Gerçek Tövbe ve Habil-Kabil'in Bilinç Düzeyleri
Kısa Özet
Bu sohbette gerçek tövbenin, cezalandırılma korkusundan değil, kişinin yaptığı yanlışı bizzat idrak edip ondan içsel olarak dönmesinden ibaret olduğu anlatılıyor; Allah'ın tövbeyi şartsız kabul ettiği, kabul olmayan tövbenin zaten gerçek tövbe olmadığı vurgulanıyor. Ardından mağduriyet, af ve egoizmin gerçek anlamı (sınırlı benlik algısına sahip olmak) üzerinde duruluyor; Habil ile Kabil kıssası üzerinden ego düzeyinde tepki vermekle ego-üstü, ruhsal düzeyde tepki vermek arasındaki fark açıklanıyor. Sohbetin sonunda insanın "negatif olmama hakkı"ndan ve manevi beslenmenin içteki ve dıştaki iki kaynağından bahsediliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Tövbe, cezalandırılma korkusundan değil, yapılan yanlışın bizzat yanlış olduğunu idrak etmekten ibarettir.
- Allah'ın tövbeyi kabulü şartsızdır; kabul olmayan bir tövbe varsa bu, Allah'ın kabul etmemesinden değil, o tövbenin zaten gerçek anlamda tövbe olmamasından kaynaklanır.
- Egoizm yalnızca haksızlık ya da kötülük yapmak değildir; sınırlı bir benlik ve varlık algısına sahip olmanın kendisi egoizmdir.
- Habil-Kabil kıssası, haksızlığa uğrayan ile uğramayan ayrımını değil, ego düzeyinde davranan ile ego-üstü davranan arasındaki bilinç farkını anlatır.
- İnsanın "negatif olmama hakkı" vardır; bu hak, kişi egonun tuzağına düşmediğinde kullanılabilir.
Gerçek Tövbe Nedir?
Nasılsınız? Allah'a emanet olun. Değil mi Yasir? Sana takılayım ben sana. Yani orada insan cezalandırma korkusundan dolayı mı günaha takılıyor? Kibrinden dolayı mı takılıyor? Nereden takılıyorsa takılıyor. Hiçbirinin anlamı yoktur orada. İyi olamayacağı kaygısı. Hani mesela işte sen bu kadar yanlış bir şey yapıyorsan senden adam olmaz, buna mı takılıyor diyelim. Halbuki bunların hiçbirinin şeyi yok. Hatta böyle bir sufi, böyle bir müridi çok fazla günahıyla böyle meşgul, işte kendini böyle kötü hissediyor. "Oğlum" demiş, babamız Adem demiş, "cennette günah işledi" demiş, "biz dünyada günah işlemişiz, çok mu" demiş yani. Hani bu kadar büyütme yani meseleyi. Nedir? Olur, insanoğluyuz.
Mesele onu fark etmek. Yani bir şeyin yanlış olduğunu fark etmek, onun yanlışlığını idrak etmek. Bu da önemlidir. Yani tövbe dediğimiz şey budur aslında yani. Yani tövbe dediğimiz şey, Allah'ın seni cezalandıracağından dolayı, işte bunun bir karşılığı olacağından dolayı, vesaireden dolayı tövbe etmek değil. O korkakların veyahut da şeylerin tövbesidir. Kendi egosunun tuzağına düşenlerin tövbesidir. Bir çocuk olur mesela, çocuk bir şey yapar, annesi onu cezalandıracak, der ki "bir daha yapmayacağım." Aslında bak orada tövbe etmiyor. Bu, annesi cezalandıracağı için "bir daha yapmayacağım" diyor. Halbuki o içeride "gene yapacağım" diyor. Yani tövbe bu değil mesela. Tövbe nedir? Tövbe bizatihi yaptığın bir şeyin yanlış olduğunu idrak etmektir. Yani onun için tövbe aslında Allah'la ilişkili de değildir, özüne bakarsan, yani o anlamda. Tövbe seninle ilişkidir. Yani tövbe kişinin bilinciyle ilişkili bir hadisedir.
Yani metanoya diye geçiyor İncil'de. Ona tabi bazı karşılıklar veriliyor da yeni bir şekilde düşünmek olarak da telakki ediliyor kelime anlamı itibariyle. Yani artık yeni bir şekilde düşünüyorum, o zaman sen tövbe etmiş oluyorsun. Yoksa ya işte bu günah Allah cezalandıracak, çarpacak, işte bu şey. Bu bir tövbe değildir aslına bakarsak yani. Tövbe, yaptığım şey, söylediğim söz, tavrım, tutumum, hissiyatım her neyse, bunun hakikaten yanlış ve doğrusunun da bu olduğunu söylediğinde işte bu tövbe olmuş oluyor. İslami kavram olarak karşılığı "dönmek" demek. Dönmek nedir? Bir şeyin yanlışlığını fark edip dönersin yani. Onu fark ettiğinde zaten dönmüş oluyoruz, tövbe etmiş oluyoruz.
Onun için aslında otomatik değil mesela; şöyle bir şey yoktur. Allah diyor "tövbeleri kabul edendir" mesela. Allah için şöyle bir şey yoktur: "Ya siz tövbe edin, ben bir bakacağım, belki ederim belki etmem." Böyle bir şey yok. Bizde var mesela insan olarak. Sen benden bir özür dile, belki affederim belki affetmem. Mesela Allah'ta böyle bir şey yok. Allah diyor ki "tövbe edin, tövbesini kabul ederim." Bakın ne kadar net bir formül, değil mi mesela? Şöyle bir şey yok: "Tövbe ederler belki affederim, tövbe etmeyeni belki affediyor belki affetmiyor."
Af, Mağduriyet ve Kendi Egomuzun Hakkı
Orada da Hazreti İsa'da var, diyor ki: "Ya Rabbi, onlar senin kullarımdır, dilersen affedersin dilersen azap edersin." Onlar benimle ilgili yanlış telakkileri var, senin vahdaniyetine karşı yanlış tasavvurları var. Orada Allah diyor ki: "Sen mi kendini bir ilah olarak ifade ettin?" Orada Hazreti İsa diyor ki: "Ya Rabbi, zaten sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben öyle bir şey demedim." Orada zaten açıklamak için bir soru soruluyor. Diyor ki: "Ya Rabbi, onlar senin kullarındır, dilersen onları affedersin dilersen azap edersin." Bak orada ne var; ama bu tövbeyle ilgili de biraz farklı. Ama tövbe eden, tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir. Tövbe edenin tövbesini Allah kabul eder. Öyle bir şey yok orada, Allah'ta ikilem yoktur.
Kabul olmayan tövbeden Allah'a sığınırız derken bizde bir şey var. Kabul olmayan tövbe zaten kendisi tövbe değil zaten, aslında. Yani aslında o kabul olmayan tövbeden kasıt, sen tövbe ediyorsun ama Allah kabul etmiyor anlamında değil. Sen öyle bir tövbe ediyorsun ki, o tövbe değil zaten. O yüzden de o tövbe kabul edilmiyor doğal olarak yani. Yoksa sen tövbe etmişsin, Allah da tövbeni kabul etmiyor gibi bir şey değil. Sen doğru şekilde bahsettiğimiz anlamda tövbe etmiyorsun. Hani bazen çocuğu görürsün ya, veya öğretmen mesela talebeyi görür: "Özür dilerim öğretmenim, bir daha yapmayacağım" ama sen bilirsin bir daha yapacağını. Bu zaten öyle. Hani hakikaten "ben çok yanlış bir şey yaptım, yaptığım yanlışın çok iyi farkındayım, inanın öğretmenim bir daha yapmayacağım" - öyle bir şey değil, o çocuktaki hal değil.
Bazen de öyle olur. Bazen de nedir? İşte "yapmayacağım öğretmenim, beni idareye vermeyin" falan filan. Bak orada, diyorsun ki "oğlum, bak, sen yaptığının yanlış olduğunu anla, ben gene idareye vermeyeceğim." Değil mi? Ama orada çocuk idareye verilmemek için "özür dilerim öğretmenim, bir daha yapmayacağım" diyor. O zaman onun özrü gerçek anlamda bir özür olmuyor. Mesela orada da öğretmen olarak bunu biliyorsan, ona mesela şunu yapacaksın: "Bak oğlum, ben seni idareye de vermeyeceğim, şuna da vermeyeceğim. Benim üzüldüğüm şey, sen bu şeyi yapıyorsun, en çok kendine zarar veriyorsun" desem, belki çocuk orada gerçek anlamda tövbeyi daha çok düşünecek yani. Ama çocuğu idareye verip vermemekle tehdit ettiğinde, çocuk orada gerçek anlamda aslında tövbe etmeyi öğrenmemiş olacak yani. Halbuki işte tövbe ne? Kişinin yaptığı, söylediği, düşündüğü, hissettiği bir şeyin yanlış olduğunu idrak etmesi. Bu, farklı bir düşünüş anlamına geliyor. Farklı bir anlayışın, farklı bir idrakin insanda açığa çıktığı anlamına geliyor. İşte o gerçek anlamda tövbe olmuş oluyor.
Yani mesela bizdeki tövbe kavramı, İncil'de geçen metanoya kavramı çok anlamlı, yerli yerinde şimdi. Yani bizdeki, dönmüş oluyorsun bir şeyden: bir yanlıştan, bir yanlış düşünceden, bir yanlış duygudan, bir yanlış bakış açısından, bir yanlış değerlendirmeden, bir yanlış benlik halinden dönüyorsun. Dönmek için ne gerekir? Bir insan niye bir şeyden döner? Onun yanlış olduğunu idrak ettiği için dönüyor. Evet, yani temeli, bir şeyin yanlış olduğunu fark etmektir. Onun için tövbenin temeli veyahut da asıl işlediği alan insandır, Allah değildir. Allah orada net ve açık bir şekilde "tövbeleri kabul edendir" diye kendini tarif ediyor. Allah için "tövbeleri kabul ederim veya etmem, bu benim bileceğim iş" - böyle bir şey yok.
"Hocam, ben sürekli aynı şeyi galiba tekrar ediyorum ama insanlar sizi kızdırıyor, rahatsız olabilirsiniz. Peki karşıdaki insana yanlış yaptığımız algısı neden?" O zaman yaptığın şey sadece seni bağlar. Genelde ben kendime bir yanlış yapmış oluyorum. Eyvallah yani, şöyle özünde budur: başkalarını da etkileyen hatalarımız, yanlışlıklarımız, kötülüklerimiz olabilir; onları pratik anlamda nesnel olarak telafi etmek mümkünse -diyelim ki bu maddi bir şeyse gider telafi edersin, kalbini kırmışsındır telafi edersin- bu işin ayrı bir tarafı, ama asıl olan şey kişinin kendisiyle ilgili olan tarafıdır. Tabii ki mesela diyelim ki ben birisinin parasını çaldım, tövbe ettim, ama bana diyorlar ki "işte parasını iade et." Ya, "yok gerek yok, bu benimle ilgili" demeyeceğim tabii, adamın parasını ödeyeceğim. Ama işte adamı öldürmüşsem, yani yapacak bir şey yok. Veyahut da gıyabında yanlış bir şey yapmışsam, onun bundan haberi yok ama gıyabında yapmışım; yani ona onun telafi edilecek bir pozisyonu yok yani, o direkt benimle ilgili, telafi edilecek bir olgu değil o çünkü yani.
"Ama hocam, tövbe mesela istisnasız kabul ediliyor diyoruz, ama mesela bir arkadaşın mağdur olan bir varlık var ortada ve onun da mahrum kaldığı bir hayatta, mahrum kaldığı bir takım durumlar söz konusu, o mağduriyete bağlı olarak; o zaman Allah'ın bu anlamdaki tövbeyi affedişi bir anlamda bir başkasının mağduriyetine yol açmış olmuyor mu?" Bu tarafı işin egoist tarafı, mağdur edildiğini düşünen açısından. Fakat Allah da diyor ki "madem böyle bir egon var, o egona da hürmet ediyorum" - ahirette diyor, senin hak talebinde olan insanlarla, mesela bu peygamberimizin anlattığı bir olgudur, işte ahirette iki insan birbiriyle karşılaşır: "işte sen bana bu haksızlığı yaptın." İşte Allah affedecek ama kul diyecek ki "ben onu affetmiyorum." O zaman Allah ona, onun memnun olacağı şeylerle onu memnun edecek. "Affetmiyorum" derse yani, bir kul bir başka kulla ilgili "ben hakkımı affetmiyorum" derse, Allah diyecek ki ona: "Eğer sen onu affedersen sana şunları şunları şunları vereceğim" diye, onu böyle taltifle memnun edecek bir şey lütfederek, onun o insanı affetmesine vesile olacak, affetmesini sağlayacak.
Aslında bu bize neyi anlatıyor? Sen o zaman buna hiç gerek duymayacaksın; sen o andan itibaren bunu yap, Allah sana hiç ummadığın bir yerden lütufta bulunacak, yani Allah senden razı olacak. Çünkü Peygamberimizin Hazreti Ayşe'ye öğrettiği bir dua vardır, özellikle Kadir Gecesi tekrarlanması tavsiye edilen: "Ey Rabbim, sen affedensin, affetmeyi seversin, beni de affet." Bu aslında bize şunu anlatıyor: Allah kendi sıfatlarını, vasıflarını anlatıyor. Nedir? Affedendir. Bak, sadece "affeden" de değil, onun kemalini ifade ediyor. O da ne? Affetmeyi sevendir.
O zaman buradan insan olan ne anlar? İnsan şunu anlar: benim hakiki fıtratım ve kemalim affetmekte ve affetmeyi sevmektedir. Sen affeder ve affetmeyi seversen, severek affedersen, o zaman Allah'ın razı olduğu bir kul olursun. Allah'ın razı olduğu bir kul ne ile karşılanır? Allah'ın rızası ve cemaliyle muhatap olur, değil mi? Bak Allah orada mesela o kulun affetmesi için ona zahiri şeyler lütfediyor; işte cennette şunu lütfediyor, onu lütfediyor. Ama sen bu dünyada affedersen, Allah seni kendi rızası ve cemaliyle şereflendiriyor. E şimdi ben niye affetmeyeyim ki yani, değil mi? Niye oraya bırakayım?
Ama dedik ya, Allah diyor ki bak, senin de egon var, karşındakinin de egosu var. "Ben ikinizin egosuna da hürmet ediyorum" diyor. Madem sen egonla karşındaki insana karşı bir kusur işledin, onun da egosu bundan zedelendi, rahatsız oldu. Ego düzeyinde bir hak hukuk var. "Tamam onu ben telafi ederim" diyor yani Allah. Ama daha olgun isen, sen bu dünyadaki bir hakikati anlarsın; yani bilirsin ki Allah affedendir, affetmeyi de sevendir. O zaman sana da düşen, Allah'ın bu isimlerini öğrenmendir. Biz "Allah Adem'e isimleri öğretti" diyoruz; işte bu ismi de öğren. Bu da bir isim. Bu ismi öğren, onun ahlakıyla ahlaklan. Temel şey budur insan için. İşte hadiste ifade edilen şey şu: diyor ki Allah, affetmeyen kulunu memnun edecek ki affetsin; illa memnun olacak yani, memnun oluncaya kadar ona verecek diyor. Yani affederek arınacak.
Tabi aslında anlasan, affetmek onu arındıran bir şey yani. Ama Allah da işte bunu kolaylaştırıyor. Hani bazen iki insan arasında bir şey olur, dersin ki "bak sana şunu vereceğim, şunu yapacağım senin için falan, affet" dersin. O da affeder yani. O affedilecek kişinin kabahati çok fazlaysa, onun oradaki durumu nasıl olacak? O zaten orada pişmanlık hissediyor. Bir ızdırap gibi mi, yoksa bir şeyden geçmiyor mu, ceza gibi bir durum mu, hiç ceza yok gibi mi yani o zaman?
Gerçek af dileme aslında bir arınma sürecidir. Yani dedik ya, bir insanın tövbe etmesi aslında içsel bir arınmadır. Yani tövbe etmek demek, pişman olmak demek, sende o negativiteyi yapan benliğin ölmesi demektir. Orada bir temizlenme olacak, affediliyor.
Egoizmin Gerçek Anlamı: Sınırlı Benlik Algısı
"Hocam, ben de deminki tabirinizi anlamadım. Bir şeye mal oluyor, orada bir mağduriyet var, hem mağdur oluyor hem de egoist oluyor. Nasıl oluyor yani?"
Şimdi bakın, biz "egoist" tabirini basit anlamdaki ifadesiyle kullanmıyoruz. Yani biz egoist deyince böyle işte haksızlık yapan, kibirli, vurdumduymaz - değil mi mesela, egoizm böyle anılıyor. Halbuki bizim burada derslerde çokça ifade etmeye çalıştığımız bir şey var: egoizm, benlik sınırlarıyla algılamaktır hayatı. Öbür türlü egoizm, egoizmin zaten en düşük düzeyi yani. Yani bir insana haksızlık yapmak, kötü davranmak, zulmetmek, haset etmek egoizmin en berbat düzeyi. Bir de "kardeşim ben bunu hak etmedim, ben iyilik yaptım, tabii ki iyilikle mukabelede bulunulmayı hak ediyorum" demek de egoizmdir. "Ben şöyle bir haksızlığa maruz kaldım ve büyük mahrumiyetler yaşadım" diyen de ego bilincidir. Yani sınırlı bir benlik algısına, sınırlı bir varlık algısına sahip olması anlamında egoizmdir. Çünkü hakikatte hiçbir kötülük senin öz varlığında bir eksiklik, bir mahrumiyet meydana getirmez. Sen eğer mahrumiyet hissediyorsan, kendini özün itibariyle idrak etmiyorsun demektir. O anlamda egoistiz yani. Yani sınırlı bir benlik ve varlık algısına sahip olmaktır burada bahsettiğimiz egoizm. Yoksa öbür türlü, işte haksızlık yapan, kötülük yapan, çalıp çırpan anlamında egoizm değil. Bizim derslerimizde bahsetmeye çalıştığımız bu anlamdaki egoizm, kişinin sınırlı bir varlık ve benlik algısına sahip olma bilinç düzeyidir.
Ve kişi bundan kurtulmadıkça - bakın, bir ermişin ifadesiyle "gerçek aydınlanma, 'ben aydınlanmak istiyorum' diyen benliğin ortadan kalkmasıdır" diyor. Bak, adam buna benlik diyor; anlayın şimdi adamın idrak düzeyini yani. Biz "ben aydınlanmak istiyorum" diyeni böyle şeyle karşılıyoruz değil mi mesela, çiçekle karşılıyoruz: "bak ne kadar büyük erdem, adam aydınlanmak istiyor." Halbuki diyor ki bu, "ben aydınlanmak istiyorum" diyen bir benliktir diyor, ve sen bundan kurtulduğunda aydınlanmış olacaksın. Bilinci anlıyor musunuz? Nereden bakıyorlar? Nasıl bir bilinç düzeyinden bakıyorlar ki, doğrusu da budur yani.
İşte bahsettiğimiz o türlü bir egoizm. Yani ben şunu bilirim: bir insana diyebilirim "kardeşim ben hakkımı helal etmiyorum" diyebilirim; bunu, karşıdakinin haksızlık yaptığını anlatmak için, o konuda bir vicdani hesaplaşma yapsın diye diyebilirim. Yoksa ben şimdi bana haksızlık yapan bir adama desem ki "ya canın sağ olsun, ben hiçbir mağduriyet yaşamadım, hiçbir önemi yok, rahat ol" desem, olmaz, iyi olmaz. Ama ben kendi içimde bir mahrumiyet algısı yaşamam. Yani, veya bir mahrumiyet algısı yaşasam da, o mahrumiyet algısını yaşayanın sınırlı benliğim olduğunu bilirim. Derim, "tamam senin bir mahrumiyet algın var ama bunu o kadar abartma. Ben zaten sen değilim. Ben bir öze sahibim. Bu özümün de herhangi bir mahrumiyeti söz konusu olamaz."
Habil ile Kabil Kıssası: İki Bilinç Düzeyi
İşte sözünü unutma, o çok geçmiş bir derste yaptığım şey, Habil-Kabil kıssasındaki özet budur. Yani Habil aptal mı veyahut da ezik mi ki, "orada sen beni öldürecek olursan ben sana elimi kaldırmayacağım" diyor. Bu ne demek? Bu şu demek: oradaki anlatılan şey şu. Kabil, ego düzeyinde bir bilinç. Habil, ego-üstü bir bilinç. Ego bilinç diyor ki "seni öldüreceğim" diyor. Habil diyor ki "yani öldür, öldürme, buna hiçbir anlamı yok" diyor. Benim yaşayacağım herhangi bir mahrumiyet, bir mağduriyet, bir kayıp yok. Dolayısıyla ben bundan dolayı sana tepki verecek değilim diyor. Kastettiği bu.
Ben mesela bu noktada tam açıklayamadım, bunu daha fazla uzatmak istemiyorum ama şunu ifade etmek istedim: şimdi tövbe eden bir bilinç, mesela bizler günlük yaşantımızda da, böyle ego-ötesi bir benliğe ulaşmadan da hakiki bir pişmanlık yaşayıp tövbe edebiliyoruz. Bu, bedensel ve ego düzeyindeki bir benliğin üstüne çıkmayı gerektirmeyebiliyor. Böyle bir tövbe eden bilinç söz konusu. Bir de karşıda mağdur olan bir varlık var, ve bu varlıktan beklenen şey ego düzeyinin üstünde bir bilince sahip olması ki, onun üzerine düşen çok daha fazla bir şey. Oysa tövbe eden hayatını alıyor elinden veya tüm hayatı boyunca travma yaşamasına sebep olacak bir vaka yaşatıyor ona. Sonra mağdur olandan biz ego-üstü bir varlık tecrübe etmesini bekliyoruz. Tövbe eder, tövbesini idrak etti, pişmanlık duydu. Burada bir sıkıntı var gibi görünüyor o zaman.
"Sınırlı düzeyde bir benliğimiz var, değil mi? Psikoloji neyi inceliyor?" Psikoloji sınırlı benliği inceliyor. Psikolojinin alanı o. "Yani bunları söylerken o zaman psikoloji bilimini hiçe saymış gibi olmuyor mu?" Hayır, hiçe saymıyoruz, sadece alanları tanımlıyoruz ve hangi alanda çalıştığımızı biliyoruz. Yani bir insan o sınırlı benliği üzerinden hayatı yaşayabilir, düşünebilir, hissedebilir, eylemde bulunabilir. Mesela bir insana dersin ki "kardeşim bak sen iyi bir insansın", motive edersin onu, "git Afrika'da açları doyur." Psikolojik olarak da dünyada bir işe yaradığının itminanını yaşarsın. Böyle boşluktan işte "bugün bunu mu giyeyim, yarın şunu mu giyeyim, şu alışveriş merkezine mi gideyim" bu dertten de kurtulursun. Egon da biraz rahatlar. Bu nedir? Buradaki tarif ve izah nedir? Psikolojik düzeyde bir izah. İstediğin kadar buna dini malzeme koy, hiç fark etmez; "işte Allah'ı merhamet edenleri, yardım edenleri sever" odur budur, istediğin kadar yükleme yap - bu psikolojik düzeyde bir şeydir.
Ruhsal düzeydeki şey nedir? Sen bir adama dersin ki "kardeşim git, orada ihtiyacı olan birileri var, Allah da sana bazı şeyler vermiş, git Allah'ın sana verdiklerini ona ver" dersin. "Bir hata yaparsan da hatana karşı dikkat et, tövbe et" dersin. Bu da ruhsal düzeyde bir tanım ve tekliftir. "İlkinin manevi açıdan hiçbir şey yok mu?" İlkinin manevi açıdan hiçbir şeyi yoktur, sadece kişiyi manevi hakikate doğru götürebilme yönünde pozitif bir değeri vardır; maneviyatla ilgisi yoktur, manevi bir şey değildir. Yani burada, bir tarafta bilinç düzeninde kalmış, sıkışmış birisi; bir tarafta da hakikaten ruhsallaşma boyutunu yaşamış birisi var. Ve buradan buraya vermek diye bir şey yok.
Şimdi burada bahsedilen sıkıntı ne? Burada şu var: biz nereden bakıyoruz? Bir insan hayatı nerede tanımlıyor ve nereden başlayıp nereye doğru yol alacak? Sorması gereken şey şu: diyelim ki ben birileri tarafından büyük bir mağduriyete maruz bırakıldım. Karşıdaki de bir yerden öğrendi, tövbe etmek; işte kendi idraki noktasında pişmanlık duyup, işte o yaptığı şeyin yanlış olduğunu fark edip bir daha yapmama konusunda azmetmeye karar vermesidir. Ben diyorum ki "bu kadar mı kardeşim, bu kadar mı? Benim yaşadığım bütün travma, çocukluğumdan beri de yaşıyorum, bugüne kadar geldim, senelerdir o yanlışın ızdırabını çekiyorum."
Farz ederim ki annem babam beni kötü yaptı, veya birisi beni bu berbat duruma soktu; mesela Anadolu'nun bir yerinden geldim diye, "adam oldu zannediyor" diye, ilkokulda işte bir beyaz Türk diyelim ki beni aşağıladı. Ben de oradan travmatize oldum, ömrüm boyunca aynı travmayı yaşayıp bunun sonuçlarını yaşadım. Ne yapacağız şimdi? Gücüm de yetmiyor, diyorum ki "ya Rabbi, bu hani, kuş olsam, süt olsam, bunu affetme" diyorum. Ya buradan bakarım değil mi, hani "bana onu elime ver, ya bu dünyada olmazsa öbür dünyada, iyice ben bunun hesabını göreyim, rahatlayayım" yani, bir buradan bakabilirim değil mi?
Bir de şuradan bakabilirim: ya karşındaki o insan zaten ego düzeyinde. Kendini işte diyelim ki zengin olmakla, işte beyaz Türk olmakla, işte falanca yerde okumakla veya işte böyle belli bir sosyal ve kültürel ortamın insanı olmakla egosunu şişirmiş, seni küçümsüyor. Değil mi? Diyelim ki "sen Türk bile değilsin, Türkçeyi bile sonradan öğrendin" - şusun busun falan, beni yerin dibine batırıyor. Şimdi ben şuradan bakacağım, bakmayı teklif ediyorum: bu insan zaten ego düzeyinde yanlış bir yerden bakıp kendi egosunu şişirerek kendini bir şey zannediyor. O zannettiği kimlik üzerinden de beni, zannettiği kimlik üzerinden aşağılıyor. Beni de işte ne ruhumu görüyor, ne Allah'ın üflediği özü görüyor, hiç bunları görmüyor. Beni işte köylü falan yerden gelmiş, hasbelkader bir imkan bulup okumuş, benimle eşdeğer vaziyete gelip benimle aynı kulvarda at koşturmaya çalışan biri gibi görüyor ve beni aşağılıyor. Şimdi diyeceğim ki Allah bu insana hakikaten yardım etsin, çünkü kendini yanlış algılıyor, yanlış yerde duruyor, yanlış tanımlıyor. Beni de baktığı yanlış yerden yanlış değerlendiriyor. Onunla ilgili meselem bitti, değil mi?
Sonra kendime döndüm: "kardeşim sen travma yaşıyorsun değil mi? Travma yaşayan kim?" Zihin, bir sürü şey. Yani tırnak içinde benim egomu; o da benim egomu. Diyeceğim ki: "egom, sen benim aslım mısın?" Hani biz böyle Yunus Emre'den söylüyoruz ya, "bir ben vardır bende benden içeri" diyoruz. Yani ben ego muyum, yoksa onun içinde, onun derununda bir bene mi sahibim? İlahi ve ruhani bir bene mi sahibim? Eğer ben egom üzerinden yaşayacaksam hayatı, Allah bana yardım etsin, ne kadar zor bir şey. Sürekli o travmayı, ikide bir; biri bana onu hatırlattığında veya onu hatırlamama sebep olacak hayatta bir olgu yaşadığımda "kahretsin, ne biçim aile, ne biçim anne baba, ne biçim toplum, ne biçim insanlar, ne biçim bir hayat" diyeceğim. Yoksa diyeceğim ki "kardeşim, bu da benim egom, ama ben bunun baktığı yerden artık hayata bakmayacağım. Zaten bana bütün bu travmaları, bütün bu acıları yaşatan da zaten bu. Bunun üzerinden mi hayatı yaşayacağım, yoksa bunun ötesinden mi hayatı yaşayacağım?"
Bunun içinden hayatı yaşarsam, zaten hayat böyle yaşanıyor ekseriyetle ve böyle oluyor zaten: birisi yaşadığı şeyleri kendince önemseyerek, abartarak, buna dini bir sos katarak - "işte biz inananlar zaten hep ezilir" falan; ama işte "Allah bize büyük bir şey verecek" - bunu derseniz, kendinizi ego düzeyinde tesellî etmeye çalışırsınız. Bu da makul bir şeydir bir yerde; yani adam ruhsal alana sıçrayamıyorsa ne yapacaksın, o zaman adama tampon üreteceksin, iki yanına sağına soluna destekleyici şeyler vereceksin ki fazla yıpranmasın. Veya diyeceksiniz "kardeşim bunlar benim egomdur, evet yanlış yaptı, bu insan, bu insanın yaptığı hepsi yanlış, ama o da ego düzeyinde bunu kendi ego bilincinde yapıyor." Neticede hepsi şuursuzca yapılan şeylerdir. Allah ona yardım etsin, onu bu durumdan kurtarsın; beni de kendi egomdan kurtarsın ve ben bu egomdan kurtulup egomun ötesinden bakmayı becereceğim, başaracağım. Bu imkan bende var. Ya bunu yapacağım, ya aynı kulvarda kavga edeceğim. Yol ayrımımız bu.
Psikolojik Destek ile Ruhsal Yardım Arasındaki Fark
Geçende öyle biri vardı, böyle birisinden ağır bir darbe yemiş, bir arkadaşından. "Ne yapayım yani şimdi, sana duygusal destek olabilirim; işte yanlış yaptı, ne biçim insanlar diyebilirim, sen aslında doğru bir insansın, bunu hak etmiyorsun diyebilirim." Deriz de bunu, demeliyiz de bir yere kadar, tabii ki. Neden? Çünkü onun da bir egosu var, egosunun da hakkı var. Bak dedik ya, Allah bile egonun hakkını veriyor ahirette. Yani adam diyor "ben hakkımı helal etmiyorum ya Rabbi" diyor. Şimdi bunu diyen kim? Ruhani benliğimiz mi, nefsani düzeydeki benlik mi? Tabii ki psikolojik benliğimiz. Diyor ki "etmem ya Rabbi." Allah da diyor mu ki "ne biçim egoistsin"? Demiyor. Bir ego, bir egoyla karşı karşıya kalmış. Allah da egoları kısmi olarak, uygun şekilde tatmin ediyor.
Ama bak, mesela Allah diyor, veya peygamber diyor mu "bak böyle yapın"? Mesela bir örnek veriyor, diyor ki "kim falan kişi gibi olmak istemez" diyor Peygamberimiz. Bir gün -yanlış hatırlamıyorsam- "kim Ebu Damdam gibi olmak istemez" diyor. Sahabeler soruyor "kim bu ya Resulallah?" Çünkü tanıdıkları biri değil bu. "Eski zamanda, eski bir kavimde yaşamış biriydi" diyor. Diyorlar ki "bu ne yapardı?" Peygamberimiz de diyor ki bu şöyle yapardı: her gece yatmadan evvel derdi ki, "Ya Rabbi, bana karşı hata ve yanlış yapan insanları ben bağışladım, sen de beni bağışla" ve uyurdu diyor. Bak, yarına hiçbir şey bırakmıyor, hiçbir şey bırakmıyor ertesi güne. Peygamber de bunu örnek veriyor. Yani diyor ki, "bakın siz bırakın birkaç güne bir şey bırakmayı, o gün yaşadığınız olumsuzluğu, muhatap olduğunuz negativiteyi ertesi güne bile bırakmayın." Bakın, bu adam bırakmamıştı. Kim bunun gibi olmak istemez? Yani bunun gibi olmaya çalışın.
Öbürü ne? Öbürü ego düzeyinde: "sen dersin bu bana böyle yaptı, işte ben bunu hak etmedim falan, işte bu beni çok rahatsız etti, onun bunu yapmaya hakkı yoktu." Tabii bu ego düzeyinde alır vurursun bunları birbirine. Dersin işte "evet bu yanlış yaptı, bunu yapmaya hakkı yoktu, egoistçe davranmış." Ona da dersin ki "sen de haklısın, sen bunu hak etmiyordun." Bu nedir? İşte o psikik düzeyde bir değerlendirmedir. Bunu ne kadar objektif yaparsan o kadar da doğru yapmış olursun. Ama istediğin kadar objektif yap, istediğin kadar kılı kırk yararak tanımla, bu hepsi netice itibariyle ego düzeyinde bir şeydir.
Ama dikkat edin, Habil'in Kabil'e karşı tavrında iki türlü yorumlama tarzımız var. Ya diyeceğiz ki bu çok ezik bir adammış, veya diyeceğiz ki bu egosuz biriymiş, adamda ne gurur var ne alınacak bir şey var. "Ne diyeceksin, bu kadar da ezik olur mu" diyeceksin. Adem'in iki oğlu, dikkat edin bunlar, değil mi? Yani insanoğlunun iki varoluş düzeyi, iki bilinç düzeyi, iki algı düzeyi, iki hayata bakış düzeyi anlatılan o. Yoksa iki tane oğlu yok yani Adem'in.
Sen Kimin Perspektifinden Bakıyorsun?
Sen, Kabil perspektifinden mi hayata bakıyorsun, yoksa Habil perspektifinden mi bakıyorsun? Mesele bu. Bak ne diyor Habil? Ne bir travma yaşatmışlığı var. Yani "ben sana bir şey mi yaptım? Sen nasıl beni öldürmeye kalkarsın?" Böyle bir şey yok. Korku yok, kaygı yok, mahrumiyet hissi yok, reaksiyoner bir tepki yok, haksızlık algısı yok. Habil hiçbir şey yapmamış Kabil'e; Kabil sırf kıskançlığı yüzünden Habil'i öldürecek. Demek ki Habil onu o kadar iyi anlıyor ki, hani "ben ne suç işledim" falan da demiyor, bütün mevzuyu görüyor yani. Sadece ona diyor ki: "sen beni öldürmek için elini kaldıracak olursan, ben elimi kaldıracak değilim. Eğer bir şey anlamak istiyorsan anla yani." Habil zaten bütün mevzuyu anlıyor; Kabil'in oradaki ego düzeyini, ego düzeyindeki dinamikleri, motivasyonları hepsini anlıyor. Kendisi ne düzeyde duruyor? Ruhsal düzeyde duruyor. Ego düzeyinde dursan böyle bir tepki verebilir mi? Veremez.
Wikipedia'dan baktım şimdi de, Kabil'in tepkisine karşılık vermediğini biliyorum; sonrasında herhangi bir serzenişi var mı? Yok, hiçbir şey yok. Wikipedia'da şey yazmış, işte "Habil, Allah'tan korktuğunu söyleyerek karşılık koymadı ve abisine el kaldırmadı, ancak Kabil'in cehennem ateşinde yanmasını diledi" demiş. Yok, Kur'an'da öyle bir şey yok. "Pasifizmin ve şiddet karşıtlığının ilk savunucusudur" - mesela bak, pasifizm falan, bunlar saçmalık yani. Pasifizm değil bu yani. Orada bir bilinç düzeyi anlatılıyor. Tabii o da netice itibariyle yorumlamış, yapacak bir şey yok, o da kendi açısından yorumlamış.
"Bu Habil olayına dönüş yapmak için, insanların şimdi anılmaları bilmem neler falan, tepki vermeme meselesi var. Dini yaşantı o zaman illa gerekiyor mu? Şu durumda öyle düşünüyoruz ama öyle şaşırtan insanlar da çıkıyor ki, arınma bilmem neyle, gidip gerçekten hiç böyle tepki vermiyor. Hakikaten böyle diyorsun ki, gerçekten şimdi Habil gibi o zaman. Benim böyle bir tanıdığım var mesela, çözemiyorum. Çünkü benim anladığım kadarıyla bu işler biraz maneviyat bilgisiyle olur, manevi yoldan geçilerek olur, ama öyle bir çizgisi yok, ama buna rağmen böyle tepkilerini görüyorum ve şaşırıyorum yani."
Yani şöyle: kişi psikolojik düzeyde de tepkisiz hale gelebilir, hak verici olabilir. Yani veya mesela bastırıyor olabilir, değil mi? Mümkün bunlar. Biz işin ilkesel olanını anlatıyoruz. Yoksa her tepki vermeyen ruhsal olmayabilir. Ruhsal olanın da illa böyle namaz kılıyor, oruç tutuyor olması gerekmez. Ermenin türlü türlü yolları var, o ayrı bir şey. Ama şu değil yani, bu da yanıltmamalı. Yani din aslında burada anlatırken tepki vermemeyi anlatmıyor aslında. Dikkat edin burada: din, ego düzeyinden tepki vermemeyi anlatıyor.
Yani o zaman şu itiraz da gelebilir, değil mi, veya makuldür: "o zaman kardeşim, Hazreti Peygamber niye savaşmış? Değil mi? Niye dememiş mesela, 'sen beni öldürecek olursan ben sana elimi kaldıracak değilim' diye niye dememiş?" Aklınıza gelmedi mi böyle bir soru, değil mi? Cevap şu: sen kimseye tepki vermemek veya vermek ikilemi içinde bir yola zorlanmıyorsun, mevzu bu değil. Yani bak, sen tepki mi vereceksin yoksa tepkisiz mi kalacaksın, ya karar ver, ya tepki vereceksin ya tepkisiz kalacaksın - bu değil. Dinin burada ifade ettiği ve Habil kıssasının bize anlattığı şey şu: sen egonla tepki verme. Ve bak, ego ile tepki vermemenin de örneği budur demek istiyor. Yoksa sen ruhsal idrakinle de tepki verebilirsin.
Mesela peygamber, Bedir savaşından sonra öldürülen müşrikler için dedi ki: "bak, benim size anlattığım hakikat oldu" demiş. Orada sahabeler dediler ki, "ya Resulallah, bunlar ölmüş, bunlar seni duymuyor." "Hayır" dedi, "onlar beni sizden daha iyi duyuyorlar ama cevap veremezler." Daha doğrusu, aslında cevaplarını siz duyamazsınız demek aslında daha derinde o. Yani peygamber orada savaşırken, "ben bunlara tepki vereceğim, bunlar nasıl beni öldürürler, beni öldürürlerse benim bu dünyadaki yaşamıma son verecekler, ben bunu hak etmiyorum" böyle bir şeyle değil. Orada dini hakikati korumak adına tepki vermesi gerekiyordu, tepki verdi. Fakat buradaki tepkisi bir ego tepkisi değil. Yani bak, "onlar bizi öldüremezler" veya "biz bunu hak etmedik" meselesi değil. Yanlış bir şey var ve ona ilahi ölçüler içinde tepki verilir. Bak, egosuyla tepki vermedi.
Yani şu söz, "bakın gördünüz mü, işte böyle biz sizi gebertiriz, çünkü biz haklıyız" meselesi değil. "Ya siz bizimle niye kavga ettiniz, niye savaştınız, ne gerek vardı, biz savaşılacak insanlar değildik ama siz yanlış algı yüzünden egoistçe bir tepkiyle bizimle savaştınız, bakın bu savaşta da yenildiniz; hem tırnak içinde bizle yenilebilirdik, gene değişen bir şey olmazdı, bakın öldünüz, hani gördünüz gerçeğin ne olduğunu, değil mi? Ne gerek vardı, niye egoistçe tepki verdiniz bize?" diyor aslında peygamber. Yoksa mesela bak, bir zafer narası atmıyor mesela; belki bazı Müslümanlar atmış olabilir bilmiyoruz, ama bak peygamberde öyle bir şey yok, çünkü onun maksadı egosuyla onlara tepki vermek değil, onları öldürmek değil, onları yenmek değil. Ama ilahi sistem ona, İslamiyet'in anlaşılması ve yayılması için o tepkiyi vermesi gerektiğini söylüyor. Ama o egosuyla tepki vermiyor.
Dolayısıyla burada mesele tepki vermek vermemek meselesi değil, nereden tepki veriyorsun; Habil düzeyinden mi, Kabil düzeyinden mi tepki veriyorsun? Yoksa bir yanlışlığı düzeltmek gerekebilir, bir zalimle savaşmak gerekebilir; fakat sen orada ne bir ego mahrumiyeti, ne bir egonun haksızlığa uğramışlık hissi yaşamıyorsun. Senin için yenmek veya yenilmek asli bir şey değildir orada; çünkü sen bilirsin, yenilsen de hak galiptir, yansan de öyle bir tepki söz konusu değil.
Dolayısıyla biz burada mesela bazı böyle batının doğulu metinleri okuyup, mesela işte Hinduizm'de veya Budizm'de işte pasifizm, pasif direniş - böyle bir şey değil. Aktif direnişle yapabilirsin, pasif direnişle yapabilirsin, fakat sen egonla tepki vermiyorsun orada. Temel şey bu.
"Yani bu, hayatın içinde hayatın amacını yakalamak gibi bir şey aslında mı, o da zaferi kazanmak veya kazanılmak; hayatın içinde görüyor biri." Evet, orada görmüyor ama yine de mücadelesini ediyor. "Yani belki kazanmak kazanmamak o zaman daha çok ikinci plana düşüyor." Aynen. Yani temelde bir insan tepkisinde kendini düşünüyorsa, yani kendi benliğini düşünüyorsa o egoizm bir tepkidir; karşıdakini düşünüyorsa o değildir. Ve bir ölçü şudur: sen dünyevi olarak herhangi bir kayıp hissi yaşıyor musun, yaşamıyor musun? Yani dünyada yaşadığın herhangi bir mahrumiyette, bir kayıpta, bir haksızlıkta gerçek anlamda bir kayıp hissin var mı yok mu?
Onun için kamil insanların şu sözünü her zaman hatırlayalım: diyor ki birisi, "ben bir kez aldatmaktansa yüz defa aldatılmayı yeğlerim." Yani neden? Benim aldatmam kendi varlığımın gölgelenmesi anlamına gelir. Yani ben eğer bir insanı aldatıyorsam veya aldatacaksam, orada ben kendi özümden kopmuşum ve egom özümü gölgelemiş, o yüzden aldatırım. "Ben öyle bir algı içinde olmaktansa yüz defa aldatılmayı yeğlerim" diyor. Çünkü aldatıldığımda zahiren bir şeyi kaybediyor olsam da hakikatteki bir şeyi kaybetmemişim. İşte bu ruhani bilinçtir.
"Sen dersin ki, ya egom da aldatılmayı istemiyor." E tamam, problem değil. Ama hani aldatılmak böyle kafanda aşırı büyüyorsa, aldatıldığın için kaybettiğin şey böyle bütün senin özünü örtecek şekilde seni meşgul ediyorsa, orada sen egon tarafından aldatılıyorsan haberin yok. Yani egon sana diyor ki "sen çok büyük bir şeyi kaybettin." Sen de ona diyeceksin ki "yok kardeşim, ben öyle büyük bir şey kaybetmedim, haddini bil, kaybettiğim şeyin sınırlarını biliyorum, abartmaya gerek yok." İşte hayatta insan hangi bilinç düzeyindeyse onun üzerinden hayatı yaşar. O zaman ben hayatı ego düzeyinde yaşayacaksam, bunun sonucu şudur: sen hayatta her zaman etki-tepki mekanizmaları üzerinden yaşamaya ve hayatta her zaman az veya çok gereksiz acılarla meşgul olmaya mahkumsun.
Negatif Olmama Hakkımız
Bakın, "gereksiz acılar" diyoruz, ne olursa olsun. Birinin çok güzel, çok doğru bir sözü var: diyor ki "bana niye negatif olduğunu anlatma, bana negatif olduğunu ve bu negatiflikten kurtulmak istediğini anlat" diyor. "Bana niye negatif olduğunu anlatma"; niye negatif olduğunu anlatan egodur çünkü, zaten negatif olan da egodur. Fakat burada kişi ne yapıyor, o negatifliğine başkasını neden olarak gösteriyor. Başkasını gösterdiğinde ego zaten ondan memnuniyet istedi; negatiflik yapan da ego. "Bana de ki, bu egodan nasıl kurtulabilirim; yani ben şu anda negatiflik içindeyim, negatif duygu ve düşünce içindeyim, bana buradan nasıl kurtulacağımı anlat" diye söylesin.
Yoksa niye negatif olduğunu anlatma. Ben birkaç tane böyle ermiş gördüm; böyle birileri gelirdi, ona bir şeyler anlatırdı, böyle dinlerdi, sakin sakin dinlerdi, sonra bir şeyler söylerdi. Sonra, yani ben bu metinleri gördüğümde anladım niye öyle davrandığını. Çünkü hani biz olsak, biri bize anlatsa ne yaparız? Ayrıntılarını merak ederiz, didik didik ederiz, sonra deriz ki "evet ya, nasıl bunu yaptı ya, nasıl bunu yapabildi, sen bunu hiç hak eden biri değilsin falan, haklısın, kim olsa sinirlenir, öfke duyar." Bakıyordum böyle dinliyordu; tabii olgun olduğu için öyle yapmıyor yani, ifade ettiğimiz kadar keskin söylemiyor ama işte, "kardeşim, sen bana niye negatif olduğunu anlatma; yaşadığın negativiteden nasıl kurtulacağını soruyorsan bununla ilgili anlatabilirsin." Mesela "onun şu tavrı benim bu damarımı tetikledi, o yüzden şöyle bir negativite hissettim" - bak, olguyu anlatabilirsin. Ama "ben negatifim, neden biliyor musun, işte böyle böyle böyle" - eskiden olsa zaten bir mürşit böyle adamları kapıdan bile sokmazdı. Şimdi sokuyorlar, hepimizi sokuyorlar, dinliyorlar bizi. Halbuki bu işin a'sı budur.
Yani, negatif olmaya hakkımız yok. Daha doğru bir bakış ifade edersek, belki bizim için daha doğru olacak: negatif olmamaya hakkımız var. Olumlu tarafından söyleyeyim ve doğrusu da budur: bizim negatif olmamaya hakkımız var. Biz bu hakkı hayat boyu kullanamıyoruz. Düşünün, çünkü bir egonun pençesindeyiz; bir egonun pençesinde olduğumuz için o ego bize negatif olmama hakkımızı kullandırmıyor. Yani o ego, Habil olma hakkımızı bize kullandırmıyor. "Sen hiç Habil olmayacaksın, hep Kabil olacaksın" diyor. Bakın, Kabil'lik fark etmez; haksızlığa uğrayan da olabilir, haksızlık yapan da olabilir, bir farkı yok. Yani "ben haksızlığa uğradım, nasıl böyle bir şey olabilir, ne biçim bir dünya kardeşim" diyen de Kabil'dir. İsterse ömür boyu haksızlığa uğrasın, böyle diyorsa o da Kabil'dir. Biz Kabil-Habil'i haksızlığa uğrayan ve haksızlık yapan olarak ayırmayacağız, öyle bir ayrım yanlış. Egosuyla davranan, ego-ötesi davranan diye ayıracağız.
Yoksa ömür boyu haksızlığa uğradım mı, ben uğramadım mı kardeşim, sen uğramadın mı, hepimiz uğradık, uğramayan adam mı var bu hayatın içinde? Fakat ben artık uğradığımı düşünmüyorum, anlatabiliyor muyum, uğradığımı düşünmüyorum yani, düşünmüyorum dediğim, o bende artık negativite oluşturmuyor. Görüyorum, analiz ediyorum, en doğru ve güzel tavrı sergilemeye çalışıyorum, negativite içinde değilim. Negatif olmamanın keyfini yaşıyorum yani, negatif olmamanın imkanını yaşıyorum. Yani aslında Kur'an'da Habil-Kabil olarak anlatılan şey, orada diyor ki bize: negatif olmama hakkını kullan diyor, Habil olma hakkını kullan diyor.
Bak orada Habil, negatiflik taşımadığı için - ki hayatta en önemli şeyle maruz kaldı değil mi zahiri olarak, öldürüyor karşındaki seni ya, düşün yani - orada bile negatif olmama, olmayabilme; "işte bu hakkımı kullanacağım ben." Yani birisi beni küçümsediğinde küçümsenmişlik hissetmeme hakkım yok mu benim ya? Böyle bir hakkım yok mu? "Öyle bir hakkım yok, karşımdaki beni küçümsemesin" - e öyle bir dünya yok. Bak, öyle bir hakkımız yok yani, bizi hiç kimsenin küçümsemeyeceği, hiç kimsenin aldatmayacağı, hiç kimsenin bize hak etmediğimiz şeyi söylemeyeceği bir dünya yok. Bak Allah bunu net olarak bize söylüyor, böyle bir dünya yok. Fakat bütün bunlara karşı diyor "negatif olmama hakkın var" diyor. "Sana öyle bir nitelik, öyle bir kabiliyet, öyle bir mahiyet verdim ki, bütün bunlara karşı negatif olmama imkanın var, ve sen bu hakkı kullan." İşte Kur'an'da anlatılan Adem'in iki oğlunun örneği budur.
Halbuki biz negatif olanın ve tepkisel olanın egomuz olduğunu unutuyoruz, karşımızdakinin egosunu aşağıya çekiyoruz. "Ya kardeşim, ben sana kocanın veya karının doğru olduğunu söylemiyorum zaten, ben işte arkadaşının sana yanlış yapmadığını söylemiyorum, iş hayatında onun bunun sana yanlış yapmadığını söylemiyorum, mevzu bu değil. Ama buradan nasıl çıkacağız, buradan nasıl çıkacağız?" Bir çıkış yolu var, ama senin dediğin, egonun dediği yerde bir çıkış yolu yok. Burada bir çıkış yolu yok, hiçbir zaman yok. Ama bir çıkış yolumuz var. İşte ya o çıkış yoluna doğru yol alacaksın, veyahut da hayatında geçici rahatlıklar, rahatsızlıklar yaşayacaksın, veya en son bazen ara sıra patlayacaksın: "ne biçim dünya" diyeceksin, "yaşamak istemiyorum" diyeceksin, "herkes kötü" diyeceksin, "kimse beni sevmiyor" diyeceksin, "düzgün adam kalmamış" diyeceksin, "samimiyet ölmüş" diyeceksin. Allah da şunu soracak: "peki senin içindeki samimiyet nerede?" diyecek, değil mi? "Senin içindeki vefa nerede?" diyecek, "senin içindeki sevgin nerede?" diyecek. Allah diyecek ki "ben senin kalbine sevgi koydum, o nerede?"
Kaynağı İçimizde Taşımak
Dünyada hiç sevgi olmayabilir; benim kalbimde sevgi varsa sevgi vardır. Dünyada samimiyetsizlik kalmamış olabilir; benim içimde samimiyet varsa samimiyet vardır.
"Abi, şimdi normalde böyle bir anlayışa sahip olan bir insan olay anında bunu gösteremiyor. Yani ego devreye giriyor, mesela orada herhangi bir şekilde pasif kalsa, hani ego şeyde değil de, zaten burnu yükselmiyor da, 'anlayış olarak bu şekilde davranmam gerekiyor' desem mesela düzeninde de işler sarpa sarabilir mesela. Orada yaptığım şey yanlış ama şu şeyde, akıntıyı hani o şeyde şuraya kanalize etmen lazım ki hani biraz ego rahatlasın gibi. Bir stratejik hamle gibi düşünebilir miyim?"
Hayır, bu egonun stratejik bir hamlesidir. "Peki şimdi bu hamleye karşı çok dikkatli olmalı, stratejik bir cevap vermeli mi yani?" Yani bak, bunun Türkçesi şöyle: Habil gibi davranırsan ölürsün kardeşim, yaşaman için farklı davranman lazım - bu yanlış bir şeydir. Bu, Habil olma yolunu keser. Ego bir şey kazanabilir, fakat Habil olma yolunu keser. Çünkü bak, burada şunu anlayacağız: senin bu dünyada kaybettiğin bir şey yok. Buna biz şu an inanamıyoruz, değil mi, çünkü ego diyor ki "bir sürü şey var, olmaz olur mu?" Şu an inansam bile olay anında inanmıyoruz. Şu anda da inanmıyoruz tam olarak, inanamayız zaten. Biz bunu bileceğiz; sadece bunu bir cümle olarak yazıp ara sıra okuyup "bu adamlar ne demiş acaba, ne diyorlar" diye düşünmek için biz bunları konuşuyoruz.
Ben hayatımdaki usulüm budur: ben bir ermişi, bir azizi okuduğum zaman bu böyledir, "çok doğru söylemiş" diyemem, kendimi mi kandıracağım yani, olmaz. Ama şöyle alıyorum, o sözü yazıyorum ve ara sıra okuyorum, üzerinde düşünüyorum: acaba bu ne demek diyor. Ve peygamber bir söz söylediğinde aynı şeyi yapıyorum. Yani evet doğru söylemiş ama ben şu an anlamıyorum, ama anlamak için okuyorum, anlamak için dua ediyorum, anlamak için kendimi vermeye çalışıyorum.
Mesela örnek bir hadis olarak nakledilir, ne kadar sahih bilmiyorum, mealen söylüyorum, üç aşağı beş yukarı: "dünyada hiçbir şey kalmamış, dünya mahvolmuş" diyen cehennemdedir diyor. Bu mealde bir hadis var. Ben derdim ki "sen analiz ediyorsun, dini açıdan bakıyorsun, hakikaten dünya berbat olabilir, ne diyeceğim ya, dünya berbattır demeyeceğim mi? Dersem cehenneme mi gireceğim yani?" Ego olarak düşündüğün zaman hakikaten dünya çok berbat olabilir ya, bu mümkün. Peki demeyeceğim mi bunu, veya dersem cehenneme niye giriyorum? Ben bunu düşünmüşümdür yani.
Sonra anladım ki, eğer kişinin içinde -hani onu da Bediüzzaman'ın bir sözü orada açmıştı yani- diyor ki: bütün dünya gece de olsa, senin kalbinin göz bebeğinde güneş varsa senin için aydınlıktır - mealinde, bu mealde, tam bu değil. Yani senin kalbinde aydınlık varsa, dünyanın karanlık olması sana o lafı söyletmez yani. Sen o lafı başka türlü söylersin, dersin ki "ya dünyada hakikaten aydınlık kalmamış", yoksa "dünya mahvolmuş, ne biçim dünya" gibi bir öfke, bir nefret, bir memnuniyetsizlik, bir tatminsizlik içinde söylemezsin.
O zaman, onu diyen adam demek ki kendi içindeki aydınlığı, Allah'ın üflediği ruhtan bir haberi olmadan öyle konuşuyor. Evet, o da doğal olarak zaten cehennemde yani, çünkü kendisindeki ruhaniyeti, kendisindeki nuraniyeti görmüyor, aleme bakıyor, alemde de görmeyince "kahretsin" diyor. Kahretsin diyen idrak noktasında karanlıktadır demektir. Peygamber de öyle derdi: "o zaman ben neye bakacağım? Sen neredesin? Ben ona bakacağım. Bende bir problem oldu, kendime bakacağım" derdi.
Düşünün, bir insan niye depresif hale geliyor? Çünkü içte kaynak yok, içte dayanağı yok, kaynak hissi yok, kaynak idraki yok. Dışta da dayanakları gidince çökertiyor onu. Ama içteki kaynağı bulsa; atıyorum, "kocam beni sevmiyor" - "Allah selamet versin" diyecek, "bir şey yapabilir miyim doktor bey onun için" diyecek. Öyle değil mi? Öyle dese bize gelmiyor. Tabii öyle dese, anlatabilir miyim, nasıl bu idrake vardı? "Bana da öğretsene" diyecek. Eyvallah.
Yani işte bakın, biz o zaman nereden yol alacağız? Kabil'in tercih ettiği mentalite mi, yoksa Kabil'in bulunduğu nokta mı? Ben şimdi ömrüm boyunca "bu bana şöyle yapmasın, bu bana böyle yapmasın" ile mi uğraşacağım ve böyle bir egonun yükünü mü taşıyacağım? Bakın, o yüzden şunu her zaman anlayalım: bir başka egonun yanlışı sizde yük yapıyorsa, onu egonuzla karşılamışsınız demektir. Mesela ben bir insan beni küçümsediğinde küçümsenmişlik hissedip bu bana ağır geliyorsa, onu egomla almışım demektir. Yani o olguyu, o tutumu neyle karşılamışım? Kendi egomla. Mesela dünyada hiçbir insan beni sevmese ve bu duruma egomla yaklaşsam nasıl yaklaşacağım? İki türlü: ya sekizliğim olacak, nefret edeceğim, "Allah hepsinin belasını versin, zaten ben onları hiç sevmiyorum" diyeceğim; veyahut da "kimse beni sevmiyor, ne kadar acı bir durum" diyeceğim. İkisi de ego durum.
Buna biraz dini sos katarım, değil mi? Derim ki "ya işte insanlarda sevgi kalmamış" falan, sonra içimden de küfür ederim, "Allah hepsinin belasını versin" falan derim, "hiç kimsede iman yok, işte şu yok, herkes inanıyorum diyor, Müslümanım diyor ama camiler dolu ama işte hepsi bilmem ne" derim. Ona bir dini sos katarım, kendimi rahatlatırım; karşımdaki de aptalsa buna inanır. Hepsi egoizm.
"Yarın mesela atıyorum halikî bir davranmak için, o zaman ilk adım ne oluyor? Hani birçok şey biliyorsun da, gerçekten bir durumla karşılaştığında -Yasin'in dediği gibi- ego var ve şey var, önce gözlemci olmak mı gerekiyor?" En öncelikli olarak iç gözlem, kendimizde gözlem. Sonra tepkilerimizi mümkün olduğunca kontrol etmek. Ama bunun bir süreç olduğunu da bilmek. Ama ilke şu: bütün bu süreçte dönüşmesi gerekenin ve problemin, asıl problemin bende olduğunu bilmek. Bu, dışarıdaki problemi yok saymak değil. Yani bir şey oldu değil mi, gene negatiflik yaptım, nedenlerini sıralayıp "ya kardeşim haklıyım ya, o da böyle yaptı, insanın da o kadar üstüne gelinmez" gibi şeyler demeyeceğim, bunları terk edeceğim. Yani bu süreçte yol alırken benliğim gene bana zemin teşkil etmeyecek. Diyeceğim ki "kardeşim, bak şu olayda arkadaş böyle davrandı, yanlış davrandı; ben gene şu noktada negatif bir tutum içine girdim, negatif davrandım, negatif düşündüm, bunun üzerinde çalışmam lazım." Bunu yaptığımız zaman mutlaka yol alırız. Ama ne zaman ki karşımızdakinin davranışını negativitemizin nedeni olarak görürsek, orada film bitmiştir; orada kazanan Kabil'dir.
Bu şekilde, ne kadar yavaş olursa olsun, mutlaka yol alırız. Yani yapacaksın, pişman olacaksın; ama işte bu gerçekten yanlış bir şey, benim yanlış bir pozisyonumdan, yanlış bir düşünce ve duygu durumumdan kaynaklanan bir şey; bu benim yani. Ve şunu demeyeceğiz kardeşim: "ya bak sen de bana böyle davran ya, biliyorsun beni, sen de bana böyle davran, ben de bu kadar gerilmeyeyim, bu kadar negatif davranmayayım." Yok, böyle bir şey yok. Öyle davranırlarsa elbette Allah razı olsun, ama bak, çözümü orada bulmayacaksın. Yani çözümün, değişimin yeri dışarısı değil.
Mesela bütün inanışlarda, bütün Tanrı'nın yolladığı bütün kitaplarda, inşa edilen sistemde, hatta Kur'an-ı Kerim'de, işte "şöyle yaparsanız, böyle davranırsanız, şu yanlışları yaparsanız" diye inşa edilen bir sistem var ve hemen hemen bütün inanışlarda aynı doğrultuyu gösteriyor. İnsanların bu inşa edilmeye çalışan sistemin gereklerini beklemesinin nesi yanlış olabilir ki? İçimden bir ses de öyle söylüyor. Tamam, bu dünyada bir sistem inşa edilmeye çalışılıyor ve sen onu yapmaya çalışıyorsun ama insanlardan da bunu bekliyorsun yani, hani bir ölçüde de haklı bir payı olan bir şey gibi geliyor.
Biz bütün herkesin egosundan kurtulup olgun davranmasını isteriz, zaten davransa düzelecek ama o benim alanım değil. Ama o doğal olan, öyle doğal olandan sapma olunca tabii ki ben de sapıyorum o zaman. İşte ben de onu diyorum: yani o doğal olmayan şey beni saptırıyorsa, ben de doğal olmayan bir yerdeyim. Yoksa şimdi peygamberler insanların hidayete ermesini, olgunlaşmasını, birbirini kırmamasını, birbirini öldürmemesini istemiyor mu, değil mi? Peygamber biat alıyor değil mi mesela? İşte şunları, şu yalan söylemeyeceğinize, kız çocuklarınızı öldürmeyeceğinize, işte birbirinize haksızlık yapmayacağınıza, aranızda haksızlıkla mal dönüşümü olmaması konusunda diyor, "bana söz verin" diyor. Bu ayrı bir şey. Bak ne yapıyor? Onlara pozitif anlamda bir şey çiziyor. Ama peygamber onların yüzünden negatif olmuyor yani. Şimdi ben etrafımdaki negatifliklerden dolayı negatif oluyorsam, ben de negatif bir durumdayım; yani pozisyon olarak yanlış yerde duruyorum anlamında.
Tabii ki ilahi ilke nedir? Tabii ki dünyada insanların iyi olmasını, doğru olmasını tavsiye edecek. İnsan o işlere uymaya çalıştığı bir yolda gidiyor, o Kur'an-ı Kerim'de bildirilen ifadelere tabi olup bir yolda ilerlerken, iftiraya uğra, vefasızlığa uğra, ihanete uğra, her şeye rağmen "benim farklı bir varoluş imkanım var" diyeceksin. Yani "ben yapamıyorum açıkçası böyle bir şeyi, ben müteessir oluyorum, etkileniyorum" - ilk ilke, ben "yapamıyorum" kelimesini kaldırıyorum. Egon "yapamayacağını" söylüyor ama ben yapabilirim. "Ama yaratılış olarak öyle bir yapım var" - yaratılış olarak öyle bir yapımız yok.
Şimdi ben mesela diyelim ki yanlış beslenme yüzünden işte bir şey yiyorum, alerji yapıyor; ne yapacağım? Bu yanlış beslenme yüzünden olur, beslenme düzenimi değiştireceğim, o zaman o alerjik mekanizma azalır diyelim değil mi mesela. Şimdi bizim de hepimizin egosu az veya çok, şöyle veya böyle olumsuzlukla karşılaşmış mı? Karşılaşmış. Kimimizde aşırı alerjik tepki diyebileceğimiz aşırı tepkilere sebep oluyor, kimimizde nispeten daha az tepkiye sebep oluyor. Hepimiz bu konuda değişik tepki düzeylerine sahibiz. Ve bu aygıtımızı, bu algılayan ve tepki veren aygıtımızı da "ben" olarak algılamışız. İşte biz bunu ayırıyoruz, diyoruz ki bu senin psişik bölümün, psişik düzeyindeki benliğin, bu yapamaz. Bak, bu yapamaz zaten, üstelik de yapabilse de diyecek ki "niye yapayım kardeşim" diyecek zaten.
Ego mu, Öz mü?
Hani biz niye Yunus Emre'yi tekrar ediyoruz o zaman? "Bir ben vardır bende benden içeri" demek için mi? Adam ermişlik düzeyinde, sana tatlı tatlı konuşuyor diye sen onu şey mi zannediyorsun, böyle yumuşak pamuk dede mi zannediyorsun? Adam derin bir hakikatten bahsediyor. Diyor ki "bir ben var bende benden içeri." O dışarıdaki ben ve içerideki ben diye bunu ayıralım basitçe. Dışarıdaki ben işte bunu der; hepimiz bunu diyoruz: "ben yapamam kardeşim" veya "niye yapayım" diyoruz, "yapamıyoruz abi, o yapamaz, ben değil işte." Önce dili değiştireceğiz: "ben yapamıyorum" değil, "egom yapamıyor." Ayıracağız. "Niye yapayım" demiyorum ama; öyle bir de damarı var yani.
Onu demek istedim: sen demiyorsun "ben yapamam", ben diyorum ki "değiştir, çünkü bu yanlış bir şey." Ego düzeyinde "yapamıyorum, egomdan arınmam gerekiyor." Zaten hepimizin şeyi bu; biz buna işte özdeşleşmeden kurtulmak, yani ego özdeşleşmesinden kurtulmaya çalışmak diyoruz. Bu zaten başlı başına hayatımızın önemli bir çalışma alanı zaten. Ama bak, "ben yapamıyorum" dediğin andan itibaren zaten yapamaz, imkan yok. Bunu eskilerin ifadesiyle, üzerine bastığın bir tahtayı kaldıramaz, çünkü zaten üzerine basıyorsun. Şimdi "ben yapamıyorum" dediğinde, yapabilecek bir şey var mı sende? Yani bu bilinçte, "ben yapamıyorum" diyorsun zaten, mevzu bitmiş.
"Yani bütün nefsi yaşayıp ondan sonra mı oradan çıkılması gerekiyor? Nefsi görmek mi gerek?" İlla mutlaka gerekmez. Zaten ne kadar görüyorsan takdirinde göreceksin, illa kasıtlı olarak görmeye gerek yok; hayat sana ne kadar gösterecekse zaten görürsün. Orada insan diyecek ki "bu benim psikolojik düzeydeki benliğim." Bakın dikkat edin, basit bir ayrım yapayım size: mesela birisi ayağınıza bastı diyelim, duyduğunuz bir acı var; birisi daha ayağınıza bastı, duyduğunuz acı gene aynı. Fakat birisi çok sevdiğiniz bir insan, döndünüz baktınız "aa sen miydin", acı var ama sevdiğin birisi, "aa sen miydin" dersin. Döndün baktın, sevmediğin bir insan veya tanımadığın bir insan: "dikkat etsene kardeşim" diyorsun. En basiti: bak, biyolojik benlikte etki aynı ama psikolojik benliğin orada ne yapıyor? Ayırt ediyor, farklı tepki veriyor. Ama bak, duyduğum biyolojik acı aynı.
Şimdi aynı şeyi söylüyorum: psikolojik etki aynı olabilir, ben psikolojik olarak aynı şeyi hissedebilirim, fakat ruhsallığımla cevap verebilirim. Dolayısıyla şunu diyebilirim: ayağım aynı acıyı hissediyor yani, ego düzeyinde aynı hoşnutsuzluğu yaşadım ama bak, egoma cevap verdirmiyorum mesela; ayağıma basmış, ayağımla tekme atmıyorum değil mi, başka bir şeyle tepki veriyorum ki, bunu verebiliriz. İşte o Nasrettin Hoca'nın dediği: adam geliyor Nasrettin Hoca'ya, diyor ki "işte sende şu var mı?" Eşek anırıyor. "Sen şunu satıyor musun?" Eşek anırıyor. Birkaç soru, hep eşek anırıyor. Eşeğe diyor ki "sen mi cevap vereceğim, ben mi cevap vereceğim?" Oradaki eşek ego yani. Yani benim hep egom mu cevap verecek her türlü şeye karşı? Mesela bir insan beni küçümsedi veya bir insan bana kibirli davrandı, ben hep egomla cevap verip "ben kibirli insanlardan hiç hoşlanmıyorum" mu diyeceğim? Yoksa bir gün, "ya bu insan niye kendine bu kadar eziyet ediyor, kendini böyle büyük zannediyor" mu diyeceğim? Halbuki hepimiz beşeri düzeyde bir şey değiliz yani, diyemem mi yani, öyle bir deme şansımı niye benden alıyorlar ki?
Veya birisi bana böyle bir imkan gösterdiğinde ben niye egomun hâlâ tavrını devam ettireyim ki? Veya bu konuda inandım, gene egom devreye girdi, gene öyle tepki verdim - şunu diyemiyor muyum? Yani "kardeşim, ey ego, sen hâlâ böyle tepki veriyorsun ama ben seni artık onaylamıyorum, her ne kadar sen gene o Nasrettin Hoca'nın eşeği gibi ben cevap vermeden sen cevap veriyorsun ama artık ben senin verdiğin cevaplardan sıkıldım, senin cevap vermeni istemiyorum." Nasrettin Hoca'nın dediği o aslında; yani tam Nasrettin Hoca konuşacak, eşek anırıyor. İşte orada şunu diyeceğim: "ya kardeşim, ben senin verdiğin cevaplardan artık hoşlanmıyorum, onları doğru bulmuyorum, istediğin kadar da cevap ver ama onaylamayacağım seni" dediğin zaman, o gitgide nötralize olacaktır. Ama onun verdiği cevabı onaylarsan gene o düzeyde kalmış oluruz.
Manevi Beslenmenin İki Kaynağı
"Onu diyebilmek için manevi olarak beslenmek gerekmez mi?" Tabii, manevi olarak beslenmenin iki kaynağı var. Bir, dışta gibi gözüken, bizim dışımızda gibi gözüken kaynak; bir de bizim içimizdeki kaynak. İşte mesela bir kitaptır, olgun bir insandır, sohbet eder, vesaire. Bir de içinde de kaynak var, bunu da unutmayın yani. Farz edin bir dağın başına düştünüz, ne kitap var ne bir şey var; kaynaktan koptunuz mu demek yani? Gene kaynak içinizde var, özümüzdür yani, özümüzdür.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Hz. İsa'nın Allah'a "Onlar senin kullarındır, dilersen affedersin dilersen azap edersin" dediği kıssaya değiniliyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). Habil ile Kabil (Adem'in iki oğlu) kıssasına değiniliyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). --- ---