Hayata Doğru Şuurla Mukabele Etmek
Kısa Özet
Sohbette, insanın yaşadığı olumsuz duyguların (üzüntü, öfke, kıskançlık, haksızlık hissi) aslında dış olaylardan değil, o olaylara yüklenen yanlış anlayış ve beklentilerden kaynaklandığı anlatılıyor. Dünyanın "rahat" değil "çalışma" ve deneyimleme yeri olduğu; kıyaslama yapmamanın, geçmişi ve mirası kabullenmenin, kötülüğe karşı doğru cevap vermenin önemi; musibetlerin ve kayıpların öz varlığa hiçbir zarar veremeyeceği çeşitli örneklerle (Bediüzzaman'ın taş örneği, peygamberlerin yenilgileri, Hz. Musa-Firavun sihirbazları kıssası) işleniyor. Sohbetin sonunda, algının ve şuurun değişmesiyle aynı olayın bambaşka bir anlam kazanabileceği ölüm bilinci ve gazoz kapağı örnekleriyle vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Hayatımızdaki her türlü negatiflik ve mutsuzluğun asıl nedeni dış olaylar değil, kendi yanlış algımız ve beklentilerimizdir.
- Dünyada hiçbir şey birbirine benzemez; bu yüzden hayatta hiçbir şeyi hiçbir şeyle kıyaslamamak gerekir.
- Dünyadaki hiçbir kayıp (mal, can, itibar) insanın gerçek öz varlığından hiçbir şey eksiltmez.
Fiziksel Refleks ile Psikolojik Refleks Arasındaki Fark
İzlediğiniz için teşekkür ederim. Nefes borumuza yemek kaşığı kaçsa ne olur? Çok rahatsız oluruz değil mi? Niçin? O sonuç itibariyle olan bir şeydir. Çünkü aslında yanlış bir yere gidiyor değil mi? Ve ne yaparız? Bir reaksiyon gösteririz. Daha doğrusu, biz bilinçli olarak reaksiyon göstermesek bile biyolojik yapımız öyle bir yapılmıştır ki, boğazımıza, nefes borumuza bir şey kaçtığı zaman otomatik olarak reaksiyon gösterir ve reddetmeye, onu dışarı atmaya yönelik bir çaba gösterir.
Gönül isterdi ki psikolojik olarak da bu kadar güçlü bir refleksimiz olabilseydi. Yani bir şeyi yanlış ele aldığımızda, onu "bak, sen bu yanlış bir şeyle karşılanıyorsun, yanlış bir yolda gidiyorsun" diyebilecek bir mekanizmamız olsaydı. Aslında bu mekanizma nispeten vardır, fakat biz onun dilini okuyamıyoruz diyebiliriz aslında bu anlamda. Yani yanlışlık, olumsuzluk, ne şekilde vuku bulur? İşte üzüntü, acı, keder, öfke, çatışma, kırılma, ümitsizlik şeklinde aslında psikolojimiz bir tepki verir. Fakat biz o dili anlamayız ve bunun normal olduğunu düşünürüz.
Dikkat edin, oradaki yiyecek aslında zararlı bir şey olmayabilir, değil mi? Hatta faydalı bir şey de olabilir. Faydalı bir şeydir ama yanlış bir şeyle karşılanmıştır. Dolayısıyla aslında biz dıştan gelen olguları değerlendirirken yanlış bir düşünceyle, tutumla, tavırla, anlayışla karşıladığımız için bizde problemler doğmaktadır. Fakat biz bunu kendimizle ilgili değil de kendimizin dışındaki nedenlere bağlamaya eğilim gösteriyoruz. Dolayısıyla, daha önceki derslerde de bahsettiğimiz gibi, her türlü negatifliğimizin, her türlü mutsuzluğumuzun, hoşnutsuzluğumuzun nedeni kendimizdir. Bu kesin böyle bir şeydir.
Ama şunu diyebiliriz: "Ya şimdi ben o leblebiyi yemeseydim, boğazıma kaçmayacaktı." Bu doğru bir cevap değil. Yani rahatsızlığımın nedeni, diyelim ki, o yediğim leblebi değil; onun nefes boruma gitmesidir. Benim orada boğazımda yanlış bir yolak açıp onu nefes boruma kaçırmamdır. Doğru bir şekilde mukabele edebilseydik, hayat hiçbir zaman bize kötü gelmeyecekti. Fakat biz hakiki anlamda henüz insan olmadığımız için, dolayısıyla da gerçek anlamda bir ruhsal farkındalık içinde olmadığımız için hayatta bazı sorunları yaşıyoruz. Ve yaşamaya da bir süre daha devam edeceğiz.
Bu şu demek değildir: hayatta yanlış bir şeyler olmuyor demek değildir. Bunu kesinlikle ayırt etmeliyiz. Yani hayatta yanlış bir şeyler olmaktadır fakat bu, bizim rahatsız olmamızı gerektiren bir şey değildir. Bu ikisi çok ayrı şeylerdir. Biz hayatı doğru bir şekilde tanımladığımızda, yani ne için yaşadığımızı, niçin bu dünyada var olduğumuzu, bu dünyanın mahiyetinin ne olduğunu idrak ettiğimizde şunu anlayacağız: bunlar olacaktır ve sen de bu durumlara şu açıdan, şu yoldan bakacaksın. Dolayısıyla, "dünyada her şey çok doğru olmaktadır" anlamına gelmiyor söylenen şey; bizim yanlış bir şekilde bunlarla muhatap olduğumuz anlamına geliyor. Biz doğru bir muhataplık içinde olduğumuzda, o zaman sorun söz konusu olmayacaktır.
İzafi İyilik, İzafi Kötülük
İyilik varlık, kötülük yokluk mudur acaba? Çok derinde giden bir şeydir. Yani aslında şunu anlamak lazım: mutlak iyi Allah'tır. Yaratılış zorunlu olarak mutlaktan bir kopuştur, bir uzaklaşmadır, nisbi bir uzaklaşmadır. Dolayısıyla yaratılış, yani yaratılmış olan âlem, mutlak iyi değildir. Mutlak iyi değilse izafi iyidir, yani göreceli olarak iyidir. Dolayısıyla aynı zamanda göreceli olarak da kötüdür.
Mesela şöyle düşünelim: bir anne çocuğunu doğurduktan bir ay sonra doktora gidip "çocuğum yürüyemiyor, ne yapacağım" dese, biz deriz ki "zaten bir aylık çocuk yürüyemez", değil mi? Ve her anne bilir ki çocuk bir yaşına yakın büyür, yürür. Diyelim ki yanlış bir kanaate sahip olsa, çocuğu yürüyünceye kadar ne hissedecek o haline? Büyük bir acı hissedebilir değil mi? "Benim çocuğum yürümüyor, niye yürümüyor?" Halbuki onun bir tabiatı vardır.
Şimdi biz dünyanın tabiatını doğru tanımlamadığımızda ne oluyor? Diyoruz ki "dünya şöyle şöyle olmalı, insanlar şöyle şöyle olmalı, böyle olmadıklarından dolayı mutsuzum." Bu, aynı bir annenin, "çocuğum bir aylık ama yürüyemiyor, üstelik de konuşamıyor, ne yapacağım" demesi gibi bir şeydir. Bu rahatsız olma hali de tam olarak böyle bir şeydir.
Mesela çocuk bir yaşına doğru yürür, iki yaşına doğru kelimeler telaffuz etmeye başlar, üç yaşından itibaren cümle kurar diyelim. Böyle doğru bir bilgi edindiğinde bir anne ne yapar? Buna göre bir bakışı olur. Bizim de mesela şöyle olması gibi: "Hiç kimse bana haksızlık yapamaz" veyahut da "haksızlığa maruz kalmak istemiyorum" veyahut da "ikiyüzlülüklerle muhatap olmak istemiyorum, samimiyetsizlikten nefret ediyorum." Ne bunlar? Yani sen nereye geldiğini bilmiyorsun demektir bu.
Bu, bence şuna benzer: Türkiye'de yaşıyorsun ve diyorsun ki "her mevsimin yaz olmasını istiyorum, kıştan nefret ediyorum, hele sonbahar beni çileden çıkarıyor." Bu ne kadar yanlışsa, bizim dünyayla, hayatla, insanlarla ilgili beklentilerimiz de bu ölçüde yanlıştır. Ve biz yanlış bir noktada olduğumuz için gereksiz ve boş reaksiyonlar gösteriyoruz.
Mesela "bir insan nasıl böyle iki yüzlü olabilir?" "Dur sana anlatayım, bak şöyle şöyle nedenlerle bir insan iki yüzlü olabilir ve bu yüzden de olur." Mevzu ne? Mevzu şu: sen iki yüzlülükle karşılaşmak istemiyorsun. Aslında temel problem o. Anlatabildim mi? Diyorsun ki "ben şöyle şöyle durumlarla karşılaşmak istemiyorum." Ama sen böyle bir yere gelmedin ki.
Diyelim ki mesela "ben hiç hastalanmak istemiyorum" desem, insan bana der ki "o zaman sen kendine başka bir dünya bul." Değil mi mesela? Çünkü böyle bir şey yok, böyle bir yerde yaşamıyorsun. Sahip olduğun biyolojik beden o yapıda yapılmamış. Hastalanacak, az veya çok, büyük veya küçük. Dolayısıyla bizler aslında zihnimizde başka bir hayal içindeyizdir ve o hayalin dünyada gerçekleşmesini bekleriz. Gerçekleşmediğinde de şikâyetçi oluruz ve reaksiyonel oluruz.
Reaksiyonlarımızı Değiştirmek
Bütün bu reaksiyonlar bizim hayatımızı oluşturur, kendi kişisel hayatımızı. Kişinin hayatını değiştirmek, dışsal şartları değiştirmek değildir; kişinin reaksiyonlarını değiştirmektir. Reaksiyonlarını değiştirmek aslında beklentilerini değiştirmektir. Dünya ile ilgili algısını değiştirmek, kendisi ile ilgili algısını değiştirmek, dünyada varoluş nedenini değiştirmeyi gerektirir. Bunları değiştirdikten sonra, dünyayı doğru algıladıktan sonra, dünyanın değişimine hizmet edebilirsin. İşte o zaman gerçekten hizmet edebilir bir insan. Dünyanın değişimine, doğru algıladığı zaman, gerçekten değiştirebilecek şekilde çaba gösterir. Eğer değişebilir şeyler ise, o şeyleri doğru algılayacaktır. Ve deyim yerindeyse, bir şeyin değişmesi için kendisine Tanrı'nın verdiği rolü orada yerine getirecek ve o şeyi değiştirecektir.
Bir şey değişmediği zaman ve değiştirilemediği zaman hiç rahatsız olmayacaktır, çünkü bilecektir şu an o niye değişmiyor. Mesela bir aylık çocuğun niye yürümediğini anladığı için, diyelim ki onu değiştirmek için çaba gösterir mi anne? Hayır. Anne başka bir şey için çaba gösterir; o çocuğun beslenmesi, büyümesi için çaba gösterir. Hiçbir anne, bir-iki aylık çocuğunun yürümesi için çaba göstermez. Gösterse, bunu onun cehaletine verirsiniz. Fakat biz aslında öyle bir cehaletten kat kat daha fazla şeyler içindeyiz. Değişmeyecek birçok şeyi, veya zamanı gelmemiş olan bir şeyi şu anda isteriz, veyahut da hiç değiştirilemeyecek bir şeyin sürekli değişmesini talep ederiz.
Bu bazen geçmişte de olur. Mesela birinin bir sözü var, tabii farklı bağlamlarda anlaşılabilir: "Kendinizi değiştirmek için büyük büyük babalarınızı değiştirmelisiniz" diyor. Tabii bunu şu açıdan anlamak lazım: hayatımızda, geçmişte yaşadığımız olayları ve insanları artık bir başka açıdan değerlendirmeliyiz. O zaman biz değişebiliriz. Ama diyelim ki "bana bu niye yapıldı" veya "ben bunu niye yaşadım, ben bunu hak etmiyordum ve hâlâ da hak etmediğimi düşünüyorum" — bu bizi nereye götürür? Sürekli bir memnuniyetsiz atmosfere götürür. İşte bu anlayışı değiştireceğiz.
Yani nereden çıkıyor bu "hak etmiyorum" veya "hak ediyorum" düşüncesi? Böyle bir dünyada mıyız biz? Yani hak ettiklerimizi bulacağız, hak etmediklerimizi bulmayacağız diyelim; veyahut da "ben bunu hak ediyorum, bu tür şeyleri hak etmiyorum" diyeceğimiz bir dünyada mıyız? Böyle bir dünyada mı var edildik, veya dünyanın mahiyeti bu mudur? Bu dünyaya geldiğimizde bize şöyle mi denildi mesela: "Haksızlıklarla karşılaşmayacaksın, hak ettiğin şeyleri bulacaksın, hak etmediğin şeyleri görmeyeceksin." Böyle bir yerde miyiz?
Biz bunu kendimiz ürettik. Bunu nereden aldık? Çevremizden, insanlardan, vesaireden. Ve dedik ki "hak etmediğin bir şeyi görmeyeceksin, hak ettiğin şeyleri de bulacaksın." Böyle bir ön kabulümüz oldu ve başlıyoruz: "Ben bunu hak etmedim, peki niye başıma geldi, hadi bul cevabını." Yok bir cevabı. Çünkü baştan, gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenmişti, o yüzden de arkası hep yanlış gidiyor. O zaman insan kendine şunu soracak: bu dünyada niye varım ve bu dünyanın mahiyeti nedir? En çok o, mahiyetini anlamaya çalışmaya çıkıyor.
### Geçmişe Takılı Kalmak Üzerine Bir Değerlendirme
Kavradığın zaman zaten böyle çıkmamız gerekiyor sanıyorum. Bir de şey oluyor, ben geçmişle ilgili takılmıyorum. Bu kanalı da iyi, üç kanaldan dolayı da... bazen şu anki, bazen de gelecekle ilişkili. Bu, mizacımızla nispeten ilişkili olarak değişebiliyor. Yani ben hani onunla çok içli dışlı olmuşum diye düşünüyorum, dörtlükte biraz daha geçmişe takıntılı olunur gibi zannediliyor ama... Ben öyle takılmam mesela hiç. Ben daha çok şu ana, geleceğe yatırım yaparak şu anla ilgili değiştirmek için çok fazla çabalıyorum. Bazen durup kendime derim ki "değişti, bunlar benim çabama kalmış şeyler değil, her şey kendiliğinden hayal olup gidecek, sakin olman gerekiyor." Ama devamlı kendimi zorlamam gerekiyor yani.
İşte burada mesela bazen içinde bulunduğumuz şimdiki anda deriz ki "bu niye böyle, şimdi bu niye böyle oldu?" Öyle oldu; yani olacaktı ve şu an öyle oldu. "Niye oldu" deriz. Bu şu demektir: "ben böyle olmasını istemiyorum." Peki senin böyle bir fonksiyonun var mı? Yani "ben istemediğim şeyler olmayacak" böyle bir yapımız var mı, böyle bir gücümüz var mı? Yok. Peki ne var? Şu var: çok bilinmeyen etkenler içinde bir şeyler vuku bulur ve sen göstermen gereken en doğru tavrı gösterirsin. Mesele bundan ibarettir. Diyelim ki bir şeyi istiyorsun fakat o istediğin şey vuku bulmuyor; senin yapacağın şey nedir? Bunu kabullenmektir. Ama biz diyoruz ki "böyle olmasını istemiyordun."
Kıskançlık ve Karşılaştırma
Bir de mesela duygusal meselelerde kıskançlık da var. Yeni yeni kelimelerle fark ediyorum: mesela birisi duygusal yönden iyi durumdaysa çok kıskanıyorum yani. Şöyle kıskanıyorum; hani onun kötülüğü için değil, hani onun iyiliği her zaman devam etsin de, hani "bende niye yok, bende niye yok" diye. Bunu her zaman kabulleniyorum ama o, beni yiyor yani.
Bu bahsettiğin durumda iki nokta var: bir tanesi "o niye mutlu, ben niye değilim" tarzında düşünmek; bir tanesi de "ben mutlu olayım, o da olmasın, o niye oluyor" diye düşünmek. İkincisi çok daha kötü bir hal. İlki ise karşılaştırma yapmak ve kendisinin de buna ihtiyacı olduğunu, bir ölçüde bunu hak ettiğini veyahut da yaşaması gerektiğini düşünmektir.
"Yaşamam gerektiğini düşünüyorum" — yani hak ettiğimi düşünmüyorum aslında ama diyorum ki ihtiyacım var, ondan sonra bir de yaşamam gerektiğini düşünüyorum. O yüzden bende de olmasını istiyorum yani. Yoksa karşımdaki kişinin çok mutlu olması benim için sorun değil, hatta ona duacıyım, ama bende de olsun istiyorum.
İşte burada biz şunu anlamıyoruz: bu dünyanın hiçbir şeyi kalıcı değildir ve hiçbir şeyi tek başına bir avantaj değildir. Yani bir insanın dünyayla ilişkili mutluluğu, dünyayla ilişkili memnuniyeti sınırlı ve geçicidir. Bu bir. İkincisi, Allah'ın her insana bu dünyada nasip ettiği, kısmet ettiği şey farklıdır.
Dünyevi İhtiyaçların Göreceliliği
Şimdi burada şu var: dünyadaki her ihtiyacımız göreceli bir ihtiyaçtır, asli bir ihtiyaç değildir. Yani karşılanmasa varlığımıza halel gelmez — her ihtiyaç için bu geçerlidir. Mesela şöyle örnek vereyim: diyelim ki ben açlıktan öldüm. Bu benim varlığıma bir eksiklik getirmez. Bakın, varlığıma eksiklik getirmez; dünya hayatıma getirir, bunu ayırmamız lazım.
Aslında bu üst perdeden bir yaklaşım; mesela ben düşünürken çok alt perdede yaşıyorum, alt perdede yaşıyorum ama bunları üst perdeden biliyorum, o yüzden uygulayamıyorum, tatmin olamıyorum. İşte kişi ancak hakikatin ışığında gerçek anlamda doğru düşünebilir, doğru değerlendirebilir.
Size en ekstrem olanı verdim değil mi, hani aç kaldın ve öleceksin. Evet olabilir. Şunu dersin: "Ya Rabbim, şu dünyadaki maddi hayatım için ve bedenimin canlılığının devam etmesi için suya ve yiyeceğe ihtiyacım var, Allah da vermedi. Tamam" dersin, "demek ki bu dünyadaki hayatımın ve bu dünyadaki biyolojik bedenimin sonu gelmiş; benim gerçek öz varlığımın değil." Bunda hiçbir mahzur yoktur. Fakat ben eğer düşünüyorsam ki "şu kadar yaşayacağım veya yaşamam gerekiyor, ben daha şunları şunları yaşamadan nasıl ölebilirim" — o zaman ben yanlış bir hayal içinde yaşıyorum demektir.
Bakın, nerede bir problem varsa orada esnetilmesi, dönüştürülmesi gereken bir yanlış anlayış var demektir. Anlatabiliyor muyum? Biz diyoruz ki "hem esnemeyeceğiz hem kırılmayacağız." Hayat, esnemediğin zaman seni kıracaktır. Ama kırılacağını hissettiğin zaman şunu anlarsan: "bende esnetmem gereken bir şeyler var, daha esnek olmalıyım, daha farklı bir düşünce, daha farklı bir anlayış var ve ben aslında o anlayışa doğru yol almalıyım." Yani ben nasıl bakmalıyım ki bu rahatsızlığı, bu olumsuzluğu dönüştürebileyim? Çünkü o ana kadar aslında benim henüz edinmediğim bir anlayış, bir derinlik, bir hakikat vardır ki ben o yüzden memnuniyetsizim, rahatsızım, mutsuzum, öfkeliyim. Anlatabiliyor muyum?
Yoksa "ben bu durumumu koruyacağım, bu şartlar içinde mutlu olacağım" — böyle bir lüksümüz yok. Bunu kısmen yaşayabilirsin fakat sonsuza kadar değil. Bu dünyadaki hayatla ilişkili hayat, mutlaka sana senin istemediğin ve beklemediğin darbeler vuracaktır. Fakat o darbeleri, sen gerçek anlayışa ermediğin için, esnek olmadığın için, o manevi tefekkürü kazanmadığın için darbe olarak hissedeceksin ve sıkıntıları bu yüzden yaşıyorsun. Dolayısıyla biz rahatsız olduğumuz zaman yanlış yere bakıyoruz, dışarıya bakıyoruz; içeriye bakacağız, neyle karşılıyorsun o durumu.
Kıyaslama Yapmama İlkesi
Çok önemli bir şey daha: hayatta kıyaslama yapmayacaksın. Ben çok yapıyorum, çok kötü bir şey, çünkü bakın yaratılışın doğru perspektifi şudur: yaratılışta tekrar yoktur, hiçbir şey kimseye benzemez. O zaman kimi neyle kıyaslayacaksın? Herkesin kaderi ayrıdır.
Bir gün Bediüzzaman bir gezi yaparken, böyle bir derenin kenarında talebelerine demiş ki: "Bana birbirine benzeyen iki taş bulun." Çakıl taşı aramışlar, aramışlar, iki tane birbirine benzer taş bulamamışlar. Dolayısıyla bu şunu bize anlatıyor: hayatta neyi neyle kıyaslayabilirsin ki? Kıyaslayacağımız aynı olan bir şey yoktur. Hatta ilginçtir, geçenlerde duydum, ikizlerin bile bazı şeyleri birbirine benzemiyor; mesela retinaları birbirine benzemiyormuş. Yani mutlak özdeşlik yok kâinatta, benzeşiklik yok.
Dolayısıyla prensip nedir? Eğer yaratılışta böyle bir prensip varsa, bu prensibin bize bakan yönü şudur: hayatta hiçbir şeyi hiçbir şeyle kıyaslama. "Onun var, benim niye yok, o bunu yaşadı, ben niye bunu yaşamadım" — bunu kıyaslama. Her bir varlığın kaderi, ona verilenler, ona yaşatılacak olanlar, ona takdir edilen şeyler ayrıdır. Dolayısıyla ne kendimi sırf bu tür şeylerden dolayı şanslı görmeliyim ne de şanssız görmeliyim. Ne yaşıyorsam benim için o yaşanması gerekiyordur ve benim için biçilmiş olan takdir odur. Hiçbir kıyaslama doğru değildir.
Doğru anlarsak bu ilahi prensibi, yani kâinatta, yaratılışta hiçbir şeyin birbirine benzemezliğini doğru anlarsak, o zaman benzemez şeyler arasında da kıyaslama yapmayacağız; "niye onda olan şey bende yok" demeyeceğiz. Tamamen bir farklılık söz konusudur. Mesela parmak izlerini kıyaslıyor muyuz? Yok, kıyaslamıyoruz. Neden? Rahatsızlık vermiyor bize; "öyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur" mesela değil mi? Peki niye biz kıyaslıyoruz? Çünkü bir şeyi daha iyi, öbür şeyi daha kötü görüyoruz; bir şeyi yaşamak istiyoruz, bir şeyi yaşamamak istiyoruz. Fakat burada bunu belirleyen biz değilsek, bu ilahi bir plana göre oluyorsa, burada niye biz irademizi devreye sokup "bunu istiyorum, bunu istemiyorum" diyoruz? Gereksiz bir çatışma yapıyoruz.
Mesela şöyle düşünün: bu coğrafyada dört mevsim var, Antarktika'da tek bir mevsim var; bazı yerlerde tamamen kış, bazı yerlerde tamamen yaz var. Şimdi neyi kıyaslayacaksın? Yaradan yaratmış ve her şeye bir takdir vermiş; ne yapsan da bunu kabul edeceksin. Dolayısıyla o kıyaslamanın anlamsız olduğunu, ama içimizde bazen bu kıyaslamayı yapan bir benliğin olduğunu da fark edeceğiz. Ve diyeceğiz ki: "Tamam, anladım, kıyaslıyorsun, fakat kıyas yapmanın anlamı yok, doğru değil, gereksiz bir şey."
Dış Dünyayı Değil Kendini Değiştirmek
Dıştan gelen olguları alışılmış yollarla alırız ve buna alışılmış reaksiyonları gösteririz. Bu noktada olası değişim noktasının farkındalığını yitiririz. Biz sürekli dıştaki olayın değişmesine odaklıyız. O yüzden bir doğu bilgesinin bir sözü var: "Ortalama insan olaylardan ve dış dünyadan kaçınır; gerçek insan kendi algısına karşı dikkatli olur ve onun yanlış olmasından kaçınır."
Yani ortalama anlayışta ne yapıyoruz? Diyoruz ki "şu olmasın, bu olmasın", bazı olgulardan kaçıyoruz. Gerçek bir anlayışa erdiğimizde şunu yapacağız: "Ben aslında olayları, olguları, insanları şu noktalardan değerlendirmemeliyim; benim içimde değişmesi gereken bir şey var, onu değiştirmeliyim." Dolayısıyla kendi düşüncelerim, kendi algılayışım, kendi mentalitem, kendi zihin dünyam, kendi idrak boyutum benim için belirleyicidir. Yoksa ben dış dünyayı değiştiremeyeceğim. Dış dünyayı değiştirmeye kalkmak, prensip olarak beyhude bir iştir.
Bu, dış dünyanın değişimi konusunda bizim hiçbir rolümüz yok veya hiçbir şey yapamayız anlamında değil. Bizim temel işimiz dış dünyayı değiştirmek üzere değildir. Yani ben, dünya değişmezse gene ben yaşarım, problem değil. Ha, dünyanın şu yöne doğru değişmesi dünya için daha iyi olur, mesela şu insanın şöyle değişmesi onun için hayırlı olur; bu konuda yapabileceğim bir şey varsa yaparım ama değişmezse de canı sağ olsun, benim için problem değil, diyebileceğim o zaman.
Dolayısıyla çalışmanın kendi içimizde olduğunu düşünüyoruz. Çalışma dışarıda bir şey değildir, çalışma senin içindedir. Sen kendi içinde o değişimi, dönüştürülmesi gereken şeyi dönüştüreceksin. Eğer kişisel hayatınızı oluşturan reaksiyonlar temel olarak negatifse, bu sizin hayatınızdır ve sizin yüzünüzdendir.
Tabii insan hemen şunu diyor: "Ya insanlar iyi olsa, şu böyle olsa, hiçbir sorun kalmayacak." Tamam, hiçbir sorun kalmayacak ama kardeşim, böyle bir dünyada değiliz yani. Sen yanlış şeyi değiştirmeye çalışıyorsun, yanlış şeyle uğraşıyorsun. Sen diyorsun ki "bu dünya cennet olsun, hiçbir insanın içinde kötülük olmasın." Tamam, cennete gidince orayı yaşayacaksın; orada böyle bir şey yok, burası orası değil. Burası iyilikle kötülüğün içinde yaşadığın, içinde bulunduğun bir âlem.
Kötülüğe Doğru Cevap Vermek
Bakın ilginç bir şekilde, iyilik ve kötülük bizim içimizde de var, çünkü insanın tabiatı böyledir. Ve insanın vazifesi içindeki bütün kötülükleri ortadan kaldırmak değildir; içindeki kötüye doğru cevap vermektir. İçindeki kötüyü ortadan kaldırmak değil. Mesela ilginç bir şey değil mi? Allah bize Kur'an'da "şeytanı yok edin, mahvedin onu" demiyor mesela; "ona uymayın" diyor. Tabii ortalama insan şunu diyor: "Kardeşim, madem 'ona uymayın' diyorsun, niye yaratıyorsun?" Bu, insanın varoluşunda kötülüğe karşı doğru cevap verebilme kapasitesiyle ilişkili bir şeydir. Sen bunu açığa çıkaracaksın; yani kötülüğe rağmen olabilme imkânını tecrübe edeceksin. Sana içinde kötü bir şey, kötü bir düşünce, kötü bir duygu gelecek, bunda bir mahzur yok; sen buna doğru cevap verebilmeyi başaracaksın.
Hatta sûfiler derler ki, nefs-i emmare, kişinin manevi tekâmülü ve manevi gelişimi devam etsin diye kendisine mecazi bir nefis verilir, ta ki o sayede manevi tekâmülü devam etsin. Yani artık böyle güçlü, sürekli seni tuşa getiren bir nefsin, nefsaniyetin olmuyor. Bak, "böyle de yapabiliriz, o sana böyle böyle yaptı, intikamını alabilirsin, onu rezil rüsva olmuş görsen fena olmaz ya" — böyle içinde bir şey gelir ama artık o güçlü bir şey değildir. Artık o senin için bir antrenman topu haline gelir. Ama daha önceki nefis seni sürekli, birkaç raundda veya ilk raundda nakavt ediyordu. Öbür durumda ise o senin için bir antrenmandır, bunun için de verilir.
Dolayısıyla siz mesela hiçbir zaman bir velinin, bir sûfinin içinde hiçbir kötülük olmadığını düşünmeyin. Hatta bazen ona kötülük, bizden daha büyük bir güçle gelir. Fakat o, o kötü olana daha yüksek bir iyilik ve ruhaniyetle cevap verir. Bu, insan ruhunda var olan derin bir imkânın sonucudur.
Dolayısıyla bizler burada ne kendi içimizde ne de dünyada kötülüğü yok etmek için çalışmamalıyız; zaten böyle bir çalışmanın manası yok, bu beyhude bir çalışmadır. Mesela yer çekimini kaldırıyor muyuz? Dikkat edin, yer çekimini kaldırmıyoruz ortadan. Diyelim ki uzaya mı çıkacaksın? Yer çekiminden daha güçlü bir kuvvetle, bir sistemle ne yapıyorsun? Yer çekiminden kurtuluyorsun ve uzaya çıkıyorsun. Bak, yer çekimini yok etmiyorsun. Kimse yer çekimini yok etmeye çalışmak gibi bir cehaleti sergilemiyor; ona rağmen olabilmenin sürecini yaşıyor.
Dolayısıyla dünyada "küfür ortadan kalksın, kötülük ortadan kalksın, ikiyüzlülük ortadan kalksın, vefasızlık ortadan kalksın, hainlik ortadan kalksın" — yok mu öyle bir şey? Sen de çok komiksin. "Ben bürokrasiye takılıyorum, ben ne yapıyorum" diyenleri ben çok severim. Yani tabii ki yanlış ama senin buna reaksiyon göstermen de bir o kadar yanlıştır. Sen burada bir şeyi değiştirmek ve dönüştürmek için yapabileceğin bir şey varsa yaparsın; dönüştürülecek bir şey yoksa, yapılamaz bir durumsa, bunu kabul edersin. Mevcut şartlar içinde yapabileceğin şeyi yaparsın; o yaptığın şey o olumsuzluğu değiştirebilir, hiç değiştirmeyebilir. Dolayısıyla insan yanlış bir yerde sürekli çalışıyor.
Geçmiş Miras ve Kader
Bir de benim bir arkadaşım var, babası kendisiyle ilgili çok yanlış kararlar almış. Öyle ki babasının adını veya baba kavramını duyunca bile müthiş bir öfke duyuyor. Şimdi bu insan kendini nasıl değiştirecek? Zihninde hep şu var: "Hayatım babam tarafından mahvedildi, babamın aldığı bir X kararı benim bütün hayatımı yıktı." Bu değiştirilebilir mi? Yok. Geriye dönüşü var mı? Yok, geriye dönemezsin. Ve böyle oldukça o insan değişemez. O insanın değişmesi, babası hakkındaki kabulünü değiştirmesine bağlı. Orada takılı kalabiliyor ve kendisini kendisinin dışındaki bir olguya bağlayarak aslında kendini tutsak kılıyor, kopamıyor.
Orada sürekli, ne olduysa, hayatta nerede bir hata görürse, nerede bir zorluk sıkıntı görürse, akla hemen baba gelir bunun yüzünden. "Zaten hayatımda ne yaşıyorsam babam yüzünden, veya kocam yüzünden. Niye evlendim, hayatımın en berbat kararıydı." Kardeşim, bırak ya. Bakın o olay olmuş, bitmiş bir şey, niye uğraşıyorsun? "Yaşamamak istedim." Yaşadın. Yaşaman gerekiyormuş, yaşayacaksın. Bu sana bağlı olabilir, seninle ilişkili olmayan bir şey de olabilir. Bakın, hayatımızda yaşadığımız her şey bize bağlı demek değildir; bazen geçmiş atalarımızdan kalan mirasları da yaşarız.
Diyelim ki benim babam tansiyon hastasıymış, bende de irsi olarak tansiyon var. Şimdi ben "nereden böyle bir babanın oğlu olduk" mu diyeceğim? Yaşayacağım bunu yani, bu konu değil mi? Bunu yaşayacaksın. "Ben de babam zenciydi, niye babam zenciydi, ben zenci olmak istemiyorum" — babası zenciyse sen de zenci olacaksın yani. Şimdi bunu zorlamanın alemi yok. Tabii ki bu normal bir örnek değil ama biz hayatta aslında öyle birçok olay yaşarız, bu kadar gülünç bir şeydir yani. Yaşayacaksın onu ve geçmişten dolayı bir birikim varsa o mirası da yaşayacaksın.
Ama bakın çok ilginç bir şey: maddi anlamda kullanıyorum bunu. Mesela babamızdan yüklü, iyi bir miras kalmışsa kimse "beni ilgilendirmez, babam kazanmış, beni ilgilendirmez" demiyor. Ama borç kalmışsa "bana ne kardeşim, babam borç yapmış" diyoruz, almak istemiyoruz o mirası. Tabii ki hayat böyle bir şey değildir. Alacaksın; biyolojik miras var, psikolojik miras var, bir şeyler var ve bunları yaşayacaksın. Mesele şu: yaşadığın olaya nasıl mukabelede bulunuyorsun? Temel soru budur.
Dünya Rahat Yeri Değil, Çalışma Yeridir
Ve şunu unutmayacağız: dünya rahat yeri değildir, dünya çalışma yeridir. Dünya mutlu olma yeri değildir. "Şöyle bir şey olsun, evim, arabam, işte böyle iyi bir aile kurayım, mutlu olayım" — bize böyle bir şey mi verilmiş, böyle bir açık çek mi verilmiş, böyle olacağı mı söylenmiş? Yok böyle bir şey.
İşte daha önce de konuştuğumuz gibi, bütün farklılıkları, bütün olguları deneyimlemek için yaşıyorsun. Ego açısından dünyaya baktığımızda dünyaya gelişimizin anlamını bulamayız. Ego için bunun bir anlamı yoktur. Ego şunu ister: "Dünyaya geldim, rahat, mutlu, mesut olacağım." Ego açısından doğru cevap budur yani, bunu bekler, böyle bir cevap bekler. Fakat ruh için cevap farklıdır. Ruh, zıtlığı, farklılığı ve göreceliliği deneyimlemek için gelmiştir. Yani İncil'in veya Tevrat'ın deyimiyle, iyiliğin ve kötülüğün bilgisini edinmek için gelmiştir.
Tabii ego şunu diyor: "Ben gelmek istemiyorum." İyi, tamam, zaten Allah'ın muhatap olduğu sen değilsin, senin egonla Allah muhatap değil. Yani "ben sizin Rabbiniz değil miyim" sorusuna muhatap olan ve "evet, Sen bizim Rabbimizsin" diyen ego değildir. O yüzden biz diyoruz ki "bana sormadı ki." Sana sormuş da haberin yok, unutmuşsun. Tabii insan şunu diyor: "Nasıl unuttun?" Sen bir-iki yaşını bile hatırlamıyorsun; nerede kaldı o ruhsal boyuttaki şuurunu nerede hatırlayacaksın? Allah orada egoya sormuyor ki, egoya sorsa "yok" diyecekti. Ama orada çok ilginç bir şey var: Allah diyor ki "ben sana birçok şey yaşatacağım Rab sıfatımla, olumlu, olumsuz, yanlış, doğru birçok şey yaşatacağım. Haksızlığa maruz kalacaksın, lütuflara muhatap olacaksın, sıkıntı yaşayacaksın, ferahlık yaşayacaksın, sevilmeyi yaşayacaksın, nefret edilmeyi yaşayacaksın, birçok şey yaşayacaksın. Bunlara Rabbani bir şuurla muhatap olmaya çalışacaksın ve o şuurla cevap vereceksin. Kabul ediyor musun?" İnsan da diyor ki "evet." Yoksa Allah egomuza sormuyor ki, orada ego yok, oradayken ego da yok. Biz egomuzla cevap arıyoruz; o, egonun ne sorması gereken bir soru ne de cevap bulacağı bir sorudur.
Dolayısıyla burada ruhsallığımızın sınırlı ve geçici âlemdeki deneyimi ve o deneyimin bilgisi söz konusudur. Mesela haksızlığa maruz kaldın, nasıl cevap vereceksin buna? Zulme maruz kaldın, nasıl cevap vereceksin buna? Bir insan sana çok değer verdi, ondan sonra seni tanımazlıktan gelip umursamaz hale geldi, nasıl cevap vereceksin buna? Bir insan seni çok sevdi, sonra aldattı, nasıl cevap vereceksin buna? Birçok şey. Soru bu: nasıl cevap vereceğiz, nasıl mukabelede bulunacağız?
Kâmil İnsan ve Musibet
O yüzden kâmil insan, aslında zorlukların, musibetlerin, acıların kendisinde daha derin bir bilinç uyanışına hizmet ettiğini bilir; daha derin bir bilginin açığa çıkmasına vesile olduğunu bilir. O yüzden onun yaşadığı musibet, bizim algıladığımız anlamda değildir. Yani onun musibete bakışı ve ona muhatap olma şuuru, bizim musibete bakışımız gibi değildir. O, kendisinde bir şeyin açığa çıkması anlamında, kendisinde daha derin bir şeyi açığa çıkaracak bir şey olarak musibeti değerlendirir.
Eğer kişi kendi üzerinde çalışmayı diliyorsa, negatif reaksiyonları kışkırtmamak için izlenimlerini dönüştürmek zorundadır. Mesela "kimse bana haksızlık yapamaz, kimse beni görmezden gelemez" — niye? Nereden böyle bir kanaate vardım? Bak, izlenimi alırken ne yapıyoruz, bir bakışla alıyoruz, hata oradan başlıyor. "Kimse beni yok sayamaz" — neden, saysın, değil mi mesela? Bir mahzurum var, yok saysın, görmezden gelsin. Sen böyle bir durumda nasıl bir tavır alacaksın, mesele bu.
Mesela "merhametsiz davranılmasından rahatsız oluyorum" — niye? Şunu söylemeliyim: merhametsiz davranılması durumunda bana yakışan şey nedir? Bu soruyu sormalıyız. Biz izlenimlere, yani dıştaki olgulara ve onlarla ilgili otomatik kanaatimize odaklanmış durumdayız. Dolayısıyla ne oluyor? Aslında biz aynı reaksiyonel tavır içinde hayatımızı döndürürüz, devam eder o. Biz o zaman kendi üzerimizde çalışmış olmayız, sürekli değiştiremeyeceğin şey üzerinde çalışıyorsun.
Ben insanların davranışlarını kontrol edemem ki. Ben insanların bana saygı duymasını sağlayamam; bana merhametli olmalarını, bana şefkatli davranmalarını, bana samimi davranmalarını sağlayamam, değil mi? Bunu yapamam ki, böyle bir görevim de yok zaten, bunu sağlayamam, böyle bir şey imkânsız.
Öz Varlığın Hiçbir Kayba Uğramaması
Bakın çok ilginç bir şekilde, tarihte peygamberler öldürülmüş, yenilmiş, değil mi? Allah, peygambere "ben senin arkandayım, sana bir şey olmaz" dememiş. "Yenilirsen adam gibi yenileceksin, sen üzerine düşen vazifeyi yapacaksın, benim sana verdiğim imkânı ve kabiliyeti kullanacaksın, yenilirsen yenilirsin, ben sana 'yeneceksin' demiyorum ki." Allah böyle bir şey vermemiş, bir peygambere dahi vermemiş. Yenilen peygamber olmuş, öldürülen peygamber olmuş; Hz. Yahya'nın başı kesilmiş, Hz. Zekeriya öldürülmüş. Bir şey mi kaybetmiş? Yok, hiçbir şey kaybetmemiş.
Bazen o dünyadaki yenilgiye veya haksızlığa karşı şunu yaşamışlar: bu dünyada yaşadığımız hiçbir şey bizden bir şey kaybettirmez. Bu idrake ermişler, onların bize öğrettiği şey odur. Yani bir peygamber öldürülüyor, başı kesiliyor, fakat o peygamber hiçbir şey kaybetmiyor. O zaman bize verilen mesaj nedir? Dünyadaki hiçbir kayıp, gerçek anlamda sana bir şey kaybettirmez. Bu dünya hayatı 30'unda da biter, 50'sinde de biter, 60'ında da biter, hiçbir şey yok, bir önemi yok. Sadece bana düşen, bu dünyada nefes alıp verdiğim müddetçe o Rabbani idrake sahip olmak.
Ama ben şimdi eğer düşünürsem ki "eğer öldürülürsem çok büyük bir şey kaybedeceğim", o zaman ne olur? Bende hem reaksiyonel bir tavır olur, hem de tavizler verebilirim, yanlışlıklar yapabilirim. Bakın şunu kesinlikle anlamalıyız: dünyadaki hiçbir kayıp bizim gerçek öz varlığımızdan bir şey kaybettirmez. O öz varlık dediğimiz şeyi gerçek anlamda tecrübe ettiğimizde, ne olduğunu idrak edeceğiz. O, ne eksilir ne bozulur, ona hiçbir şey olmaz.
Bakın aynı meseleyle bağlantılı, Hz. Musa ile Firavun kıssasında sihirbazlarla beraber bir şey olur. Sihirbazlar sihirlerini ortaya koyar, Hz. Musa da Allah'ın emriyle asasını bırakır ve onların sihirlerini iptal eder. Ve orada hemen o sihirbazlar "biz Musa'nın ve Harun'un Rabbine iman ettik" derler. Firavun der ki "benden izinsiz nasıl iman ediyorsunuz?" Onların çok ilginç bir sözü var, diyorlar ki: "Sen bizim dünyayla ilgili hayatımızı, o da Allah'ın izniyle, ancak bitirebilirsin, onun dışında herhangi bir hükmün yok."
Bir şeyi nasıl idrak etmişler? Öz varlığa dair o derin idrak şunu onlara göstermiş: dünyada ne yaşarsam yaşayayım, ne bunu çok büyük bir kazanç olarak görmeliyim ne de çok büyük bir kayıp olarak görmeliyim. Yani diyelim ki Mısır'a sultan olmakla Firavun'un emriyle idam edilmek arasında öz anlamında, asli anlamında bir fark yok. Diyelim Mısır'a sultan mı oldun? O zaman Hz. Yusuf gibi sultan olacaksın. Firavun'un zulmüne maruz kalıp idam mı edildin? İşte adam gibi, o sihirbazların durumu gibi idam olacaksın. Dolayısıyla dünya bizim için kendisi itibariyle bir kazanç veya kayıp değildir; bizim tutum ve tavrımız kazanç ve kaybımızı belirler. Yoksa dünya bir kazanç veya kayıp belirlemez.
Otomatik Reaksiyonları Değiştirmek
Bu yüzden olguların değerlendirildiği noktayı gözlemlemek durumundayız. Ve biz bunu mekanik ve otomatik bir şekilde yaşarsak, hayatımız bir tekrardan ibaret olur. Mesela "bütün erkekler beni aldattı" deriz, ömrün boyunca aynı şeyi yaşarsın; halbuki her defasında ayrı değerlendirmen gerekir. "Beni aldattı" — ben bir günde şöyle de, muhatabıma karşı çok samimi, sadık ve insani bir tavır aldım, fakat o her nedense çok nefsani ve benlik içinde davranıyordu, "Allah selamet versin" diyemiyor muyuz? Diyemiyoruz. Neden diyemiyoruz? Çünkü hep aynı yerden alıyoruz olayı: "kimle muhatap olduysam hep vefasız çıktı." Ya sen niye vefalı arıyorsun ki? Veya sorun bende mi? Yok, sorun sende de olmayabilir; ama sende bir sorun varsa bunu düşün.
Sen vefalı insanlar arıyorsun, bulamayınca da "hayatımda hep vefasız insanlarla karşılaştım" diye düşünüyorsun; sürekli tekrar eden bir döngü. Neden? Nedeni kendinsin. Kendin üzerinde çalışsan vefalı bir insan aramazsın, vefalı bir insan olursun; o kadar. Şöyle dersin: "Allah'a çok şükür, Rabbim yardım etti, nefsime mağlup olmadım ve her zaman ilişkilerimde vefalı oldum, Rabbime şükürler olsun" dersin, hiç kimseden şikayetçi olmazsın. Ama öbür türlü olduğu zaman ne olur? Hep vefasız insanlarla muhatap olmuşsundur. Eğer o otomatik yolu, o otomatizmayı değiştirirsek, o zaman olguları başka bir açıdan ele almış olacağız. Ve eğer kişi bu yolu değiştirirse, olgular değişmediği halde kişi için artık herhangi bir problem söz konusu olmayacaktır.
Kayıp Korkusu
Korkuyorsunuz, büyük bir şey o. İşte burada şunu düşünmek lazım: aslında gerçek anlamda iyi düşünürsek kaybedecek bir şeyimiz yok ki. "Ben de hocam, zaten kaybedecek" diyorsan, neyi kaybedeceksin? Yani dünyayı kaybedeceğimizi düşünüyorsak, zaten bir gün gelecek dünyayı kaybedeceğiz değil mi, ya o bizim elimizden çıkacak ya biz terk edeceğiz. Ve neyden korkuyoruz?
Bazı kaygı mekanizmalarımız var; kaygı verici bir olay vuku bulduğunda kaygılanmamayı veya endişelenmemeyi yanlış görüp, "endişeli olursam ben bu işin hakkını veririm" diye düşünürüz. Yani kafama sürekli "ne olur ne biter" diye düşünürsen ve ondan dolayı kaygı ve korku yaşarsan, sanki o olayın hakkını vermişsin gibi hissedersin. Bu dörtlükte üzüntü şeklinde, ikilerde ve dörtlerde şu olur: "üzülmezsem bu olayın hakkını vermeyeceğim" gibi. Ve bakın sürekli aynı yerden alıyoruz. Tabii ki düşünmeliyiz, acaba gerçekten üzülmeli miyiz? Ben hep şunu söylüyorum: "Üzülme, dua et."
Algının Değişimi: Ölüm Bilinci ve Değerlerin Görecesi
Dolayısıyla bakın, olay değil, olayla ilgili hissimiz, düşüncemiz, algımız problem olan şeydir. Mesela şöyle düşünün: bir insan düşünelim, on yıldır mobilyasını değiştirmek istiyor ama değiştiremiyor, sıkıntıları var, sürekli on yıldır o mobilyalara baktıkça "değiştiremiyorum" diye üzülüyor. Diyelim ki doktor ona dedi ki "üç aylık ömrün var." Şimdi o insan aynı mobilyaya baktığında üzülür mü? Yok. Neden? Hiç değişti çünkü; oradaki algısı değişti ve artık onun gözünde o mobilyanın eski olması veyahut da değişmemiş olması hiçbir şey ifade etmiyor.
Ancak aşırı bir takıntı yapmışsa, orada gerçekten çok büyük bir problematik durum var demektir; belki değiştirmeye çalışırlar, "nasıl olsa ölecek, bunu değiştirelim de mutlu olsun" derler ama değiştirseler bile artık o eskisi gibi bir mutluluk hissi almayacaktır. Bu bugünün ölüm bilgisiyle ilgili bir şey.
Bu, önceden de rahmetli birinin aklına geldi: doktor ona kanser olduğunu ve kısa bir ömrü kaldığını söylediğinde, ameliyat masrafını falan sorup böyle bir haber karşısında nasıl bu kadar sakin kalınabilir diye şaşıran birine, doktor akşamlardan geçirmeye çalışırken adam demiş ki "bizim zaten yaşayacağımız ömür o kadar önemli değil", kalkıp muayenehaneden çıkarken "arkamdaki tabloyu düzeltmişsin" demiş, "bu çiçeğin saksısı küçük gelmiş, saksıyı değiştirmişsin" demiş. Bu kadar rahat olma nereden kaynaklanıyor? Şundan kaynaklanabilir: hayat, onun için ölüm ve hayat o kadar doğal, o kadar fıtri bir şeydir ki orada hiçbir sıkıntı yaşamaz; hani Peygamberimizin dediği gibi, "kıyametin koptuğunu görseniz elinizdeki fidanı dikin." Bu ayrı bir şuur halidir.
Ama biraz önce bahsettiğim gibi, bazen bir insan kafasına bir şeyi takar, "işte şu neden olmadı, bu niye olmuyor" diye. Sonra mesela bir an sonra öleceği ona söylense, bakar ki o değer verdiği, önemsediği birçok şeyin önemi, kıymeti, onunla ilgili algısı değişmiş. Anlatabiliyor mu? Demek istediğimiz bu. Yoksa gerçekten ölümle hayat arasında öyle bir bütünlük ve doğallık idraki olabilir ki... Bir Allah dostunun yaşadığı böyle bir hadise vardır: ertesi gün öleceğini haber alıyor, sahaf dükkânında çalışana diyor ki "bak, şu şu kitaplar falanındır, onlara verirsin", sonra bakıyor "başka bir şey var mı, yok" diyor, "hadi Allah'a emanet ol" diyerek gidiyor.
Anlatabiliyor muyum? O yüzden bize şey denir: ölüm üzerinde düşünün. Ölüm üzerinde düşündüğünüzde aslında gereksiz birçok değer algınız değişecektir. Aslında ölüm rabıtasının bir yönü budur; o kadar çok takıyorsun ki. Hatta bazen birisine karşı bir hoşnutsuzluk, bir kızgınlık, bir öfke duyarsın, adam çok hasta olmuş, neredeyse ölecek. Dersin ki "boşu boşuna niye onunla dargınlık içinde oldum, değer miydi ki?" Bu nedir? Bir şeyin değeri, bir şey hakkındaki algımız, ona dair hissimize ve düşüncemize bağlıdır. Ve bunların büyük bir çoğunluğu sübjektiftir. Yani bir şeye verdiğimiz değer ve onunla ilgili algımız, bizim düşüncemize, hissimize ve şuurumuza bağlıdır. O düşüncemiz, hissimiz, şuurumuz değiştiğinde onu algılama tarzımız değişir.
Mesela bunu çokça hayatımızda yaşarız. Çocukluğumuzda gerekli gereksiz bazı şeyler biriktirmişizdir, şimdi bu gözle bakarız; mesela ben zamanında gazoz kapağı biriktirmiştim, şimdi bana ne kadar boş geliyor. O zamanlar o kadar çok istiyordum, onunla oynardık, gazoz kapağı ne kadar var, sakızlardan çıkan kâğıt ne kadar var diye. Şimdi sana onu bir çuval verseler, hiçbir kıymeti yok. Sen oradaki mutluluk hissini arıyorsun, gazoz kapağını aramıyorsun. O ayrı bir şey; belki oradaki mutluluk hissini, gururu hatırlaman hoşuna gidiyor ama onun bir değeri kalmadı değil mi?
İşte hayatımızda da şu anda çok önemsediğimiz, çok değer verdiğimiz, olmasını çok arzu ettiğimiz bir sürü şey var. Aslında gerçekte, şu anda zannettiğimiz kadar değerli ve gerekli değiller. Ama o zamanki şartlarda ve o zamanki yaş tecrübesinde o şeyler çok önemliydi; şu an daha tecrübeli olduğumuz için farklı şeyler değerini kaybediyor. Burada şunu anlamak lazım: bu, biyolojik ve zihinsel bir gelişimin sonucundaki bir değişim; burada bahsettiğimiz şey ise psikolojik ve ruhsal dönüşümdür. Şimdi eğer biz psikolojik ve ruhsal dönüşümü sağlayamazsak, hayatın belli bir durumunda edindiğimiz algı, psikoloji, şuur neyse orada kalmışızdır ve öyle devam eder, hiçbir zaman ileriye gitmez.
Allah'ın Vermemesi de Bir Lütuftur
O yüzden bir sûfiye birisi gelmiş, demiş ki: "Allah çok cimri." Niye demiş? "İşte şunu şunu istiyorum, benden esirgiyor." O da demiş ki: "Erenler, Allah dünyayı senden esirgemiyor, seni dünyadan esirgiyor." Yani seni dünyadan muhafaza etmek için vermiyor. Bakın, oradaki başka bir perspektif; o sûfinin ona dediği şey bir başka şey. Öbür türlü diyor ki adam, öyle bir şey ki, birçok şeyi arzu ediyor ve "Allah bana versin", vermediğinde "Allah bana cimrilik ediyor" diyor. Verse ne olur yani, bir şey mi kaybedecek, bir şey mi eksilecek? Çünkü öyle bir odaklanmışızdır ki, o kadar yanlış bir yerden bakıyoruzdur ki, bazen Allah'ı cimrilikle suçlayabiliriz doğal olarak.
Allah dostlarından birine gelmiş, kırk beş yıldır hep şunu söylemiş: "Allah'ın hazinesi bol, bir gün verir." Hâlâ söylüyor ve hâlâ vermedi. Hâlbuki evet, Allah'ın hazinesi bol ama Allah sana kendini vermek istiyor; sen Allah'tan sürekli bir şey istiyorsun. Allah sana dünyayı vermeyerek aslında seni dünyadan muhafaza ediyor ve sana dünyayla mukayese edilmeyecek daha hakiki bir şeye çağrıda bulunuyor, o çağrıyı görmüyorsun.
O yüzden daha önce de naklettiğim gibi, bir Allah dostu bir ortağıyla ticaret yapıyor; ortağı bir sürü altını koymuş masanın üstüne. "Ne bunlar?" demiş. "Ticaretten sana düşen pay" demiş. Adam şöyle bir durmuş, "acaba" demiş, "Allah bana dünyayı vererek beni dünyaya mı teslim ediyor, yoksa acaba benim içimde dünyaya bir meyil gördü de, madem dünyayı çok istiyorsun, hadi al mı dedi" diye düşünmüş. Hâlbuki öbür türlü adam ne düşünür? "Oh be, en sonunda buldum yani, tabii ki hak ediyordum, en sonunda kavuştum, sabrettim, en sonunda buldum." Bakın ne kadar farklı anlayışlar değil mi?
İşte biz şunu diyeceğiz: sen hangi anlayıştasın? Ve hayatla nasıl bir şuurla karşılaşmak arzusundasın? Hayata hangi şuurla mukabelede bulunacaksın? Temel soru budur. Teşekkür ederim, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): (A'raf Suresi: 172) — "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabına "Evet, Sen bizim Rabbimizsin" cevabının verildiği ahd (Elest) ayetine atıfla bahsedilmiştir. --- ---