İçsel Kale Alma ve Kayıtlanmalardan Kurtulmak (Kayıt 12)

Kısa Özet

Sohbet, insanın "içsel kale alma" dediğimiz kendi merkezli, sübjektif bakış açısıyla olayları ve insanları değerlendirmesinin yol açtığı yanlış tepkileri ve iletişim bozukluklarını ele alıyor. Konuşmacı, kişinin biyolojik, psikolojik ve dış kaynaklı (roman, sinema, ideoloji) "kayıtlanmalar" içinden dünyayı okuduğunu, bunun negatif tepkiler, mağduriyet hissi ve muhatabı suçlama gibi sonuçlar doğurduğunu örneklerle anlatıyor. Sohbetin ikinci yarısında acı çekmenin kutsanmaması, anne-baba ile hesaplaşmadan vazgeçme, beşeri sınırlılıktan ruhani sınırsızlığa geçiş ve ibadetin bu geçişi hatırlatan işlevi üzerinde duruluyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Negatif durumdayken konuşmamak, davranmamak ve negatifliğin kaynağının aslında kendimiz olduğunu görmek gerekir.
  • Muhatabı görmezden gelmek diye bir şey yoktur; onu anlamaya çalışmak (dışsal kale alma) ile kendi negatifliğimizden kaçınmak ayrı şeylerdir.
  • Kayıtlanmalarımız (biyolojik, psikolojik, öğrenilmiş) üzerinden dünyayı okuduğumuzda algımız bozulur; insanın asıl özü kayıtlanmamış ve sınırsızdır.
  • Acı çekmek insani ve meşru bir süreçtir ama kutsanmamalı, kimliğe dönüştürülmemelidir; asıl olan ruhani sınırsızlığı fark etmektir.
  • İbadet, insanı benlik kayıtlanmalarından çıkarıp sınırsız bir varoluş alanına geçirmeyi hatırlatan bir vesiledir.

Negatif Merkezde Kalan Muhataplarla İlişki (Geçen Haftanın Özeti)

Yasin'in yanına geçeceğiz. Dolayısıyla muhataplarımızın o durumlarında onlara karşı hem anlayışlı olmalıyız, hoşgörülü olmalıyız, onları daha fazla tetiklememeliyiz o durumlarda iken. Bu bahsettiğim muhataplarımızı böyle bir durumda gördüğümüzde, yani merkezlerinin negatifinde saplanıp kaldıklarında, daha anlayışlı olmalıyız ve onları daha kötü gidecekleri şekilde tetiklememeliyiz.

Kendiniz açısından baktığımızda da orada gerçekten o anda durmalıyız. Yani mesela konuşacaksan konuşmayacaksın, davranacaksan davranmamayı tercih edeceksin. Çünkü o anda şey kaymış yani. Algılama şeyin bozulmuş; tamamlama, değerlendirme, yorumlama kabiliyetin merkezinden kaymış yani, gitmiş orada. Dolayısıyla orada yapacağımız her türlü tutum ve davranış, bizim daha sonra pişman olacağımız şeylerdir yani. Anlatabiliyorum.

Ha, pişman olmazsa daha beter. Eğer onları savunuyorsak daha kötü bir şey. Bazen böyle de olur; olumsuz bir halinde yaptığın şeyi bir de savunursun, o daha beter bir şey olur. Yani "yaptıysam yaptım kardeşim" dersin. Veyahut da o olumsuzluğunun müsebbibi olarak muhatabının hatalarını gösterir ve onu suçlarsın. Bu da ayrı bir şey, ayrı bir hata. Ayrı; "ben şu anda negatif durumdayım, sebebi de benim" demek ayrı. Yani benim içimdeki yanlış bir dinamik, yanlış bir işleyiş — bunun müsebbibi benim. Dolayısıyla ben şu anda konuşmamayı tercih ediyorum; daha rahat ve daha kendimi iyi hissettiğimde, daha dengeli hissettiğimde, objektif hissettiğimde konuşurum demek lazım.

Geçen haftaki özeti buydu. Önemli bir konudur, üzerinde her zaman düşünmek gerekir.

Görmezden Gelmeden Objektif Kalabilmek

Gerçekten mesela objektif değiliz falan değil mi? Mesela bir şeyi yanlış gördüğümüzü diyelim, bana göre yanlış bir şey; onu gördüm, objektif olarak diyelim. Ne yapacağız yani onu? O düzelsin diye mi uğraşacağız? Kendimiz o durumda ne haldeyiz? Dışarıda bir şey negatif olabilir; sen ne haldesin, sen de negatif misin? Anlatabiliyorum.

Mesela şöyle ayıralım. Görmezden gelmek diye bizim literatürümüzde bir şey yok. Olamaz. Göreceksiniz her şeyi. Görmezden gelmek olmaz, göreceğiz, değerlendireceğiz. Daha önce konuştuğumuz gibi, dışsal kale alarak değerlendireceğiz. Yani bu insan bunu niye yapıyor diye algılayacağız, değerlendireceğiz, bunu anlamaya çalışacağız; oradaki analizi yapacağız.

Eğer ben bu analizi yaparken negatifleşiyorsam, o zaman "dur" diyeceğim. "Ben şu anda dümeni yanlış yere kırdım, kendi rahatsızlığıma odaklandım" diyeceğim. Bu yanlış bir şey; negatiflik hissediyorsam kendimde duracağım ve kendi negatifliğim üzerinde çalışacağım. Yoksa ilke şudur: negatifsen duracaksın. Çünkü o objektif bir şey değil. Hani bazen olur ya, dersin ki "ne desem tersini söylüyor." Şimdi bu ne demek? Düşünce merkezinin negatifinde yer almak demek, ne söylesen o kişi sana aksini söyler. "Hayır" der, "yok öyle değil" der. Anlatabiliyorum.

Ve bazen kişi de bunu anlar. Der ki "o anda bana ne söylesek itiraz edecektim." Mesela kişi de aslında biraz oturup kendine baktığında kendindeki o çok sübjektif algıyı hissediyor. Diyor ki "o anda bana iki kere iki dört ediyor dese itiraz edecektim." Anlatabiliyor muyum? O durumlar nedir? Bizim, merkezin negatif bölümüne çöreklendiğimiz, demir attığımız anlamına geliyor. Orada makul bir şey çıkmaz. İlke bu yani.

"Ne yapacağız hocam?" Duracağız. Bizim dükkânımızda böyle yani; adama ne dersen itiraz ediyor, tabii duracaksın. Şimdi bak, bu ayrıca onu anlamakla ilişkili bir şey. Adam mesela gerçekten orada duruyor ve ancak böyle hayatta kalabileceğini düşünüyor olabilir ama yapamıyor. Onu da görüyorsun.

"Olmuyor" diye soruyor, "olmamış" diyorum, "şöyle yaptığım yok" diyor, "böyle olacağız" diyor. Ama bak orada sen mesela bir ideal veyahut da bir olması gereken üzerinden hareket ederek ona karşı bir negatiflik içindesin. Onu ne kadar hoş görürsen, o süreçlerdeki tavrın da o kadar olumlu olur. Mesela diyelim ki "ben yaparım" diyor, "karışmayın" diyor; sonra gelip dönüyor sana, "yapamadım" diyor. "Bu nasıl olur? Ha tabii, dur sana göstereyim; ben de bunu ilk başta yapamamıştım, biraz ustam öğretmişti, ondan sonra üstesinden gelebildim" diyerek ona doğru bir anlayışla yaklaşırsın. Yoksa "anlamıyorsun, gel sor bakayım, elime düştün" dersen, o daha reaksiyoner veya daha savunmacı olur. Anlatabiliyorum.

Yani biz negatif durumdaki bir insanla negatif olarak muhatap olduğumuzda onun negativitesini pekiştirmiş oluruz. Ona pozitif bir alan göstermemiz lazım. Yani "sen inatçı olabilirsin ama ben senin inatçılığından rahatsız değilim, bundan hoşnutsuzluk göstermiyorum, ama senin için doğru olmadığını düşünüyorum" — burada negativite yok. Ama "inatçılığın beni rahatsız ediyor" dersen, bunda negatiflik var. Arada bir fark var.

İnatçı Muhataplara Pozitif Alan Açmak

Yoksa karşımızdakini görmemek, göz yummak, görmezden gelmek yok burada. Göreceksin, analizini de yapacaksın; ama ondan dolayı negatif olmayacaksın. "Beni çileden çıkarıyor" — çıkmayacaksın, niye çıktığını analiz edeceksin. Anlatabildim mi? Çıkmazsan, karşıdakinin çileden çıkmışlığına daha pozitif etkide bulunma şansın olur. Öbür türlü, sen de negatif, o da negatif — birbirinize zarar verirsiniz. Anlatabiliyor musunuz? Hayatta yaşanan birçok tersliğin, ilişkilerdeki muhatap oluşlarımızdaki bütün problemlerin temelinde bu yatıyor.

"Hocam, bence mesela belli bir olayı fark ettiğinde, tetiklendiğinde, ilk anda zaten tepki veremiyorum. Belli bir sınıra ulaşıp iyice sıkışınca, meclis kalabalıklaşınca ancak ortaya çıkıp karşıya geçebiliyor."

Tabii, o noktada söylenmesi gereken her şeyi söylüyor. Ve kendine genellikle o noktada fark ediyor. "İki kere iki dört" dediği zaman karşıdaki bunu itiraz edecek kadar kötüye gitmiyor mu diye soruyor.

Şimdi biz Tip 9 için düşünecek olursak, 9 prensip olarak negatif duygu ve düşüncelerden rahatsız oluyor, dolayısıyla öncelikle bunu yansıtmıyor. Ama içinde birikiyor, tutuyor ve daha sonra ufak tefek bir şeyden, gereksiz ve o anki olayla ölçülü olmayan reaksiyonlar gösteriyor. Anlatabiliyor muyum? İkiye kadar ölçüsüz olmadık, ama orada ileride söylenmesi gerekenleri söylüyor ki ortam sonuçta gerginleşiyor.

Tip 9 ve Bastırılan Tepkiler

Mesela halbuki orada gerçekten dinleyip, hiç kendinle ilgili kendine dair bir negativite uyandırmadan, tamamen muhatabınla ilgili bir analiz yaptığında — mesela diyelim ki karşındaki insan tembel. Bir insana "sen çok tembel bir insansın" demek veya daha kötüsü "senin tembelliğin beni çileden çıkarıyor, çok rahatsız ediyor, dayanamıyorum" demek, veyahut da "bu atalet, bu tembellik aslında senin hayatla doğru bir şekilde baş etmeni ve kendi potansiyelini açığa çıkarmanı engelleyen bir tıkanıklık" demek — ayrı bir şeydir. Bu son söylediğimde, muhatap için uygun bir zeminse çok reaksiyonel davranmayacaktır. Anlatabiliyorum. En azından ona istifade edebileceği bir şekilde sunmuş olursun sorunu. Ama "ben rahatsızım" dersen, bazı mizaçlarda "rahatsız olmak senin problemin" diye ders çıkarır. Anlatabiliyorum.

O yüzden ne kadar rahat olursak, tepkilerimizi o kadar zamanında, ölçülü ve dengeli ifade ederiz. Bir de illa her zaman tepki göstermek diye bir şey de yoktur. O da doğru bir şey değildir. "İlla tepki vereceğim" yok; bazen tepki vermemen en doğru tepkidir. Anlatabiliyor muyum? Hele hele bende var olan, oluşan bir negatiflik üzerinden tepki vermem büsbütün manasız bir şey.

Modern psikoloji diyor ki, tepkilerini bastırmak — Freud'un meşhur bastırma teorisi — sen bastırıyorsun, o yüzden problemler çıkıyor. Bu psikolojik düzeyde doğru bir şey; diyor ki "kardeşim ne varsa içinde boşal, rahatla, tutma." Bu basit bir psikolojik düzeyde dikkate alınırsa doğru bir şey. Yani içinde bir şey ortaya çıkmış ve sen bunun doğru olduğuna inanıyorsun ama çıkarmıyorsun; bu olmaz, psikolojik düzeyde olmaz.

Fakat burada bizim dediğimiz şey: sen tepkilerin üzerinde düşün, tepkilerin üzerinde çalış. Bak bakalım o tepki mutlaka gösterilmesi gereken bir tepki mi? Veyahut da sende oluşan o negatif düşünce ve duygu, yaşadığın olaya verilecek en doğru tepki mi? Bunun üzerinde düşün. Yoksa biz buradaki konuşmalarımızda hiçbir zaman demiyoruz ki "kardeşim sende bir negatif düşünce, duygu hali oluşuyor ama sen bunu tut, çünkü günah." Bunu diyemeyiz; bu da işe yaramaz. "Günah" demek kişinin nereye kadar dayanacağını çözmez; biz onun kaynağına doğru gideceğiz. Anlatabiliyor muyum? Onun kaynağına ineceğiz, kaynağının kaynağında çözeceğiz.

Hani bir laf var ya, meşhur: "sorunu kaynağında çözmek." Fakat biz kaynak deyince muhatabımızı algılıyoruz, "kaynak o" diyoruz. Halbuki kaynak o değil, kaynak sende. Negativitenin kaynağı sensin. O anlamda, ne kadar objektif olabilirsek vereceğimiz reaksiyonlar da o kadar değerli, dengeli ve yerinde olur. Karşındaki insan der ki "hakikaten bu benim için konuşuyor, benim için söylüyor," anlayabilir. En azından biz öyle olmalıyız. Karşıdakinin anlayıp anlamaması bizim için asli bir mesele değil; ama biz öyle olmalıyız. Muhatap şunu düşünmeli: "aslında benim iyiliğimi düşünüyor" veyahut da "aslında doğru söylüyor." Diyecek şekilde, ya da demesine imkân sağlayacak tarzda ifade etmelisin bir şeyi.

Yoksa bizdeki negatiflik üzerinden reaksiyon verirsek, orada muhatabımızdaki algı kaybolur. Ama onların değişmesi yüzyıl geçecek diye düşünmeyeceğiz artık; biz bir şeye işaret ettik, bu sistemde muhatabın değişmesi bizim elimizde bir şey değil.

Mesela "kılık kılık" konuşan biri diyelim — çok otoriter bir tavırla konuşan biri diyelim. Ne yapacağız bunlardan? "Ben şimdi ölüm derecesinde rahatsız oluyorum" diyelim. Ya kendi toleransını arttıracaksın, ya muhatabına uygun bir zemin varsa ifade edeceksin, ya da ayrılacaksın — o insan ve ortamdan ayrılacaksın. Bu kadar. Başka bir şey yok. Ya da onu döveceksin — dövmekle bir şey olmaz tabii.

Ben Dili, Sen Dili ve Muhatabın Faydasına Konuşmak

"Buyurun, bir şey demiştiniz herhalde. Eski bir üniversite arkadaşım, akademisyen, şey demişti bana: 'Hocam, ben annemin ben dilinden çok rahatsız oluyorum. Annem bana çok bencil geliyor. Ben üzülüyorum, ben şey yapıyorum dedikçe sürekli kendisinden bahsediyor bana.' Bana çok akıllıca gelmişti; bu ben dili kullanmanın iletişimde daha iyi bir yol olduğu söyleniyor ya. Hakikaten ben de düşündüm sonra, sizin demin söylediğiniz gibi 'senin problemin' falan diyebilir birisi — 'ben üzülüyorum, bana böyle geliyor' diye. Sen dili dediğiniz de bunun ortası; daha nesnel bir bakış açısıyla soruna gidilebilir dediğiniz gibi, 'sen potansiyelini açığa çıkaramıyorsun' ya da 'kendini ortaya koyamıyorsun' gibi. Ama yine sen dili kullanmadan, daha nesnel cümlelerle, ne ben dili ne sen dili, daha yuvarlak bir şekilde konuşulabilir."

Yani tabii, o ben dili dedikleri biraz negatif reaksiyonlarımızın kibarlaştırılmış halidir aslında. Anlatabiliyorum. Çok kötü de değildir; fakat dediğiniz gibi çok da çözümleyici olmayabilir. Karşıdaki, yeterince duyarlı değilse, "üzülüyorsan üzülüyorsun, ne yapayım" der. Anlatabiliyorum. Tabii bu da mizacına bağlı bir şey; o da ayrı bir konu.

Bazı kişiler için en azından belli bir ölçüde daha pozitif bir dildir ben dili. Çünkü orada en azından muhatabı suçlayıcı ve yargılayıcı olmaktan nispeten daha iyidir. Ama ondan daha iyi olan şey, durumu muhatabın faydasına ve gelişimine yönelik ifade etme biçimidir. Mesela diyelim ki "bu konuda çok sorumlu davranmıyorsun" demek yerine, "bu senin hayatla baş edebilme kabiliyetini ve doğal potansiyelini açığa çıkartmanı engelleyen bir şey, senin için yanlış olan bir şey" demek — bu aslında geleneksel öğretilerin de dilidir. Derler ya "senin ibadete ihtiyacın var" derler.

İbadeti Doğru Bir Dille Anlatmak

Aslında bir insan "ya Rabbi biz niye ibadet ediyoruz" diye sorsa, Allah da "mecbursun kardeşim, yapacaksın" dese, biz rahatsız oluruz değil mi, doğal olarak. Veyahut da "ben tanrıyım, tabii ki ibadet edeceksiniz" — bu da çok şey değil. Ama "ibadet senin aslında fıtratının doğal bir ihtiyacı, doğal bir açılımı; bir gülün açması gibi, bir gülün kokusu gibi, ibadet insan fıtratının bir yansımasıdır, senin varoluşunu gerçek anlamda derinleştirecek ve kökleştirecek bir ihtiyaçtır" dediğinde, bu hem doğrudur hem daha etkilidir. Anlatabiliyorum.

Mesela diyelim ki "ben senin için sabırlı olmak zorunda mıyım" diyor değil mi insanlar, "senin için nazik olmak zorunda mıyım" diyor. Çünkü netice itibarıyla herkes ego ile yaşıyor. Ama gerçekten muhataplarımıza onlar için faydalı olan, hakikaten samimi bir şekilde — "bak sen bağırıp çağırıyorsun, ben bunu sineye çekiyorum, problem değil ama bu senin için iyi bir şey değil; senin varoluşun, potansiyelin, imkânların açısından zararlı bir şey" demek. Yoksa "ben bunu tölere edebilirim, edemediğim zaman da özür dilerim; bak kardeşim ben senin bu noktada tölere edemiyorum, hakkını helal et, yapamıyorum" dersin. Anlatabiliyorum. Yani "benim kapasitem bu kadara tahammül edebiliyor" dersin.

Ego, Tölere Etmek ve Kapasitemizin Sınırları

İnsan egosunda o kadar problematik bir nokta var ki, insan muhatabının kendisinden rahatsız olduğunu duyduğunda "o senin problemin" diyor. "Rahatsız oluyorsan ol, bana ne" diyor. Bu tabii egoistçe bir tepki, bunu onaylamıyoruz; ama öyle davranıyorlar. Veya işte "aman çok mu umurumdaydı" gibi reaksiyonlar gösterebilir insanlar. Dolayısıyla doğru tavır, aslında muhatabımıza gerçekten kendisi için hitap etmektir. Bu daha doğru bir yaklaşımdır.

Öğretmen-Öğrenci, Ebeveyn-Çocuk İlişkisinde Önce Bağ Kurmak

Ama öğretmen-öğrenci ve ebeveyn-çocuk ilişkisinde her zaman nasihat vardır; öyle bile olsa sözler pek işlemiyor. Çünkü bu iletişimde onlar doygun oldukları için dinlemek istemiyorlar. Ve kendi açılarından haklılar. Nasıl olacağını, daha iyi çağını söylediğin anda sıkılıyor orada.

Mesela diyelim ki bir öğrenciye veya bir insanın evladına sürekli nasihatle, sürekli bir otorite odaklı şekilde davranmak uygun bir şey değildir; çok sonuç vermez pratikte. Önce doğru ve tatmin edici bir ilişkinin kurulması gerekir. Bir öğretmenle öğrenci arasında, bir ebeveynle çocuk arasında tatmin edici bir muhatabiyet ilişkisi kurulması lazım. Çocuk kendisinin muhatap alındığını, önemsendiğini, dikkate alındığını anlaması gerekir. Bunu anlamazsa, dediğimiz gibi negatif bir kutupta yer alır: "ben kimseden laf dinlemem, kimse bana akıl öğretemez" diye, yine merkezin negatifinde yer alabilir.

Şimdi siz ona "dur sana en güzel şekilde bir şey anlatayım" demeniz manasızdır. Çünkü kafası kodlanmış, "ben kimseden bir şey dinlemeyeceğim, kimse bana bir şey öğretemez, kimse bana akıl veremez" demişse, zaten o bahsettiğimiz negatife demir atmış demektir. Sizin ona bir şey anlatmanıza imkân yoktur o durumda. Önce onu çözmeniz gerekir; önce oradaki kilitlenmeyi çözmeniz gerekir. "Herkes benim aklım bana yeter" diyorsa bir insan, orada sizin akıl vermeniz Cebrail'in aklı bile olsa yaramaz. Ne söyleseniz yanlış anlar.

"Var öyle bir öğrencim, kesin ulaşamıyorum; konuşmuyor da paylaşmıyor da, o dediğiniz negatife şu an demir atmış durumda. Sürece bıraktım."

Tabii, oraya düşen şey pozitif olmak, negatif olarak davranmamak, doğal bir şekilde pozitif davranmak gerekir.

İçsel Kale Alma Nedir? Kayıtlanmalarımız

Bu dizinin betimlemesini konuşalım dedim: kendimizde neyi gözlemlemeliyiz? Kendimizde öncelikle gözlemlememiz gereken şey, "içsel kale alma" dediğimiz — kendimizi merkezde tutma ve her şeyi kendi bulunduğumuz nokta açısından değerlendirme.

Bunu anlamaya çalışırken şöyle basit bir örnek vereyim. Mesela bir akbaba için leş çok süper bir yiyecektir değil mi? Ama aynı şey bir aslan için düşünülemez. Veya etçil bir hayvan için ot çok da takdire şayan bir yiyecek değildir. Neden? Kendisi açısından bakıyor.

Tasavvufta bir kavram vardır — bunu söyleyip geçeceğim — "kayıtlardan kurtulmak" diye. Aslında bizler birçok kayıt altındayız. Mesela biyolojimizden başlayalım: biyolojimiz bir kayıtlanmadır. Erkek veya kadınız, bedenimizin nitelikleri bir kayıtlanmadır. Veyahut da mesela, 36,5 dereceyle 39 dereceye ancak dayanabiliyoruz değil mi? Çok daha altında veya çok daha üstünde tahammül edemediğimiz bir şeydir; bir kayıtlanmamız var, bir sınırlanmamız var.

Bir de böyle doğal sınırlanmalarımızın yanında psikolojik kayıtlanmalarımız var. Mesela deriz ki "ben hiç sabredemem, bir şeyin olmasını istiyorsam hemen olmasını isterim." Aslında bu nedir? Psikolojik olarak yaptığımız bir kayıtlamadır. Kendimizi orada sınırlandırıyoruz, bir kayıt altına alıyoruz. Mukayyet, sınırlı demek.

Mesela "ben sebzeli yemeklerden nefret ederim, ot mot bana getirme" diyen insanlar vardır, et ve etli şeyleri sever. Veya tam tersi, bir vejetaryen vardır; et görünce sanki en rahatsız edici yiyecek. Halbuki aynı yemeği, diyelim iyi bir kaburga olsa, çok etçil birine verseniz ne kadar hoşuna gider. Bakın burada aslında bir kayıtlama var değil mi? Biz kendi içimizdeki bu dile dikkat etmeliyiz.

Biz hayatta birçok noktada kendimizi kayıtlarız ve o kayıtların arkasından hayatı okumaya başlarız. Mesela deriz ki "ben kabalığı hiç sevmem," arkasından şu gelir: "kaba insanlardan da hoşlanmam." Yani seni ne ilgilendiriyor bu? Sen oradaki kaba insanı gör, bunu niye yapıyor acaba, hangi temeller üzerinden yapıyor diye bak. Eğer "ben kabalıktan hoşlanmam" derseniz, kaba insanlardan da hoşlanmazsınız. Kaba insanlardan hoşlanmadığınız zaman onları anlama yeteneğinizi de yitirirsiniz, onların açısından bakabilme kabiliyetinizi de yitirirsiniz. Çünkü doğrudan doğruya kendi algınıza odaklısınız, kendi kayıtlanmalarınızı dikkate alarak değerlendirme yapıyorsunuz.

Mesela "ben hiç sebze yemeği sevmiyorum" diyelim; ama bir sebze yemeği geldiğinde "ben bunu yemem ama merak ettim, nasıl yapılıyor, nasıl bir faydası var, bunu görebilmeliyim" demek başka bir şeydir. Ama o kayıtlanmanın içine sıkıştığında, otomatikman "aman aman" hemen yüzün ekşir, hemen reddedersin. Öyle bir kayıtlanmaya kendini hapsetmişsin ki, onun dışında olan şey senin için çok irrite edici, rahatsız edici gelmeye başlar.

Mesela "bazı hayvanlar soğuğa dayanır, 30 derece vücut ısısında böyle bir şey olur mu" deriz. "Oluyor kardeşim işte" — senin 30 dereceye dayanamayışın, böyle bir şeyin olmadığına ve yanlış olduğuna işaret etmez. İşte kayıtlanmalarımız böyle sonuçlar üretiyor. "Ben böyle şeyi doğru bulmam, böyle şeye tahammül etmem, dolayısıyla böyle bir şey yanlıştır" diyoruz. Ardından içsel kale almanın tuzağına düşüyoruz; kendimizi referans alıyoruz.

Mesela bir gelin düşünelim. Anne ile oğlu birbirini çok seviyorlar, birbirlerine çok bağlılar. Diyelim ki ben eşimin bana en fazla yakın, mümkünse tamamen bana yakın ve herkesten uzak olmasını istiyorum. Bak, bir kayıtlanma altına soktum kendimi değil mi? Ben bu durumda eşimle kayınvalidem arasındaki ilişkiyi doğru okuyamam, anlayamam; çünkü anlamak istemediğim, görmek istemediğim bir şey. Kendimi o kayıt altına sokmuşum. Ve o kayıt altına soktuğum, içinde olmasını istemediğim durumlar karşısında ilk hissim ne olur? "Ben bundan rahatsızım." Bakın, olguyu analiz edemeyiz o noktada; hemen deriz ki "ben bundan rahatsızım, bu bana kendimi kötü hissettiriyor, kendimi dışlanmış hissediyorum, kendimi ikinci sırada hissediyorum." Bunun nedeni ne? Kendimizi kale alıyoruz — içsel kale.

Şunu sormuyoruz: acaba niye böyle? Onun için insan, belli bir farkındalık sahibi oluncaya kadar kendine odaklıdır. Kendine odaklı olduğu için her şeyi kendi hesabından, kendi perspektifi üzerinden görür. Daha önce de ifade ettim, Allah'la ilişkimiz dahi böyledir. Allah'tan beklentilerimiz vardır; gerçekleşenler ve gerçekleşmeyenler olarak ayırırız. Gerçekleşenlere müteşekkir oluruz, gerçekleşmeyenlere sabır, tahammül ve derinde de bir sitem gösteririz. Neden? Kayıt. Mesela "mutlu olmam lazım" — böyle bir güvencen mi var? Bu dünyaya gelirken bir senetle mi geldin? "Şu kadar yaşayacağım" — yok, hiçbiri yok. Bunlar da kayıtlanma, beklenti odaklı kayıtlanmalar. Bunlardan da insanın azade olması lazım değil mi?

İçsel kale alma olayında kendini merkeze koyduğun zaman bir şey oluyor ya öyle. Mesela bir gezi oluyor, çok eğlenceli bir ortam var; ama adam orada o güzel şeye karşı bir içsel kale almayla mesafeli davranıyor, o odaya içine giremeden hissediyor diyelim. Tabii, o zaman geri döndüğünde mesela şöyle değerlendirmeler yapabiliyor: "insanlar sahte kimliklerle yüzler takıyor" gibi. Böyle sanki derinden bir şey yapıyormuş gibi, onları çözmüş gibi. Bazen o içsel kale almalarımızı sofistike hale getirip inceden inceye, alttan alta değerlendirmeler yaparız. Bu, zekâsına ve kişinin kabiliyetine bağlı bir içsel kale almadır.

İçsel Kale Almanın İncelikli Halleri

"Bu insanlar çok kibirli, bu da canımı çok acıtıyor" mesela. Anlatabiliyorum, bu aslında çok ince bir içsel kale alma, rahatsızlık ifade ediyor. Anlatabiliyor muyum? Bak, onlar için üzülmüyor tam olarak; gerçekten onları anlama çabası değil, kendisinin böyle durumlardan rahatsızlığı. Mesela "samimiyetsiz insanlar bende çok üzüntü oluşturuyor" diyor ama aslında samimiyetsizlikten rahatsız oluyor. Anlatabiliyorum. Ve bunu güzel bir dille ifade ediyor; bu da çok masum bir şey değil, daha sofistike hale getiriyor içsel kale almasını.

Biz sekiz olsak daha kaba bir içsel kale alırız: "lanet olsun" der böyle insanlara, "böyle insanlardan nefret ediyorum" der. "Ama bir de üzülüyorum, bana çok acı veriyor" falan der; ama bunun altında bir negatif duygulanım var. Anlatabiliyorum.

"Geçen Ankara'ya gidiyordum, dönerken minibüste yanımdaki adam muhabbet mi ediyor kafamı mı yapıyor anlamıyorum, konuşuyorlar ama beni rahatsız ediyor. Kavacık'ta ineceğim diye bağırıyorum. Sen üzerine mi alıyorsun, ben de bir şey yapmayayım mı diye düşünüyorum?"

Hiçbir şey yapman gerekmez. Ama adam muhabbet etmeye devam ediyor, "bu Ankara'ya mı gidiyor, İzmir'e mi" diyor. Ne yapıyor adam? Muhtemelen bir yedi tipi; orada keyifle bir şey yapmak istiyor, oradaki sıkıcılığı keyifli hale getirmek istiyor. Allah selamet versin. Kaç yıldır Ankara'ya gidiyor, artık bıkmış o monotonluktan, orayı neşeli hale getirmeye çalışıyor.

Şimdi içsel kale almanın en büyük hatası muhataplarımızı doğru anlayamamaktır. Anlatabiliyor muyuz? Yani muhatabı doğru anlamak: "bu adam hakikaten kim bilir ne kadar sıkıntı içinde, bu sıkıcı monoton yolculuğu keyifli hale getirmek istiyor" demek. Çok mu gerekli, çok mu hayati bir şey değil ama kendince bundan başka bir strateji bulamıyor. Anlatabiliyor muyum? Bak, önce buna gelmek lazım.

Dışsal Kale Alma ve Tolerans

Dışsal kale alma dediğimiz, o insanın onu niye yaptığına dair, onu değiştirme arzusu duymadan, sırf bir film analizi yapar gibi kendi dışımızda bir şeyi analiz eder şekilde yapmaktır. Daha sonra "ben bu duruma tölere etme konusunda o kadar kabiliyetli değilim" diyelim; söylersin, rica edersin veyahut bırakırsın. Bu da ayrı bir şey ama, buna gelmeden evvel kişi dışsal kale almayı kâmil bir şekilde tamamlamalıdır. Anlatabiliyorum.

Diyorum ki biri senin üzerinde gücünü deniyor, mesela yumruk sallıyor; bakarsın bu insan bunu niye yapıyor, önce bunu düşüneceksin. "Kardeşim benim üzerimde mi deneyecek bunu, ben niye buna maruz kalıyorum" — hayat budur zaten, maruz kalacaksın. O yüzden hayatta tolerans, şefkat, affedici olmak gerekir. "Ben rahatsız olduğum hiçbir şeye maruz kalmayacağım" diye bir şey var mı? Yok böyle bir şey. Kim hastalığa maruz kalmak ister, kimse istemez ama maruz kalıyoruz değil mi? Kim bazı zorluklara maruz kalmak ister, hiç kimse istemez ama kalıyoruz. Bu dünyanın doğası bu, kalacağız. Anlatabiliyorum.

Diyelim ki tölere edemediğim bir noktada, orada çatışmak, agresiflik şeklinde değil de, "kardeşim ben tölere edemiyorum, sen sağ ol selamet" diyebilirsin. Buna da insanın hakkı vardır, bu da bir şeydir. Ama burada muhatabı suçlamak değildir. Dersin ki "bu başka türlü davranamıyor, ben de bu başka türlü davranamayan insanı tölere edemiyorum, Allah yardımcısı olsun, ben de daha fazla bu yükü taşıyamam, kapasitem bu kadar, teşekkür ederim" dersin. Anlatabiliyor muyum? Ama suçlamazsın; çünkü asıl dert onun derdidir. Hatta "Allah yardımcısı olsun" demek lazım bazen ilişkilerde.

"Ben denedim böyle muhabbetlere, sürekli dükkâna gelen adamlarla da; iletişim kuramıyorum, kaldıramıyorum böyle bir şeyi. Sonunda biraz sert çıkış yapıyorsun, öfkeyle. O zaman da iyice geriliyor ortam; 'niye böyle yaptı ya' diyor bu adam."

Yani şey atmayacaksın; çok hayati ve çok negatif bir şey değilse, orada toleranslı olmak muhatap için de iyi bir şeydir. Sen ne kadar sakin olursan, muhatap da kendi gereksiz veyahut yanlış davranışlarını daha iyi görme fırsatı bulur. Ama sen reaksiyoner davranırsan, sana odaklanır; senin yanlışına veya senin reaksiyonelliğine odaklanır. Bunu ayırmak lazım.

Kendimizi Mağdur Hissettiren Üç Sebep ve Acının Takdir Edilme İhtiyacı

Başkalarına karşı içsel hesaplar yapmak; o insanların bizden daha mutlu veya daha iyi bir konumda olduğunu düşünmemizle, onların bizim çektiğimiz zorlukları anlamadıklarına inanmamızla ve sonuç olarak da onların bize her zaman bir şey borçlu olduğunu hissetmemizle bağlantılıdır. Üç tane önemli neden var burada.

Bazen insanların bizden daha mutlu ve daha iyi bir konumda olduğunu düşünürüz; bununla ilgili bir mağduriyet hissi oluştururuz — "herkes benden daha mutlu, herkes benden daha iyi" gibi. Bir diğeri, "onlar bizim zorluklarımızı anlamıyor" — "kimse benim zorluklarımın farkında değil, kimse benim zorluklarımı görmüyor" düşüncesi.

İlginç bir şekilde bazen çektiğimiz zorlukların insanlar tarafından takdir edilmesi bile bizi rahatlatıyor. Ne kadar ilginç bir şey. "Kardeşim bak, sen çok çile çektin, bravo sana, seni takdir ediyorum" — bu bile tatmin edici bir şey. İnsan egosu ne kadar değişik yerlerden besleniyor. "Seni anlamıyorlar ama sen hakikaten iyi çile çektin" falan gibi. Aslında duygusal anlamda çileler hiç görünmez; ama orada bir takdir edilme hissi var, kendini olumlu anlamda bir varoluşla özdeşleştirme var. "Ben ne çileler çektim, kime sorsan bilir" mesela.

Geçen dersteki konuda şeydi ya, duygusal çalışmaların, kendi üstünde çalışmaların fiziksel bir görünürlüğü ve ölçülebilirliği olmadığı için, hani şey olmuyor, görülemiyor. Hatta mesela çektiğiniz çileler, acılar takdir edilmediğinde bu da ayrı bir acı vesilesi olur. "Hadi çektin de acıyı kardeşim, sen bir takdir eden yok" deriz mesela. Anlatabiliyoruz. Halbuki ne kadar gereksiz bir şey bu.

Geçen hafta da konuşmuştuk: "biriyle konuşuyorsam eğer o kişi yeterince sıkıntı çekmemişse, beni anlayamayacağını düşünürüm." Ama zaten anlamazken ne anlatayım şimdi buna diye düşünürüm; onun da bir acı geçmişi olur, bana söyleyeceği şeyler bana inandırıcı gelmeyecek ve etkili olmayacaktır. Bunun yanlış olduğu üzerine geçen hafta konuşmuştuk. Çünkü söylediği şeye, söyleyenin duygu durumundan ziyade söylediği şeyin doğruluğuna bakmamız gerekiyor. Söylediği şey doğruysa, ne söylediyse bizi o ana yönelik onu almak, gerisine bakmamak lazım.

Ya da şöyle düşünün: mesela acılarımızı anlatıyoruz, çektiğimiz acıları anlatıyoruz; ilk beklentimiz şudur — "seni anlıyorum ve hakikaten sen hassas, tahammüllü, sabırlı bir insansın değil mi." Birisi bize dese ki "kardeşim sen boşuna acı çekmişsin, çünkü hayatı yanlış bir yerden okumuşsun," derhal rahatsız oluruz. Halbuki biri bana böyle dese ben dört elle sarılırım mesela, "kardeşim bu nasıl oluyor, gel bana anlat" derim. Ama bakın ne kadar ilginç bir egosal tıkanıklığımız var ki, çok acı çektiğini düşünen, kendince kendi algısı itibarıyla doğrudur bu, yalan değildir — ama dese ki "kardeşim sen hakikaten mevzuyu yanlış yerden tutmuşsun, o yüzden boşuna acı çekmişsin, gel bak bu taraftan," ona buna hazır mısın şimdi? İşte kızarız: "sen manyak mısın, ben bu kadar acıyı boşa mı çektim kardeşim, hiç olmazsa çektiğimi takdir et yani, bu kadar duygusuz, sevgisiz" diye kızılır.

Tabii bakın orada ne var? Beklenti var — bunu takdir edecek, anlayacak bir muhatap.

"Hocam şey çok cazip görünmüyor ama, şimdi biri acılarını anlatıyor, bir anlatıyor iki anlatıyor üç anlatıyor; ve karşısındakine de hep çıkış yok noktası veriyor. Bir süre sonra siz ona 'ah çok haklısın' falan diyemiyorsunuz, hatta kaçacak delik arıyorsunuz kimi zaman. Çünkü o kadar yoksulluğun içinde, çok neşeli bir insan; gerçekten bir teşekkür değil, hakikaten güç edilecek bir şey. Öteki anlatıyor, 'tamam haklısın' diyorsun, ama üç dört beş kere sonunda hakikaten bir şey diyemiyorsun; insanı en çok dünyada şey yapan şey, öneri değil, çıkış yok mu diye bir duvar gibi bir şey veriyor."

Zaten orada kişi diyor ki "ben çıkış olmadığını biliyorum, sadece beni anla ve takdir et" diyor. Tamam da yetersiz kalıyorsun. Şimdi biz böyle bir tuzağa düşmemeliyiz. Benim acılarımı anlamasını istememeliyim bir insandan. Acılarımın üstesinden gelebilmeyi, acıların içinden ötesine geçebilmeyi ben öğrenmeliyim; "beni anlasın" istemek doğru değil.

"Ben bunu paylaşmıyorum. Şu açıdan paylaşmıyorum: çünkü tecrübelerim içinde şunu görmüşüm — 'tamam seni anlıyorum' diyorum, anladığımı ifade edecek şekilde konuşuyorum; fakat 'aslında bütün bunları sen yanlış bir noktadan baktığın için yaşamışsın' deyince 'bir dakika dur' diyor orada. 'Öyle olmaz' diyor. Ben, diyor, hayattan herkesten alacaklıyım, bana borçları var, ben acı çekmişim, bedel ödemişim, bedel ödeteceğim, ya dünyada ya ahirette."

Dünyada bitmeyince ahirete havale ediyoruz. Halbuki şunu demek lazım: "ben seni anlıyorum, sen o noktadan bakmışsın, o açıdan hayata yaklaşmışsın, o perspektif içinde büyümüşsün ve o şekilde büyüdüğün için acılar yaşamışsın, tamam bunu anladık, ama bunları bırak." İnsanın en zor bıraktığı şey acılarıdır. Çünkü ondan varlık üretiyor. Tabii ki acı çekmişsem yanlış bir noktadan bakmışım demektir; ama o da insani bir deneyimdir, o da bir sürecin bir parçasıdır. Ama acıları böyle övmek ve bunu yaptığınız anda içsel hesaplar yapmaktan kurtulamazsınız, gereksiz yük taşımaktan kurtulamazsınız.

Alacak-Verecek Defterini Kapatmak: Anne-Baba ile Hesaplaşmadan Vazgeçmek

Dikkat edin, insan hangi defteri saklar? Alacak defterini saklar. Anlatabiliyor muyum? Ne kadar alacağınız varsa zihniniz o kadar yük taşıyor demektir; çünkü bunları hep devrediyorsunuz. Hani şey vardır ya, ajanda; sana borçlu olanlar yeni sene gelince oraya kaydedilir, sürekli devam eder. 2000'den başlarsın, 2001, 2002, devam edersin, ölünceye kadar. Sürekli her yeni sene ajandanı yenilerken, Allah sana yeni bir ajanda verirken, sen eski hesaplarla onu doldurursun.

Ben çok görmüşümdür böyle: otuz sene, kırk sene anne babasının hesabını yapan. "Ya kardeşim onlar evliya değil, yapmışlar bir yanlış." Ne yapalım şimdi değil mi, ne yapacaksın, neyin hesabını yapıyorsun? "Olmamalıydı" — olmuş kardeşim böyle bir şey. Ya taşı, git taşı o yükü, veyahut da "o yük onlara, Allah selamet versin, hakkını helal et, rahat ol" de, bitir hesabını. Anlatabiliyorum.

Geçen hafta bir arkadaşım, aynı bu hesaplaşma içinde, yaşı benden birkaç yaş büyük, bana bir kitap armağan etti; "ben gelirsin ölümü" diye — mutlaka ön sözünü oku dedi. Yetmişli yıllarda çeviren bir kişi; hakikaten onda da böyle bir anne-baba ile hesaplaşma durumu var. Yetmişlerde çevirenin önsözüne bunu yazmış; ne kadar sevgisiz bir hayat yaşadığını anlatan bir önsöz, okurken hayret ettim. Çünkü arkadaşım da böyle bir durumda ve bundan çok etkilenmiş. Yani okurken şunu düşünüyorsun: onların da bildikleri buydu, yapabildikleri buydu, öyle biliyorlardı; ama o affetmezlik yetmişli yaşlarda bile insanı yakalıyor. Kırk yılını verdiği kitabının önsözüne bunu örtü olarak yapmış. Bu insanlık tarihinin trajik bir durumudur; bu yüzyıllardır böyle devam eder.

Hep bir içsel kale alma, kendini merkezde tutarak kendi kayıtlanmalarımız üzerinden; diyelim ki "benim sevgiye ihtiyacım var, tamam var, ama annem babam da göstermemiş kardeşim." Onların da başka kayıtlanmaları var, onlar da hayata başka bir noktadan bakmış. Nereden bilecek benim sevgiye ihtiyacım olduğunu? Nereden bilecek benim güvene ihtiyacım olduğunu, bana güvenli bir ortam sağlaması gerektiğini? Nerede bulmuşsun bunu, cennette mi yaşıyorsun? Hayatın bu süreçleri içinde olacaksın; ve sende öyle bir imkân var, öyle bir potansiyel var ki bunların hepsini aşabilirsin. İşte önemli olan o.

Beşeri Sınırlılıktan Ruhani Sınırsızlığa Geçmek

Daha önceki konuşmalarımızda da bahsettiğimiz gibi, insanda iki yön var: birisi beşeri ve sınırlı yön, birisi sınırsız ve ruhani yön. Biz o beşeri yönle yaşadıklarımızı beşeri sınırlılıklar içinde telafi etmeye çalışıyoruz. Oysa ruhani alana geç, oradaki sınırsızlığı gör. Anlatabiliyorum. Yani Tanrı'nın sevgisini bulsan, bir sevgi dilencisi mi olacaksın? Olmayacaksın artık. Ama diyelim ki psikolojik düzeydeysen, mizacına bağlı olarak alemden sevgi dilenebilirsin. Bunun da kendine göre bir realitesi var. Ama niye ömür boyu böyle kalasın değil mi? Sende bir imkân var ki o ilahi sevgiyi hem alabilir hem de yansıtabilirsin. O zaman onunla besleneceksin.

Yoksa sen o ruhani düzeyde anne babanın babası, anası olursun; o ruhani düzeye geldiğinde. Diyelim ki sana sevgi vermeyen, sana merhamet etmeyen, bencil olan, sana ihtiyacın olan güven ortamını vermeyen anne babana, o ruhani anlayışa sahip olduğunda şefkat gösterirsin. Dersin ki "ne kadar dar bir alan içinde yaşamışlar, ne kadar kendilerine eziyet etmişler, ne kadar kendilerini derin o ruhani anlayıştan mahrum etmişler" diye, ekstradan onlara şefkat edersin. Çünkü bu doğru olan bir şeydir. O zaman sen anne babanın çocuğu olmaktan kurtulursun. Çünkü bak, bu da bir kayıtlanma, bu da kendimizi bir sınırlama biçimi: "işte benim annem babam böyleydi."

Peki senin ruhaniyetinin anne babası kim? Geleneksel öğretiye göre ruhumuzun babası peygamberdir. Yani senin beşeriyetinin bir anne babası var, tamam bu da bir kayıtlanma, ona da hürmet et, o sürece. Ama senin bir de ulvi bir düzeyinde annen baban var. Çık o sınırlılıktan, oraya geç; bak orası ne kadar geniş, ne kadar rahat, ne kadar huzurlu.

Çoğu iş problemi zaten bununla kayıtlı olmaktan; "başka şeye imkânım olmayacakmış gibi, o bizi çok engelliyormuş gibi" psikolojik olarak kendimizi tutuyoruz orada. Anlatabiliyoruz. Mesela şöyle düşünün, basit bir örnek: benim annem babam okuma yazma bilmiyordu, doğru dürüst Türkçe de bilmezdi annem, babamın işte derme çatma bir Türkçesi vardı. Ben ona mı üzüleyim? Yok, Allah önüme şartlar çıkarmış, bir şeyler koymuş; onları değerlendireceğim. Anlatabiliyorum. Yani onların kayıtlanmaları, sınırlanmaları beni sınırlamaz ki. Niye bunu dert edeyim veya niye bundan rahatsız olayım?

Bizim bir arkadaşımızın ifadesiyle, bu arkadaşın anne babası profesör; bazı arkadaşları diyor ki sürekli bana böyle laf ediyorlar, "bizim anne babamız senin gibi profesör değildi" diye. Ya bırak bunu, sürekli bununla uğraşacaksın değil mi. Benim annem babam keşke profesör olsaydı, değil; ben de sen o değilsin. Sen kalkıp bunun neyini dert ediyorsun? Şimdi kendi durumunu ve imkânlarını aç ve yaşa, bunu kabullen. Kaderin kayıtlanmalarını da kabulleneceğiz, bunu dert etmeyeceğiz.

Yaratılmışlık ve Yaratılmamış Öz

Bu ruhsal bir anlayışla bakıldığında şöyle temelsizdir: kayıtlanma alanı yaratılış alanıdır, yaratılmışlık alanıdır. Bizim bir başka alanımız var; o kayıtlanmamış ve yaratılmamıştır. Senin bir iki yönün var: bir yaratılmış ve kayıtlanmış bir alan, bir de yaratılmamış ve kayıtlanmamış bir alanın var — o ruhani alan. Onun hiçbir kaydı kuydu yok, hiçbir sınırlanması yok.

Sen kimin anne babası, annesi, kimin evladı olursan ol; annen baban ne olursa olsun, nerede doğmuş olursan ol, hangi eğitimi almış olursan ol, fark etmez. Sen doğrudan doğruya yaratılmamış ve kayıtlanmamış bir öze sahipsin. Bizdeki hata ne? O kayıtlanmış şeyi varlığımızın tümü olarak görüyoruz.

Kendi Deneyiminden Bir Örnek: Ebeveynin Acılarını Kutsamak

"Vah benim kaderime, ben öyle bir haldeydim ki — kendi yaşadığım acıları kutsamak değil de, annemin yaşadıklarıyla düşünüyordum. Annem şu kadar acı çekmiş diye onlarla çok uzun süre üzüldüğümü hatırlıyorum. Babam da şu kadar çekmiş; onu da o kadar benimsemiş, o kadar sahiplenmiştim ki — aynen öyle bir çocukluk yaşamış annem ve annesi, tam filmlerdeki gibi bir çocukluk. Onları hatırladıkça o kadar üzülüyordum ki. Sonra sonra dedim ki ne yapıyorum ben, nereye gidiyorum diye, çok sonra fark ettim bu durumu. Çok sağlıksız bir yöne doğru gidiyordum."

Mesela Kur'an'ı düşünün. Kur'an'da müminlerin böyle çok acı çekip yıkıldıklarına dair bir şey hatırlıyor musunuz? Ben hatırlamıyorum, bilmiyorum, hatırlayan var mı, bilmiyoruz. Ama tam aksi değil mi? Annesi hasta diyelim, nasıl annesinin acısını paylaşacak, düşünün bunun için üzülmek mi, ne yapmasın demiyoruz.

Yaşanan o psikolojik düzeydeki acıları, bunların geçtiğine dair, artık bunları dert etmemesine dair — yani "evet anneciğim sen çok büyük acılar çektin, ne kadar üzülüyorum senin için" diye onun acılarını kutsamasına ve pekişmesine hizmet etmemek lazım. Ama tabii o düzeyde "sen boşa çekmişsin, hiçbir acı yok, abartıyorsun" da diyemezsiniz, tabii ki olmaz; o bir süreç meselesi. Böyle acılarını onaylayıp "çok büyük acılar çektin, başkası olsa senin yerinde yıkılırdı" gibi şeyler de gerekmez.

Evet, acı insani bir şeydir, fakat ruhani değildir. Bizi bir yere getirmeye yarar belki ama ona yapışmamak lazım. Mesela şöyle bir şey: biz emekleme devresi geçirmişiz değil mi, hep emeklemişiz — kutsuyor muyuz bunu? Yok. Ama geçirmedik mi onu, geçirdik; meşru muydu, meşruydu. Ama bu yaşta da emeklemek makul bir şey değil. Acı çekmek evet meşrudur ve süreçte yaşanan bir şeydir, fakat asli değildir. O yüzden trajediyi, melankoliyi insanın asli niteliği olarak tanımlamak bence makul bir şey değildir. O dediğimiz gibi içsel kale almanın, kendi kayıtlanmalarımız üzerinden hayatı okumanın bir sonucudur. O kayıtlanmaların içinden bakmamalıyız.

Mesela bazıları der ki "ben yiyemedikten sonra güzel yemekler olmuş, ne kıymeti var." Bu nedir? Bir kayıtlanma içinden bakmaktır. Sen yiyemiyorsun, hastasın, yiyemiyorsun; yemek görmekten rahatsız olan öyle insanlar var, kendisi yiyemiyor ya. Bakın bu nedir? Bir kayıtlanma. Kişi bir analiz yaparken, bir değerlendirme yaparken içsel hesaplar yapıp yapmadığına öncelikle dikkat etmeli. Yaptığını gördüğü anda kendisine gülümseyip "geçti bu orta pazarı" demek lazım.

Dış Kaynaklı Kayıtlanmalar ve Mizaç Kaynaklı Otomatik Tepkiler

Yalnız bu kayıtlanmalarımızda dış hayattan gelen sinemalardan, çok okuduğumuz kitaplardan, romanlardan da çok alıntılar var. Gençlik döneminde insanlar acı çekiyor, sen de onlarla beraber acı çekiyorsun, bunları okuyorsun, etkileniyorsun. Veyahut bir takım tanımlamalar var; işte bir romanı hatırlıyorum, zenginler için "açgözlüler," "burjuvazi" falan — onları o şekilde tanımlayan kavramlar. Şimdi kafamda hâlâ o sınıf, burjuva bilmem ne gibi kavramlar var; ve bunlar hep dışarıdan gelen bir takım şeyler. O kayıtlanmalarımızda onların da payı çok fazla.

Bir dönem komünizm okuduğumuz için, o dönemlerde dünya böyle bulanık, bir dünyaya, bir ortama akılmışız; intihar düşünceleri sırıtıyor falan. O zamanlar hakikaten öyle bir zihinle bombardımana tutulan bir şey var; sizin ya da başkasının zararlı olabilecek etkileri oluyor. O kayıtlanmalarda o unsurların payı da çok fazla. Kesinlikle. İşte o psikolojik kayıtlanmalarımız içine giren şeylerden bahsettiniz.

Mesela bazen kendi mizacımızın negatif yönlerine, bazen hapsolduğumuz kayıtlanmalarımıza takılırız. Mesela diyelim ki mizacımızda vardır böyle küsme, alınma; hemen, anında, hoşlanmadığımız bir şey olduğunda, hoşlanmadığımız bir tutumla muhatap olduğumuzda aniden küsmek, alınmak veyahut kapris yapmak, surat asmak. Öyle bir çocukluğumuzda bunları tetikleyecek şeyler yaşamışızdır ki, ve onlar tekrarlanmıştır. Bir süre sonra biz o kayıtlanmanın içine hapsoluruz. Ve geleneksel öğretilere göre bir insan eğer bunu fark etmiyorsa, o insan ölüdür denir. Neden? Çünkü orada tam bir otomatizma yaşanıyor, orada artık bilinç kalmamış. Hatta biz bunu şöyle ifade ediyoruz: "kendimi bundan alıkoyamıyorum" deriz değil mi.

"Bir makine gibi."

Evet, bir makine gibi. Hoşlanmadığın bir şeyle karşılaştığında kapris yapıyorsun, "elimde değil" demeye başlıyoruz. Halbuki mesele o zinciri, o içsel yapımızdaki kısır döngüyü kırmaktır. En azından bunu fark etmek ve sonra bunu meşru görmemek üzerinden yol almaktır. Hayatta çok insan bir yaşa gelir ve aslında orada gelişimi biter. Bazı hastalıklara "gelişim bozukluğu" deriz değil mi; aslında psikolojik olarak da böyle gelişim bozukluklarımız var. Kişi kalmıştır orada. Anlatabiliyor muyum? Hatta bazen deriz, "çocuk gibi, bebek gibi küsüyor" — çünkü o bir yerde kalmış çocukluğunda, orada kalmış, sürekli kendini tekrar ediyor. Anlatabildim mi? İşte bunlar da kayıtlanmalarımız ve o kayıtlanmalarımız üzerinden içsel hesap yapmamızdır. O hesapları kişi görmeli — en başta neyi gözlemlemeliyiz diye sorduk ya, bunları gözlemlemeliyiz.

Gelişimin Durduğu Nokta: Bez Bebek ve Hattatlık Örnekleri

"Belli bir yaştan ya da eğitimden sonra, diyelim akademisyen birini düşünsek, o bir yere kadar bir şey yapmış, kendine göre bir şey oluşturmuş diye düşünme şeyi; ondan sonra gelişimle alakalı değil, sadece kendi düzeyinde doyum arıyor — hayat tarzına, düşünsel yapısına bir takım şeylerle beslenmek, bir takım şeyden uzak kalmak, karşı olmak falan. Sadece o düzeyi ömrü boyunca idare etmeye çalışıyor. O da bir yerde duruyor."

Tabii, aynen. O şuna benziyor: elinde bir vida var, o vidayı uygun bir yuva arıyor. "Kardeşim illa o vidayla mı yaşayacaksın, vidayı değiştir" değil mi. Bir tencere bulmuş, illa ona göre kapak arıyor. Mesela hep üretici görünüyor, üretiyor, bir şeyler söylüyor falan; bir şeylere karşı üretiyor, bir şeylere göre bir şeyler yapıyor. Zannedersin ki hep bir gelişim var, hep bir şey var; çünkü üretiyor, adam okuyor, ediyor, bilmem ne, televizyonlara çıkıyor falan. Ama kendisinde olan şey sabit; sadece bir malzeme toplamaya başlamış.

"Bizim bir tanıdığımız var hocam, sanatlar bölümünde; kadın sürekli bez bebek yapıyor. Bez bebek yapıyor yapıyor, atölye de açar, lisans mezuniyetinden beri bez bebek yapıyor. Önüne kim gelse ister ki genel olarak bez bebekten hoşlansın, herkes bez bebek alsın."

Orada kendini bir şeye kayıtlamış, oradan çıkmıyor. Ama arkadaşın bu yapıdaki kendi iç yapısındaki durgunluk, kilitlenme hali çok da şey; o bez bebekten biraz ısınamaz belki ama o kurduğu düzenden kendisi de memnun yani, ondan memnun. O bir kabuk olmuş, o onun farkında bile değil. Farkında olsa belki bir şey olacak.

"Ben diyordum, bak teknoloji gelişti, bez bebekle artık gitmiyor diyorum; 'göreyim seni' dedi. Açık açık söyledim."

Tabii, ama bak o kadar odaklanmış, o kadar özdeşleşmiş ki, hani ancak tatlı bir şekilde o oluşturduğu duvarı sen kırabilirsin. Yoksa yukarıdan bombardıman yaparsan mahvedersin. "Hocam bunu biraz daha anlamlı, daha derinlikli yapamaz mıyız" falan diye onu mümkünse ufkunu açacak şekilde yaklaşacaksın. Yoksa bez bebek devrini geçirdiğin zaman, başına kaynar su dökülmüş gibi oluyor. Bu da bir anlayış meselesi. Anlatabiliyor muyum? Bu neye benziyor? Hani derler ya, adam hattatlık yapıyormuş, sen matbaayı çıkarmışsın; tamamen onun mesleğini sıfırlıyorsun. Veya terziler vardı eskiden değil mi, konfeksiyon çıkınca terzilerin yüzde doksanı ortadan kalktı. Bu tabii ki o mesleği hayatının merkezine koymuş bir insan için kolay bir şey midir, zor bir şey midir?

Beklentilerimizi Büyütmek ve Kaderin Gerçek Anlamı

Şimdi aslında bizim de böyle gereksiz bir şekilde hayatımızın merkezine koyduğumuz bazı arayışlarımız, beklentilerimiz vardır. Gereksiz bir şey o. "Beyaz atlı prens" — at da kalmadı, prens de kalmadı ortada değil mi mesela, ben örnek veriyorum öyle olsun diye. Kardeşim, anlaşılabilir ama aşılabilir beklentilerimizi aşabilelim. Evet, anlaşılabilir bir şeydir; nasıl bir çocuk ufakken bir bebek alır, onunla oynar, yedirir, içirir, uyutur — bu anlaşılabilir bir şeydir. Ama şimdi bunu yirmi otuz yaşında, kırk yaşında bir insan yaparsa ne kadar garipsenir değil mi.

Biz başka bir ufkun insanı olmalıyız; amiyane tabiriyle başka hesaplar yapmalıyız, hesabımız büyük olmalı. Mesela Tanrı'ya kavuşma ve onun bize olan yakınlığını idrak etmek gibi bir hesabımız olmalı. Daha büyük hesaplar yapmamız lazım. Hayatın hakiki gayesi, bir şey bekleyeceksen bunları bekleyeceksin. Anlatabiliyor muyum? Daha önce bahsettiğim insanın gerçek hikayesi, "tamu'dan gelip tamu'ya gitmesine" dayanıyor — bu temel hikayemiz bu. Bunu anlayabildiğimiz zaman hayatı daha farklı okuruz, ve hayatın o yükü birdenbire azalır.

Ama biz bir hesabın içine girmişiz ve o hesabın içinde sonuçlar oluşturmaya çalışıyoruz. Mesela "hep beni anlayacak bir insanın özlemiyle yaşadık, yaşamadım hocam, ne yapayım" — kusura bakma ama niye bu kadar daralttın ki ufkunu, ne gerek var? Daraltıyorsun ufku, ondan sonra onun içinden çözüm arıyorsun. Seni hiç kimse anlayamazsa hayatta ne yapacağız? Al sana kalıcı bir travma ve trajedi. İnsanın kaderi bu mu mesela?

"Aslında benim hakikaten böyle bir ihtiyacım var, anlaşılma, ciddi bir ihtiyaç" — peki aslında bunun hakiki bir karşılığı yok mu? Bu ihtiyacın kutsal bir temeli mi var, niye böyle? Dediğinde, o zaman aradığın şeyi daha asli bir zeminde aramaya başlıyorsun. "Ben kulumun sırrıyım, o da benim sırrımdır" dediği mesela bir hakikate yaklaşabilirsin değil mi.

İbadetin İşlevi ve Kendini Yalnızca Tanrı'ya Nispet Etmek

Mesela bir yerlinin dediği gibi — adam dua ederken, herkes dua ediyormuş, dua bitmiş, millet çıkmış, biri hâlâ duruyormuş. Biri merak edip sormuş: "dua bitti, ne yapıyorsun?" "Valla işte birbirimize bakıyoruz" demiş, "Allah'la birbirimize bakıyoruz" demiş. Bak, böyle bir şey de olsa ne güzel olur değil mi. Var da böyle bir imkân. Ne kadar ulvi bir şey, insanın ufkunu ne kadar açan bir şey değil mi. Yoksa "beni anlayan hiçbir insan çıkmadı, kaderime küs" — o zaman diyeceğiz değil mi, ama kaderin bu değil.

İşin kötü tarafı, kendimizi Allah'ın kayıtlamadığı bir kadere sıkıştırıyoruz. Allah bize takdir etmemiş aslında o sınırı; biz koymuşuz o sınırı. Biz kendimize öyle bir sınırlandırma getirmişiz. O yüzden anlaşılmamak, sıkıntılar yaşamak, acılar yaşamak insana bir aşkınlık imkânı veriyor — anlayabilen insan için. O aşkınlık imkânına geçtiğin zaman, bakın hiçbir velinin, hiçbir sufinin hesabı yoktur; peygamberin hesabı yoktur. Yunus Emre diyor ki "ballar balını buldum, kovanım yağma olsun" diyor; "gerçek varlığı buldum, varlığım isteyen alsın" diyor. Nedir bu? Bir sürü hesabı var, bir sürü defteri var, bir sürü alacağı var; ama bir şeyi bulunca "bunlar da alacak mı" diyor. Anlatabiliyor muyum? "Bunlar da alacak mı" diyor — "ben ne diye bu kadar şeyin hesabını tutmuşum" diyor. İşte o çok güzel bir şeydir; Niyazi Mısrî'nin de, Yunus Emre'nin de. Hani o gerçek anlamda ruhani ilişkiyi kurunca, bakıyorsun hayattaki o şeyler ne kadar küçülmüş oluyor. Derler ya, uzaydan dünyaya bakınca küçük gözükür falan işte — hakikaten öyle gözükür. O da aslında bu bahsettiğimiz hakikatin maddi bir mütekabilidir. Böyle mesela dünyaya çok yukarıdan baktığınızda dünya küçük, dünyanın içindeki meseleler daha da küçük değil mi. İşte o ruhani idrak da öyle gösteriyor; bakıyorsun, hakikaten neyse o kadar görüyorsun. Ama dünyanın içindeyken ne kadar büyük gözüküyor değil mi, ve ne kadar kuşatıyor bizi. İşte hâlin onun gibidir; manevi dönüşün olması veya olmaması.

O zaman kendimizi sınırladığımız kaderin gerçek anlamdaki kader olmadığını görürüz. Evet öyle bir kader de var; fakat biz o kaderin mahkûmu değiliz, o sınırlı bir düzeyin takdiridir. Yoksa ebedi ve sonsuz bir şey değildir. Bir şekilde uygun negatif tepkilerle bulunmamız için — böyle düşünce bir taraftan çok kolaylaştırıyor işleri, ama bir taraftan bu olumlu bir insanın fıtri bir hâl haline getirmesi için bir süreç.

Temel prensip, varlığımızın sınırlı tarafına mahkûm olmadığımız bilincidir; onu unutmama meselesidir. Aslında onu unutturmayan nedir? İbadetlerdir, o ibadet vakitleridir. Anlatabiliyorum. Yani aslında bize onu hatırlatıyor. Diyor ki mesela sen dünyada sıkıştın, kendi benliğinin içine hapsoldun; bir namaz vakti, bir dua, bir ibadet hali, aslında bize o açılımı sağlayan ve bize bir başka bilincin farkındalığını hatırlatan bir şeydir. O anlamda önemlidir; bizi hatırlatıyor.

"Sen şimdi bunaldın, Tanrı'nın evine gir" diyor mesela; sembolik olarak ifade edeyim. Tanrı'nın evinde ne var? Sonsuz bir kabullenilme var, sonsuz bir şefkat var, sonsuz bir affedicilik var değil mi, sonsuz bir hayat var, sonsuz bir varlık var. Aslında biz bir camiye girdiğimizde veya bir ibadet haline geçtiğimizde, başka bir alana, sınırsız bir varoluş alanına geçmiş gibi oluyoruz. Anlatabiliyorum. Bu dünyanın sınırlılığından, çift kutupluluğundan, eksiğinden gediğinden çıkıp sınırsız, sonsuz ve mutlak bir alana bir geçiş yapıyorsun. O yüzden mesela Hazreti Peygamber'in Bilal-i Habeşî'ye "ezan oku da bizi rahatlat" demesi — nedir o? Seni o sınırlılıktan, o benlik kayıtlanmalarından alıp bambaşka bir varoluş düzeyine geçişini sağlıyor. Orada rahatlıyorsun. Anlatabiliyor muyum? Bu aslında bizde var olan bir imkân. Fakat biz ne kadar o kayıtlanmaların içinden bakarsak, o derece o kayıtlanmaların içine düşeriz.

O yüzden kadim öğretiler, insanın kendisini tanımlarken bir tek Tanrı'ya nispet etmesini mutlak ve objektif buluyor. Sen Tanrı'ya aitsin der, bu kadar. Kendini hiçbir şeyle tanımlama; tanımladığın her şey geçicidir, onu bilerek tanımla. İnsan olmak bile geçicidir; bu da bir kayıtlanma durumudur, bu da bu dünyaya ait geçici bir durumdur. Tabii her belirlenme bir şeyi dışarıda tutma anlamına gelir doğal olarak; bunu yaşayacağız. Fakat tek zeminimizin bu olduğunu düşünmeyeceğiz. Mesela bir tiyatrocu bir role girer; o bir kayıtlanmadır, bir sınırlanma ve kayıtlanmadır. Fakat o, o roldeki kişi değildir; ama o rolü de o sahnede oynar. Biz de farklı kayıtlanma hallerini, farklı sınırlılıkları yaşayan sınırsız varlıklarız.

Üçüncü Kayıtlanma Sebebi: Borçlu Hissetmek

"Hocam bu kendimizi kale almamızın kökeninde saydığınız üçüncü durumu da söyler misiniz? Başkalarının çok iyi ve mutlu olduğunu düşünmek birinciydi, ikincisini de söylemiştik."

Evet, evet. Ve insanların bize bir şeyler borçlu olduğunu hissetmek. Yani "ben bunu hak ediyordum, buna layıktım ama olmadı" demek bir şeydir. Bu neye benzer biliyor musunuz? Şimdi sana mesela yüz trilyonluk bir ikramiye çıktı; sanırım işte birinden beş lira alacağın varmış. Olsa ne olur, olmasa ne olur dersin değil mi. Bir anda o beş lira alacağın önemsiz olur; hatta getirip verse "ya canın sağ olsun, ne önemi var" dersin değil mi. Ama cebinde para yoksa öyle bir hesap yaparsın ki o beş lirayla ilgili. Anlatabildim mi?

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok --- ---