İçteki İnsan, Dıştaki İnsan
Kısa Özet
Sohbette insanın kendini bir isim, beden ve yaşanmış olaylar zinciri (bir “hikâye”) üzerinden tanımlamasının bir tuzak olduğu; oysa insanın hakiki ve kalıcı tanımının yalnızca “ben varım, mutlak varlığın bir yansımasıyım” olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, ibadetin (abdest, namaz) amacının Allah’ı değil özneyi, yani egoyu değiştirmek olduğunu; gerçek bir bilge veya ermişin kimsenin kişisel hikâyesini dinlemek istemediğini, çünkü hikâyeye değer verdiğimizde kendimizi ona hapsettiğimizi vurguluyor. Hz. Yusuf ve Hz. Mevlana’nın pergel metaforu üzerinden, insanın “dıştaki” (beden-psikoloji) ve “içteki” (öz, hakiki varlık) olmak üzere iki yönü olduğu; hakiki huzurun içteki insanı referans almaktan geçtiği anlatılarak sohbet sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- “İnsan kendisi için kullanacağı tek bir tanıma odaklanmalıdır: Ben varım. Bunun dışındaki her şey geçici bir tanımlamadır.” - “Allah egolarımızın Rabbi değildir; Allah fıtratın Rabbidir.” - “Hiçbir bilge, hiçbir hakiki insan sizin hikâyenizi dinlemek istemez — bu sizi kıymetsiz gördüğünden değil, tam tersine size değer verdiği içindir.” - Hz. Mevlana’nın “ayrı testilerde bulunan sular” benzetmesi: testiler kırılınca su birleşir; özde hepimiz biriz. - Hz. Mevlana’nın pergel metaforu: sabit uç değişmeyen öz varlığımız, hareketli uç ise değişen hayat hikâyemizdir. - Hz. Yusuf’un duası mealen aktarılıyor: “Beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat.”
Geçici Kimlik ve Kalıcı Hakikat: “Ben Varım”
Bir spiritüel boyutumuz var, bir de beden ve psikoloji olarak tanımladığımız bir diğer boyutumuz. Beden ve psikoloji olarak tanımladığımız boyutu itibariyle insan, kendini sınırlandırılmış ve dar bir hayatta algılar; bu o düzeyin tabiatıdır. Dolayısıyla eğer kendimizi dünyaya gelmiş ve dünyada belli şeyleri yaşamaya başlamış, bu süreçte de şekillenmiş bir varlık olarak algılarsak, o zaman hem kendi varoluşumuz ve kendilik bilincimiz bir hapishaneye dönüşür, hem de yaşadığımız hayat bizi sınırlandıran bir mahiyete dönüşür. Bir taraftan kendimizi daralmış, sıkışmış, kısıtlanmış, engellenmiş hissederiz; diğer taraftan da yaşadığımız bu hayatı bizi kısıtlayan ve sınırlandıran bir mahiyette algılarız.
Dolayısıyla daha önce de zaman zaman hatırlattığım o ayetin ifadesiyle, insan geçici tabiatıyla kalıcı hakikati arasındaki farkı ve bağı fark etmek durumundadır. Neydi o ayet? “Onların başına bir musibet isabet ettiğinde onlar ‘biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz’ derler.” Yine Hz. İsa ile ilgili olarak Kur’an’ın tanımlamasına baktığımızda, “Allah’tan bir kelime ve ondan bir ruhtur” denilerek aslında Hz. İsa’nın şahsında insanın hakiki yönü bize anlatılır. O ifade sadece Hz. İsa’ya has bir ifade değildir; bütün insanlar için geçerli bir ifadedir. Hepimiz Allah’tan bir kelime ve ondan bir ruh olarak kendimizi tanımlayabiliriz. Hangi yönümüzle? Spiritüel, ruhsal boyutumuzla.
Bir de bu dünyadaki hayat serüveninde, bu serüveni yaşarken edindiğimiz geçici bir kimlik ve varoluş vardır. İşte bize bir isim verirler değil mi — Ahmet, Ayşe, Ali, İsrafil — bir isim verirler. Bunun üzerinden bir bedenle sınırlandırılmış gibi bizi tanımlarlar: “işte boyun böyle, yapın böyle, gözün böyle, kaşın böyle.” Bununla ilgili de bir tanımlama yapılır; kendimizi bir de bedenle tanımlarız. Ardından da yaşadığımız olayların üzerinden sürekli bir “ben tanımlaması” yaparız; sürekli olarak “ben böyleyim, ben şöyleyim, ben şuyum, ben buyum” demek gibi bir tuzağa düşmeye başlarız. Bu ister olumlu bir ifade olsun, ister olumsuz bir ifade olsun, bizi sınırlayan bir şeydir.
Hâlbuki insan, kendisi için kullanacağı tek bir tanıma odaklanmalıdır: o da “ben varım.” Ben mutlak varlığın bir yansımasıyım. Tek gerçek, hakiki, kalıcı tanımımız budur; ben varım, bu kadar. Onun dışındaki bütün her şey geçici bir tanımlamadır; o gerçek varlığımızın geçici olarak aldığı rollerdir. Yani biz bu dünyaya geldik, bir beden aldık; beden bürünülen unsurlardan biridir. Ölüm, bu bürünmenin tekrar geriye döndürülmesidir.
İbadetin Amacı: Özneyi Değiştirmek
Hatta şunu diyebiliriz: bütün ibadetler aslında insanı geçici kimliğinden, kalıcı olan öz varlığına dair hatırlatmada bulunmak içindir. Bugün biz örneğin abdest alma ritüeline baktığımızda aslında ne yapıyoruz? Bir temizlenmeden geçiyoruz. Bu temizlenme, tırnak içinde, tamamen hijyenik veya fiziksel bir temizlik değildir; evet böyle bir yönü de vardır ama maksat tamamen hijyenik bir arınma değildir. Hatta ne diyoruz? O yüzden toprakla da abdest alınabilir değil mi, teyemmüm ediyoruz. Toprakla teyemmüm yaptığınızda toz toprak olabilirsiniz değil mi? Peki nedir buradaki espri? Geçici ve sınırlı olanın ayrıştırılması; yani sonradan olmuş olan şeyin, sonradan edindiğimiz kimliklerin, tanımların bırakılması. Ve biz ancak bunu bıraktığımız zaman gerçekten Allah’ın huzuruna çıkabiliriz. Yani namaz, bu anlamda kendimizin ilahi huzurda bulunuşu ve bunun geçici tabiatımızla değil hakiki tabiatımızla gerçekleştirilmeye çalışılmasıdır. Çünkü gerçek anlamda insan, varlık olmaklık itibariyle Allah’ın huzuruna çıkmalıdır; yoksa egosunun arzuları, korkuları ve hevesleriyle Allah’ın huzuruna çıkmanın insana çok da fazla kazandıracağı bir şey yoktur.
Hatta bazı insanlar vardı; böyle işte “namaz kıl, dua et” dersiniz, “ya işte çok ediyorum ediyorum ama bir türlü bir şey değişmiyor, ediyorum ama bir türlü istediklerim olmuyor” derler. Neden? Çünkü ibadeti, duayı, namazı kendi nefislerinin korkularının giderilmesi ve arzularının gerçekleştirilmesi çerçevesinde tanımlarlar. O yüzden şunu hatırlamaya ihtiyacımız var: Allah, tırnak içinde söylersek, egolarımızın Rabbi değildir; Allah fıtratın Rabbidir. Arzu, korku ve heveslerine tamamen gömülmüş bir insanın ne kendiyle ilgili sahih bir algısı olabilir, ne Yaradan’la gerçek anlamda bir bağ ve ilişkisi olabilir. Çünkü eğer korku, arzu ve heveslerimiz üzerinden Yaradan’la bir ilişki içindeysek, hiçbir zaman Yaradan’la aramızdaki bağ düzelmeyecektir; aramızdaki ilişki hiçbir zaman tatmin edici olmayacaktır. Çünkü benim ego düzeyindeki arzularımla, Allah’ın hikmeti ve Allah’ın tırnak içinde benim için istediği şey arasında her zaman bir fark olacaktır. Bu, yaramaz bir çocuğun sürekli anne babasından bir şey isteyip bir türlü memnun olmamasına benzer.
O yüzden ibadette asıl olan şey öznenin değişmesidir. Aslında ibadette biz Allah’ı değiştirmiyoruz; Allah’ı değiştirmeye çalışmanın beyhude bir uğraş olduğunu görmek durumundayız. Biz aslında ibadette kendimizi değiştiriyoruz; o özne bilincini değiştiriyoruz. Yani arzu eden, heves eden, dünyadayken kendini birçok şanssızlık yaşamış, birçok fırsatı kaçırmış, bir türlü tatmin olmayan, istediği şeylerin bir kısmı gerçekleşmemiş, mutsuz, memnuniyetsiz olan bir benlikle ibadet ediyoruz. Yani o benliği, o egoyu Allah’a muhatap ettiğimizde, Allah’a muhatap olduğumuzda o benlikten kendimi sıyırmak çabası içinde oluyorum. Diyorum ki: ben kimin huzurundayım? Allah’ın huzurundayım — sonsuzluk, mükemmellik, her şeye kudreti yeten, sonsuz bir rahmeti olan, varlığın kaynağı olan bir zata muhatap oluyorum. Peki ne isteyeceğim, ne konuşacağım değil mi? Bir bakarım, egom bir şeyler konuşmak ister. Hani bazen böyle çok belli bir nitelikte olan bir insanın huzuruna gidersiniz, bir arkadaşınız vardır biraz patavatsızdır, der ki “şunu sor, şunu iste” falan der; siz dersiniz ki “daha sonra seninle konuşuruz, dışarıda konuşuruz bunları.” Neden? Çünkü o ortama, o düzeye layık olmayan şeyler sorulmasını istemiyorum.
Ben Allah’ın huzurunda neyi paylaşayım Allah’la? “Ya Rabbi, herkes çok şanslı, beni şanssız mı yarattın? Herkes bütün istediklerini elde ediyor, benim isteklerim gerçekleşmedi mi diyeyim, ben çok büyük imkânları, avantajları kaçırdım mı diyeyim, benim hayatım böyle mi olacaktı, bana böyle bir hayat mı takdir ettin, bunu mu diyeyim Allah’a?” Değil mi? Bunlar egomuzun yaklaşımıdır, egonun tuzaklarıdır. Onun huzurunda olmak aslında kendimizi huzursuz eden egolardan sıyrılmaktır. Hani bazen böyle hâller insanlar yaşar; mesela çok manevi olarak kıymetli, nitelikli bir insanın yanına gidersiniz, kafanızda bir sürü soru, bir sürü istek vardır, bir bakarsınız hepsi gitmiş. Neden? Çünkü aslında o istekleriniz ve o sorularınız oraya uygun değil zaten; fıtratınız, bilemi bilmem, size onu hissettirir. Yani Allah’ın huzurunda olan bir insan için nefsin şikâyetlerini dillendirmenin, onları ifade etmenin bir anlamı olur mu? Bu onları bastırmak değildir arkadaşlar; bu şudur: gerçekten çok gereksiz şeylerle uğraşıyor şu benliğim diyebilmektir. Çok manasız şeylerle kendini meşgul ediyor, bir de beni de meşgul etmeye çalışıyor — bunu fark etmektir. Bunu fark ettiğimiz için biz aslında ibadette huzur buluruz. Ama ibadette huzur bulmamız için, bizi huzursuz eden şeyin ne olduğunu bilmek durumundayız. Beni huzursuz eden şey nedir? Eğer onu bulabilirsem, o zaman gerçek anlamda Allah’ın huzurunda huzuru bulabilirim.
Bilgenin Hikâyeyi Dinlememesi
Ama beni huzursuz edenin, benim gerçek kendim olduğunu zannedersem, sürekli o şikâyet eden, memnuniyetsiz olan, bir şeylerin olması gerektiği gibi gitmediğini düşünen, sürekli bir şeylerin değişmesi gerektiğine inanan, bir şeyler değişmediğinde “ben şimdi nasıl mutlu olacağım, ben şimdi böyle bir durumda nasıl huzurlu olabilirim” diyen bir benliğin farkına varmamız gerekir. Onun farkına varabilirsek ancak huzuru bulabiliriz. Yoksa dikkat edin, hepimizin zihninde sürekli plaklar dönüyor, sürekli hikâyeler dönüyor. O hikâyelerle biz nasıl huzuru yakalayabiliriz?
Bir bilgenin kısa bir ifadesini okuyacağım: bir dıştaki insan vardır, bir de içteki. Bazen insanlar şöyle der: “ya işte içimi bir bilseniz.” Hâlbuki içinin dış olduğunun farkında değiliz; çok derin bir içi olduğunu düşünür ama hâlbuki tamamen dışta yaşar. O yüzden bilgeler hiçbir zaman bir insanın hikâyesini dinlemeye teşnedirler değillerdir; kimsenin hikâyesini merak etmezler. Bakın biz neyi merak ederiz çoğunlukla? Birbirimizin hikâyesini merak ederiz: “ne yaşadın, evlendin mi, çoluk çocuğun oldu mu, boşandıysan niye boşandın, o mu suçluydu, sen mi suçluydun, nasıl evlendin, nasıl böyle bir evlilik yaptın, nasıl böyle yanlış kararlar verdin veya çok mu şanssızlık yaşadın.” Tabii ki hepimizin o egosu, kendi hikâyesinin nitelikli, özel, orijinal, dinlenebilir olmasını arzu eder ve hepimiz kendimizi o hikâyenin içinde tanımlarız.
Hâlbuki hiçbir bilge, hiçbir hakiki insan sizin hikâyenizi dinlemek istemez — tırnak içinde söylüyorum arkadaşlar, nezaketen dinlerler — bu size önem vermedikleri için değil, sizi kıymetsiz gördükleri için değil, size değer vermedikleri için değil; aksine gerçek anlamda size değer verdikleri için hikâyenizi dinlemek istemezler. Aslında şunu demek isterler: sen bu hikâyeyi bırak, bu senin hikâyen değil, sen bu değilsin, sen bu hikâyenin ürettiği kimlik değilsin, sen bu hikâyeyi bırak, sen gerçek kendini hatırla. Çünkü ben senin bu hikâyeni düzeltsem de, hikâyen bir yerlerde zaten yamulacak; başka bir çaren yok, hikâye her zaman yamulur. Eğer kendini o hikâyenin inşa ettiği kişi zannediyorsan, hikâye hiçbir zaman düzgün gitmeyecektir.
O yüzden bir bilge sizin kişilik hikâyenizi dinlemeyi tercih etmez; çünkü sizi onun içinde, kendisi de onaylayarak hapsetmek istemez. Bir ermişe gidin, binlerce acınızı anlatın; size şöyle demez: “Aa gerçekten çok acı çekmişsin, yüreğimi sızlattın.” Bunu size demez. Neden? Çünkü derse, sizin tabutunuza bir çivi daha çakmış olur; sizi biraz daha kilitlemiş olur, biraz daha sizi kendi hikâyenizin içine gömmüş olur, içinde olduğunuz hikâyenin bataklığına biraz daha sokmuş olur. Sizin hikâyenizi dinlemek istemez; bu umursamadığı için, vakti olmadığı için, küçümsediği için, değer vermediği için değil. Siz o hikâyenin öznesi olmadığınız için bunu dinlemek istemez. O yüzden kendimizi tanımladığını düşündüğümüz hikâyelerimize fazla sarılmayalım. Hatta şunu demek isterim: hiç sarılmayalım. O bir hikâye, o bir olgu.
Hikâyemiz Bizi Tanımlamaz: Aynı Öz, Farklı Hikâyeler
_(Soru: Hocam bir şey söyleyebilir miyim? O zaman ne kadar herkes bizimle aynı değil? Hikâyemiz olmadan hepimiz aynı; bundan biri rahatsız mı oluyor?)_
Hayır, düşündüm de şimdi — evet, aynıyız, biriz. Aynı olmamak yani, ne diyeyim, farkındalığımız hikâyemizden gelir. Ego diyor ki: ayrı bir hikâye olsun, yani ayrı ol; ben İsmail, o İsmail olmasın; o Kemal, bu Kemal olmasın, biri “Mustafa Kemal” olsun demiş, başkasına başka şeyler demişler; değil mi arkadaşlar? Aynı olmasın, çünkü ego aynı olmak istemiyor. Ego kendi kendine bir şey olduğunu düşünüyor, olmak istiyor — özünde de yani. Özde biriz, nihai özde biriz, o nihai noktada.
O noktaya gelinceye kadar gene farklılıklar hissediyoruz ama nihai noktada biriz. Hz. Mevlana’nın dediği gibi, biz ayrı testilerde bulunan sular gibiyiz; işte bu testinin suyu, şu testinin suyu diye ayrı ayrı testiler görülüyor değil mi? Testi kırılınca ne olur? İçindeki su birleşir. Aynıyız. Ama egomuz diyor ki “ben Ruh’unla mı aileyim, böyle sıradan, yüzeysel, şu, bu falan.” Değil mi? Evet, özde aileyiz, özde biriz. Ve hikâyemizi bizi tanımlayan, bizi şekillendiren, bizi inşa eden, bizi biz kılan şey olarak algılama tuzağına düşmemeliyiz. Modernizmden biz bu konuda çok büyük bir kazık yemişiz arkadaşlar, hele bu son yüzyılda; herkese kendi hikâyesini ürettirmek, herkese kendi hikâyesi olduğu konusunda yüklemede bulunmak. Ve herkese de “benim hikâyem ne, ben geldim buraya ne anlatacağım” değil mi? Yani bir İsmail olmalı, kendine göre bir dramı olmalı, bir hikâyesi olmalı. Hâlbuki bu, benim gerçek varlığımın bu dünya formunda, bu dünya sahnesindeki bir rolünden ibarettir. İsmail kalmayacak bir gün; o bir süreç, o bir hikâyeydi.
_(Bu noktada bir dinleyicinin özde çok kötü davranmış insanların durumuna dair bir sorusu veya itirazı olduğu anlaşılıyor; ses kaydı kalitesi nedeniyle bu bölüm tam olarak çözülememiştir.)_
Bak, henüz daha özün farkında değilsin. Özde dediğin şey psikoloji değil; öz, Allah’tan bir ruhtur, ondan bir ruhtur. Bakın tekrar hatırlatıyorum, Kur’an’da Hazreti İsa ile ilgili geçen tabir: “Allah’tan bir kelime ve ondan bir ruhtur.” Psikoloji değil, duygular değil, arzular değil. O yüzden hikâyenizi paranteze almayı unutmayın. İbadet nedir? Hikâyeyi paranteze almak. Hatta her namazda parantezi boşaltacaksınız; anlatabildim mi? Her namazda parantezi boşaltacaksınız.
_(Konuşmacının burada bilgenin hikâye dinlememesi ile özün hatırlanması arasında bir bağ kurduğu, ancak ses kaydı kalitesi nedeniyle bu geçişin tam olarak çözülemediği bir bölüm var.)_
Dünyanın en günahkâr insanı kendi özünü hatırlasa, üzerinde tek bir günah kalmaz, o anda kalmaz. Eğer biz gerçekten kendimizi hatırlasak, gerçek öz varlığımızı, kendimizi bildik bileli günah içinde yaşamış olsak, kendimizi hatırladığımız anda bütün günahlar dökülür. Çünkü bunlar öze ait değiller; sen özünü idrak ettiğinde onların neye ait olduğunu da görürsün, ve onlar olmadığını da görürsün.
Kendini Hikâyeyle Sınırlamamak: “Allah’ın Kulu”yuz
O yüzden bizim kendimize bakan yönüyle üzerinde duralım konunun. Kendi kimlik ve kişiliğinizle ilgili hikâyeleri çok fazla değerli görmeyin; onlara çok değer biçerseniz, onlara çok anlam yüklerseniz, o zaman kendinizden uzaklaşırsınız. Bakın dinin insanla ilgili kullandığı genel terminoloji nedir? Allah’ın kulu. Neyiz hepimiz? Allah’ın kuluyuz. Bakın ne güzel bir tanım değil mi? Hepimiz Allah’ın kuluyuz. “Ben Allah’ın kuluyum ama, dur, ben farklı bir kulum, dur sana hikâyemi anlatayım” — değil mi, hemen başlıyor. Hâlbuki hepimiz Allah’ın kuluyuz. Ama bu egoya ne geliyor? Tatsız tuzsuz bir şey geliyor: “hepimiz mi Allah’ın kuluyuz, böyle bir şey olur mu” diyor.
Hatta bakın giyimimizde kuşamımızda bile bir özellik, bir özgünlük, bir farklılık üretmeye çalışıyoruz değil mi? Eski kadim topluluklarda mesela giyim konusunda çok standart şeyler vardı, herkesin dış giysisi genellikle aynıydı. Neden? Çünkü sen neyin üzerinden bir hikâye üretmeye çalışıyorsun? Bedenin üzerinden mi, giyimin üzerinden mi? Neyin üzerinden hikâye üretiyorsun? Hep sahte şeyler. O yüzden bu dünyadaki maceramız, bizim kimliğimizin, varlığımızın oluşturucusu, inşa edicisi, tanımlayıcısı değildir. Bir şeyler yaşadım bu dünyaya geldiğimde, bu kadar.
Ben çok şunu duyarım ve eskiden garipserdim, artık anlıyorum: “benim yaşadığım bu acıyı yaşamış olan biri var mıdır?” Herkes şunu bekliyor: yoktur. Yoktur — “sen en büyük acıyı yaşadın.” Hatta diyorum ki ben senin yaşadıklarının onlarca, yüzlerce katını yaşamış insan biliyorum; bir kısmında diyorum ben yaşadım, bunların hiçbirinin önemi yok. Diyor ki “sen beni onaylamıyorsun, sen beni normalize ediyorsun.” Bu çok sahte bir egodur arkadaşlar, çok garip bunlar. Herkes kendi acısında özel olmak istiyor, herkes kendi öznel yaşamında farklılık bekliyor. Bunu bekleyeni fark etmeye ihtiyacımız var. Çünkü bakın biz ne yapıyoruz? Sürekli kendimizi bunun üzerinde inşa etmeye çalışıyoruz.
Bu şuna benziyor: çok güzel bir eviniz var, mükemmel bir eviniz var, bahçeli, tabiatın içinde mükemmel bir eviniz var; nasılsa bir gün böyle bir sabah kalkıyorsunuz, kendinizi evsiz barksız hissediyorsunuz ve fay hattı üzerinde, kumların üzerinde bir ev inşa etmeye çalışıyorsunuz — kumdan evler inşa etmeye çalıştığımızı düşünüyoruz. Biz buna benziyoruz; gerçek evimizi unuttuk çünkü. Gerçek evimizi unuttuğumuz için bu geçici olan dünya hayatındaki hikâyeye çok fazla tutunuyoruz. Neden? Çünkü ona tutunmazsan elinde ne var? Başta bir şey yok değil mi, neye tutunacaksın, sanki bir şey yok? Bu sefer başlıyorsun: “ben eskiden böyleydim, sonra şu konuyla ilgilendim, sonra şu konuya merak sardım, sonra şu eğitimlere katıldım, şunları öğrendim.” Hikâye üstüne hikâye bina ediyoruz. Neden? Çünkü ego diyor ki elinde bir şey yok, bir şey üretmek zorundasın. Ne var elinde? Bir doğmuşsun, bir anne baban var, onlarla ilgili bir hikâyen var, yaşadığın olaylar var vesaire var. Hemen onu bir kimliğe dönüştürüyorsun, “tamam şimdi ben buyum” diyorsun artık. Hâlbuki sen bu değilsin.
Dıştaki İnsan, İçteki İnsan (Hz. Yusuf Örneği)
Ne dedi Allah, Hazreti İsa için? “Allah’tan bir kelime ve ondan bir ruhtur” dedi. Bir de öbür hikâye var: “Meryem oğlu Mesih.” Bakın öyle demedi; o bir hikâye kısmı. Asıl nedir, İsa’nın tanımı nedir? Bahsettiğimiz tanımdır. Bir de onun hikâye kısmı var: Meryem oğlu Mesih’tir, işte bir mağarada veya bir ahırda doğmuştur, şu olmuştur bu olmuştur; o da bir hikâye, değil mi? Ama İsa neyle tanımlanıyor? Bahsettiğimiz tanımla. Biz hikâyeyi inkâr ediyor muyuz? Etmiyoruz; ama ben, benim deneyimlediğim bir hikâyecik. Ama ben o değilim. Bir tiyatroda oynadığınız bir rol gibi, o kadar. İşte bir insan tiyatroda oynadığı bir rolü kendi kimliği olarak tanımlar mı? Değil mi? Tıpkı bunun gibi. Ne yaparız? O rol biter ve onun kostümünü çıkarırız; artık o tiyatro oyunundaki roldeki isim değiliz, onunla kendimizi tanımlamıyoruz artık. Ama öyle bir oyunda oynadık, öyle bir serüvenimiz de geçti değil mi? Ama ben neyim? Allah’tan bir kelime ve ondan bir ruhum, bu kadar. Gerisi, tabii ki o rolü elinden geldiğince iyi oynamaya çalışacaksın ama sen o rolün öznesi değilsin. Bunu asla kaçırmamak gerekiyor.
Tekrar bu bölümü okuyayım: bir dıştaki insan vardır, bir de içteki. İlki dünyada yaşar ve onun çekimine kapılır; oysa ikincisi Allah’a bakar ve onun huzurunda bir yakarış üzere yaşar. Evet, ilki, yani dıştaki insan, yani bizim beden ve zihin olarak tanımladığımız, beden ve psikoloji olarak tanımladığımız yanımız, dıştaki yanımızdır. Bunu yine Hz. Mevlana’nın bir pergelin sabit ucuyla hareketli değişen ucu metaforunda da görebilirsiniz.
Pergelin Sabit Ucu ve Hareketli Ucu
O sabit uç nedir? Senin değişmeyen özündür, senin değişmez öz varlığındır; yani “ben varım” hakikatidir, Allah’tan bir kelime ve ondan bir ruh olma gerçekliğidir. Bu sabittir. Diğeri bir değişime tabidir; daire neyi sembolize eder? Bir süreci ve bir değişimi sembolize eder. O değişecektir, bir süreç yaşayacaktır: işte çocukluğu olacaktır, anne babası olacaktır, gençliği olacaktır, mesleği olacaktır, yaşadığı olaylar olacaktır, ilişkileri olacaktır, ilişkileri içinde değerli hissettiği durumlar olacaktır, değersiz hissettiği durumlar olacaktır, sevildiğini hissettiği anlar olacaktır, sevilmediğini hissettiği anlar olacaktır, kendini başarılı veya başarısız bulduğu anlar olacaktır. O, pergelin hareketli ucudur. Ama bir de sabit ucu var. Bizim durumumuz ne? Sabit ucumuzu fark etmeden daire çizmeye çalışıyoruz; hiçbir zaman o daire tamamlanmıyor, dikkat ederseniz. Çünkü sabit ucu olmazsa daire çizilemez. Mesela kendi öz varlığını idrak etmeyen hiçbir insanın bu dünyadaki serüveni bitmez; ya memnun olmaz, intihar etmek ister, “ben mutlu değilim, ben böyle bir dünyada hoşlanmıyorum” der. Ya da işte insanın her istediği de dünyada olmuyor, “ne yapacaksın” der. Yani ne olur? Aslında daire bir türlü tamamlanmaz. Neden? Çünkü sabit uç yok. Sabit ucunuz olsa, şu an size ölüm gelse, dersiniz ki “daire tamamlandı burada, hadi bana eyvallah.”
_(Soru: Hocam, ne olmadığımızı yine bir şekilde düşünebiliyoruz ama ne olduğumuz konuda bana orası hiç oturmadı.)_
Tabii, ne olduğunuz, evet, düşünerek bulamazsınız. Düşünerek bulunacak bir şey değildir ama düşünmemizin eline şunu verebiliriz: ben mutlak varlığa ait, onunla var olan, ebedi ve sonsuz bir varlığım. Bunu aklımıza bir ipucu olarak verebiliriz; ama onun manasını, hakikatini, mahiyetini idrak edince anlayacağız.
_(Bağlantı kesintisi: “Görüntü gitmişti, ben de yine telefonla bağlanıyorum” şeklinde teknik bir aksaklık yaşandığı anlaşılıyor, kayıt buradan devam ediyor.)_
Bir dıştaki insan vardır, bir de içteki. Dıştaki insan dünyada yaşar ve onun çekimine kapılır. Oysa içteki insan Allah’a bakar, onun huzurundadır ve ona yakarış üzere yaşar. İlki, ikincisinin zararına tasvip edilmemelidir; ilki ikincisinin zararına tasvip edilmemelidir. Dünyada ne yaşamış olursam olayım, yaşanabilir, olabilir; hiçbir dram yok, hiçbir travma yok, abartılacak hiçbir hikâye yok. Ben Allah’a aidim, ondan gelip ona giden bir yolcuyum. O zaman bakın ne yaptım? Dıştaki insanı referans hâline getirmedim; neyi referans kıldım? İçteki insanı, öz varlığını. Biz ne yapıyoruz? Dıştakini tasvir ediyoruz: “sen benim neler yaşadığımı biliyor musun?” Ben senin neler yaşadığını biliyorum ama sen kendinin kim olduğunu bilmiyorsun. Aradaki fark bu. Yani bilge bizim ne yaşadığımızı bilir, ama şunu da bilir: sen kendinin kim olduğunu bilmiyorsun. İşte bize onu hatırlatmaya çalışır, bize o konuda farkındalık sağlamaya çalışır. Yoksa bizim hikâyemizi onaylamakla bize vereceği hiçbir şey yoktur.
Hz. Yusuf’un Referans Aldığı İnsan: İçteki İnsan
Bugün bütün edebiyat eserlerine bakın, yüzde doksanından fazlası dıştaki insanın hikâyelerinden ibarettir; herkes şimdi daha güzel hikâye yazıyor diye bakıyor. Ama asıl olan şey içteki insanı anlatmaktır. İçteki insan, örneğin bakın, Yusuf suresine, Hz. Yusuf neyi referans alıyor? İçteki insanı referans alıyor. Biz dikkat edin Yusuf suresini bile okurken “işte Yusuf’un başından neler geçmiş, ne acılar yaşamış” falan diyoruz. Çünkü hikâyeciyiz, hepimiz hikâyeci hâle getirilmişiz. Hâlbuki neye bakmamız gerekir? Ne kadar mükemmel bir kıssaysa, o kadar çok şey yaşadığı hâlde hikâyenin hiçbir yerine tutulmamış, hikâyenin hiçbir yerine takılmamış, hikâyenin hiçbir yerinde kendini mağdur, şanssız görmemiş, hikâyenin hiçbir yerine tutuk bir hâlde bağlanmamış ve kendisini asla birçok imkânı, birçok şansı kaçıran biri olarak görmemiş. Hapishanede şunu demiş mi mesela: “hayatımı mahvettiler”? Var mı böyle bir şey? Yok.
“Peki hocam şöyle diyebiliriz: toplumda yaşıyoruz.” “Toplumda yaşamayalım.” Hayır hayır, bütün manada. Ancak anlamda, hani o kıssada geçiyor ya, bize birileri kötülük yapabilir; kötülük dediğimiz anlamda, Hazreti Yusuf’a da o anlamda baktığında kardeşleri onu kuyuya atıyor, ölüme terk ediyor; ama onlarla karşılaştığında orada bir şeyi yok yani, davası yok onlara. Neden? Çünkü hikâyeye tutulmamış. Biz şimdi ne yapıyoruz? Biri bize bir kötülük yapıyor, “Allah onu önüme çıkaracak” diyoruz, “o önüme çıkacak, o belasını bulacak” diyoruz. Neden? Çünkü hikâyeye tutuluyoruz; o hikâye çok önemli çünkü. “Ya belasını bulmalı, ya Allah ona müstehakkını vermeli, ya böyle bir gün önüme gelip böyle bana muhtaç olduğunu Allah ona yaşatmalı” falan. Ne yapıyoruz böyle? Hikâyeye tutunuyoruz. Yusuf suresini okurken bile “o hikâyenin üzerine bak” diyoruz, “Hz. Yusuf böyle yaşamış, sen de yaşayabilirsin, tahammül edeceksin” diye bakıyoruz. Hâlbuki Hz. Yusuf suresi bize şunu anlatıyor: başından bir hikâye geçebilir ama sen o hikâyenin öznesi değilsin.
Bakın çok ilginçtir: Hz. Yusuf kıssasında en son işte annesi gelir, babası gelir, birbirlerine kavuşurlar, kardeşleri gelir, hatalarını anlarlar, tövbe istiğfar ederler; işte Hz. Yusuf Mısır’da önemli bir konumdadır. Bakın orada ne diyor biliyor musunuz? “Teveffeni müslimen ve elhikni bis-salihin” — “beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat.” Budur asıl olan şey; gerisi hikâye. “Sen benim neler yaşadığımı biliyor musun?” Kimin? Sen kimsin? Sen kimsin, sen kendini neyi yaşayan bir özne olarak algılıyorsun? Bakın ben kimim, bu yüzden bu soru çok önemlidir. “Sen benim neler yaşadığımı biliyor musun” — bu söz, bu cümle baştan sona sakattır. Neden? Çünkü buradaki “ben”, kendisini yaşadıkları üzerinden tanımlayan bir “ben”dir. Aslında sen bunları yaşamadın; sen bunların içinde kayboldun, sen bunları yaşayan biri değilsin ki, sen bunlara maruz kalan birisin, sen yaşadıklarının mağdurusun, sen yaşadıklarının şahidi değilsin. Yaşadıklarının şahidi olabilirsen, o zaman o şahit olduğun olaylar içine girer — işte Hazreti Yusuf da öyle. Ama yüce olan kıssası nedir? Hakiki anlamda Hz. Yusuf’un şahitlik yaptığı olaylardır; yaşayıp şahitlik yaptığı olaylardır. Ve hepsine tam olarak, hakiki olarak şahit oluyor değil mi arkadaşlar? Peki bu şahitliğin farkında mıydı? Evet, farkındaydı.
Kötülüğe Karşı Tutum: Hz. Yusuf Kıssasından Ders
Evet, bitireyim. Ne dedik? Dıştaki insan, içteki insanın zararına tasvip edilmemelidir; olması gereken şey tersidir. İçteki insanı tasvip edeceğiz. Yani ben neyim? Ben varım. Ne anlamda varım? Mutlak varlığın var ettiği ve hiçbir olayın, olgunun, ilişkinin, durumun bozamadığı, mağdur edemediği, zarar veremediği bir varlığım; zaman ve mekândan bağımsız bir varlığım. Allah’a aidim ve ona dönüyorum. Her zaman bunu tasdik etmek zorundayız. Bakın bizim geleneğimizde güzel bir ifade: bir insanın vefatını duyduğunda ne denir? “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.” Yani ne tasdik edilir? Asıl hakiki insan tasdik edilir; zaten Allah’tan gelmişti, ona gitti. Ne güzel. Bakın bir insanın dünya hayatındaki en önemli durumun başında ne gelir? Ölüm gelir. Ölüm karşısında biz gelenekte neyi ifade ediyoruz? Hakiki olanı tasvip ediyoruz; diyoruz ki onun ölümü, ya o onun dünyevi düzeyde, zahiri düzeydeki hikâyesidir; has olan bu değil, ondan gelmiş ve ona gitti, ne güzel. Neyi tasvip ettik, neyi tasdik ettik, neyi temel aldık? Hakiki olanı temel aldık.
Ama biz ne yapıyoruz? Her ölüm “erken”dir: “işte yaşı kaçtı, neden öldü, şunu yapsak ölmez miydi” — bir sürü hikâye üretiyoruz, “bir şeyde yaşayamadı, tam rahat edecekti, gitti.” Peki sen neyi tasvip ediyorsun burada, neyi referans alıyorsun kendi hayatına bakarak, neden dolayı bu kadar huzursuzsun ki yüzün niye gülmüyor, niye huzurlu değilsin? Çünkü bir hikâye seni çökertmiş, bir hikâye seni kuşatıyor, bir hikâye sana kendisinin sen olduğunu zannettiriyor. Ben hikâyenin içindeyim zannediyorum, hâlbuki ben hikâyenin öznesi değilim. O zaman neyi tasdik etmeliyim, neyi ikinci derecede görmeliyim, bunu ayırt etmek durumundayız. Bunu ayırt edemediğimiz için biz sorun yaşıyoruz.
Dindar insan nedir? Dindar insan, kendi asli hakiki öz varlığını tasdik eden ve o dıştaki kimliğini geçici olduğunun bilinciyle göreceli hâlde değerlendiren insandır. “Şunları mı yaşamışım? Olabilir ya, on bir kardeşim beni kuyuya atmış, iftiraya uğramışım, haksız yere hapse atılmışım, olabilir kardeşim, ne var ki bunda, ne var bunda?” Ama içeride bir “ben” diyor ki “ama öyle olmuyor” diyor; bakın sürekli kendini dayatmaya çalışıyor: “ama ben çok acı çekiyorum, ama ben haksızlığa uğradım, ama ben niye bunu yaşıyorum ki, ben bunu hak edecek ne yaptım ki.” Sürekli bakın kendi hikâyesini ve kendi argümanlarını bize dayatmaya çalışıyor: “kardeşim hak etmedim.” Bunu hak edecek de hiçbir şey yapmadın ama böyle bir hikâyeyi yaşadın; var mı itiraz? Varsa itirazınız arkadaşlar, siz yanlış birini tasdik ediyorsunuz demektir; itirazınız olmayacak. Varsa içeride bir itirazınız, o itiraz edeni bulmalısınız; o sizin başınızın belasıdır, çünkü o hep itiraz edecek.
Biz Müslüman kendimizi tanımlayan insanlar, Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğuna inanırız; ama ilkelerimizi mesela Kur’an ne kadar belirliyor? Önce kendime söyleyeyim, mesela onu bilmiyorum hocam, yanlış. Kur’an der ki: kötülüğü iyilikle, güzellikle karşılayın. Yani siz herhangi bir kötülükle karşılaşabilirsiniz, kötülüğe de maruz kalabilirsiniz, haksızlığa da uğrayabilirsiniz; onu karşılayın, belki farkında değil, siz ona güzellikle muamele edersiniz. Sonundaki süreçlerde düşmanlar bile dostlara dönüşebilir diyor bu ayet. Bu da aslında dıştaki insanın bir hikâyesidir; kötü bir hikâye değil ama dıştaki insanın hikâyesidir. Yani diyelim ki kötülüğe iyilikle karşılık verdin, hatta iyi bir insan oldun, herkes sana iyi davranmaya başladı — bu zaten sathi bir anlayış, bunlar hep hikâye arkadaşlar. Gerçek ne? Allah’a aitsin, onunla varsın, onda varsın ve ona doğru giden bir yolculuğun içindesin. Bu kadar.
İşte iyi davransak insanlar da bize iyi davranır mı? Bu bir hikâye; bunun da cevabı olabilir ama bu hikâye kısmı. Veya “niçin hep olumsuz şeylerle karşılaşıyorum?” Hikâye bu. Çok mu arıyorsun cevabını, çok lazım olan bir şey mi? Şimdi sen bir yolculuk yapıyorsun, en sevdiğin kişiye doğru gidiyorsun, yağmur yağmış. Şimdi bu yağmur niye yağdı, bu yağmur nereden geldi, çok mu düşünürsün? En sevdiğin insana kavuşacaksın; çok mu düşünürsün “niye yağmur yağdı üzerime, nereden geliyor, Balkanlar’dan mı geldi, öbür taraftan mı geldi?” Çok mu düşünürsün, çok mu önemli? Değil. Gerçek hikâyenizi unutursanız — o gerçek hikâyemiz nedir? Ondan gelip ona gidiyor oluşumuz. Bu hakikattir; ama öbürü göreceli bir şeydir. O yüzden Hz. Yusuf’ta ne anlatılıyor kıssada? Şu anlatılıyor: Yusuf Allah’laydı, Allah da Yusuf’laydı, bitti. Gerisi hikâye kısmı: Züleyha varmış da âşıkmış da falan olmuş, falan olmuş, o da önemli, kötü bir şey değil ama göreceli bir değeri var. Onu asıl yerine koyarsanız, o zaman kendi kendinize haksızlık etmiş olursunuz. Evet, teşekkür ediyorum hocam. Geçiyor.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - “Onların başına bir musibet isabet ettiğinde, ‘biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz’ derler” mealinde bir ayete atıf yapılıyor; sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir. - Hz. İsa hakkında Kur’an’da geçen “Allah’tan bir kelime ve ondan bir ruhtur” ifadesi doğrudan aktarılıyor ve bunun bütün insanlar için geçerli olduğu vurgulanıyor; sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir (Nisa suresi 171. ayetin meali olduğu bilinmektedir, ancak metinde teyit edilmediği için başlığa eklenmemiştir). - Hz. Yusuf’un duası mealen aktarılıyor: “Beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat” (Arapça aslı “Teveffeni müslimen ve elhıkni bis-salihin” olarak telaffuz ediliyor); sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir (Yusuf suresi 101. ayetin meali olduğu bilinmektedir, ancak metinde teyit edilmediği için başlığa eklenmemiştir). - “Kötülüğü iyilikle, güzellikle karşılayın” mealinde bir ayete atıf yapılıyor; sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir. - Cenaze arkasından okunan “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” ifadesine (metinde “İnnedillah ve inneyle ihraci ol” şeklinde telaffuz edilmiştir) atıfta bulunuluyor; sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir.