Hazreti Adem Kıssası ve Yaratılış Ağacı (1. Kısım)
Kısa Özet
Sohbet önce ikili ilişkilerdeki dört alan (kişinin ve karşı tarafın ihtiyaç/beklentileri ile yapabildikleri) üzerinden kısa bir analizle başlıyor. Ardından esas konuya geçiliyor: Kur'an ve Tevrat'taki Âdem kıssası, insanın önce Tanrı'da/cennette var olan hâli, sonra "yaklaşma" denilen ağaca (yaratılış/dünya âlemine) yanlış bir nazarla — yani ondan mutlak mutluluk, kalıcılık ve tatmin bekleyerek — yaklaşmasıyla yaşanan düşüş anlatılıyor. Dünyaya "arayıcı" gözüyle değil "müşahede edici" (gören, seyreden) gözüyle bakmanın doğru tavır olduğu; Hz. Yusuf'un dünyada hiçbir şey aramayan, sadece gören bir insan olarak yaşadığı vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İlişkilerdeki uyumsuzluk, tarafların ihtiyaç/beklenti alanı ile yapabildikleri alanının örtüşmemesinden kaynaklanır; mutluluk ve huzur ilişkilerde değil, insanın özündedir.
- Kur'an'daki her kıssa, bir defalık yaşanmış bitmiş bir olay değil, kıyamete kadar sürekli yaşanan evrensel bir kanunun ifadesidir.
- "Yaklaşma" denilen ağaç bizatihi kötü değildir; sorun, ona nasıl yaklaşıldığıdır — mutlak mutluluk, kalıcı mülk ve tatmin beklentisiyle yaklaşmak insanı cennetten (huzurdan) düşürür.
- Doğru tavır, dünyada bir şey "aramak" değil, Tanrı'nın isim ve sıfatlarının tecellilerini "müşahede etmek"tir; Hz. Yusuf böyle bir görücüydü.
- Hz. Yusuf'un duası ("beni Müslüman olarak vefat ettir") tam da hayatının zirvesinde, her şeye kavuştuğu anda söylenmiştir — bu, onun hiçbir şey aramadığının kanıtıdır.
İlişkilerde Dört Alan
Aklımdan geçen şey Hazreti Âdem kıssası üzerine, onun yorumu üzerine ilişkiler konusunda konuşmaktı ama sonra vazgeçtim, belki daha sonra daha ayrıntılı bir şekilde bir gün yaparız. Parantez içinde, belki daha önce de bahsetmiştim: hayattaki bütün ilişkiler — evlilik, arkadaşlık, dostluk ilişkileri olabilir — bu süreçte her bir kişi kendi içinde iki alana sahiptir. Bir tanesi, kişinin ihtiyaçları ve beklentileri alanıdır; ikincisi ise yapabildikleri ve yapabileceklerinin alanıdır. Bunu kişinin muhatap olduğu kişiyle ilişkisi açısından ortaya koyduğunuzda, ortada dört tane alan görürsünüz: bir tarafın ihtiyaç ve beklentileri ile yapabildikleri, karşı tarafın ihtiyaç ve beklentileri ile yapabildikleri. Bunlar birbiriyle çapraz etkileşim içindedir. Mesela benim ihtiyaç ve beklentilerim, muhatabımın yapabildikleri ve yapabilecekleriyle karşılaşır. Orada ne kadar fazla uyum varsa, ne kadar ortak alan varsa o kadar iyi uyuşabiliriz; ne kadar az varsa o kadar zor anlaşırız, birbirimizle negatif bir etkileşime gireriz.
Mesela diyelim ki siz takdir ve ilgi bekliyorsunuz, karşıdaki sizi küçümsüyor — ne oldu burada? Zıt bir ilişki vuku buldu. Orada ilk anda oluşan şey zıtlaşma ve defirdir (tepkidir). Ama diyelim ki siz ilgi ve takdir bekliyorsunuz, karşıdaki ilgi ve takdir göstermiyor ama küçümsemiyor da, aşağılamıyor da, tamamen umursamaz da davranmıyor; sadece ihtiyaç duyduğunuz oranda ve ölçüde ilgi ve takdir görmüyorsunuz. O zaman ne olur? Problem olur. Bu, hayattaki bütün ilişkilerin oturduğu konseptir.
Bunu ilgililere söylüyorum. Arkadaşlık gibi ilişkilerde belki bu tercih edilebilir bir şey ama ailede ya da eş seçiminde bu olmuşsa ve gerçek bir sorun çıkarsa, bunun çözümüne yönelik ayrı bir analiz gerekir. Eğer kişi "ben tamamen psikolojik duyarlılıklarıma odaklıyım ve bu çerçevede olaya bakıyorum" derse, dersin ki "senin psikolojik tatminin bu ilişkide en fazla yüz üzerinden kırktır, kabul et ya da etme." Ama ruhsal bir dönüşüm ihtiyacı hissediyorsan — geçen birine söylediğim gibi, "senin mutluluğun ne evliliğini devam ettirmendedir ne de boşanmandadır" dedim. Ama sen diyorsan ki "benim mutluluğum, ben psikolojik düzeyde yaşıyorum ve onun dışında başka bir şeyle ilgilenemem", o zaman o ilişkinin parametreleri ve haritası budur; buna göre karar vermek gerekir.
Bütüncül düzeyde baktığımızda her zaman şunu bilmeliyiz: mutluluğumuz ve huzurumuz ilişkilerimizde değildir, insanlarla ya da dünyayla olan ilişkimizde de özünde değildir. İnsanın bunu anlaması oranında ruhsal bir dönüşüm ve gelişim imkânı vardır. Verdiğimiz örnek, parantez içinde: Firavun'un karısı Hz. Âsiye mutlu muydu? Mutluydu, huzurluydu — ama kocası Firavun'du, bir peygamber kocası yoktu. Hz. Âsiye, Peygamberimizin ifadesiyle cennet kadınlarının efendilerinden birisidir. Kâmil, kemale ermiş, mutlu, huzurlu ama kocası Firavun; bu onu engellememiş. Ama bu neye bağlı? Başka bir bakış açısına bağlı. Kişi psikolojik düzeyde hayatına bakacaksa o zaman ölçüleri ve parametreleri farklı olur.
Kur'an Kıssaları: Evrensel ve Sürekli Yaşanan Kanunlar
Kutsal kitapların bize anlattığı bütün veriler aslında her insanın hayat içinde yaşadığı ve yaşaya geldiği şeylerdir. Bir sufinin ifadesiyle, kutsal kitaplarda hiçbir kıssa yoktur ki manası, özü ve işaret ettiği gerçeklik itibarıyla kıyamete kadar yaşanacak olmasın — mutlaka yaşanır. Nuh kıssasını, Hz. Yusuf'u, Hz. Yunus'u okuduğumuzda, bütün kıssalar aslında hepimizin hayatında bir anlamı, bir yeri, bir gerçekliği olan şeylerdir. Bediüzzaman'ın diliyle ifade edersek: Kur'an'da anlatılan her bir hikâye — özel anlamıyla hikâye — genel ve evrensel bir kanunun ucudur. O kanun geneldir, evrenseldir, bütün hayat boyunca işler. Hz. Yusuf'un yaşadığı şey, bizim okuduğumuz kıssa olarak değil, genel bir kanun olarak — sen de ya Yusuf gibi olursun ya da olamazsın. Bir kere yaşanmış olmuş ve bitmiş bir hâdise değil, sürekli yaşana gelen ama içeriği, manası itibarıyla.
Bediüzzaman, Hz. Yunus'un balığının nefis olduğunu söyler. Eğer sen nefis tarafından yutulursan, balığın karnındaki Yunus'a benzersin — her yer karanlıktır, hiç kimse seni anlamıyordur. Ne deniz o uçsuz bucaksız dalgalı deniz seni anlar, ne balık seni anlar, ne kimse senden haberdardır. Biz bunu yaşamıyor muyuz? Nefis balığı seni yuttuğunda sen hayatı öyle algılıyorsun. Ama o manevi farkındalığı ve arayışı gerçekleştirdiğinde Hz. Yunus balığın karnından kurtuluyor ve her şeyi olduğu gibi algılayan, idrak eden bir noktaya geliyor. Bunu daha önce bir derste yaptığımız için şimdi açmıyorum. O balık nefistir; atıldığı deniz ise dünyadır — dünya hayatının çalkantılı ve sürekli değişken yapısı.
Hiç böyle tamamen ve sürekli dalgasız bir deniz olacağını tahayyül ediyor muyuz? Etmiyoruz, değil mi? Ama dünyanın böyle stabil olmasını istiyoruz — "ne güzel hayatımı kurdum, bozulmasın" diyoruz. Öyle bir deniz yok, yapı itibarıyla böyledir. Bir ermişin ifadesiyle, değişim üzerine oturan bir âlemde hâdiselerin tamamen senin ihtiyaçlarına uygun bir şekilde istikrar kazanmasını aramak boşunadır; böyle bir şey mümkün değildir. Karanlık içinde kaldı denildiğinde, o karanlığın da "istikbal" olduğu söylenir. İstikbalimiz nedir? Benlik nazarıyla baktığımız için karanlıktır — "kim bilir ne olacağım" deriz. Ama bak neyle bakıyoruz buna? Benliğin nazarıyla. Hâlbuki demiyoruz ki: Allah beni ben kendimin farkında değilken yaratmış; göz nedir, kulak nedir, ayak nedir, el nedir bilmezken bunları vermiş. Ben şimdi nasıl diyebilirim "kim bilir ne olacak benim hâlim" — yoksa "bakalım Allah benimle ne yapacak" mı diyeceğim? Birisi benlik nazarıyla, benliğin karanlığı içinden hayata bakmak; öbürü yaratıcının farkındalığı üzerinden kendine bakmak.
Hz. İsa'nın deyimiyle, bir çömlekçi bile eliyle ürettiği bir çömleği fırlatıp atmaz. "Sen, Allah'ın kendi eliyle yarattığı bir varlığı nasıl göz ardı edeceğini ve kendi hâline bırakacağını düşünüyorsun? Böyle bir şey olmaz." Ama ben böyle hissettiğimde, kendi benliğimin içine düşmüşüm ve onun perspektifiyle bakıyorumdur — "ne olacak benim hâlim" derim. Öyle diyeceğime "Ya Rabbi, benimle ne yapacaksın, ne yapmayı düşünüyorsun, inşallah iyi şeyler yaparsın" derim; bunu bir duaya da dönüştürebilirim: "Ya Rabbi beni razı olduğun hâle eriştir ve beni razı olduğun işlerde kullan" derim. Bu, farkındalık içeren ve Tanrı bilincine sahip bir anlayışın ifadesidir. Ama öbür türlü, "ben ne olacağım" — bak, anne karnında bunu soran çocuk var mı? Sormuyor; "bakalım Allah beni ne yapacak" diyerek adam gibi geliyor.
İşte aslında Kur'an'da anlatılan bütün olaylar, bir hakikatin, evrensel bir gerçeğin, evrensel bir kanunun tarifidir ve onu bize anlatır. Kur'an'da anlatılmasının esprisi budur. Ne güzel olur, Kur'an kıssalarının taşıdığı evrensel kanunlar — gerek toplumsal hayata bakan, gerek kişisel hayata bakan, gerek kişinin Allah'la ilişkisine bakan, gerek kişinin dünya hayatıyla ve birbiriyle ilişkisine bakan bütün yönleriyle — açılsa, o zaman gerçekten onları anlamış olacağız, deşifre etmiş olacağız. Bunu en iyi anlayanlar da sufilerdir; biz buna işârî yorum diyoruz.
Âdem Kıssası: Bilgi Ağacı ve Yaşam Ağacı
Şimdi Âdem kıssasında iki temel versiyon var: birisi Kur'an'ın anlatımı, birisi de Tevrat'ın anlatımı. Bazen Tevrat'ın bazı anlatımlarına da değineceğiz. Kur'an'da bir ağaçtan bahsedilir; Tevrat'ta ise iki ağaçtan bahsedilir. Tevrat'ta bahsedilen ağaçlardan bir tanesi bilgi ağacı, bir tanesi de yaşam ağacıdır. Bunlar bize neyi ifade ediyor? Biz varlık olarak kendimizi nasıl algılamalıyız? Bu anlatının çerçevesinde biz neyiz? Biz önce ruhsal olarak Tanrı'da var olan, onda olan bir yapıdayız; Tanrı'daydık, Tanrı'da vardık. Böyle bir asli boyutumuz var — bu istisnasız hepimizin. Bu, tıpkı bir bebeğin anne karnında olması gibidir; insan Tanrı'dadır.
Daha sonra bir cennetsi boyut yer alıyor — bir ayrılma var ama Tanrı'da olduğunun ve Tanrı ile olduğunun farkındalığı var. Biz buna cennet hayatımız diyoruz. Bunun bir yansıması aslında bebeğin ilk hâlidir — hiçbir negatiflik taşımadığı belki ilk günleri, belki anne karnındaki dönemlerinin bir kısmı. Orada her şey Allah'a dönüktür. O sürecin temel özelliği, her şeyin Allah'a dönük olmasıdır; her ne ihtiyaç hissediyorsa Allah'ta buluyor ve Allah'ta bulacağının da farkında. Herhangi bir yerde bir arayışı yok; ne kendinde arıyor ne de dışsal herhangi bir şeyde. Aradığı her şeyi Allah'ta buluyor ve Allah'ta bulacağının farkında. Bu da cennetsi hayatımızdır.
Sonra büyük travma veya büyük problem başlıyor: Allah "şu ağaca yaklaşma" diyor. Demek ki bir ağaç var ve yaklaşmaması tavsiye edilen bir ağaç var. Tevrat bunu biraz açıyor: yaşam ağacı ve bilgi ağacı. İnsanın kendisini bireysel olarak ve Allah'tan ayrı olarak yaşadığını düşünmesi — mesela "ben yaşayan bir canlıyım, ben yaşıyorum" diyorum, sanki bağımsız bir yaşayabilme imkânım varmış gibi, bağımsız bir yaşayan canlıymış gibi kendimi hissediyorum. İşte bu yaşam ağacıdır. Bir de göreceliliği analiz eden, sınırlı bir açıdan bilen bir tabiatım var — bu da bilgi ağacıdır.
Yaklaşma Yasağının Anlamı
Peki bunlara yaklaşılmaması ile bize anlatılan şey nedir? Bunlara yaklaşıldığında kişinin neye yaklaştığını bilerek yaklaşması gerekir. Eğer bu bilgiye sahip değilse yaklaşmamalıdır. Bazıları der ki "madem yaklaşma..." — dikkat edin, bu büsbütün kötü bir şey değil. Niteliği bilindiği oranda kendine ait nitelikleri, kendine ait değeri olan bir şey. Fakat bilinmediğinde — işte o bilinmediği dediğimiz şey ne? Şeytanın tavsiyesi ya da tavrı olarak bize kutsal kitaplarda anlatılan şey. Tevrat'taki anlatımda "sen de Tanrı gibi olmayasın diye" der — "Tanrı bunu niye sana yasakladı? Tanrı gibi olacaksın diye, olmaman için Allah bunu yasakladı." Dikkat edin, aslında büsbütün yanlış bir şey değil. Mesela ben yaşıyorum, ilmim var, iradem var, kudretim var — Tanrı gibiyim bir açıdan. Hatta egom yüksekse "yaratırken Allah bana niye sormadı" derim, sanki ondan ayrı bir "ben" varmış gibi. Ne yaptım aslında? Bir "ben" var, onun iradesi, kudreti, ilmi, talepleri, yapmak istedikleri var. Ne yapıyorsun? Tanrı'nın sıfatlarını kazanıyorsun bu bilinç ve bu hayata geldiğinde. Bu büsbütün kötü değil. Ama Tanrı gibi olduğunu zannediyorsun; oysa bunların Tanrı'nın sıfatlarının yansımaları, gölgeleri olduğunu algılarsan, o zaman ağaca yanlış bir şekilde yaklaşmamış oluyorsun.
Benim ilmim onun ilminin bir yansıması, benim "ben" dediğim şey onun mutlak benliğinin bir yansıması, benim kudretim onun sonsuz kudretinin bir iz düşümü — o zaman ikilik olmuyor. Oraya yanlış yaklaştığımızda ortaya çıkan ilk şey ikiliktir: ben ve Allah. Bütün problem, bütün trajedi oradan doğuyor — "ben ve Allah" noktasına geliyorsun. İkincisi, göreceli âlemin bilgisini ediniyorsun ama mutlakın bilgisini unutarak; sonsuz ve mutlak olanın farkındalığını unutarak sınırlı ve göreceli olanın bilgisini ediniyorsun. Bu da bilgi ağacına yanlış yaklaşmadır. Yoksa Tanrı insanın cahil ya da bilgisiz kalmasını istemiyor; sınırlı ve göreceli olanın bilgisine eğilim gösteriyorsun ve orada bir yanılgıya düşüyorsun.
Zaten Âdem tam bu noktada yeryüzüne iniyor — yani benlik tuzağının içine düşüyor, çünkü ikilik oluştu. O ikilik insanın aslında trajedisidir. Sufiler buna yetimlik derler. Nasıl bir çocuk anne babasından ayrılır, yetim öksüz olur — geleneğimiz buna yetimlik der. Ya yetimlik devam eder, ya yetimlikten kurtulursun. O yetimlik, ondan ayrı olduğumuzu zannetme yetimliğidir; onun sevgisinden kopuk, yakınlığından mahrum, sonsuz kuşatıcılığından uzak olduğumuzu zannetmenin meydana getirdiği yetimlik. Bu yetimlik bize zorluklar ve travmalar hediye ediyor. Dolayısıyla ne yapıyorsun? O yetimliği tolere etme, giderme, kapatma ihtiyacı hissediyorsun. Neye ihtiyacın var? Sevgiye, ilgiye, kimliğe ihtiyacın var; güvene ihtiyacın var; yaşamaya ihtiyacın var. Bütün bunlardan mahrum olduğunu düşünüyorsun. Hâlbuki bunu düşündüğünde ve yanlış bir yerde bir arayışa girdiğinde işte o kutsal metinlerin "yaklaşma" dediği tam da budur.
Niye yaklaşma? Çünkü buna yaklaşabilmen için irfana sahip olman gerekir; irfana sahip olmadığın müddetçe her yaklaşmanda elin kanayacak, acı yaşayacaksın, çünkü buna yanlış bir perspektifle yaklaşıyorsun. Mesela dünyanın seni mutlu edeceğine inanarak yaklaşıyorsun — "hayatta bir şeyi başaracağım, bu beni mutlu edecek; insanlar takdir edecek, 'ne güzel yaptı' diyecekler, ben de mutlu olacağım." Bak nasıl yaklaşıyorsun? Yanlış yaklaşıyorsun — "bir şey yapacağım ve kendimi ispat edeceğim" diyorsun. "Biyolojik hayatımı devam ettirmek istiyorum, ne kadar uzun yaşayabilirim" diyorsun — yanlış yaklaşıyorsun. Bunların hepsi o ağaçla kastedilen şeydir; yaradılış ağacına yanlış yaklaşıyorsun.
Yaratılmış ve Yaratılmamış Taraf
Çok ilginç bir şey daha var: yaratılış ağacının üstünde bir özelliği var Âdem'in. İnsanda deyim yerindeyse yaratılmamış bir taraf var — Allah'ın yarattığı bir tarafımız var, Kur'an'da çamurla ifade ediliyor. Bir de yaratılmamış, Tanrı'nın ruhundan üflediği olarak tarif edilen bir tarafımız var. Bir yaratılmış tarafımız, bir de yaratılmamış tarafımız var. Yaratılmamış tarafımız Tanrı'ya döner, yaratılmış tarafımız yaratılmış olan âleme döner. Mesela Hindular ya da bir kısım gelenekler ölüyü yakıyor; neden? Kül oluyor, değil mi? Çünkü zaten küldü. Senin çok önemsediğin, çok şey olarak gördüğün beden, sadece beden itibarıyla — ruhun bir aracı olmaklığından çıktığında — topraktan başka bir şey değildir. Bir küldür. Ve aslında sana onu gösteriyor: beden itibarıyla topraksın, eğer kendini bir beden olarak görüyorsan; bedenin sonucu yakılsa da böyledir, yakılmasa da toprağa gömülse de topraktır, yakılsa da küldür yine topraktır. Ama sen bundan mı ibaretsin, yoksa bu bedeni kullanan daha üst düzeyde bir varoluşa mı sahipsin?
Dolayısıyla yaratılış ağacına yaklaşım tarzımız bizi hayatta zorlayan bir şeydir. Problem yaratılış ağacında değil, yaratılış ağacına yaklaşım biçimimizdedir. Biz ondan "yaratılmamışlık özelliği" istiyoruz aslında — yaratılmış olan bu âlemden mutlaklık ve mükemmellik bekliyoruz. Melek gibi olacaksın Kur'an'ın tarifiyle, bir de yıkımı olmayan bir mülke sahip olacaksın diyor — ne kadar mükemmel bir şey bu, ne kadar önemli bir şeye işaret ediyor. Biz de demiyor muyuz "ya şöyle bir şey olsa mutlu olacağım" diye? Oradaki melekten kasıt, saf mutluluk hâlini elde etmektir. Ama dikkat edin, ne ile? Evet, saf mutluluk ve huzur insanın doğasında var; fakat o nerede? Kur'an'ın ifadesiyle Allah'ı hatırlamakta. Yoksa hayatın içindeki olgularda, insanlarla ilişkilerimde değil.
İkincisi, "yıkımı olmayan bir mülke sahip olacaksın" diyor. Hâlbuki hiç kimse bu âlemde herhangi bir şeyi kalıcı bir şekilde mülk edinebilmiş mi? Rasyonel olarak düşündüğümüzde bile, inançlı olması gerekmeyen bir insan bile, bu âlemde çakıl taşı kadar bir şeyi bile kalıcı olarak mülk edinememiştir. Geçici olarak elde veriliyor, emaneten veriliyor, mülk değil. Ama şeytan orada "kalıcı bir mülke sahip olmayasın diye sana yaklaşma denildi" diyor. Buradaki temel şey, yanlış bir şekilde yaklaşmamaktır. Yoksa her hâlükârda biz kâinat ağacına, bu âlem ağacına yaklaşacağız — fakat buna yaklaşırken hangi motivasyonlarla, hangi anlayışla yaklaşıyorsun?
Mesela Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en son "kendini gerçekleştirme" vardır — kimliğini bulma, kendin olma. Neyle kendim olacağım? Kendim neyim ki, acaba kendimi neyi gerçekleştireceğim? Bu konuda bize bir izah veriliyor mu? Psikolojik düzeyde kendini gerçekleştirme — mesela "ben zeki bir insanım, zekamı ortaya koyduğum bir şey üreteceğim ve onunla zeki olduğum fark edilecek, kendi zekamla övüneceğim, o zaman kendimi gerçekleştirmiş olacağım." Ya da "beni seven, ilgi duyan, yakınlık hissettirecek, anlaşılmışlık hissi verecek ilişkilerim olacak, kendimi gerçekleştirmiş olacağım." Peki kendin kim? İşte bu noktada insanın en büyük yanılgısı — Kur'an'ın ve bütün kutsal kitapların ifade ettiği "yaklaşma" budur.
Düşünün, bize böyle ütopik, uzayın bir tarafında olmuş bir hikâye mi anlatılıyor, yoksa bu bahsettiğimiz hikâye mi anlatılıyor? Bize niye anlatılıyor bu — "bir Âdem'in teki bir ağaca yaklaşmış yaklaşmamış, elma ağacını ısırmış mı ısırmamış mı" hikâyesi mi bu? Yoksa aslında bize "sen bir Âdem'sin ve böyle yaklaşma, çünkü böyle yaklaşıyorsun, böyle yaklaşırsan cennetten düşersin" mi deniyor? Yani ruhsal ve manevi farkındalıktan ve onun huzurundan düşersin. Sonra "Âdem yemeseydi biz gelecek miydik, gelmeyecek miydik" diye tartışmaya gerek yok; "bir masal mı bu, bir tek Âdem'in biri elma yedi de biz onun yüzünden mi böyle olduk" diye düşünmeye gerek yok. Böyle bir şey yok — biz her gün o hâdiseyi yaşıyoruz. O zaman bakacağız: ben ağaca nasıl yaklaşıyorum? Allah'ın "yaklaşma" dediği tarzda mı, yoksa şeytanın bana önerdiği tarzda mı yaklaşıyorum, yoksa Allah'ın gösterdiği tarzda mı?
Arayıcı mı, Müşahede Edici mi?
Dolayısıyla insan âlemde ne arar? Aslında insan âlemde hiçbir şey aramaz; ya da şöyle diyelim, insan âlemde Tanrı'nın ilminin, kudretinin — bir başka ifadeyle isim ve sıfatlarının — yansımalarını görür. Aramaz bir şey insan, bir şey görür âlemde; ama ihtiyaç anlamında bir şey aramaz. Arifler böyledir: âlemde bir şey aramazlar ama âlemi müşahede ederler, âlemde bir şeyler görürler. Onların arama alanı Tanrı'dır ve Tanrı'dan gelen kendi özleridir; onların aradığı budur. "Ne arıyorsun bu dünyada?" "Hiçbir şey aramıyorum ama âlemde bir şeyleri görüyorum." Âlemde görecelilikleri görüyorum, farklılıkları görüyorum, farklı farklı yaratılış düzeylerini, algı düzeylerini, bilinç düzeylerini görüyorum ve onlarla insan olarak muhatap oluyorum — hakiki bir insan olarak muhatap oluyorum.
Bugün bir arkadaş dedi ki: vefasızlık yapan, yüzeysel ya da üç kâğıtçı olan bir insan gördüğünde rahatsız olmuyor musun, kızmıyor musun, nefret etmiyor musun? Hayır. Ama niye etmiyorum? Çünkü o bahsettiğin şeylerin zıttını aramıyorum zaten. Nasıl insan ekmeğe ihtiyacı olduğunda yiyecek bir ekmek arar, eline taş gelirse küfreder, ya da bozuk bir ekmek gelirse kızar — ama sen âleme bir arayıcı nazarıyla mı yaklaşıyorsun, yoksa anlama nazarıyla mı yaklaşıyorsun? Bir insanı vefasız gördüğünde dersin ki "sen aslında hayatı yanlış algılıyorsun, yanlış yerden bakıyorsun, yanlış bir tutum içindesin" ama hiçbir rahatsızlığın olmaz burada. Neden yok? Çünkü arayıcı değilsin, müşahede ediyorsun.
Neyi göreceğini bilerek, prensip olarak âlemin ne olduğunu ve âlemde ne göreceğini bilerek âlemi o farkındalıkla görmek, o farkındalıkla yaklaşmak. Bu âlemde Hz. Yusuf'un gördüğü gibi haksızlık da göreceğim, ihanet de göreceğim, iftira da göreceğim; tam aksi bir şekilde takdir de belki göreceğim, hürmet de göreceğim, övgü de göreceğim, bir konuma layık görülmeyi de göreceğim. Hepsini göreceğim. Şimdi Yusuf nasıl bir görücüydü? Arayıcı değildi.
Hz. Yusuf'un Duası
Bir âlimin ifadesiyle, Yusuf kıssasının sonuna baktığımızda Hz. Yusuf'un duasıyla karşılaşırız. Duası ne? "Ya Rabbi, beni bir Müslüman olarak vefat ettir" — yani sana tam teslim olmuş biri olarak vefat ettir — "ve beni salihlerin arasına kat." Bunu ne zaman söylüyor? Kuyuya atıldığında söylemiyor, köle diye satıldığında söylemiyor, iftiraya uğradığında söylemiyor, hapiste söylemiyor. Biz böyle bir şeyi ne zaman söyleriz? Mutsuz olduğumuzda, hayat zor olduğunda söyleriz, intihar etmek isteriz. Ama Bediüzzaman diyor ki, bunu Hz. Yusuf ne zaman söylemiş? Kardeşleri gelmiş, özür beyan etmişler, babasına annesine kavuşmuş, Mısır'ın önemli bir mevkiini işgal etmiş, herkesin takdirini övgüsünü kazanmış, herkes ona hürmet ediyor — tam o anda bunu söylüyor.
Şimdi bu dünyada bir şey arayan adamın sözü müdür bu, yoksa dünyada bir şeyleri görüp yoluna devam edecek bir insanın sözü müdür? Bir arayıcının sözü değil. Eğer bir arayıcının sözü olsaydı, "Ya Rabbi yeni huzura kavuştum, yeni mutlu oldum, tam düzenimi kurdum, senden talebim biraz bana hayat, ömür ver de biraz bunun tadını çıkarayım, daha yeni düzlüğe çıktık" derdi. Bak böyle bir şey yok. Çünkü arayıcı değil; çünkü buranın bir şey aramak için olmadığını biliyor.
Biz diyoruz ya, çok basit indirgen bir şekilde artık kimse kullanmıyor ama derler ki: "nereye geldin, niye geldin, kimsin, necisin?" Din bunları sorar. Aslında basit ama çok önemli sorular. Kimsin? Tanrı'nın iki eliyle yarattığı, özenerek yarattığı, yaratılmış olan tarafın ve yaratılmamış olan tarafı olan bir varlıksın. Bak kimsin? Ve necisin? Bediüzzaman'ın tabiriyle "aziz bir misafirsin." Bir misafirsin sen burada; yoksa "şu koltuğu çok beğendim, şu obje çok hoşuma gitti, bunu bir götüreyim" diyen bir misafir aziz bir misafir değildir; "ben burayı çok beğendim, burada kalacağım" diyen bir misafir de aziz bir misafir değildir. Aziz misafir nedir? Gelir, oraya oturur, görür, sohbet eder, sonra evine gider. Biz neciyiz burada? Aziz bir misafiriz — olabilirsek.
İki: nereye geliyoruz? Bir şeyleri göreceğimiz bir yere geliyoruz, bir şeyleri arayıp bulacağımız bir yere gelmiyoruz. Kim arayıp da bulmuş? Kim bulup da elinde tutmuş ki? Kim gençliği arayıp bulmuş — arayıp bulanı da var, ölmezse. Fakat elinde tutanı görmüş müyüz? Yok. Kim gençliğini elinde tutmuş? Kim güzelliğini, yakışıklılığını, o fiziksel gücünü, kuvvetini sürekli elde edip devam ettirebilmiştir? Öyle bir şey yok. O zaman biz burada bir şey aramıyoruz; burada bir şeyler görüyoruz ve göreceğiz. Gördüğümüz şeylere de ilahi temelli bir bilinçle yaklaşacağız — işte o zaman Âdemlik gerçekleşmiş olacak. Eğer arayıcı olarak yaklaşırsan, bil ki cennetten düşeceksin; hem de çok kötü, sert, travmatik bir düşüş.
Tabi ki Bir Başka Açı Var
Burada bir başka açı da şu: biz aslında psikolojik olarak aradığımız şeyleri burada aramak yerine, o yaratılışta aramak yerine Tanrı'da bulduğumuzda, gerçek anlamda fıtri dengemize dönmüş oluyoruz. Mesela Hz. Yusuf, "babamı kaybettim, belki ölmüştü, ya böyle bir baba yerine geçecek bir şey bulsam" dememiş — dünyadaki bir şeye, dünyadaki bir şeyle karşılık arama yanılgısına düşmemiş. Amiyane tabirle, erkek veya kadın sevgilisinden ayrılan biri üzülür, "olsun, başka sevgili bulursun" denir — çözüm bu değil; yeryüzünde kaybettiğin bir şeyi yine yeryüzünde başka bir şeyle geçici olarak ikame etmek. "Ben zaten aradım, buldum, kaybettim, bunun tadını aldım, bu dünyanın ne menem bir şey olduğunu anladım; sen bana niye yine aynı yerde bir şeyler ara-bul diyorsun?"
Bir Hintli bilgenin ifadesiyle: bir tencerede kaynayan pirinç tanelerinin pişip pişmediğini anlamak için bir-iki tanesini yoklaman kâfidir; bütün tencerdeki pirinç tanelerini teker teker yoklamana gerek yok. Bu dünyanın mahiyeti budur. Dünyanın mahiyetini anladığımızda dünyaya da gerektiği değeri verebiliriz. Ama arayıcı olduğumuzda, rahatsız olduğumuz için reaksiyonel tepki veriyoruz — itiyoruz onu, aşırı tepki veriyoruz, "sen benim tam aradığım değilsin" diyoruz ve onu toptan reddedebiliyoruz. Ama görücü olsak, âlemi görme anlayışı üzerinden yaklaşsak, analiz edeceğiz, göreceğiz. Bir sınıfa girersin, laboratuvar sana bir suyun içeriğini sıralar — şu kadarı su, şu kadarı magnezyum, şu kadarı şey. Sen içme suyu arıyorsan ve o tadı şeyse "ne biçim su" dersin, çöpe atarsın. Ama görücüysen analiz edersin. Arayıcıysan, aradığın gibi değilse dışlarsın ve tepkisel davranırsın.
Mesela bugün bir garson biraz kaba davrandı bir yerde; hemen "bunun ne hakkı var, garsonluk yapıyorsa böyle davranamaz" denir. Bana ilk gelen soru ise "bu adam bunu niye yapıyor, acaba patronuyla mı kavga etti, memleketten yanlış bir haber mi almış" olur. "Millet sabah sabah jiple gelip burada çay içiyor keyif yapıyor, biz de onlara mecburen kölelik yapıyoruz" böyle bir algıyla mı davranıyor diye düşünürüm. Anlamak benim ihtiyacım olan şeydir, doğru bakış açısı onu anlamaktır. Ama arayıcı nazarıyla yaklaştığımda onu anlayamam; aradığım şeyi bulamadığımda bir şeyi itiyorum, hazmedemiyorum, nefret ediyorum, dışlıyorum, suçluyorum ya da kırılıyorum. Ama görücü olduğumda "bu da nasıl bir şey acaba" der, anlamaya çalışırım. Elbette ona bir pay olsun diye bir şey yapmak ayrı bir şeydir, o işin ayrı bir alanı. Mesela adama gülümsersin, "bugün moralin bozuk görünüyor, ne derdin var" dersin, ya da adama teşekkür edersin — belki o andaki negatif psikolojisini biraz hafifletirsin. Ama arayıcıysan bunu yapamazsın.
Âdem'in "Yaklaşma" İfadesinden Bize Düşen
İşte Âdem'in "yaklaşma" ifadesiyle anlaşılması gereken şey budur: Allah bana bu âleme nasıl yaklaşma diyor, ben şu an nasıl yaklaşıyorum? Hepimizin her zaman kendimize sorması gereken budur — âleme, hayata, ilişkiye dair her konuda. Mesela hasta olduğumuzda buna nasıl yaklaşıyoruz; yakında öleceğimizi bildiğimizde buna nasıl yaklaşıyoruz? Mesela kendimize soralım: bir yıllık ömrün var dense, bu olaya nasıl yaklaşırız? Allah'ın yaklaşmamızı istediği noktadan mı yaklaşıyoruz, yoksa şeytanın "yaklaş" dediği noktadan mı yaklaşıyoruz?
"Hayatım bitiyor, ölüyorum, niye ben burada mı bitecekti" — bunların hepsi yanlış yaklaşımlar. Ama ben bu dünyaya Allah'ın ruhunu taşıyan bir varlık olarak geldim ve bir misafir olarak geldim; muhtemelen misafirliğim şu zamanda bitecek. "Ben de efendi efendi gidiyorum, dünyaya güle güle diyorum. Kızmıyorum, nefret etmiyorum, kıyaslamıyorum, çekip gidiyorum. Rabbime de 'sen benim dostumsun, sen her zaman benimleydin ve benimlesin' diyorum ve Rabbime dönüyorum." Böyle yaklaştım.
Hayatta insanlarla olaylar yaşadık — mesela Hz. Yusuf örneğindeki gibi, ya da "eşimle anlaşamıyorum, beni anlamıyor, ne yapacağım, ne kadar kötü kaderim var" — bir insanı eşi anlamıyorsa bundan daha berbat bir şey olabilir mi diyorum mesela. Bu nasıl bir yaklaşım? İyi bir yaklaşım değil. Bir süre elmayı yiyoruz — hem de çekirdeğine kadar. Âdem bir defa ısırmış, tadını almış, anlamış. Biz dibine kadar yiyoruz, belki başka bir şey buluruz diye. Yok, başka bir şey yok; dünyanın mahiyeti bu.
O meşhur hikâyede olduğu gibi — Hallâc-ı Mansûr için anlatılır: arkadaşları, talebeleri demişler ki "sen Allah katında sevilen bir kulsun, bir dua et de bize cennetten bir meyve göndersin." Gökten bir elma düşmüş, kesmişler, bakmışlar kurtlu. "Ya böyle cennet meyvesi de kurtlu olur mu" demişler. O da "dünyaya düştü" demiş, "yani dünyaya girdi, o yüzden kurtlandı." Bu ne demek? Dünya, yani yaratılış ağacı, sınırlıdır, göreceldir, kusurludur; tabiat olarak böyledir. Bunu müşahede eden bir anlayışla yaklaştığında ortada bir sorun yoktur — dersin ki "eşim, arkadaşım şu anda böyle bir durumda, beni anlayabilecek bir durumda değil; zaten çok şükür ki beni anlayan Rabbim var, elhamdülillah. O beni anlamıyor, ben onu anlayayım. Belki benim onu anlamam onun kendi kendisini anlaması konusunda yardımcı olur, onun kendi kendisini anlaması belki beni de anlaması konusunda daha geliştirici bir şey olur." Ama benim derdim "aman beni anlasın, anlamazsa mutsuz olurum" değil. Öyle bir arayış değil.
Hayatta bizim önümüze her zaman çıkan şey şudur: bu yaratılış ağacına nasıl yaklaşıyorsun? Kendi yaratılmış yönüne nasıl yaklaşıyorsun? Bu âleme nasıl yaklaşıyorsun? İnsanların niteliklerine, tutumlarına, tavırlarına nasıl yaklaşıyorsun? "Bir şey bulacağım ve mutlu olacağım" nazarıyla mı yaklaşıyorsun, yoksa "bu âlem yaratıcının bir sergisidir, ben bu sergiyi müşahede etmek için geldim" nazarıyla mı? O zaman sıkıntı yok, doğru yaklaşmış oluyorsun.
Cennette Yaklaşılmaması Gereken Ağaç Ne İşi Var?
Bazen böyle sorular da soruluyor, güzel bir soru: cennette "yaklaşma" denilen ağacın işi ne? Cennet güzel bir yer değil mi? O ağaç öyle bir şeydir ki, ona sen doğru bir biçimde bakar ve yaklaşırsan cennetsi bir değere sahiptir; ama benlik ve negatif bir nazarla yaklaşırsan, o yaklaşılmaması gereken bir şeydir. Onun kendi mahiyetinde bir negativite yoktur; senin bakışına göre o değişiyor. Doğru bakarsan seni Allah'a götürür, sana Allah'ın sanatını, kudretini, sıfatlarını gösterir. Yanlış bakarsan "yaklaşma" denilen zararlı bir şey olarak görünür. Ama bu senin yaklaşım tarzınla ilişkili bir şeydir. O yüzden ârif âleme bakar, Tanrı'nın tecellilerini müşahede eder; gafil âleme bakar, "ne biçim dünya" der, ya da "ben bu dünyayı çok seviyorum" der ama sevdiğini söylediği dünyaya ertesi gün kızabilir — neden? Onunla ilgili bir şey değişmiyor, dünya olduğu yerde duruyor.
Bunu daha önce de belki bahsetmiştim, son olarak şununla bitirelim: bir ağaç düşünün, birisi altında sevgilisiyle oturup muhabbet ediyor, bir başkası onun meyvesinden yiyor, birisi de o ağaçta asılıyor (idam ediliyor). Şimdi ağaç aynı ağaç ama nasıl muhatap olduğuna göre o ağacın anlamı senin için değişiyor. Aslında ağaç aynı ağaç ama sen "asıldığım ya da asılacağım ağaç" diyorsun, "meyvesini yediğim ağaç" diyorsun, "sevgilimle oturup hoş sohbet ettiğim ağaç" diyorsun. Hangisi doğru aslında? Ağaç tek, kişiye göre değişiyor. Sen bu dünyaya "ne biçim dünya" diyorsun, öbürü "iyi ki bu dünyaya geldim" diyor, bir başkası başka bir şey diyor — aynı âleme bakarak bunu söylüyoruz, ilişkimize bağlı.
Dikkat edin: biz Hz. Yusuf'un yaşadığı şeyin yüzde birini yaşasak "ne biçim dünya" derdik. Ama Hz. Yusuf öyle bir şey diyor mu? "Ne biçim dünya" demiyor. "Ya Rabbi, beni nefsimle baş başa bırakma; senin rahmetin olmasa yanlış düşünürüm, yanlış değerlendiririm, yanlış bakarım. Ama senin rahmetin olduğunda bu dünyadan insan gibi gelip insan gibi giderim" diyor. Bak dünyaya dair bir şikâyet var mı? Yok. Dünyanın kötülenmesiyle ilgili bizdeki metinlerin nedeni, insanın ekseriyet itibarıyla bu dünyaya nefsani olarak bakışından kaynaklanıyor; yoksa dünya bizatihi kötü değil.
Bediüzzaman, "dünyanın üç yüzü vardır" der: birisi Allah'ın isimlerine bakar, onun isim ve sıfatlarını gösterir; bir tanesi insana bakar, insanın fıtri yönüne bakar — bu dünya ahiretin tarlasıdır, sen burada sana verilen potansiyelle, tercih edebilme, irade edebilme, yapıp edebilme kabiliyetinle, olumlu veya olumsuzu tercih ederek bu dünyaya bir şey ekiyorsun, ahirette bunu biçeceksin. Bir de insanın nefsaniyetinin oyuncağı olan bir tarafı var diyor — sen bu dünyayı seni tatmin edecek bir şey nazarıyla görüyorsun. Çocuklar gibi: küçücük plastik bir şey alıyorsun, doktor aletleri alıyorsun, doktorculuk oynuyorsun, onunla mutlu oluyorsun — sanki onu mutlu edecek bir şey nazarıyla bakıyor, "bana bu oyuncağı al" diyor. Onu alınca mutlu olacak sanıyor. Bak, aynı dünya ama üç tane yüzü var; nereden bakarsan, onunla nasıl bir temas içinde olursan.
Sen oyun oynuyorsun, oyunun bozuluyor diye dünyaya kızıyorsun, küfür ediyorsun ya da küsüyorsun. Ama hata sende, dünya bunun için değil ki. Sen bir oyun kuracaksın, oyunu da sen istediğin zamana kadar ve istediğin şekilde devam ettireceksin sanıyorsun — yok böyle bir oyun. Büyük oyun kurucu Allah'tır, O'nun takdiri ve hikmeti üzere bu işliyor. Sen doğru yerden yaklaş; doğru yerden yaklaşırsan, Allah bu dünya oyununu nasıl kurmuş olursa olsun sen insan gibi yaklaşırsan ortada problem yoktur. Yusuf gibi ihanete uğradığın da olur, sana sadakatle muamele edildiği bir durum da olabilir; fakat her iki durumda da olaya insan olarak yaklaşıyorsun, negatif herhangi bir duygu ve düşünceyle yaklaşmıyorsun. Neden? Çünkü arayıcı değiliz.
Şeytan — modern dünyanın perspektifidir bir bakıma, insana dünyayı her şeymiş gibi gösteren anlayıştır, nefsimizin bir yönüdür. "Ne buldum ki bu dünyada" der. Ne bulacaktın, ne aradın? İşte aynı noktaya geliyorsun. Ne arıyordun, bu arama algısı doğru muydu? "Ben dünya neyse onu buldum, dünyanın renkleriyle onu buldum, bu kadar" dersen problem yok. Ama "bir şey bulmak ve o bulduğumla mutlu olacağım" zannıyla yaklaşırsam, genellikle iyi bir şey bulmuyorumdur. Bediüzzaman'ın deyimiyle, dünya bir üzüm yedirir, yüz tokat vurur. Allah doğru yaklaşmayı hepimize nasip etsin inşallah. O zaman problemi dünyada değil, dünyadaki olaylarda değil, insanlarda değil, kendi yaklaşım biçimimizde göreceğiz.
Nefis bize tabii şöyle demesin: "insanlar o zaman hepsi doğru mu davranıyor?" Hayır, doğru davrananlar da oluyor, yanlış davrananlar da oluyor — hayatın böyle bir gecesi de var gündüzü de var. Fakat sen nasıl yaklaşırsan öyle etkileniyorsun. Yaklaşım biçimin senin etkileşimini ve onun neticesini belirliyor. Dolayısıyla ilk soracağın şey, hayatın süreci içinde, özellikle olumsuzluklar karşısında: sen şu anda nasıl bir yaklaşım içindesin? Arayıcı mısın, müşahede edici misin? Arayıcıysan dur, müşahede yönüne geç ve de ki: "ben yanlış bir şekilde yaklaştığım için o yanlış yaklaşımın doğal sonucunu yaşıyorum."
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş. (Metinde Kur'an'daki Âdem kıssasına, yaratılış ağacına ve meleklerin secdesine genel olarak atıfta bulunulmuş, ayrıca Hz. Yusuf'un "Ya Rabbi beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat" duası aktarılmıştır; ancak anlatıcı belirli bir sure adı veya ayet numarası zikretmemiştir.) --- ---