Gerçekte Ben Kimim
Gerçekte Ben Kimim: Tüm Soruların Anası
"O halde gerçekte sen nesin? Sadece bunu sor ama cevap verme. Cevap bir gün kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Yeter ki buna cevap vermek isteyeni gör, buna cevap vermek isteyenin farkına var." Gerçekte ben kimim sorusu bütün soruların başıdır ve aslında tek sorudur. Bunu bulduğun an, bunun cevabını verdiğin an, her türlü sorunun cevabını verebilecek bir bilince varmışsın demektir. Artık öyle bir yerden bakıyorsun ki her şeyin cevabını verebilirsin. Ama bunun cevabını veremezsen, ömrün boyunca cevap biriktirirsin. Topladığın cevapların tümünü toplasan bile gerçek anlamda gerçek cevabı üretememiş olursun. Ürettiğin veya topladığın bütün cevaplar yarım cevaplardır; bir kısmı sahte cevaplardır, hiçbirisi gerçek cevap değildir.
Mesela sevgiyle, var olmakla, mutlulukla, huzurla, ilişkilerle ilgili bütün cevapları bulacaksınız zannediyorsunuz — ilişkiler nedir, sevgi nedir, merhamet nedir, uyum nedir, var olmak nedir, mutluluk nedir, huzur nedir; insanlar hep bunlara cevap aramaya çalışıyorlar. Hiçbir zaman unutmayalım: gerçekte kendimi bilmediğim, bulmadığım müddetçe verdiğim bütün cevaplar ya yanlıştır ya eksiktir. Gerçekten kendini bulan insan "mutluluk nedir" diye sormaz. Çünkü mutluluğun kendisi olduğunu fark etmiştir artık; mutluluğun ne olduğunu soranın da kim olduğunu bilir, ne kadar boş bir soru olduğunu o zaman anlar. Ama biz hep sorarız: mutluluk nedir, huzur nedir, sürekli cevap araştırırız. "Mutluluk sevdiğin işi yapmaktır," "yok, mutluluk aynı yere bakabildiğin biriyle bir hayat yaşamaktır" — bir sürü hikâye. Her birimizin belki egosuna sorduğumuzda vereceği bir mutluluk cevabı var, değil mi? Bunlar hepsi sahte.
Hatta egonun "insan Allah'la mutlu olur" dediği cevap bile yanlış. Çünkü o egonun Allah dediği Allah değildir; yoksa cümle doğru da egonun anladığı anlamda yanlış. "İnsan Allah'la mutlu olur" derken arkada ne var? "Sen ibadet edersin, o da sana yardımcı olur, seni zora sokmaz, çünkü milletin çoğu isyankar, sen hiç olmazsa ibadet ediyorsun, bunun bir yeri, terazide bir ağırlığı olması lazım, o da sana kıyak geçer, sen de mutlu olursun" — işte egonun mutluluk anlayışı bu. "İnsan Allah'la mutlu olur" bu anlamda yalandır; çünkü senin Allah dediğin gerçek Allah değildir, başka bir Allah'tır. Sen o noktada "insan Allah'la mutlu olur" bile demezsin; Allah zaten bizatihi senin merkezindedir, "ben ve o" ayrımı yoktur, o bizatihi senin mutluluğundur. O yüzden egonun ürettiği her cevap ya sahte ya eksik ya yanlıştır. Bunlara cevap üretmeden önce gerçekte kim olduğunun cevabını bulmaya ihtiyaç var.
Mesela insanlar "toplum nasıl mutlu olur" diye sorar. Toplum mutlu olmaz ki; çünkü toplum egolardan ibaret, hangi toplum mutlu olacak? "Toplumda huzur nasıl olur" — olmaz, bunlar sahte, yanlış sorulardır. Peki nasıl huzur olur? Önce sen gerçekte kim olduğunu bil; o zaman çevrendeki huzursuzluktan huzursuz olmayacaksın. Önce o noktaya geleceksin, sonra huzursuzluğun niye çıktığını da anlarsın. O yüzden kadim öğretiler hep bu temel sorunun üzerine işaret etmiştir: sen kimsin?
Peygamberin Hira'daki "Ben Bilmem" Cevabı
Peygamber Hira'da aslında bunu bulmuştur; gerçekte kim olduğunun cevabını bulmuş, tırnak içinde sıfır noktasına gelmiş, ego aşılmış. Bakın ne diyor — eğer rivayet doğruysa, ki mana itibariyle doğrudur — "söyle" dendiğinde "ben bilmem" diyor. Hiç ego cevap vermiyor; cevap verecek bir ego yok artık. Halbuki bize "söyle" dense neler konuşuruz, değil mi? Bir sürü hikâye anlatırız: "eşimiz bizi anlasa çok mutlu oluruz, şu şöyle olsa çok iyi olur, insanlar böyle davransa çok iyi olur." Bakın ego size çok cevap üretir. "Türkiye'de herkes iki şeyi bilir, futbolu ve siyaseti" derler; herkes bu konuda konuşur, aslında her egonun kendine göre ürettiği bir cevap vardır. Bütün bu cevaplar sahtedir. Çünkü gerçek kendiliğin sorusu yoktur. Sorusu olmadığı için bir cevap üretecek problemi de yoktur; o sadece şahit oluyor. O şahitliğin birinci elden yine egoya, egolu insanlara cevap üretiyor.
Eğer hepimiz arif olsaydık birbirimize bir şey sormayacaktık, birbirimize bir şey anlatmayacaktık; birleşik bir bilincin zahiren farklı bireyleri olacaktık, aslında tek bir bilinç olacaktı. İşte mesela Adem ile Havva'nın o cennetteki durumları tek bir bilinçti; sonra ötekileştiler, biri ötekine öteki olarak gözüktü. O ego meyvesinden yemeden önce tek bir bilince sahiptiler, birbirlerindeydiler, ben ve öteki ayrımı yoktu. O yüzden biz her soruya cevap aramaktan ziyade, hiçbir sorunun ortaya çıkmadığı bir noktaya gelmek ihtiyacındayız. O gerçek sensin. Gerçek kendimi bulduğumu ne zaman anlarım? Hiçbir sorun yoktur, üretmeye çalıştığım hiçbir cevap da yoktur. Ama ne kadar çok soru üretiyorsan, ne kadar çok cevap arıyorsan, o kadar ego düzeyindesin.
Bir insan sevginin kendisi olsa "sevgi nedir" diye sorar mı? Sormaz. "İnsanlar birbirini niye sevmiyor" diye sorar mı? Yok. "İnsanlar niye beni sevmiyor" diye sorar mı? Yok. Bakın, sevginin kendisisin; sevgi sevgiyle ilgili neyi sorar? Hiçbir şey, soracak bir şey yok. Huzurun kendisiysen huzurla ilgili bir sorun olur mu? "Nasıl huzur bulacağız" — yok, huzurun kendisisin, bir soru üretebilir misin huzurla ilgili? Öyle bir şey yok. İnsan bunu aramalı. Yoksa sen ne kadar çok cevap üretirsen, o kadar çok soru sorarsın; sorularının sınırı yoktur ve ürettiğin cevapların da gerçek anlamda yaraya merhem olacak niteliği yoktur; cevaplar bizi gerçek anlamda tatmin etmiyor.
"Benim Değerim Nedir?" Sorusu
Mesela sorulan bir soru: duygu merkezliler bunu daha fazla sorar ama her insanın bilinçaltında bu soru vardır. Kimisinde bilinç üstüne çıkıyor, kimisinde bilinçaltında kalıyor: "benim değerim nedir?" Aslında hepimiz bunu bilerek veya bilmeyerek kendimize soruyoruz. Duygu merkezliler bunu daha çok soruyor, çünkü değeri muhatabının beğenisi üzerinden alıyor; hemen o soru şöyle su yüzüne çıkıyor: "benim ne değerim var ki insanlar beni sevsinler?" Bazı enneagram tipleri ilişkilere o kadar odaklı olmadıkları için, bu soruyu soruş biçimleri görünürde değişir; mesela bir tip sekizseniz, güçlüyseniz kendinizi değerli hissedersiniz, etkinseniz, kararlıysanız, çevrenizdeki olayları yönlendirebiliyorsanız kendinizi değerli hissedersiniz. Aslında burada ne var? Herkes bir değer arıyor. Kim değer arar? Değersiz olan bir değer arar. Sen bizatihi bir şeyin kendisiysen o şeyi arayamazsın. Su neyi arar, bir şeyi aramaz; ama kuru bir bitki su arar, değil mi? Bir şeyin kendisi kendisini aramaz. Mesela Allah ne arar? Allah hiçbir şey aramaz; bir eksiği yok ki onu arasın. Sen bizatihi değerin kendisi olsan değer arar mısın? Aramazsın; "değerim nedir" diye sormazsın.
Ama ego bize bunu hep sorduruyor: "değerim ne, benim değerim ne" — psikolojide değer çalışması yapılıyor değil mi? Saf öz zaten değerin kaynağıdır. O zaman bana bu soruyu soran, sorduran, o benim öz varlığım değildir; öz varlığım böyle bir soru sormaz. Mesela bir yaşındaki bir çocuk "benim değerim nedir" diye sorar mı, ya da annesi onu sevdiğinde "beni niye seviyorsun, söyle anneciğim" der mi? Demez. Çünkü o öz varlık bilinci bizatihi değerli olduğunun bilincindedir. Bir anne bir yaşındaki çocuğunu sevdiğinde çocuk "acaba yakışıklı olduğum için mi, güzel olduğum için mi, gözlerimin renginden mi, bir şey başardığım için mi seviyor" diye düşünmez. Neden? Çünkü öz varlıkta böyle bir soru yok; öz varlık bizatihi değerin, varlığın kendisi. O zaman sen bununla ilgili bir soru üretmezsin. Hâlâ kendi kendine "değerim nedir, benim değerim neyden kaynaklanır" diyorsan, bu soruya cevap aramayacaksın, soruyu sorana gideceksin. Soruyu soran değersiz olan bir şeydir; yani ego. Ego değer istiyor ve onu bir şey ile istiyor.
Mesela "Allah katında insanın değeri nedir?" "Takvadır" diyoruz. Takva nedir aslında? Kendi öz varlığının farkında olma bilinci ve onu koruma bilinci. Allah bize değer vermek için bizden bir şey istemiyor; kendi öz varlığının farkında ol, zaten o Allah'ın senin içine koyduğu bir değer. Onun için değerim, benim dünyada ne yapıp ettiğim değildir. Biz öyle algılıyoruz, değil mi — dünyada bir şey yapacaksın, değerli olacaksın. Peki farkı olacaksın da mı değerlisin? Mesela beş saniye yaşayıp giden bir canlı değersiz midir, bir gün iki gün yaşayan bir kelebek değersiz midir? Hiç kimsenin görmediği, ıssız, hiçbir insanın ayak izinin değmediği bir dağın başındaki bir kır çiçeği değersiz midir? Ama bakın ego sana nereden bakıp değer oluşturmanı istiyor? Başka nereden bakıyor? Kendini değersiz hissediyor ve sahte bir değer üretmeye çalışıyor; "dünyaya bir iz bırak" diyor. Sen diyeceksin ki "sana da senin izine de güle güle, benim problemim değil." "Neyi bırakayım acaba" diye sormaya başladığın an bitti demektir.
İbadetin Amacı: Kurbiyet
"Hocam o zaman namaz kılmak, oruç tutmak; Allah için yapıyoruz, ibadet ediyoruz ya, burada da eğer neyimiz?" O fıtratımın tabii bir neticesi. Ben niye namaz kılıyorum diye bir insana denir mi — sevgilinle niye buluşuyorsun denir mi? Denmez, "sevgiyle buluşuyorum" derdim mesela. Aslında bütün ibadetler insanın yaratıcıyla olan kopmaz bağının farkındalığıyla ilgili eylemlerdir. Bir insan niye namaz kılar, niye oruç tutar? Çünkü Allah'la kopmaz bir sevgi bağı var, bu yüzden.
"Demek istediğim şu, onları yapan kişiyle yapmayan kişi arasında cehennemde sevap-günah farkı olacak diyebiliyoruz. Ama siz 'Allah'la bir olma' diyorsunuz; diğeri Allah'la bir olmuyor mu, belki farklı yollarla, öz bilince erişerek, o ibadetleri yapmadan da o buluşmayı sağlıyor olabilir." Buluşmayı sağlıyorsa sıkıntı yok. Namaz kıldık diye kılıyorsa, buluşmayı sağlamıyorsa bir sıkıntı var demektir; namaz kılmak da tek başına bunu sağlayacak diye kesin değil. Bütün ibadetlerin maksadı o has bilincin açığa çıkmasıdır; bütün ibadetlerin hedefi budur. Bizatihi ibadet hedef değildir, kurbiyettir — yani onun yakınlığını idrak etmektir. Yaklaşmak da değil, yakın zaten; "sana şah damarından daha yakınım" diyor Allah, kelime yetmediği için böyle bir ifade kullanıyor. Bu ne demek? "Sana senden daha yakınım" demek. Ama sen bu yakınlığı idrak etmiyorsun; işte o yakınlığın idrak edilmesi ve derinleşilmesiyle ilgilidir ibadetler.
İbadet bir gayeye hizmet eder. Kur'an'da diyor ki namaz sizi kötülüklerden, aşırılıklardan alıkoyar; sabır ve namazda Allah'tan yardım isteği vardır. Bu yardım isteği ne demek? Ego kendisini herhangi bir konuda zayıf, aciz hissettiğinde demoralize oluyor, rahatsız oluyor. Halbuki ayet ne diyor? Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Sen acze düştüğünde, hem o acze düştüğün noktada doğru bir konumda ol — bu sabırdır — hem de her şeyin irade, kudret, hikmet, ilim kaynağının Allah olduğunu, onunla olan bağlantını fark et ki, ego seni acizlikten dolayı rahatsız etmesin. Ego orada "acizim, Allah kahretsin, bir şey yapamıyorum" diyor. Halbuki arif de birçok konuda aciz; peki o niye bundan rahatsız olmuyor? Çünkü "ya Rabbi, ben acizim ama son kudreti olan sensin, ben senin kudretine bağlantı kuruyorum, senin burada kudretin ne kadar tecelli etmek istiyorsa o kadar etsin, etmek istemiyorsa da hiç problem yok" diyor.
Egonun ve Gerçek İnsanın Allah'tan Yardım İsteme Biçimi
Bir egonun Allah'tan yardım istemesi var, bir de gerçek insanın yardım istemesi var. Egonun yardım istemesi şöyle: "ya Rabbi, bana benim istediğim gibi zamanda zeminde yardım edeceksin değil mi?" Bir hikâye var: adam yüksek bir kanyonun kenarında yürürken ayağı kayıyor, aşağı düşerken bir dala tutunuyor; dal yavaş yavaş çatlıyor, "yardım eden yok mu" diyor. Melekler "kendini Tanrı'nın kucağına bırak ve tevekkül et" diyor. "Başka kimse yok mu" diyor. Şimdi egonun kendine göre Allah'tan yardım isteği böyle: "bana yardım edeceksin değil mi, annem ölmeyecek değil mi?" Ölecek. "Ne demek annem ölmeyecek değil mi, olur mu böyle bir şey?" Ego kendi arzu ve heveslerine, egosal ihtiyaçlarına göre Allah'tan yardım istiyor.
Mesela "savaşa giriyorsun, Allah bizi müzaffer kılacaktır, çünkü biz Allah'ın tarafındayız" — ama Allah'ın tarafında olan bir sürü insanı Allah yenilgiyle karşı karşıya bırakmıştır. Hazreti Zekeriya da Allah'ın peygamberiydi, düşmanların elinde öldü. Hazreti Yusuf senelerce haksız bir şekilde hapiste yattı. Onlar Allah'tan yardım istemedi mi? Nice peygamber, ermiş insan savaşlarda yenilmiştir, mazlum duruma düşmüştür, zulme maruz kalmıştır. Peki onlar "Allah bize yardım etmedi" mi diyor? Demiyor. Neden? Çünkü ego ile yardım istemiyorlar. "Ya Rabbi senin hikmetin uygun görürse bize müzafferiyet ver, hikmetin uygun görmüyorsa sen dilediğin şeye hükmet, biz de ona razıyız" — Allah'tan yardım istemek böyle bir şey.
"Hocam, Bedir Savaşı'nda Peygamber'in 'bize yardım etmezsen sana ibadet edecek kul kalmayacak' diye bir duası var." Öyle bir dua edilebiliyor; bak, "kalmayacak," ona göre "bize yardım et" demiyor ki, durumu ifade ediyor: "eğer yenilirsek sana gerçekten tevhid üzere kulluk edecek kimse kalmayacak" diyor. Yoksa Allah'a iltimas çekmiyor, devamında Allah'ın nusretini talep ediyor; ama bu, "sen hikmetin neyi gerektiriyorsa ona razıyım" diye tamamlanacak bir ifadedir. Mesela ben de bir savaşa giriyorum, karşımdaki zalim; "ya Rabbi bu zalimlere karşı bana müzafferiyet ver, beni de istikamet üzere kıl, beni kibirden, gösterişten, düşmanıma bile haksızlık yapmaktan koru; ama hikmetin bunu gerektirmiyorsa senin hikmetine bütün kalbimle razıyım" derim. Bir bakarsın yenilmişim, zahire göre; hiç problem değil. Hz. Peygamber Bedir'de yenilse dert mi olacaktı onun için? Hayır, biz öyle zannediyoruz; ona bir dert olmayacaktı. Gereken mücadeleyi yaptı mı, yaptı, bitti.
Allah'ın kendisiyle olan farkındalığı asıl en büyük yardımın kendisidir. Yani bir insan, Allah'ın kendisine kendisinden daha yakın olduğunu biliyorsa, Allah ona yardım ediyor demektir. Bunun en güzel örneği hicretteki durumdur: bir yere saklanıyorlar, düşmanları burunlarının dibine kadar geliyor, Hazreti Ebubekir orada kaygılanıyor. Ayet geliyor, ne diyor? "Hüzünlenme, kederlenme. Allah bizimle beraberdir." "Allah bizi kurtaracaktır" demiyor; "Allah bizimle beraber" diyor. Hep söylerim bunu. Allah seninle beraberse bundan daha üstün gerçek anlamda bir zafer olabilir mi? Allah bizimle, biz de Allah'layız; o zaman sıkıntı yok, başka ne tür bir zafer bunun yanında daha değerli olabilir ki? Böyle bir şey yok. Peygamberin orada Allah'ın vahyiyle söylediği şey çok muazzam bir şeydir: "hiç kederlenme, Allah bizimledir."
Bunu aslında hayatımızın tümüne yansıtmamız lazım. Mesela eşin seni aldattı, gördün, gözünle gördün. "Hüzünlenme, Allah benimle beraberdir" de. Rahat ol. Niye üzgünsün, niye kendini değersiz hissediyorsun? En sevdiğin otuz yıllık arkadaşın sana kazık attı — "hüzünlenme, Allah seninle beraber." Ama sen onunla beraber değilsin işte, o zaman "ya Rabbi bana yardım et, bu büyük imtihan" dersin. Büyük imtihan, Allah'la olmadığın zaman olan bir şeydir.
"Ama diğerlerini de Allah yarattı, farkında mısınız?" Allah herkesle beraber; mesela hepimiz dışarı çıktık, kimimizin gözü açık, kimimizin gözü kapalı. Güneş hepimize ışığını gönderiyor mu? Gönderiyor. O ışıkla etrafını görme şansın var mı? Var. Ama sen gözünü açık tutanlardansın, görüyorsun; yanındaki gözünü kapalı tutuyor, görmüyor — biri kör, biri gören. Burada güneş açısından bir fark yok. Allah herkesle beraber, kafirle de beraber, ona da şah damarından yakın manasındaki beraberlik. Ama içindeki insan onunla olan beraberliğinin farkında değil; aradaki fark budur. Yoksa Allah Hazreti Muhammed'le de beraber, Ebu Cehil'e de şah damarından daha yakındı; ama Ebu Cehil kendi bilinci nedeniyle ondan milyarlarca ışık yılı uzaktı. Bu insanın bilinciyle ilgili bir şeydir, Allah'la ilgili bir şey değil.
O yüzden peygamberin dediği şey "Allah bizimle" — orada peygamber Allah'ın kendisiyle olduğunun farkında; bilgi olarak değil, bizatihi farkında. O zaman "bunlar bizi bulsa öldürse ne yapacağız" diye düşünmüyor; çünkü öldüreceği şey kim? Öldüreceği şey Hazreti Muhammed değil, biyolojik bir bedendir. Hakiki bir insanı kim öldürebilir ki? Ancak Allah dilerse öldürebilir, hiçbir şey bir insanı öldüremez, hakiki insanı hiçbir şey öldüremez.
Habil ile Kabil: İki Bilinç Hali
Onun için tekrar hatırlatayım, Habil ve Kabil, Adem'in iki oğlunun hikâyesi diye anlatılır ama iki oğul meselesi değil bu; iki bilinç durumudur, iki bilinç hali, iki varoluş hali. Birisi egosunun tuzağına düşmüş, psikolojik benliğinin tuzağına düşmüş, mukayese yapan, karşısındakinin elindekinden kıskançlık duyan, "niye bende yok, o çok şanslı, keşke benim de olsa" diyen ego-benlik penceresiyle hayata bakan; diğeri ruhsal bilinciyle hayata bakan — iki bilincin hikâyesidir onlar. Adem'in iki oğlu değil bunlar; biz hepimiz bazen habillik yaparız, bazen kabillik yaparız; daha çok da kabillik yapıyoruz maalesef, kendi kendimize zulmediyoruz.
Habil, Kabil'e diyor ki: "sen beni öldürecek olursan ben sana elimi kaldıracak değilim; neden? Çünkü ben bir şey kaybetmiyorum ki, senin yapacağın o hareketten dolayı bir şey kaybetmeyeceğim." Aynı şeyi Firavun'un sihirbazlarında görüyoruz. Firavun'un sihirbazları Musa ile karşı karşıya gelip o meydan okumayı yaşadıklarında, Hz. Musa'nın gösterdiği şeyler karşısında "Musa'nın ve Harun'un Rabbine inandık" diyorlar. Firavun "benden izinsiz nasıl inanıyorsunuz, sizin elinizi ayağınızı keseceğim, astıracağım sizi" diyor. Onların verdiği cevabı eve gidince bir okuyun: "sen ancak Allah izin verirse zahiren bir şey yapabilirsin, onun ötesinde hiçbir etkin yoktur senin. Sen zahiren bizi öldürdüğünü zannedersin; sen gerçekte bizim öz varlığımıza bir zarar veremezsin, benim özümün eli ayağı yok ki onu kesesin." Bakın buradaki cevapların nasıl bir bilinçten kaynaklandığını düşünün. Ama sen kendini biyolojik bir beden ve zihin olarak algılıyorsan, o zaman hayatta düşmanın çoktur, birçok şey tarafından zarara uğrayabilirsin.
Marifetün Nefs: Kendini Bilmenin İlmi
Bir katılımcı "şeytan da aynı soruyu soruyor, 'o mu hayırlı ben mi hayırlıyım' diye" diyor, ayrıca kalp-karaciğer ve hacamatla ilgili bir soru soruyor. Cevap: "ben açıkça o konuları bilmiyorum, çok fazla üzerlerinde durmuş değilim, ben sadece spiritüel bilinç ve irfan üzerinde duruyorum. Diğer beden üzerindeki bir kısım sağaltıcı çalışmaların tabii ki insanın psikolojik olgunluğuna hizmeti olabilir. Ama burada tek bir şey vardır: insanı arındıracak tek şey ilimdir." Bilgi demek istemiyorum, çünkü kötü bir kelime haline gelmiş; çok kitap okumak meselesi değil. "Gerçekte kimsin" sorusunun ilmine ulaşırsan, isterse karaciğerin mikroplardan beter olsun, hiçbir zararı yoktur, hiçbir problem olmaz. Ego cehaletini ortadan kaldıracak olan tek şey ilimdir; neyin ilmi? Kendinin ilmi, gerçek kendinin ne olduğuna dair bilgi. Bu ortaya çıktığı anda egonun bütün cehaleti ortadan kalkar. Bu neye benzer? Karanlığın bir ışık düğmesine bastığın anda ortadan kalkması gibidir. Karanlığın gitmesi ışığa bağlıdır; ışık geldiğinde orada toz varsa bile bir şey olmaz, aydınlandı orası, artık egonun o noktada seni aldatma şansı yok.
Buna tasavvuf ilminde "marifetün nefs" deniyor — nefsin ilmi. Bir de "marifetullah" var. Size ilginç gelecek bir sufinin ifadesidir: "marifetün nefs marifetullah'tan daha üstündür" der. Çünkü marifetullah marifetün nefse bağlıdır. Senin gerçek anlamda kendinle ilgili idrakin, bilgin arttıkça, ne olduğunu bildikçe Allah'ı daha iyi bilirsin. Gerçekte kendinin ne olduğunu bilirsen Allah'ı bilirsin. Çünkü biz şu anda Allah'ı ego bilincimizle biliyoruz — "Allah bana haksızlık yaptı" gibi, çünkü egodan bakıyorsun.
Ben çocukken gazoz kapağı ve tipi tip kağıdı toplardım mesela; hepimiz bir şey toplardık, sizin yaşınızdakiler artık başka şeyler topluyor, takipçi topluyorlar mesela, değişen bir şey yok. Benim beş yüz gazoz kapağım, bin beş yüz tipi tip kağıdım var diye övünürdüm ve benden daha az kağıdı-kapağı olanları küçümserdim; belki o da benim elimdekileri görüp kendini şanssız görüyordu. Aynı şekilde ego düzleminden baktığınızda, sizden mutlu evliliği olana gıpta edersiniz, sizden daha iyi maddi şartları olana gıpte edersiniz, "iyi imkanlar bulmuş, kendini gerçekleştirmiş, amacına ulaşmış, ne şanslı, o şans bizde yok" dersiniz. Bu ego bilinciyle hayata bakmaktır. "Benim seven annem babam olmadı, beni kimse desteklemedi" diye bir sürü hikâye üretirsin. Bu hikâyeleri üreteni bul; yoksa "niye hikâyem böyle" diye sorarsan kendine yazık etmiş oluyorsun. Bu, bir cevap verilmeyi gerektiren bir soru değil.
Rüya Metaforu ve Dünya Hayatı
Allah diyor ki, dünya hayatında biz aramızdaki bir kısım şeyleri taksim etmişiz, buna özenmeyin; çünkü bunların hakikatte kıymeti harbiyesi yok. Mesela şöyle düşünün: hepinizi biri uyuttu ve hepiniz bir rüya görüyorsunuz; o sizi uyutan her birinizde bir rüya senaryosu zerk ediyor. Biriniz Shakespeare olmuş, oyun yazmış; biriniz Hamlet olmuş, biriniz kral olmuş; biriniz on altıncı Osmanlı padişahı olmuş, biriniz o padişahın zamanında Topkapı'da bıçakçılık yapan biri olmuş. Şimdi bu rüyaların hakikatte bir değeri var mı? Yok, hakikat noktasında değeri yok; sen o rüyayı görüyorsun, o da o rüyayı görüyor. Şimdi bir de o rüyaları birleştirdiğimizi düşünelim; millet ne diyecek? "Şuna bak, padişah olmak var" diyecek, ömür edecek. "Adam Osmanlı hanedanı, biz ne hariç bir hanedanımız var." Bunların hepsi gelip geçici rüya düzeyinde bir şey. Sen bunların üzerinden mukayese yapıyorsun, bunlardan dolayı kendini şanslı veya şanssız görüyorsun, bundan dolayı Allah'a hesap soruyorsun: "adil mi bu ya Rabbi?" Değil, tabii ki değil rüya düzeyinde. Sen uyan: "ya Rabbi, ona öyle bir rüya görmeyi nasip etmişsin, buna böyle bir rüya görmeyi nasip etmişsin, bana da rüyadan uyanmayı nasip etmişsin, ne güzel." Biri padişah olma rüyasını görüyor, biri padişaha özenme rüyasını görüyor; sen uyanıyorsun, uyanıp bilincinle ne padişah olduğunu ne de padişaha özenme gibi bir tuzak olduğunu farkındasın, bunların bir rüya düzeyi olduğunu anlamışsın. Hangisi sizin için güzel bir şey? Onun için aydınlanmış insan hiçbir şeye özenmez, hiçbir şeyin kaygısını duymaz, hiçbir şeyden dolayı kendini şanssız görmez. Neden? Çünkü bunlar dünya hayatının geçici metadır; bir düzey rüyadır.
Allah seni daha güzel rüya görmen için çağrıda bulunmuyor; vahiy daha güzel rüya görme yolu değildir, rüyadan uyanma çağrısıdır. "Dünyada çok mu sıkıntı çektin, Allah bana ahirette verecek" diye din bunu anlatmıyor; sen vahyi kullanıp suistimal edip rüyanı soslu hale getiriyorsun, tatsız rüyana tat koymaya çalışıyorsun. Allah sana vahiyle ne yapmaya çalışıyor? "Bak, bu dünya hayatı geçici bir meta; sen böyle bir formu deneyimliyorsun, öbürü başka bir şey deneyimliyor; sen insanlığına yakışır vaziyeti al, yoksa onun bunun rüyasına özenme, veya sana görünürde daha güzel bir rüya verildiği için bundan dolayı övünme" demek istiyor. "İşte ben Osmanlı hanedanıyım, ben bilmem kimin oğluyum, çok avantajlıyım, siz kimsiniz, sen benim kim olduğumu biliyor musun" — bakın, iyi rüya gördüğünü zanneden kötü rüya görenleri küçümser; kötü rüya gördüğünü zanneden iyi rüya görenleri gıptayla, kıskançlıkla veya öfkeyle karşılar.
Peygamber ve Ebu Süfyan'ın Teklifi
Dikkat edin, peygamber sadece bir eşitlik davası için mi geldi? Hayır. Zulmü ortadan kaldırmaya geldi, insanların birbirine haksızlık yapmasını ortadan kaldırmaya geldi. Yoksa Hazreti Peygamber Ebu Süfyan'ın teklifine gözünün ucuyla bile bakmazdı; teklif şu gibiydi: "siz çok güzel rüya görüyorsunuz, Mekke'nin idaresi sizde, en güzel kızı siz alıyorsunuz, yönetim sizin elinizde, iktidarın nimetlerinden siz faydalanıyorsunuz, biz de bir şeyler işliyoruz diye mi mücadele ediyor?" Ebu Süfyan öyle zannediyor. Burada anlamamız gereken şey, Kabil bilinciyle Habil bilincinin farkını anlamaktır. Ebu Süfyan canlanıp gelse bize bu teklifte bulunsa ne deriz? Onu kendine sormalısın. Ebu Süfyan kendince makul düşünüyor: "bu bizim neyimize özeniyor, niye bize şey yapıyor, çatışıyor, rakip oluyor? Demek ki bizim bir şeyimizi kıskanıyor, bir şeyimize özeniyor; o zaman biz bunu teklif edelim, ne diye kavga ediyoruz ki bununla" diye düşünüyor. Kendince doğru düşünüyor ama kaçırdığı şey, peygamberin nereden baktığını bilmemesi. Peygamberin iktidar, kadın, para gibi bir şeyin mahrumiyetini hissedip bundan dolayı kendini mağdur hissettiği için mücadele ettiğini zannediyor.
Bizde bazen de var: "peygamberim doğarken babası ölmüştü, annesi altı yaşında öldü, aman canım öksüz peygamberim" gibi üçüncü sınıf duygusal yaklaşımlarda bulunuruz. Bütün dünya peygamberi terk etse, o Allah'ta; sen neyin peşindesin? Peygamber öksüzmüş de şey olmuş, böyle bir şey olabilir mi? Peygamber Allah'la olan kopmaz bağının farkında; tabii ki annesine de babasına da hürmet ediyordu ama, haşa, sen peygamberi böyle beşeri düşük bir bilinçte zannedip "altı yaşında öksüz kaldı, babasını bile göremedi, ah canım peygamberim" diyorsan senin peygamber algın problemli, çünkü senin insan algın problemli. Sen gerçek kendini bilsen peygamberi de o zaman anlayacaksın. Biz peygamberi gerçek anlamda ne zaman anlayacağız? Kendimizi gerçekten bildiğimizde anlayacağız.
O yüzden hayatın ne olduğu değil; senin bu hayata hangi özne bilincinden baktığın önemli. Rüyada mısın, uyandın mı? Rüyadaysan mukayese edersin, kendini şanslı veya şanssız görürsün, gıpta edersin, bu dünyada bir işin rast gitmediğinde rahatsız olup üzülürsün. Ya da uyanırsın: "Allah sana başarısızlıkla ilgili bir rüya gördürüyor, tamam, ne olacak, hayatta hiçbir işin rast gitmiyor, olabilir." Bir Bektaşi fıkrası var: "erenler, yağmur yağmıyor, bize bir dua et" demişler. "Allah inşallah senin duanı kabul eder, tamam siz gidin" demiş, çamaşırlarını yıkayıp asmış, direkt yağmur yağmış. "Nereden biliyor" demişler. "Allah benim hiçbir işimi rast getirmez" demiş. Ama bakın, adam bundan rahatsız değil. Allah ona öyle bir rüya gördürmeyi takdir etmiş, bunda bir mahzur yok; oradaki sırrı çözmüş: "Allah benim için bir işimi rast getirmez" demiş ama rahatsız değil. Dost olmuş, onun Allah'la dostluğu var, kaderini seviyor o yüzden. Allah'la dostsan, hangi kaderi yaşarsan yaşa fark etmez; bu zaten ego üzerinden bir yorum, sizin anladığınız dilden bir cümle kullanıyor, yoksa onun için böyle bir problem yok.
Zahiri Kader ve Hakiki Kader
Burada önemli olan şey, sen kendini biliyorsan ve Allah ile olan o yakınlığı idrak ediyorsan, bu dünyadaki kaderinin şöyle veya böyle olmasının bir farkı yoktur. O zaman özgür yaşarsın, hiçbir derdin yoktur. Çünkü senin gerçek öz varlığının kaderi Allah'la olan bağındır. "Benim kaderim nasıl?" Senin kaderin süper, mükemmel; Allah'tan geldin, ona gidiyorsun, ne kadar mükemmel bir kader! Öbürü "hikâye kaderi" — annem böyle olacak, babam böyle olacak, işim şöyle olacak, şununla evlenecekmişim, bununla boşanacakmışım. O senin asli varlığının kaderi değil ki. Gerçek kaderin Allah'a aitsin, ondan geldin ona dönüyorsun; hepimizin de kaderi bu aslında, burada bir farklılık yok, hepimizin kaderi güzel. Öbürü onun türevidir, aslı değil; onu da insanca en güzel şekilde, insanlığına uygun kodlarla yaşarsın. Ama onu kendinin kaderi olarak görme; o beşeri düzeyinin kaderidir, senin kaderin öz varlığının kaderidir. "Allah burada takdir etmiş, bana aitsin, benden bana döneceksin" — mükemmel bir kader.
Onun için Allah diyor, onların başına bir musibet geldiğinde "ne kötü kaderim varmış" demiyorlar, "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" diyorlar; gerçek kaderi hatırlıyorlar. Zahiri kader bizim bu dünya hayatında bir yerde doğduğumuz, bir anne babamız olduğu, bir yaşamımızın olduğudur; bu zahiri bir kaderdir. Gerçek kaderiniz "innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci'ûn" ifadesinde anlatılan kaderdir — ona aitsin, ondan ona dönüyorsun. O zaman senin kötü bir kaderin olabilir mi? Hangi insanın kötü bir kaderi olabilir? Yok. Ama kendini o izafi düzeydeki olaylara bağlıyorsan, o zaman o da senin sorunun.
Şunu örnek vereyim: yüz tane birer külçe altın düşünün; birini bilezik yaptılar, birini yüzük, birini zincir, birini de bir çocuğun eline verip abuk sabuk şekiller yaptırdılar. Şimdi onun altın olarak değerinde bir değişim oldu mu? Biri daha değerli, biri daha değersiz olur mu? Hayır — şekilleri değil; şekil zaten en son eriyip gidecek, kalmayacak. Senin şu an "kaderim kötü" dediğin şey de bir gün puf diye gidecek, bir balonun patlayıp sönmesi gibi. Sen niye ona kafanı takıyorsun? O senin gerçek varlığının kaderi değil; bu dünya hayatında hikmetinin gereğince nasip edilmiş bir süreç.
Geçenlerde Kayseri'de bir çocuğa, evlatlık verildiği gerçeği kırk yaşlarında söylenmiş, üvey annesini de kendini de öldürmüş; ne kadar düşük bir bilinç düzeyinin trajedisi, değil mi? Halbuki ne var ki bunda? Ben mesela kendimi hiçbir zaman "annem-babam bu" diye tanımlamadım; annem babam vardı ama kendimi onunla tanımlamadım, "bu benim annem, bu benim babam" gibi bir algım olmadı, Allah'a şükür ki olmadı, olmasın da; çünkü o benim gerçek varlığımın tanımlayıcısı değil ki. Benim milliyetim de gerçek varlığımı tanımlayan bir şey olamaz. Şimdi hepiniz kendinizi Müslüman, Türk falan diye düşünseniz, biri dese ki "sen aslında belirsiz, bilmem nereden gelen birinin soyundansın," ne diyeceğim? "Tövbe estağfurullah" diyeceğim, başka ne olacak? O benim zahiri düzeyimin tanımı, öz varlığımla ilgili bir şey değil.
Hazreti İsa'ya atfedilen bir söz de bu: "semavi anne babanıza bakın" — yerdeki, yeryüzündeki anne babanız sizi bedenden getirdi, sizi elindeyse kendinden bir ruhla var eden kim? Allah. Benim için bu mevzu budur, gerisi bir teferruat, bir zahiri şeydir, görünüşte bir olgudur. O yüzden ego hep yanlış bir şeyler üzerinden tanımlama yapıyor; o tanımlamaya bir sarsıntı geldiğinde çökebiliyor. Neden? Çünkü evini kumların üzerine kurmuş; kum dağılıp gidecek, yıkılıp gidecek.
Ego Bir Kimlik Değil, Bir Hizmetkardır
"Hocam bu farkındalığa varabilmek, mizaçlarınız ve onların alt tiplerinin etkileriyle daha kolay veya daha zor hale gelir mi?" Buna gerek yok, bunu ölçmeye veya kıyaslamaya da gerek yok; belki bazıları daha avantajlı, bazıları dezavantajlı olabilir ama bu kıyaslama da bizi rüyada kalmaya devam ettiriyor. Topyekun uyan; birisinin çok ağır uykusu var, birisinin daha hafif uykusu var, fark etmez, tek gerçek var: uykudan uyan. Kimseyle de kendi uykunu mukayese etme.
Bir katılımcı kendi örneğini paylaşıyor: "kendimi çok zorladığım şey güçlü olmak, kimsenin bana zarar vermemesi vesaireydi; sonra dedim ki bu bir ego rüyası, güçsüz olabilirim; en rahatsız olduğum şey aciz olmaktır. Bu da bir rüya. Ego seni bir korku veya arzu üzerinden rüyada tutuyor, o yüzden arzuyu ve korkuyu görün, bu sayede rüyayı ortadan kaldırın."
"Hocam, öz varlıkla egoyu ayrı tutarak konuşuyoruz değil mi? Öz varlığımız ölmeyen varlık; 'her nefis ölümü tadacaktır' diyoruz, o zaman nefsin ölümünü tadacak olan öz varlık değil, öldükten sonra öz varlığa gidilecek anlamı geliyor. Öz varlıkla nefsin birleştiği bağlantı noktası neresidir?" Psikolojik benlik veya ego insanın öz varlığına hizmet eder; o bir alettir, bir kimliği yoktur. Bir köpeğiniz var, siz nereye giderseniz o da oraya geliyor, nerede durursanız orada duruyor, nerede ye derseniz orada yiyor, hiç "ben" demiyor — ikilik yok, ikinci bir ben yok. Ama bir köpek "ben de buraya gideceğim" dese, siz "ben buraya gideceğim" deseniz, sonra bir anlaşmaya varsanız, bazen onun istediği yere bazen sizin istediğiniz yere gidiyor gibi gözükse... Öz varlık tek olan varlıktır aslında; ego bir varlık değildir, ego senin sahte benliğin tarafından üretilmiş bir kimliktir, bir kimliklendirmedir. O yüzden ego ile anlaşarak nihai olarak yol alınmaz; bir yere kadar alırsın, mecbursun, çünkü başka bir şey değil ama ego ile birleşerek, kafa kafaya vererek yol alınmaz.
"Ego ölecek" derken kastedilen şudur: artık o bir kimlik değildir, bir hizmetkardır, gerçek değil. Siz araba sürerken araba size "ben buraya gideceğim" der mi? Demez, arabayı nereye sürerseniz oraya gider. Bizim ego dediğimiz şey aslında öz varlığımızın hizmetkarlarından bir tanesi; ikinci bir kimlik, ikinci bir ben değil. Ama sen bunun böyle olmadığını anlayıncaya kadar orada ikilik sürer. Onun bir ben olmadığını, bir kimlik olmadığını gördüğünde onun ölümünü tatmış olursun. Öz varlık tek varlık; hakikatte tektir. "Ölmeden önce ölmek," psikolojik benliğinin bir kimlik olmadığını anlamaktır.
Biyolojik olarak canlı bir insanla ölen bir insanın farkı ne? Canlı bir insan "ben" der; ölen "ben" der mi? Demez. Onu istediğin gibi yıkarsın, giydirirsin, kefenlersin, gömersin; kolunu kaldırdığında "kaldırmak istemiyorum" demez. İşte bu ikiliğin ortadan kalktığı duruma "nefsin ölmesi" denir. Nefsin ölmesi, onun bir kimlik olmadan sana hizmetkar olması demektir.
"Peki hepimiz tek varlık mıyız? Öldüğümüzde hepimiz aslında tek varlık mı?" Evet, ama bunu yaşayınca anlayacağız, gerçeği budur. Mevlana'nın ifadesiyle, yüz tane testideki her bir su ayrı ayrı su olarak gözüküyor; "bir numaralı testideki su," "kırmızı renkli testideki su" diye tanınırsınız. Testileri kırınca bütün su toplanır, aslında bütün su birbiridir.
"Ennegramda herkes kendi mizacının üstüne çıktığında aslında mizaç diye bir şey kalmıyor mu?" Mizaç, izafi yüzeye ait bir şey; nasıl ki bedenin bir kan grubu var, bu bedene ait bir şey. Bizim kendimizi açmamız için elimize verilen öz varlık bunlardan bağımsızdır; bunlar normalde hizmetkardır, bir araç, bir alet gibi. Fakat bunları biz "ben" diye tanımladığımızda sorun çıkar. O yüzden ben enneagram eğitiminin sonunda şunu söylerim: "enneagram size ne olduğunuzu değil, ne olduğunuzu zannettiğinizi anlatır." Sonra bütün enneagram eğitimi çöpe gidiyor. Enneagram ne olduğumuzu değil, ne olduğumuzu zannettiğimizi anlatıyor ve o zannın kodlarını çözüyor; "o zandan kurtul" diyor, üzerine yapıştırdığın şeyleri gösteriyor. "Bu bir kimlik değil, bu bir hizmetkar, bu bir alet, onun bir kimliği yok" dediğinde kişi özgürleşmiş olur.
O yüzden öz benlikle ego ikilemi, bizim kendi sübjektif bilincimiz nedeniyle vardır; gerçekte ikilik yoktur. İkilik olan durumda da şunu unutmayın: gerçek anlamda öz varlık tam olarak tahakkuk etmemiştir. Öz varlık tam olarak tahakkuk ettiğinde, ego onunla birlikte yaşayamaz. Şöyle düşünün: öyle bir ışık ki karanlık bir nokta bırakmıyor, gölgesi yok, gölge oluşturmuyor; öyle bir ışık ki her taraftan geliyor. O yüzden sufi ve spiritüel geleneklerde bana şöyle sorulur: "bir gaipten bir ses duydun mu, bir yerden mi duydun, sanki her yerden mi geliyordu, bir yönü var mıydı yok muydu?" Bir yönü varsa düşün — güzel bir yer, ama daha derinleşilecek bir yer.