Hacklenmiş Benlikler ve Özgürleşme
Kısa Özet
Sohbet, hayatı algılayan, yorumlayan ve tepki veren “ben”in aslında çocukluktan beri biriken arzu, korku ve savunma kalıplarından oluşan bir benlik olduğunu; bunun doğal değil, geçmişin bir ürünü olduğunu anlatıyor. En çok tepki gösterdiğimiz noktaların benliğimizin “can alıcı” yerleri olduğu, bunları kavga ederek değil sakin bir gözlemle fark ederek aşabileceğimiz vurgulanıyor. İkinci bölümde “hacklenme” metaforu üzerinden, içimizdeki sesin bizi sürekli belirli inançlara (“başarılı olmalıyım”, “herkes tarafından sevilmeliyim”) inandırmaya çalıştığı, bunun heva kavramıyla ilişkili olduğu ve kutsal metinlerin asıl amacının önce bu benliklerden kurtarmak olduğu anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Hayatta en çok reaksiyon gösterdiğimiz nokta, benliğimizin en sahte ama en güçlü tarafıdır. - “Keşke zihnimi durdurabilsem” cümlesi, düşünenin biz olmadığımızı, içimizde otomatik bir şeyin düşündüğünü gösteren önemli bir ipucudur. - Kutsal kitabın en derindeki maksadı önce insanı sahte benliklerden kurtarmaktır; özne (algılayan benlik) berraklaşmadan kitap da gerçek anlamda anlaşılamaz.
Hayatı İzleyeni İzleyebiliyor muyuz?
Evet, hepimiz hayatı izliyoruz; hayatı algılayan, yorumlayan, tepki veren bir birey olarak hayatı izliyoruz. Bugün hatırlatmak istediğimiz nokta şu: hayatı algılayanı, hayatı izleyeni, hayatı yorumlayanı, hayata tepki vereni izleyebiliyor muyum? Hepimiz hiç şüphe etmeden hayatı izlediğimizi düşünürüz. İşte “ben şunu seviyorum, şu şeyi sevmiyorum, ben şöyle olsun istiyorum, şöyle olmasın istiyorum, bundan rahatsız oluyorum, şu şeyden hoşlanıyorum, şu şöyle olunca kendimi kötü hissediyorum, böyle olunca bana iyi geliyor” diyen bir ben var. Peki bu ben miyim? Bunu izleyebiliyor muyum asıl? Onu eğer izleyebiliyorsam o zaman hayatı daha gerçekçi bir yerden takip edebilirim.
Ama hayat, benim şu anki benliğim tarafından izleniyorsa, yaşanıyorsa, şu anki mevcut benliğim bugüne kadar gelen yaşantımın, isteklerimin, korkularımın, beklentilerimin, öfkelerimin, ihtiyaç duyduğum şeylerin, rahatsızlığını duyduğum şeylerin toplamından oluşan bir özettir. Mesela diyoruz ki örneğin “ben belirsizlikten hoşlanmam.” Kim belirsizlikten hoşlanmıyor? “Ben hayat sakin geçsin istiyorum.” Kim hayatın sakin geçmesini istiyor? Veya “ben hayatı o kadar sakin sevmiyorum, daha hareketli, daha canlı, daha cıvıl cıvıl olsun, daha sürprizli bir hayat seviyorum” diyen kim? Kim diyebilmeniz için bunu soracak olan daha derinde bir şeye ihtiyacımız var. Ama biz ne yapıyoruz? Mevcut benlikle özdeşiz.
Çocukluktan Gelen Kalıplar
Halbuki mevcut benliklerimiz doğal bir benlik değil. Doğal bir benlik olmamasından kastımız ne? Bir kısım arzular ve korkular, ne diyelim buna, bir kısım arzu ve korkuların tenceresinden bakarak hayatı algılıyor. Yaşadığınız çocukluğunuzda yaşadığınız bir utanç hissi, çocukluğunuzda yaşadığınız bir küçümsenme, bir dışlanma, bir yok sayılma, veya tam tersi, çocukluğunuzda çok böyle prens veya prenses gibi yetiştirilmişsinizdir; sonra büyüdükçe o tahtınızdan düşersiniz. Güzel, içinizdeki benlik sürekli kendini bir prens veya prenses gibi algılamak ister. Çünkü o ona çok tatmin edici geliyordu, çok hoş bir şeydi, her istediği yapılıyordu. Veya kendisine hiç itiraz edilmiyordu. Veya sürekli çocukluğunda kendisine itiraz edilen bir atmosferde büyümüşsünüzdür. Kendinize itiraz edilmesine karşı büyük bir direnciniz vardır. Size itiraz eden biri size kötü gibi görünür. Size düşman gibi gözükür. Sizi mutsuz edecek biri gibi gözükür.
Sizi onaylamayan bir insan size tatlı ve iyi gözükür ama onaylamayan bir insan sanki size muhalefet ediyormuş gibi, size karşıymış gibi gözükür. Sizi anlamayan bir insan, çocukluğunuzda sizin anlaşılmadığınızdan dolayı yaşadığınız bir hisse sizi götürür. Siz farkına varmazsınız ama çocukluğunuzda yaşadığınız bir anlaşılmama hissinin meydana getirdiği bir benlikle hayatı algılıyor olabilirsiniz. Dolayısıyla bütün kadim bilgelik okulları insana kendi doğal, gerçek halinin bunlar olmadığını hatırlatırlar; bir kısım arzuların, korkuların, yanlış benlik algılarının olduğunu hatırlatırlar.
Mesela biri beni küçümsediğinde niye kendimi kötü hissederim acaba? Buna zorunlu bir durumum mu vardır? Bir insanın beni küçümsemesiyle benim kendilik algım niye değişiyor? Neden böyle bir bağlantı kurmuşum? Peki neden böyle bir bağlantı kurmuşuz? Çünkü aslında çocukluğumuzdan itibaren gerek mizacımızın, doğuştan getirdiğimiz bir kısım eğilimlerin, gerek yaşadığımız hayatın bizim üzerimizde meydana getirdiği bir kısım katmanlar var. Bunu böyle tarif edebiliriz. Bu katmanları tabii ki fark etmeyiz. O katmanları hiçbir zaman bir katman olarak görmeyiz. “Benim” deriz yani. Mesela kıskançsam niye kıskanç olduğumu pek düşünmem. Niye alıngan olduğumu pek düşünmem. “Ne bileyim işte alınganım” derim mesela. O alınganlığın ardında ne yatıyor? Niçin alınıyorum? Bunu keşfetmek ve o katmanları adım adım, basamak basamak kaldırmak aslında temel bir dönüşüm yoludur. İster doğu olsun ister batı olsun, ister İslam ister Budizm ister diğer kadim bilgelikler olsun, aslında bütün bunların temel maksadı budur.
Çocukluğumuzdan itibaren yaşadığımız şeylerin bizim üzerimizde bir kısım etkileri vardır, doğuştan getirdiğimiz mizaç mekanizmasının bir kısım etkileri vardır. Bu yapıları keşfetmezsek onların üzerinden hayatı yaşarız. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: hani çocukluğunuzdan itibaren birçok giysi giyersiniz değil mi? Bütün bu giysilerin üzerinizde olduğunu düşünün. Nasıl biri olurdunuz? Değil mi? Ta çocukluktan itibaren bütün giydiğiniz giysiler üzerinizde nasıl bir şey olurdu? Veya diyelim ki çocukluğunuzda giydiğiniz bir kıyafeti bugün de giymeye kalksanız gülünç bir şey olabilirdiniz değil mi mesela? Diyelim ki bebekken giydiğiniz bir kıyafeti şimdi de giymeye kalkışsanız garip bir şey olur. Peki buna benzer bir şeyi biz bugün yapıyor muyuz aslında? Evet, farkına varmadan böyle şeyleri yapıyoruz.
Çocukluğumuzda aldığımız bir etkiyi, onun meydana getirdiği bir hissi, bir duyguyu, örneğin bir utanç hissini, bir küçümsenme hissini, bir yalnız bırakılmışlık hissini, bir terk edilme hissini ömür boyu yaşayabilirsiniz. Çocukluğunuzda yaşadığınız bir terk edilme kaygısı; diyelim ki 6-7 yaşında anne babanız misafirliğe gitmiştir ve işte atıyorum “bir saat sonra geleceğiz” demişlerdir, iki saat geçmiş, üç saat geçmiş, dört saat geçmiş, gelmemişler. Siz o anda kendinizi terk edilmiş hissedebilirsiniz. Ve o 6-7 yaşında yaşadığınız bir terk edilme hissi bir ömür boyu sizin bütün hayatınıza etki edebilir. Mesela en küçük bir verilen sözün yerine getirilmemesi, size verilen bir sözde 5 dakika gecikilmesi sizde çok büyük bir reaksiyon meydana getirebilir.
Tabii siz kendinizi de meşrulaştırmak için “ben hayatta hiçbir randevuma bir dakika bile gecikmem, en az yarım saat önce orada olurum” diyerek de kendinizi farkına varmadan meşrulaştırırsınız. “Ben hiç kimseye verdiğim sözden bir dakika sonra gitmem, yarım saat önce giderim, ne olur ne olmaz. İnsanlar bana böyle davranmalı.” Peki sana böyle davranılmadığında ne hissediyorsun? Bunu kim hissediyor? Bir bakar mısın acaba? Bunu kim hissediyor? Ve bu senin deyim yerindeyse ne zaman giydiğin bir elbise oldu acaba? Ne zamandan beri sen verilen sözün tam olarak tutulmaması karşısında ne hissettin?
Çünkü şu anki benlik duygularımızın önemli bir kısmı geçmişimize dayanır. Ve bu geçmişimizin çözümlenmeye ihtiyacı vardır. Fakat bu geçmişi çözmediğinizde, çözümlemediğinizde — geçmişi çözümlemek nedir? Geçmişi yeni bir bilinçle ele almak. Geçmişin yeni bir farkındalıkla, yeni bir anlayışla tanımlanması. Geçmişi değiştiremeyeceğiz ama geçmiş, tırnak içinde, kabusunuz veya belanız olmak zorunda değildir. Hani bizim burada kastettiğimiz şey şu değil, tırnak içinde söylüyorum: “hepimiz geçmişte ağır travmalar aldık ve ne yapalım, kaderimiz bu, anne babamız bize ihtiyacımız olduğu şekilde davranmadılar veya işte bazı şeyleri yaşadık, yapacak bir şeyimiz yok, biz de o yaşadığımız olayların bizde meydana getirdiği izlerle yaşamak zorundayız.” Kastettiğimiz bu değil.
Kastettiğimiz şey şu: bugüne kadar geçmişte yaşadığın olayları nasıl algıladın, nasıl kodladın, ne tür duygular oluşturdun, ne tür düşüncelerle onları tanımladın ve ne tür savunma refleksleri geliştirdin. Örneğin ben çok insanda gözlemlemişimdir; çok daha spontan ve doğal davranabilecekken çok daha stratejik davranmak gerekliliği hissedebiliyor, veya çok daha sert davranmak gerektiğini hissedebiliyor. “Niye bu kadar sertsin?” Neden bu sertlik veya bu öfke neden? Eğer iyi şekilde geçmişine doğru iyi bir kazı yaparsa kişi, aslında orada tırnak içinde çok incitildiğini veya çok mağdur edildiğini, kendisine haksız davranıldığını ve kendini koruyamadığını ve korumak için sert olması gerektiğine karar vermiş olabilir. Çünkü geçmişimizde böyle aldığımız birçok kararlar vardır. Hatta çoğunu da unutmuşuzdur. Çoğunu unutmuşuzdur. Ve o unuttuğunuz kararlar ama sizde izleri olan, sizde duygularını devam ettiren kararlarınız vardır. Ve siz farkına varmadan kendi elinizle oluşturduğunuz o duygulara, o düşüncelere, o stratejilere göre davranırsınız.
Modern Putçuluk
İşte bu anlamda — diğer anlamlar ayrı — biz kendi putumuzu yapar ve kendi putumuzu gerçekleştirmeye, onu ikna etmeye, onu tatmin etmeye çalışırız. Hani modern putçuluğu ortadan kaldırmak kolay bir şeydir. Ona Hazreti İbrahim örneği gibi bir balta yeter. Ama dikkat edin, İbrahim büyük puta bir şey yapmamıştır. Ve şöyle demiştir: “belki bunu bunlar yapmıştır.” Aslında bazı bilgeler mecazi olarak şöyle bir yorum yaparlar: aslında insan içindeki bütün aldatıcı, gerçeği olduğundan farklı gösteren düşünce ve duyguları ve davranış alışkanlıklarını farkına varmadan kendi üretir. Ve kendi ürettiği bu düşünce ve duygu ve davranış alışkanlıklarını kendisi olarak algılar ve bunların üzerinden hareket eder. Aslında biz farkına varmadan bu benlikleri tatmin etmeye çalışıyoruz.
Mesela biri diyor ki “ben güvenlik isterim, kendimi güvende hissetmediğimde bu çok kötü bir şeydir. Ben belirlilik isterim, her şey belirli olmalı. Ben bana itaat edilmesini beklerim. İşte ben her şeyin böyle önceden planlandığı gibi gerçekleşmesini isterim. Plan bozulduğunda veya istemediğim bir şey olduğunda ben asla bunu kabul edemem.” Bunlar kim tarafından öne sürülüyor? Kim tarafından bu şartlar ortaya konuyor? Kim beni tırnak içinde bir anlaşmaya zorluyor aslında? Şimdi diyeceksiniz ki kimse beni zorlamıyor, ben kendim istiyorum. Kim istiyor? Bunları kim istiyor? İşte özgürleşmek dediğimiz şey bu. Özgürleşmediğimiz müddetçe de bunun üzerine ne alırsanız alın çok fazla büyük bir şey değişmeyecektir. Bazı şeyleri değiştirebilirsiniz görünürde ama içerideki mekanizma değişmeyecektir.
O yüzden hayatta en çok reaksiyon gösterdiğimiz noktaya dikkat edin. O sizin benliklerinizin can alıcı noktalarından biridir veya en temelidir. Nerede çok tepki gösteriyorum? Bu tepki dışa dönük bir tepki de olabilir, içe dönük bir tepki de olabilir. İçeride beni göçerten, beni tamamen aşağıya düşüren, bana kendi varlığım ve kimliğim noktasında bir karmaşa hissi veren bir durum da olabilir; dışarıya dönük çok güçlü bir reaksiyon, bir tepki de olabilir. Bunların hepsi bizim can alıcı noktalarımızdır. Ve onlar muhtemelen bizim en sahte ama en güçlü taraflarımızdır. Mesela nerede benim böyle bir reaksiyonum var? Nerede en güçlü reaksiyonu gösteriyorum?
Kaybetmek Özgürlüktür
Geçen bir Uzak Doğu metninde okumuştum, diyor ki sahip oldukların şey — sahip olduğun şeyler aldatıcıdır, kaybedişler özgürlüktür diyor. Aslında hani Kur’an-ı Kerim’de de baktığınız zaman Allah “sizi sevdiğiniz şeylerden eksiltmekle muhatap kılacak, sabredenleri müjdele” der. Aslında bir şeylerden eksiltilmek ile karşı karşıya kalıyoruz değil mi? İşte evlatlarımız, eşimiz, çocuklarımız, hoşumuza giden işimiz, sahip olduğumuz sosyal itibar; bunları çok geniş ele alabilirsiniz. Kur’an bunların bir kısmını sayar. Nerede kendimi eksik hissediyorum? Ne olduğunda kendimde bir eksiklik hissi ortaya çıkıyor?
Mesela diyelim ki tam evleneceğim, nişanlanmışım, eşim, nişanlım nişanını atıyor. Ne oluyor burada? Eşim nişanı atmakla kalmıyor ki, beni de bir kenara atıyor. Bana da büyük bir darbe geliyor ama bu darbe nereden geliyor? Görünürde bir darbe yok. Ama bu darbe nereden geliyor? Veya başarmak istediğim bir şeyi başaramıyorum, kendi kendime kendimi yiyip bitiriyorum. Niye? Mesela o şey başarılınca ne olacak? Başarılmayınca ne olacak? O sadece bir olay mı? Yani şöyle bir iş yapıyordum veya şöyle bir süreç vardı, sonuca ulaştı, çok güzel, çok şükür. Veya işte böyle bir süreç vardı ama sonuca ulaştıramadık, bazı engeller çıktı, bazı insanlar yapması gerekeni yapmadı vs. veya şartlar, veya pandemi oldu, her neyse yani; insani veya gayri insani düzeyde engeller oldu ve sonuca ulaşamadık. Tamam. Ben bunu nasıl algılıyorum? Mesela çok mu üzgünüm? Bu beni yıktı mı? Bu bende böyle bir tatminsizlik, bir memnuniyetsizlik, sanki bir şey eksik kaldı gibi bir his mi uyandırdı?
Mesela dikkat edin, hayatınıza en büyük enerji kaçakları sizin bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadığınız bazı şeylerin sizin üzerinizde halen etkisini sürdürmesinden kaynaklanır. Mesela bugüne kadar yapmak isteyip de neyi yapamadım? Şunlar, şunlar, şunlar. Peki hepsini feda edebilir misin? Mesela “okulumu bitirmek istiyordum, bitiremedim” — işte “okulda akademik kariyer yapmak istiyordum, olmadı.” Veya “çok daha iyi bir yere gelmek istiyordum iş olarak ama olmadı.” Veya işte “eşimin beni anlamasını bekliyordum ama olmadı.” Tamam. Bunun gibi birçok şey sıralayabilirsiniz. Veya kendi kişisel hayatınızla ilgili şeyler olabilir. Hani zihninizi ara sıra böyle meşgul eden, “şu olmadı, şu olsa çok iyi olurdu” diye size bir hikaye anlatan benlikler vardır. Bunlar enerji sömürücüdürler. Sizin enerjinizi yutarlar. Mesela onları düşündüğünüz zaman — daha doğrusu onlar sizi düşündürdüğü zaman, çünkü biz onları düşünmüyoruz, onlar bizi düşündürüyorlar. Onlar bizi bir kısım duygulara götürüyorlar.
Ben mi Düşünüyorum, Zihnim mi?
O yüzden özgür insan olmak kolay bir şey değildir. Ben mi bir şey düşünüyorum, yoksa zihnimden bazı düşünceler mi geçiyor? Bu ikisi birbirinden çok farklıdır. Mesela çok insan, ki aranızda da mutlaka vardır tahmin ediyorum, “ben çok derin düşünürüm, çok ince düşünürüm” diyen insanlar vardır. Hani kusura bakmasınlar, hiç de derin düşünmediklerini söyleyebilirim. Sadece zihinlerinden birçok düşünceler geçiyor. Dur ve onlar düşünceler arasında dönüp dolaşıyorlardır. Burada “çok ince düşünmek” diye bakıyorlar. Bu ince düşünmek değildir. Mesela çok düşünen kafayı yemez, ama boş düşünen — yani yeme ihtimali vardır ama onlar da yemezler, o benlik onları yer. O yüzden hani çok düşünmekle kafayı yemezsiniz, o benlik sizi yiyip bitirir.
Ve kendinizi güçsüz, halsiz, “başım ağrıdı, çok yoruldum, bıktım düşünmekten, keşke zihnimi durdurabilsem” — bu çok önemli bir cümledir. “Keşke zihnimi durdurabilsem.” Sırf insan bu noktayı düşünse çok şeyi fark edebilir. Mesela “keşke zihnimi durdurabilsem” ne demektir aslında? Düşünen ben değilim. İçimde otomatik bir şey düşünüyor demektir. Bu aslında neyi gösterir? Özgür olmadığımızı gösterir. Peki hemen iki dakikada özgür mü olacaksın? Hayır. Önce neyin seni alt ettiğini, neyin senin üzerinde hakim olduğunu düşünmen gerekir. Ben sana desem ki “hadi dur, hiç düşünme bunları” — çünkü insanda öyle bir ego da vardır — “ne alakası var” diyor, “ben düşünüyorum.” O zaman diyorum ki çok rica ediyorum, iki gün bunları hiç düşünme. Düşünmeyebilir misin?
“Ben öfkeleniyorum” diyorsun. Peki bir hafta hiç kimseye öfkelenme. “Ben konuşuyorum, ben konuşmak istediğim için konuşuyorum.” Mesela üç gün konuşmamayı bir dene bakalım. Mesela kutsal kitaplarda veya yollarda niçin bazı insanlara böyle genelde yaptığı bazı şeyler noktasında oruç tavsiye edilir? Çünkü içerideki otomatizmayı keşfetmen gerekir. Üç gün konuşmamaya karar verin bakalım, içeride sizi ne kadar zorlayan konuşmak isteyen benlikler göreceksiniz. Mesela bugün bir arkadaşım dedi ki, çok böyle günlük hayatı, gündemi takip ediyor. Dedim bir hafta gündemi hiç takip etme. “Tamam” dedi, “ama gündemi takip etmenin zararları konusunda yayınlar var mı, onlara bir bakayım” dedi mesela. Hani zihin illa kendini göstermeyecek şekilde odaklanmayı dışa çekmeye çalışıyor. Ben diyorum ki, kim gündemi takip etmek istiyor ve kim takip ediyor? Mesela ne olarak takip ediyorsun gündemi? Kaygılı bir benlikle mi takip ediyorsun? Bir haber dinleyince tepen mi atıyor? Niye çıkıyor? Sen kimsin? Sen kim olarak dinliyorsun haberleri? Kim olarak o gündemi takip ediyorsun? Korkan bir ben olarak mı? Kaygılı bir ben olarak mı? Öfkeli bir ben olarak mı? İşte çok kötü bir dünyada yaşayan ve böyle bir hayatta böyle bir dünyada yaşamaktan rahatsız olan bir ben olarak mı? Tamamen umarsız bir ben olarak mı?
Mesela biri der ki “ben haberleri izlerken öyle izliyorum, kafa dağıtıyorum” der. Biri haberleri dinlerken öfkeden duramaz. Hatta benim böyle çok yakınlarım vardır. Ben mesela haber seyredemem onlar olunca, çünkü haber 10 saniye, onlar 2 dakika konuşuyor haber üzerine. Anlatabildim mesela. Şimdi haberi kim izliyor acaba? Ne olarak izliyorum? Bakın “ben” dediğiniz şeyin bir adım gerisine geçmezseniz o düşüncelerinizi, o duygularınızı, o davranışlarınızı ben zannedersiniz. Ve ömrünüz boyunca da onlarla yaşarsınız. O benlerin size anlattığı hikayelere inanırsınız. O benlerinizin korkuları sizin korkularınız olur. Arzuları sizin arzularınız olur. Beklentileri sizin beklentiniz olur. Ama o arzular, o korkular, o beklentiler sizin korku, arzu ve beklentileriniz değildir. Onlar birilerinin arzu, korku ve beklentileridir. Ve siz onların koruyucusu olmuş oluyorsunuz farkında olmadan. Siz o korkuların bekçisisiniz, o beklentilerin bekçisisiniz. O beklentiler tarafından dayak yersiniz.
Mesela bir beklentiniz olmuştur: eşiniz sizin istediğiniz gibi değildir, çocuğunuz sizin istediğiniz gibi değildir. Ve siz o eşinizden veya çocuklarınızdan beklentisi olan, veya bir çocuk veya gençseniz “annemin şöyle veya böyle olmasını isterim” diyen bir benliğin bekçiliğini yapıyor olursunuz. Ama hiç farkında değilsinizdir. O yüzden yine bir bilgenin ifadesiyle söyleyelim: acılarınızdan başka kaybedecek bir şeyiniz yok aslında. Veya bir başka ifadeyle esaretimizden, zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok. Bunu Marx da kullanıyor. Yani biz sadece bekçiliğini yaptığımız şeyleri görerek ve onları korumak gerekmediğini fark ederek kendimizi bulacağız. Kendimiz üzerindeki örtüleri fark edeceğiz. Ama bunu fark etmek için o örtülerin kendiniz olmadığınızı fark etmeye ihtiyacınız var. Onları fark etmektir bütün incelik budur; bir insanın dönüşümünün temel prensibi bundan ibarettir. Çok zor bir şey değildir, çok komplike bir şey değildir. Arzuların, korkuların, beklentilerin, “ihtiyaç duyuyorum” diyen benliklerin farkına varın. Bunların hangisi doğaldır, hangisi sahtedir?
Mesela düşünün, niye korkuyorum? Daha doğrusu, korkan kim deyin. Hemen onu sahiplenmeyin. Korkanı görmeye çalışın. Kaçıngan davrananı görmeye çalışın. Öfkeleneni görmeye çalışın. İnsanlara kendini ispat etmeye çalışanı görmeye çalışın. Onları sahiplenmeden görmeye çalışın. Sahiplenirseniz hani “herkese yavrusu hoş görünür” derler; bunları hoş görün, tekrar onlarla özdeşleşirsiniz. Biraz bir adım geriden bakmaya çalışın. Ne beni kendim gibi zannettiriyor? Hangi düşünce? Ben bu düşünceyi korumak zorunda mıyım? Bu korkuyla yaşamak zorunda mıyım? Bu beklentiyle yaşamak zorunda mıyım?
Mesela bir anda veya herhangi bir günde niye mutsuzluk hissi zaman zaman geliyor? O ana bir bakın. Ama “ben niye mutsuzum” diye bakmayın. “İçimde bu mutsuzluk duygusu niçin var” değil ki, “şöyle oldu bunun için” veya “şöyle olmadı” diyor. Bir bakın, öyle olması veya olmaması o duyguya nasıl geliyor? O duygu bunu nasıl yorumluyor? Mesela diyelim ki işte falan beni yok saydı ve ben de kendimi değersiz hissettim. Bu kimin duygusu? Mesela dikkat edin, örnek: Kur’an diyor ki etrafındakiler senin yanından dağılıp giderlerse de ki “Allah bana yeter.” Peki sizin etrafınızdakiler dağılıp gitse siz ne dersiniz? Eşiniz, çocuğunuz, arkadaşınız, dostunuz — ne olur? Sizde ne olur? Sizde olan kime oluyor? Kim bundan rahatsızlık hissediyor? Kim bunu nasıl okuyor? Kim bunu nasıl yorumluyor, nasıl algılıyor? Bu kim tarafından algılanıyor? Kendini mesela yalnız hisseden ben tarafından mı? Kendini birisiyle değerli hisseden ben tarafından mı? Önemsenmek ve takdir edilmekten hoşlanan ve bununla kendini iyi hisseden bir ben tarafından mı? Kim tarafından?
Hacklenmiş Benlikler
Kim tarafından manipüle ediliyoruz? Geçen bir Harari diye bir yabancı yazar var, insanlar diyor gelecekte hacklenecekler diyor. Hacklenmiş bir insanlığa doğru gidiyoruz. Yani işte gözünüzle beyniniz arasına girecekler, hackleyecekler. Ben de içimden dedim ki, ya buna gerek yok, her an hackleniyoruz yani. Şu anki hayatımızda birçok benlik tarafından hackleniyoruz. Bir benlik devreye giriyor, “ben çok üzüldüm” diyor. Bir benlik devreye giriyor, “ben çok değersizim” diyor. Öbür türlü hacklensen gene daha makul, hiç olmazsa bir mazeretin var, dersin ki Yaradan’a “ya Rabbi, işte insafsızlar, illüminati güçleri” falan diye şey yaparsın, “bizi hacklediler, ne yapalım, şey yapamadık” dersin. Ama şimdi ne diyeceksin? Kendi elinle kendini hackliyorsun. Ama çözüm şu ki senin elinde, ama kim tarafından hacklendiğini keşfetmene gerek var.
Mesela bir anda bir bakıyorsun bir üzüntü, bir keder, bir mahzuniyet veya bir öfke veya kendini zayıf hissetme; kim tarafından hackleniyorsun da böyle oluyor? Bir şey sana diyor ki “sen o kadar iyi, güzel değilsin, o kadar yakışıklı değilsin, başkaları daha güzel, daha yakışıklı, daha başarılı, daha etkili, daha daha daha” diye sana bir sürü hikaye anlatan benlikler var. “Başkaları daha alim, başkaları daha iyi şartlar ile karşılaşmışlar, sen mağdursun, sen çok şanslısın, senin annen baban şöyleydi, böyle değildi, keşke böyle olsaydı.” Hikaye üstüne hikaye, hepsi seni hackliyor ve seninle aslında kalbin arasına giriyor. Ve sen onlar tarafından hayatı yaşıyorsun, onların üzerinden hayatı yaşıyorsun.
Şimdi bazı böyle yeni şeyler ürettikleri söyleniyor, işte metaverse bir hayat veya işte üç boyutlu falan, işte onu takınca bambaşka bir yerdesin. Şu anda farklı bir şey yok ki, o aletlere ihtiyaç yok. Biz o benliklerin gözüyle bir gözlük takıyoruz gözümüze mesela; kendini değerli veya değersiz hissetme benliğini takın. Mesela bir sorun, o gözlüğe göre ne olunca değerlisin, ne olunca değersizsin, ne olunca kendini iyi hissediyorsun, ne olunca kendini kötü hissediyorsun, ne olunca kendini tam hissediyorsun, ne olunca kendini eksik hissediyorsun? O gözlük size cevap verecek değil mi? İşte o bir benlik. O sahte bir şey.
Mesela kutsal kitaplara bakın, bu sorulara hiç cevap var mı? Ne olunca değerlisin? Başarılı olunca mı değerlisin? Böyle bir metin var mı? “İnsanları etkilediğinde değerlisin” — işte “ey peygamber, kaç kişiyi etkiledin, kaç kişiyi inandırdın” değil mi? Öyle bir şey yok. “Ne kadar güçlüsün?” Böyle bir şey yok. Ve şunu sorun kendinize: kutsal kitabı kim okuyor? Hangi benlik okuyor? Aslında kutsal kitabın maksadı, en derinci maksadı ne? Öncelikle seni o benliklerden kurtarmaya çalışıyor aslında. Sen sonra kitabı okuyabilirsin gerçek anlamda. Kitabı gerçekten ne zaman anlayabileceğiz gerçek anlamda, onun en derinde anlatmak istediği hakikati? Bütün bu benliklerin sahteliğini anladığımız ve gerçek kendimize dönebildiğimizde anlayacağız.
Peki öyle olmadığımız için ne yapıyoruz? Kutsal metni yarım okuyoruz. Mesela bir şey geliyor, “bu peygamberi anlatıyor” diyor, “bu Yusuf’u anlatıyor” diyor, “bu peygamberi anlatıyor” diyor. Başka bir şey okuyor. “Ya biz bunu yapamayız, bu çok zor. Hani çok güzel bir şey, bizim kutsal kitabımız çok da mükemmel ama çok zor.” Kime zor? Kim tarafından bu zor algılanıyor? Kime bu zor geliyor? Değil mi? Kime zor geliyor? O yüzden öznenin berraklaşması, öznenin tertemiz hale gelmesine ihtiyacımız var. O yüzden kitap başka yerden konuşuyor, biz başka yerden konuşuyoruz. Çünkü özne berrak değil. Özne karmaşık. Özne gölgelenmiş. Özne hacklenmiş. Hacklendiği için sen dünyayı da doğru objektif okuyamıyorsun. Kutsal metni de objektif okuyamıyorsun. Hiçbir şey sana aslında olduğu gibi görünmüyor. Sen olduğun haliyle onu görüyorsun. Olduğun renge, o sahte benliğin rengine bürünerek algılıyorsun. O zaman hiçbir şey olduğu gibi görünmüyor. Hiçbir şeyi olduğu netlikte göremiyorsun. O netlikte göremediğin için o benliğin algısına yeniliyorsun. O benlik sana bir olayı nasıl gösteriyorsa onun üzerinden algılıyorsun. Ve öyle bir hacklenmişsin ki bunun farkında da değilsin. Zaten hacklenmiş olmak bunu anlatıyor aslında. Hani sen manipüle edilmişsin ama manipüle edildiğini de fark etmiyorsun.
İşte bu psikolojik anlamda uyarıldığımız şeydir. İster bunu böyle çok keskin bir şekilde dile getiren ifadeler olsun. Mesela en keskin şekilde dile getirildiği ayet şudur: hevasını ilah edinmekten bahseder. Mesela atıyorum, “ben başarılı olmalıyım” bir hevadır. “Ben mükemmel olmalıyım” o da bir hevadır. “Ben herkes tarafından sevilmeliyim” bu da bir hevadır. “Ben etkili biri olmalıyım, hayata bir iz bırakmalıyım” bu da bir hevadır. “Hayatta her şey istediğin gibi olmalı, olmadığında kriz geçiriyorum” demek de bir hevadır. Ve siz bunlara inandığınız zaman ayetin işaret ettiği tuzağa kendinizi düşürmüş oluyorsunuz.
İnandırılmaya Çalışıldığımızı Fark Etmek
Bu basit anlamda böyle bir inanmak inanmamak meselesi değil. Neyin seni kendisine inandırmak istediğini görmenle ilgili bir şey. Ne seni kendisine inandırmak istiyor? Sana kendisini gerçekmiş gibi göstermeye kalkışan bir şey var, bunu keşfetmen gerekir. Ben o benliğin zannettirdiği kişi değilim. “İnsan sevinince mutlu oluyor” — yok öyle bir şey. “İnsan değer gördüğünde huzur buluyor” — yok öyle bir şey. Ama içimizde böyle diyen bir şey yok mu? Şimdi diyeceksin öyle bir şey ne demek, yok hocam? Bal gibi var hem de çok güçlü hissediyorum. İçimizde var bunlar. Zaten ben de bunu kastediyorum. O yüzden hacklenmişiz diyorum. Yani içimize implant edilmiş; hani bazen var ya böyle uçuk şeyler, veya abartılı işte “uzaylılar gelmiş bizim içimize çipler koymuş” falan filan. Ben bazen böyle şeyleri izlediğim zaman diyorum ki, o çip ne kadar etkili olur? Aynı bir konu ama benim gördüğüm çipler çok etkili. Bu bahsettiğim çipler süper etkili ve hiç de görünmüyorlar. Hani röntgene girdiğiniz zaman hiçbir çip görünmüyor ama hepsi çok etkili.
Mesela bugüne kadar işte “eşim beni anlamadı, hep mutsuz oldum.” Ne kadar güçlü bir çip değil mi arkadaşlar mesela? İptal edebilirsin. “Eşim beni bugüne kadar hiç anlamadı ve 30 yıllık evliliğimde mutluluk nedir bilmiyorum.” Ne kadar güçlü bir çip yani. Yani 30 yıl sizde etki etmiş ve devam edebilir bu çip yani. Halbuki anlamamışsa canı ruhu sağ olsun. Ne yapayım, ne yapabilirim? Benim asıl meselem kendimi anlamak ve kendi varoluşumun ve değerlerimin farkında olmak yani. Eşim beni ne kadar anlamış, şu kadar anlamış, Allah razı olsun. O kadar anlamasına bile şükranla bakarım, eğer doğru bir yerden bakabilirsem. Ama “eşim beni tam anlamalı” diyen bir sahte benlik üzerinden bakarsam, evliliğime baktıkça mutsuz olacağım. Değil mi?
Bir şey mi soracaksınız? — İşte orada insan zihninin her zaman olumsuz olana odaklanması. Yani çocuk zekasında ahlaki bir yerden baktığınız zaman sebep-sonuçlara odaklanmazsınız. Ama daha olgun bir zekada baktığınız zaman orada iyi olana da odaklanırsınız. “30 yıl boyunca hiç iyi bir şey yapmadınız” demeyip iyi olana da odaklanmanız, ama o zaman ahlaki olarak daha olgun bir yaklaşım olur. Tabii farz edelim ki eşim veya çocuğum veya ilişkili olduğum bir insan çoğunlukla olumsuz davranıyor olsun. Bu benim için neden sorun oluyor? Bana bunu benim sorunum haline getiren hikaye nedir? Bana kim böyle bir hikaye anlatıyor? Bunu keşfetmem gerekir. Bunu keşfedemediğim müddetçe bana o benliğin gösterdiği hikayeyi okumaktan başka bir çare kalmayacaktır.
Hani hep hatırlatırım: mesela Hazreti Asiye — Allah’tan peygamber değil, ama içinizden bazıları yine zihninden geçirir değil mi, hacklenmiş bir benlik şöyle diyor: “ya İsmail Bey hep bize peygamberlerden anlatıyor, biz normal insanlarız, halbuki onlar anormal” gibi. Halbuki aslında onlar normal, biz şu an anormal halden normal hale geçmeye çalışıyoruz. Bakın Hazreti Asiye’ye, Kur’an’da geçiyor değil mi, kocası Firavunlardan biri, bir şikayeti yok. Sadece diyor ki, onun amelinden, yani onun yapıp ettiklerinden, onun mentalitesinden, onun zihniyetinden beni muhafaza et diyor, “ey Rabbim” diyor. Yani ben onun perspektifinden bakmayayım, o tuzağa düşmeyeyim. Ve bana kendi katında bir yer yap diyor. Yani o da mecazi olarak nedir? Yani ben sende kendi varlığımı idrak edeyim, senin varlığında kendi varoluşumu idrak edeyim, benim için bu önemli diyor.
Bir şikayet yok, bir kızgınlık yok, bir nefret yok, “bir şanssızım” yok. İşte “hayatta da bu niye denk geldi” yok. “Bunun da mutlaka bir manası vardır, keşke bulabilsem” falan; o bile yok yani. Gayet doğal bir şekilde kendi varlığının farkındalığını yaşıyor. Neyin sahte olduğunu da biliyor. Sahte olana karşı da farkındalıklı. Ama sahte olanla kavgacı değil. Sahte olan çünkü onun düşmanı değil. Yani hiç bakın şunu unutmayın: hiç kimse sizi bozamaz. Bozuyorsa sizde bir bozuk, problemli bir nokta vardır. O yüzden hani “falan beni bozuyor.” Neden bozuyor? Çünkü sen kendini onun üzerinden tanımlayan bir yerde duruyorsun. O yüzden beklentilerin var. Beklentilerin gerçekleşmediği için reaksiyon gösteriyorsun. Reaksiyon gösterince de tırnak içinde bozuluyorsun.
Mesela niye peygamberi bozmadı Ebu Cehil? Ebu Leheb niye bozmadı? O kadar insan niye peygamberi bozmadı? Ya da tabii, Ebu Bekir niye bozulmadı? Hazreti Ali niye bozulmadı? Bakın buradan kastımız şu: bir şey beni bozuyorsa benim onunla olan ilişkimi tanımlayan benliğimde bir yanlışlık vardır. Mesela atıyorum, yine çok bilinen bir örnek üzerinden vereceğim: mesela “eşim bana hiç değer vermiyor.” Zaten bu cümleyi aldığımda baştan diyorum, dikkat et, bak “değer vermiyor.” Mesela biri sana değer verebilir mi? Değil mi mesela? Biri bana değer verebilir mi? Bakın “değerimi fark edebilir mi” demiyorum, değer verebilir mi? Biri bana değer veremez.
Bazı insanlar bana diyorlar “biz size çok değer veriyoruz.” Ben de içimden diyorum ki böyle bir şey yok. İçimden diyorum, açıkça söylemiyorum, çünkü yanlış anlayacak, kibirli zannedecek, diyecek ki “sen bana değer veremezsin, öyle bir şey yok.” Diyecek ki “bak ne kadar kibirli.” Halbuki kimse kimseye değer veremez. Ama bir insan bir insandaki değerleri fark edebilir. Bakın en basitinden bir cümleyi aldık, sahte bir benliğin. Ne kadar aslında altını kazıdığınız zaman ne kadar problemli bir cümle. Ama bu bizi bir ömür boyu uyutabilir değil mi mesela? Bir ömür boyu “bana hiç kimse değer vermedi” diyerek bir ömür boyu uyuyabilirsiniz. Ne kadar acı verici bir şey değil mi aslında?
Otomatik Pilottan Farkındalığa Geçiş
Buyurun. — Şimdi bu bahsettiğimiz yerimiz böyle otomatik pilotsa eğer, bu sahte benliklerin, bu özneye uyanmak, farkındalığa geçiş süresi nasıl oluyor? Çünkü doğduğumuzda aileyi seçemiyoruz, ortamı seçemiyoruz, otomatik pilotla işliyorsun, bahsettiğimiz eş örnekleri mesela, sahte benlikler. O özneye uyanmak ve farkındalığa geçiş kısmına dair. — Bu tamamen fark ederek olur, ve bunu özellikle de kullanıyorum, bakın, “fark ederek” derken bunu farkı görmek anlamında da kullanıyorum. Yani bir şeyin farkında olmak aslında bir şeyin aslıyla sahtesi arasında, orijinaliyle imitasyonu arasındaki farkı da görmek anlamına gelir. Bunu fark ederek ve o farkı daha derinlemesine idrak ederek, ve tırnak içinde söylüyorum, o yanlış benlik hallerine, yani yanlış düşüncelere, duygulara ve davranış kalıplarına tekrar düşmeyerek, ama sakin bir şekilde bunu yapacağız. Korkarak değil, kaygı içinde değil; işte “ben bunları nasıl değiştireceğim, zaten ya bu noktaya gelmişim” gibi bunlar da hacklenmiş benliklerdir. Bunlara da dikkat etmek gerekir. Sadece sakin ol ve gözlemle. Çok zor bir şey önermiyorum aslında. Gözlemle ama dikkat edeceğimiz şey şu: çok sakin bir yerden gözlemle. Yani korkusu olmayan, arzusu olmayan, beklentisi olmayan, geç kalmışlık düşüncesi olmayan, ne zaman orijinal benliğime döneceğim diye düşünmeyen, kıyaslama yapmayan bir yerden gözlemlemeye çalışmak.
Ve gözlemleme alanını büyüttüğümüzde o gözlem bilincimiz de artacaktır ve adım adım onlar zaten kendileri bizi bırakacaklar. Mesela ben hayatta birileri üzerinden, birinin beni algılaması üzerinden bir değer hissi duyamıyorum. Duyamıyorum. Siz hepiniz bana çok değerli olduğumu söyleseniz bu benim için de bir şeyi çağrıştırmıyor. Bir şeyi tetiklemiyor. Neden? Çünkü buna dair gözlem ve farkındalığım o kadar doğal ve güçlü ki öyle bir şey uyanmıyor. Uyansa ne olur? Bir şey olmaz. Sadece gözlemlerim ve o düşünce benim onayladığım bir durumda olmaz. Ve o düşünce gelir ve gider. O düşünceyle kavga etmeme de gerek yok. O düşünceye düşman gözüyle de bakmama gerek yok. Sakin bir yerden bakabilmek kafi aslında. Çok zor bir şey değil. Çünkü aslında biz gölgelerle savaşıyoruz, gerçek güce sahip olan şeylerle değil. Onayladığınız için güçlü görünüyor. Ona onay ve tasdik verdiğiniz için o güçlü gibi gözüküyor. Yoksa onun bir gücü yok. “Bana kimse değer vermiyor” — bu bir düşünce. Ona onay vermezsem geçip gider. Ama onay verirsem, “evet ya hakikaten kim bana değer veriyor” diye oturup günlerce düşünebilirim değil mi? İnce ince düşünebilirim. Düşünebilirim. Kim bana ne kadar değer veriyor? Kim beni ne kadar arıyor? Kim beni ne kadar soruyor? Oturup günlerce bunu düşünebilirim. Ama bunu düşünebilmem için böyle bir düşünceye onay vermem gerekiyor. Birinin bana değer verebiliyor olacağını düşünmem gerekiyor. Değerimin birisinin onayı üzerinden gerçekleşeceğine inanmam gerekiyor.
Peki bunu onaylamamak şu mu demek? “İnsanlar benim umurumda değil, cehennemin dibine kadar” demek mi gerekiyor? Yok. Bak, o da ayrı bir hacklenme olur. Kastettiğimiz şey insanları umursamamak da değil, insanların düşüncelerine gerçek dışı bir değer vermek de değil. İnsanlar seni algılarlar. Seni olduğun gibi algılayan vardır, olduğundan daha eksik algılayan vardır, olduğundan daha yüksekte algılayan vardır. Ama bütün bu farklı algılamalar seni değiştirir mi? Herkes değiştirmiyor ama “böyle çok yakınımda olanlar etkiliyor beni” falan diye başlarsanız gene bir düşünceye inanmış olursunuz. Hiç kimse olamaz. Hani hiç kimse senin varlık ve değerini oluşturamaz da tanımlayamaz da. Bunlar senden gelir. Sen kendi varlığının ve değerinin farkında olabilirsin, olmayabilirsin. Bu seninle ilgili bir şey. İnsanların seninle ilgili algısı, o da seninle ilgili algıları. Ama çocukken tabii ki etkilenmiş olabilirsin; annenden, babandan, büyüklerinden, öğretmeninden vs., aileden. Ama sen bu yaşta halen insanların seninle ilgili algılarından etkileniyorsan — o işte “bugün kendimi çok iyi hissediyorum, neden, işte bugün çok sevildiğimi, takdir edildiğimi” duydum, veya “tam tersini duydum” — ama sorman gerekmiyor mu? Benim varlık ve değerim nereden geliyor? İnsanların algılamasından mı geliyor? Kendi kendimden, kendi öz varlığımdan mı geliyor?
Bakın benim değerim benim kurgularımdan da gelmez. Buna da düşünmeyin lütfen. “Sen kendine çok değerliyim de değerli olursun” — bunu da kastetmiyoruz. Kendi doğal varlık ve değerlerinden değer alırsın. Budur senin varlık ve değerin. Bunu ne kadar keşfedersen değerini o kadar fark etmiş olursun. Hatta bir sufi bilge der ki insan Allah’ın kendisine koyduğu değerlerin farkına varsa dünyanın en muteber ve en kıymetli gibi görünen pozisyonundan daha kıymetli olduğunu fark eder. Yani biz krallardan da kıymetliyiz. Aklınıza gelebilecek, bugün aklınıza ne geliyorsa, diyelim ki dünyanın en değerli insanı, Bill Gates mi parasal olarak veya işte ün olarak veya işte etki olarak, kimse — her birimiz o insandan hakikatte daha değerliyiz. O sübjektif değerlerden daha değerliyiz. Ama kendi değerimizin farkında değiliz. Ve o değeri unuttuğumuz için de etraftan değer dileniyoruz. “Kim beni anlıyor, kim beni seviyor, kim beni önemsiyor. Ben ölsem arkamdan kim ağlar.” Değil mi? Bu gibi tuzaklar bizim kendimiz zannettiğimiz benlikler. O yüzden sevdiğim bir kitap ismi vardır: “Düşündüğün kişi değilsin.” İyi ki değilsin zaten. Çünkü insan düşündüğü şey değildir, olduğu şeydir. Ve gerçekte olduğu şeydir bakın. Gerçekte olduğunuz şeyi keşfedeceksiniz. Hepimizin yolculuğu budur. Düşündüğümüz kişi değiliz. Hissettiğimiz kişi de değiliz. “Kendimi çok kötü hissediyorum, kendimi çok değersiz hissediyorum, kendimi çok yalnız hissediyorum” — değilsin. Allah bak sana diyor, “sana şah damarından daha yakınım.” Peki hissediyor musun? Hissetmiyorsun. Peki Kur’an mı doğru söylüyor, senin hissin mi doğru söylüyor? Demek ki sende bir his var, kendini yapayalnız hissediyor. Ve sen o hissettiğin kişi değilsin. Yapayalnız değilsin.
Ama bak öyle bir his seni kuşatmaya çalışıyor, sana şunu demek istiyor: “sen yapayalnızsın, bak hiç kimsen yok ve çok zayıfsın, yetersizsin, birisinin desteğine muhtaçsın” — sana bir hikaye anlatıyor. Bu hikayeyi o benliğe bırakın ve onu onaylamayın. Bu kadar, yapacağınız sadece bundan ibaret.
Bilinçaltının Farkında Olmak
Bir katılımcı, Joseph Nefret’in (fonetik olarak aktarılmıştır, yazar adı net değildir) bir kitabından edindiği nöropsikolojik bir örneği paylaşıyor: bir karar deneyinde, insanlara birkaç kağıttan birini seçmeleri istendiğinde, bilinçaltının o kağıdın doğru mu yanlış mı olduğuna bilinçli karardan önce karar verdiğini ve bunun vücuttaki kimyasal bir değişimle (kulak kızarması, nabız değişimi gibi) kendini gösterdiğini anlatıyor. Bilinçaltının verdiği bu sinyalin farkında olunursa kişi yanlış kağıdı seçmekten kaçınabilir; farkında olunmazsa bilinçaltının rahat hissettirdiği yönde otomatik karar verilir. Benzer bir örnek olarak, bir kadının karşıdan gelen bir erkeği gördüğünde içgüdüsel olarak “bu tehlikeli biri” sinyalini almasına rağmen, o kişinin sözlerine kanıp konuşmaya başlamasından, yani bilinçaltının uyarısını görmezden gelmekten bahsediliyor. Bunun üzerine bilinçaltını temizlemenin de ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu olduğu vurgulanıyor.
Evet, teşekkür ediyorum arkadaşlar. Saygılar.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): “Allah sizi sevdiğiniz şeylerden eksiltmekle imtihan edecek, sabredenleri müjdele” mealinde bir ayete atıf (sure adı belirtilmemiş — Bakara Suresi 155. ayetle örtüşen bir mealdir, ancak anlatıcı sure/ayet numarasını zikretmemiştir). “Etrafındakiler senin yanından dağılıp giderlerse de ki Allah bana yeter” mealinde bir ayete atıf (sure adı belirtilmemiş). “Hevasını ilah edinme”ye dair ayete atıf (sure adı belirtilmemiş — Furkan Suresi 43 veya Casiye Suresi 23 ile örtüşen bir mealdir, ancak anlatıcı sure adını belirtmemiştir).