İçsel Kale Alma ve Alacak Hesabı Tutmamak

Kısa Özet

Sohbette önce "içsel kale alma" kavramı açılır: kişinin başkalarından alacaklı olduğunu hissetmesi, yani içinde bir "hesap defteri" tutması, kendi hapishanesini kurması anlamına gelir; bu Hz. İsa'nın affetme duası, Hz. Yusuf'un kardeşlerinden hiçbir hesap sormaması ve bir derviş-berber kıssası üzerinden örneklerle işlenir. İkinci bölümde kişinin sürekli tekrarladığı "şarkı" (mağduriyet anlatısı) kavramı ve bunun mizaç tipleriyle ilişkisi tartışılır. Üçüncü bölümde ise içsel kale almanın panzehiri olarak "dışsal kale alma", yani karşıdakinin davranışının ardındaki nedeni anlamaya çalışmak ele alınır ve gerçek hayattan örneklerle (anne-kız çatışması, öğrenciler arası anlaşmazlık) desteklenir.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kişi alacaklarını (başkalarından beklediklerini, hak ettiğini düşündüklerini) silmezse içinde hiçbir şey gelişemez.
  • Hakiki insan (örneğin Hz. Yusuf) kendisine yapılan kötülükleri kendine yapılmış olarak görmez; bu yüzden kimseden alacağı olmaz.
  • Kişi başkalarına sürekli anlattığı "mağduriyet şarkısını" -ne kadar haksızlığa uğradığını anlatan iç monoloğu- fark edip terk etmelidir.
  • Dışsal kale alma, yani karşıdakinin neden öyle davrandığını anlamaya çalışmak, içsel kale almayı azaltır.
  • Kişinin hiçbir hakkı yoktur, sadece ihtiyacı vardır; hak iddia ettiği an hesaplar başlar.

İçsel Kale Alma Kavramı ve Hesap Yapma

Şimdi burada içsel kale alma diye bir kavram ifade ediliyor. Bunu tabii ne anlama geldiğini zaman içerisinde, ilerleyen metin içerisinde anlayacağız. İçsel kale alma. Kendini hatırlamak için özdeşleşmemek gerekir. Fakat özdeşleşmemeyi öğrenmek için de bir insan her şeyden önce kendisiyle özdeşleşmemeyi öğrenmelidir. Yani benlik duygusuyla ve onun bütün düşünce ve duygu formlarıyla özdeşleşmemelidir. Yani bunlara "ben" deyip davranmamalıdır.

İçsel kale almanın en sık rastlanan formlarından biri, başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü, bize nasıl davrandıklarını ve bize karşı gösterdikleri tutumu düşünmektir. Bir insan yeterince değerli olmadığını hissedebilir ve bu ona ıstırap çektirir. Başkalarından şüphe duymasına, muazzam miktarda bir enerji kaybetmesine ve kendi içinde güvensiz ve saldırgan bir tutum geliştirmesine neden olabilir.

Bununla yakından bağlantılı olan şey hesap yapmadır. Kişi insanların kendisine borçlu olduğunu hissetmeye başlar bu durumda; daha iyi davranışlar, daha fazla ödül, daha fazla onay hak ettiğini düşünür. Ve bunların hepsini psikolojik bir hesap defterine, zihninde sürekli çevirdiği sayfalara yazar. Ve böyle bir insan kendine o kadar acımaya başlar ki, tüm acılarından bahsetmesine izin vermeden onunla herhangi bir şey hakkında konuşmak neredeyse imkânsız hâle gelir.

Dönüşüm sürecinde bir insan sadece başkalarını bağışlayarak gelişebilir. Yani kişi böyle bir psikolojik hesap defteri tutmamalıdır. Tutması tam bir vakit ve enerji kaybıdır, bunun bir anlamı yoktur. Kişi gelişim sürecinde sadece başkalarını bağışlayarak gelişebilir. Yani alacaklarınızı silmezseniz içinizde hiçbir şey gelişemez.

Her nefs, her ego alacaklıdır. Allah'tan alacaklıdır, oradan başlar, ta en aşağıya kadar iner; herkesten alacaklıdır. Çünkü nefs oluşmaya başladığı andan itibaren kendini merkezde bilir, kendini merkeze koyar. Ve her şey ona hizmet etmelidir, onun ihtiyaçlarını gidermelidir, ona tabi olmalıdır, en azından onu hesaba katmalıdır. Dolayısıyla da zorunlu olarak alacak hesabı başlar. Kişi bu hesabı tutmaya adım adım başlar ve farkına varmadan o hesap defteri büyür büyür ve kişinin enerjisini alan, enerjisini çalan, onun zihinsel ve duygusal yetkinliğini sınırlayan bir noktaya gelir. Yani alacaklarınızı silmezseniz içinizde hiçbir şey gelişmez.

Hz. İsa'nın Duası ve Davacı ile Yoldayken Anlaşmak

Hazreti İsa'nın havarilerine öğrettiği duada şöyle denilmiştir: "Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de bizim suçlarımızı bağışla." Size borçlu olunduğu duygusu, alacaklı olduğunuz duygusu her şeyi durdurur; hem kendinizi hem başkalarını alıkoyar. Böylece İsa'nın, insanın düşmanıyla barış yapması gerektiğini söylemesinin anlamını kavrarsınız.

Yani kendinizi bu hesaptan alıkoyduğunuzda, size karşı hata yaptığını düşündüğünüz insanları da sürekli içinizde taşımış, aslında onları da alıkoymuş olursunuz kendi içinizde. Sürekli onları bir yük olarak taşırsınız; bu, kişinin enerjisini alan ve onu objektif olmayan bir duruma sokan bir şeydir. Dolayısıyla barış yapmalı. Yine Hz. İsa der ki: "Senden davacı olanla daha yoldayken çabucak anlaş..."

Bunu tabii metaforik olarak analiz edebiliriz. Sonu mu? Başından alalım: "Senden davacı olanla daha yoldayken çabucak anlaş. Yoksa o seni yargıca, yargıç da gardiyana teslim edebilir. Sonunda da hapse atılırsın. Sana doğrusunu söyleyeyim, son kuruşunu ödemeden oradan da asla çıkamazsın."

Şimdi tabii burada kişiden davacı olanı biz bu konu açısından mesela nefs olarak algılarsak, nefs sürekli bir şeyin talebi içindedir ve hak ettiği şeyi alma konusunda sürekli bir dava öne sürer. Hep dava ortaya koyar. Kişi onunla anlaşmalıdır. Bu anlaşma, hiçbir hakkı olmadığını, hiçbir alacağı olmadığını söylemektir. Dava o zaman düşer. Eğer o davayı devam ettirirsek ve nefsimizi haklı bulursak -yani hani mesela deriz ya, "işte şöyle şöyle oldu, haklı değil miyim?"- bir de onaylatırız davamızı birçok kişiye. Zaten başta biz onaylamışızdır, sonra onu onaylatırız. Ve bu dava bizi hapishaneye koyar aslında.

(Bu noktada bir dinleyici araya girip yorumu şöyle sorguluyor:) Kaç taraf böyle düşünüyoruz? "Affetmiyorsun, onunla ilgili bir şey yok" mu diyorsun? Mesela atıyorum, hapishaneye kadar gidecek; tamam, sıkıntı verecek, bu konu değil, olabilir. Ben "yoldayken halledin" derken "onunla halledin" anlamında anlamıştım; sanki problem olan sensin de o seni hallet gibi. Tabii şimdi bunun birçok anlam açısı var; biz bir yönüyle açtık, özümüz ve benliğimiz arasında bir ilişki olarak gördük bunu.

Yani kişi kendisinin haklı olduğunu, alacağı olduğunu, beklentilerinin karşılanmadığından dolayı mağdur edildiğini öne sürmemelidir. Bunlar boş şeylerdir. Böyle bir davayı biz kendi içimizde açmamalıyız; böyle bir davaya olur vermemeliyiz ve bu davayı kendi içimizde düşürmeliyiz. Yoksa onun hapishanesinde yaşarız; yani o bizi zihinsel olarak ve duygusal olarak hapseder. Düşün ki alacağını tahsil edemeyeceğin bir durum var ve sen sürekli her gün alacak defterini açıyorsun ve onunla meşgul oluyorsun; ne kadar olumsuz bir durum.

Hz. Yusuf: Alacak Defteri Tutmayan İnsan Modeli

Kişi benlik taşıdığı müddetçe bu davalar vardır. "Son kuruşunu ödemeden oradan asla çıkamazsın." Benlik nötrleşmeden, sıfırlanmadan buradan kurtulamazsın. Ama kişi tekâmül sürecinde ne yapar? O, dava her ortaya çıktığında o davayı düşürür.

Onun için mesela bir velinin, bir arifin kimseden alacağı yoktur; peygamberin kimseden alacağı yoktur. İşte örnek, misal yani: Hazreti Yusuf, değil mi? O kadar mevzu olmuş. Mesela kimseden alacağı yok. En son kardeşleri de gelmiş; onlara alacak defteri sunmamış mesela. "Sizin yüzünüzden bakın başıma neler geldi" dememiş. Hiçbir dava yok. "Bugün size af ve şefkat var" demiş, hatta bugün size en güzel davranış. Ki Mekke'yi fethederken Mekkeliler soruyor: "Bugün bize ne yapacaksın?" Peygamber diyor ki: "Yusuf'un kardeşlerine yaptığını yapacağım." Yani "yapmam, durun, hesaplaşalım" demiyor, "en son hesap günü geldi" diye bir defter çıkarmıyor. Peygamberin öyle bir defteri yok. Anlatabiliyorum, insan olmak budur aslında: hiç alacak defteri yok, hiç hesap yok. Çünkü kişi böyle bir alacak defteri tuttuğu müddetçe onun hapishanesinden kurtulamaz. Ve sürekli kafasında o hesap vardır, o hesapla meşguldür.

Eğer size borçlu olan kişiden mecazi anlamda her şeyi isteyecekseniz, herkese özür dilettirecekseniz, zararı telafi ettirip istediğinizi alacaksanız, o zaman o kanunun hükmü altında olursunuz; o hapishanenin, o kayıtlanmanın, o sınırlanmanın hükmü altındasınız. Çünkü bunu hiçbir zaman gerçek anlamda başaramayacaksınız. Başarsanız dahi zahiren şunu diyeceksiniz: "Ama o benim birçok senemi yiyip bitirdi." Yani bunun alacağı yok yani. Diyelim ki biri bana kötülük yaptı, işte benim bir senem gitti. Şimdi farz edelim, Hz. Yusuf işte hapishaneye gitti, işte bilmem, köle diye satıldı. Diyelim kardeşleri geldi, özür diledi, ayaklarına kapandı falan. Ne oldu? Alacağını tahsil edebildi mi? Edemezsin ki, değil mi? Yıllarını mı tahsil edeceksin onlardan? Böyle bir şey yok aslında.

Benlik açısından baktığınız zaman benliğin bu konuda üreteceği çözüm de gerçek bir çözüm değildir. Doğru olan şey böyle bir hesabın olmadığıdır; herkesin hesabı kendisiyle yaratan arasındadır.

Peki bunun toplumsal kuralları nasıl uygulanacak? O ayrı bir şey, o ayrı bir şey. Yani işte çocuğu öldürülen bir anne ne yapacak? Tabii, toplumun düzeninin korunması açısından bir suç ve ceza, bir suç ve karşılık oluşturulabilir. Bu ayrı bir şey. Fakat o kişinin şahsi olarak böyle bir hesap yapması yanlış bir şeydir; o ayrı bir durum. Anne için düşündüğümüzde, onun hesap yapması nasıl olur? Yanlış, yanlış. Çocuğunu birisi öldürdü mesela, yanlış bir şey yapmış. Anne ne yapacak? Anne diyecek ki: "Takdir bu, olanda bir hayır vardır" veya "olan durumu Allah hayra çevirir; sonuç itibarıyla uhrevi açıdan benim herhangi bir alacağım, herhangi bir mağduriyetim söz konusu değildir" diyecek. Ama diyelim ki o suçu işleyenin karşılığını bulması ayrı bir konudur, o gerekli bir şeydir; toplumsal bir düzenin realitesidir.

Aslında böyle diyebilmek için çok "yedi numara" olmak lazım -"hiçbir şey sana ait değil, hiçbir şey olamaz" gibi bir felsefeyle. Ama şöyle düşünün: yedi de engellendiğinde hesap yapar. Yok yok, yani normalde bu ne yedilikle ne şununla ne bununla açıklanabilir; alt merkezler üzerinden başarılamaz. Burada şey var: hiçbir şey, senin elinde olmayan bir özür gibi, yedi için de bir şey ifade etmeyebilir; ama onu engelleyen bir şey olduğunda, yedi de engellendiği zaman bu hesabı yapar. Ve bu, nefis üzerinden zaten aşılamaz; böyle bir şey yok. Kişi kendini anlamsız ve gereksiz kanunlar altına sokar ve kendi hatalarının tümünü kendi yönünden ödeyinceye kadar dışarı çıkamaz. Bir insanın böyle bir hesap defteri tutması aslında kendi hapishanesini kurması demektir.

Merhamet Kanunu

Fakat bir merhamet kanunu vardır. Göze göz, dişe diş kanunundan çok daha yüksek bir tesiri vardır bu kanunun; merhamet kanununun. İnsanın dönüşüm sürecinde negatif duygular, içsel kale alma, hesap yapma, şiddet duygusu, kıskançlık cesaretlendirilmez ve bunlar doğal karşılanmazlar.

(Bir daha okur musunuz?) Evet: "Negatif duygular, içsel kale alma, hesap yapma, kıskançlık vs. onaylanmaz ve doğal bulunmaz. Fakat olan süreç içinde, sürecin doğasından kabul edilebilir. Ama insanın doğasından kabul edilemez." İçsel hesaplar yaparsanız her zaman birisinin size borçlu olduğunu hissedersiniz. Bunun anlamını düşünmeye çalışın ve sonra kendi içinizde bunun anlamını gözlemlemeye çalışın. Ve son olarak insan olmak için ne yapmanız gerektiğini düşünün.

Bunun kolay olduğunu da sanmayın; kendi üzerinde çalışma sıkı bir çalışmadır. Gerçek çalışma kendi üzerinde gerçek çalışmadır ve kendini değiştirmek isteyen insanlar için bu çok önemlidir, ancak dünyayı değiştirmek isteyenler için değil. Kişi kendi üzerinde çalışıyorsa bunların bir anlamı vardır. Mesela bazen böyle dünyayı değiştirmek isteyen insanlara bunlardan bahsedildiğinde şöyle der: "Bununla dünya düzelir mi?" diyebilir. Hayır, bununla dünya düzelmez. Yani sen bunu yaptığında dünya düzelir mi? Yok. İnsanlar düzelir mi? Yine yok. Peki sen düzelir misin? Sen düzelirsin.

Mesela evli çiftlerde bu görülür: sorun yaşıyorlar, eşinden şunu istiyor, bunu bekliyor, şunu yapıyor, olmuyor ve sorun yaşıyorlar. En son diyor ki -kadınlar daha çok bunu söylüyor- "beklentimi düşürdüm" diyor; beklentimi düşürünce artık içsel kale almıyorum demek, yani alacaklarını sildi demek. Mesela bunu evli çiftlerde çok duyuyorum: "Beklentimi düşürmem lazım, yoksa öbür türlü sürekli alacak birikiyor." Sürekli eşinden alacağın var, çocuğundan alacağın var, değil mi? "Hayatını mahvetmiş", veyahut da "istediğim şeyler olmamış", "sözünü tutmamış", "seni mutlu etmemiş" -netice itibarıyla bir mutluluk alacağın var. Ve bu, yeni günü de etkiliyor.

Dikkat edin: öyle bir hapse düşüyor, hapishaneye giriyor ki yeni gününü de etkiliyor. Çünkü diyor ki, "bana önce borçlarını öde" diyor, ondan sonra "yeni güne başlayalım" diyor. Karşı taraf da diyor ki, "sana ne borcum var?" İyi bir şey yapsa bile eskileri hatırlatır. Eskileri hatırlatır. Veyahut da diyor ki, "benim de alacağım var, durun bir de ben alacaklarımı sayayım" diyor. Bu sefer birbirlerini yiyorlar. Hani o yüzden dedim ya, seanslarda mesela sorunu konuşurken geçmişi katmayın. Çünkü o zaman geçmişi deşersen, bir daha bunu yaparsan işin içinden çıkamazsın; çünkü alacak hesabı var. Bir de dediler ki, kapatılamaz ki.

Yani şimdi şey yaparsın, bir taraf özür diler, bu sefer özür dilenen der ki: "Özür dilemen o yılları geri mi getirecek? Nasıl getirecek? Getirmez." Sen o zaman şunu demiş oluyorsun: hiçbir zaman ödenmeyecek bir hesap oluşturmuşsun. Çok ilginç bir şey; kişi bunu fark etmiyor. Öyle bir hesap yapmış ki karşı tarafın bunu ödeme imkânı yok, yani ölse de ödeyemeyecek. Diyelim ki "senin için intihar edeceğim, ben sana çok büyük kötülük yaptım, intihar edeceğim" -gene diyecek ki "gene geri getirmezsin yıllarımı, peki ne istiyorsun?" Veyahut da sende bir terslik var: sen hesap tutmuşsun, hem de öyle bir hesap tutmuşsun ki ödenmesi gayrikabil. Ve sen o gayrikabil hesap yüzünden kendini hapsetmişsin. Sürekli şunu diyorsun: "Yıllarım gitti, mahvoldum, çok kötü bir evlilik yaptım, işte şu oldu, işte bu yıllarımı geri getiremeyeceğim." Orada hapsolup gidiyorsun.

"Kendi Şarkısını Söylemek": İçsel Kale Almanın Bir Biçimi

Bu kendi üzerinde çalışmada, kendi şarkısını söyleyen bir insan kavramı söz konusu edilir. Bu yön, içsel kale almaya, içsel hesaplar yapmaya, yani size borçlu olunduğu duygusuna ve bunların hafızaya kaydına dayanır; kişi bunu sürekli tekrar ettiği bir şarkı hâline getirir.

Bu şarkı hep kendi şarkısıdır, terane gibi -evet. Herkes bu anlamda söyleyecek bir şarkıya sahiptir. Oysa ki hayatın dili, melodisi daha ayrı değil mi? Hayatta da bir melodisi var, her şey dönerken ilahi bir melodisi var. O kendi melodisini söylüyor ve onu kaçırıyor -tabii. Yani kişi nasıl bazen böyle dalar ve filmi kaçırır, bir konuşmayı kaçırır; çünkü o dalmıştır, kendi şarkısına dalmıştır. Herkes bu anlamda söyleyecek bir şarkıya sahiptir. "İşte benim de çok derdim var ama hadi açmayayım" -açsan da açmasan da, sen derdin olduğunu düşünüyorsan zaten orada; yani şarkıyı açık ifade etmenle etmemen arasında bir fark yok. Bazı kişiler mizaçlarına göre şarkıyı içinden söyler, bazıları mizaçlarına göre dışından söyler; bir fark yok orada. Yaşamınız boyunca ne tür içsel hesaplar yaptığınızı gerçekten bilmek istiyorsanız, hep söylediğiniz şarkıları fark etmeye çalışın.

Kişinin dönüşüm çalışmasında bir insana "iyi şarkıcı" deniliyorsa, bu onun söylediği şarkılara gönderme yapar. Ve kişi burada ne kadar güzel şarkı söylerse söylesin, boştur. Çok estetik bir şarkı söyleyebilir. Mesela işte birisi acılarını o kadar estetize edebilir ki, insanlara "bak ne kadar derinlikli, ne kadar yoğun acılar yaşamış" dedirtebilir. İşte o acıları kendi kabiliyetine veya mizacına bağlı olarak ne kadar güzel -tırnak içinde- insani ifade ederse etsin, o iyi bir şarkıcı olmaktan öteye gitmez. Ve her türlü şarkı boş bir şeydir.

Bazen insanlar şarkılarını hiçbir cesaretlendirme olmadan söylerler. Bazen de birkaç bardak alkolden sonra, alınan bir maddeden veyahut da teşviklerden sonra söylemeye başlarlar. Veya "herkes kendi şarkısını söylüyor" diye o da kendi şarkısını söylemek için cesaret bulur, o da şarkısını söyler. Veyahut da, "bak herkes şarkısını söylüyor, ben şarkımı söylemeden de durabiliyorum" der; ama içinde o şarkıyı söylemektedir. Onlara ne kadar kötü davranıldığı, hiçbir zaman gerçek bir fırsata sahip olmadıkları, eskiden sahip oldukları nitelikleri, şöhreti, zorluklarını kimsenin anlamadığı, yanlış evlilik yaptıkları, anne babalarının onları anlamadıkları, aslında ne kadar hoş insanlar oldukları, hiç takdir edilmedikleri, hep yanlış anlaşıldıkları vs. hakkında şarkı söylerler. Ve bunların tümü, kendileri dışında herkesin suçlu olduğu anlamına gelir. Bunların tümü içsel hesaplar yapmaktır -ya da daha doğrusu içsel hesapların sonucudur. Bu, içsel kale almanın en önemli biçimlerinden biridir.

Niçin bu dönüşüm sürecinde şarkılardan olabildiğince kurtulmak gerektiğini düşünüyoruz? Ender vesilelerle donuk bir sesle söyleninceye ve belki de sonunda hiç söylenmeyinceye kadar onları fark etmek, aç bırakmak, uzaklaştırmak; kişinin hayatında merkezi bir pozisyonun dışına itmek niçin gereklidir bunları?

Buradaki cümlede önemli bir şey var: "Ender vesilelerle donuk bir sesle söyleninceye kadar." Yani bir eğitimle ilgili, bir muhataplarıyla belli bir meseleyi çözümlemeyle ilgili, bir konuyu insanın bir sürecini anlatmasıyla ilgili -kişi bunu ifade edebilir. Bu nedir? Ender bir vesileyle, donuk bir sesle söylemektir. Yani bunun ayırt edici tarafı şudur: size bir zorluğunu anlattığında, siz bunu neredeyse fark etmezsiniz. Yaşadığı şeyin onun üzerinde bıraktığı bir iz yoktur. Anlatabiliyor muyum? Bir vesileyle, yani pratik ve olumlu bir vesileyle bunu ancak söyleyebilir.

Ve biz bunları hayatın merkezi pozisyonunun dışına atmalıyız; çünkü bunlar içeride sizi sakat bırakırlar, enerjinizi alırlar. Siz bazen cesurca gülersiniz bunlara ama o gülüş de yalandır; yani "ben çok acılar çektim ama hepsini aştım, geride bıraktım" dersin, ama veyahut da "işte önemli değil" falan dersin ama önemlidir hâlen.

Dönüşüm sürecinde iyi bir şarkıcı kendisinin ötesine ulaşamaz. Kendi hesapçılığının kurbanıdır. Herhangi bir şey zor olduğunda şarkı söylemeye başlar; bu onu durdurur ve bu insan gelişemez, varlık seviyesini ve şuurunu değiştiremez. Bulunduğu durumun, yani üzücü şarkılarla sakatlanmış olmanın ötesine ulaşamaz. Varoluşumuzu ve şuurumuzu değiştirmek için şu anda olduğumuz gibi olmamak durumundayız. Bazı zor durumlarda kendi üzerinde çalışmak yerine bu insan derhal, belki çok hoş ve sessiz bir şekilde şarkı söylemeye başlar. Kendisiyle çok sert şekilde konuşulur ya da eleştirilirse kendine acımaya başlar, ya da öfkelenir ve anlaşılmadığını hisseder. Ve sonra kendisine ya da başkalarına -özellikle kendisine kulak veren insanlara- yumuşak bir şekilde şarkı söylemeye başlar. Kendisini dinleyecek birini arar; o şarkısını dinleyecek birini arar.

Şarkı ve Mizaç İlişkisi

Sıklıkla insanlar -bu önemli bir cümle- sırf şarkı söylemesi kolay olduğu için bazı insanlarla arkadaşlık kurarlar; onlara şarkı söylemek daha kolaydır. Bu genellikle yediler değildir, yedilere çok fazla şarkı söylenemez. Altı kanadı olursa o anlamda diyorsun zaten değil mi? Bildiğiniz şarkıyı kastetmiyorsun. Mesela şöyle düşün: bir şarkıyı bir kere dinleyebilirsin ama ikinci, üçüncü baskılarını dinleyemezsin, anladın mı? Ama mesela bazı mizaçlar sana bazı mizaçlar 20-30 baskı da olsa dinlerler. Bu neden altı kanadı olunca dinliyor? Yani altının isteği mi? Böyle bir destek verme, onun zayıflığını tolere etme, ona üzülme, biraz altılık içerir. Onun da biraz aşırı bir vasfı. Tabii, şey orada -yani o muhatabın zayıflığı karşısında duyulan içgüdüsel üzüntü veya acıdan dolayı destek vermeye ihtiyacı. Çünkü mesela "rehber öğretmen ya da psikolog olmayı bekliyorum" diyen biri var mesela. Yani aslında çelişiyor mu o zaman? Ben de bir şey var mesela, birkaç kez tecrübe etsem belki soğuyabilirim; yani çok fazla dinlemeye yatkın değildir. Bir de şeydir: çözümlemeye daha böyle odaklı olduğu için hem fazla dinlemekte zorlanır, hem de kendi mizacı üzerinden çözümler ürettiği için bazen muhataplarını hem anlayamaz, hem de "her şey çözülecek" diye bir şey yok; çözülmeyince de böyle o vakayı göz ardı eder. Ama olmaz demek değil, o dediğimiz gibi.

Sıklıkla insanlar sırf şarkı söylemesi kolay olduğu için bazı insanlarla arkadaşlık kurarlar. Ve arkadaşları bir şekilde onlara "kapa çeneni" anlamında bir şeyler söylerse, o kadar derinden kırılırlar ki gidip yeni bir arkadaş, onu gerçekten anlayacak, dinleyecek birini ararlar. Bir insan sanki kolayca anlayabilirmiş gibi -bunun kolay olduğunu düşünürler.

Bir de kaldı ki, çok ilginç bir şeydir bu: seni anlasa ne olacak? Aslında bu şudur: "Benim bir alacağım var, sen de bunu onayla." Noter gibi. Fakat alacak tahsil edilmiyor aslında, sadece onaylatıyor. Ve gide gide daha çok imza atılıyor ona: "Evet haklısın, doğru, bu sana acı çektirdi." "Doğru, haklısın, bu da evet, sana acı çektirdi." "Bak herkes beni haklı buluyor." "Tamam, herkes seni haklı buluyor." Alacak, alacak yok. Geçici olarak tatmin edici gözükse de iyice düşünüldüğünde anlamsız bir şeydir.

Başka birini anlamak için kişi önce kendini anlamalıdır. Ve bu yalnızca kendi üzerinde uzun süre çalıştıktan ve gerçekten neye benzediğine dair bazı şeyleri anladıktan sonra başlar. İyi bir şarkıcı kesinlikle kendini anlamaz; yanlış anlaşıldığıyla ilgili şarkı söylemeyi tercih eder. Ve dolayısıyla, içinde kendisinin merkez olduğu ve her şeyin buna göre düzenlendiği çok şahane bir dünyanın hayalini kurar. Bu tutum ve bu hayaller bir zayıflık yaratır; daha doğrusu, bütün hayatı boyunca bedelini ödemek zorunda kalacağı gerçek bir psikolojik hastalık yaratırlar. İnsanlar, hayatın kendilerine asla elde edemedikleri bir şeyi borçlu olduğunu hissederler. Daha mutlu olmaları gerektiğini söylerler ve sık sık diğer insanların kendilerinden daha mutlu göründüklerini düşünürler. Alenen şarkılarını söylemeseler bile belki gizlice içlerinde şarkıları devam eder.

Gizli İçsel Şarkılar ve Yalnızken Ortaya Çıkan Negatif Benler

İçsel bir üzüntü, bir monotonluk duygusu, çevresinde düşüncelerinin toplandığı bir tür içsel yorgunluk veya engellenme hissederler. Özellikle içsel gizli şarkılar önemlidir; çünkü sürekli gizliden gizliye kişinin hayatını tüketmelerine rağmen hem kişinin yoluna dikilirler hem de sıklıkla gözlemlenemezler. Sadece daha derin bir kendini gözlemleme onları açığa çıkaracaktır. Kendini gözlemleme, kendi içine doğrunun, hakikatin ışığının girmesine izin vermektir. Kendini gözlemlemenin sonucunda hakiki şuurun ışığı yavaş yavaş görünmeye başlar. O olgular ışığın altına getirilmedikçe içimizde hiçbir şey değişmez; ancak o ışığın altında bunlar değerlendirildiğinde çözümlenmiş olurlar.

En negatif ve en tehlikeli benleriniz siz yalnızken ortaya çıkabilir. Sadece tamamen yalnız olduğunuzda, hiç kimsenin bakmadığını hissettiğinizde ortaya çıkan, oldukça iyi yazılmış şarkılara sahip olabilirsiniz. Sırf kapı kapalı diye hiç kimsenin bakmadığını asla hissetmemelisiniz. Hayatta dışsal görünüşümüzü koruruz; fakat bu kendini dönüştürme çalışmasında tamamen farklıdır. Çalışma, sizin içinizde, kendi içinizde, düşüncelerinizde, hislerinizde ne olup bittiği hakkındadır. İçsel samimiyet olmadan ve içimizdeki hangi benlerin yalan söylediğini veya bazı şeyleri çarpıttığını gözlemlemeden bunu yapamayız.

Bazı insanlara karşı negatif olmamak için bir hedef edinebiliriz. Fakat yalnızken de o negatif benlere izin verip onlarla gerçek anlamda yüzleşmezsek, bu samimi bir çalışma yapmadığımız demektir. Diyelim ben kendimi kontrol edebilirim negatif olmama konusunda, ifade etmem; toplulukta "bak ne kadar uyumlu, ne kadar barışçıl, kimseyle kavga etmiyor, çatışmıyor" dedirtirim. Ama içimde bir içsel şarkım vardır: aslında kimsenin dost olmaya, arkadaş olmaya layık olmadığını düşünen bir içsel şarkıyı dillendiriyorumdur. Ve bu durumda ben aslında gerçek anlamda bir şey yapmamış sayılırım; veyahut da yolun yarısında kalmışımdır, gerçek sonuca da ulaşmamışımdır. Ben onları yalnızken de içimde de nötrleştirmeliyim -o negatif duygulanımları. Ve diyelim bana karşı bir insan yanlış yapmışsa, ben yalnızken de ona bağışlayıcı, merhametli ve şefkatli bir tavır ve iç algılayış içinde olmalıyım.

Çünkü mesela bazen kişiler, "ya ben affettim" der veyahut da "ben cevap vermiyorum artık, şey yapmıyorum" der, ama o aslında içinde her gün veyahut da ara sıra sürekli cevap veriyordur. Çünkü içeride öyle ilginç benler vardır ki, der ki: "Ya bak lan, sen ne kadar iyi birisin, adam sana ne yaptı ama sen gene de sesini çıkarmadın, aferin sana." Ama "onun yaptığı da yapılacak şey değil, bir insan nasıl bunu yapar, hele hele sana nasıl yapar" diye bir bakarsın, en son "lanet olsun" noktasına gelirsin o insana. Ve farkına varmazsın; işler işler işler, en sonunda içsel bir şarkı oluşur. İnsanlar arasındayken negatif benlere uymuyor fakat tek başınızayken onlara izin veriyorsanız, doğru düzgün bir şey yapmıyorsunuz demektir.

"Bir gün hocam bana baktı ve niçin bu kadar üzgün olduğumu sordu. 'Üzgün olduğumu bilmiyorum' dedim. O şöyle dedi: 'Bu bir alışkanlıktır. Uzakta üzücü şarkılar söyleyen bazı benleri dinliyorsun. Belki sözleri olmayan bir şarkı, belki de sözlerini unuttun. Onu gözlemlemeye çalış. Senden kuvvet alıyor ve bu tamamıyla faydasızdır.'"

Bu nereden alındı? Bir metinden işte. Güzel bir şey değil mi? Yani iyi bir analiz, iyi bir çözümleme var burada.

(Kayıtla ilgili kısa bir teknik ara:) Merhaba. Onu alalım. Şöyle alalım. Daha tadı, önce adam. Tekrar geri alalım. Çekiyoruz.

Evet, yani inşallah. Bence de güzel bir konu, değil mi? Evet, güzel bir konu, önemli bir konu. Geçen hafta da bu konuydu, ama tam değil, negatif duygular üzerineydi temel olarak. Fakat bu da önemli bir konu, bugün işlediğimiz.

Kişi bu içsel gizli şarkıları bilerek bilmeyerek, farkına vararak veya varmayarak söyler. Ve kişi bunları feda edemez. Dönüşümün en temelde ifade ettiği şey şudur: insanlar ıstıraplarını feda etmek istemezler, acılarını feda etmek istemezler; çünkü bunlar onların alacağıdır ve aslında bu çok iyi bir alacaktır, o yüzden feda etmezler. Hani şöyle düşünün: bir tüccarın, bir iş adamının alacak defterini yırtıp attığını düşünün -en zor yapacağı şeydir değil mi? Ve kişi herkesten alacakları konusunda az veya çok, mizacına bağlı olarak iyi bir arşiv sahibidir. Bu arşivi de sürekli, yine mizacına göre farklı aralıklarla karıştırır ve alacaklarına bakar.

(Buyurun.) Bir de bu ıstıraplarını feda etmek istemezsiniz. Bu bir uyarıcı değil mi aslında? Acı çekmek, ıstıraplar... Yani sonuçta mutlak huzura erişmemizde bir şekilde kişinin bir uyarıcı ihtiyacı yok mu? Hani ne acı var hayatında ne mutluluk, hiçbiri yok gibi yaşamak da kişiyi rahatsız edecek bir durum. Evet, çünkü ben hatırlıyorum: çok böyle acı çekeceğim yerlere gittiğimi, sırf bir uyarıcı olsun diye. Ama yani kendini şişirmek. İşte bu tabii. Tabii, aslında bir uyarıcı; o kişinin yaşadığını hissettiren bir şeydir. Bu da mizaca bağlı olarak yaşanan bir şey. Gayet doğru. Fakat kişi burada şunu anlamalıdır: bu yanlış bir varoluş algılama biçimidir. Anlatabildim mi? Yani bu şuna benzer: hani sinirlerinin çalışıp çalışmadığını bir doktorun, kişiyi yakarak veyahut da bıçak sokarak vücudunda denemesi gibi bir şeydir. O sinirlerin canlı olup olmadığını başka yöntemlerle denemek lazımdır.

Şey var, aklıma geliyor da tam bir örnek vereyim: hani mesela insanın olgunlaşması için acı gerekiyor ya normalde. Evet, evet, buyur. Ve şimdi o acı kişiyi dönüştürecek ama kişi doğal olarak o olgunlukta olmadığı için, onun aslında bir ekstra ağırlık yarattığını düşünelim -hani az önce dediniz ya, birisiyle ifade edecek, konuşacak ya da arşivleyecek ki o havada kalmasın. Arşivlenecek ve hani beynin, şu Mustafa Bey'in kitabında vardı ya, rasyonaliteyi algılarken aslında dünyadaki -hani şu anki aklımız çok çarpıtarak algılıyor- işte o da oradaki şeyi çok çarpıtıyor. Yani aslında onun gerçek manasını bilmediği için o ayakta kalamaz, havada kalamaz ve bir şekilde ne yapılıyor? Çarpıtılıyor ve aslında kendi lehine dönüştürülüyor. Hani bilinç, "alacağım var" gibi bir hâl üstleniyor.

Kişi fiili olarak almasa bile, aslında alacaklı olmak bazen onu rahatlatıyor; sanki bir gün alacak. Ama yanılsama işte, bu bir yanılsama. Aslında onu direkt kendisi, kendi içinde halletse kendi huzuruna erecek ama ne yapıyor? İşte bu bizim aslında benlik olarak en başta yanlışımızdan kaynaklanıyor. Yani senin bu dünyada var olman, yaşaman, illa şunları şunları elde edeceksin, şunları yaşayacaksın, mutlu olacaksın diye böyle bir şeyle biz dünyaya gelmiyoruz. Böyle bir şeyle dünyaya gelmediğimiz hâlde, böyle bir şey için dünyaya geldiğimizi kabul ediyoruz. Sonra diyoruz ki: "Nerede bu beklediklerim?" Sonra da o beklediklerimiz olmayınca, beklentilerimiz alacaklarımıza dönüşüyor. Alacaklarımız daha sonra bizim hapishanemize dönüşüyor. İşte bu, ortalama insan şuurunun trajedisidir.

Hakiki insanın hayattan bir gram şikâyeti yoktur. Aslında bilen için çok trajikomik bir şey değil mi? Hani daha yukarıda sanırım gider mi yani? Hani dedik ya, mesela Hazreti Yusuf'un hiçbir şikâyeti yok. Bir şey soracağım: bu şarkı üretimi hangi merkezle ilgili? Duygu merkezi mi daha çok? Daha çok duygu merkezi veya duygu partı olan, bölümü olan tipler. Çoğunlukla, tabii ki. Bir şey daha soracağım: hesap defterini ahirete saklayanlar var işte. O da aynı, aynı şarkı, aynı hikâye; hiç fark etmez, hikâye aynı, sadece mekânı değişik. "Ben" diyor, "şarkımı söyleyeceğim ama şu anda bunu dinleyen yok, ahirette söyleyeceğim" -ama var, en azından dillendirmiyor, yani onu dile getirmiyor ve yapmıyor. Sorun hâline dönüşür mü? Ama bu, sorun hâline dönüşür mü? Tabii ki sorun hâline dönüşür, ama hakiki insan için değil, gene de bir sorun. Ama en azından şey yok: yani ortada bir suç, bir fiiliyat yok mesela. Tabii ki yani. Şimdi o nedir? Ötelemedir. Faydalı mıdır? Kesinlikle faydalıdır -patlamazsa tabii.

Hesap Defterini Ahirete Saklamak

Yani onun için denir ki: hakiki bir insanın ahirette hiç kimseden alacağı yoktur. Allah ona dediği zaman: "Bak, sen dünyada bu kadarını yaşadın, muhtemelen sıkıntı, zorluk, zulüm, baskı görmüş olabilirsin" -ne diyoruz, "kimden ne alacağın var" falan dediği zaman hatırlamaz ve yoktur. Çünkü kendine yapılıyor olarak görmez; kendine yapılan bir şey yoktur. Hani benliği nötrlendiği için o kendine yapılıyor olarak görmez. Peki hatırlarsa Allah karşılığını verir mi ona? Tabii verir; başkalarının da hatırladıkları vardır. Zaten orada şarkılar hep -yani bir tek benim şarkım yok, herkesin bir şarkısı olacak. Mesela şey var, olacaktır. Ama senin şarkın yoksa sen geçersin, orada oyalanmazsın yani. Onun için hakiki bir insanın hiç kimseden alacağı yoktur; öyle bir alacak algısı yoktur.

Neden? Diyeceksiniz ki bu biraz romantik, havada kalan bir şey mi? Yok, havada kalan bir şey değil. Onun derin tarafı şu: hakiki bir insan, zahiren kendisine bir kötülük, bir zulüm yapıldığında bunu kendisine yapılıyor olarak görmez; kendindeki ilahi tecelliye yapılıyor olarak görür. Onun için der ki: "Ben hak iddia etmiyorum, hakkım yok; ama ilahi hak seninle hesaplaşabilir. Benim böyle bir hakkım yok, böyle bir hesabım yok." Kişi bir muhatabının kendisine yaptığını, kendisine yapılıyor olarak görmez. Onun için ilginç bir şeydir. Hz. İsa demiştir ki: "Beni inkâr edebilirsiniz ama kutsal ruhu inkâr ederseniz sorumlusunuz." Yani bir kişi benim egoma bir şey yapabilir; bu, benim tarafımdan bana yapılmış olarak bir kere algılanmamalı. Bir kişinin bana yaptığını ben bana yapılmış olarak algılamayacağım -bu yanlış bir algı tarzıdır. Ben eğer bana yapılmış olarak algılamazsam, [yine de] yapılmış bir şey var; peki bu kime yapılmış oluyor o zaman? Bendeki ilahi öze yapılmış oluyor. Bu daha tehlikeli bir şeydir. Onun için ona dua etmek lazım -muhatap için, evet, muhatap için daha tehlikeli bir şeydir.

Berber ve Derviş Kıssası: Allah'a Havale Etmek

İşte o belki anlatmışızdır, bir daha yeri gelmiş ki anlatalım. Böyle bir derviş varmış, gitmiş berbere tıraş olacak. İşte sabun falan, tam böyle yarı tıraştayken bir kabadayı gelmiş. "Çekil" demiş -adamın saçı da kel- "kabak" demiş, "kenara çekil, ben tıraş olacağım" demiş falan böyle. Neyse, bu kenara çekilmiş. Berber onu tıraş yapmış ama ikide bir ona laf ediyor: "İşte kabak aşağı, kabak yukarı, nasılsın, iyi misin" falan dalga geçiyor. En son adam tıraşını bitirmiş, dışarı çıkmış. Dışarı çıkar çıkmaz bir atlı araba gelip ezmiş bunu, kafası dağılmış. Berber demiş ki o tıraş olan dervişe -tıraşı yarıda kalana- "ya" demiş, "dervişi biraz fazla olmadı bu" demiş. O demiş ki: "Ben bir şey demedim ama kabağın sahibi var" demiş.

Şimdi eğer o bir şey söyleseydi, "bana bunu nasıl der" demeye hakkı yok; benlik benlikle çatışmış olacaktı. Ama benlik aradan kalktığı zaman orada muhatap Tanrı'dır, o daha tehlikeli bir şeydir. Hatta o yüzden bazı evliyalar, o kötülük yapan yanlışlık yapanın muhatabı doğrudan doğruya Allah olmasın diye, o kötülük yapana bir laf söylerler; yani sanki egoları varmış gibi, ta ki hesapları Allah ile olmasın diye. Bu ince bir mesele. "Seni Allah'a havale ediyorum" diyen aslında Allah'a havale etmiyor; sadece şunu diyor: "Ben zayıfım" diyor, "benim babam var" diyor, "çok güçlüdür" diyor, "sana cezanı verecek, gününü gösterecek." Bu Allah'a havale değildir. Allah'a havale, egonun sıfırlanmasıyla olur. Eğer benlik sıfırlanırsa doğrudan da öyle havale ona gider zaten. Yoksa öbür türlü "seni Allah'a havale ediyorum" demekle Allah'a havale etmiş olmuyoruz; benliğimizin zayıflığından dolayı işi babamıza havale etmek gibi. Yani "babam seni döver" demek gibidir. O da egoistçe bir tavırdır.

Cennet Beklentisi, Cehennem Korkusu da Bir Alacak Duygusudur

"Cennet beklentisi içinde olmak, cehennem korkusu içinde olmak da mı bir alacak?" diye soruyorsun. Tabii, zaten başta söyledik: benliğin başta Allah'tan itibaren alacak hesabı vardır; Allah'tan da alacağı vardır, dünyadan alacağı vardır, anne babasından, daha sıra bütün karşı insanlarla alacağı vardır -en başta da Allah'tan alacağı vardır. Fakat cesareti olmadığı için tam ona hesap soramaz. Yoksa her benlik, elinden gelse -hani Allah'ı görebilseydik, tutabilseydik- hesap sorabilir yani. Muhtemelen bu dünyada nadirdir ona hesap sormayacak olan. Yani "Ya Rabbi, ne olduysa güzeldi, bir tecrübeydi, benim için bunları takdir etmiştin, ben bunlardan memnunum ve razıyım" -bunu diyecek az insan vardır. Ama Allah'a hesap soramadığı için, korktuğu için sormamaktadır. Bu bir benlik hâlidir.

Ama işte bakın, şey var ya İsmail Bey, hani insanın gerçekten o manevi akıl gözü var, kalp gözü var. Bir de hani dünya aklı gözü var ya, hani o dünyalık gözü kapattığın zaman zaten öteki kendiliğinden devreye giriyor da; hani onu kapatmak... Evet, işte burada onu kapatmakla ilgili. Yani işte kapatıyorsun, başka bir şey açılıyor. Mesela işte bunlar çok önemlidir; işte Hz. Yusuf'un başına gelen, işte peygamberin başına gelen -bak dikkat edin, hiçbir hesap yok. Bak, Hz. Yusuf kardeşlerine hiçbir gram hesap sormuyor. Ama bu Hz. Yusuf işte, o insan bunlar yani aslında. Biz bunları peygamber olarak değil, insan prototipleri, doğal fıtri hakiki insan modeli olarak görmemiz lazım. Yoksa bunların bize anlatılmasının hiçbir manası olmaz. O zaman şöyle bir soru sorayım: Allah da hiçbir manası olmayan bir şeyi anlatmaz. Hatta ayette var: "Eğer yeryüzünde melekler olsaydı biz melek gönderirdik, siz insansanız size de insan göndeririz" diyor. Dolayısıyla onlar sizin için örnektir. Kimse demiyor ki "vahiy al, peygamber ol."

Mesela diyelim ki tamam, bunları dinledik, hiçbir şeyi önemsemiyorsun; yani biliyorsun ki içinde bir yerde biriktirmeler olacak illa ki, çünkü bu kolay değil. Kesinlikle. Şerrini de, herkesi de affediyorsun; seninle ilgili adam hakaret ediyor, şunu da yapıyor, aşağılıyor da bilmem ne de -çekiliyorsun oradan. Yani hesap tutan aslında ben değilim, onun fıtratı ortaya çıkıyor, o söylüyor. Ben de kabul etmiyorum, yani almıyorum ve içimde biriktirme yapmıyorum. Tabii. Ama bir yere geliyorsun, hani gelirsin yine patlama noktasına gelebilirsin. Hani o anki şey çok önemli, yani davranışın ve vereceğin tepki çok önemli. Genelde olumsuz bir tepki verdin yine -ben de bundan bahsetmiştim, dönüp kendi üzerinde çalışacaksın.

Biriktirmemek: Modern Psikoloji ile Manevi Dönüşüm Arasındaki Fark

Eğer şimdi bu sistem üzerinden konuşuyorsak ayrı, modern psikoloji açısından konuşuyorsak ayrı. Modern psikolojiyi biliyoruz da; modern psikoloji "cerahatini boşalt, rahatla" der. Evet. Biz burada şunu deriz: sistem, yani insanın manevi dönüşümü, nefsin dönüşümü açısından bakarsak şunu deriz: senin üzerinde daha çok çalışacağın bir durum var o zaman. Hani diyelim ki nasıl basit ameliyat vardır, bir de diyelim büyük ameliyat vardır -eğer sende bir birikim olmuşsa bu şu demektir: sen büyük bir ameliyata ihtiyaç duyuyorsun, büyük bir ameliyat yapacaksın o zaman. Tabii ki. Yoksa o nedir? O, sürekli ana kaynağı değil sonucu çözümlemeye çalışmaktır.

Hatta ilginçtir, burada şimdi aklıma geldi: dedik ya Hazreti İsa'nın sürekli o affetmesiyle ilgili. Bir hadiste var, Peygamberimiz diyor ki: eski zamanda bir adam varmış, derdi ki her sabah veya akşam, "bugün bana karşı yanlış yapan herkesi, ey Rabbim, affet; ben zaten onlara karşı bir olumsuzluk duymuyorum" derdi, diyor. İşte bu nedir? Bu, şu biriktirmemek. Yani gelenek bize bu konuda çok referans verir. Yani biz her gün hesabı kapatmalıyız. Veyahut da her akşam yatmadan evvel şunu demeliyiz: "Bugün nefsime ağır gelen, bana olumsuz şeyler yapan ve nefsimin alacaklı olduğunu düşündüğüm herkesten alacağımı siliyorum. Böyle bir alacağım yok, ben onları affettim. Ey Rabbim, sen de onları affet, ve onlara yardım et, bana da yardım et." O zaman hesap biter, birikmez. Ama insan bunda çok istikrarlı olmalı işte.

Kesinlikle. Zaten bu bir söz değil sadece, bu bir idrak hâlidir. Ama nedir? Sen böyle bir yönelişte bulunduğun zaman bu şeyi hemen çözümlemez zaten, fakat senin bir perspektifin olur. Yani ben mesela belki 20 senedir çalışıyorum. Bende de bazen bakıyorsun hafiften ince ince işleyen bir benlik diyor ki: "Ya sana da bu yapılır mı? Nasıl yaptı bunu?" Diyorum ki: "Sen kimsin" diyorum. "Yapabilir, yanlış yapmış, ona dua et." O zaman bitiyor. Ama ben yönümü bu tarafa çevirmesem, işte "ya haklısın" -işte kimi anlatsam beni haklı bulur, boş bir şey; herkes haklı buldu, herkes onayladı alacağını, boş bir şey, anlamı yok. İşte bu yön meselesidir. Ben diyelim bu konuda 20 değil 200 senede çalışabilirim, başarabilirim başaramayabilirim; veyahut da diyelim ki %60-70 başarırım, önemli değil, benim yönüm o. Ve %1'ini de başarabilsem, o benim için olumlu bir adımdır. Ama öbürü yanlış bir yöneliştir.

İnsanlardan alacaklı olduğumuzu, insanların bize acı çektirdiklerini, insanların bize zarar verdiklerini ve bundan dolayı da birçok alacağımız olduğunu düşünmek benlik odaklı bir düşünüştür. Ve geleneksel öğreti bunu reddeder. Bu kadar, özeti bu. Diyeceksin ki reddediyor, göstergesi işte bariz: Hazreti Yusuf'tan tut, peygambere kadar. Mekke'yi fethetmiş, hesap mı sormuş? Yok. Hazreti Yusuf'un önüne kardeşleri gelmiş, o kadar yılın hesabını mı sormuş? "Siz beni yıllarımı bitirdiniz, şöyle oldu" -yok, bir süreçti, o süreci yaşadım, ben bana düşeni yaparım, herkes de kendi ne yapmışsa onunla Allah'la muhatap olur, beni ilgilendiren bir şey değil, benim bir hesabım yok, kimseden alacağım yok, dünyada sürekli tekrar ettiğim bir şarkı da yok. O yüzden. Ama şimdi hepimizin içinde bir şarkı var: alacak şarkısı, veya mağduriyetlerimiz, veyahut da talihimiz, kaderimiz.

Evet. İşte burada ifade edildiği gibi: onlara ne kadar kötü davranıldığı, hiçbir zaman gerçek bir fırsata sahip olmadıkları, eskiden sahip oldukları şeyleri kaybettikleri, zorluklarını kimsenin anlamadığı, yanlış evlilik yaptıkları, anne babalarının onları anlamadıkları, aslında ne kadar hoş insanlar oldukları ama hiç takdir görmedikleri, hep yanlış anlaşıldıkları hakkında şarkı söylerler. O ayrı bir şey; toplumun belli bir düzen içinde gitmesiyle ilgili bir ceza ve karşılık, suç ve ceza ilişkisi ayrı bir kuraldır -bu kişisel bir meseledir. O toplumsal bir realitedir ve toplumsallığın kendine ait bir hukuku vardır, ama bu kişisel ve öznel bir durumdur; kişinin buna dair hiçbir şeyi yoktur.

Bakın dikkat edin, konumuz o değil de -ben o anlamda siyasette ifade etmeyi sevmem, öyle bir anlamı da yok. Mesela şehit aileleri değil mi? Çocuğu 15-20 sene önce ölmüş, hâlen şarkı aynı. Hâlen mezarına gider, ağlar, bilmem ne. Ya bırak bu şarkıyı. Bak dikkat edin, eskiden böyle bir şarkı yoktu mesela. Biz tarih boyunca şehit vermişiz değil mi? Haksız mıyım?

Şarkı Kavramı Üzerine Devam: Toplumsal Örnekler

Bu falan ayrı bir konu, bu şu demek değil. Onları küçümsüyor musun? Böyle değil, ama şarkı yanlış. Gencecik çocuğu öldü, öldü, tamam, ne söylüyorsun? Çok ilginç bir şey: alacak, ona o alacağını ödeyecek hiçbir merci yok, fakat hâlâ o alacağı kaydediyor -boş bir kayıt. Bütün enerjisini götürüyor. Alacak kaydetmiyor ki orada, duygusunu ifade ediyor, acısını gösteriyor. Neye gösteriyor, kime gösteriyor? Onu biraz ne yapıyor aslında? Hayır, kendileri yapıyor yani, mizacına bağlı olarak var, yapılıyor. Yani o siyasi gösterileri kastetmiyorum, yani var mesela, her diyelim hafta gider ağlar orada. Anlatabildim mi? Değil değil değil, bak psikolojik olarak alacak kaydediyor, psikolojik alacağı var: ne kadar kötü bir tarihi olduğu, işte çocuğunu bu yaşa kadar bütün büyük zorluklarla yetiştirip büyüttüğü, ama işte elinden alındığı -anlatabiliyor muyum? O anlamda alacak kaydı var yani. Bu gereksiz bir şarkı yani. Bunu çok bariz bir örnek olarak söylemeyeyim, yoksa mevzu siyaset değil yani. Hepimizin şarkıları var; hepimizde az veya çok, ifade etsek de etmesek de. İfade edip etmemesi de önemli değil, varsa vardır yani. O şarkının sesini kısmak lazım. Tabii ki öyle. Değil işte, daha doğrusu zaten bilinçli olsak yapmazdık, gerçek anlamda bilinçli olsak yapmazdık, kesinlikle yapmazdık.

Gerçek Hayat Örneği: Anne-Kız Çatışması

Şey var mesela, gelirken bir arkadaşla geldi okuldan. Annesi mesela hâlâ, kaç yaşındaki bir insan bu, öğretmen, sürekli onun korumacı yaklaşımıyla baskı uyguluyor ve hep psikolojik bir baskı yapıyor. Mesela gezmeye çıksa, şuraya gitse buraya gitse, biriyle tanışsa, otursa kalksa, merhaba dese -yani öyle bir şey, aklı bir şekilde annesi ona bunun yanlışını veya vicdan azabını çektiriyor ki kendi içinde inanılmaz bir çatışma yaşıyor. Bu sefer içinde öfke birikiyor vs. Şimdi ben bununla konuşurken -daha önceden de konuşuyorduk- işte annesinin tutumunun yanlışlığı, artık kendisinde bazı özgür sınırlarının olabileceği, bunu bir şekilde muhatabına karşısındakine ne hissettirmesi gerektiği konusunda kendisinin çalışması lazım gibi konuştuk. Şimdi burada yani annesi laftan anlamıyor ya da değişime açık değil, hazır değil, hiçbir şekilde değişmeyecek bu kişi, istiyorsan bir çalışma yaşayacaksın yani buradakiyle -çünkü o ona çok fazla müdahale ediyor. Şimdi böyle bir durumda, yani alacağım yok, vereceğim yok meselesi de yok, hakikaten beni rahatsız ediyor bu tutum. O zaman, rahatsız eden durumu ortadan kaldırma imkânı varsa kaldırırsın; yoksa bunu kabullenirsin. Ama kabullenince kendi mutluluğunu bulman lazım; mutluluk haritanda bir problem varsa mesele odur.

Ya mesela atıyorum, normal diyelim ki evden okula gidecek, gelecek işte vesaire, her şeyde sorun çıkabiliyor. Bu sefer şey yapıyor, yakındaki arkadaşlarını, daha rahat hareket eden arkadaşlarını -bu sefer aslında kendi içinde bence bir öfke yaşıyor ve yansıtmaya çalışıyor. Ben bunu hissettiğim anda geri çekiliyorum zaten; çünkü onun sorunu ben değilim, kendi yaşayamadıkları. Ben bu şekilde yaşıyorum. Öyle olduğu zaman bir yerden sonra ben onun öfkesini hissediyorum, bana da öfke taşıdığını hissediyorum mesela. Ondan sonra bir müddet ben çok şey yapmıyorum, sonra kendisi tekrar görüyor. Bugün de yine öyle oldu, uzun bir zamandan sonra. Yani şimdi hakikaten orada bir şekilde annesiyle çatışacak yani, çatışması gerekiyor; çünkü onu var etmiyor, yani insanlığına saygı duymuyor, her şeyiyle. İşte burada dediğimiz gibi, eğer negatif duygulanım üretmeden -ve bunu sürekli anlatıyor, üretiliyor- şimdi negatif duygulanım üretmeden o mevzuyu çözebiliyorsan çözersin, çözemezsen razı olursun.

Ben mesela 7 yaşından neredeyse 20 yaşına kadar bizim iş yerimiz vardı, babam mecbur kılardı; ben okuldan çıkar işe, işten okula. Ben çocukluğumu bu anlamda -tırnak içinde söyleyeyim- yaşamadım, çok oyun oynayamadım. Şimdi ya bunu kabul edeceksin? Kabul etmiştim ben, kabul ettim, yapacak başka bir şey yoktu. Bunu kabul edeceksin, o zaman çatışma durur. Ama yani mutsuzsun. Hayır, kabul edersen mutsuz olmazsın. "Kaçırdıklarını düşünüyor, fırsatları kaçırdığını düşünüyor." Çok güzel, benim de kaçırdıklarım vardı. Ben şunu dedim: kaçırdıklarım, kaçırdığım şeyler değillerdir; hani kaçan bir şey yok dedim, yani Allah böyle olduğunu takdir etmiştir diye düşünüyorum. Yani burada, yanlış bir noktada beni sıkıntıya sokuyorsa, bir çatışma oluşturuyorsa, dediğim gibi ya kaçırdığım fırsatları kaçırdığım fırsat olarak görüp bir şeyi göze alır, riske girer, ayrışırım o ortamdan veya insanlardan, veyahut da derim ki kaçırdığım fırsatlar asli nitelikte değillerdir, ben bunları tolere eder ve kabul ediyorum, razı oluyorum. O zaman bir şey yok. Benim abim kabul etmedi, evden ayrıldı, çatıştı; ben de öyle yapardım. Şimdi burada, negatif duygulanım üreterek yaparsan bu yanlıştır. Ama dersin ki, otururken dersin ki: "Ben seninle uyuşamıyorum, birbirimizi anlamıyoruz veyahut da farklı yerlerden bakıyoruz; belki sen haklısın ama ben farklı bir açıdan bakıyorum, dolayısıyla biz beraber aynı ortamda yaşamayalım" diyebilirsin ve bunun riskini göze alarak tercih edersin. O bunu dedi ama annesi bu sefer "sana analık hakkımı helal etmiyorum" deyip işi oraya kadar götürebilir. Ama onun böyle bir hakkı yok, orada öyle bir hakkı yok aslında. Çünkü o insan gerçekten her şeye müdahale etmiş; orada yanlış bir şeyin hakkı yoktur. Anlatabildim mi? Yani edebilir.

Burada en önemli nokta şudur: negatif duygulanım üreterek değil. Her türlü negatif duygulanım temelde yanlıştır, ne yaparsan yap. "Korkuyorum, şimdi annesi diyecek ki, bak bu arkadaşından sonra sen biraz daha..." Çünkü şey değil yani, ben onu hani... Burada şunu anlamak lazım -şimdi belki bugün bitiremeyiz. Şimdi içsel kale almaydı bu konuştuğumuz konu, öyle tanımlanıyor. Bir de dışsal kale almak, o da şudur:

Dışsal Kale Alma: Başkasını Anlamaya Çalışmak

Muhatap bunu niye yapıyor? Onu anlamaya çalışmak. Kişi tavır almadan önce -olumlu dahi bir tavır almadan önce- bunu yapmalıdır: yani muhatabım olan insan niye bunu yapıyor? Onun bunu yapmasında benim tavırlarımın bir etkisi var mı? Bir: eğer varsa bunları izah etmeliyim. Benim bir olumsuzluğum yok da kendisi, kendi iç dinamikleri nedeniyle bunu yapıyorsa, bunu önce anlamalıyım. Niye yapıyor? Diyelim ki annem çok kaygılı, çok endişeli biri olabilir; o endişesi yüzünden bunu yapıyordur. Benim bu muhatabım olan kişinin o iç dinamiğini değiştirme imkânım var mı yok mu, belirlemem lazım. Ya yok -ben prensip olarak söylüyorum- bu sefer ona bakarsın, orada olan bitene bakarsın; biraz önce de dediğim gibi, ya riski alırsın ya da almıyorsan durumu kabullenirsin. Ama riski alabilir; böyle bir durumda annesine karşı bir şey yapmıyor, ben prensip olarak söylüyorum.

Hayatın sizi aldattığı, farklı bir durumda olmanız gerektiği hissine dayanan içsel kale alma hâline gelince, şunu bilmeliyiz: herkes olması gerektiği yerdedir ve olması gereken şeyleri yaşamıştır. Kişi bunu kabul etmelidir, bu böyledir çünkü. Suç işlememiş demedim; orada kişi olanı olmuş kabul ederek önüne bakmalıdır. Geriye bakıp kendisini küçümsemesi, aşağılaması, eleştirmesi de gereksiz bir şarkıdır. Muhasebesi olması lazım değil mi? O da gereksiz bir şarkıdır. "Ben şu hatayı yaptım" deyip senelerce onunla meşgul olmak -bu da gereksiz bir şeydir. Kişi ne yapmış olursa olsun durumu görmeli, fark etmeli, o olguyu çözümlemeli -niye yaptı, nasıl yaptı, onu çözümlemeli- ve önüne bakmalıdır, gerisiyle uğraşmamalıdır. Hayatın gerisinde kalan bir şeyle uğraşmak, kişinin sürekli başını arkaya döndürüp yürümesi gibi bir şeydir; o tamamen yanlış bir şeydir, o da gereksiz bir kale almadır.

Aslında orada da şu var: bazen tabii bunun şeyi değişir de, "ben nasıl bunu yaparım, ben bunu yapacak insan değilim" -o içsel şarkının modu da değişik değişiktir. Bunlar hepsi boş şeyler. "Ben bunu nasıl yaparım, böyle bir şey yapmam lazımdı" -yaptın işte, oldu ya. Tabii kişi tövbe eder; bazen kuvvetini gösterir, bazen de kişinin takılmasına neden olur. İşte o içsel hesaplaşma seni derin bir tövbeye mi götürüyor, yoksa derin bir gömülmeye mi götürüyor? Kişi bunu ayırt etmelidir; bazen öyle sonuç verir, bazen öyle. İşte kişiyi derin bir tövbeye götürüyorsa bu süreci olumlu olarak görmelidir. Orayı takıntı hâline getiriyorsa, sürekli oraya dönüp dönüp "ya niye bunu yaptım" diyorsa -tövbe ediyor, tövbe ettim, sonra dönüp diyor "ben niye bunu yaptım" -işte bak bu yanlış bir şey. Bu bir vesvese oluyor değil mi oradaki? Tabii, bir açıdan vesvese oluyor. Bu kişinin yanlış bir odaklanmasıdır ve yanlış bir muhakeme, yanlış bir anlayıştır. Yani niye yaptın? Yaptın işte, şundan şundan her neyse yaptın, tövbe ettin, bitti. Kesinlikle.

Bazı mizaçlar, özellikle altılar ve bazı dörtler buna yatkındır; böyle bir probleme daha yatkındırlar. Bir yedi takılmaz, bir sekiz takılmaz -geçmişte yaptığına mesela. Yedi ile altıların olması hiçbir şeye takılmayacağı anlamına mı gelir? Saf yedi, saf sekiz takılmaz; iki de takılabilir, o da mümkün.

Bak, "Takva" filmi bunu mu anlatıyor acaba? İzledim mi ki? Hımm. "Nokta"yı da izledim, "Nokta" öyleydi canım. Ama "Nokta"da benim [için] bir tövbe vardı, o güzeldi. Var mıydı? Evet, yani adam öyle bir pişmanlık duyuyor ya -pişmanlığımız zaten... Ama yine de şikâyetçiydi yani: "Allah dünyayı başka türlü de yaratabilirdi" gibi bir şey oluyor. Mesela oradaki ayrıntı çok önemli: pişmanlık mı duyuyor, hakikaten gelişimi getirmeye başlıyor mu? O pişmanlık duyar ve hakikaten pişmanlığını bitirir ve yol almaya başlar. Ama yol alamıyor, orada bir takılma var yani; takılıyor ve ilerlemiyor. Kişi takılıyor, bu yanlış bir şeydir. Sanki şey gibi gözükebilir bu ama -yani bak nasıl hatası üzerinde duruyor, nasıl böyle önemsiyor gibi algılanabilir- hâlbuki kişi kendini de aldatmaktadır burada, farkına varmadan bir yere takılmıştır. Nefsine muhabbetten mi oluyor? Tam nefsine muhabbet değil bu; aslında nefsinin bunu yapmaması gerektiğine dair yanlış bir nefs algısıyla ilişkili bir şey.

Çok az bir şey kaldı, onu okuyalım sonra konuşabiliriz. Ne kadar çok talebiniz olursa o kadar çok içsel kale almaya sahip olacaksınız. Ne kadar çok talebiniz varsa hayattan -"ben buna buna buna layığım" veyahut da "bunları hak ediyorum"- hiçbir şey hak etmiyoruz. Hiçbir hakkımız yok ama ihtiyacımız var; bunlar ayrı şeyler. Hiçbir hakkımız yok ama ihtiyacımız var. İhtiyacımız bize verilirse şükrederiz, verilmezse sabrederiz ve şükrederiz. Onun için temelde modern insanın hatası budur; geleneksel ilahi öğretilerdeki fark da budur. Modern insanın hep hakları vardır; dindar insanın, veyahut da dini idrak derinliği olan insanın ihtiyaçları vardır. Ben Allah'a ancak ihtiyacımı arz ederim, hakkımı arz edemem, değil mi? Hz. Musa ne diyor? Mısır'dan yanlış bir suçlamayla katil diye kovuluyor veyahut da kovalanıyor vs. "Ya Rabbi, göndereceğin her hayra muhtacım" diyor. Yani "senin için böyle bu kadar mücadele ettim, şunu ettim bunu ettim, herhalde bir şeyi de hak etmişizdir" falan demiyor, öyle bir şey yok. Ama hakkın olduğunu düşündüğün an hesaplar başlar. Temel şey bu: hakkım var, hakkımı elde edemediysem o zaman alacağım var. Ne kadar çok talebiniz varsa o kadar içsel kale almaya sahip olursunuz. Her zaman hayal kırıklığına uğrayacaksınız ve başkasını suçlama gereği hissedeceksiniz. Çok talebi olan insanlar hayatı kendileri için çok zorlaştırırlar; hiçbir şey doğru değildir onlara göre, etraflarında doğru insan yoktur, kendilerine doğru davranılmıyordur vs.

Bu çalışmada kendi hiçliğimizi gözlemleme vasıtasıyla bunu yavaş yavaş değiştirmeliyiz. Sen bir şey değilsin. Bir şey olduğunu iddia ederek, bir şey olduğunu düşünüp ondan sonra hak iddia ederek, ondan sonra da alacağın olduğunu iddia ederek, adım adım kendi hapishaneni kuruyorsun. İnsan kendine çok yanılabiliyor. Kesinlikle, tabii.

İçsel kale almanın tersi dışsal kale almadır. Tabii burada kavramlar özel olduğu için metin içinde anlaşılabilir. Dışsal kale alma, başkalarını düşünmektir. Bu, gerçekten yapılması söylenen önemli birkaç şeyden biridir. İçsel olarak kale almamamız, negatif duygulara sahip olmamamız söylenmiştir; fakat aynen kendimizi hatırlamamızın söylenmesi gibi, dışsal kale almanın da gerekli olduğu söylenmiştir. İçsel kale alma durumundayken -ki bu bizim genel durumumuzdur aslında- sadece kendimizi düşünmekteyiz, kendimizi evrenin merkezi sayarız. Kopernik gibi, biz de evrenin merkezi olmadığımızı fark etmek zorundayız.

Şöyle: hepimiz, sahip olduğumuz problemleri ve yaşadığımız zorlukları anlatmaya başlamadan bir an bile duramayız. Hepimiz, problemleri, sorunları ve zorluklarıyla ilgili bahsetmeden konuşamayacağımız insanlar tanırız. Yani onlarla oturup konuşmaya başladığımız anda yaşadıkları problemler, sıkıntılar, zorluklar, uğradıkları haksızlıkları ifade ederler; bunların olmadığı bir konuşmayı onlarla yapamazsınız. Hatta onlara dersiniz ki "bugün bunları konuşmayalım" veyahut da "bunları dinlemek istemiyorum" -"sen beni sevmiyorsun" derler veya "sen benim arkadaşım değilsin" derler. Böyle, ne yapmalıyız, dinlemeli miyiz? O bir teknik mesele, stratejik bir mesele o yani -teknik derken stratejik bir durum yani.

Eğer o kişiyle beraber manevi dönüşüm yolunda çalışıyorsanız, ona bazen bunu söylersiniz ve dersiniz ki: "Şu an ne hissediyorsun?" Mesela dersiniz ki: "Şu an seni dinlemeyeceğim" -kesersiniz onu, bir anda konuşmasını kesersiniz. "Ve bunlar boş" dersiniz. Ve dersiniz ki: "Sonra ne hissediyorsun şu anda?" Biz bunu yapamıyoruz. Evet.

İçsel olarak kale almak bize sadece kendi duygularımızı verir. Sürekli olarak negatif duygulara teslim olduğundan tamamen mahvolmuş ne kadar çok insan olduğunu bir düşünün. İçsel kale alma, benlikle özdeşleşmenin bir dalıdır ve içimizdeki negatif duygulanımlarla direkt bağlantılıdır. İçsel kale almanın karşıtı ve kısmen ona karşı mücadele etmenin bir vasıtası, dışsal kale almadır. Dışsal kale alma, insanlara karşı içsel kale almadan tamamen farklı bir ilişkiye dayanır; insanlara, onların anlayışlarına ve isteklerine adaptasyondur. İşte bu, biraz önce bahsettiğim konu ile ilgili: yanlış, hata, eksik, olumsuzluk yapan insan niye bunu yapıyor? Hani onu anla. Diyelim ki bir insan sana zulmediyor, bir insan sana tahakküm ediyor, bir insan seni aşağılıyor -hele bir düşün, niye yapıyor bunu? Şener Şen gibi: "Tam Şener Şen. Niye yaptın? Anlatamıyorum, anlatamıyorum, niye yapıyor?" Bir şey ki bu çok... Hayır, bakın dikkat edin, biz bunu hiçbir zaman düşünmüyoruz; çok basit bir şekilde "bu insan kötü, bu insan böyle" falan deriz. Hayır, onu derinlemesine düşün, onun ihtiyacını anlamak yani, onun ihtiyacını, onun sürecini anla. Diyelim ki dışarı çıktın, bir insanla omzun dokundu, adam ters bir şekilde baktı veya "önüne baksana" diye küfür etti -anla niye bunu yapıyor. Belki 10 adım öncesinde birisiyle tartıştı, veyahut da bilmem ne oldu, veyahut da işte o gün sabah çıktığında hanımıyla tartıştı. Onu anla. İşte bu dışsal kale almadır. Bu çok önemli ve gereklidir.

Diyelim ki birisi beni öldürmek istiyor. Ben anlamadan mı? "Niye istiyor" demeden mi? "Niye bunu yapıyor" demeden mi? Onu anla. Bu, onu anlamak; onu doğrulamak, onaylamak, haklı bulmak değil, bunu kastetmiyoruz.

(Kısa, konuyla ilgisiz bir video/görüntü hatırlatması:) Ama onu, efendim? Bu avatarda seni görüyorum, bilmesine karşı tutuyor herhalde. Bilmiyorum, seyretme.

Yani onu anlamak -ifadesi vardı ya. Mesela diyelim ki birisi şunu yaşamış olabilir: "Ben ömrüm boyunca sessiz kaldım, artık herkese tepki vereceğim" -o tepki verdiği insanlardan biri de sen olabilirsin, sen onu dinleyeceksin. Yani o gün şey modunda: hep sustum sustum sustum, bu hâle geldi, artık susmayacağım -tabii onu kontrol edemiyor ki, ibre aşırı yüklenmiş. Sen onu dinleyeceksin, orada yapacak bir şey yok yani. Hani "bana bunu niye diyor, ben bunu hak etmiyorum, git başkasına patlayacaksan başkasına patla, niye bana patlıyorsun" -manası şudur: bak, bu içsel kale almadır. "Anlamak" derken kastım şu: mesela o olumsuz tepkisini göstermesini anlamak. Tabii, yani gösterir; sen de orada yapacak bir şeyin yoktur, ona yardım edemiyorsundur, dinlersin yani.

Burada dışsal kale almanın amacı içsel kale almayı azaltmak, dedik ya. Yani onu törpülemek için mi, bu kişiye bunun üzerine çalışmadan? Hem onu törpüler hem de nefsini terbiye etmiş olur. Hem de şeyi değiştirir: odak noktasını değiştirir, dikkat noktası o kişi olur. Ben bazen böyle bir mizahçı bir arkadaşım vardı, böyle birisinden çok büyük haksızlıklar gördü yani. Ben diyordum ona: "Ya bir düşün, niye yaptı?" "Bir gün patladı" dedi, "yeter mi" dedi. "Niye yaptı, haklı mı?" dedi. "Yok" dedim, "haklı değil, ama düşün niye yaptı." Yani anlamaya çalış -anlarsan o içsel kale alma azalıyor. Anlatabiliyor muyum? Bu açıdan önemli. Dışsal kale almayı yapabildiğin zaman, o içsel kale alma ya ortadan kalkar ya da çok zayıflar. Yani şunu anlıyorsun: bunun seninle ilgisi yok. Bu zaten çatışma çözme basamağı. Evet. Anladın, yani yapılan davranışın seninle direkt ilgisi yok.

İçsel kale almada ne yapıyorsun? Sen sürekli olarak "bunun benle ilgisi var ve ben bunu hak etmedim" diyorsun. Ya tamam, sen hak etmedin de kim bilir o nereden gelmiş yani -o dış etki hangi süreçten sana patlamış yani. Sen ondan, içsel kale almayla etkilenmediğin zaman, bir sorun yoktur yani. K Bey, "bu kolay değil ki" diyor, "hani etkilenmemek falan filan" diyor. Evet, evet.

Alacak Duygusu ile Ahlaki Değerlendirme Arasındaki Fark

Yalnız. Mesela erkek... "Ama alacağın yok." Hani bizde bunu şey olarak kullanırlar: "Yani haklısın ama alacağın yok." Aslında çok doğru bir söz ama bunu olumsuz bir şekilde kullanıyorlar; aslında çok doğru bir söz yani -"haklısın ama alacağın yok." Biz "haklıyım, alacağın var" bu şekilde düşünüyoruz. Erkek öğrenci de onun tam tersi; onun da kızın davranışlarından dolayı hak ettiği bir şey var, "o onu hak etti, ben aslında çok yanlış bir şey yapmadım" diyor kendince orada. Yani kızın yaptığı dağılmıştı, demek ki o kendini alacaklı gibi hissetti; veya işte gördüğü zarar veyahut da rahatsız olduğu durumdan dolayı bir şey ve onu ödetiyor -o şekilde yansıtıyor. Ve ne diyor? "Hak etmişti." Çünkü bakın dikkat edin, biz melek olmadığımız için hepimizin hatası var. Dolayısıyla ben birisine "sen bunu niye yaptın" dediğim zaman, muhatabımın da "sen de bunu niye yaptın" demesine bir alan var yani; dolayısıyla bunun bir anlamı yok. Zaten bütün ikili ilişkilerde böyle bir problem oluyor: "o da bunu yaptı." Ona dönüyorsan ne diyorsun? "O da bunu yaptı" diye. Şimdi bunu nerede başlayıp nerede bitireceğiz? Veyahut da bunun bir teraziye konulur bir şey mi var yani? Yok. Ama ne yapıyor? Kişi alacak üretiyor. İçsel kale alma dediğimiz şeyle "ben bunu hak etmedim, bunu yapmamalıydı" diyerek şey üretiyor.

"Ama ahlaki kurallar teraziyi belirlemiyor mu?" Ahlaki kurallar... Konuşmuştuk, hani küfür konusunda mı konuştuk? Şimdi bakın, biz burada şeyi değerlendirmiyoruz -yapılan davranışların doğru olup olmadığını değerlendirmiyoruz. Bizim bu olayları nasıl değerlendirdiğimizi değerlendiriyoruz. Yani diyelim biri sana bir yanlış yaptığında, mevzu burada onun o yapılan şeyin yanlış olup olmadığı değil; senin o muhatap olduğun yanlışlık karşısındaki algın önemli mesela. Diyebilirsin ki: "Evet bu yaptığı yanlıştı ama arkadaşım bana böyle davrandı, demek ki strese girmiş" diyebilirsin, veyahut da "inşallah bir daha o hâle gelmez ve bir daha öyle bir sözü kullanmaz" dersin.

Anlatabiliyorum. Yani "ben bunu hak etmedim, ben bunu hak edecek bir şey yapmadım" -bunun manası yok. Demek istediğin şey bu. Yoksa orada çocuk küfür etmiş, "bu doğrudur yanlıştır" mevzusu değil -yanlıştır. Ama alacağın yok. Ne, ceza vermiştir? Tabii ki. Orada ne yapıyor? Alacak hesabı yapıyor ve alacağını ödetmeye çalışıyor. Ama o yine de derinde o alacağı bitirmez, bitmez o; bitmiş gibi görünse de aslında bitmemiştir. Kesinlikle bitmez.

Şey var ya, empati kurduruyorsun mesela -böyle düşünüyor seninle ilgili, onu dinliyorsun. Hakikaten ama bunu yapmak gençlerle çok zor; sonradan çıkıyorlar biliyorum. Ama ikisi de böyle bakıyor. Çünkü iki tarafta da bir öfke birikmiş; biriktirmişler ki bir kor ateş var sanki, içerinde bir şeytan var gibi. Öyle değil. İlla bir kim diye bakmaya gerek yok. Şimdi mesela ne diyebiliriz? Öç alma değil de... Mesela atıyorum, erkek işte çocuk, diyorsun ya, diyelim ki karşıda kız var. Mesela bunu sadece sen anlayacak şekilde dinle, mesela onun duygusunu al; ve öyle bir duyguda sen nasıl davranırdın, ona bir bak. Bu diyor ki: "Ben şu an böyle hissettim, bu oldu, bu düşünceyi düşündüm, bunu söyledim." Şimdi aynı şekilde sen olsan -yani bu duyguyla, bu düşünceyle bak- sen daha farklı davranır mıydın ya da nasıl davranırdın, ama önce anlayacak bunu. Aynı şekilde o da karşı tarafın tarafında olacak.

Hani bir yandan da, şimdi buradaki psikolojik tahlilde de aslında bu şey var ya; ama orada kişi belli bir farkındalık veyahut da bir yolu olmadığı için, şimdi eğer kendisinin hatasının fazla olduğu algısına düşerse -"ben burada daha hatalıyım"- onu anladı ama ne yapıyor? Benliğiyle bunu reddetmeye çalışıyor. Zaten baştan şey diyorsunuz, zaten baştan şey oluyor: iki tarafta kazanma niyetiyle -yani kaybeden olmayacak buradan. Hani kazanma niyetiyle yol açıklıyor, yani bu ilişki kazanılacak; bu ilişkiyi kazanmak için bakılıyor. Onu kazanmak için, şimdi gerçekten şu an o olacaksın ve o duygularını anlatıyor, düşüncelerini hiç yargılamadan dinleyeceksin. Onu o şekilde dinlediğinde, hakikaten böyle düşünen, bu kadar yoğun bir şey yaşamış bir insanın böyle bir tepki vermesinde gariplik var mı?

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok (Metinde Hz. İsa'nın duası, Hz. Musa ve Hz. Yusuf kıssalarına değiniliyor; ancak doğrudan sure adı ve ayet numarasıyla alıntılanan bir ayet geçmiyor.) --- ---