İçimizdeki Yanlış Benlikler ve Tövbenin Hakikati

Kısa Özet

Sohbette, psikolojik benliğimizin gerçek özümüzü nasıl kalın bir kabuk gibi örttüğü ve mizaç tipimize göre farklı yanlış stratejiler (öfke, kaçınma, rasyonalize etme vb.) geliştirdiğimiz anlatılır. Futbol/teknik direktör benzetmesiyle, içimizdeki bu yanlış benliklerin nasıl fark edilip sahadan çıkarılacağı, dışarıdaki "küçük savaş" yerine içerideki "büyük savaş"a odaklanmanın önemi işlenir. Hz. Nuh'un gemisi, Hz. Âdem'in tövbesi ve Hz. Yusuf'un affediciliği örnekleriyle, tövbenin ve doğru benlikle özdeşleşmenin nasıl bir dönüşüm sağladığı anlatılır.

Öne Çıkan Vurgular

  • Yanlış benliklerle özdeşleşmeden onları fark edip "sahadan çıkarmak" gerekir; asıl mücadele dışarıda değil içeridedir.
  • Tövbe eden, günah işlememiş gibidir; çünkü o, kendini yanlışa sürükleyen negatif benliği iptal etmiş, onaylamamıştır.
  • Bediüzzaman'ın ifadesiyle, bir kötülüğün sorumluluğunu bütünüyle karşımızdaki insana yüklemek hatadır; orada kaderin ve nefsin de payı vardır.

Psikolojik Benliğin Özü Örtmesi

Psikolojik benliğimizin özümüzü örtmesi ve psikolojik benliğin yanlış stratejileri nedeniyle özümüzü kalın bir şekilde örten bir kabuk hâline gelmesi... O kabuk nasıl incelecek, nasıl bertaraf olacak? Önce o yanlış stratejilerin, yanlış tanımların fark edilmesi gerekiyor. Ondan sonra onunla özdeşleşmeden onu aşmak gerekiyor. İnsan, işte modern psikolojide savunma mekanizmaları olarak tarif edilen, aynı zamanda yanlış bir kısım tutum ve tavırlar olarak ortaya konan bir kısım yanlış stratejilere çaresiz bir şekilde tutunur. Neden? Çünkü onlardan başka bir strateji bilememektedir. Ve bunlar işte bizim mizaç olarak tarif ettiğimiz farklı mizaç tiplerine bağlı olarak değişiklik gösterir. Yani bütün insanlar aynı stratejiyi uygulamıyorlar hayatta; farklı stratejiler uygulanıyor, farklı davranış ve tutumlar sergileniyor hayatta. Bu da neye bağlı? Mensup olduğumuz mizaca bağlı. Mesela kimi mizaç tipleri diyelim ki öfkeyi kullanıyor, bir başkası kaçınma ve korkuyu kullanır. Her birimizin sergilediği savunma tarzı farklıdır; kimimiz mesela rasyonalize etme yoluyla hoşlanmadığımız durumun üstesinden ilerliyoruz, kimimiz kendini uyuşturma, kendini duyarsız hâle getirme yoluyla yaşadığı olumsuzluğu bertaraf etmeye çalışır. Dolayısıyla insanların psikolojik düzeyde kullandıkları savunma mekanizmaları, kullandıkları yanlış stratejiler ve bu stratejilere olan bağımlılıkları farklı farklıdır.

Dolayısıyla kişi kendisini bir başkasıyla mukayese etmeden, kendi psikolojik benliğinin hangi stratejilere sahip olduğunu ve o stratejilerin kaynağının, kökeninin ne olduğunu ve onları nasıl bertaraf edeceğini düşünmelidir. Bunların kaynağı nedir? Bunların kaynağı önce mizacımızda potansiyel olarak bulunur. Yani diyelim ki işte bir birin, bir sekizin mizaç yapısında potansiyel olarak öfke vardır; fakat potansiyel olarak vardır. Ve bu potansiyel olarak var olan bu özellikler küçük yaşlardan itibaren tetiklenir; bir kısım olumsuz olaylarla, bir kısım olumsuz tavırlarla, yaşanan bir kısım olumsuzluklarla tetiklenir. Mesela bir çocuk doğuştan kibirli değildir, doğuştan öfkeli değildir, doğuştan kederli değildir; ama bunlar potansiyel olarak insan psikolojisinin mekanizmasında vardır, potansiyel olarak. Ve bunlar çocukluktan itibaren bir şekilde tetiklenir.

İnsan şunu anlamak durumundadır: Sende çocukluğundan itibaren tetiklenen potansiyel riskler nelerdir? Bunları görmek; o potansiyel riskleri görüp, bunlar ne kadar tetiklenmiştir, hangi durumlarda tetiklenmiştir, psikolojik benliğinin temel arayışları nedir, bu arayışları karşılamak için ben ne gibi yöntemler kullanıyorum -şeklinde bir sorgulama gerekiyor. Evet, böyle bir sorgulama gerekli. Bazı şeyler bir yere kadar doğaldır, bir yerden sonra doğallıktan çıkarlar; dolayısıyla o sınırları çok iyi irdelemek gerekiyor.

Sahaya Sürdüğümüz Yanlış Benlikler

Ve burada temel meselemiz, o yanlış stratejileri uygulayan benliklere "ben" dememizdir. Ne demek istiyorum? Mesela kendini göstermeye çalışan benliklerimiz vardır, yanlış bir kararı hemen veren benliklerimiz vardır, zor bir durumda tepki veren benliklerimiz vardır. Ve biz bunlara deriz ki "ben." O zaman ne olur? Büyük bir yanılgı meydana gelir; sen sahte olan bir şey üzerinden varlığını ikame etmeye çalışırsın.

Mesela biri seni küçümsedi, veya biri sana böyle küçümseyici bir şekilde konuşuyor. Bir bak, sende hangi stratejiler tetikleniyor, hangi tutumlar tetikleniyor, hangi düşünceler tetikleniyor? Asıl film içeride dönüyor ama sen dışarıdaki filme bakıyorsun; asıl film içeride, asıl oyunu kuran ve seni kurnazca yanlış şeylere sevk eden içeridedir.

Ben hayatta her zaman bıktıracak şekilde insanlara bir şey söylerim. Bana bir şey anlatır, ben ona derim ki "Bundan sen niye rahatsız oluyorsun?" Ve insanlar şunu derler: "Niye olmayayım ki? Herkes olur, sen olmaz mısın?" Ben "olmam" dediğimde gene çare değil; o zaman beni insan dairesinden çıkarıyorlar: "Bak, bütün insanlar böyle yapıyor." Anlatabilir miyim? Aslında dikkat edin, orada verdiği o tepki aslında bir başka benliktir. Yani ilkesel olarak bir şeyin doğru olup olmadığını tahmin edeceğine ne yapıyor? Etraftan yalancı şahitler bulmaya çalışıyor, veya sahte şahitler bulmaya çalışıyor, veya bilgisiz şahitler bulmaya çalışıyor. Ben sana diyorum ki "sen bundan niye rahatsız oluyorsun, bana bunu anlatabilirsin." Ama "herkes rahatsız olur, niye bana bunu söylüyorsun?" diyor. Çünkü herkes bir şey yaptığında bunun normal olduğunu zanneden bir benlik daha var senin içinde; o anda o devreye girdi, ona destek çıktı. Fark ediyor musunuz, oyuna kimler dahil oluyor? Birisiyle tartıştığınız zaman oyuna kimlerin dahil olduğunu görün.

Teknik Direktör Olmak

Anlatabiliyor muyum? Hani bazen bir maç olur, bir takım yenilgiye doğru gidiyordur; teknik direktör "acaba maçı nasıl çeviririm, ne yaparım" diye adam alır, adam sokar vs.; 2-0'lık maç 6-0 olur. Anlatabiliyor muyum? Neden? Doğru adam sokmuyor. Spor tartışmalarının temel şeyi bu yani: "Bu adamı niye soktu, işte sahaya niye bu on biri sürdü?" Siz kendinize bakacaksınız; siz bir teknik direktörsünüz, sahaya hangi on biri sürüyorsunuz, hangi benlikler sahaya sürülüyor? Diyeceksiniz ki "ya ben teknik direktör bile değilim, birisi beni manipüle ediyor, o oyuncular bir bakıyorum sahaya girmiş; hesapta ben teknik direktörüm ama ben aslında o on biri seçmiyorum, o on bir bir bakıyorum sahaya girmiş." Ben de ne diyorum? "İyi" diyorum. Yoksa teknik direktör değiliz biz; teknik direktör olmamız için değişmemiz gerekiyor, belli bir dönüşüm süreci geçirmemiz gerekiyor. Bizde maç otomatik işliyor; sahaya giren otomatik, çıkan otomatik. Onun için dikkat edeceksiniz, bir teknik direktör olmaya çalışacaksınız.

Mesela dikkat edin, maçta ne oluyor? Bir oyuncu diyelim ki teknik direktöre göre iyi oynamıyor, veyahut da yanlış bir tutum içinde; teknik direktör ne yapıyor? Kabelayı kaldırıyor, "çık" diyor. Bazı futbolcular vardır, çıkmak istemezler; işte böyle yüzünü asar, işte böyle formayı yırtar veya böyle bir trip yapar. Anlatabildim mi? Keşke bizim içimizdeki benlikler bu kadarla kalsın; biz ne "sahadan çık" diyebiliyoruz ne de çık dediğimizde kolay kolay çıkıyor bu benlikler. Bu da bir çalışma gerektirir. Önce şunu bileceksin: "Ben bu oyuncuyu, yani bu benliği sahada istemiyorum; bunun sahada yeri yok, bu oyunda iyi bir oyuncu değil, onaylamıyorum." Önce bir bunu fark etmek gerekiyor, sonra da onu oyundan çıkarma kabiliyetini kazanmak gerekiyor. O da nedir? Onu kendi hâline bırakmak; sahadan çıkarma dediğimiz şey bu yolla olur. Özdeşleşmezsen o otomatik olarak senin psikolojik sahandan çıkmış olur. Ama biz önce hangi yanlış oyuncular sahada, haberimiz olmadan kim kimle iş birliği yapıp -değil mi- teknik direktörü bypass ediyor, bunu fark edeceğiz.

Fark etmezsen otomatik bir insansın; her şeyin otomatiktir. Biri sana bir laf söylediği zaman senin söyleyeceğin söz otomatiktir; biri seni yok saydığında sende ortaya çıkacak olan benlik otomatiktir; birisi senin sözünü kestiğinde ortaya çıkacak benlik otomatiktir. Ve burada hiçbir gerçek anlamda bir farkındalık yoktur. O zaman kişi ne hâle gelir? Kişi otomatik bir hâle gelir, makine gibi olur; yani mekanik bir varlıktır. Aslında bu düzeyde gerçek anlamda bir psikolojiden söz etmek mümkün değildir. Gerçek anlamda psikoloji, ruhsal öze tabi olan esnek bir mekanizmadır; biz ona psikoloji diyoruz aslında. Öbürü tamamen mekanik, hiçbir gerçek anlamda esnekliği ve farkındalığı olmayan bir mekanizmadır. Bunu insan kavramakla çok büyük şey kazanır. Ama bunu kavramak için temel olan şey içeride dönen filmi görmektir; biz hep dışarıdaki filme bakıyoruz, dışarıdaki filme baktığınızda içerideki filmi göremezsiniz.

Küçük Savaştan Büyük Savaşa

Yani işte peygamberin "küçük savaştan büyük savaşa dönüyoruz" dediğinde aslında dikkati çektiği şey budur. Siz küçük savaşlarla uğraşıyorsunuz: "Bana bunu dedi, ben ona şunu demeliydim, şunu yapmalıydım, bunu etmeliydim" vs. Küçük bir savaşla uğraşıyorsunuz; "işte annem niye böyle dedi, babam niye böyle dedi, şu niye böyle oldu, bu niye böyle oldu, kimse bana şunu yapamaz" falan, bunlarla uğraşıyorsunuz. Halbuki insan şunu diyor: "Küçük savaş diyorsun ama orada insanlar seni ezebilir, bunlar şunu yapabilir, bunu yapabilir, değil mi?" Zahiren öyle. Zaten peygamberin de bahsettiği o küçük savaş da zaten öyle bir savaştı; yanılmıyorsam Uhud savaşında da ölmüşler yani, ölümlerin olduğu bir savaş. "Küçük savaş" dediği çelik çomak savaşı değil yani, mahalle maçına gitmemişler; ölümün gerçekleştiği bir savaşa peygamber "küçük savaş" diyor. Böyle bir savaş küçük olabilir mi? Zaten oradaki peygamberin arkadaşları şaşırıyor, diyorlar ki "ya böyle ölümün olduğu bir savaş mı küçük savaş, peki büyük savaş ne o zaman?" Eğer bu küçük savaşsa değil mi, o sizin kendi içinizdeki savaştır. Neye dikkat çekiyor? İçerideki savaşın hakkını görmeye dikkat çekiyor.

Ben bir insana laf yetiştiremeyebilirim, egolarıma laf yetiştireyim, daha iyi bir şey. Başkası, karşındaki insana laf yetiştirmeden evvel senin içinde seni bypass edip kendi lafını baskın bir şekilde tahakkümle sana dikte eden benliğe bak; çünkü senin asıl düşmanın odur. O dışarıdaki geçici bir düşman yani, bugün var yarın yok; ama o içerideki ömür boyu senin iflahını kesecek, ömür boyu senin ömrünü baltalayacak, ömür boyu yanlış stratejilerle senin hayatını her zaman mahvedecek. Hangisi daha büyük düşman? Karşında yanlış bir şey yapan bir insan mı, yoksa sürekli yanlışlıklar karşısında hemen öfkelenen benlik mi? Hangisi daha büyük bir düşman? O zaman neyle mücadele etmen gerektiğine dikkat edin; gerçek mücadelenin nerede olduğuna dikkat edin. Eğer buna dikkat etmezsem hiçbir şeyin gelişimi, değişimi, dönüşümü söz konusu değildir.

Onun için ben kendime ve muhatap olduğum insanlara onu sorarım: "Bu senin niye rahatsız?" Eğer o yanlış benlik damarıyla özdeşleşirseniz, o gene konuşmaya devam eder: "Tabii ki rahatsız olacağım, kim olsa rahatsız olur." Bu kim? Şu an konuşan kim? Zaten bak, o zaten üzerinde çalışacağın benlik o zaten; bak o gene seni bypass edip konuşuyor. Onu karşına al, tatlı bir şekilde de ki: "Canım, niye rahatsız oluyorsun, niye böyle dert ediyorsun, derdin mi?" Çatışmayın, kavga etmeyin, beddua etmeyin, "Allah kahretsin" demeyin, kesinlikle bunun hiçbir anlamı yoktur. Karşınıza alın, o yaramaz bir çocuktur; her terbiye olursa olur, olmazsa kendi hâline bırakın.

Hz. Nuh'un Gemisi

Anlatabildim mi? Hz. Nuh ne yapmış? Gemiyi yapmış; bakın her bir şeyden bir çift almış değil mi, ama dengeli, yani dengeli bir yaklaşımı var. Kimi almamış? İnkâr edenleri almamış; ama onlarla kavga etmemiş, davet etmiş: "Gel gemiye bin" -bilmem "iyi, sen bilirsin" demiş. Anlatabiliyor musunuz? Bırakın, onların ne hâli varsa görsünler, onları geminize almak zorunda değilsiniz. Aslında o bir dönüşüm sürecini anlatır bir açıdan; o noktası yani. Hani karmaşık bir belde, değil mi, Nuh'un kavmi; iyinin, kötünün karmakarışık olduğu ve sürekli bozulmanın daha hâkim olduğu bir şey. Ne yapıyor? "Ya mahvolacak, iyice telef olacak o belde veyahut da iyiler kurtulacak" -ne yaptı? Bir gemi yaptı. O gemi ilahi bir bilgiyle, ilahi bir emirle inşa edildi ve ona her bir şeyden bir çift alındı; ama onlar neydi? Bakın, Nuh'un yakınları... onun himayesinde bir çift alındı; inanmayanlar kenara kondu. Kavga edilmedi, savaşılmadı; sadece teklifte bulunuldu, tebliğde bulunuldu, açıklama yapıldı.

İşte Nuh'un oğlu, bak bu ne demek? Yani bak, senin böyle çok özdeşleştiğin bir şey de olabilir bu. "Hocam oğlunu bıraktı galiba değil mi?" Tabii tabii, onlar kaldılar ve dedi ki "ben şöyle yaparım böyle ederim, dağa çıkarım" vesaire; hani kendince, çünkü bu şu demek. Bakın negatif benliklerin her zaman bir stratejisi ve felsefesi vardır; onlar bütün aptal cinsten değillerdi, o yüzden akıllı olacaksınız; onların da kendi argümanları var. Bakın, Nuh'un oğlu ne diyor? "Ben de yüksek bir dağa çıkarım" diyor, "ne var ki, eğer böyle tufan mufan olacaksa yüksek bir dağa çıkarım, şunu yaparım bunu ederim, şöyle olursa böyle yaparım, böyle olursa böyle yaparım" -stratejisini savunuyor yani. Ondan daha akıllı olacaksınız, veyahut da ondan daha akıllı birine tabi olacaksınız; iki ihtimalden biri.

Mürşide Tabi Olmanın Anlamı

İşte aslında peygamberlerin, sufilerin, mürşitlerin fonksiyonu o. Sen ondan daha akıllı değilsin, o benlikle baş edemiyorsun; o zaman ne yapacaksın? O benlikle baş edebilen, daha doğrusu o benliğin sahtekârlığını, üçkâğıtçılığını, stratejisinin ne kadar yanlış olduğunu bilen birine tabi olacaksın. Çünkü senin o an şuurun onun yanlışlığına ermiyor. Nedeni mi? Bu kadar yani; yoksa "hani böyle birine tabi ol, birinin emrinde ol, birine biat et" -boyu ne? Niçin? "E öyle lazım" -yani niçin var, bunun bir mantığı var, bunun bir anlamı var: Sen bir negatif benliğin yanlışlığını, sahteliğini göremiyorsun, fakat o yoldan geçmiş olan kişi onu görüyor; o senin adına sana bir şey söylüyor. Yoksa sürekli kendisine biat etmeni, sürekli kendisine tabi olmanı isteyen biri, gerçek bir mürşit değildir. O ister ki sen de rüşde eresin, sen de o saf bilince, öze, farkındalığa var, kendi kendinin efendisi ol.

Bütün mesele belli bir farkındalığın düzeyinden bakabilmektir; o düzeyden bakamazsan o benlikler seni manipüle eder. Onlar aptal değil, benlikler aptal değiller; hakikaten nispetsiz, hepsi cahildir fakat hepsinin ağzı iyi laf yapar, kendilerine göre çok rasyonel, çok akılcı, çok mantıklı gerekçeleri vardır: "Niye bu kadar kabasın? İnsanlar hak ediyor." "Niye bu kadar kibirlisin?" "Eğer böyle kibirli olmazsam insanlar beni ezerler." Hepsinin cevabı var, evet, hepsinin ileri sürdüğü bir argüman var yani. Eğer sen bunlardan daha zeki olamazsan o zaman seni alt ederler. Bütün mesele bu çerçeveyi görebilmek.

O zaman diyeceksin ki, mesela bazen bir arkadaşın olabilir, bazen bir mürşit olabilir; diyeceksin ki "ben yanlış yaptığımda, sana göre yanlış yaptığımı görürsen beni uyar" -diyeceğin birileri olmalı. Eğer sen bunun üstesinden gelmeyi denemiyorsan, o sana neyi sağlar? Seni manipüle eden benliklerin farkında olmanı sağlar. Bunu insan kendi kendine de yapabilir, mümkündür teorik olarak; ama öyle göründüğü kadar basit değildir. Yani bir benliğin manipülasyonundan kurtulursun, arkasından öbür benlik seni manipüle edebilir. Anladın mı? Mesela bir benlik der ki "ya bak, Allah'a ibadet etmem lazım, Allah'a yönelmem lazım" -baş edersin o benlikle, ibadet edersin, "bak işte bu yaşta ne güzel ibadet ediyorsun, senin gibisi yok" der -bu sefer kibirli bir benliğin tuzağına düşersin. Anladın mı, dikkat. Veyahut da mesela kaba bir benliğin vardır, onu alt edersin ve o kabalıktan kurtulursun; sonra dersin ki "ben bu kaba insanlar gibi değilim, çok şükür" -bu sefer onları küçümseme stratejisine sahip ve onun üzerinden varoluş devşirmeye çalışan bir benliğin tuzağına düşersin. O yüzden akıllı olmak lazım.

Kendi Ürettiğimiz Benlikler

Dolayısıyla orada mesela ruhun yaptığı şey negatif benlikleri bırakmaktır; bakın güçlüsü de olabilir. Mesela belki kendini bildin bileli senin yanı başında olan, seni yönlendiren bir benlik olabilir. Yani Nuh'un oğlu gibi mi diyeyim? Kendisi "ben kendimi bildim bileli böyleyim" diyor. "E ne yapayım, devam edeyim" diyor. Sen kendini bildiğin beri böylesin, hiç değişimi düşünmüyor musun? Veya "ben kendimi bildim bileli böyleyim" dediğin o benlik acaba gerçekten sen misin? Değil mi? "Ben kendimi bildim bileli alınganım" -tamam, demek ki bu çok evveliyatı olan bir benlik; senle evlenmiş hiç boşanmamış, hiç ayrılmamış senden; sen de ona sürekli "eşim" diyorsun, o olmazsa olmuyor zannediyorsun. Ayrılabileceksin yani, o benlikten ayrılabileceksin.

Mesela bazı benlikler ne yapar, der ki "mümkün değil, ben çocukluğumdan beri böyleyim." O benlik ne yapar? Kendini meşrulaştırmak için, "bak senin varoluş tarihinden beri ben seninleyim, beni bırakıp nereye gideceksin, bensiz ne yapacaksın?" der. Diyeceksin ki "sen doğru bir benlik değilsin, çocuğun gibi olmuşsun artık." Bir nevi sen onu deyim yerindeyse bilinçli olarak üretmişsin; "hayatta ayakta kalmak için, şöyle olmak için, şu hedeflere ulaşmak için böyle böyle stratejiler oluşturmak lazım" diyen bir benlik üretmiş olabilirsin. Bak, sen üretmişsin ama artık o benlik seni dinlemiyor -Nuh'un oğlu gibi- o sana tahakküm ediyor. Belki sen onu bir iki kere stratejik bir durum için kullanmak için ürettin ama o iyice azmış. Anladın mı? Dikkat edeceksin; nerelerde benlikler tetiklenmiş, nerelerde sen bir kısım yanlış benlikler üretmişsin, onlara karşı uyanık olacaksın. Yani böyle kalırsa o belde helâk olacak; Nuh'un beldesi gibi.

Biz böyle devam ettikçe biz psikolojik bir kaosa mağlup oluruz. Ya Nuh'un gemisini inşa edeceksin, ona doğruları alacaksın ve negatifleri bırakacaksın; veyahut da o öyle devam edecek. Diyeceksin ki "ne yapayım, içimde bir benlik der ki 'evlenmezsem olmaz, yalnız kalmak mümkün değil, yalnızlık çok kötü bir şey, iyi insan bulamadın, herhangi bir insanla evlen' -maksat yalnızlıktan kurtulma." Böyle bir benliği alırsanız, bu size ne yapar? İşkence, işkence. Bu sizin iknanızı keser, bu bazen sizin ömrünüzü heder eder. Veya işte bir benlik der ki "hayatta mutlaka bir şey başarmalısın" -sizi uçurumun kıyısına götürür ve oradan da düşürür. Eğer hesaplaşmazsanız bunlar sizin ömrünüzü yerler; hayatta bu tür benliklere dikkat edin. Bunlar yanlış stratejilere sahip benliklerdir ve böyle bırakılırlarsa, kişi değişmezse o belde helâk olur bir şekilde. Yani deyim yerindeyse o tufanın, yani sürekli devinen, sürekli değişim içinde olan dünyanın içinde yaşama ve gerçek anlamda var olma şansını sana vermezler; çünkü onların böyle bir kabiliyeti yoktur.

Çünkü dikkat edin, o benlikler gerçek anlamda bir denizde yüzemezler; onlara belli şartlar isterler. "Mutlu olmam için beni eşimin anlaması lazım, mutlu olmam için şunun şöyle olması lazım, mutlu olmak için şu sonuca ulaşmam lazım." Çünkü bakın, bütün o benliklerin hepsi sınırlı bir varoluşa programlıdırlar ve sizi zaten oraya zorlarlar; size esneklik tanımazlar, sizi sürekli sınırlandırırlar, esnekliğinizi kaybettirirler. Mesela benlikler der ki "ben böyle bir şeye dayanamam." Niye? "Sen dayanamazsan ben dayanırım" diyemezsin. "Ben dayanamam" diyor. "Ya tamam, sen dayanamıyorsun, ben dayanacağım" -"yok, olmaz" diyor, "ben dayanamam" diyor. "Tamam o zaman sana güle güle" -"yok, beni bırakamazsın" diyor. Ne oluyor? Kendi şeyine, seni sınırlarına sokmaya çalışıyor; ya ondan kurtulacaksın ya da o sana tabi olacak, başka bir çaresi var mı?

Mesela hayatta dikkat edin, işte böyle çocuğuyla, eşiyle, arkadaşıyla, akrabasıyla, hayatla, dünyayla derdi olan insanlara bakın; niye o dertten kurtulamıyorlar? Çünkü o değiştiremedikleri durumu dert eden benlikten kurtulamıyorlar. Bir şeyi sürekli dert eden bir benlikleri var; o benlikten kurtulsalar, o dertten kurtulacaklar. Ama o benlik diyor ki "bu şöyle değil, böyle olmalı, olmuyor." O zaman diyor "bu acı, bu mutsuzluk, bu keder, bu öfke kabul edilemez." Seni bir sınıra hapsediyor. "Hani var mı, düşünmek bile istemiyorum" der. Bir düşün diyorum -düşünmek bile istemeyen kim, değil mi? Mesela diyelim ki ölümü düşünmek istemeyen bir benlik vardır; o düşünmek ister mi ölümü? Hiç düşünmek istemez. Ölüm lafı olduğu zaman "aman, hani bana üstü kalsın, hani bu mevzuyla ben şu anda ilgilenmiyorum" der. Peki bir gün ölüm senden ilgilenecek; ama o benlik diyor ki "o zamana kadar ilgilenmeyelim." Görmezden mi geleceğiz? O zamana kadar ilgilenmeyelim mi diyorsun? Peki canım, ilgilenmeyelim; bir gün mesela seninle veya çok yakınınla ilgili bir ölüm geliyor, senin "ilgilenmeyelim" diyen benliğin orada iflas ediyor zaten; sessiz, ya sessiz ya kaçıyor, topuklamış kaçıyor. Neden? Çünkü orada söyleyeceği bir laf yok. Ve görüyorsun ki aslında o benlikler işlevsel değiller; hayatta bu benliklerin temel özelliklerinden biri işlevsel olmamalarıdır, sınırlı işlevseldirler.

O sınırlı işlevsellikleri çerçevesinde seni bir sınıra hapsetmeye çalışırlar. Mesela derler ki "hiç kimse beni aldatmamalı, hiç kimse beni hayal kırıklığına uğratmamalı." Niye? "Dayanamam." Kim dayanamaz? "Ben." Hangi "ben"? O sen misin? Şimdi sen hayatın boyunca hiç kimsenin hayal kırıklığına uğratmayacağı bir benlikle yaşamaya çalışıyorsun; mümkün mü? O sana öyle bir strateji, öyle bir dünya kurguluyor ki öyle bir dünya yok orada. Mesela diyor ki "hayatta hangi yanlış olursa olsun, gördüğün an itiraz edeceksin, öfkeleneceksin, yüzleşmeye çalışacaksın" -al başına bela. Şimdi ben hayatta her hatayı düzeltemem ki, her hataya öfkelenip bir şey çözemem ki; böyle bir dünya yok ki, ama o benlik bana öyle diyor: "Hata olmamalı, sen de yapmamalısın, senin muhatap olduğun ve sorumluluk alanındaki kimse de hata yapmamalı, yaparsa kabul edemem" diyor. O zaman "ben de seni kabul etmiyorum" diyeceksin. Ama sen "e" dersen ki "tamam, sen ne diyorsan olsun" -o zaman o seni o kadar dar bir alana sokuyor ki.

Mesela bazı insanlar vardır ya, "bu memleketi terk edeceğim, dağa çekileceğim, bilmem ne, insan yüzü görmek istemiyorum" der. Aslında niye? Çünkü içinde senin öyle benlikler var ki, hayatın doğasını artısıyla eksisiyle kabul edemiyor. Kabul edemeyince bu sefer "daha çok kaçacağım" diyor, "kimseyi görmek istemiyorum" diyor. Kimseyi görmek istemeyen kim yani; şimdi mesela biz Türkiye'de yaşıyoruz, diyebilir miyiz ki "ben soğuğu hiç sevmem, böyle akşam olunca da moralim bozuluyor, keşke akşam olmasa"? İyi, yok güzel, yani "elveda memleket Türkiye, yapamam" mı diyeceğiz? Eğer Türkiye'yi o hâle getirebiliyorsa -"hiç kış olmasın, sürekli bahar olsun"- yok ki öyle bir şey. Peki şunu düşün: Seni bu kısır döngüye, bu dar alana sokmak isteyen kim? Senin asıl problemin o. "Her şey düzgün olmalı, her şey mükemmel olmalı, hayatta kimse beni kırmamalı, herkes benim hassasiyetimi anlamalı" diyen bir sürü benlikler var. Bakın bu benliklerin yanlış stratejileri vardır ve yanlış bir dünya algıları vardır ve yanlış bir dünya beklentileri vardır; bunların beklentileri dünyayla, insanlarla ilgili beklentileri, arzuları problemlidir. Öyle bir dünya yok, öyle bir insan kümesi yok hayatta; stratejileri de yanlış.

O zaman sen çok yanlış oyuncularla maça çıkan bir insan gibisin; yani bu dünya maçına deyim yerindeyse çok yanlış oyuncularla çıkıyorsun ve kesin yenilgin muhakkak. En fazla şerefli yenilgiler elde edebilirsin. Anladın mı? Hani "yenildik ama ezilmedik." Tabii ki hayat artık sana ne getirir, bazen de hem yenilirsin hem ezilirsin; ama yenilmemek ve ezilmemek imkânı var yani. O zaman sana sürekli o yenilgileri tattıran oyunculara dikkat edeceksin. Bu oyuncular kimlerdir, ne zaman oyuna giriyorlar? Çünkü dedik ya, sen henüz teknik direktör değilsin; öyle mi, henüz teknik direktör değilsin. Ne durumdasın şu anda? Şu durumdasın: Sahaya senin iraden dışında oyuncuların girmiş olduğu, ancak senin onları gözlemleyebildiğin bir durumdasın. İlk safha bu; sen o oyuncuları gözlemleyebiliyorsun ama onların oyuna girmelerini ve çıkmalarını henüz tam olarak yönetemiyorsun. Eğer farkında olursan, bir süre sonra yönetir hâle gelirsin.

İçimizdeki Manipülasyonu Görmek

Öyle ya, işte biri bana şunu dedi, hemen alındım. Neden? Çünkü alınan bir benlik sahaya girdi o anda; ve senden izin aldı mı? Canım, o alınan benliği bir al karşına koy: "Niye alındın?" Şimdi diyecek ki, önce ilk cümle şu: "Kim olsa alınır." Tamam, onu geçelim, temel bir konu değil. "Niye alındın?" "Diyecek ki karşımdaki insan şu yanlışı yaptı." Tamam, bunu da anladık ama hâlâ bana niye alındığını anlatmadı; hâlâ niye alındığını anlatmadı. Cümle şu: "Bir insanın bana böyle davranmaya hakkı yok, bir insan bana böyle davranamaz." Tamam, şimdi biraz benliğin başını yakaladık -kuyruğundan yakaladık, başından değil de.

Oradaki egoyu gör aslında: "Bana böyle davranmaya kimsenin hakkı yok" -kim bu? Gerek var mı? Sen sadece olayı gör, sadece olguyu gör. Mesela bir yere gittim, kimse bana "merhaba, buyur, otur" demedi -tamam, mevzu bu kadar; bak sen bir durumu anlatıyorsun, bu anlaşılır bir şeydir, anlatılır. Ama "bundan alındım" dediğin anda, orada gizli bir özne devreye giriyor; işte senin işin orada. "Bu insan yanlış yaptı, ben de öfkelenmem" -bak, hayır. "Bu insan yanlış yaptı" -orası doğru, bunu analiz ettim; diyelim gerçekten karşındaki insan bir şeyi yanlış yaptı. Peki niye öfkelendin? Niye öfkeli bir benlik sahaya girdi? "Böyle olmamalı." Tamam, olmamalı ama oluyor. "Olmamalı." Sen kimsin ya? Sen kimsin, "olmamalı" diyorsun yani; nasıl bir dünyada yaşıyorsun? Tanrı mısın, Tanrı'nın özel varlığı mısın, senin isteğini yerine getirecek, senin istediğin gibi bu dünyayı kuran, önce böyle bir varlık mısın? Nesin sen? "Olmamalı" -yok böyle bir şey. Böyle bir benliğin yaşama hakkı yoktur; onu da almayacaksın. Oyuna alıyorsan sorumlusu sensin.

Ve bu çerçevede kişi, o temel yanlış stratejilere sahip, yanlış bir dünya algısı olan, yanlış bir insanlık algısı olan, dünyadan ve hayattan yanlış şeyler bekleyen benliklerini görmelidir. Bütün hayatımızı esir eden bunlar; yanlış algılara, kabullere, beklentilere, arzulara sahip benlikler.

Bir Anne-Baba Örneği ve Tövbenin Anlamı

Diyelim, bana bunu bir kişi bundan 25-30 sene evvel söylemişti -belki daha önce de söylemişimdir. Dedi ki, "farz et ki eve gittim, annen seni reddetti, kabul etmedi, 'artık senin gibi bir evladım yok' dedi. Sen 'teşekkür ederim, bugüne kadar aramızda güzel şeyler geçti, belki kötü şeyler de geçti ama son tahlilde her şey olması gerektiği gibiydi, teşekkür ederim, hoşça kal' diyebiliyor musun?" Diyebilmen için o içerideki kırk türlü benliğin sıfırlanması lazım. Anladın mı?

Bir de bazı anne babalar olur ya, çocukları onları aramaz, sormaz; anne baba bu yüzden içine kapanır, çöker yani. Çöker, alınır, gücenir, öfkelenir falan filan. Niye? Çünkü çocuk, "artık ben kendi başımın çaresine bakıyorum, sen benim önceliğim değilsin" dedi diyelim. Evet, olabilir; egosuna maruz kalmıştır, başka bir negatif benliğine maruz kalmış olabilir diyebilirsin. Sen bu durumda ne yapacaksın? "Sen bilirsin evladım. Benim herhangi bir alınganlığım, gücenikliğim, hoşnutsuzluğum yok. Sen sağlıcakla kal, böyle mutluysan problem yok." Diyebiliyor musun? Diyebilmen için özdeşleştiğin bütün o negatif benlikleri aşmış olman lazım.

"Bir benlik çıkacak, ama bir çocuk anne babasına böyle yapar mı?" Yapıyor. "Ben bundan hoşlanmıyorum" -işte şimdi anladık. Bak, sen bundan hoşlanmıyorsun; yoksa çocuk yapar ya da yapmaz, mesele o değil. Bundan rahatsız olan benliğini gör, özdeşleşen o benliğin farkına var, onu oyundan çıkar.

Diyelim ki çocuk kendi egosuna yenilmiş, büyük bir hata içinde. En fazla şunu yaparsın; dersin ki, "o kendi durumunu tam olarak idrak edemiyor, negatif benliklerine mağlup olmuş; onun adına dilerim ki o benliklerden kurtulsun." Bu senle ilgili bir şey değil, bu başka bir şey; bunu ayırıyoruz, burada bir mahzur yok. Ve bazı benlikler vardır: "Ben nasıl böyle yaparım?" Ama sen öyle yapmadın; zaten bir benlik vardı, o öyle yaptı. Onun için dinde "tövbe eden günah işlememiş gibidir." Tövbe nedir biliyor musun aslında? İçinizde yanlışı, sizi yanlışı yapmaya götüren benliği iptal etmenizdir; onu onaylamamanızdır. Onun için tövbe eden günah işlememiş gibidir; çünkü tövbe o negatif benliği iptal eder, onu sıfırlar. Artık siz o yanlışı yapan kişi değilsinizdir. Neden mi? Yoksa biz zannediyoruz ki mesela o yanlışı yapan benim; hayır, o yanlışı yapan senin içindeki bir bendi. Peki sen o beni onaylıyor musun şimdi? Onaylamıyorsun; o zaman sen o değilsin, o zaman sen o yanlışı yapan kişi değilsin. Onun için "günahına tövbe eden günah işlememiş gibidir"; çünkü o yanlışı yapan benlik şu anki bilincin tarafından onaylanmıyor ve sen o yanlışa neden olan benliği iptal etmiş oldun, artık sen o değilsin.

Onun için mesela Hz. Peygamber yirmi sene kendisine zulmeden insanları anında affetmiştir. Neden? Bu hakikati biliyor; görüyor ki karşısındaki insanın yirmi sene boyunca içinde var olan, işleyen negatif benlikler fark edilmiş ve o kişi bunları iptal etmiş: "Yanlış yaptım" diyor, "o benlikleri onaylamıyorum, tamam o zaman." Biz de eğer akıllı bir insansak, böyle diyen bir insanı, işte o peygamberin Ebu Cehil'in oğlunun ikrarını karşıladığı gibi karşılarız. Öyle değilsek "ya dur bir düşüneyim, seni affedin Allah affetmeyi mi? Sen bana neler çektirdiğini biliyor musun, önce onun hesabını bir ver" deriz. Bakın, sahaya kimler girdi değil mi, farkında mısınız bunun? O zaman bakarsın, evet o kişi yanlış davranan benliği fark etmiş, onu onaylamıyor, yani iptal etmiş; artık o değil ki zaten. Anlatabiliyor musunuz? Yani o yüzden aslında "affetme" kavramı bile söz konusu değil.

Onun için mesela Allah "tövbe edeni bağışlarım, belki de bağışlamam, belki de zamanla bağışlarım" gibi hiçbir şey söylemiyor; "tövbe eden günah işlememiş gibidir." Bakın hiçbir şart yok, anladın mı, hiçbir şart yok: "Tövbe eden günah işlememiş gibidir." Kuzum, bütün mesele bu kadar. Neden? İşte bu bahsettiğimiz şey yüzünden. Eğer biz bu benler meselesini anlarsak, meseleler çok daha oturmuş olur. Bizim gerçek özümüz ilahi özdür; ona hizmet eden bir psikolojiye sahibiz. O psikolojinin içinde artı da var eksi de var; fakat bu artı-eksi dediğimiz şey kötülük anlamında eksiklik değil.

Psikolojik Merkezlerin Artı-Eksi Kutupları

Mesela diyelim ki ben bir yanlıştan hoşlanmam; bu aslında ne demektir? Duygu merkezinin negatif bölümünü kullanıyorum, hoşlanmıyorum -değil mi? Veya pozitif tarafını kullandığımda derim ki "ben bu şeyden hoşlanıyorum." Bakın ne var aslında psikolojik mekanizmada, merkezlerde -yani duygu, düşünce ve davranış merkezlerinde ne var? Artı kutupta var, eksi kutupta var. Onun için Nuh'un gemisine her şeyden bir çift alınmıştır; buradaki artı-eksilik "negatiflik" demek değil. Anlatabildim mi?

Mesela diyelim ki, ben onuncu kattan atlar mıyım? Atlamam; bakın, bir merkezin negatif bölümünü kullandım. Neden? Çünkü atlamak tehlikeli ve zararlıdır, atlamıyorum. Olumlu bir davranış ihtimaliyle karşılaşıyorum, o zaman "olumlu, bunu yaparım" biliyorum, anlatabildim mi? Yani psikolojik düzeydeki merkezlerimizde eksi kutup var, artı kutup var. Duygu merkezinin artı kutbu bir şeyi istemektir, eksi kutbu istememektir. Eylem merkezinin artı kutbu yapmaktır, eksi kutbu yapmamaktır. Düşünce merkezininki bilmek ve ona göre adım atmaktır, negatif kutbu bilmemek ve olan belirsizliği kabul etmektir. Şimdi burada insan, bunların üst patronu olan neyi görecek? O da ilahi özümüz; o da Hazreti Nuh'la temsil ediliyor. İşte denge budur, anladınız mı? Denge budur.

"Hocam, şu artı-eksiyi bir daha anlatsanız? Neyi, eksi-artıyı mı?" Evet, eksi-artı bir konuda "evet" ve "hayır" demek gibidir yani. Evet, hayır kötü bir şey değildir; diyelim ki zararlı bir madde sana, senin vücuduna zararlı bir madde; ne diyorsun? "Hayır" -bu eksi kutbun işlevidir. Öbür durumda bir yiyecek, diyorsun ki "benim bedenime faydalıdır, evet" diyorsun; bu da pozitif kutbu çalıştırmaktır. Psikolojik düzeyde zaten negatif kutup olmasa, sadece pozitif kutup olsa yaşayamazsın. Anlatabilir miyim? O eksi kutup, gerektiği yerde, gerektiği ölçüde kullanılmak için verilmiştir ve iyi bir şeydir. Mesela diyelim ki sizin önünüze bozuk bir yiyecek kondu; ne yaparsınız? "Teşekkür ederim, istemiyorum" -bakın negatif kutbu çalıştırdınız, ama bu negatiflik doğru bir şeydir. Bazı yerde pozitifliği çalıştırırsanız doğru olur, bazı yerde pozitifliği çalıştırırsanız yanlış olur; hiç kimseye hayır demiyorsanız yanlış bir şey yani. Her şeye evet derseniz yanlış olur, her şeye hayır derseniz de yanlış olur; bunlar yerinde kullanılması gereken şeylerdir.

Evet, psikolojik benlikler ve psikolojik mekanizmamızdaki üç merkezin eksi ve artı kutupları vardır; o eksi ve artı kutuplar bir farkındalıkla kullanıldığında iyi şeylerdir, ama onları yanlış kullandığımızda orada problem olur. Mesela diyelim ki sofraya oturdunuz, yemek yediniz, aslında normalde doydunuz ama yemek çok lezzetli, hâlâ artı kutup çalışmak istiyor: "Biraz daha, çok lezzetli" -artı kutup haddini aşmış oldu. Orada eksi kutbun devreye girip "yeter, daha yemeyeceğim" demesi lazım. Veya hep verdiğim örnek: Diyelim ki bir aslan bir avın peşine düştü, "önce koşacağım" diyor -pozitif kutup, koş diyor. Koşuyor, koşuyor, yetişemiyor; "koşma" diyor, çünkü yetişemezsin -bakın orada negatif duygu durumu devreye giriyor. Ama "çok istiyordum, olmadı, üzgünüm, bir daha koşmayacağım, bir daha hiçbir avın peşine düşmeyeceğim" dese, yanlış bir merkezi ve yanlış bir eksi kutbu çalıştırmış olur.

O zaman şunu bir daha anlamak lazım: Psikolojik düzeydeki merkezlerin eksi kutupları birbirlerini kötü bir şekilde etkileyebilir ve insan buna dikkat etmelidir. Mesela diyelim ki bir şey yapmaya çalıştınız -pozitif kutup- yapamadınız; ve negatif kutup devreye girdi, "yapamadım" dedi. Bazen bunu daha da bozar; negatif kutbu ölçüsünü aşırı çalıştırır: "Bir daha hiçbir zaman böyle bir işe bulaşmayacağım" veya "ben beceriksizim, ben hiçbir şey yapamıyorum" -bu ne oldu? Eksi kutbun aşırı, ölçüsüz çalışması. Veyahut da diyelim ki eylem merkezinin eksi kutbu çalıştı: "Yapamıyorum." Düşünce merkezinin eksi kutbu çalıştı: "Sen bilmiyorsun, aslında sen hiçbir şey bilmiyorsun" -düşünce merkezinin negatif eksi kutbunu çalıştırdı ve aşırı çalıştırdı: "Bundan sonra hiçbir şey yapmak istemiyorum." O zaman duygu merkezinin de kutbu olumsuz bir şekilde tetikleniyor; yani negatif üçlüler birleşti, eksi kutup, üç kardeş birleşti ve yanlış, ölçüsüz bir şekilde birleşmiş oluyor. Aslında depresyon budur; "bir şey yapmak istemiyorum, bir şey yapamam, hiçbir şey, ne yapacağımı da bilmiyorum" -üç merkezi negatif kutupla, eksi kutupla çalışınca biz buna psikoloji dilinde depresyon diyoruz. Depresyonun temel şeyleri nedir? Bu isteksizlik -hiçbir şey yapmak istememe, duygu merkezindeki negatiflik; hiçbir şey yapmama, eylem merkezindeki negatiflik; ne yapacağını bilmeme, düşünce merkezindeki negatiflik.

Sahaya Hangi Takımla Çıkıyoruz?

Bunun için son cümle: Hangi takımla bu maçı oynadığımıza dikkat ediyoruz. Bu dünya maçında hangi takımla bu maçı oynuyoruz, buna dikkat ediyoruz. Bizim için temel şu: Biz karşı takıma bakıyoruz, "Türkiye'nin karşısına Almanya çıktı, çok kötü bir kura çıktı; İslâm da çıksaydı iyi bir kura olurdu ama gene yenildik" diyoruz, çünkü neye odaklıydık? Karşı takıma odaklıyız; "Almanya mı çıktı, Fransa mı çıktı, İngiltere mi çıktı." Onu bırak, sen hangi takımla çıkacaksın? Sen hangi takımla çıkıyorsun? Takımı güçlendireceksin, işe yaramayan oyuncuları sahanın kenarına koyacağız; o zaman dikkat edeceğiz. Bütün mesele içeride hangi oyuncular oynuyor diye; hangileri işlevsel değil, hangileri yanlış stratejilere sahip, hangileri yanlış bir varoluş algısına sahip; onları görüp onları sahanın dışına çıkarmak.

Hz. Âdem'in Tövbesi

O zaman bir teşekkür ettiler. Hocam, son söylediğim, sevgili Kur'an'da Hazreti Âdem'in Allah'ın huzurunda, şeytanın ayartısından sonra Allah'ın huzuruna çıktıklarında, hiç şeytana filan bir şey atmıyor, diyor ki "biz kendi nefsimize zulmettik" -yani hatayı kendi içinde arama. Aslında Hz. Âdem'e karşı şeytan tam tersi, tekini atıyor. "İşte bunu kendi içinde arama" -ama bak, "kendinde aramak" değil; ben öyle bir ayırıyorum, "kendinde aramak" değil ama "kendi içinde arama"; bunu ayırmamız lazım, bu önemli. Çünkü o "kendi içinde" ama kendin değil aslında. Dolayısıyla bu ayrımı da çok iyi yapmak lazım; çünkü dikkat ederseniz Hz. Âdem orada kendini de yiyip bitirmedi. Anlatabildim mi? Kendini yiyip bitirmedi ama hatayı yapmasına neden olan benlik damarını da gördü. Aslında şöyle dedi: "Ben kendi nefsime zulmettim" -yani "ben aslında kendime, kendi içimdeki o benlikle kendi kendime zulmettim." Dolayısıyla ben o benliği gördüm, fark ettim, onu onaylamıyorum; yani tövbe ediyorum, ondan dönüyorum yani, onu bırakıyorum. O zaman Allah hemen onu ne yaptı? Kabul etti.

Allah Âdem'e şöyle demedi: "Seni cennete koymuştum, sana kaç defa söylemiştim." Değil mi? Aklı başında biri böyle mi der? Demedi yani, değil mi? Orada negatif bir benlik onda şekillendi; diyelim ki işte şeytan tarafından da tetiklendi ve bir hata yaptı. Şimdi bakın, Âdem orada şeytana bakmadı; "şeytan beni kandırdı, ya Rabbi aslında ben iyi bir adamdım" falan filan diye bir şey yapmadı, değil mi? O kendi içinde tetiklenen o benliği gördü, dedi ki "ben kendime zulmettim." Neyle zulmettim? "Negatif bir benlikle zulmettim; şimdi onu görüyorum, onu onaylamıyorum." O zaman Allah dedi ki "o zaman problem yok, benim sana söyleyecek ekstra bir şeyim yok, sen zaten fark ettin."

Ne yaptı orada Âdem? Dışarıda aramadı; "işte şeytan olmasaydı ben iyi olurdum, insanlar beni bozuyor" falan demedi yani. Ama bakın, dikkat edin, kendi asli varlığına da suç yüklemedi, oraya taş atmadı, şunu demedi: "Ben kötüyüm ya Rabbi" demedi; "ben kendi nefsime zulmettim, ben kendime zulmettim" dedi. O zaman biz de bize zulmeden benlikleri görüp onlara güle güle diyeceğiz. Bu kadar.

Manipülasyona Karşı Güçlü Farkındalık

Şimdi soracağım: Bu yanlış benliklerle diyaloglarımızda, birinci turda onu görebiliyoruz, ona karşı cevabı verebiliyoruz; ama ikinci ve üçüncü turlarda mutlaka bir şey buluyor, yani zayıf noktayı buluyor. O zaman ikinci ve üçüncü turlarda insan bazen zıvanadan çıkıyor, yani kendini kontrol edemez hâle geliyor. Burada ne yapmamız lazım?

İşte orada deyim yerindeyse daha güçlü bir farkındalık, daha güçlü bir anlayış gerekiyor. Yani onu geliştirmemiz lazım. Ne derler, "bu takım iyi değil" dersin; o zaman biz alttan -ne derler ona?- yedek kadrodan mı çıkaralım? Hayır, mesele o değil; biz ona dikkat edeceğiz, ondan sonra o değişim meydana gelecek. Anlatabiliyor muyum? Alt küme değil, o güzel bir futbol tabiri vardı, unuttum -altyapı! Altyapıdan, öz yapıdan, temel yapıdan oyuncu yetiştirir. Doğru, farkındalıklı, hikmete, bilgeliğe, fıtrata uygun bir anlayışa ihtiyacımız var. O altyapıdan bunlar geliştikçe, o üstte gözüken ve bizi zulmeden negatif benlikler gitgide devreden çıkacaklar. Yani kutsal metinler aslında negatiflikle savaşmaktan ziyade pozitiflikleri güçlendirmeyi esas alır. Ve Kur'an der ki şeytanın tuzağı zayıftır. Ama kime göre zayıftır? İdraki ve farkındalığı olana göre zayıftır. Anlatabildim mi? Biz deyim yerindeyse şeytanla, negatif benliklerle cedelleşmekten ziyade, onlara karşı koyabilecek, onları nötralize edebilecek doğru anlayış ve kavrayış içinde olan bir "ben" inşa etmemiz gerekiyor.

O hani "hak gelince bâtıl zâil oluyor." Tabii bunu genelde siyaset için kullanıyorlar ama biz öyle kullanmıyoruz; hak gelince bâtıl gidiyor zaten. Anlatabiliyor muyum? Yani o neyle olur? O işte peygamberin davranışlarını örnek alarak olur, onun sözleriyle olur, kâmil insanların sözleriyle olur. Değil mi? Bak onlar neye sahipler? Yüksek düzeyde farkındalıklı bir bilince sahipler; biz o yüzden onların bilinçlerinden istifade etmeye çalışıyoruz.

Bediüzzaman'ın Bakışı: Kader, Nefis ve Affetmek

O yüzden örnek, Bediüzzaman ne diyor? "Sana karşı bir kötülük yapan insanın bütün sorumluluğunu ona yüklemen hatadır" diyor. O hatanın içinde -yani o işlenen yanlışın içinde- kaderin bir payı var, diyor; yani onun elinde olmayan, onun dışındaki bir pay var. Nefsin bir payı var, yani onu aldatan negatif benliklerin bir payı var. En küçük kalan pay da onun olabilir; onu da affet diyor. Bakın bu nedir? Farklı bir anlayış değil mi? Ama biz ne diyoruz? "Nasıl böyle bir şey yapar? Yapamaz, yapmamalıydı, ne yapıyorsun?" Zaten o insan farkındalıklı olsa yapmayacak. Bak, sen şunu göremiyorsun; diyorsun ki "yapmamalıydı." Ama bakın o bilge ne diyor? Diyor ki, "bak, sen olayı yanlış analiz ediyorsun; o zaten öyle bir gaflet içinde ki, öyle bir kararmış şuur içinde ki, aslında yaptığı yanlışın gerçek anlamda doğasına uygun olmadığını bile fark etmiyor." Yani sen orada aslında negatif benlikleri tarafından zulmedilen, mahvedilen, tahakküm edilen bir insana kızıyorsun.

Onun için bakın, ilginçtir: Peygamber ne diyor? "Zulmeden kardeşine de, mazlum kardeşine de yardım et" diyor. Diyorlar ki "zulmedene nasıl yardım edelim?" Onu yaptığı zulümden vazgeçirerek, diyor. Bakın, ona zalim demiyor yani; orada bir fiil var, bir zulmetme fiili var ama bak ona zalim demiyor. Onu, o zulümden kurtar diyor. Bakın demek ki, bizim egolarımızın bakış açısıyla bilgeliğin, hakikatin, hikmetin bakış açısı farklı; bizim o yüzden ihtiyacımız var.

Hz. Yusuf'un Affediciliği

Mesela ben şimdi Hazreti Yusuf'u okuduğumda, o Yusuf kıssasını okuduğumda orada bir anlayış, bir bilgelik, bir merhamet, bir affedicilik, bir kuşatıcı kavrayış görüyorum. Bakıyorum, ben olsam yani, kardeşlerim önüme gelecek o kadar seneden sonra -sabah akşam fırçalarım yani sabah akşam, en yumuşağı bu. Değil mi? Ama o yapmamış. O zaman bak, başka bir şey var demek; yani hayata başka bir yerden bakılabiliyormuş. O zaman ben o bakışı elde edeceğim, o anlayışı sahaya süreceğim, o anlayışla bu hayatı yaşayacağım. Yoksa herhangi bir insana kardeşleri bunu yapar mı? Bir insana anne babası bunu yapar mı? İşte bir yirmi yıllık dostum bunu yapar mı?

Bak, bu benlikle mi yaşayacaksın, yoksa Hz. Yusuf'un o hikmetli idraki, o bakışıyla mı? İşte bizim o kıssalardaki, o olaylardaki anlayışa ihtiyacımız olduğu için bize onlar sunuluyor. Ben şimdi Hazreti Yusuf kıssasını okuyorum ama Hazreti Yusuf'un bu bakışının tam yüz seksen derece zıttı olan benliklerimi de meşru olarak devam ettiriyorum. Şimdi ben Yusuf sûremi okuyorum, benlik sûremi okuyorum, değil mi? Ben hangi hatmi indiriyorum yani? Değil mi? Gurur sûresi, benlik sûresi, kibir sûresi, hırs sûreleri -ben hangi kitabı okuyorum, hangi hatmi indiriyorum? Hayatta hangi kitabı okuyorsun, buna bakacaksın. Yanlışsa onları bırak; o zaman "bu kitap sana niye gelmiş?" diye düşün. Bu kitap, Nuh'un gemisi gibidir; yani Kur'an, Nuh'un gemisi gibidir, gemiye kimi alacağını kimi almayacağını sana öğretiyor. Diyor ki bak, Yusuf'un bakışına sahip olanları al, işte Zekeriya'nın bakışına sahip olanları al, İsa'nın bakışına sahip olanları al, Lokman'ın bakışına sahip olanları al; diğerlerini bırak, onlar daldıkları bataklıkta oyalana dursun.

Değil mi? Ayet var, ne güzel: "Ya Rabbi, içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helâk etme." O zaman içindeki beyinsizlerden kurtul kardeşim. Oradaki gemi ne anlamında? Gemi odur aslında; hakikattir, hikmettir, marifettir. Hakikat, hikmet, marifet insanı kurtarır; ne olursa kurtarır. Dünyada ne kadar büyük tufan olursa olsun, sen o dünyanın değişimlerinin dalgaları üzerinde yüzersin, hiç batmazsın, içine su almazsın. Bu nedir? Bu hikmettir.

Önce böyle orada burada Nuh'un gemisini misal vererek anlatılır; tufan bittikten sonra işte ilk çıkan kuş, gagasında bir zeytin dalıyla döner. O zeytin ağacı, bütün o tufanlara dayandığı için orada kalabilmiş; bu kadar dayanıklıyız demek istiyor. O kuşun bereket ve müjde olduğu söyleniyor.

"Tabii, tabii, öyle." Aynen öyle.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Hûd Sûresi: 42-43 (mealen, Hz. Nuh'un gemisi ve oğlunun "yüksek bir dağa sığınırım" kıssası) - A'râf Sûresi: 23 (mealen, Hz. Âdem'in tövbesi: "Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik...") - İsrâ Sûresi: 81 (mealen, "Hak geldi, bâtıl zâil oldu / yok oldu") - Nisâ Sûresi: 76 (mealen, "Şüphesiz şeytanın tuzağı/hilesi zayıftır") - A'râf Sûresi: 155 (mealen, "Bizi içimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden helâk eder misin?") - Yûsuf Sûresi (Hz. Yusuf'un kardeşlerini affetmesi kıssası — genel atıf) --- ---