Hayatı Kişisel Algılamak

Giriş: Kişisel Algılamak Nedir?

Hoş geldiniz arkadaşlar. Sormak istediğiniz herhangi bir soru varsa burası sorulara açık; herhangi bir soru, herhangi bir konuda sorabilirsiniz.

O zaman ben kendime bir soru sorayım, ya da belli bir soru üzerinden konuşmuş olalım. Bugün aklıma gelen ve işlemeyi niyet ettiğim konu "kişisel algılamak." Hayatı kişisel olarak algılamak. Ne demek bu? Neyi kastediyoruz kişisel olarak algılamaktan?

Birincisi: Hayatın ve olayların bize dönük olduğunu düşünmek. İkincisi: Hayatın ve olayların bizde uyandırdığı hissin, algının bir gerçeklik olduğunu zannetmek. Yani sanki her şey bize bakıyor. Bu birincisi. İkincisi ise, herhangi bir insanın tavrının, tutumunun; yaşadığımız bir olayın, başımıza gelen bir sürecin neticesinde içimizde uyanan düşünce ve duyguyu gerçek kabul etmemiz.

Peçete Örneği: Küçük Bir Olayın Büyük Bir Hikâyeye Dönüşmesi

Bugün, yaklaşık bir buçuk saat önce, 24-25 yaşlarında bir yeğenim bana şöyle bir olay anlattı. Dedi ki: bir büfede oturmuş yemek yiyor. Yandaki masadaki kadın, onun masasındaki peçete kutusunu almış, içinden birkaç peçete alıp sonra bırakmış. Bu ona ne hissettirmiş biliyor musunuz? Kendisine çok büyük saygısızlık yapıldığını hissetmiş; kendi alanına, izinsiz bir müdahale olarak. "Benim masamdaki peçeteyi nasıl alıyor, izinsiz bir şekilde? İnsan rica eder, rica etsin, vereyim." Sonra ego neye dönüyor? "Şimdi ona ne yapayım" diye düşünmüş. "Onun masasındaki kırmızı biberi böyle şak diye uzatıp alayım mı? Ama benim de masamda kırmızı biber var, şimdi polemik de çıkarmak istemiyorum." Neyse, "Allah'ından bulsun" deyip geçmiş.

Şimdi bakın, ben dinlediğimde ilk başta şunu zannettim: Peçeteyi alıp kendi masasına koydu, bıraktı, geri vermedi sandım. Ben oraya kadar bu gayet doğal, karşılıyorum zaten; herhangi bir şey olarak algılamaması lazım insanın. Olur, insanlık halidir, yapmıştır. Daha nazik davranabilir mi? Tabii ki olabilir, "müsaadenizle peçeteyi alabilir miyim" diyebilirsin. Ama buradaki olay ne? Buradaki olay, kişinin kendi hissettiği sübjektif algının gerçekliğine inanarak olayı bu şekilde tanımlaması.

Sonra bir insan bunu iki üç gün ne yapar? "İşte insanlar çok saygısız, çok saygısız bir toplumdayız, insanların birbirine saygısı yok, nasıl yaşayacağız bu hayatta" diye böyle uzun metrajlı bir film zihninde üretebilir. Sonra da "haklı değil miyim" der. En son çok ilginç -ben tabii biraz tetikledim yeğenimi- en son dedi ki "amca, ama bunlar insan değil ya." Bak, oraya kadar gitti ego. Yani kendince küçücük bir nezaket eksikliğinden, ta "bunlar insan değil"e kadar gidebildi. Üstelik bir üniversite mezunu, bir yüksek lisans mezunu. Bakın, akli muhakemesinde bir problem yok, fakat ego muhakemesinde bir problem var.

İşte mesela bu tam da bir kişisel algılama örneğidir. Hayatımızda bunun gibi birçok şey vardır. Yani o olay senin psikolojik dünyanda ne üretiyor ve sen bunu nasıl algılıyorsun? Kişisel algılamaktan kastımız, ortalama psikolojinin söylediği değil burada. Tabii ki o düzey de var: "İşte olayları çok kişisel algılıyorsun, bir ortama girdin diyelim ki İsmail Bey dalgındı, sen 'nasılsınız' dedin İsmail Bey yüzünü kaldırmadı, bak seni yok saydı diye düşünülebilir." Buna deriz ki "çok kişisel algıladın, belki İsmail Bey'in o an kafası dalgındı, belki duymadı, ihtiyarlamış adam falan." Bu normal psikolojinin "kişisel algılamama" anlayışı; "bir o an morali bozuk olabilir" der. Bunun ötesinde bir şeyi kastediyorum ben. Yani bu da dahil, ama bunun ötesinde: Kendinizi psikolojik bir özne olarak algılayıp hayatı onun üzerinden yorumlamanız.

Yine bakın, geçen birine kitap hediye ettim, böyle birkaç defa konuştuk, sonra okuması niyetiyle kitap hediye ettim. Dedi ki "bu kitabı niye hediye ettiniz, biliyorum, sizi çok iyi dinliyorum, o yüzden." Şimdi bakın bu da böyle pozitif bir şey üzerinden, kendisiyle ilgili pozitif bir algı üzerinden olayı yorumlamak. Halbuki beni çok iyi dinlediği için hediye etmedim; sadece o an o kitabı okusa iyi olur diye düşündüm, o kadar.

Şimdi bakın, biz hayatta hemen hemen her şeyi kişisel yorumluyoruz. Kendimizce bir şeyler üretiyoruz. Bunu yaratıcıyla ilişkimizde de yapıyoruz. "Allah'a inanıyorum, kimseye bilerek kötülük yapmıyorum, bunlar benim başıma niye geliyor" diye soruyoruz. Bu soruyu sorduran kim? Hayatı kişisel algılayan bir benlik. Ve bakın ne yapıyor burada aslında: bunun gibi şeylerde, o kitap örneğinde verdiğim gibi, "ben o kadar da kötü değilim, iyi olmaya çalışıyorum, iyilik yap iyilik bul" deyip aslında orada bir ego üretiyoruz. Yani iyilik yapan, kötülük yapmamaya çalışan, dürüst olmaya çalışan bir ego üretiyorsunuz. Sonra o ego, geçen haftaki sohbetimiz üzerinden söylersek, kendine bir hak üretmeye başlıyor -farkında değilsiniz. Bunu ne zaman anlıyorsunuz? Arzu etmediğiniz bir olumsuzlukla, bir kötülükle karşılaştığınızda: "Ben bunu hak ediyor muyum?"

Hak Etmek: Egonun En Tatlı Hipnoz Cümlesi

Şimdi "hak ediyor muyum, hak etmiyor muyum" diye nereden bakarak böyle bir değerlendirme yapıyoruz acaba? Mesela ne demek hak ediyor muyum? Diyelim ki ben hayatta hiç yalan söylemedim ama bana sürekli insanlar yalan söylüyor. Şimdi ne diyeceğim, "ben bunu hak ediyor muyum" mu diyeceğim? Bunu kim diyebilir? İyi bir şeyi kendisinin yaptığına inanan ve bundan bir hak doğduğuna inanan bir benlik diyebilir. Ama bakın hepimiz aşağı yukarı bu noktada böyle bir gözle bakıyoruz: "Ben bunu hak ettim mi?" Hatta etrafa da soruyoruz, kendimizi teyit ettirmek için: "Söyle bak, ben bunu hak ettim mi? Sana olduğu gibi anlatıyorum, hak ettim mi?" Çok boş bir soru. Fakat bu boş soruyu soran sahtekârı bulmanız lazım.

Halbuki hayat "ben hak ediyor muyum, hak etmiyor muyum" üzerinden yaşanan bir hayat değil ki. Mesela Kur'an'da böyle bir şey var mı? "Hak ettiğiniz şeyleri bulursunuz, etmediğiniz şeyleri bulmazsınız" diye bir olgu yok. Peki biz neyi hak ediyoruz? Bize verilmiş olan insani donanımın hakkını vermeyi hak ediyoruz. Ben her zaman kendime şunu sorarım: Allah'ın bana koyduğu fıtri hakka uygun mu davranıyorum? İyi bir olayla karşılaştığımda da, kötü bir olayla karşılaştığımda da bunu düşünmem gerekir. Taif'te size taş atıldığında da bunu düşünmelisiniz, insanlar size çok büyük sevgi ve saygı duyduklarında da bunu düşünmelisiniz. Yoksa bir olayı "hak ediyorum, hak etmiyorum" üzerinden değerlendirmek, hayatı kişisel algılamaktır. Asla böyle bir tuzağa insan düşmemeli.

Ben sadece ve sadece bana verilmiş olan insanlık değerlerini idrak etmek ve bunlara uygun olarak yaşama hakkını elimde bulunduruyorum. Bu hakkı kullanabilirim, kullanmayabilirim. Kullanırsam varoluşumun ve değerimin hakkını vermiş olurum. Kullanmazsam kendime haksızlık yapmış olurum; dinin diliyle kendime zulmetmiş olurum. Dolayısıyla, ister anne-baba ilişkisi olsun, ister ikili ilişkiler, ister iş ilişkileri; her türlü ilişkimizde ve her türlü süreçte "ben bunu hak ediyor muyum" sorusu aklınızdan geçtiği anda şunu sorun: Bu soruyu kim soruyor? Nasıl bir sahtekâr var ki içimde bana hayatı kişisel algılatıyor?

Çünkü bakın, eğer ona inanırsanız, size sürekli üzüntü verici, acı verici hikâyeler ve şarkılar söyleyecektir. İnsan üzerinde çalışan bir kişinin güzel bir sözü var: "Egonuzun size ne tür şarkılar söylediğinin farkına varın. Onları tatlı tatlı dinlemeyin, sorgulayın onları." "Ben hayatta çok haksızlığa uğradım, hiçbir zaman hak ettiğim yeri bulamadım, ilişkilerimde hiçbir zaman hak ettiğim noktada olamadım, ben çok değer verdim, sevdim, önemsedim, saygı duydum, aynı saygıyı bulamadım" -bunlar nedir? Bunlar ego hikâyeleridir. Ve bazıları şarkı formundadır, çok hoşunuza gider.

Ego Şarkıları

Hani bazen insan böyle bir şarkıyı yüz kere, beş yüz kere dinler değil mi? Nesir dinlemekte zorlanırız ama şarkıları epey dinleriz. Ve onlar o kadar tatlı gelir ki, bazen senelerce dinlediğimiz şarkılar vardır, klasikleşmiştir. Şimdi siz de kendinize şunu sormalısınız: Benim klasikleşmiş şarkılarım neler? Ben hangi şarkıları içeriden dinliyorum? İçeride ne tür şarkılar dönüyor? O şarkılar kimin şarkıları? Eğer onları inanarak dinliyorsanız, onların size vereceği ambiyansı yaşayacaksınız hayatınızda. Üzüntülü bir şarkıysa üzüntüyü yaşayacaksınız. Size öfke veren bir şarkıysa o şarkıyı her dinlediğinizde öfke duyacaksınız. Üzüntü, acı, keder veren bir şarkıysa her dinlediğinizde üzüntü, acı ve keder hissedeceksiniz. Ve şunu zannedeceksiniz: "Beni insanlar üzüyor, ben insanların yüzünden bu acıyı çekiyorum" diyeceksiniz.

O yüzden hayatta şunu kendimize hatırlatmamız gerekiyor: Kendi ıstırabınıza ancak siz son verebilirsiniz, başka hiç kimse değil. Bir başkası sizin ıstırabınızı geçici olarak giderebilir, bu sahte bir şeydir. Bazen insan uyku ilacı alır, uyur; ağrı kesici alır, ağrısı kesilir. Diyelim ki siz senelerce değersizlik şarkısı uydurmuşsunuz, sonra bakıyorsunuz size bir nedenle değer veren birini görüyorsunuz, şarkı biraz kesiliyor değil mi? "İşte tamam, ben de bunu arıyordum ya, ilk defa kendimi değerli hissettim" diyorsunuz. Ne kadar hoş gözüken bir şey. Peki bu gerçek mi? Değil. Bu da hayatı kişisel algılamanızdan kaynaklanan bir şey. Değerin ne olduğunu bilmeyen bir insan size değer verebilir değil mi? Sübjektif insanlar çünkü. Ya da size değer vermek üzerinden kendini mutlu etmeye çalışan biri olabilir; kendini de hissettiriyordur, size değer vererek sizin de ona değer vermenizi bekleyip kendini mutlu etmeye çalışıyordur. Siz de "ilk defa bana kendimi değerli hissettirdi" dersiniz. Bu da kişisel algılama.

Bakın, hayatın tamamen kişisel algılandığı bir bilinç halinde yaşıyoruz. Bu yüzden hayat bize olduğu gibi görünmüyor aslında. Mesela "bu büyük saygısızlık" diyoruz; yok öyle bir şey. Orada yanlış bir davranış var, bu kadar.

Kişisel Algılamamak Ne Demek?

Bir şeyi kişisel algılamamak ne anlama gelir bu durumda? Kendinizle onu tanımlamayın. "Bu bana büyük bir saygısızlık, ben bunu hak etmiyordum" -bunlar kişisel algılama. Ne yapacaksınız? "Burada yanlış bir tutum var, bu kadar. Karşımdaki insanın nezaket noktasında biraz eksik bir davranışı var, bu kadar." Bakın, hiç kişiselleştirmedim. "Bana bir saygısızlık, bana saygı duymadığı için, beni yok saydığı için" -şimdi bakın gerçekten sizi yok da sayabilir ama siz yine kişisel algılamamalısınız. Şunu demelisiniz: "Bir başkasını yok saymakla kendini var hissetmeye çalışan bir kişi var, ve onun davranışı var, bu kadar." Kişisel algılamadık. Ne kadar özgürleştirici bir şey değil mi?

Ama hayata -daha doğrusu hayatın kendisine değil, hayatı yaşadığımız bilinç noktasına- baktığımızda, sürekli bir kişisel algılama problemimiz var ve bunu sürdürme temayülümüz var. Çünkü oyunun farkında değiliz, oyunun içinden konuşuyoruz. "Ama bu haksızlık değil mi?" Evet haksızlık, ama "ben bunu hak ettim mi" diye hemen oraya el atıyoruz, hemen yine kişisel algılama moduna geçiyoruz. Bunu kendi ailenizden başlayın, anne babanız vesaire, her şeye kadar; kişilerle olan ilişkilerinizden tutun, yaşadığınız olaylara kadar.

Mesela şöyle bir ego şarkım var ve burada güçlü bir kişisel algılama tutumu var; bunu kişisel algılamayacak olsam nasıl tanımlarım? Bazen söylüyorum tabii, genel olarak bu milletin kodlarında böyle bir şeyi düşünmek bile zor bir şey; işte eşinizi başkasıyla görseniz ne olur, hemen herkeste böyle bir damar tetikleniyor. Neden çok kişisel algılıyoruz? "Bana kendimi değersiz hissettirdin, bunu bana yapmamalıydın, bu bana yapılmış büyük haksızlık." Bakın, bana bu konuda kişiselleştirilmemiş bir cümle kurun desem ne dersiniz? Böyle bir sahne karşısında kişiselleştirme içermeyen bir cümle kurun. Mesela Safa Bey'den bekliyorum böyle bir cümleyi: "Sana yakışmıyor" -altında aslında kişisel bir şey var, "bak sana yakışmıyor, çok rahatsız ettin" dememek şartıyla, "bak gerçekten senin varoluşuna, değerlerine pek yakışmıyor" demek var. Ama "sana yakışmıyor" deyip aslında egosu çok incinmiş olabilir, onu da söylemekten kaçınıyor olabilir; bu da sahte bir şey.

Bakın, hayatı kişisel algılamadığınızda, size en ters gibi bile gelen bir şey aslında sizi rahatsız etmeyecektir. Bir olayın bizi rahatsız etmesinin altında yatan şey kişisel algılamadır. Mesela eşiniz sizi dinlemiyor, kişisel algılıyorsunuz, "bana değer verseydi dinlerdi" diyorsunuz. Ne bu? Tam bir kişisel algılama hikâyesi.

Bakın, kişisel algılamadan cümle kurmayı öğrendiğinizde göreceksiniz ki hayat aslında çok normal. Ben bazen başıma olumsuz şeyler gelir, birileri bana haksızlık yapar, karşımdaki bana bir şey yaptığında "sana bunu nasıl yapıyor ya" diyorum, sonra "ne alakası var, sen çok yanlış yerden bakıyorsun" diyorum kendime. "Sana bunu nasıl yapıyor" ne demek?

Hipnozdan Çıkmak

Diyorum ki, o yanlış bir şey yapıyor, bu kadar. Bu olayın tanımı bu yani; o insan yanlış bir tutum, tavır, duygu, düşünce içinde, bu kadar. Mevzu bitmiştir, oraya nokta koyacaksın. Sonra istediğin kadar analiz et: "O niye böyle davranıyor, onun böyle davranmasının altında yatan psikolojik etkenler nedir?" İstediğin kadar analiz yap. Ama cümleye "o bana bunu nasıl yapıyor" dediğin anda bir hipnozun altındasın. Hipnozdan çıkman gerekir. Hipnozun içinde hiçbir şey üretemezsiniz, hiçbir objektif değerlendirme yapamazsınız. Asla yapmanız mümkün değildir. Binlerce kitap da okusanız, "ben bunu hak etmiyordum" dediğiniz anda, objektif değilseniz, bir hipnoz altındasınız.

Ama biz tabii ki burada bir otohipnozumuz var; sürekli bizi hipnotize eden bir benlik var, sürekli hayatı bize kişisel algılatan bir benlik var. Ve siz onun o ilk cümlesini duyduğunuz anda -hipnoz yapan kişi böyle bir kere o hipnoza girdiğinde, yani o bilinç haline girdiğinde artık telkin açıktır- ve o şekilde süreç ilerler. Şimdi bakın, kişisel bir cümle kurduğunuz anda ve bunu -tırnak içinde- yediğiniz anda, yani onayladığınız anda, hipnoz altındasınız. "Bu saygısızlık bana yapılır mı?" Ben bu cümlenin üzerine bir cümle kurmam, bu hikâyeyi devam ettirmem, eğer akıllı biriysem. Biri bana böyle bir şarkıdan bahsediyorsa, ona neyin hipnozu altında olduğunu hatırlatmaya çalışırım. Bütün mesele, hayatı kişisel algılatan o "ben" algısının üzerinde çalışmaktır. "Sana bunu kim kurdu? Bu sahneyi, bu senaryoyu sana kim üretiyor? Sürekli bunu sana kim üretiyor?" Hak etmek üzerinden, saygı üzerinden, sevgi üzerinden, onur üzerinden... "İnsanlık onuru mu? Ne onuru ya, insanlık onurun senin içinde, kimsenin onurunu kırabilir mi ki? Onurumu kırdı; senin biri tarafından kırılabilen bir onurun mu var? Bana kendimi değersiz hissettirdi; senin biri tarafından değersizleştirilebilecek bir değer algın mı var?"

Hak kavramı en tehlikeli özdeşleşme kavramıdır ve çok iyi bir hipnoz cümlesidir. "Ben bunu hak etmedim" -öyle değil mi, hakikaten ya hak etmedim- ne kadar mükemmel bir hipnoz cümlesi. O kadar tatmin edici ki, o kadar hiçbir direnç görmeden kabul edebildiğimiz bir cümle. "Ben bunu hak etmedim, ben ona kötülük mü yaptım, o zaman ben bunu hak etmedim." Ne kadar güzel değil mi, hiç kılçıksız balık gibi yutabileceğiniz bir şey. Halbuki hayat böyle bir şey değil ki. Ben birisinin bana yapıp yapmadığı şeyi, hak ettiğim veya hak etmediğim bir şey olarak görmüyorum ki. Benim için hak, kendi hakikatime uygun davranmaktır. Haksızlık, kendi hakikatime aykırı davranmaktır. Başka bir şey yok. Ben o zaman o cümleyi ancak şöyle kullanabilirim: "Böyle bir olayda, ben kendi hakikatim adına neyi hak ediyorum? Nasıl davranmayı hak ediyorum, nasıl davranmayı hak etmiyorum?" Bu kadar, sadece bu. Bakın ne kadar mükemmel bir hak algısı. Bu hak ve haksızlık tamamen sizin elinizdedir. Dolayısıyla haksızlık yaparsanız kendinize yaparsınız, hak üzere yaşarsanız yine bunu kendiniz kendinize yaparsınız.

Bunu anlatmamın amacı, aslında gerçek travma diye bir şeyin olmadığını anlatmak sanırım. Gerçek travma yok; "bana kendimi hep kötü hissettirdi" diyen o kendiliği bulun, onu keşfedin. "Hep kendimi kötü hissettirdi, hep kendimi değersiz hissettirdi, ailemde hep kendimi yokmuş gibi hissettim" diyen -sana bunu hissettireni bulmalısın. Hissettiren dışarıda bir şey değil, içeride olan bir şey. Ben bir kediye niye fare olduğunu hissettiremiyorum? O kadar zekâm var değil mi? Bir kediye bir fare olduğunu hissettiremiyorum, neden? Çünkü o kişisel algılamıyor.

Saygısızlık Kimseye "Yapılamaz": Buda Örneği

O yüzden bakın, kadim bilgeliklerde insanlara hiçbir zaman çok fazla bilgi verilmezdi. Şimdi mesela düşünün, dünyadaki bütün felsefeleri yutmuş olsanız, onlarca felsefe kitabı okumuş olsanız ama hayatı kişisel algılıyor olsanız, insan olmak konusunda bir adım bile ilerlemiş olamazsınız. Diyelim ki Kur'an'ı öğrendiniz, tefsir, meal okudunuz; ama hayatı kişisel algılıyorsanız Kur'an'dan hiçbir şey anlamazsınız, kendi kişisel algınıza malzeme oluşturursunuz o kadar.

Mesela Taif -özellikle söylüyorum- bir insanın hayatı kişisel algılamamasının bir göstergesidir. "Ben bunu hak etmedim" diye peygamber başlamamıştır işe. Oradan başladığı anda zaten mevzu biterdi. Nereden başladı? Tam bir farkındalıkla, hiç kişisel algılamadan, doğru yerden tuttu: "Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar."

Bakın bu nedir? Şimdi kişisel algılamamanın ikinci noktasına geliyoruz o zaman. Birincisi, kişisel algılamamak: "Bu bana saygısızlık, bu bana nankörlük, bu bana haksızlık, bu benim onurumu kırdı, bu bana kendimi değersiz hissettirdi" -bir kere bunlar ve bunun gibi şeyler, asla içine düşülmemesi gereken tuzaklar. Öbür nokta şu: Karşındaki insanın, neden dolayı eksik, yanlış, hatalı davrandığını anlamak. Peygamberin aslında orada söylediği cümle bunu ifade ediyor: "Onlar ne yaptıklarını bilmeyen bir bilinç halindeler." Görünürde bir bilinç var ama aslında ne yaptıklarını bilmiyorlar; objektif bir şuura sahip değiller.

Tabii ki ego hemen yine kişisel algılar: "O objektif bir şuura sahip değilse, onun yükünü ve bedelini ben mi ödeyeceğim?" Bu da kişiselleştirme tuzağının çok tatlı bir hipnotik cümlesi. "Ne hali varsa görsün, şuursuzsa şuursuz, niye beni etkiliyor yani? Onun şuursuzluğundan ben niye etkileniyorum, onun şuursuzluğunun bedelini ben niye ödüyorum?" Ne kadar masumane, hipnotik bir cümle. Halbuki bu, hayatın duasında var olan bir şey. Peygamber ne yaptı? Taif'te taşlandı, dedi ki "bu insanlar ne yaptıklarını bilmiyorlar; o zaman ben bu şehirden çıkayım, çünkü beni dinleyebilecek bir muhatap kitlesi yok." Bu onların süreci; ama bakın onlarla ilgili en ufak bir öfke, kızgınlık, kin, nefret -"bana kendimi çok değersiz hissettirdiler"- yok öyle bir şey.

Eğer rivayet doğruysa, Cebrail gelip "Allah, bu kavmin helak olmasını istiyorsan bu kavmi helak edeyim mi?" diyor. "Yok" diyor peygamber, "Ya Rabbi, inşallah bu insanlar bir şeyi fark ederler, ya da bu insanların nesillerinden hakikati anlayan insanlar çıkar." Bakın, en ufak bir kızgınlık, nefret, kin, haksızlığa uğramışlığın getirdiği bir ego tepkisi yok.

— Hocam, Yunus Peygamber'i kişisel mi algıladı peki?

Bu da bir kişisel algılamadır. O senin alanın değil yani. Bana bazen soruyorlar, "kaç yıldır böyle sohbetler yapıyorsunuz" diyorum "10 yıldır." "Seni anlayan biri oldu mu?" diyor. "Ne bileyim" diyorum, vallahi yemin ediyorum düşünmedim. Benim işim değil bu, kişiselliği algılayayım diye bir derdim yok. "10 yıldır anlatıyoruz, emek sarf ediyoruz, acaba beni biri anladı mı" diye bir arkadaş sormuştu. "Bilmiyorum" dedim, gerçekten düşünüp cevap vermeye çalıştım çünkü düşünmemiştim. Düşündüğüm bir şey değil, çünkü ben kişisel algılamış olacağım: "Beni anlayan var mı?" Ne bileyim, benim alanım değil bu. Bu, umursamadığım anlamına gelmiyor; yanlış anlaşılmamalı. "İşte ben muhataplarımı umursamıyor muyum?" Yok, çok umursuyorum. Umursadığım için konuşmama dikkat ediyorum, kendimce en doğru, en güzel şekilde anlatmaya çalışıyorum, yüzde yüz umursuyorum ama kişisel algılamıyorum.

Mesela biri bana dese ki "siz böyle ütopik... sen uçuyorsun ya İsmail, sen ruhlar aleminde mi yaşıyorsun, dağ başında mısın?" Saygı duyarım, benim kişiselleştireceğim bir şey değil. Kişisel algılayamayız hayatı. Bütün problemi kişisel algıladığımız için yaşıyoruz.

Ne demek kişisel algılıyoruz? Açalım biraz daha. Varlığımızı, saygınlığımızı, değerimizi, onurumuzu hayatın olgularından ve insanlardan bekliyoruz. Mesela bir insan bana nasıl saygısızlık yapabilir ki? Benim kendime saygım var ve benim işim burada biter, benim kendime insan olmak bakımından saygım var, bu kadar, benim için mevzu bitmiştir. Kimse bana saygısızlık yapamaz. Dikkat edin, saygısızlık yapabilir ama bana yapamaz; "bana yapıyor" dersem kişisel algılamış oluyorum. Bakın buradaki incelik bu. "Bana yapamaz" derken, "kimin haddine" anlamında demiyorum. Kimse bana saygısızlık yapamaz, çünkü böyle bir durum olduğunu düşünürsem kişisel algılamış olurum. Bir insan saygısızlık yapabilir ama kime yapıyor bilmiyorum; kafasındaki İsmail'e yapıyordur.

Hani gelmiş birisi Buda'nın yüzüne tükürmüş, Buda konuşmasına devam etmiş. Talebesi demiş ki "efendim, niye tepki vermiyorsunuz?" "Neye tepki vereyim" demiş. "Size tükürdü." "Bana tükürmedi" demiş, "o kafasındaki Buda'ya tükürdü." Anlatabildim mi? Bakın kişisel algılamama budur. Çünkü gerçekten kafasındaki Buda'ya tükürmüş bunu. O saygısız davranış, o kişinin kafasındaki Buda'yadır, gerçekteki Buda'ya değil.

Düşünün: Taif'teki insanlar gerçekteki Hazreti Muhammed'i taşlamadılar, kafalarındaki Hazreti Muhammed'i taşladılar. Biz illa Buda'ya gitmemize gerek yok, olayı doğru anlasak peygamber de sana bunu anlatıyor. Mesela peygamber şunu demiyor: "Nasıl beni taşlarlar, bilmiyorlar mı ben Allah'ın Resulü ve elçisi olan Muhammed'im?" Demiyor. Çünkü biliyor ki onlar kafalarındaki Muhammed'i taşlıyorlar, o başka biri, o onların kafasındaki kişi. O yüzden bakın, kişisel algılamamak o kadar insani, o kadar doğal bir şeydir ki...

Karşındakinin Hipnozuna Ortak Olmamak

...bazen size "bana saygısızlık yaptı" diyen bir insan, derin bir hipnoz içindedir. Ama siz her zaman insanları hipnozdan uyandıramazsınız, insan hipnozundan uyanmak istemeyebilir. O zaman size de kızacaktır: "Sen o davranışı meşru mu görüyorsun, o zaman onun bana yaptığı doğru mu?" Ben onu demiyorum, bu başka bir şey. Ama sen öyle bir kişisel algılıyorsun ki, senin kişisel algılamana beni de ortak etmeye çalışıyorsun. Ben hayatta ortak olmamayı tercih ederim. Neden? Çünkü o insana saygı duyuyorum.

Bir insan bana, "hayatımda şu ilişkimde, bu ilişkimde kendimi değersiz hissediyorum" diyorsa -isterse bu çocuk olsun, isterse ikili ilişki olsun, isterse başka ilişkiler olsun- "bana kendimi değersiz hissettiriyor" diyorsa, ben o kişinin hikâyesine onay vermek istemem. Çünkü o insana saygı duyuyorum; eğer onu onaylarsam, ona şunu demiş olurum: "Evet, aslında senin bir değerin yok, biri sana değer verdiğinde değerlisin, vermediğinde değersizsin." Halbuki bakın, ne konuda onay istiyor aslında? Kendi idamına onay istiyor. Yani bir insan bana "kendimi değersiz hissettirdi" deyip "öyle değil mi, ne diyorsun" dediğinde, aslında farkında olmadan şunu demiş oluyor: "Ben yokum, benim yokluğuma imza at." Ona duyduğum saygı yüzünden o imzayı atmıyorum. Çünkü diyorum ki: Sen bir başkasının davranışı nedeniyle değersiz olacak bir varlık değilsin, sen bizatihi kendin olarak değerli bir varlıksın. Hiç kimse sana değersizlik noktasında bir etkide bulunamaz, yani seni değersiz yapamaz. Ama sahte olan, seni değersiz hissettirebilir. O zaman sen, kendini sahte bir şekilde değersiz hissettiren o sahte benliği bulmalısın.

Geçen bir abi dedi ki "abi ben Karadenizliyim, ben öyle şeylere gelemem" dedi. Tabii, egonun Karadenizlisi, Egelisi olmuyor; ego egodur. Bakın, hayat kişisel algılanmadığında gerçekten doğal olarak yaşanabilecek bir şeydir. Kişisel algıladığınızda ise gerçekten çok yorucu bir şeydir.

Geçen bir arkadaş, sevgilisi bırakmış, kaç gündür üzgün üzgün yaşıyor mesela. Çünkü kişisel algılıyor. "Ben terk edilecek kişi miydim" diyor. Ya, o seni terk etmedi ki, kimi terk etti? O kafasındaki kişiyi terk etti. Peki terk eden kim? Terk eden objektif bir insan mı? Yani her şeyi olduğu gibi gören, kendini yaratıldığı üzere gören, idrak eden, varoluşu, sevgiyi, insanlık değerlerini olduğu gibi gören bir kişi mi ki, onun terk etmesinden bu kadar objektif sonuçlar üretiyorsun: "Beni terk etti, o zaman ben değersizim."

— Hiç meşru bir noktası yok mu hocam, üzülmekle, kederlenmekle insan değil mi diyorsunuz yani?

Yemin ederim, yok. Hipnozun içinden konuşuyorsunuz. Saygı duyuyorum, çünkü o hipnozun içindeki benlik mutlaka "buna üzülmek gerekir" der, "hani hiç mi" der. Buna saygı duyuyorum ama hipnozun dışına çıkmak zorundayız. Hipnozun içindeki bilinçle hayatı anlayamayız. Siz terk edilseniz kaç saniye sürer? Bir saniye bile sürmez. Anlamaya çalışırım, bu ayrı bir şeydir. Derim ki, onun kafasındaki İsmail kim, o kendini ne zannediyor? İki tarafı da düşünürüm. "Kimi terk ettiğini düşünüyor, o kişi kimi terk etti? İsmail'i terk eden ego nasıl bir ego?" Çünkü orada objektiflik yok, objektif bilinç yok.

Kendi Duygularımızla Yüzleşmek

Arkadaşları hipnozdan uyandıralım. Bakın, verdiğim örnekte gerçekten eğer duygunuzu kullanırsanız bu, kendinize bir haksızlıktır. Şimdi devam edeyim size aynı olayı. Gene benim bir yakın tanıdığım: "Abi bir kızı seviyordum" diyor, "ayrıldık." "Niye ya" diyorum. "Geldi geldi böyle güzel gidiyordu, sonra bana arabanın markası ne, siz nerede oturuyorsunuz diye sormaya başladı." "Ne oldu, kendini çok mu küçümsenmiş hissettin, bu böyle şey olur mu, birbirimizi seviyoruz falan" dedim ki içimden: Sen karşındaki insanın seni sevdiğini zannediyorsun; halbuki o seni tanımıyor aslında, sen onun gözünde tamamen sübjektif bir kişisin. Objektif olarak sen, onun dünyasında yoksun. İlk yanılgı bu.

İkinci yanılgı, karşındaki insan kendi doğal insani değerlerinin farkında değil; arabana, şuna buna bakıyor. Şimdi ben buna duygu mu besleyeyim arkadaşlar? Neresine duygu besleyeyim, neresine üzüleyim, neresinden keder hissedeyim, "aa bak işte beni bıraktı, ne biçim insanlar, artık sevgiye de inanmıyorum" diye böyle hikâyeler mi uyduralım arkasından? Bu manasız. Bu tamamen masaya yatırılacak psikolojik bir olgu, bu kadar basit. Ben ona niye Allah'ın bana verdiği fıtri duyguları kullanayım? "Beni terk etti" -ya, o beni bilmiyor ki, o kafasındakini terk etti.

Eğer ben bunu anlamıyorsam -ben bunu 17-18 yaşında anladım- kendime yazık ediyorum demektir. Çünkü gerçekten, diyelim ki ben çok egoist biriyim, karşımdakine saygı duymuyorum, şuyum buyum, karşımdaki de objektif olarak bu yönlerimi gördü ve beni terk etti; orada da duyguyu çalıştırırım, öz eleştiri yaparım, derim ki "ben hangi gayri insani tutumlar sergiledim ki bu insan beni terk etti," orada da analiz yaparım. Yoksa "ben niye terk etti, iyi ki terk etti de kendi üzerinde düşünme fırsatı verdi sana, bundan dolayı teşekkür etmen lazım, gidip ona şükran duymam lazım, bak beni terk ettin ya teşekkür ederim, beni bir konuda uyandırdın" demem lazım. "Bak düzeleceğim, sen bırakma beni, ben düzeleceğim" de demeyeceksin. "Ben düzeleyim, istersen gel beni tekrar al, istersen alma, senin tercihin" diyebileceksin. Diyemiyorsan hipnozdasın.

— Ben bu düzeyde bunu böyle söylersem sanki sürdürülemez bir Pollyannacılık gibi olmuyor mu hocam?

Benim burada dediğim şey zaten bu lafı söylemek değil. Henüz olmadığınız bir seviyenin rolünü yapmayın, bu bir ilkedir. Ama dediğim şey şu: Bu perspektifi yakalamaya çalışın. Hepinize, kendime de diyorum. Ben kişisel algılamama perspektifini yakalamalıyım. Yoksa bu sohbetten çıkıp böyle laf söylemek için bu konuşmaları yapmıyoruz. Gerçekten kişisel algılamamak çok hayati bir prensiptir. Ben bundan sonra kişisel algılamamak konusunda kendi üzerimde çalışacağım, bunu önermiş oluyorum. Yoksa sohbet bittikten sonra bir söylev vermek için güzel laflar söyleyip Instagram'a atmak için konuşmuyoruz. Şu yani, hayatı kişisel algılamak bir tuzaktır, bir ego hipnozudur. Bu hipnozdan, bu tuzaktan çıkmak doğru bir şeydir.

Buna inanıyorsanız bakın: Ben hayatta hiç kimseye kendimi onaylatmadım, öyle bir düşüncem olmadı. Paylaşır paylaşır kendi adına, paylaşmaz paylaşmaz. Ben sadece konuşuyorum, kendime anlatıyorum, siz de kendime anlattığım şeyi dinlemiş oluyorsunuz. Hiç kimsenin onayını beklemiyorum, hiç kimsenin onaylaması veya onaylamaması benimle ilgili bir şey değil. "Yok İsmail Bey, bugünkü konu bana göre yanlış, hayat mı bu ya, biz ruhlar aleminde mi yaşıyoruz" diyebilirsiniz. Bu hepimizin özgürlüğüdür. Ama "yok, hakikaten ben düşündüm, doğru, bakın İsmail Bey'in dediği doğru değil" -bu da kişisel algılamanın başka bir yüzü. Ben söylüyorum diye değil, ya da bana saygı duyuyorsunuz diye değil, bu doğrudur diye kabul edin. Ben Hazreti Muhammed'in söylediği bir şeyi, Hazreti Muhammed söylediği için kabul etmiyorum; doğru olduğuna ikna oldum, idrak ettim, o yüzden kabul ediyorum. Farz-ı misal, hâşâ, peygamber dese ki "benim Taif'te sergilediğim tutum eziklikmiş," farz edelim; ben derim ki "yok, sen yanılıyorsun" -çünkü oradaki tavır, hakiki bir insan olmanın şuuruyla yapılmış bir şeydir. Bir şeye "peygamberimiz söylüyor" ya da "çok saygı duyduğum biri söylüyor" diye sonuna kadar teslim olmayın. İlk başta teslim olabilirsiniz, olabilir o. Ama sonuna kadar hiç düşünmeden kabul etmek, kabul etmek değildir. Mesela bir insan bana "İsmail Bey siz ne deseniz kabul edeceğim" dese, "etme" derim; "düşün, anlamaya çalış, hemen itiraz etme, düşün, sor, tartış, müzakere et, sonra ikna olursan kendi üzerinde çalış. İkna olmazsan da 'İsmail Bey'in saçma sapan düşünceleri' de, hiç rahatsız olmam, asla olmam."

— Sonrasındaki duası peki?

Duası, "Ya Rabbi" diyor, "kimlerin elinden bu olduysa..." Şimdi bakın orada, eğer sen benden razıysan, hiçbir şeyin ehemmiyeti yok. Temel, nihai şey budur. Ben oradaki bazı şeylerin sonradan eklenmiş olduğunu düşünüyorum ama şimdi ona girmeyeyim. Oradaki nihai şey şudur: Sen benden razıysan, başıma gelen hiçbir şeyin ehemmiyeti yok, hiçbir kişiselleştirme yok. Allah insanı kendi fıtratına teslim eder. Biz kendi fıtratımıza teslim edilmişiz; anne babamıza değil, eşimize, arkadaşımıza, dostumuza değil, kendi fıtratımıza teslim edilmiş insanlarız. Ve o fıtratımızla da Allah'a teslim olmayı tercih eden insanlarız. Teslimiyet bir tercihtir.

Bir Kediye, Bebeğe, Bir Otururken Kızamayız

Kişiselleştirmemeyi şöyle bir örnekle açıklamaya çalışayım. Mesela gelip birisi şu masanın üzerine önümde otursa, ego ne diyebilir? "Ben bir şey değil miyim, siz kızacaksınız." Peki şuraya bir kedi gelip otursa? Bir şey demeyeceksiniz, belki miyavlayacak, belki bir şey dökecek ama kişisel algılamayacağız. Neden? Çünkü onda bir kişisel benlik olduğunu düşünmüyoruz, bilerek yapmadığına inanıyoruz, bir kasıt olmadığına inanıyoruz. Ya da bir buçuk yaşında bir bebek ağlıyor olsa, "ne kadar saygısız, dinlenmiyor" mu diyeceğiz? Demeyeceğiz değil mi? Bakın egosu olmayan bir şeye karşı egomuz tetiklenmiyor pek, kişisel algılamıyoruz.

Peki ben size şunu soruyorum: Sizi tetikleyen insanlar çok mu şuurlular? Her şeyi çok mu bilinçli yapıyorlar, fıtratlarına uygun mu yapıyorlar ki siz bunu kişisel algılıyorsunuz? Taif'te peygamberi taşlayanlar, peygamberin ne olduğunu biliyorlar mıydı? Bilmiyorlardı. Peygamberin orada dediği şey şu: O insanlarda bir bilinç yoktu. Bir insan yanlış bir şey yaparsa, o insanda doğru bir fıtrat bilinci eksikliği, bir gaflet vardır. O yüzden siz nasıl bir insanın davranışı üzerinden kendinizle ilgili yorum yapabilirsiniz ki? Mesela ben bazen görüyorum, "hiç kimse beni sevmiyor" diyorlar. Diyorum onlar kim ki, gerçekten sevginin ne olduğunu idrak eden insanlar mı ki, "hiç kimse beni sevmiyor, dolayısıyla ben sevilemez biriyim" diyorsun? Karşında objektif şuura sahip kaç insan var? Bir ermiş mi sana "sen sevilebilecek biri değilsin" dedi, objektif bilinci olan biri mi sana söyledi? Yok. "Arabam Mercedes değil diye seni terk etti," sen de "terk edildim" diyorsun, azıcık bir duygu yaşayayım diyorsun arkasından. Gerekli değil, yaşamak gereksiz bir şey bu, duygunun kendisine haksızlık; ama içinde özdeşleştiğin bir benlik var değil mi, üzülüyor, "terk edildim" diyor. İşte onun üzerinde çalış, sen onu terk et, içindeki o sahte benliği terk et; ya da gerçek kendini sana terk ettireni bul. Kim sana kendini unutturdu? Bu soruyu sormaya ihtiyacımız var: Kim bana gerçekten kendimi unutturdu ve onun yerine kendini koydu? En temel soru bu. Kim, gerçek benim yerime kendini koyarak sahte bir "ben" üzerinden beni yanıltıyor?

O zaman bir bakacaksınız ki hayat ne kadar özgür, ne kadar doğal yaşanan bir şey. Ama dikkat edin, asla burada bir umursamazlık, kayıtsızlık söz konusu değil, asla bunu kastetmiyoruz. Çünkü hipnoz altındaysanız benim söylediklerimi böyle zannetme ihtimaliniz var; burada kastettiğim asla böyle bir şey değil. En küçük çocuktan, en şuursuz insandan, en cahil gördüğünüz insandan, farklı derecelerde yanlış yapan insanlara kadar herkese, insanlık değeri itibariyle saygı duymalısınız. Bu bambaşka bir şeydir. Saygı duymalısınız, duyarlı olmalısınız. Ama eğer sübjektif, sahte bir benlikle size davranıyorsa veya konuşuyorsa, onu da gerçek olarak algılamamalısınız. Bu kendinize karşı bir tuzaktır.

Mesela diyelim ki adam kadına diyor ki "sen hiç güzel değilsin." Tamam kardeşim, senin dünyanda bedensel güzellik temel bir referans, senin gözünde benim beden güzelliğim çok çekici değil, sıkıntı yok, ben anladım senin derdini, problem yok benim için. Bir kadına böyle denir mi, üstelik kadınlar gününde? Boş, anlamsız bir şey. Kişiselleştirip niye algılıyorsun bunu? Bir insan senin insani düzeyde özdeki varlığının güzelliğini görmeyip seni bir beden olarak algılıyorsa ve bunun üzerinden seninle ilişkisini tanımlıyorsa, "Allah selamet versin, ya Rabbi bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" de yani.

"Bana kendimi çok kötü hissettirdi, bana bu söylenir mi, ben bu sözü hak ediyor muyum, 20 senelik evliliğimizde yapmadığın fedakârlık kalmadı, bunu hak ediyor muyum, gençliğimi ona verdim" -niye verdin, hangi gençliği verdin, kim verdi? Yanlış anlamayın, "ona vermeyeydin, başkasına vereydin" demiyorum. Ne demek "gençliğimi verdin"? Sen neydin, genç miydin yani? Gençsen gençliğin gitti o zaman, nerede kaldı o? Bakın bunlar da sahte bir şey. "Sana hayatımı verdim, gençliğimi verdim, 20 yıl seninle dostluk arkadaşlık yaptım" -bunlar da kendilik noktasında sahte şeyler, bunlar da kişisel algılamak.

"Yaratan bana verdi, gençliğimi verdim, gereğini yaptım; kimseye bu kadar fedakârlık yapmadım, kimseyi böyle koruyup kollamadım, kimsenin üzerine böyle titremedim" dersin. Peki hocam, bunları kim yaptı? Hiç kimse. Kişisel oraya bir özne koyma. Bakın onu koyarsanız zorunlu olarak kişisel algılarsınız: "Fedakârlık yaptım, bu davranışı hak ediyor muyum?" En baştan başlayın işe yani.

Bunu geçen birine anlattım, "sen çok spiritüelsin falan filan" dedi. "Tamam kardeşim, ben spiritüelim, ne yapalım öyle olsun" dedim. Şimdi bakın, hayatı bir de böyle "bu spiritüel bakış, bu bilmem ne bakış" diye tanımlıyoruz. Peki seninki ne, hiç düşündün mü? Sen kendi bakışına ne ad koyuyorsun? "Ben bilimsel bakıyorum" diyor. Bu biraz mürekkep yalamış cinsleri. "Ben kendime göre normal, objektif bakıyorum, herkes nasıl bakıyorsa öyle bakıyorum" der ya da genelliyor onu. Yine bu yeğenimi hatırlıyorum, bana "amca, bu ego değil" dedi, o masa hikâyesinde. Dedim "bu tam bir ego." "Hayır, bu ego değil" dedi, "kime sorarsan sor, yüz kişiye aynı şey yapılsa benim gibi davranacak." Bu da hipnoz içinden bir konuşma, aynı hipnoz. "Ne yapayım" dedim, "bana söylediğim bu şeyin hiçbir objektif değeri yok. Ben de sana diyorum ki herkes egosunun içinden hareket ediyor, yani bu bir veri değil ki. Bana objektif olarak bunun ego olmadığını ispat etti mi?"

Onun için toplu hipnozdan çıkmak zorundayız. Hepimiz birlikte çıkmayacağız, herkes fert olarak kendi hipnozundan çıkacak. Hepimiz toplu bir hipnozun içindeyiz, her şeyi kişisel algılayabiliyoruz. Şimdi benim burada anlattığım şeyleri toplumun kaçı doğru söylüyor der? Neredeyse yok gibi. Ben bununla ilgileniyor muyum? İlgilenmiyorum. Rahatsız oluyor muyum? Asla olmuyorum. Herkesin süreci var, ben kendimi hipnozdan çıkarmaya çalışıyorum, çıkabildiğim kadarıyla da sizinle paylaştığım anda idrak ettiğim şeyi paylaşıyorum. Hepimiz eğer bir hipnozda olduğumuza inanıyorsak, kişisel olarak oradan çıkacağız; yoksa "tamam ben çıktım da onlar çıkmadıysa ne olacak" demek doğru değil.

Adam demiş kendini darı zannediyormuş, psikoloğa gitmiş, neyse adamı o yanlış algısından kurtarmış. "Ya ben anladım, darı olmadığımı, ama bu tavuklar bunu biliyor mu" demiş. "Ya senin tavuklarla ne işin var, sen artık darı değilsin" demişler. Orada ne var? Egonun kendisini onaylatma çabası.

Bana derler: "Kendini çok yalnız hissetmiyor musun?" Yok. Manasız bir şey, o da kişisel algılama. "Beni kim anlar, arkamdan kim ağlar" -ağlarsa anam ağlar diye şarkı var değil mi, ne güzel şarkılar üretilmiş: "anadan başka yar olmaz" falan. Hepsi hikâye. O da bir sahte kimlik. Gerçek insan sana yâr olur, Allah yâr olur; gerçek insan da ilahi değerleri nedeniyle sana yâr olur. Bu kadar basit, oraya buraya gitmemize gerek yok. İnsanların algılayıp algılamaması onların meselesi. "Ben aydınlandım diyelim ama eşim aydınlanmamış, ne yapacağız?" Bırak onu, onun meselesi. Hazreti Asiye aydınlanmış, Firavun karanlıkta kalmış; "onun meselesi" demiş Hazreti Asiye, değil mi? Ama o Asiye, biz asi. Neyiz biz o zaman değil mi?

Hazreti Asiye Örneği

Bak sana ne kadar örnekler vermiş. Dikkat edin, Hazreti Asiye'nin sözlerinde, tutumunda bir kişiselleştirme var mı? "Ya Rabbi, bula bula bu Firavun'u mu bana buldun" demiyor. Üstelik "cennet kadınlarının efendilerinden biri" diyorsun; cennet kadınları da yani insan olmanın kriterlerini idrak etmiş manasında bize örnek gösteriliyor. Bakın kişisel algılıyor mu olayı? Asla algılamıyor.

Peki bu kadar örnek varken, bu kadar kişisel algılayan bizler, bu kişisel algılamayı nereden aldık? Bizim hangi kutsal kitabımızda vardı bu? Hep söylüyorum: İnsanın iki kutsal kitabı vardır. Birisi inandığını söylediği kutsal kitap -Hristiyansa İncil, Müslümansa Kur'an- bir de egonun kutsal kitabı. Her insanın tam aydınlanıncaya kadar en kutsal kitabı ego kitabıdır. Bunu böyle iman-küfür olarak algılamayın, bu bir realitedir, bir süreçtir. Tam aydınlanıncaya kadar iki kutsal kitabınız vardır ve biraz önde olan, genellikle egonun kutsal kitabıdır. Bir noktaya gelirler baş başa; sonra ya ego gene öne çıkar ya gerçek kutsal kitap öne çıkar. Gerçek kutsal kitap öne çıkarsa aydınlanma yolunda ilerlemeye başlarsınız. Egonun kitabı sürekli öndeyse, Kur'an bir vadide, ego kitabı bir vadide yürür; hiç aralarına su sızmaz, birbirine karışmazlar. Bunu da çok güzel yaparız. Hani derler ki Kur'an mucizesi, Allah iki suyu salıvermiştir, birbirine karışmazlar; bu da egonun mucizesi, büyük bir kerameti var egonun, hiç birbirine karıştırmıyor.

Peygamberden bahsediyorsun, mesela Hz. Yusuf diyorsun, Hz. Muhammed diyorsun, "onlar peygamber" diyorsun, bak hiç karışmadı. Asiye'den bahsediyorsun, "o cennet kadınlarının efendisi, biz kimiz ki" diyorsun; bak hiç karıştırmıyoruz. Ne kadar mükemmel bir sahte benlik hikâyesi değil mi? Ve bunu gerçekten yapabilmek de büyük bir keramet yani. İki tane çelişik şey var içeride, hiç birbirine karışmıyor. Çünkü hipnozdayız, ego onu o kadar güzel maskeliyor ki, o kadar güzel dizayn ediyor ki hiç birbirine karışmıyorlar.

Benim hayatta en çok hatırlattığım şey odur: Mesela "o peygamberdi" -bir insan bunu böyle diyorsa çok yanlış bir yerde duruyor demektir. Kendine de yazık ediyor, peygambere de yazık ediyor, bu dine de yazık ediyor, ama en başta kendine yazık ediyor. Çünkü peygamberle irtibatını, Kur'an'ın dediği irtibatı, bozmuş oluyor. Allah size bir peygamber göndermiş, o size örnektir, hatırlatıcıdır, uyarıcıdır, sizin için onda güzel örnekler vardır. O zaman ben ne yapıyorum? Aramı ayırıyorum. Bir peygamber Taif'te taşlanmışsa, öyle demişse, senin de hedefin o olmalı. Yapıp yapamayacağın ayrı bir konu ama "insan olmanın hedefi budur" demek gerekir. Orada da "işte bizim işimiz değil o" dediğin anda gene egonun kerameti zuhur ediyor, gene orayı bölüyor.

Ama para kazanmaya, yalılarda, katlarda yaşamaya gelince "bu bizim işimiz değil" diyen yok değil mi? Öyle bir ego yok; "biz böyle gecekonduda yaşarız, bize yeter" diyen yok. Sahtekârlığı görüyor musunuz? Manevi bir hazine var, hemen ondan uzaklaşıyoruz, zor geliyor ya egoya; ama öbür tarafta "kardeşim, benim de hakkım var" diyor. O yüzden nasıl bir egonun üçkağıdında olduğumuzu anlamaya ihtiyacımız var.

Konu asla İsrail, Amerika, bilmem kim değildir öncelikle. Peygamber 13 sene Mekke'de Müslümanları kendi üzerinde çalıştırmış, Medine'de de bir süre öyle. Neden hemen gerilla harbi yapmamışlar, hemen savaşmamışlar Mekkelilerle? Çünkü sen önce o kişisellik hipnozundan kurtulmalısın, önce her şeyi kişisel algılama hipnozundan kurtulmalısın; o zaman Kur'an'ı anlayabilirsin, o zaman peygamberin mesajını anlayabilirsin, o zaman hayatı doğru anlayabilirsin.

Hz. Ömer ve Hasır Örneği

Bir örnek daha vereyim, bitireyim, uzattım herhalde. Hz. Ömer'in eğer rivayet doğruysa dediği bir şey rivayet edilir: Hz. Peygamber'i bir hasırın üzerinde görmüş, duygusu depreşmiş. "Ya Resulallah" demiş, üzülmüş. "Ne oldu ya Ömer?" "Üzüldüm." "Neye üzüldün?" "Ya Resulallah, sen burada hasırın üzerinde yatıyorsun, omzunda izi çıkmış; İran'ın kisraları ipeklerin üzerinde yatıyorlar." Bakın ne diyor Hazreti Peygamber? Uyarıyor, çünkü bu yanlış bir yerden olayı tutmaktır. Böyle bir yerden olay tutulmaz.

Tıpkı neye benziyor bu? "İşte İsveç'in gayri safi milli hasılası kişi başına şu kadar dolar, Katarlıların şu kadar dolar" -neyi anlatıyorsun sen şimdi bana burada? Onların hayat kalitesi çok mu yüksek? Hayat ne ki, ona göre ben de cevap vereceğim. Peygamber, en ufak bir şey olsun, "bir şey olmaz, Allah büyüktür" -yok öyle bir şey. "Velev ki dünya bütünüyle onların, ahiret bizim olsun" -eğer öyle bir durum oldu da Allah bütün dünya nimetlerini onlara verdi, bize de "sadece ahiret" dedi, hiç ehemmiyeti yok yani. Hazreti Ömer'e neyi hatırlatıyor? Kıyaslama yapma, bu kişisel algılamaktır, olayı yanlış yerinden tutmaktır.

Mesela biz bazen diyoruz, "adamlar ne güzel hayat yaşıyor." Sen hayatı Kur'an'dan mı öğreniyorsun, egondan mı öğreniyorsun? Kur'an diyor ki iman, müminleri karanlıktan nura çıkarır; küfür, gaflet aydınlıktan karanlığa götürür. Peygamberin hayatı mı gerçek hayat, yoksa Ebu Cehil'in, Ebu Süfyan'ın keyif ve rahatlık içinde yaşadığı hayat mı? Bakın egonun üzerinden baktığınızda nasıl algılanıyor, kutsal bir metnin üzerinden baktığınızda nasıl algılanıyor?

"Ben çok güzel bir hayat yaşıyorum" -neyi kastediyorum? Kendi fıtratımın değerleri üzerinden ve yaratıcı ile olan bağımın farkındalığı içinde yaşıyorsam, ben çok kaliteli bir hayat yaşıyorumdur. Ama ne hipnozlar var değil mi: "Çok kaliteli bir hayat yaşıyor." "Nereden anladın?" "Mercedes, üç katlı villa." Çok kaliteli bir hayat -hayatı ne olarak algılıyorsun, neyin üzerinden tanımlıyorsun? Bakın ne kadar doğal karşıladığımız sahtelikler bunlar. "Çok kaliteli bir hayat yaşıyor" -miraca mı çıktı, Allah'ın yakınlığını mı idrak etti, fıtratının derinliğini mi fark etti, fıtratında var olan değerlerin mi farkına vardı? Yok, çok iyi para kazanıyor. Onun için dikkat edelim: Egonun kitabından mı hayatı okuyoruz, Kur'an'ın metninden mi bu hayatı okuyoruz? Egonun metninden okursan insanlarla ilişkilerin üzerinden değer ararsın; kutsal kitaptan okursan değerini yaratıcı ile olan bağının farkındalığının derecesiyle ölçersin. Bizim değerimiz, o farkındalığa orantılıdır; ona dair idrakin ne kadar yüksekse o kadar yüksek düzeyde bir hayat yaşarız.

O yüzden her zaman söylediğiniz sözlere, cümlelere böyle sakince ara sıra akşamları oturup bir test edin: Bu, egonun hipnotik bir cümlesi mi, kutsal metnin gerçek bir cümlesi mi? Bu çok önemli. Eğer bunu yapmazsanız, kutsal kitap bir vadide gider, siz başka bir vadide gidersiniz ve hiçbir şey aralarına karışmadığını zannedersiniz.

— Psikologlar arasında "Müslüman depresyona girer mi" diye bir soru var, girmez mi hocam?

Girmez kardeşim de, sen nasıl bir Müslümandan bahsediyorsun? Yani Müslüman da tabii, orada konumuz itikadi bir mevzu değil; kutsal metni kılavuz edinmiş ama henüz tam içselleştirmemiş bir insan tabii ki depresyona girer, birçok şeye de girer. Burada konu şu: Biz Müslüman olmayı ibadetlere, ritüellere, kabullere indirgemişiz, o yüzden problem yaşıyoruz.

Şimdi düşünün, bir insan bana kendimi değersiz hissettiriyorsa, ben bazı şeyleri içselleştirmemişim demektir. Onları sakince içselleştireceğim, yoksa hemen egonun tuzağına düşüp "ben imansız mı oluyorum o durumda" diye sorulmaz. Bırak iman-imansızlığı, bu da sahte bir şey; "ne kadar imanlıyım" -sanki ölçecek bir şey varmış gibi. Sen kutsal metni referans al, onun kılavuzluğunda hayatı tanımlamaya çalış. Yoksa ikide bir "imanlı mıyım, imansız mıyım" korkusuna girme, o da bir ego korkusudur. "İmansızsan imansızsındır, imanlı olmaya çalışıyorum, benim niyetim imanlı olmak, belki şu an imansızım, bunu dert etmeyeyim" -bunu dert eden gene egodur. Ben şuna bakacağım: Kutsal metnin ve onun elçisinin bana gösterdiği ufuk nedir, ben buna talip miyim, bu konuda çaba gösteriyor muyum? Bu kadar. Mevzuyu asla böyle teorik, itikadi bir noktaya getirmemek lazım.

Allah'ın Ruhuyla Sevmek

Onun için sakin, rahat bir şekilde... son tekrar ediyorum: Allah bizi özgürleştirmek istiyor. Dinin fonksiyonu nedir denirse budur; Allah bizi her türlü özdeşleşmeden kurtarıp özgürleştirmek istiyor, bu kadar basit. Onun için peygamber "la ilahe illallah deyin, kurtulun" diyor. Ama biz bir türlü kurtulamıyoruz, ya da tesbih çekiyoruz, her gün "999'lar" çekiyoruz, yine kurtulamıyoruz. Çünkü onun mesajının derin içeriğindeki şeyi hatırlamıyoruz. Gerçek iyi Allah'tır, gerçek değerin kaynağı Allah'tır. "La ilahe illallah" dediğimde bunu anlıyorum aslında: "Beni sevgim terk etmiş, canı sağ olsun ya" değil de, "ben Allah'ı terk etmiş olmayayım" demeliyim. Benim hayata dair idrakimin merkezinde ne var, onu düşüneyim. Senin hayatının merkezinde ne var? "Kız var." Kız çekilince merkez çöküyor. O zaman şunu düşün: Ben yanlışlıkla yanlış bir şeyi merkezime koymuşum.

Karşımızdakine de yük yüklememiz lazım. "İşte beni terk etme" -ne yapsın, terk edecek, arabam Mercedes değilse ne yapabilir ki? Benden daha yakışıklısını bulunca terk edebilir, ne yapsın başka? Ama ego diyor ki "hayır, terk etmesin." Sen karşındakine de çok yük yüklüyorsun: "Bana değer ver." O kendi değerini bilmiyor ki sana değer versin. Sen kimden değer arıyorsun? Sonra "la ilahe illallah" diyorsun -böyle bir şey problematik bir şey. İyi düşün: "Bana değer vermiyorsun" diyorsun. Ben hayatımda böyle bir cümleyi hiçbir zaman kullanmadım, kullanmak aklımdan bile geçmedi. Nasıl bir insan sana değer verebilir ki sendeki değeri fark edebilsin? Varsa o, onu fark eder; ama senin böyle bir değer talep etmen bir ego sahtekârlığıdır, bir ego yanılgısıdır, kendini aldatıyorsun.

"Bir günde beni unuttu" -kaç günde unutursa unutsun, iyi ki unuttu, Allah muhafaza etsin. Bir günde seni unutmuş, kırk gün unutmasın mı yani? Elli, yüz iki gün geçmeden unutmasın mı seni? Bir sene, on sene unutmasın mı seni? Bak ondan bile ego bir şey devşiriyor: "Beni bir günde unuttu." Aslında şunu diyor: "Ben nasıl bir değersiz biriyim ki beni bir günde unuttu." Bırak unutsun, bir saatte unutsun, kendini bulsun.

Bir insanın bir başka insana karşı sevme duygusunu, Allah'ı bulmuş olması ondan çıkartır mı? Niye çıkarsın? Ben Allah'ı sevdiğim için bütün varlıklara sevgi duyuyorum, benden nefret edene de duyuyorum, çünkü nefret eden kendinin farkında değil. Allah'ı sevmek, "ben Allah'ı seviyorum, başka kimseyi sevmiyorum, umurumda değil" demek değildir. Bu da bir ego hipnozudur. "Allah bana yeter" diye Instagram'da yazıyor -yetiyorsa niye Instagram'dasın, niye o lafı yazıyorsun? Millete niye böyle atarlı, kırgın davranıyorsun? Allah sana yetiyor olsa zaten belli olur, kendini hissedersin, Instagram'da göstermek zorunda kalmazsın. Bu bir laf değil çünkü; "Allah sana yeter" demek, "hiçbir şey umurumda değil" demek değildir. Allah sana yetiyor, yettiği için de bütün insanlarla fıtratının gereğince davranırsın.

Frithjof Schuon'un güzel bir sözü vardır bu konuda: "Kendini Allah'a vermek, Allah'ı aleme vermektir." Sen kendini Allah'a verirsen, Allah da sana kendini verir, esmasıyla, sıfatlarıyla; o zaman sen gerçekten alemle doğru bir ilişki kurarsın, arzu ve korku üzerinden ilişki kurmazsın, sevdiğini başka türlü seversin. Yoksa "Allah'ı buldum, Leyla'yı bıraktım" gibi bir şeye gerek yok; bu konu Leyla'yı bırakıp bırakmama konusu değil. İnsanlar oraya takılıyor: "Mevla'yı buldum, Leyla'yı bıraktım." Aslında bırakamamış da, Leyla terk etmiş onu, yüzüne bakmıyor, "Allah'ı buldum" diyor; ortada öyle bir şey yok. Mevla'yı bulunca zaten Leyla'nın da Mevla'dan kaynaklandığını göreceksin, ona da saygı duyacaksın ama kişisel olarak egonla değil, ilahi rahmet üzerinden onu hissedeceksin.

Kapanış: Gerçek Sevgi

Bakın son olarak bir şey söylemiş olayım. Bundan 8-10 sene önce bir hadiste görmüştüm, çok beni etkilemişti, benim için çok anlamlıdır. Peygamberden nakledilen bir şey, rivayet doğru nakledilmişse: Aralarında hiçbir ticaret, alışveriş, fayda, menfaat olmayan bazı insanlar vardır. Onlar birbirleriyle oturur, muhabbet ederler, konuşurlar. Onların Allah katındaki değeri, bu mealde, peygamberler ve şehitler gibidir; çok kıymetlidirler manasında. Burada peygamberlikle eşitlik mevzusu değil, konu itikad değil. Şuna geleceğim: Ona diyorlar, onlar nasıldır ve neleri nedeniyle böyle olmuşlardır? Peygamberin sözü şu: "Yuhibbune bi ruhillah" -Allah'ın ruhuyla birbirlerini severler. Bunu tabii kelamcılar veya hadis yorumcuları, kafaları iyi çalışmadığı için, mealde "Allah rızası için birbirlerini severler" diye veriyorlar. Fakat hadisin orijinali dediğim gibi "Allah'ın ruhuyla birbirlerini severler." İşte gerçek sevgi budur.

Siz Allah'ın ruhuyla mı seviyorsunuz, egonun arzu, tutku ve korkularıyla mı seviyorsunuz? Allah'ın ruhuyla sevdiğimizde orada hiçbir sahiplenme arzusu yoktur, hiçbir terk edilme korkusu yoktur, hiçbir değer ihtiyacı yoktur, hiçbir kendini sevdirme arzusu veya yapmacıklığı yoktur. "Allah'ın ruhuyla birbirlerini severler" -işte gerçek sevgi de odur. Bakın peygamber bize böyle bir ufuk gösteriyor. Bu, sevgi üzerine söylenecek ilk ve son sözdür aslında. Allah'ın ruhuyla sevmeye bakacağız, o hale gelmeye çalışacağız. Yoksa egonuzu da severseniz, terk edildiğinizde ağlarsınız, üzülürsünüz, sahillerde yirmi kilometre yürürsünüz, kendinizi kederli hissedersiniz, "bana kendimi değersiz hissettirdi" dersiniz.

"İnsan kalmadı" dersiniz, "dünyada sevgi bitti" dersiniz, kırk türlü hikâye uydurursunuz. Dünyada tek bir insanda sevgi kalmasa, siz Allah'ın sevgisini yüreğinizde hissetseniz, sevginin kaynağı gibi yaşarsınız. İnsanlar bazen "artık kimse sevmiyor, hiç kimsede sevgi kalmamış" diyor. Diyorum, bu senin problemin mi, niye problem senin için? Tabii ki problem, çünkü sevilmeyeceksin, egon sevilmeyecek. Halbuki bu onların bir sorunudur; eğer bir insanın sevgi kanalları tıkanmışsa, bu onunla ilgili bir sorundur. Elinden geliyorsa yardım et, bu kadar basit.

— Peki karı koca birbirlerine bunu nasıl söyler, ikimiz de hipnoz altındaysak, birbirimizi hipnozdan nasıl uyandırırız?

İkiniz de uyanabiliyorsanız uyanın. Sen uyandıysan ne âlâ, problem yok. Sen eşinden herhangi bir beklenti içinde olmaksızın, ona kendi insani varoluşunun gereğince davranırsın, bir beklentin yoktur. Bunu ona söylemene de gerek yok ama: "Ben senden hiçbir şey beklemiyorum, sen bana kendimi değersiz de hissettiremezsin, değerli de hissettiremezsin" diye demenize gerek yok. Bunu kendi içinizde yaşayın. Siz hipnozdan uyandınız; eşinizin doğal, fıtri, maddi, manevi her neyse ihtiyaçlarını karşılamak konusunda duyarlı olun, onu insani varoluşunu geliştirmesi, fark etmesi konusunda teşvik edin, kendiniz olarak da ondan hiçbir beklentiniz olmasın. Onun size göstereceği, insanlığı nedeniyle göstereceği güzel şeylerden dolayı müteşekkir olun, yanlış şeylere karşı da hoşgörülü, anlayışlı olun.

Kadınlar gününde de çiçek götürün, eğer illa istiyorsa; bekliyorsa alın yani, ama uyanan biri alır, beklemez. Diyelim ki karşınızdaki eşiniz biraz mağdur hissediyor, kadınlar gününde çiçek almadığında kendini kötü hissediyor; çiçek alın, sonra deyin ki "bak canım, tabii ki sana bir çiçek değil bir bahçe feda olsun, ama senin gerçek değerin, senin Allah'ın sana verdiği insanlık değerinde yatıyor, ben de bu değerleri sende görüyorum, o yüzden sen çok değerli bir insansın."

Sonra da bana diyorlar ki "İsmail Bey, siz evli değilsiniz, bizi anlayamazsınız." Ben iyi anlıyorum, yoksa "aydınlandım ben, artık kimseden değer beklemiyorum, umurumda değilsin" böyle bir şey değil. Teşekkür ediyorum arkadaşlar.

Arzu edenler çıkabilir. Arkadaşımız nefes terapisiyle ilgili 15 dakikalık bir uygulama yapacak, tavsiye ederim. Arzu edenler kalabiliyorlar. 15-20 dakika dışarıda dinleneceğim, o arada müsaitim, sorabilirsiniz. Ama şu anda arkadaşımız uygulama yapacak; o camlı bölmede 15-20 dakika dinleneceğim, o anda orada sorabilirsiniz. Teşekkür ediyorum, gideceğim bir yere randevum var. Arkadaşlar, nefes terapisine katılmak isteyen arkadaşlar için bir 5 dakika mola veriyorum.