İbn Arabi, Risale-i Nur ve İşari Tefsir (Kayıt 05)

Kısa Özet

Sohbette önce İbn Arabi'nin peygamberlerin isimleri ve onların açılımları üzerine yazdığı eserler konuşuluyor; bu eserlerin dışarıdan bakıldığında sadece isim tahlili gibi göründüğü ama aslında derin bir bütünlük taşıdığı, bunun Risale-i Nur'da da bulunduğu ama fark edilmesinin başka okumalar sayesinde mümkün olduğu anlatılıyor. Ardından Risale-i Nur'un, Mesnevi-i Nuriye'nin ve genel irşad metninin herkese hitap edecek şekilde yazıldığı; oysa hususi/tasavvufi bir tefsirin sadece belli bir kesime hitap edeceği vurgulanıyor. Bediüzzaman'ın işari/tasavvufi bir tefsir yazmış olsaydı bunun zevk ve mana meselesi sayılıp kenara konacağı, dolayısıyla tercihinin umuma faydalı olan yönde olduğu söyleniyor. Devamında "ene" ve "enel hak" kavramları, tasavvufta yaşanan tecrübelerin (sülûk) bir tat, bir hâl olduğu ama bunun ölçüsüzce herkese anlatılmasının tehlikeli olduğu konuşuluyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Risale-i Nur'un aslında ağır ve anlaşılmaz olmadığı; "ağır geldi" denilen yerlerin çoğunun zihinlerin yüzeyselleşmesinden kaynaklandığı.
  • Bediüzzaman bir tasavvufi/işari tefsir yazsaydı bunun sadece hususi bir kesime hitap edeceği; Risale-i Nur'un ise umuma hitap etmeyi tercih ettiği.
  • "Ene'yi göster, ama sen ene deme" sözüyle özetlenen, nefsi/enaniyeti gösterme ile ona bürünme arasındaki ince fark.
  • Tasavvufi tecrübelerin (sülûk) muhafaza edilmesi gereken ama bir tecrübe, tadılan bir hâl olduğu unutulmadan anlatılması gerektiği; ölçüsüz paylaşımın tehlikeli bir yöntem olduğu.

İbn Arabi'nin İsimler Üzerine Yazdıkları

Lisanda isimler meselesi mesela, bir de çok şey anlatılır aslında. Seni ara ara ziyaret ettirdiği için çok fazla fark etmediğin bir taraf var. Ama onun İbn Arabi ile ilgili yazdığı diğer kitaplar, bunlar hep bir bütünlük içinde ele alınıp düzenlenmiş. O yüzden sanki İbn Arabi tamamen isimler, peygamberlerin isimleri, onların açılımları üzerine yazmış gibi bir izlenim veriyor insana. Ama hani, üzerinde böyle bir şey yokmuş gibi aldanılıyor; hâlbuki var.

- Tabii, tabii, tabii. Buyurun, buyurun. - Var aslında, belli yerlere koymuş. Evet, peygamberler, peygamberler, peygamberler…

Merhaba, hoş geldin.

Yani, ben Risale'nin o tür şeylerini fark etmemiştim; başka kitapları okumamdan dolayı biraz fark ettim bende yani. Başka kitaplar okudum, o anda okuduğumda hemen çağrışım yaptı. Bu aslında Risale-i Nur'da da var ama nasıl fark etmemişim diye şaşırdım. Birkaç kitap okuduktan sonra hayalimde canlanıp sonra tekrar Risale'ye dönmüşüm. Aslında burada daha detaylı, benim anlayabileceğim tarzda, yani alışkın olduğum bir üslup varmış ama bence fark etmemişim.

Ama seni çok üzdüm mü? Söylediğiniz zaman o kadar bariz ve açık ortaya koymamış, çünkü uygun değil. Anlatabiliyor muyum? Uygun değil.

Hoş geldin.

Ben de sözü dağıtmamak için böyle yaptım. Getiriyorum… Bayağı bir şey, uyuyacağım ben. O zaman için uygun değil.

- Efendim? - O zaman için uygun değil, yani uygun değil. Genel olarak uygun değil, genelde de mümkün değil. O, daha özel bir kesime hitap ediyor. Umumi olan ise, Bediüzzaman'ın yolu ise, o yönde istihdam edilmiş.

Risale-i Nur, Mesnevi ve Umuma Hitap

Fakat Risale-i Nur, Mesnevi-i Nuriye, umumi irşadı takip ediyor. Mesnevi de öyle. İlk bakışta bir hikâyeler kitabı gibi bir şey gibi geliyor insana. Ama değil. Ehli, onun içinden o manaları çıkarıyor.

Şimdi ben geçenlerde böyle bir şey anlattım. Arkadaşlar işte o kadar Risale-i Nur okuyorlar, şey yapıyorlar… "Bu bize ağır geldi, ya bu Risale-i Nur bu" diyorlar. Oysa o kadar ağır gelecek bir şey yok yani; siz de o kadarsınız aslında. Ama şimdi zihinler o kadar yüzeysel ki, hani o serpiştirilmiş şeyler bile ağır gelebiliyor insana.

Ene ve Enel Hak Meselesi

Hemen şunu unutma: Hemen "ene"yi göster diyor. Şimdi, deyim yerindeyse, "enel hak" daha güzel ve yanlış anlaşılmayacak bir ifade olurdu belki ama ona benzer. Evet, "ene"yi göster diyor ama sen "ene" deme. Anladın mı?

- Evet. - Ama bu kadarıyla ifade ediyor, geçiyor yani mesela. - Evet, onun gibi.

Çay veriyorum, bu kadarını da alabilir misin?

- Olur.

Ama o kitapları okuyunca, kendinde olanla onlarda olanı kıyaslayıp üzüldün mü? Yani bu kadar yolun hiçbir şey görmemiş gibi hissettiriyor mu sana?

- Hayır, oradan bir yukarı, daha doğru baktığın için öyle hissediyorsun. Hayır, sonuçta onlar da o yolun eteğinde bir şeyler yaptı. Onun sebebi olarak ne gördüm, söyleyeyim.

Bediüzzaman Bir Tasavvufi Tefsir Yazsaydı

Onun sebebi olarak, Risale-i Nur bize hakikati öyle bir tarif ediyor ki, akılla anlaşılabilecek şekilde anlatıyor. Anlatabiliyor muyum? Tasavvuf, tarikat veyahut da maneviyatla ilgili bazı çevrelerde sanki Risale-i Nur bir mantık ispat kitabı gibi görülüyor. Hâlbuki Üstad çok ince bahisler de işliyor. Mesela bak, örnek vereyim: Ben inanıyorum ki Bediüzzaman bir işari tefsir yazsaydı, bir tasavvufi tefsir yazsaydı… Bunu burada bırakamıyorsun. Tamam, şey oldu.

Şimdi öyle bir tefsir yazsaydı, inanıyorum ki elimizde böyle on beş-yirmi ciltlik bir tasavvufi tefsir olabilirdi. Ama ne olacaktı? Diyeceklerdi ki: "İşte bu tasavvufi tefsir, bu belli bir kesime hitap eder; genele, umuma hitap etmez. Bu hususi bir şeydir, zevk ve manadır" denilip kenara konacaktı. Genele daha sınırlı bir faydası olacaktı.

Selamlar. Evet. Bitirdiniz mi? Allah'a emanet olun. Allah'a emanet olun.

İşari Mana ve Farklı Meşreplerin Ortak Noktası

Bir müfessir burada bazen "işari manası budur" diyor. Buna rağmen "sen bundan nasıl böyle bir mana çıkarıyorsun, nereden çıkarıyorsun" diye eleştirilmiş. Özellikle günümüzde bu tür eleştiriler daha çok İbn Arabi'ye yönelik oluyor. Anlamayı sağlamak için öncesinde birlikte okumalar falan gerekiyor.

- Sen de mi öyle düşünüyorsun? - Onları okuyunca da, aslında her birinin kendi bakış açısını görüyorsun; kişi bunu görünce kendini de anlamış, görmüş oluyor. Tabii, aslında hepsi aynı şeyi görüyor, hepsi aynı şeyi söylüyor da her biri farklı bir yönü daha öne çıkarmış. İhtiyaca göre daha öne çıkarmış yani. Eser böyle bir şey; yoksa hepsi aynı kapıya çıkıyor.

Sülûk, Tecrübe ve Ölçülü Anlatmanın Önemi

Mevlana da bundan bahsediyor, söyleyeyim: Hiç hizmet etmemiş olsa bile, biri sülûktayken bundan bahsediyor ya, öyle bir taktik değildi bu. Sülûkte olan biri bahsediyor; aşağıdan sülûk diyor. Ayrı bir kaygı yok. Aklı sülûk üzerine kilitli.

Belki onu muhafaza etmek lazım ama onun bir tecrübe olduğunu, tadılan bir şey olduğunu unutmadan anlatmak lazım. Söyleyecek, ondan bahsediyoruz; yani kendine söyleyecek gibi söylüyor. Acaba diye baktığında böyle bir şeyi ölçüsüzce anlatmanın iflahsız bir yöntem olduğunu görüyorsun.

- Arkadaşlar, doğru değil. - Doğru, böyle bir yöntem yok çünkü tehlikeli bir yöntem. Veyahut da yani kerem kanalıyla anlatılabilir, o hakkı değil mi? Fakat işte o fazlını da ayrı ayrı görürsen orada da ayrı bir problem oluyor. - Peki, o ilk hâl içinde ne yaptı? - Yok, ama var; anlattığım yalan değil, çalıştım ama… Dair yeteri kadar konuştuk bunun için, konuştuk bunun için, konuştuk bunun için. Tamam, bir şey. - Ne?

(Kaydın bu noktasından sonrası anlaşılamayacak kadar bozuk; sohbet burada kesiliyor.)

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok --- ---