Hatırlama, Kıymet ve Nefisle Mücadele

Kısa Özet

Sohbet, Kur'an'ın bir "zikir" yani hatırlatma kitabı olduğu, insanın aslında bildiği ama unuttuğu hakikati hatırladığı fikriyle başlıyor. Ardından insanın hakiki kıymetinin ancak Allah'a muhatap olmakla anlaşılabileceği, bu kıymetin insanlardan değil Yaratıcı'dan aranması gerektiği; cennetteki altın ve ipek gibi sembollerin bu dünyadaki anlamlarının ötesinde bir hakikate işaret ettiği anlatılıyor. Sohbet, Mekke'nin fethi kıssasının nefisle mücadelenin ve içsel ayrışmanın (doğru ile yanlışın netleşmesinin) bir sembolü olarak yorumlanmasıyla devam ediyor ve nefsin hiçbir zaman gönüllü bir "anlaşma" kabul etmediği, ona teslim olunması ve haddinin bildirilmesi gerektiği vurgusuyla tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kur'an insana bilmediği bir şeyi öğretmez, aslında unuttuğu bilgiyi hatırlatır; bu yüzden "zikir ehline sorun" denir.
  • İnsanın hakiki kıymeti, Allah'ın onu kendisine muhatap kılmasındadır; bu kıymet insanlardan aranmaz, insanlardan gelen değer ölçüsü değişkendir ve güvenilmezdir.
  • Mekke'nin fethi, nefsin dönüştürülmesinin ve doğru bilincin (Medine) güçlenerek yanlış olanı (Mekke) fethetmesinin sembolüdür; nefs hiçbir zaman gönüllü bir anlaşmaya razı olmaz, ona haddi bildirilir.

Hermes'in Sözü: Hakikat Öğretilmez, Hatırlatılır

Bu ne? Var mı bir şey, bir soru? Yok mu? Peki, var mı? Hakikatin idrakine dair, siz gelmeden önce bir arkadaşla sohbet ediyorduk. Orada bazı şeyler okudum, size de aktarıyorum başta. Hermes'in bir sözü, diyor ki: "Hakikat öğretilmez. Ancak Tanrı eğer isterse onu hafızamıza geri çağırır. Sana bilmediğini öğreteceğim ve böylece belki bildiklerini hatırlayacaksın."

Burada paradoksal bir şey var. Yani kişi hatırlamadan önce ona bilmediği şey öğretiliyor durumundadır. Ama bilmediği şey öğretiliyor durumunda bir nokta olur, bir dönüşüm olur. O dönüşüm gerçekleştiğinde aslında o, bildiklerini hatırlatılan bir kişi konumuna döner. Dolayısıyla aslında biz, en nihayetinde bildiklerimizi hatırlamak için, unutmamızdan dolayı bilmiyor olduklarımızı öğreniyoruz. Yoksa hiç bilmeyen insanlar değiliz, hiç bilmeyen varlıklar değiliz; ama unuttuğumuzdan dolayı bize ilk durumda bilmediğimiz öğretiliyor şeklinde olur. Ama o ruhsal inkişaf söz konusu olduğunda, o durumda artık biz bildiklerini hatırlayan konumuna geliriz.

İşte hakiki insan ancak o noktaya varabilmiş olan insandır. Yani o noktada kişi, mesela Kur'an'ı okuduğu zaman veya bir hikmeti okuduğu zaman, kendisine bildiği ama unuttuğu hatırlatılan bir kişidir artık. Onun için Kur'an'da "zikir ehline sorun" deniyor; yani hatırlayanlara sorun. Biz öz varlığımız itibariyle bilgiye sahibiz, yani asli anlamda bilgiye. Buradaki bilgiden kastettiğimiz şey, atıyorum, diyelim ki işte dünyanın kaç tane kıtası vardır, akarsuları nedir, bu anlamdaki bir bilgi değil. Asli olanın, hakiki ve asli olanın bilgisi.

Kur'an Bir Zikirdir: Öğretme mi, Hatırlatma mı?

O hatırlayış, "tezkire" diye söylenen bir şey mi? Çıra oluyordu, hatırlıyordu, böyle bir şey mi? Yani zikir kelimesi ve onunla ilgili bağlantılı bütün kelimeler, kök itibariyle hatırlamak ve hatırlanan şey anlamına gelir. Dolayısıyla bütün o geleneklerde niye hatırlama kavramı var? İşte Sokrates'te veya uzak doğu geleneğinde: "Ben sana bir şey öğretmiyorum, sana hatırlatıyorum." O yüzden mesela Kur'an bir zikirdir denildiği zaman bu ne anlama gelir, bu açıdan baktığımızda? Kur'an sana hatırlatıyor aslında. Sana bir şey öğretmiyor veya sana yabancısı olduğun bir şeyi yüklemiyor. Görünürde sana bilmediğini öğretiyor. Yani ilk düzey odur.

Şimdi hayatın paradokslarını anlayabildiğinizde, orada bir çelişki olmadığını anlarsınız. Şimdi Kur'an bize bilmediğimizi öğretiyor diyebiliriz; ne durumdayken? Bildiğimizi unuttuğumuz durumdayken, Kur'an bize bilmediğimizi öğretiyor durumda olur. Ama fakat Kur'an bir zikirdir; yani sana bildiğin, ama unuttuğun bilgiyi hatırlatan bir kitap olmuştur.

Dolayısıyla bakın, hayatta böyle çelişki veya paradoks gibi gördüğümüz bazı şeyler birbirlerine karşı değillerdir. Konumlarına ve nispetlerine bakılarak aslında bunlar bir hakikatin iki yüzü olarak fark edilebilir ve anlaşılabilirler. Bu, birbirini uyduralım diye yapılan bir gayret değildir; gerçekten öyledir. Kur'an hem sana bilmediğini öğretendir, hem sana bildiğini hatırlatandır.

Dolayısıyla işte biz bir şeyi aslında anlamaya çalışırken, o yüzden kendimizi aşırı germemize gerek yok, çünkü bilgi var. Biraz sakin ol; hatırlayabilirsin o bilgiyi. O bilginin hakikatine dair bilinç sende uyanabilir. Dolayısıyla kendimizi bomboş bir şey olarak değil, bir bilginin, bir hakikatin kalbine yerleştirildiği bir varlık olarak telakki etmemiz gerekiyor.

Çekirdek Misali: İnsanın İçindeki Potansiyel

Evet, bir meyve, bir ağacın çekirdeği, küçücük bir şey olabilir. Fakat o çekirdekte büyük bir program yerleştirilmiştir ve toprağa düşünce, toprakta hatırlamaya başlar o programını. Ve o açığa çıkar. İşte insan bunu bildiği noktadan itibaren kendisine bakışı daha değişmeye başlar.

Nasıl ki bir çekirdeği diyelim ki kuru yemiş olarak da yiyebilirsiniz; küçücük bir şeydir, dişlerinizin arasından midenize yolculuk yapabilir, küçücük bir şeydir değil mi? Ama diyelim ki bir çiftçinin gözünde o koskocaman bir ağaçtır. O belki yıllarca, belki yüz yıllarca meyve verebilecek bir ağaçtır. Diyelim ki küçücük bir zeytin çekirdeği; küçücük bir şey olarak da telakki edebilirsin. İşte nedir? Bir kabuk var, içinde de böyle beyazımsı bir şey var dersin. Cirmi de, cismi de küçüktür. Ama bilen için o, büyük bir ağacı içinde taşıyan bir şeydir.

İşte insanın kendini telakki etme durumu bu olmalıdır. Yani sen niye küçük bir çekirdek gibi kendini telakki edebilirsin? Hatta Bediüzzaman'ın 23. Söz'de böyle bir şeyi var; diyor ki, kendini ehli dünyanın eline teslim etme, bu mealde bir şey var. Hani senin değerini onlar bilmezler.

Mesela diyelim ki bir insan sadece seni bir beden olarak telakki edebilir. Bir insan sadece seni, kendi psikolojik ihtiyaçlarını tatmin edebileceği bir araç olarak telakki edebilir. Biri de seni hakiki bir insanın özünü taşıyan, kâmil bir insanın özünü taşıyan bir varlık olarak görebilir. Bir arif, bir peygamber bir insanı nasıl görür? İşte bu son şekliyle görür. Ama diyelim ki öbür noktada bir insan, bir insanı, işte küçük çıkarlarını üzerinden gerçekleştirebileceği biri olarak da görebilir.

Marilyn Monroe'nun Sözü: Yanlış Yerden Kıymet Aramak

Marilyn Monroe'nun meşhur sözüyle diyor ki: "Hollywood'da sizin bir öpücüğünüze milyonlarca dolar verebilirler, fakat ruhunuza kimse beş sent bile vermeyebilir." Ne kadar aslında doğru bir söz. Ama bu sözü gerçekten tam olarak idrak edip bunun üstünden yol alabilseydi, başka biri olabilirdi. Ama işte gel gör ki, bir şeyi anlıyorsun ama o anladığın şeyin üzerinden bir de hareket edebilmen gerekir. Tabii ki onun anlayışı tam ve kâmil bir anlayış mı, değil; ama ne olursa olsun sezmiş orada bir şeyleri.

İnsanlar birbirine, o insana cismani bir nazarla, nefsani bir nazarla, zahiri bir nazarla baktığında, kişi kendini ne kadar basit ve ucuz hissediyor. Fakat o ihtiyacı olan sevgi ve ilgiyi karşılamak için de oyuna devam ediyor. İşte o oyuna devam etmeyebilecek bir bilinç noktasına gelmemiz lazım.

İşte hani senin kıymetini kim veriyor? Bediüzzaman'ın yine bir örneği vardır; diyor ki, çok kıymetli bir tablo, işte antikacılar çarşısına gitse, orada neye göre kıymet alır? İçindeki o sanat değerine göre değil mi? Ama diyelim ki işte bir başka yere gitse, onun maddesi cihetiyle bir kıymeti olacak; diyelim ki ne kadar demir var, ne kadar kağıt var, kağıt fiyatı. Bizde bir laf var: kağıt fiyatına alırlar yani. Veya diyelim ki çok muhteşem bir tablo düşün, bez fiyatına alınabilir. Biz bazen böyle görürüz. Diyelim ki Picasso'nun veya bilmem kimin büyük resmini birileri böyle üç beş kuruşa satmışlar. Ne kadar. Halbuki aynı şeyi biz kendi kendimize yapıyoruz.

İşte insanın hakiki değerini ortaya koyan manevi perspektiftir. Hem sen kendi değerini bil, muhatabın olan insanların da kıymetini öyle bil. Ama bir kişi kendi kıymetini bilmezse, tabii orada senin yapacağın bir şey yoktur. Ama sen kıymetini bileceksin ve sana o kıymet ölçüsünde kıymet verene yöneleceksin. O da kimdir? Yaratıcıdır. Bunu da insanlardan beklemeyeceğiz.

İşte orada Marilyn Monroe'nin yaptığı hata ne? Bir kıymeti olduğunu biliyor. Fakat o kıymeti ona vermesini istediği kimler? İnsanlar. Orada başka bir hata yapıyorsun. Sana o ruhunun değerini verecek olan insanlar mı, verebilirler mi? Veyahut da hangi insanlar bu değeri sana verecek? Karşındaki insanlar ruhaniler, ermişler değil ki.

Gerçek Kıymet Allah'tandır

İşte dolayısıyla bir insanın dine muhatap olması veyahut da o manevi referansları kabul etmesi aslında kendisiyle ilişkili bir şeydir. Yani kendi varlığını okuma biçimiyle ilişkili bir şeydir. Ben kendimi insanların dünyasında var kılmaya çalışıyorsam, burada iki ihtimal var: ya insanların hepsi ermiş ve her şeyi olduğu gibi görüyorlar, veyahut da böyle değiller. Dolayısıyla ben yanlış çarşıda yanlış değer arama yolunu bırakmalıyım.

Yani düşün ki, bir zamanlar yapılmış, çok kıymetli bazı el yazması Kur'anlar, bir zamanlar kese kağıdı yapılmış. Adam oradaki estetiği, oradaki kıymeti bilmiyor. O bilmiyor, peki sen bil. Hiç olmazsa sen kendi kıymetini bil ve sana kıymetince gerçek anlamda teveccüh edene yönel. O da kimdir? Allah'tır. Yani o, hiçbir zaman şaşırmamamız gereken bir teveccüh noktasıdır.

O zaman insanlar sana kıymet verir vermez, senin için o asli bir şey değildir. O, insanlarla ilgili bir şeydir. Ama hiçbir zaman sana gerçek anlamda o kıymeti verecek olan, senin kıymetini bilen, seni yaratan ve sana o kıymet ile bir varoluş biçen, Yaratan'dır. Bunu idrak etmeyen ne olur? Varlığını Tanrı'nın aynasında seyredersin, yoksa varlığını gerçek anlamda idraki kemale ermemiş insanların içinde aramazsın. Onların verdiği değer üzerinden, böyle üçüncü dünya ülkelerinin borsası gibi inip çıkmazsın o zaman, değil mi?

Yani bir bakıyorsun, öyle acımasız insanlarla karşılaşırsın ki seni yerin dibine batırır; bunu bilerek de yapabilir, bilmeyerek de yapabilir. Sen orada kendin fark et. Diyelim ki bir sanat eseri sahibine biri "bu bana elli liraya eder" diyor. Sen şimdi moralini mi bozacaksın? Ancak şunu dersin: demek ki bu insan bunun kıymetini bilmiyor. Teşekkür edip devam edeceksin. Yoksa açık artırmaya sunmak gibi; işte kime açık artırmaya sunuyorsun? Kimin dünyasında varlık arıyorsun?

Biz şimdi kendimizi bu ego dünyasında aslında bir açık artırmaya sunmuş oluyoruz. Kim bana en yüksek değeri verecek? Bir de kime soruyorsun? Hiçbir eksper olmayanlara soruyorsun. Bir peygambere, bir veliye, bir ermişe sorman lazım bunu: ben neyim, benim kıymetim nedir? Buradaki benim kıymetimden kastımız bir ego kıymeti anlamında bir şey değildir; benliğimin kıymeti anlamında değil. Varlığımın temelinin kıymeti nedir?

Allah niye seni kendisine muhatap kılmış? Cismaniyetin itibariyle mi? Senden çok daha güzel şeyler de var, daha renkli, daha estetik şeyler de olabilir. Ama sende bir şey var, ona dair bir kıymet var. İşte bir arifin ifadesiyle: "Sen çok kıymetlisin ama henüz sen kim olduğunu bilmiyorsun." İşte bunu fark etmektir asıl olan şey. O zaman bizler o insanların dünyasında kıymet aramaktan uzak dururuz; veyahut da o, onların bilincinin bir göstergesi olur.

Gerçek kıymet, senin Yaratıcının sana verdiği kıymettir. O da nedir? İşte kendine muhatap kılması. Allah bir insanı kendine muhatap kılıyor, değil mi? Mesela biz bazen deriz ya, falan şununla görüşebiliyor, "vay be" diyorsun; cumhurbaşkanıyla direkt görüşebiliyor mesela, bir telefonla başbakana ulaşabiliyor. Sen bir teveccühle aslında âlemlerin Rabbine ulaşabiliyorsun, değil mi?

Şimdi hangi şey daha kıymetli veya hangi şey gerçek anlamda bir kıymeti taşıyor? Sen ibadetinde eğer tam o teveccühü yapabilirsen, âlemlerin Rabbi olan Allah'a teveccüh edip onunla muhatap olabiliyorsun; ne kadar kıymetli, ne kadar yüce bir şey, değil mi? O muhataplığı yaşamak; işte "Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever" dendiğinde bu nedir? Bir muhataplık ilişkisidir. Ama kişi bu perspektifi yitirdiğinde, o zaman işte kurtlar sofrasına yem olabilir.

Tabii tekrar edelim, bahsettiğimiz kıymet bir ego kıymeti değildir. Öze dair bir kıymettir; öz varlığımızın kıymetli oluşudur. İnsan bunu fark ettiğinde, o zaman bütün dünya onu övse de, bütün dünya onu yerse de çok fark etmez. Bakın, hep verilen örnektir: altını en kıymetli metallerin de, en kıymetsiz metallerin de yanına koysan, onlarla kimyasal herhangi bir reaksiyona girmez. Neden? Çünkü kemal halindedir.

Cennetteki Altın ve İpek Neyi Sembolize Ediyor?

Kur'an'da diyor ki, işte onlara altından şunlar, bu mealde şeyler var. Bir de mesela ipek diyor. İpek, kelime itibariyle "harir" demek; hürriyetle aynı kökten gelen bir şey. İpek kumaş olarak böyle bir şeye takılmaz, çok kaygandır yani. Onun için ona, ipek de o kelimeden geliyor. Ve orada neyi kastediyor? Onların ipekten giysileri vardır; hiçbir şeyle özdeşleşmeyen ve hiçbir şeye takılmayan bir bilinçleri var onların. Onların varlık bilinci, hiçbir şeye takılmayan, hiçbir şeyle özdeşleşmeyen ve hiçbir şeye takılıp kalmayan bir düzeydedir. Yoksa öyle "Allah bize ipekler veriyor" falan diye anlaşılacak bir şey değil.

Cennet Sembolleri Bu Dünyanın Gerçekleri Değildir

Cennetle ilgili anlatılan hiçbir şey bu dünyadaki bir şey değildir. Yani ne ipeği ipektir, ne altını altındır. Bunlar bir şeyi ifade ediyorlar; şimdi o yüksek düzeydeki bir hakikati ifade ediyor. Fakat Allah, o yüksek düzeydeki hakikati ifade edecek noktada neyi kullanıyor? Bu dünyadaki bir şeyi kullanıyor. Onun o yüksek düzeyde bir anlamı var; mesele ona gitmek.

Geçen birisi diyordu ki, Allah peygambere ahirette altın ve ipek vereceği için, o kendini bu dünyada onlardan mahrum etti; orada verecek ona. Tabii bunu kınama anlamında söylemiyoruz. Ama bu çok düşük düzeyde bir algıdır. Allah dilerse altın vermez mi? Tabii ki verir. İpek vermez mi? Kat kat verebilir. Ama bu bize başka bir şey anlatıyor.

Mesela bakın bizim giysilerimiz, geçenlerde de bahsettik, işte personalarımız ipek gibi değil; oraya buraya takılıyor hep. Bazen bir elbise alırsın, yapısı gereği, dokusu gereği oraya buraya takılır. İpek kaygan bir şeydir, bir yere takılmaz. Takılmadığı için kelime itibariyle hürriyetle aynı kökten geliyor. Ve sen ipekten giysilere sahip olmalısın. Mesela Yaratıcının sevdiği bir varlık olursan, insanların nefsani ve aldatıcı sevgilerine takılmazsın.

O Tanrı'nın sevgisinin şuurundaysan, Tanrı'nın sevgi elbisesini giymişsen, o zaman insanların nefsaniyet temelli sevgilerinin tutsağı veya takıntılısı olmaktan kurtulursun. Her zaman söylediğimiz gibi, bu, insanların sevmelerini yargılamak anlamında bir şey değil. Herkes kendince sever. Şimdi bir babayı bir çocuk eve çikolata getirdiği için seviyorsa, onu reddetmi mi edeceksin? Etmeyeceksin. Onun çocukça, seni çikolata getirdiğin için sevmesi ayrı bir şey. Ama sen o sevginin bağımlısı ve tutsağı değilsindir.

İşte onlara ipekten elbiseler var; tabii cennet hayatında da nispi, göreceli bir düzey var. Fakat o görecelilik düzeyleri dahi özgür, bizi özgür kılan görecelilikler; bizi hiçbir şeye bağımlı kılmayan görecelilikler.

"Kendini Arama, Beni Hatırla" — Ayna Metaforu

Tanrı buyurdu: "Kendini arama, beni hatırla." Mesela bu söz bile yeter bir şey, inşallah. Tabii hakikatini idrak etmek. Kendini arama, beni hatırla; o zaman kendini bulmuş olacaksın. Ama eğer beni unutursan kendini hiç bulamayacaksın. Bunu şu metafor üzerinden düşünün: bir insan bir aynanın karşısında olduğu zaman, aynadaki görüntü kendinin temelini aramaya kalksa, kendinde bulabilir mi? O aynadaki görüntünün kaynağına, köküne inmeye çalışsa, "ben neyim" falan dese, ne bulacak? Bulamayacak. Ama o aynayı tutana baksa, o zaman kendinin aslını da bulacak, kendinin ne manaya geldiğini de bulacak.

O yüzden işte modern psikolojide böyle "kendilik algısı", "kendiliği bulma" diye meşhur bir şey var, 60'lardan sonra; hangi kendilikten bahsediyorsun? O kendiliğin temel, asli, statik bir kökü yok ki. Sen Tanrı sayesinde varsın. "Ben neyim" diye çok uğraşma, kendine bir şey bulmaya da çalışma. Ben neyim? Ben Allah'ın takdir ettiği bir tecelliyim, bu yani. Sende ne tecelli ettiriyorsa sen osun. Sen özel bir şey değilsin.

Nefs Nedir? Tanrı'ya Bir Ayna

O yüzden İslami gelenek şu soruya kolay kolay cevap bulamaz: nefs nedir, ben neyim? O yüzden mesela hep az çok merak etmişizdir bunu; çok da kitap karıştırmamız olan da var, olmayan da var. Yok yani, nefs nedir, hep döndürüp dolaştırıyorlar. Çünkü asli bir şey değil ki ben o sorunun cevabını vereyim. Yani müstakil bir varlığı yok ki nefsin; "nefs budur" diyemem. Ama modern mentalite bize onu sunuyor: nefs nedir diyeceğiz, arayıp bulacağız, nefs nedir diye bir şey. Yok ki nefs, kendi başına bir şey değil ki.

Şimdi bir aynadaki görüntü nedir? Sen o görüntüye sebep olan asli şeyi göz ardı ederek "o görüntü nedir" diye bir araştırmaya girsen ne bulacaksın? Hiçbir şey bulamayacaksın. O yüzden "nefs nedir" diye sormaktan ziyade "Allah" demek lazım. Yani senin her şeyinin kaynağı ve kökü orada. Senin varlık hissinin kaynağı onun mutlak varlığında. Senin ilminin kaynağı onun sonsuz ilminde. Senin sevginin, şefkatinin kaynağı, aslı, onun sevgi ve şefkatinde. Dolayısıyla en güzel ifadeyi söylemişler: nefs nedir? Tanrı'ya bir aynadır. Kendinde bir şey yok, fakat ona ayna olan bir şey. O yüzden nefsin böyle bir cevher manasında bir şeyini bulamazsın; bulmaya da gerek yok.

İşte o anlamda Kur'an'daki bir ayetin meali: "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" diyor. Çünkü Allah'ı unutunca kendinin ne olduğunu hiçbir zaman bulamayacaksın; bulduğun her şey bir yanılgı olacak. O yüzden sözü tekrar edelim: Tanrı buyurdu, "kendini arama, beni hatırla." O zaman kendini bulmuş olacaksın; ama eğer beni unutursan kendini hiç bulamayacaksın.

İmam Gazali ve Hakikatin Arındırıcılığı

İmam Gazali'nin bir sözü: "Hakikate sistematik akıl yürütme ve kanıtlarla değil, Allah'ın ruhuma koyduğu bir nurla ulaştım." Bu da bizim için her zaman dikkat etmemiz gereken bir şey. Evet, zihinsel sağlığımızı korumak için sistematik bir akıl yürütmeye sahip olabiliriz, bazı kanıtlar veya bazı muhakemelerde de bulunabiliriz. Fakat bunlarla hakikate ereceğimizi düşünmemeliyiz. Hakikate Allah'tan bir nurla ulaşabiliriz; o nur iner ve sen hakikati idrak edersin. Dolayısıyla buradaki şey nedir? Dua ve yönelimdir, dua ve teveccühtür.

Bu sözün arkasında güzel bir şey daha var: "Hakikatsiz malumat zihnin dengesini bozar; arif hakikati kavrar." Bakın bu çok önemli bir şey. "Her günah ve inkâr bağışlanacaktır, fakat kutsal ruhu inkâr bağışlanmayacaktır." Yani sen kendi benliğinin hatalarını yaşayabilirsin, o hataların içine defalarca düşebilirsin, bu affedilebilir. Fakat sen kaynağını inkâr ettiğinde, bu affedilmeyecek bir şeydir. Yani zaten orada affedilecek bir mevzu yok. Sen kaynağını ve kökenini reddettiğinde, aslında burada "günahın bağışlanmayacak" demek, sen kendi öz varlığınla yüz yüze gelmekten mahrum kalacaksın manasında bir şeydir.

"Yeryüzünde hakikatten daha arındırıcı hiçbir şey yoktur." Ne dünyevi zevklerden uzak yaşama uygulaması, zühd ve keşişlik, ruhbanlık, ne kutsal yerleri ziyaret etmek, ne ilahiler okumak, ne hayırseverlik, ne de herhangi bir başka dinsel disiplin, hakikatle edinilen kemale erdiremez. Hiçbiri. Yani bizim kadim geleneğimizin ifadesiyle, marifetten başka hiçbir şey erdirici değildir. Bütün diğerleri, buna hizmet edebildiği ölçüde veya o hakikatin sana lütfedilmesine uygun bir zemin oluşturduğu ölçüde anlamlıdır.

O yüzden mesela bir kişi hacca gitmiş olabilir; bu hiçbir şey ifade etmez demek, yanlış anlaşılmasın, hakikate dair hiçbir şey ifade etmez demektir. Yani sen orada Arafat'a çıkmamışsan; o Arafat, marifete ermektir. Sen o marifete ermemişsen, orada hacca gitmiş olabilirsin, Mekke'yi Medine'yi ziyaret etmiş olabilirsin, edersin; biraz çok turistik olabilir. Biraz da psikolojik olarak "ben çok yanlışlar yapıyorum, çok günahlar, hatalar işliyorum, tövbe edeceğim, bir daha dönünce yapmamaya çalışacağım" diyebilirsin; güzel bir şeydir bu. Ama bu seni arındırmaz; bu gerçek anlamda bir arındırmayı meydana getirmez.

Bir kişi namaz kılabilir, her gün veya iki günde bir oruç tutabilir; bunlar erdiren şeyler değillerdir. Bunlar bir zemin hazırlayabilirler; yani bizim benlik zeminimizi daha temiz, daha uygun hale getirebilirler. Ancak hakikat, geriye dönüşü söz konusu olmaksızın bizi arındırabilir. O noktaya kadar kişi her zaman U dönüşleri yapabilir; biz bazen deriz ya, "işte bu böyleydi, sonra bozuldu" — aslında ne olan bir şey var, ne bozulan bir şey var.

Hakikate bir temas noktası koyduktan sonra daha geri dönülmeyecek şekilde mi? Tabii. Hakikatle gerçek anlamda bir temas, bir daha seni negatif yerlere döndürmez bir halde bir idrake erdirir. O zaman biraz misli mi oluyor, temas değil de hafiflemek gibi bir şey mi? Tabii ki, tabii ki. Bu dönüş sık sık oluyor ya; bir yere vardığımızı zannediyoruz, güzel gidiyordu, niye bozuldu falan, sürekli buna meşgul olmaya başlıyor. Yani orada ne var? O düzeyde hâlâ ikili kutuplar var; bir şey bazen seni daha çok çekiyor, bazen daha az çekiyor.

Mesela diyelim ki böyle bir sohbetten çıkarsın, dersin ki "ya paranın ne önemi var." Sonra işte eve faturalar gelir, veyahut çok ihtiyacın olan bir şey olur, veya otobüse, metrobüse binmişsin, sıkışık bir metrobüs; "araba lazım kardeşim, araba için de para lazım, para çok kıymetli bir şey" dersin. Yani o alan her zaman değişken bir alandır. Nefsin düzeyinde ve nefsin idrak düzeyinde gerçek anlamda bir dengeden, bir kemalden bahsedemeyiz. Ancak ruhani idrak ve hakikatin, o anlamda marifet anlamındaki idrak, bizi gerçek anlamda tam bir dengeye ve tam bir farkındalığa, şuura götürebilir. Onu idrak ettiğinde geriye dönüş imkânı yok.

Bir Ermişin Sözü: Krallıklara Yeğlenen Hikmet

Bizi her türlü bilinçaltı etkilerinden ve ego etkilerinden ve nefsin tuzaklarından arındırabilecek olan sadece hikmettir. "İştiyak duydum ve bana anlamak bahşedildi" — yani marifet, hakikat bahşedildi. "Tanrı'ya yakardım ve bilgeliğin ruhu bana geldi. Ve onu krallıklara ve taçlara yeğledim." Bak hakikati idrak etmiş; bak ne oluyor ondan sonra. Onu krallıklara ve taçlara yeğledim, diyor; dünyada bana hangi dünyevi konum verilirse verilsin, ölünceye kadar bir krallığın bir kıymeti yok. "Onunla kıyaslanabilecek hiçbir zenginlik görmedim. Onu herhangi bir değerli taşla karşılaştırmadım. Zira onunla kıyaslandığında altın bir kumdur, gümüş onun karşısında çamur sayılır. Onu sağlıktan ve güzellikten öte sevdim ve onu ışık yerine sevdim, zira onun ışığı söndürülemez." Yani dünyevi herhangi bir ışığın yerine sevdim, çünkü onun ışığı söndürülemez.

İşte hakikati idrak böyle bir nokta; şimdi bu adam bir yere geri dönemez. Dünyada ona vereceğin hiçbir şey, onun için herhangi bir değer taşımaz, mukayese edilecek bir şey değil. İşte biz bu noktaya gelinceye kadar yola devam ve dikkat. Dikkat; ama sakin bir dikkat, kaygılı bir dikkat değil. Hani nasıl bir anne dokuz ay on gün sonunda o çocuğu dünyaya getirecek, onu itinayla koruyor değil mi, dikkat ediyor? Ama mesela işte düşük dönemleri var, şu dönemi var, bu dönemi var, değil mi? İşte biz kendimize bunun gibi dikkat etmeliyiz. Kibrin, dünyaya dönük aşırı arzunun, tutkuların seni kuşatıp aşağı çekmesine karşı dikkat edeceksin.

Anne-Çocuk ve Fidan Metaforu: Kendimizi Korumak

Çünkü daha doğmadın. Yani o ikinci doğum dediğimiz, hakiki manada doğum dediğimiz, o doğuma ulaşıncaya kadar dikkat edeceksin, kendine itina göstereceksin. Nasıl ki diyelim ki bir şey ektin, o biraz büyüdü, küçük bir dal oldu; ne yaparsın? Onu korursun değil mi, eğilmekten, kırılmaktan, üzerine bir şey gelip onu kırmasından? Korursun. İşte biz kendimizi böyle korumak durumundayız. Ama işte korumak için, kendimizin nasıl bir potansiyeli olduğunu anlamamız lazım.

Mesela diyelim ki bir kadın hamile kalır; rahiminde tutunan şey nedir? Küçücük bir şey değil mi, görünürde küçük bir et parçası gibi bir şey. Ama orada ne var? Bir çocuk var orada aslında. Ama o anda ne var, zahiren basit bir şey. Ama o kadın ne diyor, onu itinayla koruyor? "Orada bir çocuk var" diyor, o itinayla koruyor. İşte biz de kendimizi, Allah'a muhatap olabilecek nitelikte bir varlık idrakiyle ancak koruyabiliriz. O zaman koruyabilirsin kendini. Bir şeyin çok kıymetli ve çok nitelikli olduğunu anladığın zaman korursun. İşte o anlamda biz kendimizi korumak durumundayız.

Neye karşı korumak durumundayız? Kendi içimizdeki o düşük düzeydeki merkezlerin, benliklerin etkilerinden korumak; bir de dıştaki negatifliklerin, nefsaniyetlerin etkisinden korumak. Kişi bu iki türlü korumayı da yapmalıdır; ama işte onu yapabilmemiz için, korunmaya değer bir şey olduğunu kabul etmemiz lazım bizde. Yani sende korunmaya değer bir şey var ve onu koruduğunda, o çok nitelikli, çok kıymetli bir şey.

Modern İnsan ve Kıymet Bilincinin Kaybı

Bugün modern insan niye böyle tamamen umursamaz bir şekilde kendini koyvermiştir? Çünkü kendisinde öyle özel, asli bir kıymet olduğunu düşünmüyor ki. O kıymetin var olduğuna dair bilinç ve kabul getirilmiş olması lazım. Hani biz eskiden, "bak oğlum sen insansın" değil mi öyle denince bile insan dururdu; şimdi "sen insansın" deyince "insansam ne var yani" diyoruz mesela, değil mi? Sen insansın demek, Allah'ın özel bir şekilde yarattığı, kendine muhatap kıldığı, sana çok yüksek imkânlar ve istidatlar yerleştirdiği bir varlıksın demektir.

Mesela Bediüzzaman bunu 23. Söz'de çok güzel anlatır, o yüzden buna vurgu yapıyor. Sen diyor, istidat olarak, kabiliyet olarak çok fevkalade, aklına dahi gelmeyecek harikalıklarla donatılmışsın. Bunu niye söylüyor? Bunun için söylüyor. Yani sen öylesine bir şey değilsin. İşte annen baban evlenmiş olmuşsun; bir biyolojik bir varlık değilsin. Herhangi bir maddi, psikolojik kaosun sınırları içinde bir oraya bir buraya savrulan bir varlık değilsin.

Evet, şu an kendini öyle zannedebilirsin; tıpkı o ana rahminde o rahmin duvarına tutunan şey gibi, o cenin gibi değil mi? Eğer izlemişseniz, o kadar garip şekillerden geçiyor. Ama o tam bir insan olma kabiliyetine sahip bir şey. İşte o yüzden biz kendimizi korumalıyız; kendimize dair bu bilince sahip olmalıyız ki, kendimizi gerek içten gerek dıştan gelen negatif etkilere karşı koruyabilelim.

Hani mesela bir insan sana "paran varsa insansın" diyorsa, sen kalkar mısın onun peşinden koşan biri olursun; nihayetinde ulaşacağın şey para olur, eğer ulaşabilirsen. İşte o iç ve dış etkilere karşı kendimizi korumak. Mesela diyelim ki şunu bunu yaptın, "seni kim tanıyor" değil mi? Ne yapacaksın kardeşim, beni kim tanıyor veya tanımıyor? Ama sen bu tuzağa düşersen, "beni kim tanıyor, şu an kimse tanımıyor, o zaman tanıt" dersin. Neye rağmen, ne uğruna ve kime? Ben bu soruları sorup bunların üzerinde düşünmezsem ve bunlara doğru cevap verebilecek bir idrakim olmazsa, düştüm tuzağa. Ve bu asırdaki tuzaklar o kadar güçlü ki, o kadar çok ki.

Bazen en akıllı adamdan o tuzağı işitiyorsun; diyor ki mesela, "dünyaya bir iz bırakacaksın" diyor. Sen diyorsun "hakikaten doğru gibi gözüküyor." "Güzel bir iz bırak" diyor, "işte Allah'ın yolunda." Sen farkına varmadan hırs yükleniyorsun ve böyle kendi izini bırakacaksın. Mesela bunlar tuzaklardır bizler için. Hem dıştan gelen hem içten gelen tuzaklara karşı dikkatli olacaksın ve teveccühünü o ilahi merkeze yapacaksın; yönelimin ona doğru olacak. O zaman hiçbir şeyin önemi yok; sen diyelim ki dünyanın tanımadığı, bilmediği, kıymet vermediği, hatta en altta gördüğü biri olabilirsin.

Dünyanın Süsleri ve Yanlış Tuzaklar

Hz. İsa öyle diyor: "Dünya size kıymet vermez" diyor, "ama siz Tanrı'nın sağ tarafında oturuyorsunuz" diyor; tabii sembolik bir şey. Yani sen nereye bakıyorsun ve nasıl bakıyorsun? Burada dikkat etmemiz gerekiyor ki, biz o tuzaklara düşmeyelim ve doğru bir istikamette yol alalım.

Yoksa şu anda siz gelmeden az önce bir arkadaşla konuşuyorduk; özellikle ikinci dünya savaşından sonra o kadar güçlü bir manipülasyon vardır ki dünyada, o kadar güçlü etkileri var ki o dıştan gelen saptırıcı etkilerin. Eğer bir kişi bunun farkına varmazsa, kapitalizmin, dünyeviliğin ne tür araçları olduğunu bilmezse, bunlara karşı uyanık olmazsa; bir de "uyanırım" diye onların tuzaklarına bir de düşerse, onları elde edince de "ben ne kadar uyanık bir adamım, nasıl meşhur olmanın yolunu buldum, süper bir PR çalışması yaptım" diyebilir ve kendini onun üzerinden uyanık zannedersin; halbuki o seni uyutmuştur, ama farkında değiliz. Ve kendi içimizdeki o gereksiz dünyevi istekler, beklentiler, hevesler; ona karşı da dikkatli olmak.

Tekrar edelim o sözü: "İştiyak duydum ve bana anlamak bahşedildi. Tanrı'ya yakardım ve bilgeliğin ruhu bana geldi. Ve onu tüm krallıklara ve taçlara yeğledim. Onunla kıyaslanabilecek hiçbir zenginlik görmedim. Onu herhangi bir değerli taşla karşılaştırmadım. Zira onunla kıyaslandığında altın bir kumdur ve gümüş onun karşısında çamur sayılır." Ve burada bilmek lazım ki, bir insan yolun içinde olsa ve kendini o negatif etkilere kaptırsa bile ilahi yardım mutlaka onun iledir. Fakat bir çocuk düşünün, ebeveyni sürekli, ebeveynin gözü onun üzerinde ama çocuğun gözü yok bisiklette, çikolatada, dondurmada, orada burada. Halbuki o bir uyansa, "yok bisiklette değil, çikolatada değil, o da değil, bu da değil" dese, zaten orada anne babasını görecek, değil mi? Bizim durumumuz da bu.

Evet, bunlar bu dünya yaşamında, Allah'ın bu dünya hayatında bize verdiği, Kur'an'ın deyimiyle dünyanın süsleridir. Bunları biz reddetmiyoruz; bunlara hiç önem atfetmiyor da değiliz. Ama bunlar bizim gayemiz, maksadımız olamaz. Bunu anlamak; bunu anladığın zaman o zaman yanında Allah'ın ışığını, onun yardımını bulursun. Kalbini boşaltırsan orası Allah'ın evi haline gelir; tıpkı Kâbe gibi.

Mekke-Medine Ayrımı: Nefisle Mücadelenin Sembolü

İşte orada, o peygamberin aslında o sürecinde olduğu gibi, Mekke'desin ama Kâbe putlarla dolu; oradayken temizleyemiyorsun. Orada bir ayrışma meydana gelmesi gerekiyor. Bunu bir gün daha geniş bir şekilde anlatırız, bu psikolojik dönüşümle ilgili bize ne ifade ediyor bu sembolizm. Yani peygamber niye Mekke'de muvaffak olamadı deyim yerindeyse? Niye oradayken putlar temizlenmedi? Şimdi orada karışık bir haldesin; ayrışman gerekiyor, doğru anlayış ve yanlış anlayışın netleşmesi gerekiyor.

Ne yaptı aslında peygamber orada? Mekke'den Medine'ye hicret ederek ayrışmış oldu her şey; müminler ayrıldılar ve orada Medine'de bir kutup meydana geldi, bir merkezileşme söz konusu oldu. Doğru, hakikat, anlamlı olan şey budur; yanlış olan da budur. Bu ayrımı biz kendi içimizde yapmalıyız. Bu bizim hicretimiz gibi bir şeydir. Evet, benim içimde putlarla dolu olan, negatif şeylerle dolu olan bir bölüm var; diyelim ki hırslarım var, dünyevi arzularım var, kibrim var, bir sürü şeyler var. Bunlarla doğru anlayışı, doğru bakış açısını, doğru değerleri ayırmak lazım. Net bir şekilde ayırmak lazım; öylesine böylesine ayırmak çözüm olmuyor, bazen öyle bazen böyle olmak çözüm olan bir şey değil.

Geçen bir arkadaş "insanın biraz da egosu olması lazım, yaşamak için" demişti; yanlış anlıyor meseleyi. Burada ego dediğin şey, kendi benliğinin sınırları içinde bir varlık addederek bunu böyle öne sürüp çatışma yaşamaktır; tabii bunu söyleyen kişi kendini korumak için bunu söylüyordu, fakat yanlış yerden bakıyor. Kibrin, büyüklenmenin, kendini öne sürmenin hiçbir yerde hiçbir meşruiyeti yoktur. Sen kendini değil, doğru bir şeyi öne sürebilirsin. Daha da orada dikkat edeceksin: benliğini mi öne sürüyorsun, doğruyu mu öne sürüyorsun? Ayrım nedir? Yanlış olduğunu anladığında bir rahatsızlık yaşamazsın. Ama benliğini öne sürüyorsan, yanlış olduğunu anlasan bile geri adım atmak zorunda kalsan bile bu seni rahatsız eder.

Dolayısıyla orada safların kendi içimizde çok net bir şekilde ayrılması lazım. İşte o Mekke-Medine ayrımı biraz buna işaret ediyor. Orada Mekke-Medine birbirinden ayrıldı. Doğru olan, hakikat olan, asli olan Medine'ye hicret eden peygamberdi ve peygamberin temsil ettiği şeylerdi. Mekke'de olan, yanlış olan şeylerdi. Ve orada bir süreç yaşandı: Medine'de güçlenme süreci. Bu ne demek? Senin doğruya dair, asli değerlere dair bilincinin güçlü olması lazım. Güçlü olursa ancak Mekke'yi fethedebilirsin. Yoksa o doğru bilinci güçlü kılmazsak, yanlış olanı fethedemeyiz, yanlış olanı dönüştüremeyiz. Bu da öyle hemen olan bir şey değildir.

Orada Medine'de bir kuvvetlenme meydana geldi değil mi, orada bilinç, şuur tam olarak kuvvetlendi. Yani, kardeşim, dünya ne kadar iyi olursa olsun, ne kadar güzel olursa olsun, benim gayem değildir; bu bilincin gerçekten tam olarak güçlenmesi lazım. Yoksa öyle bir sohbete gidip veya bir Kur'an okuyup veya bir kitap okuyup, "ya dünya üç günlükmüş" deyip ondan sonra ertesi gün "ya ne güzel bir dünya, keşke bu dünyada hiç ölmesem" dersen, orada hâlâ bir karmaşa var demektir. Bu karmaşanın olması da doğaldır süreç olarak. Ama sen sürekli bu karmaşanın içinde bir yere gittiğini zannetme; bu karmaşayı gör. Ya ben Mekkeliyim, ya Medine'ye hicret edeceğim; net bir şekilde demen lazım.

Yani bunu demekten de sakınmamak lazım: "Ya böyle de hiç olmazsa imana dönme ihtimalin olabilir." Halid bin Velid gibi onlar gibi imana dönebilirsin. Ama böyle arada ikircikli ikircikli gitmek bir iş değildir. Orada ne oldu zaten? Allah o ikircikliye fazla izin vermedi; onun da bir süreci vardı. Mekke'de hem peygamberin ve müminlerin hem de müşriklerin olduğu bir dönem vardı. Sonra ayrıştılar; ikisi net bir şekilde ayrıldı. Sonra Medine güçlendi, sonra Mekke'yi fethetti. Öbür türlü yol alınmaz.

İşte deprem olur, "Allah çok büyük" dersin, "dünyanın kıymeti yokmuş" dersin. Depremden iki ay geçer, "dünya da öyle şey değil kardeşim, dünya da çok mühim, hadi bastır dünyaya" dersin. O zaman ne olur? Gereksiz yere oyalanırsın, gel git yaşarsın. Hiç olmazsa adam gibi, "yok kardeşim dünya iyidir, güzeldir ve dünya beni tatmin eder" de, veyahut da yok; "evet dünyada yaşıyoruz, dünya bir hikmet üzere yaratılmış ve burada bu hikmeti doğru bir şekilde yaşayıp yolumuza devam edeceğiz, benim kalbimi dünyanın her şeyine versem tatmin olmaz" de. Bakacaksın bir tarafta bir benlik diyor ki "dünyanın on binde birini versem bile tatmin olurum" diyen benliklerimiz yok mu? Var.

Yani şöyle bir film çeksem, on bin kişi seyretse, kâfi; illa kırmızı halıda yürümem gerekmez, şöyle Türkiye'de film festivalinde birinci olsam, veyahut böyle iki katlı bir evim olsa; bunu diyen benlikler yok mu bizim içimizde? Var. Ya işte biri beni böyle içtenlikle sevse, ne güzel olur, beni tatmin eder diyorsan, biraz o yoldan gideceksin; diyeceksin ki budur herhalde. Veya diyeceksin ki yok, içimde böyle benlikler var, fakat ben bunları onaylamıyorum, ama bunlara karşı da yeterince güçlü değilim, yeterince güçlü hale gelmek için çaba göstereceğim.

Bu Mücadelenin Yolu: Tefekkür, Dua ve Sabır

Tefekkürle ve dua ile; birincisi dua, ikincisi tefekkür, üçüncüsü de Allah'ın sana göstereceği şeyler. Yani eğer bir insan bir şey arıyorsa, buna dair Allah ona şöyle veya böyle bir şeyler gösterir. Fevkalade mucize anlamında değil; hayatın içinde bir kısım olaylar görürsün, gerek senin kendi hayatında gerek çevrende görürsün bunları. O mücadeleyi yapmak, işte bizim zaten aslında şu anki sürecimizdir. O mücadeleyi yaparken hiçbir zaman yılmayacaksın, ümitsizliğe düşmeyeceksin, teslim olmayacaksın. Sonra gitgide bu ayrışma olacak, o ayrışmada pozitif olan şey, yani Medine, güçlenmiş olacak. Güçlendiğinde son darbeyi vuracak.

Bunlar dikkat edin ilginç şeylerdir; İslam tarihini bu gözle okumak mesela, diyelim ki Hudeybiye barışı; "tam kazandım" dersin veyahut "tam orayı ziyaret edeceğim" dersin, orayı dönüştürmek için önüne hiç tahmin etmediğin engeller çıkar. Orada yılmayacaksın; orada geri adım da atmış olabilirsin, düşebilirsin. Orada yılmamak, orada vazgeçmemek; ondan sonra orada bir dönüşüm meydana gelir. Çünkü aslında nefis o kadar güçlü değildir, görüldüğü kadar güçlü değildir. Sen onun alternatifi olan anlayışı güçlendirdiğinde göreceksin ki o kadar güçlü değil. Mekke'yi güçlü kılan, Medine'de bir güç olmamasıdır; Mekke'yi güçlü kılan şey odur. Dolayısıyla Mekke belli bir süreç yaşar ve orada güçlenir, sonra Medine güçlenir ve Mekke'yi fetheder. Zaten maksadı da orayı yıkıp harap etmek değildir; orayı düzenlemektir, orayı ayıklamaktır. Yani nefse de doğru istikametini vermektir.

Kalbi Fetih: Mekke'ye Artık Küfür Giremez

Bakın ilginç bir şey; Mekke fethedildikten sonra ve bir süre sonra peygamber oraya kâfiri sokmadı. Bu ne demek? Biraz önce bahsettiğim şeye tekabül ediyor. Yani arındıktan sonra, o Mekke fethedildikten sonra, o Allah'ın evi temizlendikten ve hakikaten tam olarak Allah'ın evi haline geldikten, hac yapılıp Arafat'a çıkıldıktan sonra, artık oraya kâfirler giremiyor; çünkü girmeye yolu yok artık.

Yani o gerçek anlamda kalbi fetih gerçekleştiğinde, hakikatin nuru ve ışığı ile o kalbi fetih gerçekleştiğinde, artık oraya nefsaniyetin, küfrün, karanlığın adımları giremiyor. Orası artık öyle değil; U dönüşü yok. Bakın Hudeybiye'den dönüldü ama Mekke fethinden dönülmedi; orada geri bir adım olmadı.

Aslında orada barışçıl bir şekilde Müslümanlar Mekke'ye gireceklerdi; fakat burada şu var: barışçıl bir şekilde oraya girilmiyor. Yani sen, "ey nefsim, seninle bir anlaşma yapalım" dersen, hayır, olmuyor. Nefs hiçbir anlaşmayı, kendisinin hâkim olmadığı hiçbir anlaşmayı kabul etmiyor. Kabul etmediği için "ben hâkimim" diyor. Dikkat edin, Hudeybiye kimin tahakkümü ve zahiren üstün görünümüyle imzalanmış bir şeydir? Mekkelilerin. Yani nefs barışı falan kabul etmiyor; "hâkim benim" diyor. O zaman anlayacaksın ki nefsle ruh kalkıp masaya oturup anlaşma yapamazlar. Nefs sürekli kendini dayatır ve öne sürer. O zaman onu boyunduruk altına alacaksın; hem o haddini bilecek hem de o da rahat edecek.

Ama öbür türlü nefs sürekli manevi ve hakiki olanı kendi yedeğine ve tahakkümüne almaya eğilimlidir. Yani der ki, "benim izin verdiğim şekilde ancak sen alan alabilirsin." Bu da hakikate bir yer açar mı? Açmaz. Bu yüzden biz de zaten herhalde nefs mekanizmasına göre böyle ruhsal bir yer biçmeye çalışıyoruz; dünyamızda ne kadar yaralıysak, işte ruhsal şeyler bizi iyileştirsin, düzeltsin, ilişkilerimize güzel bir boyut getirsin falan, yine ona göre bir plan program yapıyoruz, yerini belirliyoruz. Ama bu olmayınca da bir agresiflik oluşuyor.

Bakın dikkat edin, Mekke müşrikleri peygambere hakiki sıfatını vermediler Hudeybiye'de. Dediler ki: "Sen Allah'ın Resulü Muhammed değilsin, sen Abdullah oğlu Muhammed'sin." Bu ne demek? Bu şu demek: nefs ruha hakiki şeyini vermiyor hiçbir anlaşmasında. "Sen hiyerarşide üstünde değilsin, altındasın" diyor. Bu ne demektir? Hakikate yer vermemektir. Bir ermişin ifadesiyle: "Allah'a kalbinde ikinci sırayı verenler, ona hiç yer vermemişler demektir."

Yani orada müşrikler ne dedi? "Sen Allah'ın Resulü Muhammed değilsin, Abdullah'ın oğlu Muhammed'sin" dediler. Yani hakikat, "iyidir, hoştur, rahatlatıyor beni" ise tamam; "yok böyle bir şey" dersen, sen o zaman hakikate gerçek anlamda değer vermiyorsun demektir. Öyle psikolojin sıkılıyor, daralıyor, "ya şöyle bir şey okuyayım, bir kitap açıp okuyayım, rahatlayayım" dersin; tamam böyle yap, bir süreç olarak, ama sürekli böyle yapma. Sürekli böyle yaparsan sen hiçbir zaman Mekke'yi fethedemeyeceksin, hiçbir zaman hakikate gerçek anlamda değerini veremeyeceksin.

Dünyevi insanların veyahut nefsimizin hiçbir zaman hakikate gerçek yeri vereceğini zannetmeyelim, vermez. Sadece der ki, "sen şu boşlukları doldur, bu boşlukları doldurmana imkân tanıyorum, ama benim yerimi almana veya benim üstümde konumlanmana müsaade etmiyorum." Hudeybiye'de yaşanan buydu.

Kapanış: İçsel Ayrışma ve Kararlılık

Nefse haddini bildirme meselesi böyle mi geldi? Yok, işte "haddini zaten bildireceğim" dediğin adama gel bildir, demiyor zaten kimse; sen ona haddini bildiriyorsun. Zaten orada peygamber ne dedi? "Haddinizi bilin ve teslim olun" dedi, "ya da bildirmek zorunda kalacağım" dedi. Onlar da hadlerini bildiler, teslim oldular. Bilmeselerdi savaş olacaktı. Bu da İslam tarihinin sembolik okuması.

Orada kopuş dediğimiz, ayrışacağız yani. Orada Mekke ile sembolize edilen nedir? Bizdeki yanlış şeylerdir; yanlış, hatalı düşünce, tutum ve davranışlarımızdır. Diyelim ki kadirşinaslık değil, kibir; bak bunlar yanlış. Ve oradan içsel olarak ayrışacaksın; bunlar yanlış, hiçbir daha karıştırmayacağız. Zihnen ayrıştırıyorsun. Ama sürekli alttan alta regüle eden şeyler, sürekli yenileyici şekilde tetikleyen unsurlar var. Oradan da artık kökten olarak da bir kopma gerekiyor mu? Çünkü dönüşüm çok kolay olmuyor zihinsel anlamda.

Bakın, biz zihinsel anlamda gerçekten kopsak, bu çok önemli bir şeydir. Dikkat edin, biz zihinsel olarak tam kopmuyoruz; diyoruz ki "tamam ama." "Tamam" diyorsun ama yapamıyorsun; "ben buna karşı şu an güçlü değilim, bana o kadar güç yetmiyor" diyorsun. Buradaki bahsettiğimiz şey, herhangi bir temelde konuştuğumuz şey, bir bilinç ayrışmasıdır. Bunu takip edebilecek bir şey, diyelim ki bizim kötü arkadaşlarla — kötü dediğim, sana dünyevi, nefsani şeyler noktasında sürekli kendi düşük değerlerini pompalayan insanlarla — uzak durabilirsin. Hatta çok seni zorluyorsa mutlaka uzak durmalısın.

Ama en temelde şey, bizim kendi bilincimizde o terk edişi yaşamaktır. Zaten terk ettikten sonra, bakmaya tenezzül de etmeyeceğiz. Ya da gitse bile, mesela "Mekke'ye gittim" diyelim; "bu abarttığım bir şey miymiş" diye bir katılma olur. Tabii, tabii.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Haşr Suresi: 19) — "Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu" mealindeki ayete atıfla. - Kur'an'da "zikir ehline sorun" ifadesine (Nahl/Enbiya surelerindeki ayetlere) atıfla, sure adı ve numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir. --- ---