Huzurun Kaynağı ve Egonun Tuzakları

Kısa Özet

Konuşmacı, insanın huzursuzluğunun kaynağının dış etkenler değil kişinin kendi arzuları ve korkuları olduğunu; Maharaj'ın "huzuru huzuru bozmayanlar hak eder" sözü üzerinden açıklıyor. Adem ve cennet kıssası, sahip olmak ile var olmak arasındaki fark, ıstırabın sevgiden değil arzudan doğduğu ve ego ile mücadelenin (peygamberin 23 yıllık sürecinin sembolik bir prototip olarak) insanın kendi içindeki cihadı olduğu anlatılıyor. Örnekler arasında Hz. Yakup'un Yusuf'a değil evlatlarının nefse mağlubiyetine üzülmesi, Hz. Yunus'un kavmine kızması, münafıkların psikolojik nifakı ve Bediüzzaman'ın "eski Said damarı" örneği yer alıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Huzuru bozan dış etkenler değil, kişinin kendi arzuları ve korkularıdır.
  • Sevgi ıstırap kaynağı değildir; ıstırap sahiplenme, anlaşılma ve karşılık bulma arzusundan doğar.
  • Gerçek yol, ego ile mücadelede kazanmak değil, ne olursa olsun gerçeği (hakikati) tasdik etmekten vazgeçmemektir.

Huzuru Bozan Nedir?

Başlayacağız. Birisi bir soru soruyor bir bilgeye. Soru şu: Hepimiz huzuru hak ediyoruz ama huzursuzuz. Bilge şöyle bir cevap veriyor: Huzuru, huzuru bozmayanlar hak eder ve huzur, huzur bozucu şeyleri bırakmakla bulunabilir. Soru soran diyor ki ben huzuru nasıl bozuyorum? Yani kişi huzur arıyor ama huzuru bozan bir şeyler var. Ve bunu yapan da aslında kişinin kendisi. Tabii ki aslında biz çoğu zaman şöyle düşünüyoruz: huzuru bozan dışarıdaki şeylerdir diye bakıyoruz. Bilgenin cevabı şu: Ben huzurumu nasıl bozuyorum diye sorunca bilgenin cevabı, arzularınızın ve korkularınızın kölesi olarak huzuru bozuyorsunuz. Yani kişi aslında huzuru, arzularının ve korkularının tuzağına düşmesi nedeniyle bozmaktadır.

Eğer dikkat edersek bütün huzursuzluklarımız aslında bu iki kavramın içinde şekillenmektedir. Yani arzularımızın olmasını istemek, arzu ettiğimiz şeylerin olmamış olması geçmişle ilgili. İkincisi de geleceğe dönük korkularımız ve o korkularımızın gerçekleşme ihtimaline dayalı olarak meydana gelen gerilim ve huzursuzluk. Dolayısıyla aslında kişi, gerek geçmişte gerçekleşmeyen arzuları -bu ne sonuç veriyor aynı zamanda?- kişinin mahrumiyet duygusunu işaret ediyor. Yani diyelim ki kötü bir evlilik yaşamış olmak, arzu ettiği bir sürecin hayatın herhangi bir alanında gerçekleşmemesi. Buna bağlı olarak egoda bir mahrumiyet, bir eksiklik, bir geç kalmışlık, bazı şeyleri yaşamamaktan ileri gelen eksiklik ve mahrumiyet hissi egonun huzurunu bozar; daha doğrusu bu hisler kişiyi huzursuz yapar. Hatta bazen öyle huzursuz yapar ki kişi şimdiki anda bir sorunu olmadığı halde geçmişin eksikliği, mahrumiyeti kişiyi huzursuz kılar. Şu anda herhangi bir problemi yoktur ama geçmişteki herhangi bir kayıp, herhangi bir mahrumiyet, herhangi bir eksiklik kişiyi yine huzursuz kılar.

İkincisi kişinin mevcut durumdaki arzuları. Yani işte şöyle olmasını istiyorum, böyle olmasını istiyorum; eşimin, çocuğumun, arkadaşımın, dünyanın, hayatın, kendimle ilgili noktada bazı şeylerin olmasını istiyorum, olmadığında o bana huzursuzluk veriyor. Bu alan arzu alanı. İki ana başlık olarak bir diğer alan neydi? Kişinin korkuları. Kişinin geleceğe dair bir şeyi kaybetme, bir şeyden mahrum olma, bir şeyi yitirme, olumsuz bir duruma maruz kalma gibi korkuları yine kişinin huzurunu bozar. Şimdi bunları alın, kişide geriye kalacak olan şey huzurdur. O zaman insanda huzuru bozan kendisidir. Hayatla ilgili, insanlarla ilgili, kendisiyle ilgili arzuları, korkuları huzuru bozan temel şeylerdir.

Hayvan Örneği: Durumsal Arzu ve Korku

Aslında mesela bazen böyle görürsünüz; bir kedi veya herhangi bir canlı, bakarsınız rahat, oturmuş, sakin sakin, hiçbir kaygısı yok, tedirginlik yok. Hani iki elini başı arasına almış, "ne olacak bu dünya, ne yapacağız, ne edeceğiz" diye böyle bir şey yok mesela. Aslında ne var orada? Arzusuzluk ve korkusuzluk var aslında orada. "O yüzden efendim onların, hayvanların da korkuları var." Tabii onlarınki durumsal korkular. Anlatabildim mi? Yani arzu ve korku durumsal olarak ortaya çıkıyor fakat süreklilik arz etmiyor. Anlatabildim mi? Yani tabii ki hayatiyetini devam ettirmesi için bir arzu ve korku mekanizmasına sahip. Diyelim ki bir kedi bir köpekten korkar, bir köpeği görünce kaçabilir. Ama böyle sürekli kafasında bir köpek korkusuyla yaşayan kedi yoktur yani. Anlatabildim. Bu anlıktır, durumsal olarak onu yaşar. Orada korku duyması gerekiyorsa korkup kaçar, arzu duyacağı bir şeyse arzu ettiği şeyin peşine gider. Ama böyle sürekli arzu ve korku atmosferi içinde yaşamaz. Ama insan zihni nedeniyle bunları sürekli taşıyabilen bir varlık. Anlatabiliyor muyum? Sürekli taşıyabiliyor. İnsanın tuzağı da zaten budur. Yani geçmişteki bir mahrumiyeti taşıyorsun. Diyelim ki arzu ettiğim bir okulu bitiremedin, arzu ettiğim bir konuma gelemedin, istediğin bir şeyi tecrübe edemedin, yaşayamadın; zihin ne yapıyor? Sürekli olarak o arzu yükünü senin üzerine yüklüyor. "Böyle olmasını istemiyordum, niye böyle oldu, niye şöyle oldu" diye. O arzu senin üzerinde ağır bir yük olarak duruyor. Ve hiçbir durumda onu atmadığın müddetçe o huzuru duyamıyorsun. İnsan geçmişe dönük bakışında her zaman şunu söylemelidir: Ne olduysa olması gerekiyordu ve oldu.

Sahip Olmak ile Varlık Ayrımı: Adem ve Cennet Kıssası

İnsan tabii ki şunu anlamalı: Sahip olmakla varlık apayrı şeylerdir. Ego, yaşadıklarıyla var olacağını zannediyor. Dolayısıyla da yaşayamadıklarıyla varlığının eksik kaldığını zannediyor. Aslında hayattaki temel ikilem budur. Yani bir şeye sahip olduğunda, bir şeyi elde ettiğinde, bir şeyi yaşadığında sanki varlığın tamamlanmış gibi hissediyorsun; varlığını sanki inşa eden bir algıya sahipsin. O yüzden de bir şeye sahip olduğunda, bir şeyi elde ettiğinde, bir şeyi yaşadığında kendini daha bir var zannediyorsun. Eksikliği durumunda da kendini varlık noktasında bir mahrumiyet yaşamış, bir eksiklik yaşamış gibi hissediyorsun. Yani şey gibi: bir bina var ama çatısı yok, bir bina var ama bahçesi yok, bahçe var ama çiçekleri ağaçları yok, ağaç var ama meyvesi yok. Ego her zaman bu tuzaktadır: "şu şeyi yaşamadım, şu şeye sahip olamadım, şu şeyi elde edemedim." Ve sürekli olarak sanki eğer onu yaşasa varlığı genişleyecek, büyüyecek, tamamlanacak; yaşamadığı için de bir eksiklik var zannediyor. Halbuki sahip olmak ile varlık apayrı şeylerdir. Biz her halükarda varız. Yani insanın o soyut ruhani özü itibariyle her zaman var olduğunun idrakinde olmalıyız. En azından bunu henüz idrak etmesek bile bunu kabul etmeliyiz. Yani hiçbir şey yaşamasan da sen varsın.

Bunun dini literatürdeki karşılığı aslında Adem'in, yani insanın cennetteki halidir. Yani Adem, o ağaca yaklaşmadan önce, o ağacın meyvesini tatmadan önce de vardı. Hem de daha iyi. Yani gerçekten vardı. Orada neydi? Ne sıcaktan soğuktan etkileniyordu ne de herhangi bir açlık hissediyordu. Yani orada gerçekten vardı; hiçbir ihtiyacı olmayan bir hal, değil mi? Huzur. Yani o cennetteki ilk hal aslında bize neyi anlatıyor? Gerçek saf varlığımızın huzurunu, mutluluğunu, sükunetini ve itminanını anlatıyor.

Sonra ego ile o ağaca yaklaşmaya başlayınca -çünkü o ağaca yaklaşmak iki şeyle oluyor, biri arzu biri korku- şeytanın da Adem'e verdiği şey zaten bu ikisi. Bir tanesi diyor ki "ebedi bir mülke sahip olmak istemez misin?" Yani arzusunu körüklüyor. Ve diyor "bir melek gibi olamayacaksın eğer o ağaca yaklaşmazsan." Korkusunu tetikliyor. Yani kadim öğretilerde aslında bize anlatılan şey, arzu ve korkunun tetiklenmesinden dolayı kişinin bir tuzağa düşmesidir. Ve daha büyük olan tuzak da şudur ki kişi, arzularını gerçekleştirmekle tamamlanacağını, korktuğu şeylerin de onu bir şeylerden yoksun kılacağını zannediyor. Temel tuzak aslında burada işliyor. Yani "arzu ettiğim bir şeyi elde edersem, yaşarsam iyi olacak; korktuğum bir şeyi yaşarsam bu çok kötü olacak, benden bir şey götürecek, eksiltecek beni."

Merak ve Arzu Ayrımı

"Merak var mı bunun içinde hocam? Bunun içinde merak da var mı?" Merak, arzuyla bağlantılı bir şey olarak değerlendirilebilir. Anlatabildim. Yani fıtri merak problem değildir ama içinde arzu barındıran merak problemli bir şeydir. Mesela diyelim ki kapalı bir kutu; ben o kapalı kutunun içindekini merak edebilirim, fıtri bir şekilde. Ama "mutlaka onu açmam lazım, mutlaka onda ne var bilmem lazım" diyorsam, o meraka arzu karışmış oluyor. Anlatabildim?

Şimdi insanoğlunun buradaki en temel problemi, dediğim gibi, arzularının ve o arzuların gerçekleşmesinin onu tamamlayacağı zannı, korkularının onu bir şeyden mahrum bırakacağı, eksilteceği zannıdır. Halbuki varlığımıza hiçbir şey bir şey katmayacak, hiçbir olumsuzluk bir şey eksiltmeyecektir. Bunu idrak ettiği anda insan arzu ve korkunun egemenliğinden kurtulur. Ama tabii ki ego ne der? "Hayır" der, "ben arzu ettiğim şeyin eksikliğini duyuyorum, korktuğum şeyin de bana bir kayıp yaşatacağını düşünüyorum." O zaman ne oluyor? Arzu ve korkunun içinde yaşamaya başlıyor. Bu da aslında bir örümcek ağına yakalanmış bir sinek gibi; çırpındıkça daha çok o ağa yapışan, o ağın kendisini kuşatmasına yol açan bir durum. O yüzden arzularımızın tatminine dönük bir algı bizi hiçbir zaman özgürleştirmeyecektir.

Huzuru Bozan Aslında Kendimiziz

Bu noktada işte bilgenin ifade ettiği şeyi tekrar ediyorum: herkes huzuru hak eder ama biz bu huzuru niye bulamıyoruz diye soruyor. Maharaj diyor ki huzuru, huzuru bozmayanlar hak eder. "Peki huzuru nasıl bozuyorum?" Cevap veriyor: arzularının ve korkularının kölesi olduğun için huzuru bozuyorsun. Mesela biz diyoruz "huzuru hak ediyorum." Hak ediyorsan zaten hak ettiğin şey senin içinde var. Fakat o huzuru örten huzur bozucular var. Mesela beğenilmek istiyorsun, o zaman huzurun bozuluyor. Sevilmek istiyorsun ama istediğin gibi sevilmiyorsun, huzurun bozuluyor. Anlaşılmak istiyorsun, istediğin ölçüde anlaşılmıyorsun, huzurun bozuluyor. Kimse seni aldatmasın istiyorsun, aldatıyorlar, huzurun bozuluyor. Peki huzuru bozan ne burada? İşte bu arzular ve korkulardır. Korkular açısından baktığımızda da bu sefer ego, geleceğe dair kaygılarıyla mevcut olan o doğal fıtri huzuru yine bulandırıyor.

Aslında burada şunu söylemek lazım: bizatihi huzur aslında bulanmıyor, ortadan da kalkmıyor. Yani özümüzdeki huzur huzursuzluğa dönmez hiçbir zaman. Sadece huzur, huzursuzluk tarafından örtülür. Hani denizlerin yüzeyi ne kadar dalgalı olursa olsun dipleri sakindir. Yani huzur hiçbir zaman huzursuzluğa dönüşmüyor, huzursuzluk da huzura dönüşmüyor. Yani bir huzur, bir sükunet, denge, tamlık, itminan hali var; bir de onun örtücüsü niteliğinde olabilen huzursuzluk, tatminsizlik, gerginlik hali var. O huzursuzluk, tatminsizlik, korku aslında yalancı bir şey. O yüzden bir anda bitebilir. Yani kişi arzuyu terk ettiğinde bir anda o perde ortadan kalkabilir. Çünkü gerçek değil. Diyelim ki 30 sene huzursuz yaşadım ego sayesinde, 30 saniyede o huzursuzluk ortadan kalkabilir. Bu mümkün olan bir şeydir. Neden? Çünkü sen bir cehaletin farkına varıyorsun ve cehaleti onaylamıyorsun. Diyorsun ki "ben bir şey arzu etmek zorunda değilim" -hani bugün gönderdiğim bir şeyde "dünyadan ve Allah'tan hiçbir şey istemiyorum" demek, "istemiyorum, artık istemiyorum" gibi değil, yani istememe gerek yok, bir arzu duymadan hayatı deneyimliyorum- o zaman sana huzursuzluk veren o arzululuk, tutku bir anda silinecektir. Geriye ne kalıyor? Geride zaten huzur var.

Ama tabii arzuyu bırakıyorsun, tam hemen huzuru bulmuyorsun. Şimdi şöyle bir itiraz edin: "Tamam ben bir şey istemiyorum, hadi bakalım huzur gelsin." Halbuki altta yine farkına varmadığınız, alttan alta işleyen "peki şimdi ne olacak, işte ne gelecek, acaba arzuyu bıraktım rahat olacak mıyım" diye çeşitli düşünceler, arzular, kaygılar yine altta derinden derine işleyebiliyor. Onları da fark ederseniz ve nötrlerseniz bakacaksınız ki geride sadece huzur vardır. O yüzden insan kendi huzurunun bozucusudur veya kendi huzurunun çözümleyicisidir ve onu fark edebilendir. Bu tamamen kişinin kendisindedir. Kimseyi huzur bozucu olarak telakki etmemize gerek yoktur. Ben diyelim ki eşimin, çocuğumun, dünyanın şöyle veya böyle olmasını arzu etmezsem onunla ilgili herhangi bir endişem, herhangi bir huzursuzluğum olmayacaktır.

Bu şu demek değil ama burada bir şeyi kaçırmamak lazım: bu umursamazlık değildir. Anlatabildim? Kesinlikle böyle bir şeyden bahsetmiyoruz. Bir umursamazlık, bir kendini soyutlama, bir duyarsızlık değildir. Hayata arzusuz ve korkusuz olarak bakabilmektir. Mesela diyelim ki siz güzel bir yemek yaparsınız, elinizden gelen bütün imkanları kullanırsınız; misafiriniz beğenecek mi beğenmeyecek mi, o sizin alanınız değil, siz en güzel şekilde onu yapabilirsiniz ama herhangi bir arzu ve korku duymadan. Kişi o doğallık içinde yaşadığında arzunun ve korkunun

Sevgi ve Istırap

...korkunun esiri olmadan eylemde bulunabilme kabiliyeti kazanır aynı zamanda. Çünkü kişinin arzuları ne yazık ki çeşitli kaygılar, beklentiler tarafından yönlendirilir. Bu da insan için bir tuzak. Yani kişinin kendi kendisine dair hayalleri, idealleri de olabilir, başkalarıyla ilgili idealleri de olabilir. İkisi de bir tuzaktır. "İyi olmalıyım" yok, "başarılı olmalıyım" gerekmez, "sevilmeliyim, fark edilmeliyim, anlaşılmalıyım." Bunu diyenin kim olduğunu anladığımızda zaten orada bir sahteliği fark edeceğiz. O sahteliği gördüğümüzde onu onaylamamak tercihini kullanacağız ve o bizi huzursuz eden bir şey olmaktan çıkacaktır.

O yüzden mesela çoğu insanda yine şöyle bir soru vardır. Gene sormuşlar. Kişi diyor ki "sevgide neden bu kadar çok ıstırap var?" Değil mi? "Artık sevmeyeceğim, artık kimseye kıymet vermeyeceğim, zaten hata bende" gibi birçok şeyler insanoğlu söyler. Ve sevgi, ıstırap veren, acı veren, insana gerilim veren bir şey gibi algılanır bazen. Bazen de "çok mutlu oldum ama bir kısım olumsuz sonuçlarını da yaşıyorum" der. Maharaj şunu söylüyor: "Istırap arzudan doğar, sevgiden değil. Gerçek sevgi asla ızdırabın kaynağı olamaz, gerçek sevgi asla düş kırıklığına uğramaz. Düş kırıklığına uğrayan ve ıstırap çeken, sahiplenme, anlaşılma, karşılık bulma ve kendini ifade etme arzusudur." Yani sevgi insanı acı ve ızdıraba götürmüyor. Bu, insan egosunun bazı şeyleri doğru analiz edememesinden kaynaklanan bir yorum tarzıdır. Biz bazen sevgiden, merhametten, sahiplenme halinden rahatsız oluyoruz. "Evladımı sahiplendim ama evladım böyle böyle davrandı, bana acı çektirdi." Hayır, sahiplenme sana acı çektirmedi; sahiplendiğin şeyin bunu kabul etmemesi sana acı çektiriyor. Yani sen sahiplenmeye çalışıyorsun ama sahiplenmeye çalıştığın kişi senin bu sahiplenmeni kabul etmiyor, senin iradenin, senin kontrolünün dışına çıkmak istiyor. Problemi üreten budur.

O zaman sevgi insana acı ve ıstırap vermez diyor. Ne ıstırap verir? Sahiplenme arzusu. Bakın sahiplenme problem oluşturmuyor; sahiplenme arzusu ve o sahiplenmeden bizim varmaya çalıştığımız durum bize ıstırap veriyor. Sen bir insanı sahiplenmeye çalışırsın, destek olursun, yardımcı olursun; o yanlış şeyler yapar, senin sahiplenmeni de istemez. Sen bu sefer problem yaşarsın, acı çekersin, öfkelenirsin, ıstırap duyarsın, memnuniyetsizlik yaşarsın, şikayetçi olursun. Neden? Sahiplenme arzusundan, anlaşılma arzusundan, karşılık bulma arzusundan ve kendini ifade etme arzusundan. Böyle bir arzu egoya aittir ve ego her şeyde düş kırıklığına uğrayabilir, acı çekebilir, ıstırap çekebilir ve öfkelenebilir. Acı ve ıstırap, egonun kendi beklentilerinin gerçekleşmemesinden duyduğu haykırışlardır.

O yüzden acı ve ıstıraplarımızı dillendirmek değil, onların kökenlerini anlamak ihtiyacındayız. Bu, hiç kimseyle konuşmamak anlamında demiyorum; analiz etmek için konuşabiliriz, fakat onaylatmak için değil. Ben hayatta hiç kimsenin acısına kıymet vermemişimdir. Yanlış anlaşılmasın: kişiye kıymet vermişimdir, acısına kıymet vermemişimdir. Çünkü acısına değer verirsem ona değer vermekten kendimi alıkoymuş olurum. Bir insanın acısına kıymet vermek, o insanın kendi özünü görmemektir; hem de o insanın bunu görmemesi karşısında herhangi bir çaba göstermemek anlamına gelir. Tabii ki bu doğru anlaşılmalı, yani aşırı egosal acılardan bahsediyoruz. Böyle bir acıya kıymet vermek, o kişiyi egodan ibaret algılamak demektir. Ben o kişiyi egodan ibaret olarak algılarsam o kişinin acısına kıymet verebilirim ve ona bu yönde onaylayıcı sözler söyleyebilirim. Ama ben o kişinin acısının kaynağının ego olduğunu görürsem, o zaman o kişinin acısına değil, o kişinin kendisine önem veririm, ona değer veririm, o zaten değerlidir. Onu fark ettirmeye çalışırım: "sende bu acıya sebep olan ne?"

Bilgisayar Örneği: Kayıp Duygusu ve Ego

Mesela geçen bir arkadaşın bilgisayarında bütün bilgileri kaybolmuştu. Mizacı da dört; ikiler dörtler özellikle böyle kayıp duygusuna karşı çok duyarlıdırlar. Bütün üzerinde çalıştığı, emek verdiği dosyalar silinmiş ve bir daha geri döndüremedi. Telefon açtı ağlayarak, zannedersiniz büyük bir şey kaybetmiş. "Ne oldu, niye ağlıyorsun?" "İşte çok acı, başıma neler geldi." "Ne oldu?" "Bilgisayarda bütün dosyalar silindi." Dedim, "sen silindin mi?" Tabii beni duymuyor, gene ağlamaya devam ediyor. Yani "sen silindin mi?" Bak, ego sana öyle bir algı veriyor ki o dosyaların silinmesi senin silinmen gibi; sanki kendinden bir parça gitti, sanki senden bir şey eksildi, sen bir şeyi kaybettin. Halbuki sen hiçbir şey kaybetmedin, senden hiçbir şey silinmedi, senden hiçbir şey gitmedi. Sadece bilgisayardan bazı şeyler gitti. Şimdi ben o insanın acısına mı değer vereceğim? "Ya bu çok acı bir şey, çok üzüldüm" mü diyeyim ona? Yoksa gerçekten dostluk göstermek bu mudur? Hayır, burada üzülecek, bu kadar acı çekecek bir şey yok. Evet tabii ki bilgisayardaki dosyalarının silinmesi hoş bir şey değil ama sen niye kendinde bir kayıp olduğunu zannediyorsun? Sana kendinde bir kayıp, bir eksilme olduğunu hissettiren nedir? Sen misin yoksa o gerçek seni örten ego benliği midir?

Din Neden Acıya Vurgu Yapmaz: Hz. Yakup'un Hüznü

İşte bu aslında kadim öğretilerde insanların ego düzeyindeki acılarına niçin çok fazla vurgu yapılmadığının nedenidir. Yani din hiçbir zaman insanın acılarına vurgu yapmaz. Anlatabildim. Mesela dini metinlerde "ölüm çok büyük bir acıdır, evlat acısı çok büyük bir şeydir" diye böyle bir şey yoktur. Neden? Çünkü bu gerçek değildir; insanın asıl gerçek algı ve idrakine dair değildir. O yüzden insan ızdırabın, acının, öfkenin kaynağını bulmalıdır. Öfkenin kaynağı da aslında son tahlilde bir acıdır; fakat acı, fazla yaşanmadan öfkeye dönüşür veya acı yerini öfkeye bırakır. O yüzden insan bunların nedenini sorgulamalıdır. Bunların nedeni sorgulandığında acının, ıstırabın, öfkenin kaynağına varılacak, o kaynağın da sahte bir benlik algısı olduğu sonucuna varılacaktır. İşte bütün o sufi öğretilerindeki "gerçek kendilik", gerçek anlamda kendini bilmek, kendini bulmak ile bütün ego problemlerinin ortadan kalktığını ifade eden metinler bize bunu anlatıyor. Niyazi Mısrî'nin ifadesiyle "ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmamış, ben benlikten silindim baktım ağyar kalmamış" dediği gibi. Yani kişi, acı çekenin kim olduğunu anlamalıdır. Acı çeken, arzu ve korkunun çerçevesinde yaşayan benliktir. Bunu fark ettiğimizde o zaman şunu düşünelim: Ben o muyum? Ben o arzu ve korku duyan benlik miyim? O arzu ve korkuyu onaylıyor muyum? Diyeceğimiz şey budur. Onaylıyorsanız o şeye devam edeceksiniz, o mekanikliğe devam edeceksiniz.

Hakiki insan, alemde gördüğü negatiflik, özellikle de insanlarda gördüğü bilinç düşüşü, acı, keder, negativite nedeniyle onlar adına bir hüzün duyabilir. Bu farklı bir şeydir. Mesela Hazreti Yakup'un duyduğu hüzün aslında -bence burada başka bir yorum yapmış olacağım, bu benim değerlendirmem- Hazreti Yusuf'la ilişkili değildir. Çünkü ayetlerin içinde dikkat ederseniz şunu görürsünüz: Hazreti Yakup, Yusuf'un yaşadığını biliyor, Yusuf'un iyi bir durumda olduğunu da biliyor. "Ben sizin bilmediğinizi biliyorum" diyor. Zaten yorumladığı rüya noktasında da birçok şeyi biliyor. Aslında Yakub'un hüznü, o diğer çocuklarının nefislerine ve şeytana mağlubiyetleri nedeniyledir. Mesela hakiki insanın hüzün duyduğu, bir nevi üzüldüğü şey, bir bütün olduğunu bildiği insanların nefislerine ve şeytanına mağlubiyetleridir. Yani bir kamil insana hüzün veren şey odur.

Bunu şöyle düşünebilirsiniz: bir çocuk düşünün, istediği oyuncak alınmadığı için günlerce aylarca kederleniyor, üzülüyor, acı çekiyor, mutsuz oluyor. Şimdi siz ona üzülürsünüz değil mi? Ama üzüldüğünüz şey onun bizatihi yaşadığı acı değildir; basit bir oyuncağın alınmamasından dolayı kendisini helak etmesine üzülürsünüz. Şimdi Hazreti Yakup Yusuf'a niye üzülsün? Yakup'un üzüldüğü şey, evlatlarının, çocuklarının nefislerine ve şeytana mağlup olmaları, onların şeytanın ve nefsin oyuncağı haline gelmeleri, yalan söylemeleri, haset etmeleri, yani bir nevi köle olmalarıdır.

Dolayısıyla bizde de kendimiz noktasında hiçbir zaman hayattaki herhangi bir acıyı, bir kaybetmişliği, bir mahrumiyeti öyle bir şey olarak görmeyeceğiz. Bunu gören benliği görmeliyiz. Yani görmeyeceğiz dediğimiz şey, o olayı öyle görmeyeceğiz değil; o olayı öyle gören benliği görüp onu onaylamayacağız. Yani ne bana o durumu böyle gösteriyor? Anlatabildim mi? Diyelim ki bana annemin, babamın, eşimin, arkadaşımın vesairenin yaptığı yanlış şeyi, yaşadığım olumsuzluğu bir mağduriyet, bir kayıp, bir aldatılmışlık, bir kötüye kullanılmışlık veyahut da zarara uğratılmışlık olarak gören benliği göreceğim. Onu gördüğüm zaman ben yol alabilirim. Yoksa onu görmediğim zaman, "tamam bak aslında sen büyük bir mağduriyet yaşamışsın ama boşver" dersin. Bu yanlış. Bugün onu boşverirsin, yarın önünde başka bir şey çıkar. Anlatabildim. Bugün biri seni aldatır, dersin ki "boşver." Tamam, hadi boşverdik, yapabilirsek boşverdik. Yarın benzer bir olay yaşadığında ne olacak? Değil mi? İşte eşin, arkadaşın, annen, baban seni anlamadı; "boşver o anlamayan insanları, seni elbet bir anlayan çıkar" bu mu diyeceğiz? Yoksa anlaşılmak isteyen ve anlaşılamadığından dolayı ızdırap çeken nedir, kimdir, bunu mu göreceğiz? O temel huzur bozucuyu görürsek işte o zaman biz yol almaya başlamış oluruz. Bunu insan onaylayacak mı onaylamayacak mı? Yoksa "hayır kardeşim acı vardır, ızdırap vardır, insanın zaten tabiatı acıdır" diye bir acı edebiyatına mı başvuracağız?

Doğru Bilgiye İnanmak

Onun için insanın kendi üzerinde çalışması için doğru bilgiye inanması gerekir. Bu yolun temeli, başı budur. Eğer doğru bilgiye inanmıyorsak hiçbir şey değişmez. Bakın, bir şeyi bilirsiniz; bazen senelerce bir sohbete gidebilirsiniz, spiritüel nitelikte kitaplar okuyabilirsiniz, bilirsiniz, hepsini bilirsiniz. "İşte acı aslında sahte bir şeymiş, aslında acı yokmuş, bütün problem egodaymış" falan, hepsini bilirsiniz, o konuda saatlerce konferans verebilirsiniz. Ama siz aslında ona inanmıyorsunuzdur. Yani şudur bu: "birileri öyle diyor" gibi kabul ediyorsunuzdur, yani o sizin gerçekliğiniz değildir, siz ona inanmıyorsunuz. İnanmadığınız zaman yol alamazsınız, çalışamazsınız. Onun için İslam'daki o başlangıç noktası teslimiyettir. Yani sen peygamberin doğru olduğuna inanıyor musun? Hani "la ilahe illallah" dersen kurtulacak mısın; "la ilahe illallah de, kurtul" diyor peygamber, demek ki böyle bir imkan var; peki sen buna inanıyor musun? Yani eğer gerçekten bu bilgiye inanıyorsan -veya mesela "ben çok büyük sıkıntılar yaşıyorum, acılar çekiyorum" vesaire, biri sana diyor ki "bunlar sahtedir, bunlar egonun tuzaklarıdır, bunlar özdeşleşmeden kaynaklanmaktadır"- sen buna inanıyor musun, inanmıyor musun? İnanmak şu demek: "benim şu an bilmediğim bir bilgi bu ve bunun böyle olduğunu kabul ediyorum." Hani nasıl ki bir doktora gidersin, doktor der ki "bak şu ilaçları kullan, kesin iyi olursun." Şimdi doktora inanırsanız ilaçları kullanırsınız. Ama doktora inanmıyorsanız aldığınız ilacı eczaneden alırsınız, masanın üzerine koyarsınız veya bir tane alırsınız, devam etmezsiniz. Neden? Çünkü inanmıyorsunuz. Şimdi insan kendi üzerinde çalışmak için bir bilgiye inanmak durumundadır.

Egonun Bahaneleri ve Hz. Yunus Örneği

Anladığı zaman kişinin üzerinde o bilgi etkili olmaz ve zaten kişi o konuda çalışmıyordur. Onun için burada şunu dikkate almak gerekir: bir insan kendi üzerinde çalışma sürecinde yıllar boyu kaldığını zannedebilir fakat yol alamaz. Neden? Çünkü inanmıyordur. Bu böyle apaçık bir inanmama anlamında da olmayabilir, yani inanamıyordur -böyle deniyor ama pek emin değilim. Çünkü ego ne diyor? "Nereden biliyorsun bunların doğru olduğunu?" Değil mi? Veya "sen denemedin ki" veya "bu belki onun doğrusudur, belki sen farklısın, belki o kendi doğrusundan bahsediyor, bu evrensel bir şey olmayabilir." Değil mi? Egonun, sizi kendiniz üzerinde çalışmaya inandırmamak ve bunu engellemek konusunda türlü türlü bahaneleri olur. Çünkü eğer siz çalışmaya inanırsanız onu zayıflatacaksınız, onun varlık alanı daralacak. O kendini sürekli empoze etmek ihtiyacında ve şunu diyecek: "bak böyle hissetmiyor musun, acı çekmiyor musun, bir sor bakalım kendine, acı çekmiyor musun?" "Eee çekiyorsun." "O zaman gerçek budur." Değil mi?

Şimdi mesela bu da hayatında neyi tanımlamış? "Acı var ama acı aşılabilir." Buna inanmış ve o çalışma sürecinde bu da olmuş; acı ve korkunun perdesini yırtmış yani, o ego perdesini yırtmış. Daha önce de bahsetmişimdir: mesela Hazreti Yunus kavmine senelerce anlatıyor, hiçbiri inanmıyor. En son kavmine kızıyor, kavmine kızıyor ve onları terk ediyor. Ve Allah bunu doğru bulmuyor. Peki kavmine kızmasına sebep olan ne? Kavminin onu anlamaması mı, yoksa kavminin onu anlaması arzusu mu? Bakın burada ayrımı yapacağız. Kavmi onu anlamadığı için mi onlara kızdı, kavminin onu anlamasını arzu ettiği için mi onlara kızdı? Kavmi onu anlasın istiyordu, o arzu onu en son kızgınlığa götürdü. Yoksa kavminin anlamaması bir durumdur, bunu kızgınlıkla karşılamak için bir gerek yok. Ama ben birisine bir şey anlatıyorsam ve karşımdaki insanın beni anlamasını arzu ediyorsam -velev ki onun ihtiyacı adına bunu arzu ediyorum, ama neticede arzu eden benim- o zaman ben o anlamadığı oranda öfkeye, kızmaya başlayacağım demektir. Neden? Arzu yerine gelmediği zaman ya kırgınlığa ve kedere sebep olur ya da öfkeye sebep olur. O zaman kaynağa dönmeliyiz, kaynağa döneceğiz ve onun üzerinde çalışacağız. Ama dediğim gibi çalışmak için inanmak durumundayız; veya şöyle bir tutum sergilemek durumundayız: iki ihtimalden biri, ya egoya inanacağız ya egonun sahte olduğuna inanacağız. Başka bir yol yoktur.

Münafıklık: Psikolojik Nifak

Egonun doğru söylediğine inanırsak, biz ne öğrenirsek öğrenelim, bilerek veya bilmeyerek eğer egonun algısını tasdik ediyorsak orada kesinlikle yol almamız mümkün değildir. Aslında münafıklar neydi? Münafıklar o toplum içinde yer alıyorlardı, Müslümanlar içinde, ama aslında peygambere inanmıyorlardı. Biz zannediyoruz ki adam iki yüzlü; aslında bazı münafıklarda nifak vardı ama bence o münafıkların büyük bir çoğunluğu şöyleydi: "peygamber doğru söylüyor olabilir ama emin değilim." Ve orada aslında nifak -bazı Araplar bazı hayvanlara münafık diyor, bu kelime böyle kullanılan bir kelime- şöyle bir anlam alanı var: mesela bir hayvan yer altında yaşıyor ama iki deliği var, iki tane delik açıyor; eğer bir delik bir avcı veya bir zararlı düşman tarafından kapatılırsa öbür delikten kaçacak. Şimdi münafık aslında ne? Yani "peygamber doğru söylüyor da olabilir ama doğru söylemiyorsa da biz egomuzun istikametinde hareket edelim, ama aynı zamanda peygamberle de iyi geçinelim" -dinleyelim, oturalım kalkalım, namaza geliyor, hepsi yani. Anlatabildim mi? Aslında orada buna biz psikolojik nifak diyoruz; itikadi bir şey değil bu, psikolojik olarak ego, gerçekliği tam inkar etmeyecekse bu sefer iki delik açık tutuyor, iki kapıyı açık bırakmaya çalışıyor. Bazen o kapıya gidiyor, bazen bu kapıyı, ikisini de tutmaya çalışıyor. Kişi böyle bir durumda ilerleyemez, böyle bir durumda ilerleme imkanı yoktur. Ya ego doğrudur ya da öbür hakikat doğrudur. Ya ben gerçek değeri ve varlığı olmayan egolar tarafından acı çekiyorum, onlar nedeniyle acı çekiyorum, onlarla özdeşleştiğim için acı çekiyorum, veyahut da öbürü. Onun için insan mutlaka bir yerde bir tercih etme durumundadır. Bakın insan yanlış yapabilir, Müslüman yanlış yapabilir ama münafıklık dediğimiz şey ayrı bir şeydir. Münafıklık böyle ikisini de birlikte yürütme psikolojisidir aslında. Münafıklar onu yapıyorlardı; hem kendi ego zihniyetlerini devam ettiriyorlardı hem de peygamberle hareket etmeye çalışıyorlardı. Anlatabildim mi?

Savaş ve İçsel Mücadele: Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye

Ama dikkat edin, çok önemli bir şey bu, bunun işari, bir nevi sembolik yorumunu yapmış olacağız. Münafıklar nerede ayrılıyordu her zaman? Savaşta. Evet, savaşta ayrılıyorlardı. Savaş olunca münafıklar özür beyan ediyorlardı, peygamberden izin istiyorlardı veyahut da mesela bir yere kadar bazen geliyorlardı. Mesela Uhud'da bir yere kadar geldiler, sonra dediler ki "ya olmaz yani, hava sıcak, biz onlarla savaşamayız, kendi kendimizi telef mi edeceğiz, göz göre göre ölüme mi gideceğiz" diyerek ne yapıyorlardı? Sürekli savaştan geri dönüyorlardı. Bu ne demek? Bu şu demek: gerçek anlamda neyi tercih ettiğimiz savaş durumunda bellidir. Buradaki savaştan kastımız maddi savaş değil; hani bir çatallaşma, bir çatışma durumu olduğunda sen ağırlığını nereye vermeye çalışıyorsun? Bak yenilebilirsin, ayrı bir şey, ama ağırlığı nereye vermeye çalışıyorsun? Neye inanarak o süreci yaşıyorsun? Neye inanıyorsun, egoya mı, hakikate mi? Onun için kendimiz üzerinde çalışmadan neyi bildiğimizin son tahlilde bir önemi yoktur.

Yani şimdi diyelim ki bir olay oldu, bir durum oldu; ben acı çekmekle, o acının kaynağını bulmak ve o acı egosuyla özdeşleşmemek için çaba göstereceğim. Neden? Çünkü böyle bir bilgiyi kabul ediyorum. O zaman ne yapacağım? Orada bir mücadele yaşayacağım, orada bir mücadele olacak. Veya diyelim ki bana karşı kendisini gösteren, egomu tahrik eden birisiyle karşılaştığımda, ben orada rahatsız olan egomla mı özdeşleşeceğim, yoksa onu görüp onun farkına varmaya çalışıp onunla özdeşleşmeden ondan farklı bir alternatif yolla olaya bakmaya ve olaya cevap vermeye mi çalışacağım? Yoksa kızarım, tabii insanlık hali değil mi, "ben de insanım" mı diyeceğim? Yani bu anlamda bakın, savaş olmadan değişim olmaz. Eğer ben otomatik tepkilerimi devam ettirerek yol almaya çalışırsam o zaman değişemem.

Yani münafıkların aslında yaptığı şey neydi? O temel hayat algılarını değiştirmeden, arada da peygamberle sohbet ediyorlar, sohbetine katılıyor, namaza katılıyor ama temel içsel değişim söz konusu olmuyor. Ne zaman bir savaş olursa, kendi hayat algılarını onayladıkları için, yani o savaşa inanmadıkları için, o savaşın gerekliliğine inanmadıkları için ne yapıyorlardı? Her zaman ya katılmamayı ya da yolun ortasından geri dönmeyi tercih ediyorlardı. Bir de çok ilginç bir şey; bazı münafıklar -bunlar aslında psikolojik veya insanın dönüşümü konusunda çok anlamlı şeylerdir- bazen savaşa katılan bazı münafıklar olurdu, bir yenilgi veyahut da böyle bir kayıp olduğunda hemen orada kendi görüşlerinin, kendi anlayışlarının daha doğru olduğunu ifade ederlerdi, eleştirirlerdi: "biz savaşa boşuna gittik, işte boşuna ölüyoruz" diye. Orada neyi tasdik ederlerdi aslında? Kendi egolarının perspektifini tasdik ederlerdi.

Burada bu anlamda şuna geleceğim: biz bir mücadele yapabiliriz, ego ile gerçek arasında; içimizde o mücadele gerçekleşir. Yenilebiliriz de. Ama yenilsek de egoyu tasdik etmeyeceğiz. Ego sana galip gelebilir; egonun arzuları, hevesleri, öfkeleri, tepkileri galip gelebilir sana. Ama yine onu tasdik etmeyeceksin. "Bu ego güçlüdür veya haklıdır, budur gerçeklik" tuzağına düştüğün zaman orada kendi yolunun önüne engel koymuş olursun ve çalışma orada durur. Biz çalışmayı bir şeyler öğrenmek, bilmek zannedersek zaten orada büyük bir yanılgı olur. Çalışma bir fiildir, kişinin kendi içinde çalışmasıdır. Çalışma budur. Yoksa "ben bunları biliyorum" -belki ben bazı şeyleri on defadır anlatıyorumdur, olabilir yani- değil mi? Biz burada bir müfredat tamamlamıyoruz, öyle bir şeyimiz yok. Bakın konular bu. Bazen insanlar bana soruyorlar, "bugün ne konu işlenecek?" Bugün senin konun işlenecek yani, senin çalışman işlenecek. Ben çok da özel bir şekilde hazırlamıyorum çünkü bu bir müfredat konusu değil ki. Bakın arkadaşlar, "işte 50 tane konu var, her bir konunun da alt başlıkları var, işte bu konuları bitirdik" -eee bitirdik işte, bir de sertifikası varsa iyi olur, onu da duvara asarsın- değil mi? Bu değil ki. Çalışma böyle bir şey değil. Çalışma şudur: sen bugün hangi egoyla özdeşleşmeme çabasına girdin? Hangi egoyla özdeşleşmeme gayretini gösterdin? Ve hangi egoyla özdeşleşmeme sonucuna ulaşabildin? Ama en temeli, o egoyla, o benlikle, o negatif duygu, düşünce, davranış kalıbıyla özdeşleşmeme konusunda çaba gösterdin mi? Bu, çalışma bu. Yoksa çaba göstermedin, senelerce kitap okudun, sohbetlere gittin, bilgi edindin, "bunları biliyorum" dedin; bu sende hiçbir zaman bir ilerleme konusu olmaz.

Onun için bizde, tâ peygamberden başlayarak, her zaman insanın nefsindeki cihat, yani kendi içindeki cehd, gayret, çaba, dıştaki çabadan daha öndedir. Onun için içteki cihat dıştakinden daha büyüktür. İçte bir cehd olacak. Belki bunu daha önce konuştuk mu bilmiyorum: aslında İslam tarihinde geçen bütün savaşlar, insanın kendi içindeki çabasının farklı düzeylerinin bir iz düşümüdür. Yani Bedir ayrı bir anlam taşır, Uhud ayrı bir anlam taşır, Hendek ayrı bir anlam taşır, Hudeybiye ayrı bir anlam taşır; hepsinin insanın iç mücadelesinin, içsel dönüşümünün, kendini bulma serüveninin bazı basamaklarıyla birebir ilişkisi vardır. Hepsinin kendine özgü bir anlamı vardır. Bunu belki ileride konuşuruz, belki de konuştuk, bazı noktalarda olabilir, belki de başka yerde konuştuk. Yani Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye, bütün bunlar insanın o süreçleriyle ilgili çok anlamlı şeylere sahip.

Bunları kendi içimizdeki dönüşümün basamakları, süreçlerinin belli önemli nirengi noktaları olarak görebilirsiniz. Mesela gerçekten belli bir yol aldığınızı düşünüp böyle silahsız rahat rahat gidersiniz Mekke'ye, yani merkeze, bir bakarsınız önünüze engel konmuş, değil mi? Dersiniz ki "buna gerek yok, silaha gerek yok, cehdetmeye gerek yok, halbuki düşman zannettiğiniz kadar zayıf değildir." Orada engellenirsiniz. Veyahut da mesela Uhud'da kendinize bir güvenirsiniz, bakarsınız bazı benliklerle baş edebiliyorsunuz, özdeşleşmiyorsunuz, "ben bütün benlikleri hallederim" dersiniz. Halbuki içinizde bazı benlikler vardır; onların dünyaya, maddi olana, zahiri olana arzuları vardır ve onlar o tepeden inerler, tam zafer kazanmışken büyük bir yenilgiyle karşı karşıya kalabilirsiniz. Onun için tek gerçeklik insanın kendi içinde çaba göstermesidir ve doğru ile yanlış olanı ayırt edebilmesidir. Zaten aslında en büyük meselemiz budur, ayırt etmektir. Yani Furkan bir şeyi ayırt etmek demektir. Ne senin egondan geliyor ne senin özündür; hangisi doğaldır hangisi doğal değildir, hangisi fıtridir hangisi değildir. Eğer bunlar ayırt edilmezse kişi zaten yol almakta güçlük çekecektir, çünkü ayıramamış onları. O yüzden insan kendisine şunu soracak: bugün ben hangi negatif benliklerle mücadele ettim? Ben bugün ne kadar kendi kendimi gözlemleyebildim? Temel sorularımız budur. Yoksa ne kadar bildiğimiz, ne kadar şeyi öğrendiğimiz değil. Diyelim ki bir insan sana şöyle davrandı, peki senin içinde o anda doğan, ortaya çıkan, tetiklenen benlikleri gözlemledin mi? Ben her zaman onu sorarım: "işte biri bana böyle yaptı böyle dedi" -tabii karşıdaki hızını almış gidecek, "şöyle oldu böyle oldu, benden de bekliyor, işte haksızlık, bu olmaz böyle bir şey"- ben ona diyorum ki, o öyle dediğinde sen ne hissettin? "Ne hissedeceğim, şunu hissettim." "Peki o gerçek mi?"

Ego Otomatizması ve Gözlemcilik: Bediüzzaman Örneği

O hissettiğin -bak sende bir şeyi tetiklemiş- peki onu gözlemledin mi? O ne kadar gerçek? Bu şu demektir: otomatizmayı görüyor musun? Çünkü ilk soru aslında bu, içinde işleyen otomatizmayı görüyor musun, farkında mısın? Yoksa bir yandan otomatizma işler, bir yandan da sen bir şey dinlersin. Yani bir yandan egonun bütün o -biri sana böyle dediğinde alınıyorsun, şöyle dediğinde öfkeleniyorsun, şöyle dediğinde surat asıyorsun, şöyle dediğinde sen de kibirli bir davranış sergiliyorsun, şöyle olduğunda umursamaz davranıyorsun, şöyle olduğunda erteliyorsun, şöyle olduğunda kendi kendine kızıyorsun- bütün bunları zaten yaşıyorsun. Buna da biz aslında ego otomatizması diyoruz. Sende artık bu kalıplaşmış, iyice otomatiğe bağlanmış bir şey. Yani hani otopilot var ya, böyle bir şey var; yani otoegodayız yani, egonun otomatizmasındayız. Böyle yaşıyoruz. Peki biz ne diyoruz? Diyoruz ki bu yanlış, bu bir yerde durdurulmalı, bir yerde bu sonlandırılmalı. Peki o zaman o otomatizmadan çıkmak için gayret ediyor musun? Önce onu görüyor musun? Yoksa otomatik tetiklenme ardı ardına işliyor mu? Yoksa gözlemci misin en azından?

Bakın bunu bu bağlamda da tekrar söyleyeyim. Mesela Bediüzzaman'a soruyorlar. Şimdi Bediüzzaman normal yapı olarak böyle işte cesur, kimseye boyun eğmeyen, haksızlığa tahammül edemeyen, mücadele etmekten çekinmeyen birisi. Şimdi bütün bu söylediğim şeylerin hepsi aslında güzel şeyler değil mi? İçinde kötü bir şey de yok, zahiren bir şey yok. Şimdi düşünün böyle bir insanı sürgün ediyorsunuz, küçücük bir köye gönderiyorsunuz, o köyün bekçisine teslim ediyorsunuz. O köyün bekçisi "olur olmaz bugün çıkmayacaksın, şöyle yapmayacaksın" diyor. Şimdi düşünün, tırnak içinde söylüyorum, bir insan böyle bir durumda rahat olabilir mi, huzurlu olabilir mi? Olmaz. Zaten birileri de ona soruyor, "halin, istirahatin nasıldır" diye soruyorlar. Çünkü biliyorlar ki öyle bir insan öyle bir duruma maruz kaldığında bir yerden sonra sigortalar atmaya başlayabilir, değil mi? Üstelik de bunu "ben cesurum, mücadeleciyim, haksızlığa gelemem" diyerek çok güzel kamufle edebilir.

O da birkaç olay anlatıyor. Birinde diyor ki bir müdür -yani o nahiyenin, beldenin idari amiri- benim diyor gıyabımda çok hakaret dolu sözler söylemişti. Söylemiş, bana naklettiler. Bakın devamı şöyle geliyor: "Bir saat kadar eski Said damarıyla müteessir oldum, sonra bir hakikat kalbime geldi, o hakikatle hem kalbim istirahat etti hem de o kişiye hakkımı helal ettim." Şimdi bakın ne oldu? Bir olay oldu, onun içinde bir benlik tetiklendi. Tetiklendi, onu huzursuz etti. Fakat "ben huzursuz oldum" demiyor. "Bir eski Said damarı beni bir saat müteessir etti" diyor. Yani etkilemeye çalıştı, etkilemeye çalıştı ama ben ona teslim olmadım yani. Mesela şöyle demedim: "ya kardeşim, ne biçim memleket, bu adam beni niye suçluyor, niye baskı altında tutuyor, niye benim yapmadığım şeyden dolayı beni suçluyorlar, niye benim hakkımda böyle kötü konuşuyorlar, ben öyle biri miyim ki" -demiyor bunu. Şimdi bunu dese ne olacak? Huzur bozulacak, öfkelenecek, alınacak; ya topluma ya memlekete ya kendine kahredecek. Hiçbiri yok. Fakat bir şeyin tetiklendiğini görüyor, bakın tetiklendiğini görüyor, tetiklenmesine göre davranmıyor ama. Şimdi tetiklemeyi görmezsen ve bunu gözlemlemezsen o tetiklenmeye göre yaşarsın. Ama tetiklenen damarı görürsem o zaman dersin ki "şu anda içimde tetiklenen negatif bir benlik damarı var ve ben bunun tarafından etki altına alınmaya çalışılıyorum, ben bunu onaylamıyorum." Onaylamıyorum, tamam güzel, devam et, ta ki nötralize oluncaya kadar.

Tabii burada da bir hakikat kalbe geliyor. Aslında o hakikat bizim özümüzden gelen bir şey. O özümüzden gelen şey aslında bizim için huzurdur. O bize olayı, durumu doğru olarak gösterir, olduğu gibi gösterir. Mesela düşünün bir insan sizin hakkınızda sizde olmayan bir şeyi söylüyor, "insan rahatsız olmaz mı" diyoruz. Hayır, insan rahatsız olmaz ama ego rahatsız olur. Orada o ayrımı yapacağız, insan değil. Ben her zaman şuna işaret etmeye gayret ederim: "bak, insan böyledir deme, ne yapayım insanım deme, her insan böyle davranmaz mı deme." Bunlar yanlış şeyler. "Ben ona çok şey edildim, sizi tanıdıktan sonra" -"bir insan buna nasıl dayanır" deme, "her insan buna böyle tepki gösterir" deme. Bunlar yanlış. Sen egoyu insan yerine koyuyorsun; egoyu adam yerine koymayacağız, ta ki terbiye oluncaya kadar, ta ki özümüze tabi oluncaya kadar. İşte o Hz. İsa'nın eşeği gibi. Eşek ne yaptı? Hz. İsa'ya tabi oldu, İsa eşeğin sırtında Kudüs'e girdi. Onun gibi ego tam tabi oluncaya kadar onu adam yerine koymayacaksın, onun vaazlarını dinlemeyeceksin deyim yerindeyse. Hani bazı insanlar vardır böyle biraz dine veya vaaza tepkisel; "ben kimsenin vaazını dinleyemem" der. Sen her gün egonun vaazını dinliyorsun, egonun camisinden çıkmıyorsun sen. Egonun camisinde egonun vaazını dinliyorsun, onu onaylıyorsun. O zaman kimi dinlediğine dikkat edeceksin, kimi onaylıyorsun.

O otomatizmadan çıkmak mücadele demektir. Yani egonun algısını, yorumunu, değerlendirmesini, duygularını, bakış açısını masaya koyup onu irdelemek: doğru mudur değil midir, haklı mıdır haksız mıdır. Orada işte bir mücadele başlar. O yüzden insan kendi içinde o mücadeleyi görmeden -zaten içeride bir mücadele yoksa demek ki çalışma da yok demektir, çalışma yapılmıyor demektir. Çalışma yapıyorsan orada bir gayret, bir farkındalık, bir gözlem, bir özdeşleşmeme çabası olmazsa olmazdır. Mutlaka bunlar olacak. O yüzden kendimize şunu soracağız: benim en çok dikkat etmem gereken, özdeşleşmeme konusunda en çok çaba göstermem gereken ego damarları hangileridir? Onları tanımlayacağız, tespit edeceğiz. Ayağıma en çok takılan, bana en çok ayak bağı olan, beni en fazla tepetaklak düşüren, iyice beni kör eden ego damarları nelerdir? Onları görmek, daha doğrusu tespit etmek, sonra tetiklendikleri zaman gözlemlemek. "Her şeyi biliyorum" anlamsızdır, işe yaramaz. Bildiğin yönde bir cehd var mı yok mu? Her savaşında yenik düşebilirsin, mahsuru yok ama tarafın belli. Anlatabildim.

Mekke Dönemi: Tereddütsüz İnanç

Bakın ilginç bir şeydir, ona da geleyim. O da aslında belki en baştan alınabilecek bir şey, belki bunu siz kendiniz de yaparsınız. Mesela İslam tarihinde ilk dönem nedir? Mekke dönemidir. Müslümanlar hep mağlup mu, mağlup değil mi? Her durumda mağlup; 13 yıl boyunca işkence devri var, dışlanma devri var, boykot devri var, nefes alma imkanı olmadığında hicret etme durumları var. Yani her zaman zahiren yenikler değil mi? Ama hiçbirinde şu var mı: "ya acaba vazgeçsek mi?" Değil mi? Hiçbirinde yok. Hiçbirinde "ya acaba bunlar mı haklı, veya peygamber acaba yanılıyor mu, veya bu aslında böyle olmayabilir mi" -bak hiçbirinde en ufak bir tereddüt yok, değil mi? Net, kesin, ama her durumda da mağluplar yani. Her durumda ya işkence görüyorlar, ya boykot altındalar, ya dışlanıyorlar, ya küçümseniyorlar, ya aşağılanıyorlar, değil mi? Ama bakın hiçbir durumda bir şüphe, bir soru işareti yok.

Mesela aslında insanın yol alışındaki ilk merhale budur. Yani bu şudur: bu konuda çaba gösterdiğiniz sürecin belli bir döneminde, hatta uzun bir döneminde hep yenileceksiniz, hep egonuz galip gelecek. Ama hiçbir zaman egonuzu onaylamayacaksınız, hiçbir durumda egonun haklı olduğunu düşünmeyeceksiniz, veyahut da "bu mücadeleden vazgeçeyim, yapamıyorum" demeyeceksiniz. Bak 13 yıl -İslam'ın doğuşu diyelim, peygamberin hayatı noktasında söylersek 23 yılın neredeyse 13 yılı yani, yarısından fazlası- neyle geçmiş? Mağlubiyet, zahiren görünürde bir mağlubiyet halinde geçmiş. Sonra ayrışma meydana gelmiş; Medine'ye gitmek neyi sağlamış? O içerideki iyinin ve kötünün çok net bir şekilde saflaşmasını, ayrışıyor ve netleşiyor o ayrışma. Ama ilk dönemde ne var? Aynı yerdesin ve aynı yerde peygamber de var, peygambere inananlar da var; ama peygamberle ve o inanan insanlarla mücadele eden çok büyük bir grup da var. Ve azınlıkta olan kim? Azınlıkta olan peygamber ve ona inanan insanlardır. Bizim de yolculuğumuz böyle başlıyor. Negatif benlikler çok, hayat boyu tetiklemişiz onları veya bir şekilde tetiklenmişiz. O zaman en temelde, oradaki insanların yaptığı neydi? Peygamberin dediğine inanmak değil mi? Oradaki insanlar peygamberin dediğini onayladılar; dediler ki peygamberin dediği doğru. Boykot altında da olsalar, annesi babası onu reddetse de, hiçbir durumda peygamberin dediğinin tasdikinden öte bir şey yapmadılar. İşte bizim de ihtiyacımız olan bu. Benliklere ne kadar yenilirsek yenilelim, doğruyu tasdik etmekten ayrılmayacağız. Yani yol egonun yolu değildir; ona teslimiyet değildir, o benliklerle özdeşleşme değildir, o benliklerin algılarını onaylama değildir, hiçbiri değildir. Gerçeğin tasdikidir.

Gerçeği tasdik ettiğinde ne oldu? "İşte ediyoruz, ne oluyor, o kadar sohbete geliyorum ne oluyor" demeyeceksin. Hiçbir sahabi şunu dedi mi: "sana inandık da ne oldu, bak kaç sene geçti, halen mevcut durum ne" böyle bir şey dediler mi? Demediler. Bakın bunlar çok önemlidir. Hiçbir kişi demedi ki "sana inandık ama bak kaç sene geçiyor, bir geçti, üç geçti, beş geçti, on geçti, halen azınlıktayız, halen zahiren onlara mağlup oluyoruz." Hiçbiri öyle bir şey demedi. Hiçbirinin aklından gerçeğin tasdikinin dışında bir düşünce geçmedi. İşte o insana da gereken şey bu anlamda budur.

Aslında şunu anlayacağız: peygamberin süreci, yani o 23 yıllık süreç, aslında bir nevi insanın manevi yolculuğunun kendini bulmasının bir prototipi, küçük bir modeli gibidir. Oradaki her olay aslında bizim kendi iç dönüşümümüze dair bir işarettir, bir anlam taşır, sembolik olarak bir şeye karşılık gelir. Bu kadar, bundan sonrasında siz yorumlayacaksınız.

Hz. Yakup ve Define Örneği: Hüznün Anlamı

Yok bir hüzün, yani şöyle: nasıl ki bir insan düşünün bir şeyi kaybetmiş veyahut da bir gaflete düşmüş, yanlış bir şeyi kabul ediyor, bundan dolayı kendine zarar veriyor, kendine acı çektiriyor, yanlış bir şeyin peşine düşüyor -bundan dolayı duyduğunuz hüzündür, hüzündür. Yani mesela şöyle düşünün: birisi "ben bir define haritası buldum" diyor, parasını oraya yatırıyor, emeğini oraya veriyor, enerjisini oraya veriyor, sabah akşam onu düşünüyor, yıllarca orayı kazıyor. Fakat siz biliyorsunuz ki orada hiçbir şey yok. O insan hakkında ne hissedersiniz? Hüzünlenirsiniz, dersiniz ki "kendini mahvediyor" değil mi? Bunun bir özgüsü var mıdır, yani levmetme olarak mı? Yok, bir levmetme değil, yani üzülme yani. Bir imkan olursa hatırlatırsınız: "bak burada bir şey yok, sen burada boşa define arıyorsun, burada define yok, kendine yazık ediyorsun" değil mi? Üzülürsünüz, bu yani. Hz. Yakup da çocuklarına üzülüyordu. Çünkü onlar yanlış bir hedef istikametinde yanlış bir şekilde yaşıyorlardı. Bütün mesele o, ve onlar için hüzünleniyordu. Kendi içimizde de onun bir mütekabili bulunabilir. Yoksa ben Hazreti Yakup'un Hazreti Yusuf'la ilgili keder, acı, üzüntü duyup kendini mahvetmiş gibi bir hali yok yani.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Doğrudan alıntılanmış bir ayet metni veya numarası yok. Anlatıcı Hz. Yakup-Yusuf kıssasına ve Adem'in cennetten çıkışı kıssasına atıfta bulunuyor, ancak sure/ayet adı zikretmiyor. --- ---