Gerçek Sükûnet Nerede Bulunur

Kısa Özet

Sohbette, sahabelerin ağaç altında peygambere yaptığı biat metaforundan yola çıkılarak insanın dünya (deniz) içinde değil, ancak kendi kalbî merkezinde (kara) sükûn bulabileceği; Hristiyanlık, İncil ve Kur'an'dan örneklerle bu hakikatin evrensel bir öğreti olduğu anlatılıyor. Ardından insanın kimlik, meslek, mizaç, güzellik gibi geçici ("esmerim ama güzelim" sözüyle ifade edilen) özelliklere dayanmasının psikolojik kırılganlık yarattığı; en çok reaksiyon gösterdiğimiz noktanın bize hangi zemine/dayanağa yaslandığımızı gösterdiği işleniyor. Son bölümde ise modern ve varoluşçu felsefenin alemde sükûn arama yanılgısı, Bediüzzaman ve Eckhart'tan alıntılarla eleştiriliyor ve gerçek dayanağın yalnızca Allah/mutlak olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Gerçek sükûnet dünyada/alemde değil, ancak kalpteki ilahi merkezde bulunabilir.
  • İnsanın en çok reaksiyon gösterdiği nokta, aslında neye/hangi zemine dayandığını ele verir.
  • Peygamberler ve veliler en çok belayı/musibeti en yakınlarından, en çok dayandıkları yerden görürler; bu, onları yanlış zeminden koparıp asıl dayanağa yöneltmek içindir.

Ağacın Altındaki Biat ve Merkezde İkamet Etmek

Ne? Yani mesela ağacın dallarıyla, meyvesiyle ilgili bir biatlaşma yok. Ağacın altında peygambere bir biat var. Ama dikkat edin, biz ağaçta bir sükûn bulmaya çalışıyoruz. Ağaçtaki bir şeyle biatlaşmaya çalışıyoruz. Mesela birine diyoruz ki, "beni mutlu edeceksin değil mi?" diyoruz. Halbuki onun demesi lazım ki, ne alakası var, nasıl olabilir? Bunu teklif eden de, bunu kabul eden de bir cehalet sergiliyor. Anlatabiliyor muyum? Ama tabii ki bu cehalet çok yaygın bir cehalet. Hepimizin içinde olduğu bir şey yani.

Halbuki orada nedir biat? Peygamber'e, peygamberle temsil edilen hakikate, peygamberle temsil edilen mutlak varlığa bir biat var. O yüzden biz bu alemde yaşarız. Fakat bu alemde sükûn bulmak için yaşamayız. Aksine bu alem belki bizimle sükûn bulabilir. Bir yöreyle. Mutlak değil, izafi bir sükûn bulabilir. Mesela işte peygamber denir ya, Medine'ye mesela oraya bir rahmet veriyor değil mi? Bir huzur veriyor. Fakat peygamber rahmeti, huzuru, dinginliği, sükûneti nerede aradı? Medine'de mi aradı? Değil. Veya başka bir yerde mi aradı? Hayır. Hiçbir yerde peygamber onu aramıyor. Peygamber kendi merkezinde onu buluyor.

O yüzden bir Şazeli şeyhi olan Şeyh el-Alevi'ye bir gün bir müridi geliyor. Şeyh el-Alevi diyor ki: "Ne haldesin? Nasılsın?" "Allah'ın rahmeti içindeyim, Allah'ın rahmeti tarafından sarılmışım." O diyor ki: "Bu yetmez." "Peki ne?" "Rahmetin senin içinden çıkması gerekiyor. Yani senin merkezinde öyle bir kaynak var ki, o kaynak ilahidir." Allah'ın "yerlere ve göklere sığmadığım, mümin kulumun kalbine sığdığım" hadisinde bize ifade edilen merkez ve kaynaktır ki, aslında o kaynaktan o rahmet, sevgi, şefkat fışkırır. İşte o zaman diyor, "sen Kemal olmuş olursun." O zaman gerçekten sükûn orada bulunur.

O yüzden biz nerede ikamet etmeliyiz? Merkezimizde ikamet etmeliyiz. Merkezden bir uzantımız olabilir, çıkabiliriz. Fakat orada ikamet edemeyiz. Başka bir yerde ikamet ettiğimizde onun acı sonuçlarıyla karşılaşırız. Tıpkı düşünün mesela sürekli denizde olan bir gemi yıpranır değil mi? Ve hiçbir zaman sükûn bulamaz. İşte o karaya çekilme veyahut da işte bir güvercinin, denizin üzerindeki o bir nevi karaya nispet edebileceğimiz geminin direğinde ikamet etmesi, işte bu buna işaret eder.

Hristiyanlık'taki Ağaç Sembolizmi ve İncil'den Güvercin Kıssası

İşte aslında Hristiyanlık'taki bu kutlanan Noel ağacı aslında buna işaret eden bir şeydir. Ama tabii bu ne kadar böyle anlaşılabiliyor, bilinmez. Ama bunun aslı budur yani. Bütün o geleneklerdeki merkezi ağaç sembolizmi buna dayanan bir şeydir. Kişi ancak onda güven bulmalıdır. Karadan uzak, bitkin bir güvercinin geminin ana direğinde dinlenmesi gibi, insan da yegâne sığınak olan onda sükûn bulabilir.

Mesela İncil'den alınan bir parça diyor ki: Hazreti Nuh, suların karanın üzerinden çekilip çekilmediğini görmek için güvercin gönderdi. Fakat güvercin ayağının ucunu dahi koyacak bir yer bulamadı ve gemiye geri döndü. Bakın bunu neyle ilişkilendiriyor bir gelenekselci; bu meseleyle ilişkilendiriyor. Yani akıllı güvercin, ayağını koyabileceği bir kara bulmadığı müddetçe ayağını yere koymamış. Ta ki ayağını koyabileceği bir kara bulaydı o zaman koyacaktı.

Şimdi biz hiç bakmıyoruz: aya koydu, yere koydu, nereye koydu. Çalkantılı bir aleme bırakıyorsun kendini, ondan sonra ızdırap ve acı ondan sonra başlıyor. Kendine de yazık, ayağını koyduğun yere de yazık. Şimdi ben denize açılsam ve desem ki "kardeşim bu deniz niye böyle çalkantılı, böyle bir şey olur mu" desem, denize de günah, bana da günah. Hem kendime yazık etmiş oluyorum hem de denizden beklenmeyecek bir şey beklemiş oluyorum. Mesela diyorum ki "ben denize açılacağım ama hiç sallanmayacağım" yani. O zaman ben bir şeyleri anlamamış oluyorum.

İşte aslında Hristiyanlık'taki bu gelenek, hem Hazreti İsa hem de o ağaç sembolizmi içinde bahsettiğimiz bu noktaya işaret ediyor. Aslında o gelenekte her yılbaşında bir nevi bir biat gerçekleşir. Yani "ben yaratılmış olan şu kâinat ağacının altında Hz. İsa'ya biat ediyorum" diyor; aynı peygamberimize biat eden sahabiler gibi. Anlatabiliyoruz. O zaman biz sarsıldığımız zaman veya çalkalandığımız zaman anlayacağız: niye bu çalkantı? Bu çalkantı, çünkü denizdesin. Peki ne yapman lazım? Karaya çıkman lazım. Karaya çıktığında sükûn bulursun. Ama ben hem denizdeyim hem sükûn bulmak istiyorum; böyle bir şey yok.

Denizde Yol Almak, Karaya Dönmek

Arifler kendilerine uygun olan yerde dinlenirler. İnsanların çoğu ise onlara uygun olmayan yerlerde dinlenmek ister. Son olarak şu söz ifade ediliyor: "Sen bizi kendin için yarattın. Kalbimiz sende huzur bulana kadar sükûnete ermeyecektir." Mesela zahiren, fiziksel olarak da bütün hareketler sükûna doğrudur, sükûnete ermeye yöneliktir. Neden? Çünkü son odur. Gerçek anlamda o sükûnete ermektir. Biz o sükûneti bulamayacağımız bir yerde aradığımızda kendimize bir eziyette bulunmuş oluyoruz. Ve onun neticesi olan sıkıntıları, zorlukları da doğal olarak yaşıyoruz.

İşte gerçek anlamda o sükûneti insan bulduğu zaman, güçlü bir kaptan gibi, farkında olan bir kaptan gibi bilir: "Ben denize açılmış durumdayım. Denizin de bir tabiatı var; dalgalıdır, çalkantılıdır, bazen az bazen çok. Ama benim asıl vatanım o deniz değildir. Ben o denizden geçiyorum ve ulaşacağım bir karaya ulaşacağım." İşte insanın hayatında kendisine ölçü edinmesi gereken anlayış budur. Biz bir denizden geçiyoruz; bu dünya denizinden. Bu dünyada bir şey dediğim hiçbir şey olduğu gibi kalmıyor. Hiçbir şey. Tabiatı böyle çünkü. Dolayısıyla hiçbir şey olduğu gibi kalmıyor. Biz mesela dikkat edin, ne kadar çok şeyin olduğu gibi kalmasını istiyoruz değil mi, mesela hayatımızda veyahut da çevremizde?

Kur'an'da karada yolculuk edin denir. Bunun bu konuyla alakası, ama denizde de öyle. Şu anda bunu konuşuyoruz ama seyahat edenler olur, bize ödünen karada yolculuk etmez; ikisine de işaret var. Yani kişi hem denizde hem karada yol alır. "Sizi denizlerde yürüten o değil midir? Denizlerde size yolculuk yaptıran o değil midir?" İşte onun idrakine varırsak, bu hayat denizinde bize o yol aldırır. Onun yol aldırdığının farkına varırsak yol alırız; yol aldırdığının farkına varmazsak kendi etrafımızda döneriz. O yüzden denizde yol almak esastır; yoksa hedefsiz bir şekilde dolaşmak değil.

Dolayısıyla bir mümine Allah bu alem denizinde yol aldırır. Bunun farkında olmayan insan ise yol bilincine sahip değildir. O bilince sahip olmadığı için de o yolda yaşadıklarını yanlış tefsir eder. Kur'an'da ilginç bir tabirdir: "Allah'a kaçın/koşun" diye bir ayet var, "Fefirru ilallah." Aslında kaçmak anlamı da taşıyan, uçmak anlamı da taşıyan bir kelimedir. Burada anlatılan şey şudur: denizde, o oluş ve bozuluş aleminde konacak bir yer bulamazsam, o denizde dört dönüp illa konacak bir yer arama; semaya uç. Orada da semayla kastedilen şey ruhani ve manevi olandır. Veyahut da karayla orada kastedilen şey bizim kendi içimizdeki bâtıni merkezimizdir. Biz kendi merkezimize dönmeliyiz.

Onun için İncil'de bir söz daha vardır. Hz. İsa dağa çıkar, orada uykusu gelir, bir bakar ki başını koyacağı bir yastık bile yok, hatta taş bile yok. Onun için der ki: "İnsanoğlu başını dayayacağı bir taş bile bulamadı." Bu da bununla ilgili bir şeydir. Yani başını kimin dizine dayayacağını iyi tespit etmen lazım. Başını Allah'ın dizine dayayacaksın. Biz yanlış dize dayıyoruz, yanlış omza dayıyoruz. Ondan sonra diyoruz ki "o omuz çöktü." Tabii ki bu doğal bir şeydir, olması da iyi bir şeydir.

Neye Dayanıyoruz? Psikolojik Zeminler

Tabii burayla bağlantılı bir şekilde ele alalım; bu sefer psikolojik bir alana biraz geçeceğiz. İnsan neye dayanıyorsa -bu gerek kendi içinde gerek kendi dışında olabilir- neye dayanıyorsa onu koruma ve ona gelecek zarar karşısında reaksiyoner olmak zorundadır. Mesela psikolojik olarak kendimizin neyin üzerine dayandığımızı gözden geçirmemiz lazım. Mesela bazen bir insan en zahiri düzeyde bir mesleğe, bir imaja, bir kariyere, bir psikolojik kimliğe dayanır ve o onun dayandığı psikolojik zemindir. O psikolojik zemine bir saldırı geldiğinde veyahut da o psikolojik zemine bir taarruz vuku bulduğunda kişi buna dayanamaz; mecburen reaksiyon verecek. Çünkü onun üzerine dayanıyor.

Yani bu şuna benziyor: birisi bizim ayağımızın altındaki halıyı çekse ne yaparız? Ya düşeriz veyahut da düşmemek için, onu ayağımızın altından çekene karşı olabilecek en etkili reaksiyonda bulunuruz. O yüzden bakacağız ki neyin üzerine dayandığımıza bakmalıyız. O dayandığımız şey asli bir şey değilse, ona dayanmamamız da gerekir. Ona dayanmak yanlış bir kimliklendirme olacaktır. Yani kendimize yanlış bir kimlik ile, yanlış bir temel ile bakıyoruz demektir. Ve buna gelecek taarruza dayanma şansımız yoktur. Ya kendimize dönerek zarar veririz -karşıdakinin karşı atağını eğer kaldıramıyorsak- ya kendimize döner oradaki reaksiyonu yaşarız, veyahut da başkasına döner (reaksiyonu ona gösteririz).

Psikolojik zeminler neler? Mesela meslek olarak orada kimlik buluyor, sonra öyle yaşıyor. Daha psikolojik olarak da ifade edebilir miyiz? Mesela mizacının özelliklerine güveniyordur. Mesela diyelim ki kendisini cesur olarak, kendisini güçlü, kimsenin yapamayacağını yapabilen biri olarak gören birine "sen bunu yapamazsın" dediğinde, onun dayandığı temele taarruz etmiş oluyorsun. Diyebiliriz ki zaten zeminlerimiz mizaçlarımızın özellikleridir desek daha doğru bir söz söylemiş oluruz. Yani o özelliklerimize biz dayanıyoruz.

Mesela "sen kimsin" denildiğinde, dikkat edin, zihnimize gelen -psikolojik olarak o zahiri şeyleri bir kenara bırakalım- insanın mesleği, kariyeri. Ki onlar da çok önemlidir; onları küçük gördüğüm için söylemiyorum. Fakat çok daha derinde kendi psikolojik zeminimize dayanıyoruz. Halbuki işte orada da, ilk konuştuğumuz meseleyle bağlantılı olarak, biz bizdeki ruha istinat edebiliriz.

"Esmerim Ama Güzelim": Geçici Olana Dayanmamak

Zannediyorum yine İncil'de veya Tevrat'ta olabilir: "Esmerim ama güzelim" diyor mesela -Süleyman'ın Neşideler Neşidesi'nde mi geçiyordu, hatırlanabilir. Bunu ilk başta "esmer güzelim" diye algılayabiliriz. Ama demek istediği şudur: zahirim sınırlı, fani, geçici; ama özüm ruhani ve mükemmel. Hepimiz öyleyiz: esmeriz ama güzeliz.

Şimdi biz esmer tarafımıza dayanıyoruz. Mesela diyelim ki zahiren çok güzel bir bayan mıyız, değil miyiz, bununla uğraşabiliriz değil mi? Bir erkekse işte yakışıklı mı değil mi, uzun boylu mu kısa boylu mu, şöyle mi böyle mi. Aslında bunlar bizim esmer taraflarımız; yani geçici, sınırlı, fani taraflarımız ve çok da mühim bir şey değil yani. En güzel kadının bile sorunu olmuş değil mi? Neticede ihtiyarlıyor. Güzellik asli olmadığı için gidiyor. O zaman niye ona dayanıyorsun?

Onun için bu sözü doğru çerçevelemek lazım: "Esmerim ama güzelim." Yani neye dayanacaksın? Neye istinat edeceksin? Sendeki ilahi ruha istinat edeceksin. "Ben Allah'ın kendisine ruhunu üflediği ve kendi isimlerinin hakikatini yansıttığı bir aynayım." Bu kadar. Ne "güzelim", o kadar güzel değilim; ne "yakışıklıyım", öyleyim -hepsi boş, gereksiz şeyler. Bunlara dayanma. Eğer bunlara dayanırsan, bunlar da geçici olduğu için ya bunları muhafaza etmeye çalışacaksın ve bunlara karşı bir darbe geldiğinde aşırı bir reaksiyon göstereceksin, veyahut da bunlar elinden gittiğinde, değişime uğradığında kendini kötü hissedeceksin. Çünkü yanlış bir yere dayanıyorsun. O yüzden mesela zahiren bir kadına birisi "sen çok güzelsin" dese, ben o kadının yerinde olsam, "saçmalıyorsun" derim yani içimden. Açıkça söylemem; yanlış anlaşılabilir. Söylemem ama öyle düşünürüm.

Çünkü sen zahiri ve geçici olan bir noktaya vurgu yapıyorsun, dolayısıyla ben kendimi oraya dayandırmıyorum. Sen beni oraya dayandırıyorsan, o zaten daha büyük bir felaket; o da senin cehalet payındır. Ama ben kendimi ona dayandırmayacağım. Bir kız öğrenciye böyle bir iltifat etmişti de hoşuna gitmiş; "bunu ben yapmadım ki, yaratmadım, bu benimle alakalı bir şey değil" diyebilmeli. Yani o bizim sınırlı, zahiri bir yönümüz; asli bir şey değil. Allah da orada bir çeşitlilik yaratmış, kesret var orada. Ne bundan dolayı övünmek ne bundan dolayı yerinmek lazım; fakat ne de bunlara istinat etmek. Kendimizi bunlara dayamamak lazım.

Reaksiyonlarımız Bize Neyi Gösterir?

İşte mesela bazı insanların kendilerini çok zeki oluşlarına, iyi akıl yürütmelerine dayamaması lazım. Bazılarının kendilerini duygularına dayamaması lazım. Mesela kendini çok merhametli olarak algılayan bir insana "sen merhametsizsin" dediğinde ne büyük bir reaksiyonla karşılaşırız. Bakın burada bizde bir şey olabilir, fakat biz varlığımızı ona dayandırıyor muyuz? Bende merhamet olabilir, fakat ben "merhametliyim" diye özdeşleşmemem gerekir. Onu kendime bir dayanak edinmemem gerekir. Çünkü o eğer olumlu bir şeyse zaten Allah'a ait bir şey; ancak ben o merhameti yansıtıyorum.

Dolayısıyla mesela çok merhametli, hatta hayatında hiç merhametsizlik yapmamış bir insana biz desek ki "sen merhametsizsin" -eğer o kendini o merhametle özdeşleştirmemişse rahatsız olmayacaktır ve bunu gayet sakin bir şekilde soracaktır: "Bu kanaate nasıl vardın?" diyecektir. Ama kendini ona dayandırmışsa o zaman çok büyük bir reaksiyon göstermek ihtiyacı hissedecektir, veyahut da kendi içinde bir çöküntü meydana gelecektir. Dolayısıyla en reaksiyonel olduğumuz noktalarda biz neyin üzerine dayandığımızı görme şansına sahibiz. Yani en çok beni ne sarsıyorsa, ben onun üzerine dayanıyorum demektir.

Mesela diyelim ki kendini rasyonellikle, zihinsellikle çok bağdaştıran birine "sen fazla duygusal değilsin" dediğimde, "o kadar da değilim" diyebilir mesela; çünkü onun üzerine dayandırmıyor. Ama "sen hiç akıllı biri değilsin" dediğinizde, bu onun üzerine dayandığı bir zemin olduğu için çok rahatsız olacaktır. İşte bu noktada insan en büyük reaksiyonu veya en büyük sarsıntıyı nerede yaşıyorsa ona bakacaktır. Kendimizi kötü hissettiğimiz nokta orasıdır. Orada ya muhataplarımıza büyük bir reaksiyon gösteririz, veyahut da içimize çökeriz. İkisi de aslında eşit bir reaksiyondur, bir farkları yoktur. Dışa dönük saldırıda da bulunsan, içe dönük yıkım da yaşasan, bu aynı şeyi ifade eder: sen bir şeye dayandın, onunla özdeşleştin, o sarsıldığında da sen sarsıldın.

Yani kişinin kendiyle ilgili bir resmi vardır; o resme kim sataşırsa biz hemen reaksiyon gösteriyoruz. Mesela sanattan, estetikten anlayan birine "sen hiç bu işten bir şey anlamıyorsun" deseniz, ne kadar rahatsız edici olur değil mi? Veya insanları rahatsız etmemek, insanlara zarar vermemek isteyen, kendini bununla özdeşleştiren bir kişiye "sen insanlara çok zarar veriyorsun" deseniz, büyük bir reaksiyonla karşılaşacaksınız. Neyin üzerine dayanıyorsa, o bizim en reaksiyonel olacağımız noktadır.

*Hocam, o şeyi nasıl göreceğim, adamın dayanak zeminini?*

Niye göreceğiz ki? Nasıl gözlemleyeceğiz, bunu niye göreceğiz? Önce onu düşünelim: adamın öyle bir dayanaktan kurtulması gerekiyor. Benim öyle bir zeminim var, ben ondan kurtulmam lazım; işte o kadar. Bir tek ben kendi zeminimle uğraşacağım, başkasının zeminini sarsmayacağım. Başkasının zeminini zaten sarsıyor Allah, alemdeki hadiselerle. Ben karşımdaki insanı bilsem de sarsmayacağım; bileceğim, mümkünse onu o zeminden en başta bahsettiğimiz daha olumlu bir zemine, bir ileri safhada da kutsal zemine yanaştırırım.

Mesela bazı insanlar vardır, "insanlar beni çok seviyor" der mesela -daha çok ikiler bunu söyler. Veya işte bir sekiz ne der? "İnsanlar bana çok güveniyor, ben bir işi sonunu görmeden bırakmam" der mesela; kendince böyle bir güç algısı vardır. Şimdi onun bütün dayanaklarını elinden alsan, onu seven bütün insanları alacak olsan ve ona bunu ima etsen, o zemininde büyük bir sarsıntı yaşar. Ama bunu niye yapacaksın? Bunu kendi egon adına yapıyorsan, burada da ayrı bir zemine bakmak lazım. Mesela insanların zemininin kaygan ve dayanaksız olduğunu görmek, bazen bana onlardan daha iyi olduğum hissini verebilir; bu da benim bir dayanağım olabilir mesela değil mi? Ona dikkat edeceğim. Niye insanları zayıf görmek istiyorum veya niye insanların sarsılmalarını görmekten hoşlanıyorum? Demek ki orada, diyelim, kendimi daha küçük görmem, daha aşağı görmem veyahut da bir kısım insanların bana büyüklük tasladıklarından dolayı rahatsız olmam söz konusu olabilir. Buna dikkat edeceğim o zaman, çünkü o doğru bir şey değildir.

Ben niye sarsayım birinin temelini? Zaten temeli yok, ne diye sarsayım? O, temel olarak zannediyor ama. Dolayısıyla kimseyi imtihan edemeyiz, etmememiz gerekir. Bir kimseye "ya işte görsün, kendini düzeltsin" -yok kardeşim, böyle bir şey olmaz. Sen kendini düzelt. Orada kendini düzeltsin diye yapmıyorsun; orada bir şey görmek istiyorsun. Karşındakinin zayıf olmasını, sarsılmasını, o büyüttüğü egonun boş olduğunu görmek istiyorsun ve ona göstermek istiyorsun. Ama bunu ne için istiyorsun?

Mürşidin Yaklaşımı: Tatlılıkla Terbiye ve Budama

*Hocam mürşit bu şeyi görüyor mu peki? Mürşit mi bunu görüp ona müdahale ediyor?*

Görür. Onun kaldırabileceği ölçüde müdahale eder. Yalnız şu da şöyledir: senin altındaki halıyı bazen değiştirirler, fark bile edemezsin. Ahmet Amiş Efendi der ki: "Ben dört duvarı değiştiririm, çatıya halel gelmez." Yani dört duvarı değiştirir, o çatıyı sarsmam diyor. Anlatabilir miyim? O yüzden zaten tek bir zeminimiz yok. Birden fazla zeminimiz, zeminciklerimiz var; fakat çok temel bir zemin de vardır. Bir de yan zeminler vardır. İşte kâmil mürşitler o zemini tatlı bir şekilde değiştirirler. Ama bilmez miyiz, bu her zaman süt liman gibi gerçekleşmez; öyle bir şey de yok yani.

Ama onu olabilecek en tatlı şekilde yaparlar. Yoksa "ben onun gafletini görüp de sarsılsın" diye bir şeyleri yoktur. Aksine bazen müritlerinin yükünü bile almayı tercih ederler ve öyle yaparlar. Ama tabii her şeyin bir neticesi var. Ev taşırken bile -değil mi- bir zorluk çekiyoruz; bu maddi ev taşırken bile onu yaşıyoruz. Manevi ve psikolojik olarak yer değiştirdiğinde yaşamayacak mısın? İster istemez yaşayacaksın; bunu yaşamamak düşünülemez. İşte zeminimiz yara aldığında, bu bizim için en sıkıntılı, en zorluklu durumdur. Onu aşıp zeminini doğru bir noktaya getirdiğinde de hayatta kazanacağın en büyük şeyi kazanmış oluyorsun. Dolayısıyla insan o noktada bunu bir olumsuzluk gibi görmemelidir.

Belki daha önce de bahsetmiştim: kâmil bir insanın bir torunu anlatmıştı. Elli-altmış yaşında bir bayan bunu anlatırken diyor ki: "Ben küçüktüm, beni Eyüp Sultan'a götürdü. Dedi ki: benim kıyamadığım yerde sen buda." İlgili bir söz bu: "ben torunuma kıyamıyorum ama sen onu buda ki gelişsin, boy atsın, kemale ersin." Dikkat edin, en nitelikli ağaçlar iyi budanmış ağaçlardır değil mi? Biz hiç budanmak istemiyoruz mesela. Halbuki o kadar çok budanmaya ihtiyacımız var ki.

Hem ben çocukluğumda hatırlarım, bizim bahçemizde bir dut ağacı vardı, birisi gelir onu budardı. Derdim ki "bu ağacı mahvetti bu"; çünkü neredeyse sadece gövdesini bırakırdı. Halbuki üç dört ay geçerdi, öyle güzel yükselirdi ve öyle şey yapardı ki. Şimdi bunu hiç bilmeyen bir insan, o budamayı görse sanki ağacı katlediyor gibi görünür. Halbuki işte aslında bizim budanmalarımız da -bizim için bazen psikolojik olarak hoşnutsuzluk, rahatsızlık, depresiflik meydana getiren bütün bu budamalar- aslında bizim daha iyi boy yapmamız, daha asli olana yönelişimiz içindir. O yüzden Allah iyi budar; budaması da bizim hayrımızadır.

Mürşitler en yumuşak tavır ve tutumu en zayıf müritlerine gösterirler; en sert gibi görünen tutumu ise en güçlü, deyim yerindeyse, müritlerine gösterirler. İnsan iletişiminde de en aciz olan kişiye daha merhametli, daha yakın davranılır; daha güçlü olana ise daha sert, mücadeleci bir tutum sergilenir.

*Bu ruhsal boyuta geçince de böyle mi işliyor?*

Savaşırcasına görünse de onunla gerçekten savaşmak maksadıyla değil. Ben de dedim, ruhsal boyuta döndüğümüzde yine aynen böyle yaşıyoruz. Ama oradaki durum da herhalde yine özellikle bir muhasebeyi derinlerde bir yerde kuruyoruz galiba, değil mi? Tabii. Mesela deyim yerindeyse düşmüş bir insana vurmak uygun olmuyor; ama diyelim ayakta duruyorsa vuruyoruz. Ama Evliya'nın yaptığı tabii bu niyetle değil. Yani onu daha çok buduyor, daha çok sarsıyor, ta ki daha sağlam bir şekilde gelişsin. Tabii orada biz psikolojik olarak kendimize dönüp bir fayda mı görüyoruz diye bakmalıyız; onlar tabii bunu böyle bir kaygıyla yapmıyor.

Peygamberler, Veliler ve En Yakından Gelen Musibet

O yüzden mesela peygamberler, veliler için deriz ki, zahiren işte en büyük musibeti, belayı çekiyorlar. Aslında o gerçekte bela ve musibet, psikolojik açıdan baktığımız zaman öyle görünür. Ruhsal açıdan baktığımız zaman o bir bela ve musibet değildir. Baktığımız yere göre o değişiyor. Yoksa hiçbir peygamber, hakikat noktainazarında bir bela ve musibet yaşamaz; o bize dönük anlamda söyleniyor. Bize dönük yönüyle, hakikaten biz en çok bela ve musibete maruz kalanlar olarak peygamberleri, velileri görüyoruz.

Çok veli vardır ki eşi, kardeşleri, çocukları, çevresi ona düşmanlık etmiştir. Niye? Denir ki hiçbir peygamber kendi memleketinde ve kendi insanları arasında kabul görmemiştir. Çünkü Allah aslında bununla şunu öğretiyor: "senin dayandığın zemin, zemin değil" diyor. Hiç hayal bile etmediğin bir zeminde sana inkişaf ve tebliğ imkânı sunuyor. Biz bazen deriz "annem, babam, kardeşim bile böyle yapıyor" diye rahatsız oluruz; çünkü aslında onlara dayanırız. Bizim için en önemli dayanak çoğunlukla daha yakın olan insanlardır. Ve aslında onlardan gelecek bir sadakatsizlik, vefasızlık, düşmanlık, bencillik bizi ne kadar sarsar değil mi? Dışarıdan gelse o kadar sarsmaz. Zahiren böyledir. Ama gerçekte böyle bir sarsılma yaşamak iyi bir şeydir. En çok dayandığın yer sana diyor ki "dayanma"; oraya dayanma. Ve seni alıp içsel olarak başka bir zemine oturtuyor.

O yüzden insanın yolculuğu, işte o ağacın altında -metaforik olarak söylüyorum- sahabeler belki defalarca o ağacın altından geçmiş veya o ağacın altında bulunmuş, ama biat etmemiş. Şimdi biz de o ağacın altında yaşıyoruz, ama biat etmemiz gerekiyor. İşte o biat, mutlak olana yapılan biattır. O yüzden bir insan "ya ben dünyada sükûn buldum" diyorsa, veya "işte şunu yaşadım, sükûn buldum; işte evlendim, çocuk, şu bu, kariyer yaptım, mutlu oldum" diyorsa, hakikaten orada büyük bir yanılgı vardır, büyük bir aldanış vardır. Farkına varır ya da varmaz, ayrı bir konu. Ama mutlaka o şeyle karşılaşacak; o zeminin zayıflığı ile karşılaşacak. O yüzden "ne ile mutlusun" sorusunun doğru cevabını verebileceğimiz noktaya gelinceye kadar, hep yanlış cevapları arar durumdayız bizler. Bunu anlatabiliyor muyum?

*Yani böyle, bakıyorsunuz, evet zahirde mutlu, huzurlu; bir sarsılması gereken bir duruma karşılaşmasını beklemek gerekiyor bu durumda, ama olmuyor.*

O zaman diyorsun ki, gerçekten kendi içinde de ufak da olsa öbür tarafa bir şey atıyor galiba hani, ipi bir kancaya atıyor gibi. Çünkü huzuru içinde huzuru da sallıyor. Olabilir de olmuyor da; gözlemlediğim insanlar da var. Olabilir de olmuyor da. Çünkü öbür kefesi bu taraftaysa huzursuz olması lazım. Verdiğimiz metafor üzerinden verirsek, bazen bazı denizler daha sütliman gibidir veyahut da kişi...

Sütliman Bir Koyda Olmak da Yine Denizdir

Orada bir koya girmiştir. Anlatabiliyor muyum? O koyda mesela rüzgâr yoktur, fazla dalga yoktur; ama o da gene denizdir. Anlatabiliyor muyum? Adil'in böyle bir beyti var, öyle mi? Şöyle der: "Denizde menfaatler çoktur, fakat selamet karadadır." Mesela şöyle de var; diyor ki, atıyorum, biri hacı oluyor ya da başka bir şey oluyor; gene ailesinde çok ruhsallaşmamış, bakıyorsunuz ama yine hakikaten huzurlu bir hayat yaşıyor. Demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Çok büyük şeyler yok, hakikaten kopmuşluk da yok; ama öbür tarafta da çok atıfta bulunulmuşluk yok, ama bir yerde bir şeyleri düzgün götürüyor kendi çerçevesinde. Galiba orada bir şey yine dengeleniyor gibi geliyor bana.

İşte nispeten buna şöyle bir örnek verelim. Mesela ben 89-90'da bazen bahsettiğim bir zatla karşılaştığımda bize şu imayı verdi. Dedi ki "ne olsa yıkılırsınız" -mesela bahsederdi. Mesela dedim, işte gittim, annemin evinin kapısını çaldım; dedi ki "ben seni tanımıyorum." Ne hissedersiniz? O zamanlar bize böyle bir şey öğretiyordu. Hakikaten öyle değil mi mesela? "Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar" derler ya, işte o hesap. Yani hakikaten sana "bıktım senden" veyahut "seni istemiyorum, seni tanımıyorum bu saatten sonra" dese mesela, ne hissederiz yani? O zamanlar bize bunu düşündürdü. İşte maksadı neydi biliyor musunuz? Neye dayanıyorsun? Anlatabiliyorum.

Bazen işte hacca gidersin, işte böyle sana hürmetkâr bir eşin vardır, işte şudur budur falan filan; öyle bir mutluluk veya huzur hali yaşayabilirsin. Anlatabiliyorum. Ama bu, işte o Şeyh el-Alevi'nin dediği gibi, senin özünden kaynaklanan -o özün de Allah kaynaklı- oradan kaynaklanan bir sükûnet ve huzur mu? Yoksa alemde nispeten pozitif şartlardan, olumlu bir çevreden kaynaklanan bir huzur mu? Bunu ayırt etmemiz gerekir. Bakın, biz ne kadar o asli temele dayalı bir huzur içinde olursak, etrafa da aslında o şeyi yansıtırız ve verebiliriz. O zaman verebiliriz.

Mesela dikkat edin, herkes bir tehlike anında neye sığınmaya çalışır? En tehlikesiz olan bir yere değil mi? Yani mesela bir duvara dayanırsın, sağlam bir duvar ararsın değil mi? İşte aslında peygamberler ve arifler bize bunu gösteren insanlardır: hiçbir şey onları sarsmıyor, ne olursa olsun. Bu neyle mümkün? Bakın, bu egosal bir dirençle veya kendini katılaştırmakla veya duyarsız hale getirmekle mümkün değil; o ayrı bir şeydir, o da psikolojik bir şeydir. Mesela hiç müteessir olmamak, izole olmak, kendini kapsüle etmek, kapatmak -bu değil. Arif aleme, her şeye açıktır; fakat aleme dayanmaz. Yani dayanağı alem değildir.

Şimdi biz o noktada gerçek dayanağı bulduğumuz zaman hem kendimiz huzura ereriz hem sükûnet buluruz, hem de huzur ve sükûnete Allah bizi vesile kılar. Yoksa öbür türlü olmaz. Öyle bir durumda insan hiç kimseye derdini de anlatamıyor. Hiçbir dayanağı yok, hiç yok. Ve belki bir anlamda -dikkat edin, haddimiz değil böyle bir şey atfetmeye, ama ondan alacağımız bir ders var- mesela en dayanaksız bırakılan kimdi ve maruz kaldığı suçlama veya yaşadığı şey direkt onunla, en çok dayandığı şeyle ilgiliydi.

Hazreti Meryem, Hazreti Yusuf ve Mutlak Ayna

Dikkat edin burada niye öyle işliyor? İşte bu bahsettiğimiz meseleden dolayı öyle işliyor: dayanağının ve aynanın mutlak olması. Şimdi tabii psikolojide de deniyor ya, "birbirimize ayna olmak." Tamam, birbirimize ayna olmak iyi bir şeydir, ama alemde seni olduğun gibi yansıtacak bir ayna bulamazsan, o zaman asli aynalar devreye girer; gerçek ayna, mutlak aynadır. Ona bakacaksın, onunla o dengeyi sağlayacaksın.

İşte orada mesela Hazreti Meryem'in iffetine, doğruluğuna, sadakatine şahit olacak veyahut da bunu ifade edecek kimse yoktu. Hatta onu çok seven biri bile "vallahi ben de ne diyebilirim" der yani mesela, öyle bir durumda. Hazreti Yusuf da ondan uzak durmuş ve öyle yapmıştır. Yani orada ne var? Hakikaten Allah'a dayanmak, orada kendini Allah'a bırakmak ve onun aynasındaki görünümüne razı ve mutmain olmak gerekiyor. Yani o biliyor ki Allah şahittir; o zaman mesele kendisi için orada bitmiştir.

Ama bu ne kadar zor bir şey değil mi? İşte dediğimiz gibi, neye dayanıyorsak, mutlak dışında dayandığımız her şey şöyle veya böyle, o zamanda veya bu zamanda mutlaka ayağımızın altından kayacaktır. Çünkü tabiatı böyledir. Haşa Allah'ın böyle bir hesap sorması değil, veyahut da işte tabiatı böyledir. Şimdi nasıl suyun tabiatı sıvı olması ve ıslaklığıysa -bunu değiştirmenin bir alemi var mı, yok- ben mesela kuru bir su istesem olur mu? Mümkün değil değil mi? Tabiatı böyle; suyun tabiatı kuru olmamasıdır. Şimdi ben diyorum ki kuru bir su istiyorum -öyle bir şey yok, yuvarlak bir kare hikâyesi gibi, böyle bir şey yok.

Alemde de dayanak yok. Dayanak aradığında o gafleti sergilemiş olur. İşte bunu sergilemeyen ve öyle bir dayanak bulan kimse, o dayanak ile hem kendisi huzur buluyor hem de aleme bir dayanak oluyor. O yüzden yine Şeyh el-Alevi'nin buna dair bir sözü vardır: cennetin aslında aleme, insana muhtaç olduğu yönünde. Yani alem ve bütün her şey aslında insan ile ayakta duruyor, insan da mutlak ile ayakta duruyor. Yani mümin şunu idrak edecek: benim cennete ihtiyacım yok, olsa olsa cennetin benim idrakime ihtiyacı var; benim idrakim de mutlakın bana verdiği ilahi bir idraktir. Olsa olsa cennetin bana ihtiyacı var. Yoksa kendimizi böyle cennete ihtiyaç hisseden bir noktada görmek, insanın çok yüce bir noktadan çok düşük bir noktaya inmesi demektir.

Bazen deriz ya, "biri beni sevsin, nasıl seversen sev, yeter ki sevsin" değil mi? Bu aslında farkındalığımızı o kadar örtüyor ki. Allah seninle muhatap olmak isterken, seninle o sevgi ilişkisini yaşamak isterken, sen gidip başka şeylere yöneliyorsun, başka şeye değer veriyorsun. Onun için sufiler gafil insanlara şefkat eder; çünkü onları mağdur görürler, bizi mağdur görürler. Anlatabiliyor muyum?

Yani bir altın madeninin üzerinde oturuyorsun ama farkında değilsin. Gelir birisi, sonra o altın madenini bulamadığın için zor bir durumda kalıyorsun. Oysa o madeni açsak, oradaki bize verilmiş olan şeyi bulsak, hem huzura ereceğiz hem de insanlardan gereksiz ve yanlış bir şekilde beklenti içinde olmayacağız. O hazine olduğu halde göremediğimiz için diyoruz ki "şöyle biri bana değer versin, birinin nazarında bir kıymetim olsun" diye uğraşıyoruz mesela. Bu aslında insan için ne kadar trajik bir şeydir.

Yetime Kızmamak, Dilenene Kapı Kapamamak

O yüzden işte peygamber mesela -normalde insan böyle bir şeye bazen kızarız değil mi- diyelim ki bir insan görüyorsunuz, büyük bir hazinesi var ama açlıktan ölecek hale gelmiş; mesela öyle bir insan görseniz, ilk başta kızarız yani: "sen hasta mısın, bunamış mısın, ne bu hal, böyle bir şey olur mu" diye kızarız değil mi? İşte Duha suresindeki ayette aslında yetime kızma, yetimi üzme diyor. O da o ayetin devamında var, aynı anlama gelen, birbirinin peşi sıra gelen ayetler bunlar.

Peygamber yetimi üzer mi yani haşa? Böyle bir şey olabilir mi? Zahiren nasıl düşünülüyor? Buradaki yetim bizleriz yani. Hani asli kaynağından kopmuş, boynu bükük, oradan buradan bir şeyler devşiriyor. İşte Allah peygambere diyor ki: bunlara kızma, onları olabildiğince daha ulvi bir idrake yönlendir. Aslında kızılsa onlar için kızılır; onları anlamak lazım, anlatabiliyor muyum?

Yani düşünün, çok büyük bir ağaç var; ağacın binlerce meyvesi var, ama o kişi başını kaldırıp o meyveleri görmüyor, ağacın kabuğunu yiyor mesela, açlığını gidermek için. İnsan bunu görünce hakikaten kızar. Allah diyor ki kızma; çünkü görmüyoruz, görmediğimiz için bu noktadayız biz. Onun için işte dileyeni de geri çevirme diyor; yani o da şu, alemden dileneni geri çevirme diyor. Ama elinden geldiğince onu alemlerin Rabbine yönlendirmesini söylüyor. Yoksa haşa peygamber kendisinden bir şey isteyeni geri çevirmez. Yani o kişi sürekli alemden dileniyor, o ihtiyacını alemden gidermeye çalışıyor. Halbuki alemden değil, alemlerin Rabbi olan Hak'tan, o kaynaktan dileneceksin. Onu tecrübe ettiğinde -ne zaman tecrübe ederiz bunu? Allah ne zaman takdir etmişse- ama yol bu. Başka bir yol arıyorsak, işte o bahsedilen şey gibi, ayağımızı koyacak bir nokta yoktur.

Ayağını koyduğun nokta -iyi dikkat edersen- sağlam bir kara değildir. Ama tabii geçici olarak, nasıl böyle martılar denizde dinleniyorlar ama biliyorlar ki denizdeler, karadaymış gibi değil mi? Kendilerini kandırmıyorlar. Çok ilginç bir bilinçleri var orada: "ben denizdeyim, şurada hafifçe dinleniyorum" diye düşünür gibidir. Ama kendini karadaymış gibi görmez. Şimdi karadaymış gibi zannetseydi ne olurdu bir düşünün; işte tehlike o zaman başlar.

Kuş ve Geminin Direği: Geleneksel Bir Kıssa

Manevi yol, tasavvufta niye "kalbe dönüş yolculuğu" diye ifade ediliyor demiştik; o kalp o mutlakı simgeliyor, mutlakın bizdeki izi, bizdeki iz düşümü. Bununla ilgili bir metni okuyup tamamlayalım:

Bir keresinde bir kuş gemi direğine konmuş. Gemi okyanusun engin sularında ilerlerken kuş bu durumun farkına varamamış. Sonra okyanusun farkına varıp, direği terk edip kara bulmak için kuzeye uçmuş. Ancak suyun bir sonu ve sınırı olmadığını görüp geri dönmüş. Sonra güneye uçmuş, burada da bir son bulamamış, nefes nefese kalıp direğe dönmüş. Tekrar biraz dinlendikten sonra doğuya ve batıya doğru uçmuş; hiçbir tarafta suyun sonunu bulamayınca geminin direğine dönerek orada karar kılmış.

Gelenekselci ekolde böyle metaforlar çoktur. Yani bakın, dünya ve alem uçsuz bucaksız gibi gözükür, sınırı belirsizdir. Allah'a göre bir sınırı var ama bize göre görünmez, sınırsız gibi gözükür. Nereye gidersen git, alemde sükûn bulamayacaksın; bunu anlatıyor. Ta ki nereye döneceksin? Sağlam bir zemine, yani o geminin direğine. Gemi orada insanı sembolize ediyor, direk de insanın kalbini sembolize ediyor. Ta ki o kalbe dönüp orada dinleneceksin. Çünkü orada, kalp Allah'ın ikamet ettiği yerdir. O zaman hakikaten bütün çırpınmalar boşunadır.

*O durumda denizin üzerinde uçmayacak mısın?*

Tabii ki uçacaksın; ara sıra denize dalacaksın, üzerinde bazen biraz yüzeceksin vesaire. Ama orada sükûn bulacağın bir yer nazarıyla bakmayacaksın ve gerçek kaynağını, kökenini unutmayacaksın. İşte geleneksel/kadim öğreti ile pozitivist ve materyalist anlayış arasındaki temel fark budur belki. Pozitivist ve materyalist anlayış diyor ki biz alemde sükûn bulabiliriz; mesela yeterince gelişirsek, yeterince ilerlersek, yeterince medeniyetimiz gelişirse biz huzur buluruz. Aksine, öyle değil mi, bazen tam tersi, ters orantılı bir durum buluyoruz. Nedeni de şu: insan fıtratı böyle bir şey.

Varoluşçuluğun Çıkmazı: Ben Kimim, Alem Nedir?

*Hocam, Batı'da bazı karamsar filozof tipli insanlar var; yeterince neyin ne kadar olduğunu bilemedikleri, kestiremedikleri için karamsarlar.*

"Yeterince" derken bunun ne kadar olduğuna cevap veremedikleri için karamsar olurlar. Tabii, orada şimdi kendini o "esmerim ama güzelim" sözü üzerinden ele alıyor. Şimdi varoluşçuluk iki noktada bir cevap arıyor: ben kimim, bu alem nedir? En temel iki soru bu değil mi? Yani kendi kimliğiyle bir cedelleşmesi var; ikincisi, alemin tabiatıyla. Birincisinde diyor ki: kimse benim kimliğimin ne olduğunu tanımlayamaz, ben kendimi nasıl tanımlarsam odur diyor.

Alem konusunda ne diyor? Diyor ki: alem eğer Tanrı yaratmışsa bu kadar kötü olamaz; bu kadar içinde kötülük, olumsuzluk, problem, sıkıntı varsa o zaman Tanrı yoktur. Yani ateist varoluşçuluğun mantığı budur. Ama nerede durduğunu bilmiyor; bilmiyor ki o ağaçta, o ağacın da zıtlıklar içindeki bir varoluşu var. Yani sen mutlakta değilsin ki; mutlakın tezahüründe zıtlık olması bir zorunluluktur. Sen aleme niye sükûn bulmaya geliyorsun? Sükûn bulamayınca diyor ki "vay bizim halimize", kendini sanki -düşünün- bir çocuğu vahşi bir ormana atmışsınız gibi algılıyor. Zahiren böyle bir durum var; ama gerçekte böyle değil işte.

Yani eğer biz alemde sükûn bulmak nazarıyla aleme bakarsak, hakikaten alemde ayağımızı tam bir emniyet ve güvenle basabileceğimiz bir yer bulamayız. Hakikaten öyle. O zaman diyor ki: "ya Tanrı yoktur" -sizin mükemmel dediğiniz- "eğer varsa o zaman bunu izah edemezsiniz." Halbuki izahı çok basit: alem yaratılmıştır ve zıtlıklar içerir; sükûn bulmak için değil, deneyimlememiz için yaratılmıştır.

İlkine baktığımızda ise, "ben kimim" sorusunu, işte o "esmerim ama güzelim" ifadesindeki esmerim yönünde arıyor. "Kardeşim, ben esmerim ama güzelim." Yani işte niye böyle bir anne babanın evladıyım, niye şu ortamda doğdum büyüdüm, niye şu iklimde, şu şartlarda var oldum -bunlar bizim esmer yönümüzle ilişkili şeylerdir. Kendi kimliğini buradan üretmeye kalkma yani. Buradan kimlik üretmek gaflet olan bir şeydir. Bir kâğıda üst üste yazı yazmak ne kadar okunaksız oluyorsa, o sınırlı, geçici varoluşumuz üzerine kimlik inşa etmek de o kadar beyhudedir.

İki temel görüşte de aslında şu var: "ben Tanrıyım" iddiası. Böyle bir şey var mı? İlk başta oradan çıkmıyor. Ama izah edemeyince, bu sefer diyor ki "bunlara cevap verecek, beni tatmin edecek bir şey yok; o zaman bunu ben belirlerim." Yani gerçek anlamdaki cevabın farkına varamadığı, o idrake eremediği için, hem kendiyle ilgili hem alemle ilgili değerlendirmesine ölçü olarak bu sefer kendi egosunu koyuyor. Zaten bundan daha doğal bir şey yok; aslında bunu Tanrı olmak için yapmıyor. Cevap bulamayınca, ortada başka bir ölçü olmadığı için kendi egosunu oraya koyuyor, neticede öyle oluyor.

Yani burada -tekrar tekrar söylüyoruz- bir kasıt yok; kişi "ben Tanrı olacağım" demiyor. Ama diyor ki: Tanrı varsa bu kötülüklerin olmaması lazımdı; cevap bulamayınca Tanrı'yı inkâr ediyor. Tanrı'yı inkâr edince de onun yerine kendi egosundan başka koyacağı bir şey kalmıyor.

Ama bu görüş, sanayi inkılabı sonrası dönemde ortaya çıkıyor. Çünkü ondan önceki felsefeciler -birçok İslam felsefecisi de dahil- "mümkün olan alemlerin en güzeli" diyerek dünyayı, var olabilecek alemler içinde en güzeli olarak öne sürüyorlardı. Sanayi devriminden sonra, kadim bilgelikten kopmuş olsalar da, en azından alemin mutlak anlamda mükemmel olmadığını, alemin mutlakın sınırlı bir tezahürü olduğunu fark etmeye başlıyorlar. Ve ilginç bir şey söylüyor kadim bilgelik: Allah'ın alemi yaratması Allah'ın mucizesidir. Yani mutlak kendini izafi bir şekilde tezahür ettiriyor; bu aslında fevkalade bir mucize vari bir şey. Ve kendini örtüyor -ne kadar hayret verici bir şeymiş bu- yani kendine örtü kılıyor. Neyi? Gölgeyi kendine örtü kılıyor. Bu büyük bir mucize aslında. Anladınız mı? Bunu görüyor kadim bilgelik.

Modern Batı Felsefesi: Zahire Yönelme

Ama işte bu modern perspektif -dikkat edin- modern perspektifin temel yönelimi, bâtın olandan zahir olana doğru bir yöneliştir. Hem alemi zahir olarak analiz ediyor, onun bâtınındaki tecelliyi idrak etme gücü zayıf; hem de kendi bâtınını göremiyor, kendisini psikolojik düzeyiyle tanımlıyor.

Bunu neye benzetiriz biliyor musunuz? Mesela bazen görmüşsünüzdür, kuşların yavruları çıktıklarında hiçbir şeye benzemez, hatta böyle dersin "ne kadar çirkin bir şey." Ama onu bilen biri der ki "bu büyüyünce o kadar güzel bir kuş olacak ki." Neden böyle söyler? Çünkü bâtınında olacak olanı bilir; onun bir genetik temeli var, bir prensibi var. Ve bilir ki o acayip gibi görünen kuş yavrusu, gayet güzel, gayet estetik bir canlı olacak. İşte bâtını gören ehl-i idrak bu nazarla bakar. Zahire takılan, onun asıl güzelliğini hiç göremez; hata da oradan kaynaklanır.

Yani modern batı felsefesi aslında sürekli zahire yönelen ve zahirin içinde bir çıkış yolu arayan ekollerdir. O yüzden bu ekollerin hakikate ulaşma imkânı olmadığı gibi, aksine insanı hakikatten uzaklaştıran bir fonksiyonu vardır. Ama bu ilginç bir durum değil mi? İnsan yaşarken "iyi yapayım" derken aslında tam tersini yapabiliyor. Mesela şimdi bizlerde de o kayıp var. Yani bir şeye başlarken bir hareket noktan olsun diyorsun, ama aslında bâtından uzaklaşıp -mesela psikolojiden tutun, sanattan tutun, hepsinden tutun- yine hep dışarıya yönelmiş oluyorsun. Bâtından uzaklaşıp dışarıya yönelmeyi, üstelik bunu iyi bir şey yapıyormuş gibi, iyi niyetle yapıyoruz. Ve aslında böylece hakikatten uzaklaşıyoruz.

Bediüzzaman ve Eckhart: Kendini Sevmek, Allah'ı Sevmek

Bediüzzaman'ın bir sözü vardı: "Her bâtıl meslek hak adına çıkmıştır." Yani hakkı bulmak için çıkmıştır. İnsanın fıtratında, diyor, batıldan, yanlıştan, kötüden kaçma temayülü var temelde. O yüzden hiç kimse "ben gidip batıl bir felsefe bulacağım, ona inanıp bağlanacağım" demez; böyle bir şey mümkün değildir, insan fıtratı bunu yapmaz. Hakkı arıyor, hak diye arıyor. Ama Bediüzzaman'ın deyimiyle eline batıl geçiyor ve onu hak gibi görüyor. Anlatabiliyor muyum?

Dolayısıyla bugün aydınlanma, ateizm, pozitivizm, materyalizm -daha birçok şey- aslında hakkı aramak niyetiyle çıkılmış bir yolculuktur, fakat batıla varmışlardır. Diyelim ki rehbersiz kalmışlar. Ama şu değil: doğruyu bildiği halde bilerek yanlış bir yol ortaya koyuyor değil; yani Tanrı'yı bilip de Tanrı'yı reddediyor, yerine kendi tanrıcığını koyuyor -bu bile değil, yok öyle bir şey. Ama netice itibariyle bir insan Allah'ı bilemezse, zorunlu olarak Allah'ın yerine kendini koymak zorunda kalır. Hatta Bediüzzaman diyor ki, insanın kendini sevmesi, Tanrı'ya olan sevgisinin bozulmuş bir biçimidir diyor. Aslında hakikatte kendimizi sevmeliyiz; ama o "kendimiz" derken, o kendimiz ne?

O yüzden Eckhart bazen böyle tabirler kullanır; bazı mistiklerin de böyle sözleri vardır, der ki: kendini sevmek, Tanrı'yı sevmektir. Hakikatte bu böyledir. Ama o "kendi" dediğinde, kendinden kasıt sendeki ilahi nefes ise, onu sevmek nedir? Allah'ı sevmektir değil mi? Ama tam tersi istikamet de olabilir: kendini sevmek, Tanrı'yı nefyetmek de olabilir. Yani kendi egonu, kendi âni düzeyini sevmek ve ona odaklanmak, Tanrı'yı inkâr etmek anlamına gelir. Bakın, aynı ifade -biri kendini severken Allah'ı sevmiş oluyor, biri kendini severken Tanrı'dan uzaklaşmış oluyor. Ama buradaki fark ne? "Kendi" derken neye vurgu yaptığı, kendini ne olarak tanımladığı.

O yüzden mümin kendine hürmet eder, hatta kendini sever; ama "kendi" derken kendindeki ilahi tecelliyi sever, yoksa bireysel, psikolojik egosunu değil. O yüzden ben de ilk okuduğumda şaşırmıştım: "kendini sevmek, Allah'ı sevmektir" sözünü bu alt yapıyı bilmeden okuyunca kesinlikle yanlış anlaşılabilir. Meğer Allah ne güzel söylemiş, desek yeridir.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Fefirru ilallah" - Allah'a kaçın/koşun (Zariyat Suresi: 50) - Yetimi azarlamama/üzmeme ve el açanı geri çevirmeme ayetleri (Duha Suresi: 9-10) - Karada ve denizde insanı yürüten/yolculuk ettirenin Allah olduğuna dair ayet (metinde tam sure adı belirtilmemiştir) --- ---