Gözlemleyen Ben ve Rağmen Olmak
Kısa Özet
Bu sohbette "gözlemleyen ben" kavramı ele alınıyor: kişinin içindeki farklı "benlik hallerini" fark edip onlarla özdeşleşmeden, tasavvufi anlamda nefs-i levvame bilinciyle nötrleyebilmesi anlatılıyor. Konuşmacı, negatif benliklerin (kibir, aşağılanmışlık hissi, intikam isteği vb.) nasıl fark edilip üzerlerinde çalışılması gerektiğini, kendini savunma ve saldırıya geçme ihtiyacının aslında bu negatif benliklerden kaynaklandığını örneklerle açıklıyor. Sohbetin ikinci bölümünde "rağmenlik" kavramı işleniyor: karşılıklı (göreli, nefs düzeyinde) davranış yerine, karşı taraftaki olumsuzluğa rağmen iyi, merhametli ve affedici davranabilmenin daha yüksek bir ruhsal olgunluk olduğu vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan tek bir benliğe sahip değildir; içimizde birçok "benlik hali" vardır ve kemale ermediği sürece bunları fark edip onlarla özdeşleşmemek gerekir.
- Negatif benlikleri yargılamadan, bir doktorun tomografide lezyon tespit etmesi gibi objektif biçimde tespit etmek ve bunları kişisel almamak esastır.
- Gerçek ruhsal olgunluk "rağmenlik"tir: karşındakinin kötülüğüne veya cimriliğine rağmen iyi, cömert ve affedici olabilmektir; buna karşılık "göre" davranmak (iyiliğe iyilik, kötülüğe kötülük) nefs/ego düzeyidir.
Gözlemleyen Ben Nedir?
Gözlemlemeye başladıkça, peki gözlemlediğimiz beni hangi benle gözlemliyoruz? İşte bu, insanın kendi üzerinde çalışmasında mühim bir viraj noktasıdır. Yani o gözlemlediğin benleri farklı bir şuurla, farklı bir bilgiyle, farklı bir ölçüyle gözlemlemen gerekir ki gözlemleyebilesin. İşte bu geçici bir benlik oluşturmamızı gerektiriyor. Bu aslında bir anlamda yolda olan bir insan için ilk ve en önemli etaptır.
Nedir tekrar edersek? Kontrol yokken bir süre sonra diyorsun ki artık ben bir kontrol ve checkpoint noktası oluşturacağım. Ve diyorsun ki, orada soruyorsun: sen doğru bir benlik durumu musun? Tabii ki bunu yapacak olan kimdir, veya bunu yapabilmek için neye ihtiyacımız var? Daha önce bizde olmayan farklı ölçüleri, hedefleri ve anlayışı olan bir benlikle bunu yapabiliriz. Artık bu hedef başkadır. Hedefi mesela kendi bulunduğu durumu realize etmek, kendini ortaya koymak, kendini ispat etmek vesaire gibi şeyler değildir; bunlar psikolojik hedeflerdir, bunlar değildir. Farklı bir hedefi vardır; işte bu farklı hedef nedir? Gerçek anlamda bir öz bilincine varabilmek, gerçek anlamdaki kendiliğe ulaşabilmek. Bunun temel referansı, hedefinin dünya olmamasıdır; hedefinin psikolojik düzeyde bir şey olmamasıdır. Yani bunun hedefi kendini sevdirmek değildir, kendini ispat etmek değildir, güçlü olmak değildir. Bunlar olduğu zaman, hedeflerimiz buna dair bir şey olduğu zaman, o aradan birçok negatif ben girecektir.
Yani doğru bir gümrük kapısına ihtiyacımız vardır. O gümrük kapısının kontrolcüsünün belli bir anlayışa sahip olması gerekir. O anlayışa sahip olmadığı zaman, diğer o negatif benlikler -bizim kurtulmamız gereken benlikler- çok ustalıklı bir şekilde o sınırı geçeceklerdir; işte sahte pasaportla, yanlış fotoğrafla, vesaireyle geçeceklerdir. Buna karşı çok farkında ve çok uyanık bir gözlemleyen bene ihtiyacımız var. İşte o, bizim "kendimiz üzerinde çalışma" dediğimiz ve hakikate dair bilincimizi artırmaya çalıştığımız bir çalışma sonucunda oluşabilir.
Bir Örnek: Aşağılanmışlık Hissi ve Beni Yakalamak
Mesela diyelim ki bugün bir arkadaş anlattı; dedi ki, bir arkadaşımın yanına gittim -kendisinden yaşça küçük, hatta bir nevi patron-işçi ilişkisi olan biri- bana yan bir şekilde durarak, "hadi hoş geldin" falan diye küçük çocuk muamelesi yaptı, dedi. Küçük çocuk muamelesi yapan 23 yaşında, bu muameleye maruz kalan ise 45 yaşında. Şimdi ben ona dedim ki: "Sen ne hissettin bu durumda?" "Rahatsız oldum, rahatsız edici bir durumdu, hiç tasvip etmiyorum, kendini bir şey zannediyor" dedi.
Bak, hemen ne oldu? Bir benlik devreye girdi. Kendisiyle uğraşacağına, karşıdakiyle uğraşmaya başladı, anladın mı? Onu ne yapacaksın? Diyeceksin ki: sen burada dur, mevzu, sen ne hissettin? Şimdi "ne hissettim ben" diye sordukça o başka alanlara kayıyor. İşte, bir insana çok kıymet verirsen o tepene biner. "Bak, mevzu bunlar değil, hâlâ üzerinde çalışılacak ben kaçıyor" -anlatabiliyor muyum? O anda üzerinde çalışacağın ben sürekli kaçıyor. Neden? Deşifre olmak ve nötrlenmek istemiyor yani.
"Sen burada ne hissettin?" Dedim, "aşağılanma hissetmedin mi?" "Evet, hissettim" dedi. Tamam, işte bak bunu yakala. Burada aşağılanmışlık hissetti o ben, ve bundan çok rahatsız oldu: "böyle bir şey olamaz" dedi. Ve ya o anda ya da ondan sonra, artık onu küçümseyici bir bakışla değerlendirecek, artık ona -tırnak içinde- kıymet vermeyeceğini, onu umursamayacağını, ona tepeden bakacağını, hatta buna ihtiyacı olduğunu falan düşünerek ne yapacak? Bir meşru zemin arayacak. Ve eğer sana yutturursa kendini, sen de bu tuzağa düşeceksin. Halbuki burada eğer kendini gözlemleyen bir insan isen, orada duracaksın: "Evet, burada karşımdaki insanın yaptığı hareket yanlış. Fakat bu insanın yaptığı bu hareketin temelinde, o kişinin kendi fıtratına dair bir farkındalık eksikliği var. O bunu niye yapıyor? Muhtemelen bir komplekse sahip." Fakat bakın, bunu yargılamaksızın söylüyoruz, sadece anlamak için.
Bir doktorun bir tomografi cihazına birini sokup, "burada işte şöyle bir lezyon var, burada şöyle bir yırtık var, burada şöyle bir iltihap var, burada şöyle bir kist var" demesi gibi. Kisti gördüğü zaman "Allah belasını versin, kist var" demiyor, değil mi? Böyle derse orada bir yargılama yapmış olur. Yok, böyle bir yargılama yok, sadece analiz ediyor. Diyelim ki akciğerlerinde bir lezyon var, romatizması var, kireçlenmesi var -herhangi bir şey var mı burada doktorun bir değer yargısı? Yok. Ama tespit var mı? Tabii ki tespit var.
Bu insan bunu niye yapıyor? Onu anla. Sonra şunu gör: bu insan bunu yapmakla aslında kendinden uzaklaşıyor. Dolayısıyla mevzu benim kişisel değil; niye bunu kişisel alayım ki? Mevzu hiçbir zaman kişisel değil. Dolayısıyla orada ben o beni gözlemliyorum; ama bunu gözlemleyebilmem için, benim ondan -tırnak içinde- biraz daha uyanık olmam lazım. Anlatabildim? Daha farkında olmam lazım. Ondan sonra dersin ki: "Kardeşim, sen aşağılanmışlık hissettin ama senin bunu hissetmen de yanlış bir şey. Demek ki sen orada saygı gösterilmesi gereken, umursanması gereken, önemsenmesi gereken biri gibi kendini düşünüyorsun. Bunun da manası yok." Orada o beni gözlemleyip "sen niye böyle bir şey düşünüyorsun, buna gerek yok" dersin. Senin burada kendini aşağılanmış hissetmenin de objektif bir değeri yok; o da senin kendini bir şey olarak görmenle ilgili.
(Katılımcı:) "Hocam, adam şöyle: aşağılanmışlık hissini yakaladı ama 'yok' diye sayamıyor, aşağılanmışlık hissettiğini yok sayamıyor, yani 'için için yanıyor' diyor. Tamam, işte 'için için yanıyor' demekle, 'içimde bir benlik var, için için yanıyor' demek arasında ne fark var, birisi kendini o hisle özdeşleştiren bir cümle..."
"İçimde bir benlik var, için için yanıyor ve o yangınla beni kuşatmaya çalışıyor" diyeceksin. Diyeceksin ki: "Kardeşim, bu benim yangınım değil, bu senin yangının. Bu içimdeki benliğin yangını bu, benim değil." O yangını söndürebilirim, söndürebilirim, o yangının üzerinde çalışabilirim; fakat onunla özdeşleşmeyebilirim. Anlatabildim mi? Zaten bakın, gözlemleyen benin en önemli özelliği, o benlerle özdeşleşmemesidir. Özdeşleştiğin anda bitersin.
Negatif Benlikleri Yargılamadan Tespit Etmek
Başka soru? Bir de burada şunu düşünmemiz gerekir: mevzu hayati değilse, tepki vermene gerek yok. Ama bunu da objektif olarak görmemiz gerekir. Orada kendi üzerinizde çalışabilirsiniz. "Ona tabii mi?" Ben orada tepki vermediğimde, mesela diyelim ki bu bahsettiğimiz durumda; o kişi mesela baktı ona, içinden diyelim ki ona üzüldü: "Yani bu yaşta ve insansın, hepimiz de insanız; hani böyle bu kibre veyahut bu tepeden bakmaya nasıl bir meşru zemin var, var mı?" Yok öyle bir zemin. Demek ki karşıdaki insanda büyük bir yanılgı var, büyük bir aldanış var. Sen niye onu üstüne alıyorsun? Daha doğrusu bunu üstüne alan bir benlik var. Ona dön: "sen niye bunu üstüne alıyorsun?" Anlatabilir miyim? İşte gözlemleyen benin farkı budur.
Tabii ki bunu gerçek anlamda sağlayabilmek veyahut güçlü kılmak için, bir doğru bilgi donanımına sahip olmamız gerekir. Yani eskisi gibi bakmayabilecek olan bir şeydir bu; artık eskisi gibi bakmıyor. Çünkü şu ana kadar içimizdeki benlikler artık meşrulaşmış; her birinin kendine göre bir konsepti, kendine göre bir felsefesi var. Mesela diyelim ki içimde aşağılanmışlık hissettiğinde çöken bir benlik var: "demek ki ben beş para etmez biriyim ki insanlar beni küçümsüyor" diyordur. Veyahut da "bir insan beni küçümsediğinde ben onu aşağılarım, iki kat üstüne çıkarım" diyen başka bir benlik var. Şimdi biz bunun üzerinde çalışmadığımız zaman ne olur? Bu tetiklendiği zaman devreye girer, başka yapacak bir şey yok; ne zaman tetiklenirse devreye girecektir.
Kendin üzerinde çalışma nedir? "Ben bunları yeniden ele alacağım ve tanımlayacağım; bu negatif bir ben, bunu onaylamıyorum ve bunun üzerinde çalışacağım." Bunun üzerine bir mim koyacaksın. Eğer onun üzerine çok açık ve net bir şekilde bir işaret koymazsan, o farkına varmadan bir şekilde kendini legalize eder. Ve onun felsefesini yıkman gerekir; çünkü her benliğin kendine göre bir düşüncesi, kendine göre bir altyapısı, bir zemini vardır. O zeminle hesaplaşman gerekir; o zeminle hesaplaştığın zaman onu ortadan kaldırabilirsin.
Nefs-i Levvame: Kendindeki Benleri Kınayan Bilinç
İşte bir insan gözlemleyen bene sahipse, işte biz buna tasavvufi geleneğimizde nefs-i levvame diyoruz. Yani artık kendindeki benleri kınamaya başlayan bir başka bilinç düzeyi. Tabii, belki bu tasavvufi terminolojiyi günümüz insanına daha anlaşılır bir şekilde vermenin bir yolunu bulmak lazım. Nefs-i levvame nedir? Nefs-i levvame, kendisinde o ana kadar var olan bir veya birden fazla benliğin artık meşru olmadığını, bunların artık tahliye edilmesi ve temizlenmesi gerektiğini düşünen ve böyle bir kanaate gelen insandır. Yani artık biz buna ne diyoruz? Öğretinin, maneviyatın, dinin veya hakikatin ışığında artık kendini görüyor; onun ile o benlere ışık tutuyor. Ve diyor ki: "Evet, benim içimde böyle bir benlik var, fakat bu objektif, real ve meşru bir benlik değil." Onun üzerinde hikmetin ışığını tutarak onu nihai olarak nötralize ediyor. Ama ilk adım onu görmek ve özdeşleşmemek.
Şimdi "birden fazla benlik" dediniz, nasıl oluyor birden fazla benlik? Şimdi bizim içimizdeki her düşünce tarzı, her duygu hali, aslında bir benlik tarzıdır. Mesela biz bazen kendimizi çok her şeyi kabullenebilen, her şeye karşı hoşgörülü, her şeye karşı derin bir merhamet duyan bir halde hissedebiliriz -bu bir benlik tarzıdır, içimizdeki bir benliktir. Bunun yanında bazen de en küçük bir hataya tahammülü olmayan bir halde oluruz; bu da bir benlik türüdür. Biz buna modern anlayışta, Türkçe'de ne diyoruz? "Ruh hali" diyoruz. Aslında bunlar ruh hali değil, zaten "ruh" da değil; bunlara daha doğru bir şekilde "benlik halleri" diyebiliriz. Bu daha doğru bir tanımlamadır. O benlik halini göreceksin ve o benlik halinin neyle tetiklendiğini göreceksin, sonra onun üzerinde çalışacaksın.
Birden Fazla Benlik ve Verilen Sözler
Dolayısıyla aslında insan, kemale ermediği müddetçe, tek ve asli bir benliğe şu anda sahip değil; içinde birçok benlik var. Bir benlik bir şeye söz verirken, öbür benliğin belki o verdiği sözden haberi yok. Dolayısıyla ne var? Biz diyoruz ki "bana söz verdi." Mesela geçen bir arkadaş dedi ki: "Bir daha dedikodu etmeyeceğim, söz veriyorum" dedi. "Eskiden de çok verdim" dedi. Dedim, şu anda buna söz veren benlik -evet- söz veriyor, çünkü şu andaki benliğin dedikodunun gereksiz, boş olduğunu görüyor. "Ama içinde başka benlikler de var" -"evet var" dedi, "bazen arkadaşlar bir şey bahsediyorlar" dedi, "ben de böyle kendimi tutamıyorum, ben de o dedikoduya dalıyorum" dedi. "Tamam" dedim, "bak işte onu gör, onun üzerinde çalış."
Şimdi sen bir bütün değilsin ki, bana söz verdiğinde zaten benim bu verdiğin söze itibar etmem söz konusu olsun. "Bu bir güvensizlik meselesi değil" dedim. Yani ben senin verdiğin söze inanıyorum, fakat yarın başka bir benlik üzerinden hareket edebilirsin; o söz vermemiştir, o söz veremez zaten, o başka bir şey yapabilir. Dolayısıyla biz Allah'a mesela söz veririz; Allah da bilir ki verdiğimiz sözü çok defa tutamayacağız. Bu, hiçbir zaman tutamayacağımız anlamına gelmiyor.
Peki o zaman burada vermemiz gereken söz nedir, veyahut burada nasıl bir noktada durmalıyız? "Ben, benim içimde var olan ve yanlış olan benlikler üzerinde çalışacağıma söz veriyorum." Şu benlikleri değil, şu benlik hallerini ölçü alacağım -demektir bu. Bazen o negatif benler sana hâkim olabilir ve sen de verdiğin sözde duramayabilirsin, tutamayabilirsin. Ama bunu görmen ve, deyim yerindeyse, kendine verdiğin sözü, yaptığın sözleşmeyi yenilemen gerekir. Bunun İslam'daki karşılığı nedir? Tövbe etmektir. Tövbe etmenin ölçüsü nedir? Yanlış yapsan da onu meşru görmemek, "yanlış yaptım, dönüyorum" demektir. O zaman kişi yol alabilir.
Tövbe: Negatif Benin Zeminiyle Hesaplaşmak
Bu tıpkı, bir çocuğun ayağa kalktığında "bir daha düşmeyeceğim" demesi gibi bir şey. Hayır, o gene düşecek, biz bunu biliriz; onun verdiği söze de kıymet veririz, yalan söylemiyor çocuk. Ama o henüz tam olarak yürüyebilecek yetkinlikte ve bütünlükte değil. İşte bütün mesele, bizde var olan negatif benler üzerinde çalışmaktır. Yoksa iyi benlerimizi ortaya koyup o negatif benlerimizi örtmek, veya bunları görmezden gelmek, veya bunların olmadığını düşünmek değildir. "Aslında ben iyi bir insanım" -ya sana iyi diyen de yok, kötü diyen de yok, kendine de öyle deme. Ben bir benler topluluğuyum ve ülkemdeki düşmanları temizleyeceğim; İstiklal Savaşı vereceksin, çünkü şu an tutsaksın, içeride düşmanların var, onları görüp istiklal savaşı vereceksin. Önce meclis kuruyorsun; o meclis nedir? Düşmanı tanımlıyor, dostu tanımlıyor, değil mi? Ondan sonra onların üzerinde çalışıyorsun. Tıpkı bunun gibi, bizim de kendi ülkemizde, kendi varlık ülkemizde dost benler var, düşman benler var.
İçimizdeki Dost ve Düşman Benler
Bakın, hâlâ psikolojik düzeydeyiz, ruhsal düzeye geçmiş değiliz. Psikolojik düzeyi, yani ego düzeyini, benlik düzeyini, nefs düzeyini temizlememiz lazım. Yani bu şudur: iyi elemanlar olmalı elimizin altında. Kötü eleman olursa, sen ne kadar iyi bir idare olursan ol, o kötü elemanlar mutlaka işi bozacaktır; o kötü elemanları temizlemen gerekir. Bizde niye böyle bazen gülünç, bazen trajik ikilemler oluyor? Bu yüzden oluyor; çünkü biri bir yerde duruyor, öbürü öbür yerde duruyor. Bu şuna benziyor: misafir odan çok temiz ama banyo, tuvalet berbat; veya misafir oda çok temiz ama senin oturma odan berbat bir şekilde. Ve şimdi sen o eve "temiz" de diyemezsin, "kirli" de diyemezsin. Temiz yerler var, kirli yerler var; temiz yerleri tespit ettim, kirli yerleri de tespit et ve o kirli yerlerin üzerinde çalış, orayı temizle. O zaman ne olmuş olur? Temizlenmiş olur.
Bu zor bir şey mi? Yok, zor bir şey değil. Negatif benlerimizi zaten hayat ikide bir tetikliyor. Yani bunları bulmak için büyük bir ava çıkmaya gerek yok; hayat zaten bunları sürekli tetikliyor sende, sürekli bunları ortaya çıkaracak olayları zaten yaşıyorsun. Yaşadıkça, olaya değil, orada tetiklenen benliğe bak; onun üzerinde çalış. Ama işte bunun üzerinde çalışmak için de bir bilgiye, bir anlayışa ihtiyacımız var. Çünkü onun üzerinde çalışacağım -çünkü o da senin kadar akıllı, o da hayatını korumaya çalışıyor, o da varlığını idame ettirmeye çalışıyor. Onu gör, ondan sonra onun üzerinde çalış, ama ondan daha güçlü olman lazım; ondan daha güçlü olmazsan o seni alt eder.
Hani bizim çok defa bazı arkadaşlarla konuşuruz: birisi analizden geçmiş, birisi şundan geçmiş bundan geçmiş, ama kendi içindeki negatif benler üzerinde çalışmamış. Dolayısıyla onlar tetiklendiği zaman tak diye ortaya çıkıyor. Biz zaten negatifleri temizlediğimizde, zaten kalacak olan şey iyi ve güzel olandır. Mesela şöyle düşünün: bir odanın zeminini düşünün. Bir odanın zeminini tozdan kirden temizlediğinizde, oraya yeni bir zemin getirmenize gerek var mı? Yok, zaten orada zemin var; bize düşen o zemindeki kirleri temizlemek, bu kadar. Zemin zaten var, biz o zeminle doğuyoruz; sonra o zemin kirlenmeye başlıyor. Bize düşen şey, o kirli zemini temizlemek.
Mesela bir çocuğu düşünün, diyelim ki iki yaşında bir çocuğa, o bahsettiğimiz kişi öyle yandan bakarak, üstten bakarak elini uzattı. Çocuk rahatsız olur mu? Olmaz; sadece der ki, "Allah yardımcısı olsun" der, bir manada, neredeyse. Hani çocuğun suratından bunu anlarız; çocuk hisseder oradaki negatifliği ama ona karşı "ben büyükleneceğim, bir dahaki sefere ben ona gösteririm" demeyecektir. Sadece oradaki gülünçlüğü, oradaki gafleti görecektir, bu kadar. Dolayısıyla biz bu negatif şeyleri tahliye ettiğimizde, zaten var olan şey fıtrattır; fıtrat ortaya çıkacaktır.
Tabii ki biz bazen ne düşünüyoruz? Zannediyoruz ki sanki bunları attığımızda hiçbir şey kalmayacak, biz ortadan kalkacağız. Zemin bir-iki santim kirlenmiş, sen diyorsun "bu zemini kazırsam boşluğa düşeceğim." Yok, boşluk yok; orada bir zemin var, merak etme. Anlatabiliyor muyum? Orada bir zemin var. Zaten en büyük tuzaklardan birisi de odur; o negatif benler hep bize şunu söyler: "Bak, beni kaybedersen senden geriye bir şey kalmaz" -"kalmaz, kalmaz" der, manipülasyonu budur. Bak bakalım gerçekten kalmıyor mu? Halbuki orada bir şey kalıyor. Hiç korkmaya, kaygılanmaya gerek yok. Ve bizim öyle koruyuculara da ihtiyacımız yok; öyle askerlere ihtiyacımız yok. O askerler bizi korumuyor, bizi zayıflatıyorlar; veya bizi gerçek anlamda algılamamız gereken şeyden alıkoyuyorlar. Bizim böyle askerlere ihtiyacımız yok.
Kendini Savunma İhtiyacından Kurtulmak
Bir noktaya dönecek olursak, çok defa kendimizi savunmaya ihtiyacımız yoktur. Bu, kendimizi savunmamak, umursamazlık, kayıtsızlık değildir bakın; bununla hiçbir zaman karıştırmamak gerekir. Bu bir umursamazlık, bir suratını çevirme, bir kayıtsız kalma, pasiflik değildir. Karşındaki insanı bütün dikkatinle dinlersin. Ve mesela belki en fazla diyeceğin şey şudur: "Yanılıyorsun." Çünkü onun senin analizini dinleyecek belki bir hali yoktur; hele hele savunmaya geçmeye hiç gerek yoktur, saldırıya geçmeye hiç gerek yoktur. Karşındaki insan yüzde yüz yanlış konuşuyor olabilir, onu sükûnetle dinleyebilirsin.
Mesela ben bazı çocuklarda görmüşümdür: böyle şakacıktan, onun da bildiği, benim de bildiğim bir şeyi yanlış bir şekilde söylerim; o böyle gülümser mesela, bilir, hemen savunmaya geçmez, anlatabiliyorum. Gülümser, der ki "yanılıyorsun" -anlatabiliyorum, bu bir alaycı gülümseme değildir, "şaka mı yapıyorsun" dercesine bir tavır içindedir. Kendimizi savunmaya veya saldırıya geçmenin âlemi yoktur. Savunmaya ve saldırıya geçmediğimizde, hem kendimiz açısından daha gerçekçi ve nesnel doğru bir noktada oluruz, hem de karşımızdaki insana bir "dur, bir düşün" fırsatı veririz. Bu, kendimizi savunmamız değildir o.
İçimizdeki bazı şeyler "kendini savun, tepki ver" der. Niye vereyim? Bir bak bakalım, bu alarmı çalan kim? Bu alarm gerçekten genelkurmaydan mı çalınıyor, yoksa mafya vari, derin bir çetenin ürünü mü bu alarm? Gerçekten merkezi bir idrakin, kuşatıcı bir idrakin alarmı mı? Yoksa orada kendini kötü hisseden ve kendince bir kısım manipülasyonlar yapmak isteyen derin bir çete benliğin ürünü mü? Bir bak bakalım. Ve orada yanlış bir alarm varsa, birisi seni manipüle ediyorsa, orada onu görüp geçersin: "Burada benim tepki vermemi, savunmamı, hele hele çatışmaya girmemi gerektirecek hiçbir şey yok." Sadece büyük ve tam bir dikkatle dinler ve durumun gerektirdiği en dengeli karşılığı verebilirsin. İşte bu, içimizdeki negatif benlerin manipülasyonuna gelmemek demektir.
Hani biz deriz ya, "beni kimse kandıramaz" -yahu seni kimse kandıramaz da, senin içinde seni kandıran o kadar çok benlik var ki. Sen onlara baktığın zaman seni her gün kandıran bir mekanizma var. Dolayısıyla dışta bizi kandıranlardan değil, en çok içte bizi kandıranlardan korkmamız gerekir. İnsan bunun tadını aldığında, gerçekten hayatı çok daha berrak, çok daha geniş bir şekilde tecrübe ettiğini görür.
Mesela düşünün, o durumda birisi size tepeden bakıyor ve siz, size tepeden bakan kişinin içindeki o benliği görüyorsunuz; o benliğin arkasında aslında masum bir çocuk da var, çok örselenmiş bir benlik var, çok örselendiği için şişinen ve kendini büyük gösteren bir benlik var. Sonra kendi içinizdeki, bundan rahatsız olan benliği görüyorsunuz. Sonra hepsine diyorsunuz ki: "Siz oturun, siz meşru değilsiniz, farkınızdayım ve onaylamıyorum." Ne kadar berrak bir şey, değil mi? Ama öbüründe ne var? Tamamen bir benlik bütün her şeyinizi kuşatıyor. Ne karşınızdaki insanı anlayabiliyorsunuz, ne karşınızdaki insanın bütün imkân ve kabiliyetini, bütün açılarını görebiliyorsunuz, ne de kendi içinizdeki daha yüksek imkânları fark ediyorsunuz. Kısır ve küçük bir şeyin içinde hapsediliyorsunuz.
İşte bunu dışarıdan görebilmek ve bunun farkındalığı içinde hareket edebilmek -işte bu, insanı özgürleştiren bir süreçtir. Yoksa öbür türlü, kişi o anda ne tetikleniyorsa onun peşinden gider. Hayatta çok belirgin bir şekilde ve çokça tetiklenen bir benlik varsa sizde, siz sürekli aynı yanlış virajı dönen, aynı yanlış yola giren ve aynı çıkmaz sokağa giren biri olursunuz. Çünkü öyle bir yanlış benliktir ki o, sürekli sizi sabote ediyordur; ve sürekli sizi sabote ettiği için siz aslında hayatı yaşamıyorsunuz. Hayat aslında sizin için artık bir kısır döngüye dönüşmüştür.
Negatif Benlerin Birbirini Tetiklemesi ve Şeytanın Rolü
Mesela diyelim ki "kimse beni kandıramaz" diyen güçlü bir benlik sizde bunu tetikliyor ve herkese karşı negatif bir bakış oluşturuyor, herkesi potansiyel bir tehdit gibi görüyor ve gerçek anlamda karşınızdaki insanı göremiyorsunuz. Yani bir nevi o benlik herkesi size karşı güç toplayan, size karşı büyük bir oyun oynayan biri olarak gösteriyor. Peki siz bu noktada hayatı objektif görüyor olabilir misiniz? Hayır, olamazsınız. Veya hayatı diyelim ki ikiye bölersiniz: beni seven insanlar, beni sevmeyen insanlar; veyahut beni küçümseyen insanlar, beni yücelten insanlar. Hayatı böyle okuyan güçlü bir benlik varsa, biz gene hayatı doğru bir şekilde okuyamayacağız. Ve bu, hayatta bizi doğru ve objektif bir şekilde okumaktan alıkoyacak bir şeydir.
Hayatımızı burada sınırlandıran, bizdeki o benlikleri görmek gerekir; bizi gerçekten dar bir pencereye sıkıştırıyorlar. Mesela sana karşı büyüklenen, seni küçümseyen bir insana şefkatle bakabilirsin; ama böyle bir bakışı hayatın boyunca hiç deneyemeyebilirsin, fark edemeyebilirsin, belki yanından bile geçemezsin. Neden? Çünkü seni bu durumda otomatik olarak bir noktaya bağlayan bir şey var; hemen oradan bir tane serseri bir ben çıkıyor ve diyor ki "böyle davran." Ve sen belki o insanın da kurtulacağı bir anın fırsatını ona vermemiş oluyorsun. O da sürekli kendi egosunun kibrini güncelliyor; kibirlendiği her insan da ona karşı düşmanca ya da negatif bir tavır alıyor, o da sürekli kendini onaylıyor, meşru görüyor ve diyor ki: "İnsanlar zaten bunu hak ediyor, hiçbir insan masum değil, bunlar bunu hak ediyor." Dolayısıyla dikkat edin, bizdeki negatif benler karşımızdaki negatif benler tarafından tetiklenir. Ve bu tam bir kör dövüşüdür; kimse ne olup bittiğinin farkında değildir.
Bu şuna benzer: böyle kurnaz ve uyanık bir adam düşünün, iki tarafı birbirine sokuyor ve oturup seyrediyor. Aslında işte şeytanın tavrı da budur: oturur, seyreder. Birine kibir verir, birine aşağılık kompleksi verir, birine şunu verir, birine öbürünü verir. Hadi bakalım, birine kendini ispat etmeyi verir, öbürüne de kendini ispat etmeyi verir; biri kendini ispat ederken öbürü silindiğini hisseder, onun üzerine gider, birbirlerini yerler. Tabii ki burada şeytanın da bir suçu yok, ona suç atfedecek halimiz yok; şeytana gerek kalmayacak zaten, tabii tabii. Yani orada şeytan da aslında bize şunu gösteriyor: "Bakın, sizde bunlar var." Yani aslında şeytan, bir anlamda, geleneksel öğretilerde bizim hastalıklarımıza işaret eden bir fonksiyon görür.
Anlatabiliyor muyum? Sende kibir var, onu tetikler. Bu şuna benzer: vücudunda iltihabi bir kitle var, gider ona bir yumruk atar, sende acayip bir ağrı yaşarsın; ya da dokunur, yumruk atmasına bile gerek yok, şöyle parmağıyla bastırıverir. Aslında bu neye işaret ediyor? Sendeki bir arızaya işaret ediyor. Şeytan insana ne zaman teslim olur? Şeytanın basacağı düğme kalmadığı zaman, şeytan teslim olur; çünkü artık basacağı bir düğme yok. Seni tetikleyebileceği bir düğme yok. Eğer bir düğme varsa, sana iyilik yapıyor demektir -"fark et" diyor, "ya bunun altında kalacaksın ya da bunu temizleyeceksin. Eğer altında kalmaya devam edersen, ben her zaman onu tetiklerim." Tetiklediğinde sen onun tetiklenmesine maruz kalabilirsin, kalmayabilirsin; o da senin özgürlüğün.
Hani Kur'an'da denildiği gibi -şeytan- "ben çağırıyorum" diyor, "insanlar da geliyorlar" yani; "ben zorlamıyorum, çağırıyorum" diyor. Dolayısıyla aslında burada insan, o negatif benleri görmek neticesinde, seni tetikleyen insana da o nazarla bakmalı: "Allah razı olsun, bende böyle bir damar varmış, tetikledi bunu; ne güzel tetikledi, ince, ustalıklı bir şekilde tetikledi, hiç farkında değildim. Allah razı olsun, Allah ona da yardım etsin, onu da o tetiklemekten kurtarsın -çünkü onu tetikleyen de onda bir negatif şey." Sen kendi açından bak, bundan dolayı mutlu ol; de ki "evet, farkında değildim, tetikledi bunu, ben bunun üzerinde çalışayım." Böylece şeytanı da temize çıkardık; çünkü aslında zaten ahirette öyle diyecek: "Ya Rabbi, ben senden korkarım, ben kimseye zorla bir şey yaptırmadım, ben çağırdım, onlar da geldiler." Bakın dikkat edin, Allah bunu reddetmiyor; çünkü zaten bu böyle bir şey. Şeytan sadece tomografimizi çekiyor, negatif damarları gösteriyor, o kadar; başka bir şey değil, onun âlemdeki vazifesi bu.
Rağmenlik: Göre Değil Rağmen Olmak
İnsanda potansiyel olarak bütün imkânlar konulmuştur ki insan burada rağmenliği tecrübe edebilsin diye -temel şey budur. Yani insan rağmen olabilsin diye, diyelim ki insanda cimrilik potansiyeli var, bu potansiyel verilmiş; sen o cimrilik potansiyeline rağmen, sende cimri bir damar tetiklenmesine rağmen, cömert olabilirsin. İşte bu rağmenliktir. Biz zaten belki çok eski derslerde kısmen bahsetmiştik: hakiki insan rağmendir, ortalama insan göredir. Hakiki insanın rağmen olması, daha üst bir plana ait olması anlamına gelir. Sen ne kadar rağmen olabiliyorsan, o kadar yetkinsin, o kadar mana itibariyle güçlüsün demektir.
Ne kadar göreysen, o kadar zayıfsındır. Mesela "beni tahrik etti, öfkelendim" dersin -bu göredir. Rağmen olan, o noktaya kadar öfkelenmez; fakat belli bir noktadan sonra öfkelenebilirsin de. Neye rağmen olabiliyorsan, onun ötesinde ve onun üstündesin demektir. Allah her şeye rağmendir, neden? Mutlak olduğu için. Mesela Allah'ın affetmeyeceği bir şey yoktur; çünkü senin günahına ve kötülüğüne rağmen affedicidir, mutlak olarak. Onun sonsuzluğu ve mutlaklığı O'nu rağmen kılar. Sen göreli mi olacaksın, rağmen mi olacaksın?
Mesela karşındaki insanın kötü niyetine rağmen sen iyi niyetini koruyabiliyorsan, o zaman iyi niyet konusunda doğru bir noktada olabilirsin. Yoksa karşındaki iyi niyetliyse sen de ona karşı iyi niyetlisin -bu bir göre ilişkisidir. Fakat karşındakinin diyelim ki cimriliğine rağmen sen cömert olabiliyorsan, bu rağmen ilişkisidir. Göre ilişkisi psişik düzeydir, rağmen ilişkisi ruhsal düzeydir.
(Katılımcı:) "Göre nasıl oluyor hocam?" İşte karşındaki iyi davranırsa sen de iyi davranıyorsun, ya da içinde ortaya çıkan negatif bir benliğe göre hareket ediyorsun; yani senin reaksiyonun, dıştaki ya da içindeki bir negatifliğe göre şekilleniyor. İşte çokça tekrar ettiğimiz şeyin sırrı bu. Peygamberimiz, "müminin ahlakı nasıldır" deyince: seni sevmeyeni sevmen, sana vermeyene vermen, sana zulmedeni affetmendir diyor; sana gelmeyene gitmendir diyor. Bak, hepsi rağmen. Bu gerçek anlamda ruhsallıktır; öbürü nefs düzeyindedir.
Ve dikkat edin, bizde halk arasında nefs düzeyi sanki çok doğal bir şeymiş gibi kabul edilir: "bana iyi olana ben de iyi olurum" diyor, "bana kötü olana ben de kötü olurum" diyor. Hatta Peygamberimizin böyle bir sözü var: "Bize iyilik yapana iyilik yaparız, kötülük yapana da kötülük yaparız diyenler gibi olmayın" diyor. Bu psikolojik düzey, en alt düzey. İyiliğe kötülük yapan zaten o çukurdur artık -Necip Fazıl'ın deyimiyle- ondan bahsetmeye gerek yok. Ama iyiliğe iyi, kötülüğe kötü olmak çok anlamlı bir şey değil; o zaman senin ruhaniyetin veya insaniyetin nerede kalıyor? Bu bir ego anlamında yapacağımız bir şey değil, bizim fıtratımızda böyle bir imkân var, bunu anlamak lazım.
Yani aslında biz o rağmenliği gerçekleştirdiğimizde ruhsal düzeye doğru bir yakınlaşma içine girmiş oluyoruz. Aslında biz bunu kendimiz için yapıyoruz; yani bu, benim içimdeki bir imkânın ortaya çıkışı, benim içimdeki bir potansiyelin tezahür etmesi. Yoksa ben bunu karşımdaki insan için yapmıyorum, ya da "bak, bu büyük insan buna rağmen bunu yaptı" diye bir kabul görmek için yapmıyorum; böyle bir şey için yapmıyorum, ben kendim için yapıyorum, kendimdeki potansiyeldir bu çünkü. Ya bu potansiyeli ortaya çıkaracaksın ve gerçek anlamda kendini bulacaksın.
Mesela Kur'an'da Hz. Peygamber için diyor ki: eğer sen onların üzerinde şefkat kanadını açmasaydın, onlar etrafından dağılırlardı. Yani sen onlara karşı haşin davransaydın ve şefkat kanadını germeseydin, onlar dağılırlardı. Peygamber bir şey söylüyor, yerine getirmiyorlar; işte Uhud'da "o tepede durun" diyor, unutuyorlar, durmuyorlar. Ama Peygamber hiçbirine karşı bir öfke, kızgınlık, nefret duymuyor, bunu yapmıyor; şefkat kanadını geriyor ve gerçek anlamda o ruhani imkânı ortaya çıkarıyor.
Bunu niye yapıyor? Onun doğası bu zaten; bir de aslında kendi doğasında bunu yapıyor. Bizim doğamızda böyle bir imkân var; bu imkânı deneyimlemek istemeyen ve kendinden kaçan insan ne yapacak? O göreli ilişkide kalacak.
Rağmenliğin Önündeki İki Engel
Ama dikkat edin, biz vicdanen bile ne deriz? "Rağmen olmak iyidir" ama şunu düşünürüz: acaba bu olabilir mi -bir; ikincisi de bunu yapmak aptallık mıdır? Yani insanın önünde iki tane engel budur -pencereyi biraz açalım, anladın mı, iki engel budur bunun gerçekleşmesine engel olan şey. Birisi: sen aptallık mı yapacaksın, yani sen bir şey mi kaybedeceksin bununla? Diyor içimizde bir şey. İşte hani dedik ya, içimizdeki negatif benler de zekidir, onların da bir felsefeleri var, boş değiller; çok zeki negatif benler var içimizde. Öyle güçlü argümanları var ki, sen daha güçlü olacaksın. Hayır, ben burada bir şey kaybetmiyorum, aksine kendimi kazanmaya çalışıyorum.
Bugün bir arkadaş söyledi, işte iş hayatında vesaire; birisiyle konuşuyorduk, dedi ki: "çok şey kaybettiğimizi gördük, bu doğrulukla çok şey kaybediyoruz" dersen olmaz. Bir taraftan doğruluk yanında olan bir benliğin var ki bu doğru bir benlik mesela, olumlu bir benlik. Fakat bir taraftan da "ya bak, sen böyle doğru olduğun zaman çok kazanamıyorsun, iyi kilometre yapamıyorsun, çok şey kaybediyorsun" diyen bir benlik var. Sen ya bunu susturacaksın, veyahut bir gün yenileceksin, veyahut olmasa bile sürekli şikayet edeceksin: "biz bu doğruluktan çok şey kaybettik" diyeceksin. Aslında orada şikayet, bir taraftan içinde hem övünme var hem şikayet var. Bir taraftan övünme var: "kaybetmemize rağmen doğru davrandık" diyen bir taraf var. Fakat öbür tarafta da "bu adamlar üç kağıtçı ama hep bizden üstte çıktılar, bunu hazmedemiyorum" diyen dünyevi bir ben var.
Sen onun bir milim kazandığını düşünen bir benliğe sahipsen, alıp o benliği karşına, yüce divana getireceksin; onun hesabını soracaksın ona, orada durmayacak öyle. Hani diyoruz ya işte darbecileri yargılayalım -önce kendi içindeki darbecileri yargıla. Kendi içimizde o kadar çok darbeciler var ki, ne zaman adam olmaya çalışsan onlar alıp darbe yapıyorlar zaman zaman. Kalkıp onu yargılayacaksın; ama bu yargılama öfkeyle, kızgınlıkla, nefretle olmayacak, "gel, tamam" diyeceksin. Yani durumdan vazife çıkardın, değil mi -o negatif benler öyledir, durumdan vazife çıkartıyorlar kendilerine. Diyor ki: "bize memleket yıkılıyordu, sen batacaktın, çok kötü duruma düşecektin, ben sana yardım ettim" -bakalım tamam ettin mi etmedin mi, işte alıp onu analiz etmiyor.
Anlatabiliyor muyum? İçimizdeki hiçbir darbeci ben "bu memleketi yıkacağım, yok edeceğim" diye çıkmıyor ki; herkes "kurtaracağım" diye çıkıyor. Bakın, içimizdeki negatif benler de böyledir, onlar da bizi kurtarmak için ortaya çıkıyorlar. "Ben olmasam yıkılırsın" diyor, "ben olmasam ayakta kalamazsın" diyor. Bakayım, hakikaten ayakta kalamaz mıyım? Öyle düşünmeyin. Negatif benleri gözlemleyeceğiz, hemen hepsini böyle toplayıp atacağız -böyle bir şey yok, öyle kolay bir şey değil bu. Onlar da güçlü; onlara karşı sen daha farkında, daha uyanık, daha anlayışlı, daha güçlü bir bilince sahip olacaksın. O zaman onlara karşı daha güçlü olacaksın; hikmet anlamında daha güçlü olacaksın. Hakikatten daha güçlü hiçbir şey yoktur.
Biz o negatif benlikleri kızarak, öfkelenerek, "kahretsin, ben kötü bir insanım, berbat bir insanım, niye böyle yaptım" diyerek değil -onun zeminini yok ederek ortadan kaldırmalıyız. Bu da bir hikmet ile, bir bilgi ile, bir bilgelikle olabilir; yoksa seni anında şey yapar.
Geçen bir arkadaş bana diyor ki: "Sana bir şey söyleyeceğim ama biliyorum ne diyeceksin" diyor. Dedim ki: "Biliyorsan, o zaman benim sana söyleyeceğim şeyi kendine söyle. Sen sadece bana, büyük olduğum için, yaşça büyüğüm diye hürmet ediyorsun abi diyorsun, ama aslında benim sana söylediğim şeyin doğruluğuna inanmıyorsun." Tabii öyle demedim, içimden dedim: inanmıyorsun, çünkü inansan bana böyle demezsin. Sen buna inanmıyorsun -inanmıyorsun, eleştiri manasında söylemiyorum bunu, hâlâ inanamıyorsun böyle bir şeyin doğru olduğuna. Hâlâ o içindeki negatif benlerin paradigmasıyla hareket ediyorsun; onların felsefesi senin için daha meşru, daha doğru; onlar sana öyle diyorlar.
Hani derler ya, Cumhuriyet'in anayasasında "sivildir" diye yazar, asker başbakanın, cumhurbaşkanının emrindedir; ama yazılı olmayan bir anayasaya göre asker bu memleketin sahibidir. Şimdi bizde de öyle: diyoruz ki iyi insan olmak lazım, merhametli insan olmak, affedici olmak -bu yazılı anayasa. Diyoruz ki biz Müslümanız, kabul ediyoruz. Bir de yazılı olmayan benliğin bir anayasası var; o benliğin anayasası aslında sürekli işliyor. İşte bunu değiştirmek gerekir. Yani "merhametli olmak, affedici olmak, şefkatli olmak iyi ama..." dediğin an, yazılı anayasayı kenara koymuş oluyorsun.
İşte "nefis ve hevalarınız, Allah ve Resulünün getirdiği şeye tam teslim olmadıkça siz kâmil imana eremezsiniz" mealinde bir ayet var. Yani evet, benim o hevam, nefsim dediğim şey, o negatif benler. Allah ve Resulünün getirdiği şeyden kasıt da hikmet ve hakikattir. Ona tabi oluncaya kadar, o hikmet ve hakikate tabi oluncaya kadar, ben gerçek anlamda insan olamayacağım; bu olmazsa olmaz bir şeydir. İşte bu hiyerarşiyi kurabildiğimiz zaman biz dönüşebiliriz. Yoksa ikide bir, her on yılda bir, yirmi yılda bir tetiklenmemize göre hep ihtilaller olur içimizde. İki adım pozitif yol alırsın, tak diye bir negatif benlik devreye gelir; hani diyoruz ya darbeler on yıl geriye götürüyor, aynen öyle, on yıl geriye gidersin. Çünkü sen oradaki negatifler üzerinde çalışmıyorsun, onlara karşı uyanık değilsin; onlar fırsatını buldukları anda ihtilal yapıyorlar. Eyvallah.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure adı verilmeden meâlen birkaç ayete/söze atıfta bulunulmuştur: şeytanın "ben zorlamadım, sadece çağırdım" dediği meâlindeki ayet; "nefis ve hevalarınız Allah ve Resulünün getirdiği şeye tam teslim olmadıkça kâmil imana eremezsiniz" mealindeki ifade; ve Hz. Peygamber'in şefkat kanadı ile ilgili Kur'an'da geçtiği belirtilen bir ayet. Bunların hiçbirinde anlatıcı tarafından sure adı zikredilmediği için burada sure/ayet numarası belirtilmemiştir. --- ---