinin ortalama; yirmi ile kırk arası diyelim. Bir kedi oturup şunu söyler mi: "bu kadar evlat doğurduk, bir tanesi bile yanımda yok, acaba beni hatırlarlar mı, ne yapıyorlar, beni akıllarından geçiriyorlar mı"? Yok, değil mi? Çünkü onlar yan ürünlerdir. Asıl olan nedir? O kedinin kediliğini yapmış olmasıdır, kediliğinin doğasını gerçekleştirmiş olmasıdır. Başka hiçbir şey aramaz.

İhlas: Kancanın Takılacağı Bir Boşluk Olmaması

İnsan işte böyle bir noktada durduğunda gerçekten doğru bir yerde duruyor demektir. Yoksa ego sürekli yaptıklarının sonuçlarını arar; dünyada arar, dünya yetmez bir de ahirette arar. Yani evet, Kur'an bir lütuf olarak, bir ikram olarak cennetten bahseder, ama gerçek sürecin, gerçek hedefin, diyelim ki ondan gelip ona döndüğümüz üzerinde durur; bu gerçek onun üzerindedir. Yani sen ondan gelmişsin tertemiz. Yaratıcının deyim yerindeyse kalbinde senin bir yaratılış formatın var; Allah'taki bir senlik var. Sen Allah'taki bu senlikle var olmuşsun, Allah seni deyim yerindeyse tasavvur etmiş ve varlık alemine çıkarmıştır.

Dolayısıyla Allah'ta bir senliğin var. Sen bu Allah'taki senlikle geldin, bir kısım farklı süreçleri yaşıyorsun ve bu süreçleri de o Allah'taki senlik kodlarıyla yaşayıp yine ona döneceksin. Hedef bu. Yani "ondan geliyoruz, ona dönüyoruz" dediğim şey budur. Bakın aslında cennet de bir yan üründür bu süreçte; bu da gerçek hedef değil. O da bu ondan gelip ona gitme sürecimizde uğradığımız, uğrayacağımız -inşallah- bir varoluş alanı. O da nihai hedef değil, o da bir yan ürün. Veya bu dünyada diyelim ki güzel bir şey yaparsın, insanlar sana hürmet eder; bu nedir? Bu yan üründür. Bunları gaye yerine koyduğumuz anda bir şey tepetaklak olmuş demektir.

İhlas kavramı buraya oturan bir şeydir. İhlas, bir şeyin sadece yaratılışının doğasına uygun şekilde yapılması ve bunun dışında herhangi bir amacın, hedefin, meyvenin düşünülmemesidir. "Bunu niye yapıyorsun?" "Bu doğama uygun olduğu için yapıyorum." "Başka bir amacın var mı, bir hedefin var mı?" "Yok." O zaman sen ihlaslısın.

O zaman bakın, mesela kutsal birçok metinde vardır, Kur'an'da da vardır: der ki, ihlasa erdirdiğin kullar üzerinde senin (şeytanın) bir etkin yoktur. Ne demek bu? Şu demektir: hani eski Türk filmlerinde olur ya, böyle işte bir kale vardır, o kaleyi fethedecek bizim akıncılar kanca atarlar; kanca nereye tutulur, bir burç, bir çıkıntı olması lazım. Mesela düşünün ki gökyüzünün uçsuz bucaksız yükseltisi boyunca uzanan dümdüz bir kale duvarı olsa, sen kancayı bir yere takabilir misin? Dümdüz bir yüzey, hiçbir yere takamazsın. İşte şeytanın o ihlaslı olanlara etki edememesi bunun gibi bir şeydir; kanca takacağı bir şey yok, kalmamış.

Mesela diyelim ki meşhur olmak ister misin? Bunu diyeceği bir muhatap bulamıyor bu kişiler için şeytan. Yani ben tabii ki -mesela şimdi bana soruyorsun, meşhur olmak ister misin? Kim istemez ki, sanki herkes ister. Şeytanın kanca takamayacağı adam kalmamış; veyahut da hadi farz edelim, kalmamış dünyada böyle bir insan. Hiç teorik olarak da mı düşünmüyorsun acaba? Değil mi? Hiç olmazsa bunu teorik olarak düşün. Mesela desek ki, şöhret aramayan bir insan var mı? Şu an olmayabilir ama en azından şunu düşünebilmeliyiz: aslında böyle bir durum da vardır, böyle bir insanlık durumu vardır. İşte bugünkü modern insan bunu da kaybetmek üzere. Eskiden -hiç olmazsa yok değil ama- diyelim ki Allah aslında insanı öyle yaratmış. Veyahut da işte kamil insan kavramımız vardı; hakiki insan, ermiş insan, Allah'ın rızasına tam ermiş insan dediğimiz kişiler en azından bizim zihnimizde teorik olarak bunu karşılardı. Mesela şöhret olmayı istemeyen veya şöhret olmak konusunda herhangi bir arzusu olmayan bir insan; şimdi var mı böyle bir insan diye düşünüyoruz.

Belki daha önce anlattım: ben ilk 1991'lerde kitap yazdığım zaman böyle bir meczup adam gelmişti, misafir olmuştu bize, sokakta görmüştüm, davet etmiştim. Adam baktı kitaba, şöyle bir karıştırdı, "bu kitaptan Allah razı mı?" dedi. Direkt soru bu. Ben de durdum şimdi: "o halde tabii o kadar ihlaslı da değil" -şimdi baktım adam nereden bakıyor, biz nereden bakıyoruz. Bizim aklımıza ne gelir? İşte bu kitabı kaç senede yazdın, bunu yazmak için kaç kitap okudun, kaç baskı yaptı, bundan para kazanabiliyor musun, geri dönüşler iyi mi, insanlar bunu okuyunca ne hissediyorsun falan gibi boş hikayeler. Adam dedi ki "Allah bundan razı mı?" Dedim, bu adamda bir iş var; bu farklı bir yerden bakıyor. Hani biz de zahiren öyle şeyler düşünüyoruz, "işte Allah razı" ama adamda başka bir şey yok yani.

İşte ihlas böyle bir şey. Yani başka bir şey yok. "Bundan Allah razı" veya "bu insanın fıtratına uygun şekilde yazılmış ve insanın fıtratının kodları üzerinden yazılmış bir kitap" -bak bu, gerisi hepsi yan ürün. O zaman negatif benliklerin veya dışsal negatif unsurların sana kanca takacağı bir şey yok. Kanca illa şeytandan gelmiyor; bizim içimizde de bir sürü negatif benliğin kancası var. Bir bakıyorsun başarısızlık kancasını sana bir benlik atıyor; uğraş dur, işte başarısızsın veya başarısızlık korkusu kancası var. Bir sürü kanca var: işte beni kim seviyor, ölsem arkamdan kim ağlar, işte bu hayata geldim, böyle dedirtecek bir şey hâlâ yapamadım -bunlar hepsi kancadır.

Veya işte "ben şundan niye daha iyi değilim" -kıyaslama benliği; o kıyaslayıcı benlik ne yapar? Sana bir kanca takar ve sen de o kancaya takılırsın. Takılmanın nedeni ne? Çünkü o kancanın sana takılabileceği bir boşluğun var, bir çıkıntın var yani; kancanın seviyesine inmişsindir. Hani şöyle düşünün: mesela şimdi siz bir kediye deseniz ki "bak milli piyango yetmiş milyar veriyor," kedi dümdüz devam eder. Kancayı takabileceğin bir şey yok orada, umurunda değil. O kanca, eğer bir insanda takılabileceği bir boşluk, bir çıkıntı varsa, o zaman takılır. İşte insanın hayatında problematik şeyleri oluşturan şey budur.

Kur'an'da geçmez ama Tevrat'ta geçer: şeytanla Adem kıssasında denir ki şeytan Adem'de bir boşluk gördü, o boşluk nedeniyle ona vesvese verdi. Mesela sen büyük adam olmak istiyorsun, bir vesvese gelir: "Mehdi olacaksın, olmazsan Mehdi'nin yardımcısı olursun, olmazsan bilmem neyi olursun" -bir şey olacaksın, eğer dini bir tandansa sahipsen. Başka seküler bir tandansa sahipsen "kendi adımı tarihe yazdıracağım" dersin. Neden? Çünkü büyük adam olma boşluğun var, büyük adam olma ego çıkıntın var; ona o kanca yapışır.

Veya hatta "Allah katında en kıymetli olan" öyle bir şey yok zaten, böyle abartacağın bir şey. Allah bizi hepimizi seviyor; "Allah katında en değerliniz" dediği, Allah katında hepimiz değerliyiz özümüz itibarıyla. Sen orada da yarış yapma, orada da yarışa girme; o da bir ego takıntısıdır. Sadece Allah şunu hatırlatıyor: Allah katında en değerliniz herhangi bir dünyevi unsurla ilgili değildir, fıtratına en uygun yaşayandır. Dolayısıyla orada Allah'a giden yolda yarışmamız gerekmiyor; kendi fıtratımıza dönmemiz gerekiyor, kimseyle yarışmayacağız. Kim Allah'a daha yakın, kimi Allah daha çok seviyor -bunun yarışına girme. Sen eğer illa bir yarışa girmek istiyorsan, kendi fıtratımı, kendi insani doğamı bilmeliyim, bulmalıyım ve bunu tam olarak yaşamalıyım.

Yarışmak Değil Fıtrata Dönmek: Hz. Ebu Bekir Örneği

Bunu yaşadığın zaman Allah'a en yakın veya Allah'ın en değerli kulu olursun. Bu kullarla yarışacağımız bir şey değil yani. "Bak o bu kadar namaz kılıyor, ben daha çok kılayım, biraz daha öne geçeyim" diye herhangi bir şey konusunda bir başkasıyla yarışacağımız bir şey değil. Mesela o yüzden Peygamber, Hazreti Ebu Bekir için der ki: Hazreti Ebu Bekir'in Allah katındaki değeri ve yerinin nedeni çok namaz kılmak, çok oruç tutmak değil; başka bir şey var ki, diyor, onu Allah katında çok değerli kılıyor. Bu nedir? Bu, Hz. Ebu Bekir'in fıtratına dair farkındalığı ve ona göre yaşaması birinci sebeptir. Yoksa bir yarış değil.

Yani din bir başkasıyla yarışacağımız bir şey de değil. Ama şimdi sende bir yarışma egosu var veya en öne geçme egosu var; o zaman şeytan sana oradan kanca atıyor: "daha çok namaz kıl, daha çok oruç tut." Yani her türlü kanca olabilir; ister dindar olun, ister seküler olun, şeytanın her insana uygun kancası vardır. Mevzu onun kancalarıyla uğraşmak değil; onun kancalarının takılabileceği sizde bir boşluk, bir çıkıntı var mı? Bu aslında fıtrata dönmektir aynı zamanda. Kendi fıtratımıza dönüp ihlası kazanmaktır.

İhlas nedir? Sana hiçbir negatif benliğin etki etmediği bir noktada olmaktır. Yani eylemlerinin hiçbir dışsal nedeni yok. Bu ihlastır. Bir şeyi niye yapıyorsun? "Doğam gereği yapıyorum." Bu bir ihlastır. İhlası çok dini veyahut da zorlaştırıcı bir şey gibi görmemek lazım. İhlas demek, bir şeyi yapmanda ve yapmamanda temel ölçütün fıtratın olması, başka hiçbir şeyin olmaması. Yani hiçbir maddi, psikolojik, manevi hiçbir neden yok.

O yüzden ihlasla ilgili birçok hadiste denir: işte sen niye savaştın? Allah bazı insanlara ahirette soracak. "Niye savaştın?" "Ya Rabbi senin için savaştım." "Hayır, sen çok cesur bir adam olmak için savaştın." "Kur'an okudun, ya Rabbi senin rızan için okudun." "Hayır, insanlar 'ne güzel okuyor, herkesi nasıl etkiledi' desin diye okudun." Aslında bu ne demek? Evet, sen gerçekten fıtratının doğal bir neticesi olarak bu eylemleri yapmadın; bunlarda hep gereksiz bir şeyler aradın. O gereksiz şeylerin arayışın nedeniyle de ihlassız oldun.

İhlassızlığın Bedeli: Şikayet Etmek

Peki ihlassız olduğunda ne olur? Şimdi insan dikkat etsin, ihlassız olunca ne olur? Ya kendini mahvediyorsun, kendine zarar veriyorsun; yoksa Allah'a bir şey olmuyor. İhlassız yapınca bir eylemi ne oluyor? Mesela şu oluyor: şikayet etmek gibi bir alternatif doğuyor senin için. İnsanlardan şikayet eder hale geliyorsun.

Niye şikayet ediyorsun? İyice analiz et. Bir insandan niye şikayet ederiz? Bakın, bir insanı analiz etmek ayrıdır; deriz ki şöyle yanlış yapıyor, şu konuda dikkatsizdir, şu konuda kabadır vesaire -bu bir değerlendirmedir. Şikayet ise "ben bundan hoşlanmıyorum" demektir, anladın mı? Şikayet etmek bir beklentiye dayanır.

Mesela diyelim ki birisi beni kandırdı; ben de anlatıyorum, "falan bana böyle dürüst gibi geldi, öyle göründü, sonra beni kandırdı, paramı yedi veyahut da beni bir zarara uğrattı." Şimdi ben bunu anlatabilirim; şikayet ederek de anlatabilirim, şikayet etmeden de anlatabilirim. Şikayet ederek anlatmakla şikayet etmeden anlatmak arasındaki fark, benim bu konuda bir beklenti içinde olmam. Buradaki beklenti hem yapılan bir eylemin sonucu anlamında bir beklentidir, hem de aynı zamanda "olmaması" arzu edilen bir beklentidir. Yani ben kandırılmak istemiyorum, o yüzden kandırıldığım için şikayet ediyorum. Diyorum ki "beni kandırmamalı, kimse beni kandırmamalı"; kandırılınca o yüzden şikayet ediyorum.

Yoksa şunu desem: "üç kuruşluk para için bu kadar manipülasyon, bu kadar yalan, bu kadar şikayete ne gerek var, kendi fıtratına ne kadar aykırı davrandı" -bakın hiç şikayetim yok, değil mi, bence durumu analiz ettim, zerre kadar şikayet içinde değilim. Neden? Herhangi bir arzum veya korkum yok.

Gerçi peygamber de kandırılmış diyelim -hatta peygamber diyor bakın, "bazınız çenesi kuvvetlidir, iyi laf yapar, yani beni yanıltabilir herhangi bir konuda, bir muhakemede" ama der ki "Allah her şeye şahittir, siz nasıl anlatırsanız ona göre değerlendirmede bulunur." Şöyle bir egosu yok peygamberin: "kimse beni kandıramaz, ben kül yutmam" yok; yutabilirsin, ne olacak ki? Sen kül yutmaktan dolayı rahatsız olma; kül yutturmaya, acı yutturmak isteyene acı. Çünkü o kendine zarar vermiş. Senin dünyevi bir şeyin zarar görebilir en fazla, değil mi? Halbuki karşındaki insanın varoluşundan mahrumiyet gibi bir kaybı olur; kendi gerçek varoluşundan mahrum kalıyor.

Sen ne olmuş? Dünyevi, geçici, sınırlı bir zarar görmüştün; o kadar abartılacak bir şey değildir. Ama öyle bir noktaya gelmiş ki, "hesabını alırım mı" diyeceksin sen? Kandırılmaya böyle bir şey değil mi, "ne salak yerine konulurum" mu diyeceksin? Bak orada da şu: bir bardak su alayım, "ulan herkes bana saf salak diyor" falan, "nasıl yaş tahtaya bastım" -böyle bir korku duyman gerekmez. Sadece şunu sorabilirsin: acaba Allah'ın benim fıtratıma verdiği değerler içinde, bu şeye, bu pozisyona düşmemek konusunda bir hazinem var mı acaba? Yani aslında Allah bana -diyelim ki- bir akıl vermiş, bir kavrayış vermiş, bir feraset vermiş de acaba ben onu kullanmadığımdan dolayı mı böyle aldandım? Yoksa nasıl aldandım değil, nasıl bu kadar saf salak oluyorum değil; acaba fıtratımın hazinesini, fıtratımın kodlarını yeterince kullandım mı kullanmadım mı? Bu noktadan bakabiliriz o bahsettiğin meseleye.

Bunun (ihlaslı insanın) hali nasıldır? Terazisi yoktur; kendisi terazidir, kendisi adalettir.

Arzu-Korku Terazisi ve Velilerin Hali

Burada şuna dikkat etmek gerekiyor: egonun zeminini teşkil eden korkular ve arzular nelerdir? Bunu dikkatle tahlil etmeliyiz. Çünkü hayatın tümü -psikolojik düzey için söylüyorum- korku ve arzulara dayanır.

Bir velinin, işte Kur'an'daki ifadesiyle, "onlar için korku ve hüzün yoktur." Şimdi korku zaten ayette açıklanıyor; hüzün nedendir? Arzu ettiğin bir şeyi elde edememek veya sahip olduğun ve korumaya çalıştığın bir şeyi kaybetmekten kaynaklanır. Eğer Kur'an "onlar için korku ve hüzün yoktur" diyorsa, bu aynı zamanda onlarda arzu da yoktur anlamına gelir. Herhangi bir şeye sahip olma arzuları yok, herhangi bir şeyi de koruma arzuları yok; Allah'ın kendilerine verdiği bir şeyi koruma arzusu bile yok.

Mesela ölmekten korkmak; zaten adı üstünde korkuyorsun. Bunun altında yatan nedir? Arzu etmektir. Ben arzu etmiyorum, yani illa öleyim de demiyorum, illa yaşayayım da demiyorum. Sadece yaşatıldığım sürece fıtratıma uygun bir şekilde yaşıyorum. Ne "öleyim, artık bu hayatı sevmiyorum" ne de "illa yaşayayım, daha yaşayacak çok zamanım var, şimdi ölmek o kadar uygun değil, ölüm bana yakışmıyor, daha yaşım genç" gibi bir şey. Zaten egonun mutlu yaşadığı müddetçe ölme arzusu yoktur.

İşte burada ne oluşuyor? Hayat korku ve arzularla mı yaşanacak, yoksa fıtratla mı yaşanacak? Her zaman tekrar ediyorum: bir Hintli ermişe sordukları şey bu. "Ne oldu?" diyorlar, "ne fark var erdikten sonra, ermeden önceki hal?" "Korku ve arzu üzerindeki egemenliklerini yitirdiler." O fıtratını kaybetme, fıtratından uzaklaşma korkusu ve tekrar fıtratına dönme ümidi -yoksa başka bir korku ve ümit değil. Yani dünyayla ilgili bir ümit veya korku olmamalı insan. Dünyaya dair herhangi bir ümit ve korku gereksiz bir şeydir.

Futbolcu Örneği: Arzu-Korkusuz Motivasyon Mümkün mü?

Peki bu bizde şöyle bir soru doğuruyor: mesela bir futbol takımındaki bir futbolcu örneğinden yola çıkarsam, o maçı kazanmak için içindeki arzular ve istekler, puan durumundaki cetvelde düşme korkusuyla beraber, o maçtan alacağı transfer parası vesaire motivasyonunu artırır ve o korku ve arzularla bütün gayretini o maça sarf eder. Hepimiz için de öyle: çalışmam gerekiyor, çocukların var, hanımın var, ev var vesaire -bunları da denk tutalım. Korku ve arzuları futbolcudan aldığımız zaman, işte buradaki örneğimizde, aldığın zaman ermiş olur mu? Alabilse keşke. O maça çıkar mı çıkmaz mı? Çıkar. Güzel.

Şimdi eğer -bu çok önemlidir- o kişi kendini sadece psikolojisinden ibaret görüyorsa ve öyle algılıyorsa, sen ondan arzu ve korkuyu aldığında o bir posaya döner, hiçbir şey yapmaz, aratabilir. Bu, söylediğimiz gerçeği değiştirmez. Neden değiştirmez? Çünkü biz insanı sadece o psikolojisinden ibaret görmüyoruz. Bakın psikolojik benlik asla ihlaslı olamaz; psikolojik benlik asla gerçek anlamda sonuna kadar samimi ve dürüst olamaz. Sürekli bir şeyleri gizleme, saklama, az gösterme vesaire; öyle olmak zorunda, çünkü ego kendini korumak zorunda.

Şimdi eğer insan sadece psikolojiden ibaret olsaydı, gerçekten arzu ve korkuyu aldığın zaman insan hiçbir şey yapmak istemezdi, hiçbir şey yapmaya güç bulamazdı. O yüzden çokça sorulan bir soru şudur: "eğer arzularım kalmazsa ben hiçbir şey yapmayacağım o zaman." Çünkü neden böyle diyor kişi? Çünkü şu an yaptığı her şeyi arzu ve korkuyla yapıyor; şu anda psikolojik düzeyde yaptığı her şeyi arzu ve korkuyla yapıyor. Arzu ve korkusunu alırsan, motoru çıkarılmış bir araba gibi kalır, sadece bir kaportadan ibaret kalır. Peki insan sadece bu mudur? Zaten temel soru budur, insanlığın sokulduğu temel cendere de budur.

Ne diyorlar? "Arzuların olmalı" diyorlar; bir kısım şeylerle de seni korkutuyorlar. İşte "kendin ol" derler -bunlar tabii sahte "kendin ol"lar: vazgeçilmez ol, zeki ol, başarılı ol, mutlu ol, etkili ol, cazip ol -bir sürü şey bize pompalanıyor. Yani arzu kancaları atıyorlar değil mi aslında? O kancaları sadece dışarıdan atmıyorlar, hepsinin suçlusu dışarısı değil; kendi kendimize de, yani benlik kendi kendine de kanca atıyor. Şöyle olmalısın diyor: maça çıktın, iki gol atmalısın falan vesaire, kendini göstermelisin, tribünlere kendini alkışlatmalısın değil mi? Hepimiz maça çıkıyoruz; sabah çıktığımız şey bir maçtır, ego düzeyinde. Ve ego hem kendi kendine hem de dışarıdan arzu kancalarıyla sürekli tetiklenmeye çalışıyor.

Bir gün bir eğitimdeydim, biri bana dedi ki "o zaman siz bize niye eğitim veriyorsunuz?" Ben dedim: niye eğitim veriyorum? Çünkü bu bilgiyi doğru buluyorum, onu paylaşmak istiyorum, başka bir nedenim yok. "Demek ki hocam, siz de arzu ediyorsunuz" dedi. Demek ki mutlak manada arzu kötü bir şey değil.

Şöyle: psikolojik benlik düzeyinde, gerçek anlamda kişi erdiğinde, psikolojik düzeyde arzu ve korku kalmaz; veyahut da psikolojik düzeydeki arzu ve korku artık onun motivasyonları haline gelmez. Yani psikolojik düzeyde ufak tefek arzular bile olsa, ermiş kişi o arzu ve korkular tarafından yönetilmez. Kedi gibi "iyi bir yavru sahibi olmak için" doğurmaz mesela; herhangi bir arzuyla hareket etmez.

"Hocam, öz benliğin refiki (yardımcısı) olabilir mi psikolojik benlik? Yani öz onu istediği gibi idare ediyor mu?" Hani o şeye eriştiğimizde, arzu ve korkularımız kalmadığında, o zaman özümüz egolarımızı istediği gibi idare edip dengede tutuyor. Tabii, zaten orada egolar artık tamamen ego adını almazlar bir yerde; onlar sadece bir şeyleri yapıp etmek için insana verilmiş araçlar hükmüne girerler.

Tırnak içinde söyleyeceğim, yanlış anlaşılmasın: şimdi bir insanın kölesi nedir? Efendisine hizmet edendir değil mi? Kölenin tanımı nedir? Efendisine hizmet edendir. Hani köle şunu demez: "ben bugün çalışmayacağım veya gezmek istiyorum." Efendisine tabidir değil mi? İşte psikolojik benlik, ermiş kişide, ruhun hizmetkarıdır. Ruhun isterseniz kölesi deyin, isterseniz daha makul bir kavramla hizmetkarı deyin; ona hizmet eder. Destekçi de diyemeyiz, çünkü onun desteklenmeye ihtiyacı yok; sadece ona bir araçtır.

Psikolojik Benlik Ruhun Hizmetkarıdır: İbrahim-İsmail Kurbanı

Yani bu neye benzer? Benim ilmim var diyelim, benim şuurumda bir ilim var; şimdi bu ilmin aktarılmasının aracı nedir? Dildir, sestir, kelimedir. Ben şimdi bunu aktarmadığım zaman bir eksikliği var mı o ilmin? Yok, o ilimde herhangi bir eksiklik yok. Ama o ilmi aktarmam için kelimelere, seslere ihtiyacım var. Bu bunun gibi; ruhtaki bir kısım niteliklerin ve değerlerin aktarılması için bir kanal gibi, bir usul gibi hizmet görür psikolojik benlik.

Onun için kadim geleneklerde kurban ile sembolize edilmiştir. Yani İsmail, İbrahim'in kurbanıdır. İbrahim burada ruhu, Hazreti İsmail psikolojik benliği temsil eder. Dikkat ederseniz orada ne diyor? "Seni kurban edeceğim" dediğinde, "emrolunduğun gibi yap, beni de teslim olanlardan bulacaksın" diyor. Yani psikolojik benlik ruha tam bir teslimiyet ve tabiiyet kazanır.

Herhangi bir arzu ve korku taşımamaya dikkat edin; orada İsmail'in temsil ettiği şey nedir? Herhangi bir korku yoktu değil mi, herhangi bir arzu da yoktu orada İsmail'de. "Ya biraz korkuyorum" veya "biraz daha yaşamak istiyorum" gibi herhangi bir şey yok; o tam bir teslimiyet. Zaten o bir rüyadır ve bir semboldür. Orada anlatılan şey bunun idrak edilmesidir. Yani ruh, nefsi tam olarak kendisine tabi ve hizmetkar kıldığı zaman, o zaman ne olur? İşte Kabe'yi inşa etmiş olursun; kendiliğini bütün diğer unsurlarınla birlikte doğru bir şekilde inşa etmiş olursun. Yani Hz. İbrahim'in Hz. İsmail'le birlikte Kabe'yi inşa etmesi demek de, aslında ruh ile nefs, yani ruh ile psikolojik benlik birbirine tam bir uyum içinde olduklarında, o zaman inşa veya bir şeyin tamamlanmışlığı tahakkuk ediyor demektir.

Kabe'nin İnşası ve Binici-At Metaforu

Binicinin atı idare etmesi gibi. Aynen öyle. Binici atı bir faaliyet için kullanıyor; at olmasa da o binici var. Yani binicisiz at eksik değildir -özür dilerim, atsız binici eksik değildir. Binici olmayabilir de tabii; binici olmamak ona bir eksiklik vermez. Bir yarışma gerektiği zaman, bir yere gitmek gerektiği zaman ve o unsurlarla gidilecekse, böyle bir şey bulursa yapar, bulamazsa bir dert değildir.

O bahsettiğim, "erdiğimde korku ve arzu üzerindeki egemenliklerini yitirdiler" diyen zat yine şöyle diyor -toparlayayım onu: ona bir Batılı diyor ki, "ben anlamak için soruyorum." Mesela, "bir kılıçla kafanızı gövdenizden ayırsam veyahut bir silahla başınıza ateş etsem ne olur?" "Bir şey olmaz" diyor, "bedeni bırakır giderim." Yani benim bu dünyada illa bu hayata katılacağım, içinde olacağım, yarışacağım gibi bir şeyim yok; baktım birisi kellemi kesti, bedeni bırakır giderim. Çünkü neden? Bir eksiğim yok.

Bedeni Alıp Gitmek: Hz. İsa ve Hz. İdris Örneği

Evet, yani beden ve nefs ruha tabidir. "Bizim sıkıntımız bedeni de alıp gidemediğimiz için mi?" Bedeni de alıp gidemediğimiz için değil; kendimizi beden zannettiğimiz için. Asıl mesele orada. Yoksa Allah sana bazen bedeni de verir. Bazı kişilerde beden ruha tabi bir şekilde, ruh tarafından beden emilir ve onunla yükselirsin; işte Hz. İsa için, Hz. İdris için "göğe çekildi" denen durum da budur, ama bu illa gerekli olduğu için değil. Allah'ın bir de böyle bir tarzı var, bunu bilmemiz için. Yoksa "ben bedeni alıp gitsem ne olur, gitmesem ne olur" -eskimiş elbiselerimi alabilir miyim gibi, alsam da olur almasam da olur. Ama "almak zorundayım" diyorsan orada bir sakatlık var demektir. Ben bedeni niye alayım ki, ona ihtiyacım yok. Ama Allah derse ki "bedenini ruhuna uygun hale getirdim, al bedeni de götür" -o zaman Hz. İsa gibi bedeni de alıp götürebilirsin.

"Eyvallah, o da güzel bir şey oldu, bir açılım yarattı" -şu an konfor alanlarımıza tutunmamızdan bahsettim. Çünkü bakın benlik kendini ne olarak görüyor? Şu anda bizim "ben" dediğimiz benlik, kendini bir beden ve o bedenle birlikte var olan bir psikoloji olarak görüyoruz. Öyle görünce, tırnak içinde, bütün hazinesi bu; bütün hazinesi bu olan kişinin bu hazinesini alırsanız ne kalır geriye? Hiçbir şey.

Halbuki bir ermiş için bunlar bir anlamda hiç gibidir; bunlar alınsa geriye kalan yine kendisidir. Eğer bunlar alındığında geriye kalan bir varlığın yoksa, siz yanlış bir yerde duruyorsunuz demektir -belediye sizin bedeninizi kaldırır sonuçta. Sizin elbiseleriniz gibidir bu; elbiseyi çıkartırsınız ve gittiğiniz aleme uygun size bir elbise verilir. Her alemin bedeni farklıdır; cennet alemindeki beden farklıdır. Beden derken o dışsal kılıf diyebileceğimiz şey birbirinden farklı.

Bedensiz olabilir misiniz? Bedensiz de olabilirsiniz. Korku ve arzuları çıkarttığın zaman, kıyafeti kendin seçiyorsun galiba, istersen seçebilirsin. Korku ve arzu kalktığı zaman zaten buna bir ihtiyaç duyma kavramı üzerinden değil; "buraya uygun olan budur" dersin, onu giyersin. Yoksa "ihtiyacım var, onsuz olmaz" diyeceğin bir şey değildir.

O yüzden insanın her zaman dikkat edeceği şey, psikolojik benlikteki korku ve arzuları görmek ve onları olabildiğince azaltmaktır. Bir günde bir dokunuş olacak, bütün hepsi kalkacak değildir; korku ve arzular ne kadar güçlüyse, psikolojik gerilim, huzursuzluk, kaygı, endişe, öfke o kadar yüksektir. Korku ve arzu ne kadar düşükse, bu bahsettiğimiz şeyler o kadar azalır.

Özgürlüğün Bedeli

O yüzden insan dışa o kadar odaklı bir şekilde uğraşmayacak. Çünkü seni dengesiz ve öfkeli, gerilimli vesaire hale getiren şey dışarıdaki bir şey değil, içeride onunla bağlantılı olarak işleyen korku ve arzu. Mesela ben bir kimseyi kaybetme korkusu duymuyorsam ilişkilerime bağımlılık yaşamam. Ama ben bir insana çok bağımlıysam, onu çok arzu ediyorum demektir; onu kaybetmenin beni azaltacağını zannediyorum demektir. O zaman o ilişki bende bir bağımlılık formasyonuna bürünür; artık o ilişkim bir bağımlılık ilişkisidir. Ben orada özgür değilim, korku ve arzularımdan özgür değilim. Ne kadar çok korkum varsa, ne kadar çok arzum varsa, o ilişki benim için o kadar bağımlılık anlamına gelir. Ama ben özgürce bir ilişkiyi yaşayabilirim -eşim, arkadaşım, her türlü bu alandaki ilişkilerimizde.

Dikkat edin, mesela karşınızdakini özgür bırakırsınız; bu ne kadar büyük bir şeydir. Kendiniz için de büyük bir şeydir. Özgürce benimle arkadaşlık yapabilirsin, yapmama özgürlüğüne de sahipsin. Benimle arkadaşlık yaparsan sana kendi fıtratımın kodlarıyla davranmaya söz veririm; yapmamayı dilersen, fıtratımın kodları gereği seni özgür bırakırım.

Tabii ego şöyle diyor: "böyle sevgi olur mu, ben birinin bana bağlansın, bağımlı olsun, bensiz yapamasın istiyorum." Ego böyle istiyor. Onun için bir insan size "sensiz yapamam" derse uzak duracaksınız. Yoksa "aradığımı buldum, bensiz yapamayan biri var, kendimi iyi hissediyorum" diyorsanız, orada size tuzak kuran içerideki benliğin farkında değilsiniz demektir. Bir insan bensiz yapamıyorsa fıtratından epey uzaklaşmış demektir. Siz bunu bir bulunmaz nimet kabul ediyorsanız, siz fıtratınızdan uzaklaşmışsınız demektir.

"Beni görmeden yapamıyor, bundan mutlu musun?" "Mutluyum." Yazık o zaman. Bir insanın sensiz yapamamasından mutluysan, oturup bir düşünmen lazım, sen nesin? "Buna aşk diyorlar hocam." Herkes özgürdür bu konuda, herkesi özgür bırakıyoruz; böyle demesinler diye bir arzumuz yok, herkes istediğini yapabilir.

Burada bakın, nedir mesele? Arzu ve korku olmadan hayatı yaşamak. Peki bu mümkün mü? Psikolojik düzeyde mümkün değil ama ruhsal düzeyde bu mümkün. Herhangi bir arzu ve korku duymamak, gerçek özgürlüğün tarifidir. Bir insan arzu ve korku duyuyorsa asla özgür olduğunu zannetmemelidir, özgür olduğunu düşünmemelidir; sadece o durumda ne kadar tutsak olduğunun analizini yapmalıdır. Bu konuda da acele etmemeli; öyle "özgürlük, ben özgürüm kardeşim" demekle olan bir şey değildir. Bütün o arzu ve korku haritasını sakince çıkartmanız gerekir.

Hani Esaretin Bedeli filminde olduğu gibi, adam yirmi küsur yıl nasıl özgürleşeceğinin hesabını yapıp onun için çalıştı, uzun bir kanal açtı vesaire. Bütün o "beni tutsak eden ne, benim hapishanemin, benim hücremin sınırları nerededir, nereden sonra ben özgür olabilirim" -bunu analiz etmemiz gerekiyor. Özgürlüğün bir bedeli var; bu bedel ağır bir dışsal bedel değildir, içsel bir şeydir. Arzu ve korkularından vazgeçebilirsin ama ego vazgeçmek istemez; o egoyu görüp onunla özdeşleşmemek gerekir. Yani ben o arzu ve korku duyanı onaylamıyorum.

Egonun İki Memesi: Arzu ve Korku

Çünkü ego der ki: kimse sana böyle tutkuyla bağımlı değil, işte sensiz de yapabiliyor, her zaman bu ilişkiden ben ne anlayacağım, her zaman beni bırakabilir. Hatta bazen egolar dener; bırakır da uzaklaşır, bakar onsuz yapabiliyor mu yapamıyor mu diye. Onsuz yapamazsa mutlu oluyor, onsuz yaparsa "Allah kahretsin" diyor, gene "yaş tahtaya bastık" diyor. Bakın bu nedir? Bu, arzu ve korku üzerinden bir ilişkiyi yaşamaktır.

Ego hayatın konseptini böyle yorumlar ve değerlendirir; der ki "başka ne var ki, başka ne olabilir ki?" Egonun şöyle bir tuzağı vardır: der ki "böyle arzu korku olmadığını düşün, hayat ne kadar dümdüz, tatsız olur değil mi." Azıcık bir arzu olacak, tutku olacak, korku olacak, tırnak içinde gerilim olacak; sanki hayat böyle yaşanır. Evet, ego için hayat böyle yaşanır. Ama o ruhsal varlık böyle şeylere ihtiyaç duymaz; o yüzden metafizik gerilim de yoktur. Metafizik düzeyde ne gerilim vardır, ne kaygı vardır, ne endişe vardır.

"Peki nur nerede kalıyor burada? Bir de nur meselesi var ya, nurlu yüz daha değerli deniyor; nur ruh mu oluyor?" Nur, ruhun bir niteliğidir, niteliklerinden biridir. Dolayısıyla çok dikkat etmemiz gereken şey, herhangi bir olumsuzluk yaşadığımızda, bu bendeki hangi korku ve arzudan kaynaklanıyor? Çünkü ego, tırnak içinde, iki memeden besleniyor: arzu ve korku. Bunlar olmadan ego olmaz. Mesela bir bebek düşünün; ne zaman egosu olduğunu hissederiz? Bir şeyi arzu ettiğinde, onu istiyor mesela, elinden almaya çalışıyorsunuz, bırakmıyor, istiyor. Veya bir şeyden korkuyor. Dolayısıyla insanın kendiliğini bulması konusundaki dönüşüm, arzu ve korkularını fark etmesi ve bunların üzerinde çalışmasıyla ilgilidir.

Korku, Açlık ve Eksiklikle Sınanmak

O yüzden dikkat edin, Yaratıcı aslında bize birçok olayla arzu ve korkuyu aşmanızı telkin eder. Mesela meşhur bildiğiniz bir ayet var: "Biz sizi biraz korkuyla, açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan ederiz" mealindeki ayet. Aslında burada biz bunu daha çok "bela veririz" diye okuyoruz; bunlar bela değil. Karşılaştırma, aslında tamamen bir insanın bir şeyle karşılaştırılarak o konuda dönüşümünün sağlanması anlamına gelir. Yani nedir bunlar, bu gibi olaylar? Senin kendiliğine dönüşmen noktasında reaksiyona sokar. Yoksa Allah bela veriyor değil; ya niye vereceksin, Allah niye bela versin, niye musibet versin? Bildiğimiz anlamda böyle bir şey yok.

Allah seni bir şeylerle karşılaştırıyor; neyle karşılaştırıyor? İşte korku duyacağın şeylerle karşılaştırıyor ki neyden korku duyuyorsun onunla yüzleş. Sevgilin ayrılacak, seni bırakacak -tamam, korkma. Eşin bırakacak -korkma. Çocuğun seni umursamayacak -korkma. Herhangi bir yakının ölümü -korkma, senaryo yazamayacaksın diye. Bir iş yapıyorsun, başarılı olamayacaksın -korkma. Bir şeyden korkma; hiçbir korku hak ettiğin bir şey değil.

Peki niye korkuyla karşılaştırıyor? Daha doğrusu aslında bir şeyle karşılaştırıyor da sen korku duyuyorsun; peki bu ne için oluşturulmuş bir karşılaşma? Korku odağını tanı diye. Korktuğun şeyi tanı ve korkanı tanı; kim korkuyor? Bunu anlaman için sana bunlar geliyor.

Başka? İşte açlık. Yani nedir açlık? Eksikliğini hissettiğin şey. Bu sadece yemek içmek değil; sevgi açlığı hissedebilirsin, bu da bir açlık türüdür. Anlaşılamama açlığı hissedebilirsin, "hayatta kimse beni anlamadı, buna açım" -hepsi açlık bunlar; egonun eksikliğini hissettiği her şey, susuzluğunu hissettiği her şey bu açlık kavramı içine girer.

Başka? Makam. Bir şeyin eksikliği; ego der ki "tamam da işte şu eksik" -neye dair? Mala dair. Bakın kendilikle ilgili: diyorsun ki "başarılı oldum ama tam istediğim gibi değil, amaçladığım hedefe ulaşamadım" -ego der ki bir eksiklik var burada. "Üniversite okudun ama doktora yapamadın" -bir eksiklik. Veya "falan seni sevdi ama Sezen Aksu'nun bir şarkısı var ya, daha yaşanacak çok şey var" -bir eksiklik var hikayesi. Hepsi ego bunların. Bütün dünyadaki şarkıları toplayın, hepsi ego, hep bir eksiklik, "daha yaşanacak çok şey var." Yaşamasan niye eksiklik hissediyorsun? Eksiklik hisseden kim? Bunu analiz etmek lazım.

Kökü Sağlam Ağaç: Mümin ve Münafığın Farkı

Dolayısıyla bakın, ayet aslında insanın bu gibi şeylerle yüzleşmesine dair bir farkındalık aynası tutuyor bize. Ve diyor ki: sabredenleri müjdele. Nerede sabretmek? Bir pozisyonda direnmek demek aslında, çıplak anlamı bu. Bir pozisyonda direnmek; bu pozisyon durma pozisyonu da olabilir, eylem pozisyonu da olabilir. Mesela bir adam yirmi kilometrelik bir yol alıyor, yoruldu; ne deriz? Biz ona "sabret" deriz. Sabret demek "otur" demek değil; yol alma konusunda devamlılık göster demektir. Bir insan bir şey bekliyor, hâlâ beklediği gelmemiş, "biraz sabret" diyoruz. Yani sabır, herhangi bir durum karşısında olunması gereken pozisyonda durabilme bilincidir; korkusuz ve arzusuz.

Şimdi burada "sabredenleri müjdele" -yani nerede sabreden, nerede durabilen, gerçek kendiliğinde durabilen, arzu ve korkunun yalpalamasına kapılmayan, arzu ve korku rüzgarları tarafından sürüklenmeyen? Sürüklenmemen için neye ihtiyaç var? Kendiliğinde köklenmiş olmana ihtiyaç var; gerçek kendiliğinin farkında olmana ihtiyaç var.

Yine Kur'an'ın bir başka ayetinde der ki, müminle mümin olmayanı ayırırken, mümini kökü sağlam bir ağaca benzetir; mümin olmayanı da bir yerde olan ama köksüz olduğu için çok çabuk bir şekilde rüzgarla dağılıp giden bir bitkiye benzetir. Şimdi biz ne yapıyoruz? Bakacağız: ben herhangi bir arzu ve korkum tetiklendiğinde dağılıyor muyum, dağılmıyor muyum? Dağılıyorsam o zaman diyeceğim ki ben gerçek kendiliğimde henüz kökleşmedim; gerçek kendiliğimi tam fark etmedim. Fark edinceye kadar buna devam edeceğim.

Allah "eksilteceğim" diyor. Biz dua ediyoruz: "Ya Rabbi, elimizdekinden alıkoyma." Allah ise "alıkoyacağım, eksilteceğim, azaltacağım" diyor. Sen diyorsun ki "azaltma, eksiltme." Bu nasıl bir şey böyle, hep düşünmüşümdür; garip bir şey. Nasıl etmek lazım duayı? Duayı şöyle etmek lazım: "Ya Rabbi, beni kendimden kendine al, beni gerçek kendime döndür. Başıma gelecek herhangi bir hadise karşısında, gerçek kendilik bilinciyle o olayı yaşamayı bana nasip et. Gerçek kendiliğin farkındalığıyla ben o olayı yaşayayım." Bunu dua etmek lazım; en temel duam bu olmalı bir insan için.

Gerçek kendilikle yaşarsanız her hadise bir deneyimdir, doğal olarak yaşanabilecek bir şeydir. Arkadaşın bana kazık attı; ne olur, ne olacak? Dünyevi bir şeyin kaybıdır en fazla. Birisi seni kandırdı; ruhunu mu çaldı? En fazla paranı çalabilir, en fazla maddi bir şeyini alabilir, değil mi?

En Kıymetli Hazine: İnsan Olmak

Hani bazen duyurular yapılır: "hırsız var, dikkat edin." İnsan eli ilk önce nereye gider? "Cebine" dersiniz; değil, nerede kıymetli bir şey varsa oraya gider, değil mi? Siz de öyle yapacaksınız: etrafta birçok tırnak içinde hırsız olabilir, manipülatif insanlar olabilir; siz neye dikkat edeceksiniz? Benim en değerli hazinem nedir, ben onu koruyayım. "Adam beni kandırdı" -ruhumu mu çaldı yani, para mı çalmış oldu? Bu illa "git paranı çaldır" anlamında değil; ama neye dikkat edeceğiz? Benim gerçek hazinem nerededir?

Hani bazen eve hırsız girer değil mi; ne yaparsınız ilk önce? En kıymetli şeyiniz neredeyse gidip onu kontrol edersiniz. Yoksa kırlenti çalmış mı, mutfaktaki bardağı almış mı diye bakmazsınız. En kıymetli şeyiniz derken bu illa para olacak demek değil, çok kıymetli bir hatıra da olabilir; ama nedir orada, dikkat edin, en kıymetli şeyiniz neredeyse ne ise gidip ona bakarsınız.

İşte biz de öyle olacağız. Hayatın birçok değişimi, birçok olgusu içinde neye dikkat edeceğiz? En değerli hazinemi koruyor muyum? Peki en değerli hazinen ne? İnsan olmak, fıtratın, özün -en değerli hazinem bu. Bu hazineye bir şey olmazsa sorun yok. Bu bilinç, gerçek anlamda farkında olunan bir kendilik halinde gerçekleşir. Gerçek anlamda kendini fark ettiğinde bu bilinç gerçekleşir. İşte peygamberlerin temsil ettiği şey de budur.

Bu dünyadaki her şey gidecek, bir şey kalmayacak kimseye. Kandıran da gidecek, kandırılan da gidecek; kimseye bir şey kalmayacak burada. Allah sadece şunu soracak: insan olarak gönderip de insan olarak bana dönenler kim? Yoksa Allah şunu bunu soracak değil; uzun hikaye, hesap yok. Sen çok uzun hikaye istersen Allah onu da sorar. Ama bilen insan için soru şudur: insan olarak Allah beni var etti ve gönderdi bu dünyaya; ben de şu an insan olarak mı ona dönüyorum? Hani bunun bir başka versiyonu: Allah diyecek ki "sen neydin, kimdin?" Temel soru bu. "Ben seninleydim, sen sana verdiğim gerçek kendiliğinde miydin, gerçek özünde miydin?" Temel soru bu. Korumaya çalışmamız gereken de bu.

Yoksa hayatta şu olmuş bu olmuş, ne kadar çok hadise vardır hayatta. Peygamberin hayatını düşünün, Hazreti Yusuf'un hayatını düşünün. Bütün bunlar niye bize anlatılıyor? "Bak böyle şeyler çok olur" der. Bunların özü nedir, ne anlatılıyor burada? Bak Hazreti Muhammed insan olarak gelmiş, insan olarak Rabbine dönmüş. Babası doğmadan ölmüş, annesi altı yaşında ölmüş, dedesine verilmiş, dedesinden sonra amcasına -şu bu, bir sürü hadise. İhanete uğramış, aldatılmış, suistimal edilmiş, şu olmuş bu olmuş, bir sürü şey. Peki neye işaret ediyor kutsal metin? Peygamber insan olarak gelmiş, insan olarak yine dönüyor. Başka bir şey yok. Hz. Yusuf insan olarak gelmiş, insan olarak dönüyor.

Hz. Yusuf'un Zindanı: Fıtratın Cennetinde Yaşamak

"Hocam, Hz. Yusuf'la ilgili benim çalıştığım mesnevide bir bölüm okuduk: padişah, sultan zindana geldi, zindandaki bütün esirleri çıkardı. O anda Allah-u Teala Cebrail'i gönderdi, Yusuf'a şöyle söylettirdi: Yusuf, herkes çıksa da sen çıkmayacaksın." Ama Hazreti Yusuf hiçbir şey söylemiyor; çünkü o şuna bakıyor: çıkacağım mı çıkmayacağım mı değil, fıtratımdan çıkacağım mı çıkmayacağım mı? Yoksa hapishaneden çıkacağım mı çıkmayacağım mı, bu dünya hayatının bir sürecidir, olgusudur.

Burada "başkaları çıkmayacağım demek değil" -yanlış anlaşılmasın, illa çıkmayacağım ve illa çıkacağım değil. Hz. Yusuf için önemli olan insanlığını muhafaza etmektir. Bu sefer Allah çıkma diyor zindandan; ona bile bir şey veriyoruz. Çıkma deyince bak bu onun için problem değil. Bu bir menkıbe ise, anlatılan burada maksat şu: "bak herkes çıktı" der ego, "bir ben kaldım," problem etme. Sen fıtratından çıkma; fıtratının cennetinde yaşa. Zahiren dünyevi bir hapishanede yaşayabilirsin fakat fıtratının cennetinde yaşa.

Eğer fıtratının cennetindeysen, zahiri anlamda zindanda olsan da bir problem değil. Zahiri anlamda bir sarayda olsan bile, eğer benliğinin arzu ve korku hapishanesindeysen, saraylarda da olsan zindandasın. Ama gerçek anlamda fıtratındaysan, zindanlarda da olsan saraydasın. O yüzden hapishanemiz arzu ve korku parmaklıklarıyla örülmüştür; onlar bizim hareket kabiliyetimizi sınırlıyorlar. O hareket kabiliyetimizi sınırlayan şeyleri bulup onları çözümlememiz gerekiyor.

Peki okuduğumuz ayet aslında neyi anlatıyor? Diyor ki: bakın siz arzu ve korkularınız tarafından yönetiliyorsunuz. Ben de arzu ve korkularınızı, tırnak içinde, tetikliyorum ta ki bunları keşfedin. Bazen doktorlar bir yere vurur, ağrı nerededir diye tespit etmek için, değil mi? Bir hareket yaptırır, o hareket sayesinde nerede problem var onu ortaya çıkarır. Şimdi Allah da diyor ki: bakın ben bir hareket yaratıyorum, bazı olaylardan korkuyorsunuz, bazı olaylardan dolayı bir huzursuzluk, bir memnuniyetsizlik, bir tatminsizlik yaşıyorsunuz. Bunlarla korku ve arzularınızı tespit edin, keşfedin ve kendiliğinizin merkezinde ikamet edin. Çünkü Darüsselam odur.

Darüsselam'a Çağrı

Allah bizi Darüsselam'a çağırıyor; selamet yurduna, huzur yurduna çağırıyor. O huzur yurdu ne Kudüs'tür ne semavi Kudüs'tür, göklerde de bir Darüsselam değil aslında o. Gerçek Darüsselam aslı içimizdedir; insanın kalbi Darüsselam'dır, bütün o dışsal Darüsselamlar onun yansımalarıdır. Darüsselam'a Allah çağırıyor, sekinet yurduna çağırıyor. Ego ise nereye çağırıyor? Arzu ve korku iklimine çağırıyor.

O zaman insan hangi çağrıya uyacak? Arzu ve korkularına çağıran egoya mı, Darüsselam'a çağıran öz fıtratına mı? Bütün tercih burada yatıyor; bu tercih insanın aynı zamanda bilinç düzeyini ifade eden bir şeydir. "Ben Darüsselam'ı tercih ediyorum" -ama Darüsselam'ı ego dünyasında tercih etmiyorum. Şimdi kime sorsam diyecek ki "biz de tabii Darüsselam'ı tercih ediyoruz, selamet, huzur, denge, barış." Ama sen onu nerede arıyorsun? Ego düzeyinde arıyorsun; hayır, orada bulunmaz. Egonun sahte Darüsselam'ları var.

Sen dışarıdaki kaosu "okey" deyince içeride Darüsselam'da mı oluyorsun? Dışarıdaki her şeye "okey" demek değil bahsettiğim; aslında her zaman dışarıda kaos yoktur, kaos da vardır kozmos da vardır, yani oluş ve bozuluş alemidir bizim kadim geleneğin ifadesiyle. Mesele şu: sen bu oluş ve bozuluş aleminin, psikolojik benliğin arzu ve korkuları penceresinden mi yaşayacaksın, yoksa gerçek öz kendiliğinin penceresinden mi yaşayacaksın? Özne burada önemli. Ve biz gerçek kendimize dönmeye çalışıyoruz; yani psikolojik benliklerden, onların arzu ve korkularından, gerçek saflığı ve huzuru ayırt ederek. Buna dönebildiğimiz oranda huzurluyuzdur.

Peki ego ne yapıyor? Bakın ego her şeyin sahtesini önermekte ustadır; mekanizması buna kodlanmıştır. Eğer doğru yönetmezseniz, ego ruhun yerini doldurmaya çalışır. Hani meşhur bir söz vardır ya, "hayat, kainat boşluk kabul etmez, boş olan yer bir şeyle doldurulur." Şimdi biz hepimiz özümüzün farkındalığını unuttuğumuzda bir boşluk oluşuyor; o boşluğa ego doluyor. Ego da diyor "ben huzur arıyorum" ama nerede huzur arıyor? Kâinatta huzur arıyor: "her şey arzu ettiğim gibi olsun, arzu ettiğim gibi olmuyorsa dağa çekileyim, insanlardan bıktım." Bak nerede arıyor? Dışarıda arıyor. Veya "şu olursa tatmin olurum" diyor.

Egonun da tırnak içinde bir kutsal metni var kendine göre; egonun da peygamberi var, egonun da tanrısı var deyim yerindeyse. Şimdi egolarımızın elçileri var; bir şey oluyor, bize bir elçi geliyor oradan, "bunu yanına bırakma" diyor. Bir bakacaksın, nereden geliyor bu elçi, hangi benlik bu elçiyi göndermiş, bu duygu kimin elçiliğini yapıyor? Dikkat edeceksiniz: bir elçi geliyor, mukayese yapıyor -"niye sen ondan daha iyi değilsin, yaşın da aynı, aynı zamanda üniversiteye girmişsin ama adam doçent olmuş, sen böyle." Eğer biri de size bir haksızlık yapmışsa, bu süreçte başka bir elçi gelir; "sen doğru oldun mu, ilerleyemezsin" der. Bak ne elçiler geliyor, çeşit çeşit yalancı elçiler gelir.

Yalancı Elçiler ve Ruhun Sesi

Hayır demesini bileceksiniz. Ruhun sesi de -dışarıdan gelen haberci de- "şu parayı buraya kaptırma" der ama seni sevdiği ve şefkatinden dolayı der; sadece sesi budur. Ama egonun dediği şey de aynı olabilir, ama korkarak söyler o. Mesela ruhun sesi şunu der: "bu adam üçkağıtçı" ama bunu ona şefkat ederek der. "Ulan bak bu üçkağıtçı, dikkat et" demez; der ki "bu, egosuna yenilmiş, üçkağıtçı olmuş, ne kadar kötü bir şey" -böyle der, üzülür ona deyim yerindeyse, şefkat eder. Yoksa herhangi bir korku duymaz.

Mesela Hz. Musa'nın getirdiği mesaja inanan sihirbazlar tövbe ettiler; tövbe edince Firavun da dedi ki "sizi öldüreceğim, asacağım, keseceğim." Onlar dedi ki "önemli değil." Şimdi orada Firavun'un zalimliğini tanıdılar ama bundan bir korku duymadılar. Yani ruh her şeyi görür ama bunları arzu ve korku üzerinden görmez.

Peki bu ideal, insana neden ütopik görünüyor?

(Sohbet burada, katılımcıların teşekkürleriyle ve bir sonraki görüşmeye dair kısa bir düzenlemeyle son buluyor.)