Hatalara ve Kötülüğe Karşı Tavrımız

Hatalara Karşı Mutlak Hoşgörü

Hatalara karşı tavrımız ne olmalı diye sordu arkadaşımız. Hani mesafemi koyayım, sileyim mi, iğneleyici mi davranayım, ne yapayım? Öncelikle şunu söylemek ihtiyacı duyuyorum: İnsan belli bir noktada hatalara karşı mutlak müsamaha içinde olmalıdır. Yani ne demek istiyoruz? Hiçbirimiz saf, berrak bir bilince sahip değiliz. Zaman zaman sıkıntılı oluşumuz, bazen egomuzun kör noktalarına takılmamız, o an bir bilinç aydınlığı içinde olmayışımız ve birçok küçük büyük nedenle insan hata yapar. Dolayısıyla belli bir noktaya kadar insanın bir kısım hatalara karşı mutlak bir hoşgörü taşıması gerekir.

Bunu şöyle açabiliriz biraz: Yani en küçük bir hataya karşı toleransınız yoksa, sizin orada önce kendinizi bir ayara ulaştırmanız gerekir. Yani orada ayarınız bozulmuş demektir. "Ben artık en küçük bir hataya bile tahammül edemiyorum, yeter artık" noktasına gelmişseniz, orada kendi ayarlarınızın bir kere bozulduğunu görmeniz gerekir. Kendinizi öncelikle belli bir noktaya getirmeniz gerekir. Bunlar olur, hepimizin az çok yapabildiği şeyler. Benim başka türlü küçük hatalarım oluyor, öbürünün başka türlü küçük hataları oluyor. Eğer bunlara takılırsak, bunları çok önemli diye algılarsak, hayatı kendimize problem hâline getiririz. Bir de bu insani bir anlayış değildir. Dolayısıyla insan belli bir hata seviyesini mutlak hoşgörü içinde karşılamalıdır.

İkincisi, diyelim ki gerçekten o doğal hoşgörünün gösterebileceği ölçünün dışında bir hatayla karşılaştık. Bir bakacağız: Gerçekten karşımızdaki insan bu konuda ısrarlı mı, bu konuda yaptığının farkında mı? Yoksa öyle bir hata yapmış, öyle bir yanlış söz söylemiş, yanlış bir tutumu olmuş ama o da o anda çok iyi bir durumda değildi; hâni normal karşınıza alıp sorsanız çok da bunu savunacak bir tutum içinde değil. O zaman dersiniz ki, "insanız, bazı kör noktalarımız oluyor, o kör noktalarımızda bu tür hatalar da yapabiliriz" ve böyle bir hatanın da üzerinde durmayacaksınız. Yani karşınızdaki insanın açıkça, kasıtlı olarak ve gerçekten daha sonra da kendi başına kaldığında savunacağı bir hata değilse, bunun da üzerinde durmayacaksınız. Çünkü böyle bir durumda zaten karşınızdaki insan böyle bir tavrı bir daha tekrar etmek istemiyordur.

Ama biz bazen ne yaparız? Muhatabımızın bir hatası -evet hakikaten bir hatadır, büyük bir hatadır- ama aslında o insan da normal hâlde, kafası rahat, dingin, sakin bir anını düşünsen, "öyle bir anında bu hatayı yapar mıydın?" diye sorsan, belki o da "yapmayacaktım, hakikaten gereksizdi, söylemeyebilirdim, yapmayabilirdim" diyecektir. Bunu belki açıkça ifade eder, belki etmez. Ama siz bunu tartın: Gerçekten o insan bu hatayı yaparken tam farkında mı, bilinçli mi, kasıtlı mı; ve bu hatayı şimdi de savunabilecek, arkasında duracak bir pozisyonda mı? Eğer öyle bir bilinçle değilse, onu da affetmelisiniz. Çünkü artık o, içsel olarak tasvip etmediği bir hatadır.

Diyelim ki karşınızdaki insan büyük bir hata yapıyor ve bunu sürekli yapılması gereken, doğru olan, hiçbir mahsuru olmayan bir hareket olarak görüyor; yanlışının farkında değil ya da yaptığının yanlış olduğunu, hata olduğunu kabul etmiyor ve bunu savunuyor. O zaman ilişkinizi, sürecinizi gözden geçirebilirsiniz. Buna hakkınız vardır. Ama şuna hakkınız yoktur: O insan hakkında negatif duygu taşıma hakkınız yoktur. Bunu "kendine saygı duyuyorsan buna hakkın yoktur" gibi algılamayın. Mesela benim gözüme benzin dökme, kezzap dökme hakkım var mı desem, ne dersiniz? Öyle bir hak olabilir mi? Dökmemelisin gözüne kezzap, değil mi? Çünkü gözünü kör edersin. Tıpkı bunun gibi, bir insanın negatif duygu taşımaya dair bir hakkı yoktur. Bu hakkın olmaması kendi hukukuna olan saygıdan dolayıdır.

Negatif Duygular Hakkımız Değildir

Ben niye bir başkasına kin, düşmanlık göstermemeliyim? Çünkü benim fıtratım bunu hak etmiyor. Gözüme kezzap dökmek gibi, bir şişe çamaşır suyu içmek gibi bir şey bu. Bir şişe çamaşır suyu içseniz iç organlarınız muhtemelen zarar görür; siz bunu hak etmiyorsunuz, vücudunuzun mahiyeti bunu hak etmiyor. İşte kin, nefret, düşmanlık da insanın fıtratının hak etmediği şeylerdir. Hak etmediğimiz için diyorum ki siz düşmanlık, kin duymamalısınız; kötülük yapana karşı dahi duymamalısınız. Bir kötünün kötülük olduğunu tanımlamak, görmek, analiz etmek ayrı bir şeydir; kin, nefret, düşmanlık duymak daha ayrı bir şeydir. İnsan negatif duyguları hak etmez, çünkü fıtratı buna uygun değildir.

Bunu en doğal hâliyle nereden görüyoruz? İlk yaşlardaki çocuklarda görüyoruz. İlk bir-iki yaşındaki çocuklar negatif duyguları pek üzerlerinde taşımazlar. Taşımazlar diyorum, hiç göstermezler demiyorum; gösterirler ama asla taşımazlar. İki dakika, beş dakika sonra bırakırlar. Neden? Çünkü negatif bir duyguyu taşımama hakkına sahibiz. Negatif bir duyguyu taşımak, kendi hukukumuza haksızlık yapmaktır. O yüzden bir bebek, daha doğal bilinçli olduğu için negatif bir duyguyu bir saat bile kolay kolay taşımaz, ertesi gün hiç taşımaz. Çünkü fıtrat böyle bir negatif duygu durumunu taşımaya uygun değildir. Biz belli bir süre sonra, çocukluğumuzdan itibaren, negatif duyguları taşımaya başlarız; yani hammallık yapmaya başlarız. Bu hayattaki en kötü hammallık türlerinden biridir. Kimse size bunun için ücret ödemez, hiçbir zaman bunun emekliliği yoktur. Kimse "otuz yıl nefret duyacağım, otuz sene sonra emekli olacağım, artık hiç nefret duymayacağım" demiyor. Hiçbir emekliliği, ücreti, nimeti, pozitif katkısı yoktur; ama negatif sonuçları vardır.

O zaman insan hiçbir şey bilmese bile -din, maneviyat hiçbir şey bilmiyor olsa bile- sakince, dikkatlice düşündüğünde "ben bu negatif duyguları niye taşıyorum ki" diyebilir. Ama gelin görün ki problem şu: Siz bunları bilinçli olarak taşımıyorsunuz aslında. Bir ego bunları bize yüklüyor ve "bırakma" diyor; biz de onun sözünü dinliyoruz, o yükü, o benliğin mesajı üzerinden kabul edip yükleniyoruz.

Bazen negatif duyguları kendimizi korumak için taşıyoruz; diyoruz ki "şundan nefret etmezsen kendini ona karşı koruyamazsın." Bazı insanlar 10 yıldır nefret duyduğu bir insana dair o duygusunu analiz ettiğimizde, "niye ona olan nefretini bırakmıyorsun" diyorum, "bırakırsam kendimi koruyamam" diyor. Yani negatif duyguyu ego güya kendini korumak için kullanıyor. Bu çok ağır bir koruma biçimidir. Şuna benzer: Türkiye'nin sınırlarını günde bir milyar, beş milyar dolara yabancı bir askere koruması için teslim etmek gibidir. Bu yükü taşımaya, bu bedeli ödemeye gerek var mı? Kendimizi başka türlü koruma şansımız yok mu? Var. Ama ego bize çok pahalı bir koruma yöntemi önerir: "Artık hiç kimseyi sevmeyeceğim, hiç kimseye güvenmeyeceğim, herkese şüpheyle bakacağım" ya da "ondan artık bütün kalbimle nefret ediyorum, ta ki kendimi koruyayım." Bu çok yanlış bir koruma biçimidir ve kişi çoğunlukla bunun farkında olmadan bunu yapar.

Bir de şöyle bir şey var: Negatif duygular ilk başta insana bir enerji verirler. O yüzden bazı arkadaşlarımız nefret etmeyi, öfkeyi sevebiliyorlar. Çünkü kızgınlık, nefret, öfke duyduğunuzda organizmanın enerjisi bir yere odaklanır -öfkenin tabiatı gereği böyledir. Öfke ve nefret sizdeki psişik enerjiyi toplar, çünkü kendinizi o güçle korumanız gerekir. Bu da size sahte bir enerji, sahte bir güç hissettirir. Çok sahte bir enerjidir; balonun şişmesi gibidir. Şişmiş bir balon büyük gözükür ama gerçekte dolu değildir. O yüzden öfke ve nefret krizlerinden sonra insanda bir boşluk oluşur, bir güçsüzlük; pelte gibi olursunuz. Hatta bazen insanlar acıkır bile bu tür negatif duyguları yoğun yaşadıktan sonra. O yüzden negatif duyguların sahte gücünden ve sahte varlık hissinden insanın kendisini koruması gerekir.

Bir başka şey: Negatif bir duygu içinde olduğunuzda doğal objektif bilinciniz örtülür. Çünkü negatif duygu size "bu şey kötü, artık kafanı yorma, zihnini kullanmana gerek yok, analiz yapmana gerek yok, ondan uzaklaş ya da onu uzaklaştır, mevzu bitmiştir" der. Evde bir çöp gördüğünüzde onu tek tek incelemezsiniz, "bu ne atılmış acaba, iyi mi kötü mü" diye sorgulamazsınız; toplu olarak dışlarsınız ve zihninizi kullanmanız gerekmez. Dolayısıyla burada insanın dikkat etmesi gereken şey, negatif duyguların insan bilincini çok güçlü bir şekilde gölgelediğini, hatta bazen tamamen örttüğünü bilmektir. Negatif duygular aynı zamanda size kötülük de yaptırma gücüne sahiptirler; çünkü o durumdayken, nefret ettiğiniz veya negatif duygu duyduğunuz insanlara zarar verme, yok etme, ortadan kaldırma, en azından yok sayma meşruiyetini taşıdığınızı zannedersiniz. Negatif duygu, karşıdakine bir bedel ödetilmesi gerektiğine inanır ve o bedelin objektif bir sınırı yoktur. O yüzden insan negatif duygu içindeyken zarar verme kapasitesi en yükseğe çıkar; birine öfke duymuşsanız o anda ona ne yaptığınızı o kadar düşünmeyebilirsiniz ve yaptığınız şeyin çok meşru olduğuna inanırsınız. O yüzden negatif duygular nereden bakarsanız bakın sahtedir ve kesinlikle aşılması gerekir.

Negatif Duygu Sadece Bir Mesajdır

O zaman diyeceksiniz ki, negatif bir duygu niye verilmiş? Negatif bir duygu, sizin bedeninize ve bütün varoluş düzeylerinize faydasız veya zararlı bir şeye karşı kendinizi korumak için verilmiş bir şeydir. Mesela önüme konan bir bardağı kokluyorum, çok kötü kokuyor; "bu hoş değil" diyorum ve onu organizmama uygun olmadığı şeklinde tanımlıyorum. Aslında negatif duyguların bize verdiği mesaj sadece budur. Diyelim ki ortam 45 dereceye, 50'ye, 60'a çıktı; bizde bir hoşnutsuzluk olur. Bu ne demektir? Bu odanın sıcaklığı bizim dünyamıza, organizmamıza uygun değil. Negatif duygu aslında sadece "bu hoş değil, bu doğru değil" der. Kötü bir kokunun, olumsuz bir ortamın, kibirli bir insanın kibrinin tespiti sadece budur. Bir şeyin fıtri olup olmadığını tespite yarayan bir şeydir.

Siz bir mesajı gereksiz yere arşivler misiniz? Hayır, gerekli değil, mesajı aldınız. Eskiden filmlerde vardı: "Bu mesaj kendini beş saniyede yok edecektir." Negatif duyguları böyle kabul edin. Mesajı aldınız mı? Aldık. Tık, mesaj kendini yok etti. Yok etmiyorsa kendini, sizi yok eder; ve siz varlığınıza, fıtratınıza, bünyenize zarar veren bir şeyi devam ettirmiş olursunuz.

Hocam, stres, kaygı ve korkuyu da bu şekilde mi değerlendirmek gerekiyor? İlk etapta demiştiniz ki negatiften motive olmamak gerekiyor; ama mesela bir kişinin iş stresi var, maddi stresi var, o kişiyi adım atmaya da itebiliyor. Bu her zaman kötü mü? Negatif bir duygudan motive olmak her hâliyle kötüdür. Asla negatif bir duyguyla motive olmamalısınız. Negatif bir duygu bir durumla ilgili size mesaj verir; motivasyonunuzu rasyonalitenizle belirlemelisiniz. Negatif duyguların kılavuzluğu asla kabul edilemez. Peki korku duygusu hiç olmaması gereken bir duygu mu? Korku doğal bir tehlikeye karşı duyulan bir duygudur. Onun mesajı şudur: "Sana zararlı." Sen ondan sonra aklınla, korkunla değil, korkunun motivasyonuyla değil, tamamen aklınla "bu durumda ben ne yapmalıyım" diye hareket edersin. Korku sadece çağrışımını yapar; sana sadece bir şeyle ilgili mesaj verir. Korkunun mesajı şudur: "Bir tehlike ve zarar var." Bu kadar.

Bize Kötülük Yapanı Sevmeli miyiz?

Peki bize kötülük yapıldığında ne yapmalıyız? Sevmek zorunda mıyız, değil miyiz diye sorarsanız, ben böyle bir soruya cevap vermemeyi tercih ederim. Neden? Şimdi ben "zorundasınız" desem siz ne hissedeceksiniz? "Allah kahretsin, zorundaymışız" değil mi? Bu soru yanlıştır, sorunun zemini yanlıştır. "Sevmek zorunda mıyım" yanlış bir sorudur. Sana "sevmek zorundasın" da dense sen bir zorunluluk hissedeceksin; başka bir cevap verilse de sen o zemin üzerinden tanımlayacaksın.

O zaman soruyu şöyle düzeltelim: "Bana kötülük yapan sevmeli miyim?" değil, "Bana kötülük yapan bir insana karşı fıtratımın doğal farkındalığıyla nasıl cevap vermem gerekir?" Bu daha güzel bir soru oluyor. Öbür soruyu sorduğunuzda ego zaten kendi cevabını içinde veriyor; sadece "sen beni başka bir şeye mi mecbur kılmaya çalışıyorsun" diyor. O yüzden kendi içinizde ortaya çıkan sorulara karşı dikkatli olun. Bu soru nereden geliyor? Objektif bir benden mi, sübjektif olan bir benden mi geliyor?

Tekrar soralım: "Bana kötülük yapan birisini sevmeli miyim?" Burada ne var? Bir ben varım, bir de bana kötülük yapan biri var. Önce bakacağım: Buradaki kötülük algısını algılayan ben objektif mi? Yoksa benim korkularım, arzularım, beklentilerim ve ihtiyaçlarım mı karşımdaki insanın yaptığı davranışı bu kadar kötü algılıyor? Önce bunu sormalıyım. Mesela sen yok sayılmaya karşı aşırı duyarlı birisin, birinin seni kontrol etmesine karşı aşırı duyarlı birisin, birinin sana tepeden bakmasına aşırı duyarlısın; o zaman sen objektif bir hâlde değilsin. Önce o özneyi objektif hâle getirmek lazım: "Ben şu anda sakin, huzurlu, herhangi bir kompleksi olmayan, gereksiz, anlamsız, geçmişten gelen abartılı bir arzuya, korkuya, beklentiye sahip miyim?"

Bu soruyu sorduktan ve kendimiz üzerinde bir analiz yaptıktan sonra şuna gelebiliriz: Bana kötülük yapan kişi tek bir kişi midir? Evet, tabii ki bir kişi ama o "bir kişi" midir, yoksa içinde çok kişi mi var? Bana o kişinin içindeki hangi kişi kötülük yaptı? "Bu kişilik bana yapıyor, başkalarına yapmıyor" diyeceksiniz -tabii oraya da geleceğiz. Bir insan bir kötülük yaptığında bütün varlığıyla kötülük yapmaz; bir kişi kendi benliklerinden biriyle kötülük yapar. O zaman ben şunu sormalıyım: Objektif bir benliğe sahip olduğumu düşünürsem, bana bir kişinin içindeki bir benlik kötülük yaptığında ben o bütüncül anlamdaki kişiye nasıl bakmalıyım?

Yani ben "o kişi bana kötülük yaptı" diyorum ama aslında o kişinin içinde birçok kişi var: birçok duygu, birçok düşünce, birçok benlik hâli. O benlik hâllerinden bir tanesi bana kötülük yapmış. O zaman önce o benlik hâlini analiz etmeliyim. Mesela çok öfkeli olduğu bir anda bir meseleyi konuşmak durumunda kaldım ama o öfkeli benlik bana çok katı, çok kibirli ve sert davrandı. O bir tanımlanmış "ben" var karşınızdaki insanda; o kişinin tümü değil. Belki morali bozuktu, belki o an sıkıntıdaydı, belki negatif bir duygusunun gölgesi altında şuuru bulanmıştı, belki hırsına yenilmişti, belki o an korku damarı çok tetiklenmişti -birçok şey olabilir. Dolayısıyla "bana kötülük yapan bir insan" diye bir şey yoktur aslında. Bir insanda bana kötülük yapan bir "ben" vardır; bana kötülük yapan bir insan yoktur.

İşte Hz. Yusuf'un da kardeşlerine nihai olarak söylediği şey oydu: Nefsiniz, yani bir benliğiniz, şeytanın size hoş gösterdiğini yaptı. "Beni kuyuya attınız" ama beni hangi benliğinizle kuyuya attınız? Şimdi ego der ki "atmışlar, yani neticede", "yok o benim iyiydi, bu benim iyiydi, Allah belasını versin" falan diyebilir. Buna dikkat edin: Bütün benlere "Allah belasını versin" demeyeceksiniz. Öyle derseniz benliğinize mağlup olmuş olursunuz. Ayrıştırıcı analiz yapacaksınız; diyeceksiniz ki, evet, neticede kuyuya atıldım, ama beni kuyuya atan kardeşlerimin hangi benlikleri beni kuyuya attı? Hırslı olan, çekemeyen, haset eden, sevilmemekten korkan, babalarının sevgisinin bir başkasına gideceğinden korkup rahatsız olan benlikleri Yusuf'u kuyuya attırdı. Dolayısıyla ben total olarak o kişiyi suçlayamam. Bu öyle basit bir şey değil, felsefi bir teori de değil; tamamen realite olan bir şeydir.

Biz bazen kendimize demez miyiz: "Ya işte şunu dedim ama hiç de bana yakışmadı." Onu diyen de sensin, "bana yakışmadı" diyen de sensin; peki aynı kişi mi bunlar? Değiller. Birine kaba konuşan veya yanlış yapan ben, bundan pişman olan ya da "bu bana yakışmadı" diyen ben, birbirinden ayrıdır. Hatta biz bazen "sen ne biçim insansın" dediğimizde karşımızda ayrı bir etki olur; ama "bu sana da yakışmadı, benim gözümdeki gerçek sen aslında bunu yapacak biri değil, ama insanız, o an boşluğuna geldin, yaptın" deseniz, karşınızda meydana gelecek etki daha farklı olabilir, yüzde doksan oranında. Çünkü ne yapmış oluyorsunuz? "Bak, ben seni bütün totalinle o yanlışı yapan kişi olarak görmüyorum. O anda o yanlış sözü veya tutumu sergileyen bir benlik hâlin oluştu ama sen o değilsin aslında, ondan ibaret hiç değilsin" demiş oluyorsunuz. Bu, muhatabımızı bir benliğin elinden kurtarmaktır.

Eğer ona "sen ne biçim insansın, böyle bir şey yapılır mı, bana bunu nasıl yaparsın" derseniz, o da nefsine yenik düşer, o benliğini savunur; bu sefer o benliğe daha da gömülür. O hata yapan benliğini savunma pozisyonuna geçer: "Yaptım, ne olmuş, yanlış ama sen de bilmem ne yaptın" diye gereksiz bir savunmaya geçebilir. Dolayısıyla karşındaki insanın o benlikten kurtulmasına değil, daha da ona saplanmasına neden olabilirsin, yanlış bir değerlendirme yaptığında. O yüzden önemli olan, karşındaki insanı tek biri olarak görmemektir; onun içinde birçok benlik hâli var. Bütüncül olarak tanımlayıp yargılamamaya dikkat etmemiz gerekir.

Bende Hangi Benlik Tetikleniyor?

Peki tamam, bunu da yaptık; önce kendi objektif algı durumuna geçmeye çalıştık, sonra karşımızdaki insanda hangi benin kötülük yaptığını da analiz ettik. E hocam, şimdi ne yapacağız? Egolar tahrip oluyor, içeride bir şeyler yapıyor. Kişisel algılamamak şuurunda olmamız gerekir -kesinlikle. Sonra ne yapmamız gerekir? Karşımdaki insandaki negatif bir benliğin yaptığı kötülükten, benim içimde nasıl bir benliğin tetiklendiğini göreceğim. Bakın şu insan çok kibirli davrandı -ayrı bir şeydir; onun kibirli davranışının beni çok rahatsız etmesi -ayrı bir şeydir. Aradaki farkı anlıyor musunuz? İlkinde tamamen objektif bir tanım vardır: "X kişi çok kibirli bir tutum sergiledi, bu hiç doğru bir şey değil." Burada objektif bir tanım var. Ama "çok kibirli davrandı, öyle rahatsız oldum ki" demek başka bir şeydir; burada Jung'un psikolojiye yedirdiği "başkasında görüp de rahatsız olduğun şey sende de mutlaka vardır" önermesi devreye girer, ama bu önerme her zaman doğru değildir. Bazen öyledir, bazen değildir. Karşındaki insanın kötülüğünün sende tetiklediği negatif, sahte bir benlik vardır. Mesela karşındaki insanın kibri, sende aşağılanmış ya da aşağılanmaktan rahatsız olan benliği tetikliyor. Dolayısıyla burada kötülük objektif olarak değil, sübjektif bir benlik tarafından algılanıyor.

Mesela diyorsunuz ki "o beni nasıl yok sayar?" Diyorum ki önce sakin ol. Ne oldu? Biri seni yok saydı, bu kadar. Sakince, duygu katmadan bak: Bir insan seni yok saydı. Peki sen bundan niye rahatsız oldun? "İnsan rahatsız olmaz mı hocam" diyor. Hemen sahte benliği buluyoruz. "O dediğin insan" dediğin insan değil, onu kenara koydun -insan bunlardan rahatsız olmaz aslında. Bana rahatsız olanı söyle. Seni yok saydığında rahatsız olan beni anlat, o nasıl bir ben? Şimdi objektif bir hâldeysen, bir kere sen yok değilsin; bir insanın seni yok saymasından rahatsız olacak nasıl bir ben olabilir ki? Mesela ben varsam, şimdi bir kedi geldi, dolaştı, beni hiç görmüyor, beni yok sayıyor -rahatsız oluyor muyum? Olmuyorum. Çünkü o kedinin beni var saymasını arzu eden bir benliğim yok. O zaman neye dikkat edeceğiz? Bir insanın yaptığı bir yanlıştan, bir kötülükten senin hangi benliğinin tetiklenip rahatsız olduğuna.

Biri geldi, bir kediye tekme attı, bundan rahatsız olduk diyelim -bu, içimizdeki bir ego rahatsızlığı olabilir. Mesela annen baban seni çok dövmüştür, o anda kendini o kediyle özdeşleştirirsin, aşırı bir tepki verirsin -bu yanlış bir benliktir. Ama objektif olarak bir hayvana, herhangi bir canlıya zarar vermek yanlış bir şeydir; karşıdaki insanın attığı tekme de yanlıştır. Buna objektif olarak müdahale edip düzeltebilirsin -bu ayrı bir şey, bu ego değildir. Ama kediye tekme atan kişiyi düzeltirken araya senin tetiklenmiş negatif benliklerin de giriyorsa, bu ayrı bir konudur.

Şöyle düşünün: Bir kişi bir kediyi dövüyor; cebimde on dörtlü var, kafasına sıktım. Bu doğru mu? Değil. Peki ben onu niye yaparım? Çünkü içimde, diyelim ki çocukluğumda, güçlü biri tarafından ezilmiş, mağdur edilmiş, zarar görmüş, bunun hıncını taşıyan, öyle insanlara karşı kin ve nefret duyan bir benlik var. Adam kediyi tekmelediğinde bende o benlik tetiklendi, bende tetiklenen o benlik de tabancayı tetikledi. Şimdi bakın burada birkaç yanlış var: Biri tekmelenen kedi durumu, biri de benim o duruma karşı gösterdiğim reaksiyonun ölçüsüz, kontrolsüz ve sağlıksız olması. Tekmeleyen kişide de böyle bir mağduriyet olabilir; o da dayak yemiş olabilir. Onu objektif olarak algılamam için önce benim nötr olmam gerekiyor.

İzmir'in Mandalası: Kediye Tekme Atan Adam Örneği

Ben kedileri çok seviyorum; onlara baktığımda Rabbimi hatırlıyorum, aşırı bir sevgim var, çok da kedi besliyorum sokaklarda. Bir gün bir adam arabasını yıkarken yan tarafta kafesinin içinde kuşu vardı. Kedi haliyle içgüdüsel olarak saldırdı. Adam tuttu kediye vurdu, taş attı arkasından. Ben adama çok üzülüyorum, daldım -ne? Egona mı daldın, adama mı daldın? Bütün mahalle karıştı. O hâl egona daldı. Bana iki dakika müsaade verin, sonra hemen gelin, düşünün ne yapmamız lazım; özdeşleşmeyeceğiz. Ben ders gördüm. İzlediğiniz için teşekkür ederim, izlediğiniz için teşekkür ederim; İzmir'in mandalası bitti.

Evet arkadaşlar, ne dedik? Karşımızdaki insanın yaptığı yanlışın bende tetiklediği negatif bir benlik var mı yok mu, bunu analiz etmeliyim. Eğer aşırı bir reaksiyon veriyorsam orada sağlıksız bir ben vardır; yani adama dalıyorsam, orada aşırı ve yanlış bir algıya sahip bir benlikle karşımdaki insanın yaptığı kötülüğü algılıyorum demektir. O benlik benim kendi sorumluluğumdadır ve onun üzerinde çalışmak benim vazifemdir. Üzerinde çalışmazsan o benlik hayatı bana olduğundan farklı gösterir.

Evliliklerde Hatayı Görmezden Gelmek mi?

Peki evliliklerde bu durum nasıl olacak? Karşı tarafın hatasını görmeyecek miyiz, hatasına rağmen mi birlikte olacağız? Hatanın boyutu önemli. Size çok basit bir örnek, daha doğrusu bir ölçü vereceğim: Eşinizi bir başkasıyla yatağınızda gördüğünüzde bundan dolayı yıkılıyorsanız, siz objektif değilsiniz. Hemen dalmayın buna; hayır, asla, kadın erkek fark etmez -burada kadın erkek olarak konuşmuyoruz; bir insan diyorum, erkek veya kadın demedim, dikkat ediyorum, çünkü negatif benlerinize değmek istemiyorum. Bir insan eşini bir başkasıyla yatakta görüyorsa ve sakin kalamıyorsa, bundan dolayı kendini çok kötü hissediyorsa, o insan cahil bir benlik tarafından yönetiliyor demektir. Bunu çok açık ve net söylüyorum; iyi düşünün, çok iyi düşünün. Tabii bunu uç bir örnek olarak kabul edebilirsiniz.

Şimdi devam edelim: Ben objektif bir bilinçle karşımdaki insanın yaptığı kötülüğü anlayabilmeli, algılayabilmeli ve yorumlayabilmeliyim. Bunun ölçütü, o insan bana kötülük yaptığında bunu kişisel algılamamak, bundan dolayı negatif bir duygu üretmemek ve bundan rahatsız olmamaktır. Tanımlamak ayrıdır, ego düzeyinde rahatsız olmak ayrıdır. Bir de diyebilirim ki "geçen biriyle karşılaştım, o kadar kibirliydi ki nefret ettim" -bu nasıl bir benliktir? Çok sübjektif, abartılı ve aşırı düzeyde olayı tanımlayan, algılayan bir benliktir. Hayatta her zaman hayırla da şerle de, kötülükle de karşılaşırız. Burada önce şunu sorun: "Ben bunu hangi benlik bilinciyle karşılıyorum, bunu karşılayan bendeki bilinç nasıl bir benlik hâlidir?"

Kişi geliyor, "eşim beni aldattı, kendimi çok değersiz hissediyorum" diyor. İçimden şu gelmiyor mü: "Sen ne saçmalıyorsun kardeşim, senin değerin karşındaki insanın, eşinin dahi olsa, sana verdiği değerle mi oluşuyor? Sen kendine nasıl böyle bir haksızlık yapıyorsun?" Ama dersin ki "eşimi başkasıyla gördüm" -Allah selamet versin, niye böyle saçma sapan şeylerle hayatını heder ediyor? Dövmeyelim hocam demeyin, şimdi devam ediyoruz. Ama yaptığı doğru değil -tabii ki doğru değil, biz burada büyük tırnak içinde söylüyorum, kötülüğü temize çıkarmıyoruz. Yanlış anlaşılmasın; biz burada bir kötülükle nasıl karşılaşmamız gerektiğini, onu nasıl karşılamamız gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz. Kötülüğü temize çıkartmıyoruz; böyle bir şey olamaz.

Farz edelim ki ben içimde, bir insanın içindeki bir benliğin yaptığı kötülükten tetiklenen, objektif olmayan, abartılı, aşırı, kompleksli, aşırı korku ve ihtiyaca gömülmüş bir benliğimin tetiklendiğini gördüm; onu paranteze alacağım, üzerinde çalışacağım. Diyeceğim ki: Sen sahte bir benliksin, senin pencerenden o insanın benliğinin yaptığı kötülüğü analiz edemem, bana objektif yaklaş.

Çok ilginçtir, eski Mısır geleneğinde -çok eski, MÖ dönemlerinden bahsediyorum- inisiyasyonlar vardı, yani manevi yollar vardı. Bir insana belli bir eğitim verildikten sonra böyle bir halkanın içine alınır ve çeşitli muameleler yapılırmış. Mesela "iki kere iki kaç?" diye sorulur, biri "dört" der, herkes güler, "aptal mı bu ya, bunu niye getirdiniz" gibi ya da aşağılarlarmış. O insanın bu gibi durumlarda verdiği reaksiyona bakılırmış. Eğer dengeli, objektif bir şekilde bunları karşılıyorsa ikinci etaba geçilirmiş. İlk etap bu: Başkalarının yanlışlarına, kötü tutumlarına, düşüncelerine, davranışlarına, sözlerine karşı objektif bilincini koruyabilme becerisi. Bu bizim hakkımız arkadaşlar. Biz bu hakkı çok önceleri kaybettik ve bu hakkımızı tekrar alma çabası göstermiyoruz. Hak mücadelesi yapmamız gerekir. Benim burada anlattığım şey aslında bir hak mücadelesidir; ama ne hakkı? Kendi fıtratımın farkındalığını koruma hakkının mücadelesi.

Geçen genç bir kız geldi, 16-17 yaşında, "bana kilolusun diyorlar, demesinler" dedi. "Bırak desinler, sana ne zararı var" dedim. "Demesinler istemiyorum" diyor. Burada ne var? Sahte bir benlik var. Onların demesinin sana bir zararı var mı? Bir arzunun gücüyle olay yorumlanıyor. Kimse bana "kilolusun" demesin -e sen desin, kiloluysan zaten kilolusun, kilolu de, zaten sorun ne burada? Sorun yok aslında burada, ama bir benlik sorun görüyor. Dolayısıyla bunu da yaptık.

Şefkat mi, Egodan Kaynaklanan Sahte Bir Acıma mı?

Sonra ne yapacağız? Karşımızdaki insanın bir negatif benlik tarafından mağdur edildiğini görüp içimizde bir şefkat duyacağız. Siz çamura düşmüş bir çocuğa ne hissedersiniz? Çamura saplanmış, çıkamıyor, çıkmaya çalışıyor, gene düşüyor. His olarak önce ne hissedersiniz? Bir şefkat, bir acıma hissedersiniz; "yazık, bak, çamura saplanmış çıkamıyor" dersiniz. Orada bir ego olabilir de -nasıl bir ego? "Çamura saplanmış, en nihayetinde ben yardım ederek onu yukarı çıkaracağım, bir gün ben de saplanabilirim" -güzel, çok güzel. Ama böyle bir ego tarafından şefkat duyuyorsanız, duymayın; bu ego da sahte bir egodur, aldatıcı bir egodur.

Toplumumuzda insanlar şunu fark etmiyor: Biz acı düşmüş olana yardım etmeyi, onu kendimizden aşağıda gördüğümüz için kendi egomuzdan kaynaklı yapıyoruz. Karşınızdaki insanı sizden bir milim aşağıda görerek acıyorsanız, bu yanlış bir şeydir. Bahsettiğimiz şefkat ve acıma, doğal olarak, mesela iki-üç yaşında bir çocuğun, yaşıtı olan başka bir çocuğun ayağı burkulduğu için yürüyemediğini görüp ona destek olması gibidir. Orada bir ego var mı? Yok değil mi? O yardım eden çocuk, yardım ettiği çocuktan kendini üstün görmüyor; "ben üstünüm, sen zaten duramazsın, ben olmasam mahvolursun" gibi bir şey yok. Bu tamamen doğal. Ya da bir insan ilacı olmayan bir mikroba yakalanmış, ateşi yüksek, ateşini düşürmekte zorlanıyor, başı ağrıyor -ne hissedersiniz doğal olarak? Bir şefkat, değil mi? Kastettiğimiz bu sadece. Yoksa içine benlik bulaşmış şefkat ve acıma sahte bir şeydir.

Yardım ettiğin insandan kendini bir milim üstte görüyorsan -farz edelim sen hayatta hiç günah işlemedin, karşındaki insan da her gün günah işliyor- sen ona, her gün bir benlik tarafından mağlup edildiği için şefkat göstereceksin ve kendini bir milim bile ondan üstün görmeyeceksin. "Ama hocam, bu toplumda sevap karşılığında sevap oluyor" diyorsunuz -biz zaten senelerdir sevap günah kavramını kenara koyun diyoruz. O kodlanmışlığın dışında da var mı, bilmiyorum, kendimden kıyaslıyorum, çünkü karşılaştığım için söylüyorum bir şeyi.

Az önce kişisel algılamamanın örneğini verirken, Yusuf kıssasındaki karşı taraftaki olayların içindeki beni ayrıştırırken kendi kişisel algılamamı anlatmıştım. Ama siz dediniz ki "kafanıza birisi sandalye vurduğunda nasıl oluyor" diye bir örnek verdiniz. Şunu anlatıyoruz: Bir psikolojik olarak yapılan bazı şeyler vardır; mesela biri sizi yok sayar, siz bunu üzerinize almazsınız. Ama biri size fiziki olarak veya nesnel olarak bir zarar verir; sizin "bunu üzerime almıyorum" demeniz söz konusu değildir, o ayrı bir şeydir. Ben bu konuda çok romantik yaklaşımlar olduğu için söyledim -kastım o; "kötülüğü üzerine almazsan hiçbir şey olmaz" gibi çok romantik bir yaklaşım. Mesela biri bütün mesleki hayatınızı sıfırlıyor, diplomanızı iptal ediyor, size iftira atıp işten çıkmanıza sebep oluyor; burada "ben üzerime almıyorum" demenizin romantizmden başka bir anlamı olmaz.

Şimdi bu noktada ne yaparız? Gerçekten o insanın negatif bir benlik tarafından kuşatıldığını bilerek, o insana hiçbir üstünlük algısı, hiçbir sevap algısı taşımayan bir şefkat hissi içinde bulunuruz. Çünkü bunu yaptığınız an artık negatif duygular girmeyecektir; siz şefkat, merhamet tarafından kendinizi fıtri bir şekilde kuşattınız. O insanın kötülük hissinin sizde negatif bir his oluşturmaması adına da bu bir kendini koruma sonucu sağlar. Yani bu şefkat ve merhamet hem fıtridir hem de sizin fıtratınızı korur. "İşte ben sevap kazanacağım, Allah böyle insanlar önüme çıkarmasa ben nasıl sevap kazanacağım, böyle insanlar çıkacak ki sevap kazanayım" -sanki Allah sevap kazanalım diye birilerini günaha sokuyor gibi; böyle bir şey olmaz. Asla buradaki şefkat ve merhamette bir üstünlük, karşıdakini küçük görme, yetersiz görme olmaz -"onlar da zavallı günahkârlar" falan, asla böyle bir şey olamaz. Bu da bir başka negatif benliktir, buna karşı da dikkatli olmak gerekir.

Böyle davranıp olay bittikten bir dakika sonra bunu fark eden kişi hâlâ üstünde çalışabilecek bir hâldedir. Fark etti; bunun yanlış olduğunu açık net olarak tanımlamaya çalışacak ve devam edecek, üzerinde çalışmış olur bu sayede. "Fark ettim, içinde alttan alta büyüklenen bir benlik var" -ama bunu beş dakika sonra fark ettin, bunu analiz et ve bunu tefekkür olarak, ilmen en azından iptal et, onu onaylama. İlk olduğu anda fark edene kadar da çalışman gerekir; o farkındalığı kendinde oluşturuncaya kadar bu konuda çalışman gerekir.

Kötülük Yapana İyi Davranmak, Onu Ödüllendirmek Değildir

Sizin sorunuza geldik: Asıl egoların merak ettiği soru, "bize kötülük yapanı ne yapacağız?" Kafa atmayın, dalmayın. Ne yapacaksınız? Baktınız o insanın kendini kısa vadede değiştirme gibi bir durumu yok, yaptığında ısrar ediyor, yaptığı yanlışı meşru görüyor; o zaman ilişkinize göre, tabii ki bir mesafe koyabilirsiniz. Diyelim ki sık görüştüğünüz bir kişiyse daha az görüşebilirsiniz, veya görüşmeme imkânı olmayan biridir -anneniz, babanız, kardeşiniz, çok yakınınız, akrabanız- ona olan ilişkinizi uygun bir pozisyona getirme hakkınız var. Burada bir sorun yok. Ama bakın, burada hiçbir negatif duygu üretmedik değil mi? Buna dikkat edin: Ne nefret ettik, ne kızdık, ne küçümsedik, ne aşağıladık, ne "bana bunu nasıl yapar, ben bunu hak etmedim" gibi bir tuzağa düştük. Hiçbiri olmadı, değil mi?

Sonra da makul bir şekilde baktım ki onunla olan ilişkimde problem yaşıyoruz, problem uzun zamandır yaşanıyor, bütün çabama rağmen bir değişiklik olmadı ve problem gerçekten nesnel olarak taşınabilecek bir problem değil; o zaman ilişkimi sonlandırabilirim, araya mesafe koyabilirim. Sık görüşüyorsam az görüşürüm, az görüşüyorsam daha az da görüşebilirim. Bunlar yapılabilir ve meşrudur. Ama şu meşru değildir: Sizin içinizde o insana karşı bir negativite olması. Mesela "ben onu sildim" -böyle bir hakkınız yok. Fıtri olarak böyle bir hakkınız yok, hiçbir insanı silmek hakkımız yoktur. O insan tövbe edebilir, yaptığı yanlışın farkına varabilir, yanlış olduğunu görebilir de yapmaya devam da edebilir; ama o ne yaparsa yapsın, ister sultan olsun ister benden uzak dursun, "böyle olsun" demeye hakkım yoktur, bu yanlıştır. Bunların hepsi yanlış benliklerdir. Bunların hiçbirinin fıtratımızla, insan olmaklıkla ilgisi yoktur.

Şimdi çok uç bir örnek daha verdim değil mi? İyi düşünün, çok iyi düşünün: Bir insanın eşi tarafından aldatılması, eğer ortada ego yoksa, kişiye ağır gelmez. Ağır gelmesinin altında yanlış egolarımız vardır; bunları bulmaya çalışın. Yoksa "İsmail Bey ya çok uç, aşırı örnek veriyor, bu kadar da olmaz" demeyin; üzerinde çalışın, bir düşünün. Bunun altında yatan nedir? Kişiye bu niye ağır geliyor? Bunu araştırın, düşünün. Niye gazetede "falanca aldatmış" haberi okuduğunuzda hiç rahatsız olmuyorsunuz da eşiniz olunca rahatsız oluyorsunuz? Acele etmeyin ama sakince düşünün: Onun üzerinden kendinizi nasıl gördüğünüzü düşünün. Acaba onun sizi tercih etmesinden dolayı mı kendinizi değerli hissediyorsunuz? Ya da o kişinin sizin yerinize başkasını tercih etmesi sizde aşağılık kompleksini mi tetikledi? Neyi tetiklediğine dikkat edin.

Hemen "ama bu sadakate uymaz, evliliğin kutsiyetine uymaz" gibi bir yere girmeyin. Ben "uyar" demiyorum ki zaten -tabii ki uymaz, yerden göğe kadar uymaz, en küçük zerresi bile yanlıştır. Bu ayrı bir şey, biz onu şu anda analiz etmiyoruz. Arkadaşımız sordu çünkü: "Bir kötülüğe, kötü bir tutuma maruz kaldığımda ne yapmalıyım?" Ben de dedim ki, önce ne yapman gerektiğini düşünmeden önce, o kötülüğü kim görüyor, nasıl görüyor, hangi bilinçle görüyorsun? Siz hakikaten insan olsanız, biz hakikaten insan olsak, eşimizi bir başkasıyla gördüğümüzde, emin olun, nefsine mağlup olduğu için önce şefkat gösterir, acırız; sırf zahiri bir güzellik ya da başka bir nefsani dürtü yüzünden bir insana verdiğiniz sözü çiğniyorsunuz, bu aslında fıtratınıza yakışmayan bir şey. Ondan dolayı siz önce orada kendi kendini mağdur edeni görün, sonra başka hesaplar yapın diyorum.

Kötülük Yaşamamak Değil, Kötülüğü Doğru Karşılamak Meselesi

Bizim meselemiz kötülüğün olmaması, kötülüğe maruz kalmamamız değildir. Mutlaka kötülüğe bir şekilde maruz kalacaksınız. "İyilik yap, iyilik bul" hikayesi de bir hikayeden ibarettir. Eğer böyle olsaydı peygamberlerin NLP kursuna gitmesi gerekirdi diyeceğiz. Bunlar melekleri bilmiyorlar, çekim yasasını bilmiyorlar, Secret kitabını okumamışlar -değil mi? Keşke Sırat'a giderken Secret kitabını okusaydı peygamberlik -böyle saçmalıklar olmadı. Bunlar New Age akımlarının insanları popülist bir şekilde romantik bir rahatlatmaya götüren şeylerdir. Kötülükle her zaman karşılaşacaksınız; problem kötülükle karşılaşmanız değil, kötülüğü hangi benlik bilinciyle, hangi şuurla, hangi farkındalıkla karşıladığınız -bütün mesele bu. Biz bunu konuşuyoruz. Yoksa dünyada bütün kötülükleri gidermek mümkün olsa onu da giderirdik ama böyle bir şansımız yok. İlk çalışmamız kendimiz üzerinedir; bir kötülükle karşılaştığında "bununla karşılaşan kimdir" diye kendine sor.

Kur'an'daki Nüşuz Ayeti ve Mesafe Koymanın Anlamı

"Kur'an'daki bu eşiniz nüşuz ettiği zaman geçiyor -yatakları ayırmaktan dövmeye kadar olan bir süreç diye anlatılıyor meallerde ya da tefsirlerde. Sizce merhamet edin ama orada bir terbiye metodu gibi mi, süreli bir şeyden mi bahsediyor?" Oradaki terbiye metodu değil aslında; karşıdaki insana bir imkân verme. O en sondaki, "dövün" diye söylenen ayette de aslında "bırakın, yolunuzu ayırın, gitsin" demiş oluyor -yani mesafe koyun demek. Yani karşınızdaki insan yanlış yapmış, size başkaldırıp kafa tutuyor, ters konuşuyor vs.; o zaman ona bir imkân verirsin, yatağını ayırırsın. Kendi başımıza bir kalalım, bir düşünelim: Birbirimizle yapabilir miyiz, yapamaz mıyız? Yapmak istiyorsak nelere dikkat etmeliyiz? Eğer böyle giderse yapamayacağımı düşünüyorsam, o yüzden bir süre yatağımızı ayıralım, kendi başımıza şöyle bir kalıp bir düşünelim anlamında bir şeydir.

Bakın Kur'an ne diyor Peygamber'e hitaben o ayrılma hadisesinde? Peygamber'in misyonuyla bir kısım eşlerinin tercihleri arasında fark oluşunca ve onlar bu konuda ısrar edince, Peygamber'e söylenen şey şudur: Onlara durumu anlat, eğer senin tercih ettiğin hayatı yaşamak istemiyorlarsa onlardan güzelce ayrıl. İnsanlarla bir ihtilafa düştüğümüzde bu illa kavga etmemizi gerektirmez. Kötülük yapanla arana mesafe koyabilirsin ama varoluşsal bir mesafe koyamazsın. O zahiri bir mesafedir, varoluşsal mesafe koyamazsın; "onu ebediyen görmek istemiyorum" diyemezsin, bu varoluşsal bir mesafedir.

Mesela Peygamber, Hazreti Hamza'nın ciğerini dişleyen kadına varoluşsal mesafe koymamıştır; "bir daha yüzünü görmek istemiyorum" dememiştir. Kadın yirmi yıl sonra tövbe etmiş, gelmiş; Peygamber ona hatta yüzünü kapatmış, anlaşılmasın diye. Peygamber onu sesinden tanımış, "sen Hint değil misin" demiş; o da biraz mahcup olmuş, "evet" deyince, "eğer tövbe ettiysen bir problem yok, benim problemim değil, çünkü benim problemim değildi" demiş. Buradaki incelik bu: Problem benim problemim değil. Eğer problem Peygamberin problemi olsaydı, Hint'i affedemezdi.

Ben bugün bu saate kadar neyi anlatmaya çalıştım aslında? Bir insanın içindeki bir benlik sana kötülük yapınca, bu senin problemin olmamalı; onun yaptığı yanlış yüzünden zarar görsen bile. Çünkü başkalarının yaptığı kötülük yüzünden zarar görebiliriz -psikolojik zararı kenara koyuyorum, onu zarar kabul etmiyorum zaten- ama fiilen zarar görebilirsin. Ama sen o zararı asla kabul edilemez bir zarar olarak görürsen, o senin içinde taşıdığın kişisel bir soruna dönüşür. "İşte bana böyle bir kötülük yaptı, onun yaptığı kötülüğün bana şöyle bir bedeli oldu" -sen o bedele kafayı takarsan, işte senin onunla bir sorunun olur. Ama fıtri insanın kendisine kötülük yapan insanla ilgili bir sorunu, bir hesabı yoktur; sorunu varsa orada bir ego sorunu vardır.

Evet, bir insanın sana yaptığı kötülüğün sonucu olarak, onun bir kısım bedelini ödeyebilirsin, hatta bazen ömür boyu ödemen gereken bir bedel olabilir; seni öyle bir zarara sokar ki bütün hayatın ondan maddi olarak etkilenebilir. Bir insanın içindeki bir benliğin yaptığı kötülükten "etkilenmek istemiyorum" demek sahte bir benliği onaylamaktır -etkilenebilirsin, bunu kabul etmeme hakkın veya şansın yoktur. Böyle bir kötülükten dolayı herhangi bir bedeli ödemek bu hayatın doğasında vardır. Bu bedeli ödeyip bundan hesap çıkarmamak gerçek insan hakkıdır.

Kötülüğü İyilikle Karşılamak

Kötülüğü iyiliğe çevirince alır, mesela iyilik yaparak. Kur'an'ın temel mantığı budur: Sana karşı kötülük yapan bir insana iyi davran, ola ki o kendini düzeltir. Aslında burada ne yapmış oluyorsun? Ona "bak kardeşim, benim seninle kişisel bir hesabım yok, bu yanlış davranışa gerek yok, ben kendi fıtratımın gereğince davranıyorum, sana da kendi fıtratınla davranma alanı bırakıyorum, kullanırsan kullanırsın, kullanmazsan onun problemidir, yine sen iyi davrandın" demiş oluyorsun. Şunu demiyorum: "Romantizmim yoktur benim, sen iyi davranırsan bak göreceksin o da iyi olacak." Ben böyle demiyorum. "Olabilir" diyorum, "olma ihtimali vardır" diyorum. Buradan sen bir şey kaybetmezsin; sen zaten kendi fıtratına göre davranıyorsun. Sana kötülük yapan bir insana iyi davranmak onu ödüllendirmek değildir; kendi fıtratına uygun davranıp kendi fıtratını koruma hakkına sahip çıkmaktır. Ben bir insanın kötülüğünün, benim egomdaki kötülük potansiyelini tetiklemesine niye meydan vereyim? O kendi insani hakkını kullanmıyor, ben de mi kullanmayayım? O yüzden insan kendi fıtratının hakkını, hukukunu bilmeli ve o haklara uygun yaşamalıdır.

"Nefsimizin hiç hakkı yok mu?" Nefsimizin hakkı kendi fıtratımızı korumaktır -en büyük hak budur. Ama nefsimiz derken sahte bir benliği kastediyorsa, o nefsin hiçbir hakkı yoktur. Ona hak vermek kendimize haksızlık yapmaktır. Negatif bir benliğin hakkı hukuku olduğunu zannetmek, kendi hakkınızdan, fıtratınızın hukukundan vazgeçmektir. Psikolojik benliğin gerçek anlamda yerine getireceği şey, o üst fıtri bene tabi olmaktır.

Bunu şöyle düşünün: Diyelim ki bir çocuğunuz var, birisi ona taş atıyor, çocuğunuz kızıyor ya da üzülüyor, "ben de ona taş atacağım baba, anne" diyor. Siz diyorsunuz ki: "Evladım, bak, belki anne babası ona kızdı, bağırdı, bir şey oldu da bir taş attı; sen şimdilik atma, sen yoluna devam et, problem değil, ona kendini anlama fırsatı ver." Akıllı bir çocuk söz dinler. Çocuğun gözü çıktı mesela, tabii bakacaksınız -"gözümü çıkardı" diye ağlıyor- bir bakacaksınız, onun gözünü çıkaran nasıl biri? Belki kör biridir, sopasını çocuğunuzun gözüne bilmeden sokmuştur. Önce sakin ol; çocuğunun bağırmasına bakma. Çocuğun bağırıyor diye karşındaki insana dalma. O yüzden içinizde hırgür çıkaran, kızan, bağıran benliklere hemen kapılmayın. Ama "bu haksızlık, bana bunu yapamaz, ben ne yaptım ki ona" diye işi velveleye veren benliklere karşı da dikkatli olun, uyanık olun. Sus, ben seni dinleyeceğim ama önce sus, sakin ol, bana sakince anlat, duyguyu katmadan, öfkelenmeden, komplekslerine kapılmadan anlat. Senin de meşru bir hukukun varsa ben onu gözetirim.

Kısasa Kısas ile Affetmek Arasındaki Denge

Mesela burada benlikle iş yapmamak ya da onu terbiye etmek derken, bazen bastırma da oluyor. Diyelim bir çocuğu diğeri dövüyor, tokat atıyor; diğeri daha basık, içe doğru göçmüş bir çocuk, buna karşılık vermiyor, cevap vermiyor. Ben arada bazen diğer çocuğa "sen de bir tane vur" demeyi sanki adaletmiş gibi görüyorum, "buna tetiklenmesin diye." Şimdi bakın şu çok önemli: Benim dediğim bir şeyi belki zahiren biri yapıyor ama bunu farkındalıklı bir bilinçle değil de ezik bir benlikle yapıyor; bu yanlış bir şeydir. Ezik benlikle böyle davranıyorsan, bu doğru bir davranış değildir. Biz burada bir farkındalık üzerinden konuşuyoruz. Kısasa kısas adalet yapma hakkınız var; fakat o meşru görülen bir alt düzeydir. Nihai olarak affetmek daha hayırlıdır diyerek Allah bu konuda bize daha üst bir bilincin olduğunu söylüyor. Ama tekrar ediyorum, bahsettiğimiz anlayışı ezik bir benlikle yapmak bizim bahsettiğimiz şey değildir. Öyle bir ezik benliğin var ki zaten o benlikle karşı çıkamıyorsun -"ben böyle halim selimim, kavga çıksın istemiyorum" diyorsun ama sen zaten kavga çıkaramıyorsun, bu bir tercih değil, bir ego mahkumiyeti. Sen kavga etmekten korktuğun için etmiyorsun, bu da sevap değildir; bunu da karıştırmamak lazım.

"Çocukken böceklerin ayaklarını koparan bir arkadaşım vardı, onu hangi benlikle yaptın onu merak ediyorum" -o an nasıl bir benlik hâlindeydi, kızgın mıydı, öfkeli miydi? Mesela ben de öyle yapabilirim ama şöyle yaparım: "Gel canım bir bakalım ateş insanı nasıl yakıyor" derim, anlaması için. Ama anlaması için yaptığında o an nasıl bir benlik hâlindeydin? Böcekler acıyordu -acıma duydun mu, çocuğa da acıyor muydun? Kızgın, anlamadığı için kızgın olan bir benlik değil o. Mesela çocuğa da acıyorsun, böceklere de acıyorsun; "gel bir bakalım insan ateşten nasıl etkilenir, bir deneyelim, böceklerle bir empati yapalım" diyorsan, orada içinde çok gaddar, çok zalim bir benlik olabilir; onu bu benlikten kurtarmalısın. Bu anlayışta olmak uygun bir şeydir çünkü gerçekte de öyledir.

Adalet: Mazlumdaki ve Zalimdeki Mağduru Görmek

"Hocam, adalet de zaten şey gibi değil mi, sembolizmde de önce bir terazi iki kefe var ama diğerinde de kılıç var; önce iki tarafı da anlayıp ondan sonra da kılıcı kullanıp bir tarafına hakkını vermek?" Kılıç orada ince hesabı kastediyor; her tarafı da anlayıp sonuk tutmak, o da adalet olmuyor. Sanırım Necip Fazıl'ındır, ama emin değilim: "Mazlumda mağdur olanla zalimde mağdur olanı gör" diyor. Mazlumda mağdur olan da var, zalimde mağdur olan da var. Zalimde mağdur olan ne? O insan hırsının mağduru olan bir insandır. Size kötülük yapan hırsı tarafından mağdur ediliyor. Peki "sen hırsın tarafından mağdur edilen birisin, gel biraz da beni mağdur et" demezsiniz -bu ayrı bir şey. "Gel bana zulmet, devam et buna" demezsiniz -bu ayrı bir şey. Ama şunu kastediyorum: Bir zalimde mutlaka bir mağdur vardır. En zalimde bile bir mağdur vardır. Saddam Hüseyin'de de bir mağduriyet var; sen fıtratından bu kadar kopup nasıl insanları gaz bombalarıyla öldürebiliyorsun? Orada nasıl bir mağduriyet var? Ama bu onu meşru görmemizi mi gerektiriyor? Bu ayrı bir şey. Zulmediyordur, hatta gereken ceza neyse verilebilir -bu ayrı bir şey.

Son olarak Bediüzzaman'ın bir sözünü söyleyeyim: Gerçek hâkim odur ki, bir suçluya ceza verirken o suçlunun kendi kendini mağdur eden yanını da görür. Eğer ceza verirken, o nefsine mağlup olup suç işleyenin içinde mağdur olanı görmüyorsa ve kalben ona şefkat etmiyorsa, zalimdir diyor. Bir taraftan adaletin, hukukun gerektirdiği cezayı verirsin ama bir taraftan da içinden şunu demelisin: "Keşke bu insan fıtratından bu kadar uzaklaşmasa, keşke şu benliğin esareti altına düşmese, inşallah bu esaretten kurtulur." Eğer o şefkat, o bilinç yoksa, ceza verirken bir de ona öfke hissediyorsan, zalimsin diyor. Bakın ne kadar ince bir bilinç var burada. Kastettiğimiz şey bu. O yüzden her şeyi bütün objektifliğiyle görebilecek bir şuurla baktığımız zaman, bu gibi soruların cevabını gerçekten doğru bir şekilde verebiliriz. Yoksa verdiğimiz cevap, olayı bir parçasından tutup çekiştirmekten başka bir işe yaramaz. "Bana bir kötülük yapan insanı ne yapayım" sorusu bu kadar düz bir şekilde sorulmamalı, cevabı da asla birkaç cümle olmamalı; çünkü orada sen varsın, senin içinde tetiklenen benlik var, karşındaki insan var, o insanın içinde o kötülüğü yapmasına neden olan benlik var. Bunları analiz edip ondan sonra fıtrata uygun bir cevap vermek doğru olur.

Sonuç: Sorunları Bütünsel Bir Gözle Değerlendirmek

Hocam, ben bir şey soracağım: Bunlar biraz sorumdur değil mi, en iyisi ayetinde yaşayalım, Hazreti Mevlana'ya "gel sorun bana, acaba ne öğreteceksin" derdi ya da Japonlara da. Şimdi bu tarz olaylara problem yüzüyle bakmak yerine, kişinin kendi iç dünyasıyla alakalı bir yaklaşım olarak, bir katkı olarak bakması, en nihayetinde az önce söylediğiniz gibi doğru olan değil midir? Habil ve Kabil olayında iyinin kötülüğün elinden yok edilmesi de aklıma geldi buradan. Ama burada şöyle bir şey var: Sizin söylediklerinizde ben onu anlıyorum -kısmen öyle düşünüyorum. En nihayetinde birisi size kötülük yapacaksa, bu kötülüğün size zarar vermesini engelleyecek mekanizmaları oluşturmanız gerekiyor, adaleti doğru şekilde işletmeniz gerekiyor. Ama öbür türlü, meselenin arka planına baktığınızda, bu problemin sizde niye yaşandığını, en nihayetinde beyniniz bir tarlaysa, yaşadığınız her problemin daha önce yaşadığınız ve tetiklediğiniz şeylerle alakası olduğunu düşünüyorum. Çok güzel, mükemmel bir mekanizmanın içinde yaşadığımızı düşünüyorum; insanın bunları kendi özünde değerlendirip olaya bütünsel bir gözle bakması, birebir tepki vermekten çok kendi kişisel gelişimi için yukarı çıkması, söylediklerinizle daha alakalı, ben öyle daha iyi olacağını düşünüyorum.

Tabii ki söylediğiniz şeyler doğru. Yalnız şunu bir dipnot olarak düşünmek isterim: Bazen New Age akımlarında şöyle bir söylem de var: "Bir sorunun sana öğreteceği şeyi öğrendiysen artık o sorun başına gelmez." Böyle bir şey söz konusu değil, böyle şeylere aldanmamak gerekiyor. Bir de her şeyin nedenini kendimizle ilişkili zannedip sanki kendimizi hayatın, varoluşun merkezi gibi görmemek gerekiyor. Bazen bir şeyin mesajı sana değil de senin üzerinden başka birine de olabilir. O yüzden böyle benlik hep kendini merkezde görme tuzağına düşer. Dolayısıyla bizim temelde sorumuz şu: Ben kendi fıtratımın kodlarına nasıl ulaşabilirim? Kendi fıtratımın kodları nedir, o noktaya nasıl gelebilirim? Bizim meselemiz budur; maksat, "bir daha başıma kötü bir şey gelmesin, bu olay bir mesaj versin, bir daha başıma bunlar gelmesin" gibi çok naifçe yaklaşımları ben onaylamıyorum. Bütün mesele, yaratılıştan sana verilmiş olan maddi, psikolojik, manevi bütün varoluşundaki kodlarını idrak etmek ve o kodlarla hayatı yaşamak. Bu kadar net bir şekilde ifade edebiliriz. Teşekkür ederim.

"Burada mesela benim bana yapılan bir şeyde, tepki veren bendim var ya, eğer bu muhteşem bir sistemse, benim tepki veren benliğime uygun bir benlik mi bana geliyor?" Muhteşem sistemde kastımız nedir? Allah'ın kudretini kastediyoruz. Kendi hayatımda şöyle düşünüyorum: Yaşadığın her şeyin, ya da başkalarının yaşadığı şeylerin sonucunda bazı olaylara maruz kaldığın, muhteşem bir sistemdir; yani kötülük yaptığın zaman bunun karşılığını üç sene sonra görüyorsun, ya da hiç görmeyebiliyorsun -bazı zalimler hiçbir şey görmeden gidiyorlar. Ben oradaki verdiğim şeyi anladığım zaman zaten o noktaya gelmek istiyorum: Eğer kendi içinde o temizliği yapmak istiyorsanız, engelli bir devreye geldiyseniz, zaten olayların bir önemi kalmıyor; her şeye eşit bir şekilde bakabiliyorsunuz.

Bizim de kastettiğimiz bu zaten, hepsini demiyorum, sadece şunu diyorum: Ben kişisel olarak "kişisel gelişim" kavramını kullanmıyorum, hiçbir zaman da kullanmamışımdır. Benden duymamışsınızdır. Benim kullandığım kavram insanın fıtratına dönmesi, doğal ayarlarına dönmesidir. Kendi doğal ayarlarına döndüğünde hayat olduğu gibi anlaşılacaktır. Doğal ayarlarına döndüğünde hiçbir şey seni etkilemiyor olacak. Her şeyin yaradanından geldiğine ve bunun böyle olması gerektiğine dair uzun bir mevzu bu; şimdi her şeyin yaradanından geldiği konusuna girersek uzar ama kötülük yaradandan gelmez. Teşekkür ediyorum arkadaşlar, sağ olun.