Hayattan Ne Bekliyoruz

Kısa Özet

Sohbette "hayattan ne bekliyorsun" sorusunun kadim bilgeliğe göre yanlış bir soru olduğu, bunu üreten şeyin Adem kıssasında şeytanın insanı psikolojik benliğe düşürmesi olduğu anlatılıyor. Doğru soru "bu hayat, Allah, benden ne istiyor?" sorusudur; cevabı da insan olarak kalmaktır. Habil-Kabil, Firavun'un sihirbazları gibi örneklerle ruhsal bilincin dış etkenlerden yara almadığı, yara alanın sadece psikolojik benlik olduğu; kişinin kendini bu psikolojik benlikle özdeşleştirmemesi, "ben" dediği şeye dikkat etmesi gerektiği vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Doğru soru "hayattan ne bekliyorum" değil, "bu hayatta Allah benden ne istiyor"dur — cevap: insan olarak kalmak.
  • Şeytanın Adem'e yaptığı, insanda "ben eksiğim" hissi uyandırarak psikolojik benliği (ayrılık algısını) doğurmaktır.
  • Adem "ben nefsime zulmettim" derken ruhsal bilinçle konuşmuştur; şeytan "senin yüzünden" derken psikolojik benlikle konuşmuş, Allah'ı suçlamıştır.
  • "Karnı aç olana şarkı söylersen seni midesiyle dinler" — maneviyat psikolojik benliğin ihtiyaçlarını değil, özü tatmin etmeyi hedefler.
  • Gerçek pişmanlık, yanlışı yapan benliği analiz etmektir; sadece üzülüp "keşke yapmasaydım" demek anlamsızdır, çünkü yanlışı yapan benlikle pişman olan benlik farklıdır.

"Hayattan Ne Bekliyorsun?" Yanlış Bir Sorudur

Hayattan şunları bekliyoruz dediğimiz durum vardır. İnsanoğlu hep hayattan bir şeyler bekler; bunu psikolojik doğamızın bir özelliği sayıp gayet normal karşılarız. Birbirimize sorarız: "hayattan ne bekliyorsun?" Halbuki kadim idrak ve bilgeliğe göre bu yanlış bir sorudur. Bu soruyu ve buna dair cevabı ürettiren şey, Adem kıssasını bu bağlamda değerlendirdiğimizde, şeytandır.

Allah Adem ile Havva'yı yaratıp "cennette yaşayın, istifade edin" diyor. Onların herhangi bir arzu ve isteği yok o anda. Sadece bir ağaca yaklaşılmaması tavsiye ediliyor. Sonra şeytan çıkıyor: "Niye bu ağaca yaklaşmayın denildi? Melekler gibi olmayasınız ve ebedi bir mülke sahip olmayasınız diye" diyerek Adem'in aklına yanlış bir şey düşürüyor, insanoğlunda bir arzu ve heves uyandırıyor: "senin bir şeyin eksik." Şeytanın burada yaptığı şey psikolojik benliği uyandırmaktır. O zamana kadar o şuur düzeyinde psikolojik benlik yoktur, "ben" demiyorlar, ayrılık algısı yok — Adem ile Havva var ama ben ve sen olarak yoklar, bir olarak varlar. O andan itibaren ben ve sen oluşuyor, farklı yerlerini örtüyorlar; çünkü ikilik hissi, "ben ve öteki" hissi oluşuyor. Arzu ve heves oluşuyor: "ben eksiğim, hayat bana bu eksiğimi verecek" hissi.

O ağaç maddi ve cismani tezahürü temsil ediyor; bu yaratılış ağacının seni tatmin edeceğini düşünmeye başlıyorsun. Ve işte bugün normal olarak sorduğumuz soru: "hayattan ne bekliyorsun?" Halbuki soruyu "bu hayat senden ne bekliyor, bu hayat senden ne istiyor?" diye sormaya ihtiyacımız var. Bu hayat bizden insan olarak kalmayı istiyor. Meşru cevap budur — "ben hayattan ne istiyorum" diye bir şey yok; ben hayattan hiçbir şey istemiyorum demelidir insan. Bu, bir hoşnutsuzluk anlamında değil; bu zahiri, cismani hayatın tatmin edeceği bir varlık değilim ki demek.

Hayattan bir şey isteyen, hayatın vereceği kısım şeylerle mutlu olacağını düşünen kim diye sorduğumuzda orada psikolojik benliği buluruz. Sen bu konuda karar mercii değilsin, asli objektif bir bilince sahip bir benlik değilsin. Doğru soru budur: Allah bu hayatta senden ne istiyor? İnsan olarak kalmanı istiyor; bu süreci müşahede etmeni ve bu süreçte insan olarak kalmanı istiyor. Mesela Allah insana bir tat alma yetisi vermiş; biz tat alma yetisiyle mi yiyip içiyoruz, yoksa bedensel olarak neye ihtiyacımız olduğunu bilen bir bilinçle mi? Yemek yemenin ölçüsü tat alma dürtüsü olmamalı. Aynı şekilde bu hayatı yaşarken psikolojik benliğim de nasiplenebilir ama onu referans almam; onu referans alırsam Adem'in düşüşünü yaşamış oluruz — ki bunda bir sıkıntı yok, hepimiz yaşıyoruz, ama bir de buradan çıkmak var. İşte yol budur.

İniş mi, Düşüş mü? Bilinç Farkı

İnsan bir yere iner, bazen bir yere düşer; ikisi arasındaki fark bilinç farkı, tercih ve irade farkıdır. Ruhsal bilincimiz itibariyle biz yeryüzüne inmeyi tercih ettik; ama psikolojik bilinç düzeyinde bakarsak bu bir düşüştür — psikolojik benlik bizi kuşattı ve ona tâbi olmaya başladık. Yol nedir? Psikolojik bilinçten tekrar ruhsal bilince dönüş.

Adem cennetten düştüğünde "ya Rabbi, ben nefsime zulmettim; sen merhametli ve koruyucusun" dedi. Bu ruhsal bilincin ifadesidir. Herkese başkaları zulmediyor der ama Adem şeytanı bile suçlamadı. Şeytan ise "senin yüzünden ben saptım" diyerek Allah'ı suçladı — psikolojik benlik böyle der: "bu bana zulmediyor, bu beni öfkelendiriyor, bu beni çileden çıkarıyor." "Ben kendime zulmettim" diyorsan ruhsal bir bilince işaret edilir. Psikolojik benliğin tavrını, argümanlarını, tercihlerini tanımak zorundadır yolda olan insan; onu gerçek kendimiz olarak algılarsak yol diye bir şey söz konusu olmaz, çünkü psikolojik benliğin yolu kendini tatmin etmektir, başka bir derdi yoktur.

Tasavvufun başı "nefse muhalefettir" denilir; ama o nefis senin gerçek özün değildir, sana verilmiş bir duyu ve algı kabiliyetidir. Onu referans alırsan tasavvuf, maneviyat diye bir şey olmaz — o zaman maneviyatı psikolojik benliğe malzeme yapmış olursun, bilsen de bilmesen de. Bir uçağı yatak odası olarak kullanabilirsin ama bu yanlış bir kullanımdır; uçaktan istifade etmiş olmazsın.

Karnı Aç Olana Şarkı Söylersen

Mevlana'ya atfedilen bir söz: "karnı aç olana şarkı söylersen seni midesiyle dinler." Psikolojik benlik kendi tatminini arar; maneviyatı da kendi ihtiyaçlarını karşılayacak mı karşılamayacak mı diye dinler. Bazen eşler arasında "beni sevmiyor, beni değerli hissettirmiyor" diye şikayet edilir; "Allah var" desen bile onu dinleyen psikolojik benlik olduğu için istifade etmez — çünkü "ben bana bağlı, bana bağımlı birini istiyorum" der. Maneviyat bazen psikolojik benliğinizi doyurmaz, hedefi de o değildir; özümüze hitap eder.

Allah, dünya hayatında verdiği şeyleri kıskanmayın der. Niye ona bunu vermiş bana vermemiş diye uğraşmayın, adalet hikâyeleri üretmeyin — hepimizin aynı ruhu var, ruhta bir ve beraberiz. Dünya hayatı itibariyle Allah her insana farklı deneyimler yaşatır; ruhsal idraktaysan bu deneyimler arasında fark görmezsin, psikolojik idraktaysan mukayese edersin.

Bir soru sorana bakmak lazım — soru soran doğru bir soru mu soruyor? Adem'in yaptığı da buydu: "soru soran kim?" demedi, soru soran şeytandı, ona cevap aramaya çalıştı. Bir çocuk "bu kadar insan televizyona nasıl sığıyor" diye sorsa tebessüm ederiz, çünkü onun algısında bir eksiklik var; bizim içimizde de bilgi eksikliği olan, yanlış yerden bakan bir psikolojik benlik var, onun sorularına cevap üretmeye çalışmayız, "bunu soran kim" deriz.

"Affet" dendiğinde "niye affedeyim" diyen benlik psikolojik benliktir — üstüme para mı verecek, karşıdaki bir daha yapmayacak mı diye sorar. Ruhsal bilinç "karşımdaki zaten nefsine mağlup, o nefsin ve şeytanın mağduru" der, affetmekten daha tabii bir şey yoktur. Bir insan bir virüsle zehirlenip elini ayağını bilinçsizce savuruyorsa ona nefret eder misin? Duymazsın, çünkü farkında değil. Farkında olmayan bir insanı affetmemekten başka bir şey yoktur.

Habil-Kabil ve Firavun'un Sihirbazları: Yara Almayan Bilinç

Firavun'un önce yanında, sonra Musa'ya inanan sihirbazları, "sizi öldüreceğim" tehdidinden etkilenmediler; çünkü orada sonsuz ve ölümsüz varlıklarını hissettiler: "sen ne yapabilirsin ki, sen bizim ruhumuzu öldüremezsin, senin Allah'ın sana izin verdiği alan maddi ve zahiri alandır, biz Rabbimize kavuşuruz" dediler. Habil de bir yara aldığı algısına sahip değildi.

Ben bir insanın kötülüğünden yara alıyorsam, o "ben" dediğim şeyin ne olduğuna bakacağım. Diyeceğim ki benim psikolojik benliğim bundan yara aldı, ama ben o psikolojik benlik değilim. Ben eğer "şu anda çok kızgınım" desem özdeşleşmiş olurum psikolojik benliğimle, ona güç veririm ve onunla mücadele etme şansını da kaybederim. Ama özdeşleşmediğimde "içimde psikolojik benliğim itibariyle kızgın bir damarım var ama ben kendim o değilim" derim. Bir olayda üç şeyi görmeliyiz: bir dış etken, gözlemlediğimiz psikolojik benliğin tepkisi, ve ben kendim — bunların üstünde.

Gerçek Pişmanlık ve Özgürlüğün İlk Aşaması

Basit anlamda pişmanlık duymak ("çok pişmanım, nasıl böyle davrandım") gereksizdir. Gerçek pişmanlık, yanlış bir şeyi yapan benliği analiz edebilmektir — nasıl etkilenmekte, neyden tetiklenmekte, nasıl bir tepki vermektedir. Yoksa yanlışı yapan benlikle pişman olan benlik ayrıdır: yanlışı yapan işini yapmış, kenara çekilmiş; öbür benlik "ben niye böyle yaptım" der. Yanlış benliği huzura çağırmak, kendi içinde muhakemesini yapmak gerekir.

Kişi yoldaysa yaptığı yanlışların sayısının önemi yoktur; önemli olan, o yanlışın farkında olup olmadığı, onu analiz edip etmediğidir. "O da böyle davrandı, ben de böyle davrandım" demek zaten özdeşleşmedir; doğrusu "onun psikolojik benliği şöyle yaptı, benim psikolojik benliğim de bundan etkilendi, ben bunu kontrol edemedim ama onaylamıyorum" demektir.

İnsan işte sırf bu özgürlüğü tam anlamıyla kazanmak için çabaya devam eder. Beş sene evvelki bir olayı hâlâ o hâli yaşarcasına anlatmak, aynı negatif duyguyu tekrar yaşamak — bu ne kadar büyük bir tutsaklıktır. Yolda olmanın temel motivasyonu özgürlüktür. Bir insanı bütünüyle düşman ilan etmek yanlıştır; peygamber Mekke'de kendisine kötülük yapanlara bile düşmanlık hissetmedi, onların yanlış tarafını gördü ama özde onları sevdi, çünkü onlar da ilahi fıtratı taşıyor.

Psikolojik benliği ortadan kaldırmak gerekmez, tıpkı beden gibi; ona tâbi olmadığında bir binektir, tâbi olduğunda ayartıcı olur. İsa'nın eşeğe binip Kudüs'e girmesi gibi — eşek psikolojik benliği, İsa ruhani benliği temsil eder; eşek İsa'ya hizmet eder. Nasreddin Hoca'nın eşeğe ters binmesi de şunu anlatır: eşek sana muhalifse ona ters binirsin, onun gittiği yere değil hakkın gösterdiği yere gidersin — ama eşeği kesmez, terbiye eder.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): "İnananlar kurtulmuştur... kalpler Allah ile mutmain olur" mealindeki ayete işaret ediliyor (Ra'd sûresi bağlamına yakın, sure adı belirtilmemiş). --- ---