İhtiyaç Nazarı ve Gerçek İnsan Olmak

Kısa Özet

Sohbette, aleme ihtiyaç nazarıyla bakmanın insanı nasıl rahatsız ve gergin kıldığı; buna karşılık gerçek dost olmanın, gerçek insan olmanın psikolojik düzeyden ruhsal düzeye (miraç) bir geçiş gerektirdiği anlatılıyor. Hz. Yusuf örneği üzerinden "problemsiz insan" hali, namazın zahiri ile hakikati arasındaki fark (ceviz misali) ve nefsin/benliğin gizli tuzakları işleniyor. Devamında yol bilinci, insanı hakikatten alıkoyan iki temel engel olan benlik ve dünyevilik; Zuhruf suresi bağlamında imtihan sırrı ve gerçek izzet-i nefsin dünyaya karşı gösterilmesi gerektiği vurgulanarak sohbet tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Dost aranmaz, dost olunur; gerçek dostluk bir arayış değil bir hâldir.
  • Yol almayı temelde iki şey engeller: kişinin benliği (kibri) ve dünyayı gaye edinmesi (dünyevilik).
  • Gerçek izzet-i nefis insanlara karşı değil, dünyaya ve dünyevi olana karşı gösterilir.

İhtiyaç Nazarı ve Dostluk: Maydanoz Tarlası Hikâyesi

Şimdi aleme ya ihtiyaç nazarıyla bakarız ya da tecrübe ve şahit olarak bakarız. Şimdi aleme ekseriyet itibariyle ihtiyaç nazarıyla bakıyoruz. Peki bu durumda ne yapacağız? Şunu yapacağız: Bir, kendi ihtiyaçlarına karşı açık, şeffaf ve dürüst olacaksın. Neye ihtiyacın varsa onu göreceksin. Anlatabiliyorum. Hani Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi var, bununla ilgili bir sürü şey var. Ayrı bir konu, öyle genelleyemeyiz. Herkes öznel olabilir, farklı kalemler farklı derecelerde arzu edilebilir. Anlatabiliyorum. Mesela bir insan diyelim ki evlilik ilişkisinde duygusal paylaşıma ihtiyaç duyar. Öbürü cinsel hayata daha çok ihtiyaç duyar. Öbürü kendi imajını, kendi toplumsal statü ve kimliğini destekleyecek bir kimse arar diyelim evliliğinde. Kişinin bunu anlaması lazım: Ben evliyim de neye ihtiyaç duyuyorum? Buna karşı kişi kendine açık olacak. Hayatta da böyle. Hayatın her düzeyinde. Ben hayatta neye ihtiyaç duyuyorum?

Geçen birisi bir bahis getirmişti dostlukla ilgili. Mesela iyi dost kimdir? Herkes iyi dostun tarifini yapar ama iyi dost yok, işte hikâyeler anlatılır. O meşhur maydanoz tarlası hikâyesi vardır. Bilir misiniz, bilmiyorum. İşte biz demiş, bir tokat yüzünden maydanoz tarlasını sökmeyiz diye böyle bir hikâye. İşte bir adam varmış, bir de oğlu varmış. Oğlu dermiş ki: Baba, benim çok arkadaşım var, işte her gün birileriyle dolaşıyor, konuşuyorum diyor. Baba da dermiş ki -baba da bir numara olabilir- diyormuş ki: Oğlum, o kadar çok dostun arkadaşın olması çok zor. Sen iyi düşün, bunların hepsi dost arkadaş olmayabilir. Oğlu: Yok, böyledir demiş.

Bir gün demiş ki: Baba, bana borçlu olan biri geldi, onunla tartıştık, kavga ettik, ben de onu vurdum, öldürdüm demiş. Adam da demiş: Çuvala koydum, git demiş, bunu bir arkadaşına götür, şey yapsın. Hani böyle mevzuyu kapatsın, örtsün falan. Bu gitmiş, bütün arkadaşları kapıyı kapatmışlar. Güle güle demişler, bu bizi aşar. Gelmiş, demiş ki: Baba, hiç kimseye yaptıramadım demiş. Neyse dönmüş. Babası demiş ki: Tamam oğlum, falan yerde bir kürkçü var demiş, ona götür, benim selamımı söyle. O da oraya gitmiş, demiş: Babam selam söyledi, böyle bir problem oldu. Tamam tamam demiş, uzatmaya gerek yok, hemen gel demiş. Gitmişler bir tarlaya, kazmışlar tarlayı, işte onu gömmüşler çuvalı, üzerine de maydanoz ekmişler.

Tamam mı? Ne oldu demiş babası. İşte böyle böyle oldu baba demiş. Ha demiş, güzel demiş. Birkaç gün geçmiş. Birkaç gün sonra demiş ki oğluna: Git, onun demiş sırtına, arkadan yüzüne veya ensesine bir tokat indir demiş. Olur mu? Ya oğlum, indir demiş, sen ne yapacaksın? Gitmiş bir tane ensesine okkalı bir şaplak indirmiş. O da dönmüş, demiş ki: Oğlum git babana söyle, biz bir tokat yüzünden demiş maydanoz tarlasını sökmeyiz demiş. Tamam mı? İşte falan.

Bunu dinleyen bir numara vardı. O diyor ki: Ama adam suçu örtmüş diyor, suç değil mi falan? Hâlbuki kıssadan hisse alacaksın. Şimdi burada mesela ne yapıyoruz biz? Dikkat et. Aslında dost arayışı içindeyiz. Anlatabiliyorum. Hâlbuki daha doğru anlayış nedir? Dost olmaktır. Sen dost olursun, dost aramazsın. Dost bulursan da Allah razı olsun dersin, onun adına sevinirsin. Ama dikkat et, biz hepimiz dost arıyoruz mesela, değil mi? Peki gerçek bir dost olup olmadığımızı acaba ne kadar tartıyoruz, ne kadar bunu analiz ediyoruz, değil mi? Sen gerçek bir dost olursun, dostluk yaparsın, gerçek anlamda insanlarla dost olursun, senin için mesele tamam olmuştur. Bir insan da sana dost olur, ona da müteşekkir olursun, onun adına sevinirsin, dostluk yaparsın. Anlatabiliyorum.

Ama insanın sorması gereken şudur: Ben gerçekten insanlara karşı dost muyum? Gerçekten o dostluğun gerektirdiğini, onun içini dolduracak nitelikte mi davranıyorum diye kendimize sormamız lazım. Bu benim dost olmakla ilgili bir vasfım mı, öyle mi olur? Yoksa ben niye etrafta dost arayayım, hiç dost yok mu diyeyim? Yoksa yok yani. Veya varsa da vardır yani. Bu beni niye bu kadar geriyor ki yani? Değil mi?

İnsanlık Ölmüş mü? Kendi Nazarımızla Yüzleşmek

Bak neyle bakıyor oluyoruz biz? İhtiyaç nazarıyla baktığımızda geriliyoruz, rahatsız oluyoruz. Ne biçim bir dünya diyoruz, insanlık kalmamış diyoruz. Ben kalıplaşmıştım bunu. Tam bu mealde midir bilmiyorum ama hadis: Hani "dünya mahvolmuş, insanlık ölmüş" diyen, kendisi için ölmüştür diyor. Yani şimdi insanlık ölmüşse sen neredesin o zaman? Değil mi? Yani sen insan isen insanlık ölmemiş demektir. Sen insan isen insanlık ölmemiştir. Sen ölmemişsen de "insanlık ölmüştür" diye şikâyetçi, rahatsız veya öfkeli bir şekilde bu sözü söylemezsin. Ancak şunu dersin: İnsanlarda o insaniyetin hakikati, fıtratın idraki kaybolmuş dersin. Hani bunu "insanlık ölmüş, ne biçim bir dünya" diye bu şekilde anlatmazsın mevzuyu, değil mi?

Mesela diyelim ki güneşin etrafındaki bütün gezegenler karanlık. Ya bütün arkadaşlar karanlıkta mı diyor yani? Yoksa kendisi aydınlık ve aydınlatıyor mu? Değil mi? Dolayısıyla insanlık ölmüş mü ölmemiş mi, ne bileyim? Ben kendime bakarım; insanlığım ölmüşse zaten insanlık ölmüştür benim açımdan yani. İnsanlar sizi insan olarak değerlendiriyor mu? Çünkü "uzaylı, uzaylı" diyebiliyorlar. İşte bak o da ne? Şimdi ben eğer insan olmaya çalışırsam ve insan olabilirsem, çevremdeki insanlar beni insan gibi değil de "sen uzaylı mısın, ne biçim bir dünyada yaşıyorsun, sen çok safsın, hayatı bilmiyorsun" falan diyorsa, o onun perspektifidir, ona da hürmet edersin. Anlatabiliyorum. Yani o senin benim derdim değildir ki, değil mi? Ben ne yapayım, adam bunu aptallık olarak da görebilir, cehalet olarak da görebilir. Anlatabiliyorum.

Peki seninle ilgili midir bu? Değildir. Mesela sen bir tavuğa inek nazarıyla bak, değil mi, hiç rahatsız olur mu? "İnek" diye çağırsam rahatsız olmaz değil mi? Hayvanlar bile bizden daha akıllı olabilirler. Yani onun algısı o yani. Ya da anlıyor da bu anlamıyor deyip es geçiyorlar; belki öyle de olabilir değil mi, bilmiyoruz, onu da bilmiyoruz. Belki içinde çok derin bir bilinç var, "benim tavuk olduğumu bilmiyor, öküz diye çağırıyor" diyebilir yani. Dolayısıyla sen kendini nasıl algılıyorsan, nasıl idrak ediyorsan ve kendini hangi anlayış içinde görüyorsan budur. Bir insanın seni insan olarak tanımlamasının da bir önemi anlamı yok, küçümsemesinin de bir anlamı yok, yüceltmesinin de anlamı yok. Bunların senin varoluşuna, senin zatına dair bir nitelik değişimine sebep olması gibi bir durum söz konusu değil.

Gerçek İnsan Olmak: Bencillikten Arınmış Bir Varoluş

Bak dikkat et. İşte hani dedik ya, insan olmamızın altında bile aslında bencilce ihtiyaçlar yatabilir. "Ben insan olmak isterim, böyle insan olayım da etrafımda insanlar olsun, iyi bir organizasyon olsun, iyi bir sosyal grubum olsun" değil mi? Hâlbuki bunlar gerekli mi? Gerçek anlamda yok. Benim var... Hiçbir şey gerekli değil. Yok. Bir şey gerekli, o da gerçek anlamda insan olmamız. Ama tabii bu insan olmamız böyle basitçe toplumsal anlamdaki insanlığı da kastetmiyoruz. Böyle basit hümanizmi de kastetmiyoruz. En derin ve hakiki anlamıyla insan olmayı kastediyoruz.

Biz hakiki anlamda insan olsak hayatta hiçbir problem kalmayacaktır. Bize ait bir problem kalmayacaktır. Çünkü sen o nazarla bakmayacaksın ki, aleme ihtiyacın nazarıyla, mahrumiyetlerin nazarıyla bakmayacaksın ki. Gerçekten bir insan olmuş olacaksın. Bu insan olmak spiritüel, ruhsal bir dönüşümdür. O zaman sen insan olursun, ben insan olabilirim. Öyle olduğunda da hiçbir problem kalmaz.

Hz. Yusuf Kıssası: Problemsiz Bir İnsan Örneği

Hep aktarıyoruz: Hz. Yusuf'ta bir problem var mı? Oldu mu hiç problem? O kadar yaşadı, değil mi? Hiç problem etti mi? Hiç problem olarak gördü mü? Değil mi? Ne kadar çok şey yaşadı. Biz yüzde birini yaşasak problem edeceğiz. Peki problem nerede o zaman? Problem algıda ve idraktedir. O gerçek bir insan olduğunda onun için problem yoktu ama etrafında bir sürü problemli insan yok muydu? İşte kıskanç kardeşleri vardı, Züleyha vardı, oranın yöneticileri vardı değil mi, bir sürü şey vardı.

Mesela dedi mi ki: "Kardeşim ben namuslu bir adamım, nasıl bana iftira atıyorsunuz?" Bir de aslında mevzuyu biliyorlardı, çünkü Yusuf'un gömleği arkadan yırtılmış. Zaten orada akıllı adamlar diyor ki: Bakalım, gömlek önden mi yırtılmış arkadan mı yırtılmış? Bakıyorlar, arkadan yırtılmış. Buna rağmen hapse giren bizim Yusuf oluyor. Anlatabildim mi? Bak demiyor ki "şu insanlara bak, bir de gerçeği bildikleri hâlde gene hapse giren ben oluyorum." Dedi mi? Yok. Dedi ki: Sizin beni çağırdığınız şey ile hapis arasında mukayesede bulundum, hapis daha hayırlı diyor. Ve orada hapsi tercih ediyor.

Bak bundan dolayı şikâyet edip "hem namuslu oluyorsun hem namussuz damgası yiyorsun, hem senin masum olduğunu biliyorlar hem de masum değilmişsin gibi hapse atıyorlar" diye bir şey var mı o cevapta? En ufak bir zerresi yok. Peki biz niye Kur'an okuyoruz? Kur'an bize ne anlatıyor burada mesela? Bir Yusuf masalı anlatmıyor, değil mi? Bir insan hikâyesini anlatıyor. Gerçek anlamda bir insanın hikâyesini anlatıyor. O insanın hikâyesini ne kadar anlayabilirsek o ölçüde kendimize dönebilir ve kendi insanlığımızı keşfedebiliriz.

O zaman seni kardeşlerin kuyuya da atabilir, köle diye de satabilir, iftira da atabilir, herkes sana düşman ve düşük nazarıyla da bakabilir. Ama bak, sen nasıl bir hâldeymişsin, nasıl bir hâlde olabilirsin ki hiç kimsenin bu tür olumsuz tavır ve tutumlarından olumsuz biçimde etkilenmiyorsun. Bu nasıl bir şey acaba? Demek ki böyle bir şey var. Peki bu hayal mi? Adam süpermen mi? Yok, süpermen değil, insan. Biz insan altıyız yani. Onlar insan, onlar gerçek insanlar. Biz insan altıyız. İnsan altı nedir? Psikolojik düzeyde yaşamaktır. Ruhsal düzeyin idrakinde olmamaktır.

Miraç: Psikolojik Düzeyden Ruhsal Düzeye Geçiş

Onu görebildiğinde o zaman aşağıdan yukarıya doğru bir çıkış yaşaman gerekir. Şimdi başta bir şeye geldin, dedin ki "madem herkes bencil, o zaman ne yapıyoruz yani? Bunu aşamayacak mıyız? Her şey anlamsız mı?" Yok. İşte bir kurtuluş çaremiz var, bir dönüşme çaremiz var. Biz buna dini literatürde miraç diyoruz. Miraç peygamber için söz konusu olduğu gibi aynı zamanda bizler için de söz konusu.

Mesela "müminin namazı miraçtır" derken bunun bize anlattığı nedir? Aslında diyor ki sen de miraç yap. Ve namazın miraç olması lazım. Diyor ki senin miraca ihtiyacın var. Sen miraç yapmazsan o zaman hakiki insan olamazsın. Demek ki herkesin namaz kılması lazım. Ama herkesin kılacağı namaz, namaz hocasında tarif edilen bir namaz değil. O, miraç olan bir namaz. Yani seni alt merkezlerinden, psikolojik düzeyden ruhsal düzeye geçirecek olan bir ibadet.

Peki bu anlamda herkesin namaza ihtiyacı var mı? Var. Öbür anlamda herkesin namaza ihtiyacı var mı? Yok. Yani eğer öbür anlamı kastediyorsak, namazın o ritüellerini basit şekilde -işte böyle hareket edeceksin, şurada şu sureyi okuyacaksın, eğildiğinde şunu diyeceksin- bu namaza herkesin ihtiyacı yok. Hatta kimsenin de gerçek anlamda ihtiyacı yok. Çünkü din zaten böyle bir şeyi bize öğütlemiyor ki.

Namazın Hakikati: Ceviz Misali

Ama ne diyor? İbadetin bir çekirdekten bir kemale kadar mertebeleri var. Sen demeyeceksin: "Namaz kıldım, elhamdülillah, zahiren gittik namaz kıldık" demeyeceksin. Yoksa diyeceksin ki: "Ya Rabbi, biz zahiren namaz kılmış gibi olduk ama gerçek anlamda bunu tam olarak kılamadık. Sen bize gerçek anlamda namaz kıldır" diyeceksin. Yani namazı bırakmayacaksın ama o namazın hakiki namaz olması istikametinde gayret edeceksin.

Mesela dikkat edin, Bediüzzaman'ın Risalelerinde çok sonra benim dikkatimi çekmiştir. Mesela diyor ki: "Namazın hakikati şudur ki" diyor. "Namazın sırrı şudur ki" diyor. Demek ki her şeyin bir sırrı var, bir hakikati var. Bir de zahiri var. Sen o zahirinden hakikatine, sırrına, manasına ve derinliğine doğru yol alırsan, sen onu gerçekten bütünüyle idrak etmiş olursun. Tıpkı bir ceviz gibi. Cevizin en dışında bir yeşil kabuğu var, daha sonra sert bir kabuğu var, daha sonra onu kırıyorsun, cevizin üzerinde bir zar var değil mi, sonra onun içinde ceviz var.

Şimdi sen istediğin kadar evine ceviz al, onlarla oyna, onun yeşil kabuğunu çıkar; cevize sahip misin? Zahiren sahipsin. Hakikaten sahip misin? Değilsin. Ne zaman sahip olacaksın? Ta ki o bütün kabukları sıyırıp, o cevizin içindeki asıl cevizi bulup onu yiyip hazmettiğinde, o zaman gerçekten sen ceviz yemiş olursun. Ama sen istediğin kadar her gün pazardan beş tane ceviz al ve çuvala koy, dersin ki "benim ne kadar çok cevizim var." Şu kadar namazım var. Bir de işte eksikmiş de kaza ediyormuş mesela. Sanki kıldığı namaz çok, onu bir yere götürür de bir de kazalarını yapıyor yani. Sen bir kere bir namaz kıl, kazaya mazaya gerek kalmayacak yani. Zaten bütün namazların kazası senin yani.

Benliksiz Eylem: Edison ve Kant Örneği

Dolayısıyla ne var? Nereden geldik buraya? Miraca ihtiyacımız var. O dönüşüme ihtiyacımız var. O dönüşümü gerçekleştirebildiğimiz zaman biz elhamdülillah benlikle davranmayacağız o zaman. Ben diyelim bütün dünyayı kurtarabilir bir eylemde bulunabilirim ve bütün dünya benim eylemim üzerinden kurtulabilir; kurtulabilir ama ben "dünyayı kurtarmış bir adam" algısına sahip olmam. Anlatabiliyorum. Olursam gafletteyim demektir. Ben orada psikolojik yaşıyorum demektir.

Şimdi insanlar soruyorlar: Edison cennete girer mi? Yani bana onun insanlığı ile ilgili bir şey anlat, ampülü bulmuş bulmamış yani, bunun önemi yok. Ampülü bulduran, o aklı veren, o idraki veren, o çalışma azmini veren Allah yani. Sen bana şunu söylesen onun cevabını verebilirim: Edison dese ki "ben bunları -ister Tanrı desin, ister Allah desin, isterse sonsuz mutlak varlık desin- onun bana verdiği algı, idrak, anlayış ve azim sayesinde yaptım, aslında yapan ben değilim" dese, kesin cennete girer. Ama ampülü bulduğu için kimse cennete girmez, değil mi? Anlatabildim mi?

Bakın orada cennete girmek herhangi bir eylemle değil yani. Gerçek anlamda cennete girmek gerçek anlamda insan olabildiğimiz zaman mümkündür. Sen bütün dünyaya yardım eden bir insan olabilirsin fakat bu senin egonu besleyen bir şey olabilir. Anlatabiliyorum. Yaptığın şey hayırdır fakat sen o hayırdan nasip alamazsın, hiçbir değeri yoktur senin için, sana kattığı gerçek anlamda bir değer yoktur.

"Karşılığını bir yerden almak istiyorum" düşüncesi de yanlış, ahirette karşılığını almak istemi düşüncesi de yanlış. Tabii, ahirette karşılığını alma bencilliğin biraz daha yumuşatılmış hâli yani. Hani diyorsun ki "bak zaten bencilsin, bari bunu biraz yumuşat." Hani dünyaya dönük çok maddi, çok nesnel, çok zahirci bir bencillik yapma ama "sen bencillikten madem kurtulamıyorsun, senin eline cenneti vereyim" diyor. Hoş geldiniz. Anlatabildim mi?

Hani Kant diyor ya, sadece onun yapılması gerektiği için yapmaz. Evet, aynen. Yani bir şeyin yapılması doğru olduğu için, gerekli olduğu için yaparsın. Budur. Ve "gerekli olduğu için yaptım" da demeyerek. Muhtemelen Kant bunu ulaşamayabilir. Anlatabildim mi? Yani gerekli olduğu için yaptım, zaten "ben gerekli olanı yaparım" dersen bu, kişinin mantığı içinde bir görev ahlakı olur. Anlatabildim mi? Belki bu ne oluyor, yok olabilir, hepimizde olabilir, farklı düzeylerde farklı şeyler.

Yani peki o nasıl bir hâl? İşte o gerçekten yaşandığında idrak edeceğim bir hâl. Yani orada bir benlik, bir ben algısı taşımamak. Taşımayan bir idrak içinde o şeyi yapmak. Yani kadim geleneğin ifadesiyle Tanrı'nın eli olmak, Tanrı'nın gözü olmak, Tanrı'nın ayağı olmak. O meşhur hadiste ifade edilen şey o yani: Kul Allah'ı sever, Allah kulunu sever ve öyle bir hâl olur ki Allah o kulun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olur. İşte bu da ihsan makamı değil mi? Bak ne var, ikilik kaldı mı? Kalmadı. İkilik kaldığı müddetçe nesin? Yol alacaksın. Diyeceksin ki daha yolun var.

Rota ve Pusula: Musibetleri Doğru Değerlendirmek

Peki bu süreç birçok yanlışı hatayla barındırmaz mı? Tabii ki barındırır. Mesele hata, yanlış, günah işlemek de değildir. Mesele doğru bir yol ve doğru bir rota çizmektir. Bunu biliyorsan, rotandan çıksan da eğer bir rotan, bir haritan varsa, bir hedefin varsa bilirsin, dersin ki "ya ben epey yoldan çıkmışım." Mesela rüzgâr seni rotandan çıkarmıştır, fırtına rotandan çıkarmıştır, değil mi? Olabilir hayatta bunlar. Ama rotadan çıktığını anlayabilmen için rotanın olması lazım.

Şimdi dindar insan ile dinden uzak insanın aslında bir farkı da budur. Gerçek anlamıyla dindar insanı kastediyoruz. Dindar insan der ki: Ben epey rotadan çıktım der. Çünkü bir rotası olduğunu bilir, çünkü o din ona bir rota veriyor, diyor ki: Senin böyle bir sürecin var, böyle bir yolun var, böyle bir hedefin var. Diyelim ki nefsin tuzakları, bir sürü dışsal etkenler, olgular vs. seni yoldan çıkardı. Ama sen dersin ki "çıktım", değil mi? "Ben rotamdan epey sapmışım" dersin. Ama bu bir rotanın, bir pusulanın, bir gayenin, bir hedefin olmasına bağlı bir şeydir. Bu olmadığı zaman sen nereden bileceksin rotadan çıktığını?

Ne zaman rotadan çıktığımızı anlıyoruz? Başımız duvara çarptığında. İşte çok büyük travmalar yaşadığımızda, mutsuz olduğumuzda, çok büyük olumsuzluklarla karşı karşıya kaldığımızda. Hâlbuki o değil, bizim rotada olup olmadığımızı ölçen şey o değil. Anlatabildim mi? Nedir rotada olup olmadığını ölçen şey? O, dinin sana verdiği rota, pusula ve anlayış. Yoksa bir insan diyelim ki maddi bir şeyler kazanır, sonra bir bakar doktora gider, işte iki aylık ömrün var der. Sonra der ki "ya biz çok kötü bir yoldaymışız" -niye, ticaret yaparken şuna böyle yaptım, buna böyle yaptım diye- e tabii şimdi sen ölümü görünce herhalde yanlış rotada olduğunu anlayacaksın değil mi mesela? Yanlış rotada olduğunu sana anlatacak şey illa böyle bir şey mi olması lazım? Veya bir insandan yediğin bir kazık mı olması lazım?

Bazen yanlış rotada olmayınca da sıkıntılar gelebiliyor. Şimdi bakın, diyelim ki biz doğru olmaya çalışırız, namazını kılıyorsun, orucunu tutuyorsun, iyilik yapmaya çalışıyorsun. "Bütün bu şeyler başıma niye geliyor?" dersin. Şimdi bu da dini anlamamak demek oluyor. Herhalde böyle bir karşılaştırma yapacak olursak, dini en az yaşayanlar herhalde peygamberler olsa gerek yani, değil mi? Çünkü en çok zorluk, sıkıntı, mahrumiyet, düşmanlık, yanlış anlaşılma yaşayan bunlar. Değil mi?

Demek ki bak, bir musibet illa günah var diye mi gelecek? Tabii tabii. Yani seni hayat, hakikat adına pişirmek ister. Seni dönüştürmek ister. Sen bunu doğru değerlendirirsen o zaman yol alırsın. Ama burada işte mesele gerçek anlamda hedefin ne olduğudur. Şimdi ben hedefimi din diye, "işte böyle iyi bir insan olayım, Allah beni iyilerle karşılaştırsın" diye koyarsam. Nasıl olsa secret yasası var. Fakat bu secret yasası ne hikmetse peygamberlere işlememiş, değil mi? İşte "iyilik yap, iyilik bul" değil mi?

İyilik Bul, İyilik Yap: Allah'ı Hatırlamak

Hâlbuki daha önce de bahsettik: İyilik yapıyorsan zaten iyiliği başta bulmuşsun ki yapıyorsun yani. Değil mi? Yani yukarıdan iyilik gelmiş ki sana, o iyilik seni bulmuş, sen de gidip iyilik yapıyorsun. Dolayısıyla aslında doğru söz şudur: İyilik bul, iyilik yap; ama yukarıdan iyilik bul. Etraftan iyilik bulup sonra iyilik yapma anlamında değil yani. Tanrı'dan iyiliği bul. Bu neye bağlı? Onunla ilişkine bağlı. İyiliği bul; mesela sevgiyi bul, sevgi ver. Merhameti bul, değil mi, merhameti yansıt. O zaman senin merhamet ve sevgi yansıtmandan karşıdaki insan olumlu da etkilenebilir, olumsuz da etkilenebilir.

Hani Bediüzzaman'ın deyimiyle arı su içer bal üretir, yılan su içer zehir üretir. Bırak o da onun bileceği iş olsun. Su diyor mu ki "benden bal üret veya zehir üret"? Demiyor. Anlatabildim mi? Yani benim ne gibi bir rahatsızlığım olabilir ki bu dünyada? Niye rahatsız olacağım ki? Eğer gerçek anlamda fıtratımı tezahür ettiriyorsam, hayatın nesinden rahatsız olayım, nesinden şikâyet edeyim? Şikâyet ediyorsam orada miracımı tamamlamamışım demektir. Orada gerçek anlamda insani dönüşümümü tamamlamamışım demektir ve tamamlamam gerekiyor. Buna işaret eder. Ta ki Yusuf gibi oluncaya kadar.

Mesela Yusuf pişmiş. Bir şikâyet var mı? Hiçbir şey biriktirme var mı? Kardeşleri gelince önünde "ne yaptığınızı biliyor musunuz, hesap soracağım" diyor mu? Demiyor. Böyle bir şey yok. Nasıl bir şey bu? Mesela bunu tefekkür etmek lazım. Kendinizi Hazreti Yusuf'un yerine koyun -koymayın, kötü olabilir, ama bir yerine koy- ve düşün, bu nasıl bir şey acaba, nasıl bir insan acaba bu? Bak o bir insan, tek kelimeyle gerçek anlamda bir insan. Bak demek insan buymuş. Bu noktaya gelinceye kadar yol alacaksın. Bunun başka bir tarifi yok.

Peki alt merkezler, yani psikolojik düzeydeki düşünce merkezimiz, duygu merkezimiz, eylem merkezimiz üzerinden yaşarsak ne olur? Her zaman problem olur, az veya çok, sık veya daha az, mutlaka problem olur; çünkü o düzeyde yaşamak... Kur'an'da bir ayet var, tam hatırlamıyorum, mealen şu: Bizim zikrimizi unutanlara biz çok dar bir yaşam veririz diyor. Ne öyle mi? Şimdi dar yaşam ne? Psikolojik yaşamdır. Onu yanlış yorumluyorlar, hakkı sıkıntı olarak yorumluyorlar. Hatta ben o zaman demiştim, "bu o zaman yanlış mı?" Yanlış olur tabii ki. Millet, Bill Gates veya benzerleri milyar dolarlarla hiç geçim sıkıntısı yaşamıyorlar. "Bizim zikrimizi unutanlara biz çok dar, çok sıkıntılı, düşük bir yaşam veririz" diyor, "onu öyle bir yaşama terk ederiz" diyor. Peki o düşük yaşam nedir? Psikolojik yaşamdır. O çok dar bir şey: Sevildin, mutlu oldun; sevilmedin, mutsuz oldun; anlaşıldın, rahat ettin; anlaşılmadın, acı çekiyorsun. "Ama ben böyle değilim ki." Tamam değilsin. Derdin ne? Değil mi? Bak ne kadar dar bir yaşam sarıyor seni yani. "Aman" diyorsun, "beni yanlış anlamasın, kendimi doğru anlatmak için" deyip dünyanın öbür ucundan su getirmeye kalkarsın. Ne gerek var? Değil mi? Bu, insanları umursamamak mı? Değil. Adam anlamıyorsa anlamıyordu ya, illa "dur ben kendimi anlatacağım" demene gerek var mı? Yok. Niye bu kadar dar bir yola giriyorsun ki yani, değil mi?

İşte o dar yaşam psikolojik yaşamdır. Allah'ın zikri nedir? Ruhaniliktir. Yoksa Allah'ın zikri de öyle Allah'ın isimlerini anmak değildir. Yani mutlakın farkında olmak. O henüz yapabileceğimiz bir şey değil ama yani. Şu anda biz Allah'ı zikretmiyoruz yani. İstersek sabahtan akşama kadar on bin tane "lâ ilâhe illallah" çekelim, bu bir zikir değil yani, bunu da bilelim. Skor oynuyor, skor kumu gibi.

"Siz beni zikredin ki ben sizi anlayayım." Evet, yani "beni hatırlayın, ben sizi zaten hatırlıyorum." Aslında doğru bir tercümesi de budur yani. "Beni hatırınıza getirin, mutlaka hatırlayın. Zaten siz bunun ruhani düzeyde idrakindeydiniz, unuttunuz. Beni hatırlayın, hatırlamaya çalışın. Siz benim zaten her zaman hatırımdasınız." Hani güzel bir şarkı var ya, "gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri" diyor.

Rabiatül Adeviyye'ye bir gün biri demiş -hep anlatıyorum bunu- işte birisi diyor ki: "Allah'ın kapısını çalın, mutlaka açacaktır" falan diye konuşuyormuş böyle bir vaiz. Bir gün Rabiatül Adeviyye demiş ki: "Ya, ne diyorsun sen ya, Allah'ın kapısı ne zaman kapalı ki 'açacaktır' diyorsun? Kapı açık" demiş, "girmeye çalışın, yoksa kapıyı çalmayın, zaten açık yani." Dolayısıyla nedir o? Sen Tanrı'yı hatırlamak ihtiyacındasın. Mutlak olanı hatırlamak ihtiyacın. Onu hatırlayıncaya kadar biz yol alacağız.

Bizim Allah'a inanmamız Allah'ı hatırlamak değildir. Bakın biz Kur'an'da bahsedilen o bedeviler; sana geldiğinde "iman ettik" derler, sen onlara de ki "iman ettik demeyin, İslam olduk deyin, iman henüz kalbinize girmedi." Biz hemen durumdan vazife çıkarıp "işte o bedeviler işte falan" diyoruz. Hepimiz bedeviyiz yani. İmanın kalbe girmesi öyle nasıl bir şey? İman kalbe girse Hazreti Yusuf olursun yani. İman kalbe girse Hz. Muhammed'in hâlini yaşarsın. İman kalbe girse hakiki bir insan olursun. İmanın kalbe girmesi ne demek? Öyle biz bedeviyiz. Kur'an da bize yolu gösteriyor: De ki "İslam olduk, biz teslim olduk." Böyle bir şey olduğunu kabul ediyoruz, teslim oluyoruz. Yani senin dediğinin doğru olduğuna inanıyoruz. Olmadınız ki daha. Anlatabiliyorum. Henüz iman kalbinize girmedi.

Tabii burada psikolojik düzeyde "işte ben imansız mıyım? Ah, imansız olarak gidersem ne yapacağım, cehenneme mi gireceğim" diye böyle şeyler düşünmenin âlemi yok yani. Mesele yol almaktır. Yol alırken nerede ölürsen öl. Allah nereye bakacak? Nereye doğru yol aldın?

Hani o meşhur doksan dokuz kişiyi öldürenin hikâyesi vardır ya. Adam yüzüncüyü de öldürmüş. Bir çıkar yol var mıdır diye bir yere giderken Allah onu cennete koyuyor. Neden? Çünkü adam o durumdan kurtulmaya çalışıyor. "Acaba bulunduğum durumdan bir kurtuluş çaresi yok mudur" diye adam yol alıyor. Bir şey de yapmamış, iyilik de yapmamış adam ama Allah onu rahmet meleklerine teslim ediyor, değil mi? Bu peygamberin anlattığı bir hikâyedir. Yani hocaların anlattığı hayali bir menkıbe de değil. Adam yüz kişiyi öldürmüş ama adam kurtulmak istiyor ve o yolda giderken Allah ona rahmetiyle muamele ediyor.

Yolda Olmak Bilinci: Yarışmadan, Küçümsemeden

Dolayısıyla İslam ve iman yolculuğunda nerede olursan ol önemli değil. Sen böyle bir yolculuğa inanıyor musun? Böyle bir yolculuk için gayret ediyor musun? Böyle bir yolculuk için cehdediyor musun? İçindeki çatışmaları yaşadığında bu istikamette mi hareket ediyorsun? Ediyorsan o zaman problem yok. Yolun neresinde olursan ol, ona takılmayacaksın. Allah sana "yolun neresindesin" demeyecek. Yolda mısın değil misin? Yolda olmak demek yola oturmak değildir yani. Yolda oturmayı kastetmiyoruz "yolda olmak"tan.

Yolda olmak, yolda az da olsa yol almaktır. Yoksa yolda oturup "ben yoldayım" diyen bazı tipler vardır, öyle yaparlar. "Yoldayım abi" derler. Aslında daha çıkmamış adam evden. Anlatabiliyor muyum? Yolda olacaksın, yolda oturmayacaksın. Yolda bazen geriye de düştüğün olur, yoldan çıktığın da olur. Ama yola döner ve yola devam edersin. Yani yolun neresinde olursan ol, Allah seni yolda bulursa, deyim yerindeyse, seni alır, der ki "bu yolda." Allah yoldakileri toplar. Ama kişi yolda değilse onun için zorlu bir süreç olur. Ama yoldaysan seni yoldan toplar. İşte bizim sürecimiz bunu anlayabilmektir. Yani yolun sürecini bilmek ve yolda olmak idraki.

Burada neye dikkat edecek insan? Yolda olmayan insanlarla fazla iç içe olmayacak. Yolda olmayan insanlara dair hiçbir zaman olumsuz bir düşünce, duygu, küçümseme kesinlikle olmayacak. Adam yolda değil, o onun süreci; belki adam yola girer, sana da hoca olur, biz bunu bilemeyiz, bizim ilgi alanımıza girmez. "Ben yoldayım, o adam yoldan çıkmış" -bu manasız bir şeydir yani, yolda olan insanın böyle şeylerle alakası yok. Kişi eğer yoldaysa sadece yolla ilgilenir, başka hiçbir şeyle ilgilenmez. Ne yoldaki insanlarla o anlamda meşgul olur, ne yolun dışındaki insanlarla. "İşte ben yolda şuradayım, buradayım, şu gerimde, bu arkamda, bu önümde, bu beni geçti" -bunlar da hepsi hata şeylerdir. Yolda olmayan insanlarla da senin ilgileneceğin bir durum yok. Yani "ben ondan iyiyim, Allah'a şükür ben hiç olmazsa içmiyorum, Allah'a şükür ben hiç olmazsa namazımı kılıyorum, o kılmıyor" -bunlar boş şeyler. Kişi bunlarla ilgileniyorsa enerjisini boşa kaybediyor demektir. Üstelik de o egosundan dolayı geriye düşme ihtimali de vardır. Bizim ilgimiz değil. Sen yolda olursun ve yolda gidersin. Yolda olan bir insanın ölçüsü, prensibi budur.

Mesela hedef koyup tutma konusunda ileride olan birine bakıp "o güzel bir şeydir" demek, Kur'an'da bunun bir örneğini görmek istersen: Bir kişi diğerinden -diyelim usta çırak ilişkisi gibi, veya diyelim ki bir kişi o yolu daha önce kat etmiştir, biliyordur, işte şurada engebe vardır, şurada çukur vardır, şurada dönemeç vardır- anlatabiliyorum, ama "bu benden ileride, ah keşke öyle olsam" diye böyle kıskançlık, çekememezlik yapmak yanlıştır. Yoksa yolda her birimiz bunu genelleyemeyiz de, dersin ki "şu arkadaşım bu konuda benden çok daha idraki geniş, ben de onun idrakinden istifade edeyim." Veya arkada bir insan vardır, o gerideki insanın bir konudaki idraki senden ileri olabilir, istifade edersin. Zaten yoldaki insan bütün o yol arkadaşlarını kendi gibi görür. Hani Bediüzzaman diyor ya, kardeşinin meziyetini kendi meziyeti gibi görmek. Kendi meziyetin gibi görürsün, sen de o meziyetten istifade etmeye, onu yaşamaya, tecrübe etmeye çalışırsın.

Ama öbür anlamda, işte böyle bazı tarikatlarda "ben şu makamdayım, o şu makamda, ben gavs oldum, öbürü olamadı" bilmem ne, böyle sanki koltuk kapma yarışı gibi. Hâlbuki maneviyatta kapılan koltuk yok yani, böyle bir şey yok. Durumu sadece izah etmek için söylüyorum, dikkat çekmek için.

Sağ El Sol El Misali: Kıskanmadan İstifade Etmek

Hani mesela gördüm, bir insan diyelim ki teslimiyet konusunda çok ileride, onun o teslimiyetinden istifade etmeye çalışırsın, o teslimiyetinden bir nebze bir esinti almaya çalışırsın, "ne güzel bir şey" dersin. Bakarsın bir insanın mesela dünyaya karşı zühdü vardır, dünyaya karşı talebi minimumdur, "ne güzel" dersin. Yoksa işte "perdeleri yeniledin mi, nereden aldın" diye o konuda yarışmazsın, değil mi? Yarışmamamız lazım.

Ama mesela dikkat edin, nerede yarışıyoruz? Maalesef burada yarışıyoruz. Kur'an ne diyor? Yarışanlar şu noktada yarışsınlar. İşte yolun içinde olan insan yoldaki bütün insanları kendi kardeşleri gibi görür. Hiçbir zaman üstünlük, aşağılık algısı içinde olmaz. Onun güzelliğinden, onun olumlu renginden istifade eder, onun boyasıyla boyanmaya çalışır. Anlatabiliyor muyum? Yoldaki doğru bilinç budur. Ama şahsi bir öne çıkma, ileride olma, başkalarını geçme gibi kavramlar yanlıştır yol bilincinde. Ve bunlar büyük engeldir kişi için.

Mesela dikkat edin, mesela peygamberimiz -peygamberler arasında bir ayrım yapmayız diyor. Hani "beni Yunus bin Metta'ya tercih etmeyin" diyor. Öyle yapmayın diyor, "biz bir ve bütünüz" diyor, "biz bir hakikatin farklı yansımalarıyız, onda o tecelli etmiş, onda o tecelli etmiş; sen bir iyiliği, güzelliği takdir ediyorsan ve 'ne güzel bir şey' diyorsan, aslında o senindir" -bir anlamıyla bu tasavvur içinde olmak gerekir.

Dediğim gibi, öbür türlü de yolun dışındaki insanlarla ilgili insan en küçük bir küçümseme içinde olmamalıdır. "Davranışı yanlış" diyebilirsin, bu davranış yanlış bir davranıştır dersin. Ama "bu kişi kötü, hele hele ben bundan daha iyiyim" demeyeceksin. Davranışı eleştirebilirsin, dersin ki bu davranış yanlış bir davranış. Ama "bu kişi kötü" -hele hele "ben bundan daha iyiyim"- bu tamamıyla bencilliğin, egoizmin bir göstergesidir ve kişi için yol tıkayıcı bir niteliktedir.

Yol Almayı Engelleyen İki Şey: Benlik ve Dünyevilik

Ha, bizim yol almamızı ne engelleyebilir? Bizim yol almamızı temelde iki şey engeller. Bir tanesi kişinin benliği ve bu benliğini terk edememesi, bu benliğine sürekli sahip çıkması ve bunu beslemeye çalışması. Mesela Kur'an'da anlatılan şey nedir? O ilk ayetlerde işte Mekke'nin o önde olan insanlarına hep ne diyor? İşte kibirlisiniz diyor, kendinizi beğeniyorsunuz diyor, insanları küçümsüyorsunuz diyor, değil mi? Mesela bununla ilgili ayetler var ve diyor ki nefsinizi temizleyin diyor. Yani bu konuda problemli şeyler var.

İkincisi, Kur'an'ın ilk inen ayetlerinde bir önemli diğer vurgu nedir? Mesela Hümeze suresi olsun, ya da başka ayetler olsun, dünyaya temayül etmek, dünyaya meyletmek. Yine Bediüzzaman'ın ifadesiyle dünyayı gaye edinmek. Veya bir başka ifadeyle dünya hastalığı. Ki bu iki konuda dikkat etmelidir. Kişiyi yoldan alıkoyan şey bunlardır. Mesela ben dünyada belli bir yere geleceğim dersem, mutlaka hayatın içinde birilerine haksızlık yapmak zorunda kalacağım, illa bir yere gelmeyi gaye ediniyorsam, değil mi mesela? Dolayısıyla o dünyayı gaye edinmek bizi bu anlamda saptırır.

İkincisi, en önemlisi de şu anlamda saptırır: Bizim hakikatle ilişkimizi keser. Neden keser? Çünkü hakikat sana dünyevi bir şey vaat etmiyor ki, değil mi? Hakikat dikkat edin dünyevi bir şey vaat etmiyor insana. Peki sen dünyayı istiyorsun, din ve hakikatle muhatap oluyorsun, arada o kadar fark var ki. Anlatabildim mi?

### Sohbetler Kitabından: Gelgeç Adanmışlık

En büyük engelleyici bu anlamda; o yüzden bir Hintli bir zatın birkaç şeyi okuyayım bu konuda. Kitabın adı Sohbetler. Doğru ya, "Yoga sohbetler." Sohbetler. Başlık: "Dünyaya, dünyevi akla sahip olanların gelgeç adanmışlıkları." Hani böyle bir temayül ediyor, bir uzaklaşıyor, böyle gelip geçici temayüller.

"Dünyevi kişiler dünyevi ödüller kazanmak umuduyla dindarlık görüntüsü sergileyip hayır işleri yapabilir. Fakat talihsizlik, üzüntü ve yoksulluk ile karşılaştıklarında dindarlıklarından ve yardımseverliklerinden vazgeçerler." Ne güzel saymış: Talihsizlik. "Bu kadar yaptım, karşılaştığım şeye bak, ne talihsizlik." Demek ki dindar olmak da işe yaramıyor, diyebilir değil mi bir insan? "Nasıl, yaptığı şeyi karşılık görmek için mi yapıyor?" Ya, iyi bir insan olmaya çalışıyorsun ama sürekli tırnak içinde kaybediyorsun. Ne diyorsun? "Ne kadar talihsizsin." Anlatabiliyorum. Ya işte "böyle saliha, iyi bir kadın olmaya çalıştım ama kocam çok kötü çıktı, bir de beni aldattı" mesela. "Ne kadar büyük talihsizlik" değil mi mesela? Hâlbuki talihsizlik mi? Yok. Hiçbir problem yok. Bu, karşıdakinin problemi.

"Talihsizlik, üzüntü ve yoksulluk ile karşılaştıklarında dindarlıklarından ve yardımseverliklerinden vazgeçerler. Bütün gün boyunca 'Tanrım, Tanrım' diye tekrar eden ama bir kedi tarafından kovalanınca ilahi ismi unutup 'gak gak' diye çığlık atan papağanlar gibi." Mesela işte "Allah" diyorsun, "peygamber" diyorsun, "tevekkül, teslimiyet" diyorsun. Diyelim ki eşinden, arkadaşından böyle kötü bir laf işitiyorsun, olumsuz bir şey işitiyorsun; ne diyorsun orada mesela, o anda? "Ne kadar talihsizim, kahrolsun, böyle mi olacaktı" diyorsun. Nerede Allah, teslimiyet, peygamber, maneviyat? Değil mi? Tıpkı o papağan gibi. "Allah, Allah" diyor papağan ama kedi kovalayınca aslına dönüyor. Bizim aslımız ne peki, sonra ayırt etmek lazım.

"Bu yüzden böyle kişilere vaaz vermenin hiçbir faydası yoktur. Bütün vaazlarınıza rağmen dünyevilikleri eskisi gibi kalır. Yumuşak bir yastık üstüne birisi oturduğunda ezilse de üstündeki baskı kalkınca tekrar eski hâlini alır. Dünyevi kişi için de aynı şey geçerlidir." Bir kişi dini bir konu duyduğunda spiritüel duygularla dolsa da, günlük hayatın rutinine girince bütün o yüce duyguları unutup eski hâline geri döner. "Demir ateş ocağına girdiğinde kor rengini alır, fakat çıkarılır çıkarılmaz siyahlaşır. Aynı şekilde dünyevi kişi de bir tapınakta veya dindarlardan oluşan bir toplulukta bulunduğunda dini duygularla doludur. Fakat ortamdan uzaklaşır uzaklaşmaz içindeki o adanmışlık ve manevi anlayış ortadan kalkar."

O yüzden mi zikir meclislerinde kendinden geçenler olmasına rağmen normal sosyal hayatta görüyorsunuz, bir sürü gidip başka bir yere gidip yapıyorlar; kendinden geçememiş ki, kendinden bir geçseydi. Peki onları nasıl açıklayabiliyoruz? Mesela çok ciddi zaafları var ama o an zikirde kendinden geçiyor. Ben gördüm, şahit oldum, kalbi ciddi ciddi atıyor. Ne atıyor? "Ben affederken" böyle yani transa geçiyor. E tabii, diskoda da var, kalbi atıyor. Şimdi diyeceksiniz ki o kadar mı, evet atabilir, o tamamen psikolojik bir durum.

Mesela benim sadece bir kere katılmıştım böyle bir yere. Bir kadın vardı mesela, onu birkaç gürültü sorunca "sen benim suyun süreliğini kesemezsin" diye aşağı aldım. Kendinden geçmiş çünkü. Burada hani mevzu zaten bir tarikat veya şurada değil. Orada mesele doğru anlaşılmadığında yanlış değerlendirmeler yapmış oluyoruz. Yani psikolojik olarak insan kendinden geçebilir, fakat o gerçek anlamda bir kendinden geçmek değildir. Kendinden gerçekten geçtiğinde sen ermişsin demektir. Fakat psikolojik olarak da kişi bazı rahatlamalar, gevşemeler, tırnak içinde psikolojik translar yaşayabilir. Bu kişinin olgunluğuna işaret etmez.

Ne kişinin kendisini aldatması gerekir ne de biz böyle bir şeyi gördüğümüzde aldanmalıyız. Hani, Ömer bana anlatmıştı zannediyorum -yanlış hatırlamıyorsam- işte bir adam bir adamla ortaklık yapıyor. Nereden tanışmış ortağıyla? Kâbe'ye bakıyormuş adam, işte gözyaşları içinde böyle ağlıyormuş; o adam da demiş ki "ne mübarek bir adam, ben bununla ortak olayım." İyi, iyi halt etmişsin. Değil mi yani? Böyle bir şey olabilir mi ya? Sen nasıl ağladığını, niçin ağladığını, hangi hâlde ağladığını biliyor musun? Yaptığı üçkağıtçılıkları hatırlayarak da ağlayabilir, kandırdığı insanları hatırlayarak da ağlayabilirsin, değil mi? Dolayısıyla neye dikkat edeceksin? İçeriğine, o şeyin neyden kaynaklandığına dikkat edeceksin. "Bizde çok ağlıyor, işte kalbi çok şefkatli, yumuşak." Ne alakası var, hiçbir gerçeği yok bunun. İnsanın algı bozukluğunun bir gerçeği.

### Dünyevi Kişinin Tanrı Fikri

Dünyevi kişilerin Tanrı fikri nasıl bir şeydir biliyor musunuz? "Çocukların kendi aralarında oyun oynarken çene çalmaları gibidir. Çocuklar bazen vallahi diyerek yemin eder. Bu yeminleri büyüklerin konuşmalarından öğrenirler." O yüzden aslında bir anlamda bazen dini literatürü, dini kavramları böyle kullanmamak lazım, çünkü artık alışmış olduğumuz şeyler bunlar. Mesela "Allah rızası" diyorsun. Ne kadar anlıyoruz bunu? Ne kadar bunun idraki veya bunun hakikati nedir, biliyor muyuz ki acaba? Allah rızası için mi yaptık? Hayatta Allah rızası için bir şey yapabilmek kadar zor bir şey var mı?

"Ben onun için sevdim ama" diyor, "onun bana yaptıklarına bak, ne kadar beni kırdın." Allah'ın kırıldığını görmedim ben. Sen Allah için yaptıysan.

Nefsani Beklentiler ve Psikolojik Tatmin

Hocam, bir şey söylemek istiyorum. Evet. Şimdi ben eğitim veriyorum internet üzerinden, herkes benim bilgisayarıma giriyor, bilgisayar programı eğitimi veriyorum, bir 20-25 kişilik grup. Hiçbir maddi beklentim yok. Şimdi sonra diyorlar ki "abi iyi reklam yapıyorsun." Bak ileride bir şey yazıyorum -mesela ustalarda- iyi reklam yapıyorum, bu bana maddi olarak döner. Ama öyle bir beklentim de yok yani. Şimdi burada nefs mi konuşuyor yoksa ben gerçekten maddi bir beklenti için mi yapıyorum bunu, karar veremedim.

Şimdi işte insanın illa bir şey yapmasının bir karşılık için olması illa bir maddi beklenti anlamına gelmiyor. Bazı insan psikolojik tatmin için yapabilir. Anlatabildim mi? Bu nefsani midir? Tabii, psikolojik tatmin için yapıldığında tabii ki nefsanidir. Ama sen ne yaparsın, bunu bilirsin. Dersin ki "ya böyle bir işe yaramak istiyorum" dersin, o işe yaramışlığın seni tatmin eder. Veyahut da dersin ki "işte dünyadan geçerken böyle bir iz bırakayım."

Mesela dün böyle bir konuşmaya şahit oldum. Böyle bir üniversite hocası, işte böyle talebelerine çiftlik kurdurmuş, onların ihtiyaçlarını -bilgi olarak, müşteri olarak- her şeyini bulmuş. Mesela diyor ki "ben hiçbir şey beklemiyorum" diyor. Hatta işte bazen öğrencilerim bana şöyle diyor, "ben hiçbir şey beklemiyorum" diyor. Ama adam psikolojik olarak tatmin oluyor onu yapmaktan. Bu nedir? Daha kabul edilebilir bir nefsaniyettir. Anlatabiliyorum ama ruhsal açıdan yine nefsaniyettir. Bunu da aşman gerekir deriz yani, kendimizde de görsek, muhatabımızda da görsek.

Ama mesela bencilliğin veyahut nefsaniliğin bir de çok aşağı dereceleri vardır. Hani mesela en aşağısı nedir? Bir verirsin, ileride üç almak için verirsin. Ve bunu gayet bilinçli olarak yaparsın. "Şu insan bu şekilde hep algılıyor, yaptığınız şey karşılıklı" -bunun çok şeyini yaşıyorum çevremde. Bir şey yaptığınız zaman illa "ya maddi ya manevi -işte ben ne çok veriyorum ama sonu ne oldu, yok bir yerden bir beklentin mi var, amacın ne" hep böyle bir amaç arayışı.

"Diyorsunuz ne önemi var bunu saklamayız" - "ne diyorsunuz, o kadar çok..." "Ben şu an konuştuğumda düşünüyorum, acaba ne önemi var diye." "Hayır öyle değil, önemi var şöyle oluyor: Yani biz o zaman böyle şey oluyoruz, kötü bir varlık gibi algı[lanıyoruz]. Onların o algısını kendini öyle görmeye başlıyor. Bu beni üzüyor mesela. Bir süre sonra kendimi sorguluyorum, acaba ben öyle miyim diye. Kendisini sorgulamaya başlıyor." Tamam, sorgularsın, bakarsın. "Bakıyorum öyle değilim ama şöyle bir şey vardır." Kırk kişi bir şey söylediği zaman, sen hâlâ o söze itibar etmiyorsan, o zaman emin değilsindir.

"Hayır emin değilim." "Tamam, emin misin?" "Şimdi senin başörtünün rengini -renk körü, renk körü değilsin- mor. Şimdi biz sana yeşil desek, hani en fazla bir defa daha bakarsın değil mi? İnsandır, 'gözüm belki şaşırmış olabilir' dersin. Şimdi on kişiyiz burada, hepimiz sana yeşil desek, senin başörtün yeşil -muhtemelen 'arkadaşlarımın gözü bozuk' demen gerekmez, değil mi? Başörtünün mor olduğundan şüphe etmemen gerekir. Bir daha bakabilirsin, bunda bir mahsur yok, benim gördüğüm noktadan eminim ben." "Ama ya benim gözlerim bozuksa?" "Tamam işte ben de diyorum ki emin değilsin diyorum ben de." "Sen de dedin ki eminim dedin." "Demek ki eminliğim çelişkili. Değil mi? Algım acaba yanlış mı çalışıyor, ondan emin değilim." "Tamam, o zaman algından emin değiliz." "Evet." "Ama işte bu bir suç olmuyor." "Yani hocam, tabii ki suç yok, suç yok, ceza da yok. Fakat nedir, bu sefer..." "Tamam, bu sefer ne yaparsın? Algını analiz edersin, dersin ki olabilir, benim algımda da problem olabilir, algımı bir daha o zaman değerlendireyim değil mi." "Bakarsın yok, algında bir şey yok, yoluna devam ederiz."

Peygamberin Kaygısı: Toplumsal Algı ve İlahi Perspektif

Allah-u Teâlâ bazı şeyleri yaptırmaya çalıştığı zaman -dilim için örnek diye söylüyorum, en muhteşem bir şey ama bazı konularda, sonuçta aslında her konuda örnek olsa da hepsini yapamıyoruz. Mesela toplumsal bir algıyı değiştirmesi gerekiyor değil mi? Zeynep'in eşiyle Peygamberimiz evlenince, onun evlatlığı olmadığı, bir başkası olduğu algısı oluştu. Ama toplumda o evlatlık nasıl gözüküyor? Kendi evladı gibi gözüküyor. Peygamber Efendimiz çekinmiyor mu bundan? Korkarken toplumun algısından, ne için çekinmiyor o zaman?

Onu kesin doğru, Allah katında ne ise o olur mu? İşte bak, peygamber o algıyı bile değiştiriyor yani, korkmuyor mu? Çekiniyor. Ayet geçiyor ya, hani orada peygamberin çekinmesi -peygamberin çekinmesi şu: Peygamber şu açıdan çekiniyor, kendisiyle ilgili çekinmiyor. Yani "beni yanlış anlayacaklar, yanlış değerlendirecekler" oradan çekinmiyor -biz o açıdan çekinirdik, çekinseydik. Peygamber şu açıdan çekiniyor: Diyor ki böyle bir durum insanların İslamiyet'le, peygamberlik ile, maneviyatla, Kur'an ile ilgili idrak ve algılarını ve bununla olan ilişkilerini bozabilir diye. Ama Allah diyor ki bu da önemli değil. Onu böyle anlamak lazım. Yoksa kendisiyle ilgili yanlış anlaşılma kaygısı değil yani oradaki.

Sonuçta bir kaygı var mı diye sorulunca: Şimdi sonuçta benim de beynim var, sineğin de beyni var yani. Sonuçta "beyni var" deyip eşitleme bunları yani. Şöyle düşünelim: Vahiyle beslenen bir zihin ile vahiyle beslenmeyen bir zihin arasında elbet bir fark olacak. Allah tarafından destekleniyor. Yani onun İslam adına olan endişesi, bizim de kendi adımızda olan endişemiz bir karşılık doğurmaz mı? Yok, doğurmaz, kesinlikle doğurmaz, mümkün değil yani, imkân ve ihtimal yok.

Orada peygamber, insanların İslamiyet'le ve Kur'an'la, maneviyatla olan ilişkileri konusunda yanlış algıları var diye kaygılanıyordu. Allah diyor ki bu da onların imtihanı, onlar da bu konuda bir netliğe varsınlar. Yani toplumun söylediği şey Allah'ın söylediği bir şey değildir diyor aslında. O tür ayetlerin anlattığı şey şu: Sen birine "evlatlığım" diyerek, "benim evladım" diyerek, o senin evladın olmaz. Anlatabiliyor muyum? Yani toplumsal algılar ve beşerî perspektifler ilahi perspektifle uymuyorsa, sen o beşerî perspektifi bırakmalısın. Ayetin ifade ettiği şey bu. Ve insanlar bu konuda kendi süreçlerini de yaşasınlar diyor. Peygamberin oradaki kaygısı, insanlar bu konuda imtihan olup din konusunda bir soğukluk ve uzaklık yaşamasınlar diyeydi. Ama Allah "yaşasınlar" diyor. Bu onların çözümlemesi gereken bir algı problemidir ve bunu düzeltmeliler. Yoksa kendi şahsına dair bir kaygısı söz konusu değil.

Şeker Kamışı Tarlası Misali: Benlik ve Dünyevi Arzular

Bir kişi tüm gün boyunca şeker kamışı tarlasını suladı. İşini bitirip tarlaya baktığında bir damla suyun bile tarlaya girmediğini gördü. Suyun hepsi büyük kemirgenlerin açtığı deliklerin içinden toprağın altına akmıştı. İşte kalbinde gizli hırslar ve dünyevi arzular beslerken Tanrı'ya adanmaya çalışan kişinin durumu buna benzer. Tüm yaşamı boyunca süren adanmasının sonucunda hiçbir şey değişmez, her şey eskisi gibi kalır.

Çok kötü deme, çok dikkat etmemiz lazım. Bakarsın böyle -iki kişi mesela, iki insan böyle koca koca adamlar namaz kılıyorlar. Bizde bir laf vardır Mardin'de, "camiden çıkıp birbirini vurma." Bu olmuş bir şey çünkü yani, açık da olmuş. Nedir bu işte? Bu yüzden bu yani. Hani bak, sende ya benlik var ya da dünyevi arzular var. Bu iki şey senin dinle olan irtibatını bloke eder. Anlatabildim mi? Yani sen tarlayı sulamaya kalkarsın, tarlaya bir yerden su verirsin fakat o su tarlayı sulamaz, o iki tane kemirgenin açtığı deliklerden gider ve boşa gider. Anlatabildim mi?

Buradan ümitsiz ayrılmayacaksın. Diyeceksin ki: Ben bugüne kadar birçok şeyi anlayamıyordum, insanlar olarak, bazen de kendim olarak; demek ki bundan oluyormuş. Ben bu delikleri kapatayım diye düşüneceksin. Ümitsizliğin yeri yok hayatın içinde ya. Bak diyelim ki son anda bunu fark ettin değil mi, "ben hakikaten dine ve maneviyata olan ilgim [var] fakat buna rağmen birçok nefsin tuzağına düşmem" -demek ki bu yüzden, "elhamdülillah Rabbime şükürler olsun bugün bunu anladım" dersin. Kapıdan çıkıp ölsen muhtemelen rahmet meleklerine kavuşursun.

Bu delikleri anlatıyor: Birisi benlik, birisi dünyevi arzular. Allah anlatıyor zaten. Bunun ayrıntılarını yapacaksın, gözlemleyeceksin insanlarda. Bunu gözlemlediğin zaman hakikaten şefkat edeceksin. Diyeceksin ki: Bu kadar işte camiden çıkmıyor, namazını kılıyor veya şunu yapıyor, buna rağmen nasıl böyle davranıyor? Oradaki, ondaki deliği göreceksin -hangi delik onun o manevi olarak beslenmesini engelleyen ve o bilginin, hakikatin boşa akmasına sebep olan şey.

Şimdi düşün: Benim içimde dünyada böyle illa bir yere gelmek, bir şeye sahip olmak, paraya sahip olmak arzusu olsa, ben dinden ne kadar istifade edebilirim acaba? Ve "işte kimse beni küçümseyemez, ben önemli bir adamım" desem ve toplumda birisi beni küçümsese, Kur'an'da diyor ki "mütevazı ol" değil mi, falan diyor. Şimdi ben neyi dinleyeceğim? O anda Kur'an'ı mı dinleyeceğim? Dinleme ihtimalim var mı? Yok. O an ben onu duyamam zaten. O an ağzıma geleni söylerim.

Dünyevilik Nedir? Şartları İyileştirmek ile Dünyevi Olmak Arasındaki Fark

Peki İsmail Ağabey, bulunduğumuz şartlarımızı daha iyi yapabilmek için bir değişiklik yapmak dünyevilik mi oluyor? Mesela daha rahat...

Hayır, dünyevilik değil. Dünyevilik nedir biliyor musun? Bir şeyi olmazsa olmaz görmek, yani asli ve temel gaye edinmek. Ve bakın çok önemli bir ölçüdür bu, büyüklerin söylediği. Doğru anlayış, tutum ve tavır ile -bu nedir- işte peygamberin, Kur'an'ın, maneviyatın bize tavsiye ettiği şey bunlar. Bununla çeliştiğin zaman -o dünyevi hedefe, tırnak içinde söylüyorum, dünyevi herhangi bir hedefe giderken- bunlarla çatışıyorsan ve bu sürekli oluyorsa, sen dünyevisin demektir. Anlatabildim mi? Ama zaman zaman hata etmez misin? Edersin. Ama sürekli ediyorsan orada çok bariz bir problem var demektir. Ve sen o problem üzerinde durmadıkça hiçbir zaman gerçek anlamda dönüşme şansına sahip olamazsın.

Mesela diyelim ki ben kibirli bir adamım ve dinle muhatap oluyorum. İstediğin kadar -işte böyle fakirlere yardım ediyorum, güçsüzü, zayıfı, mazlumu koruyup kolluyorum- ama kibirliyim. Allah benim o kibrimi hayatın içinde sürter ve beni temizler, ki bu zaman zaman hayatta gördüğüm şeylerdir böyle bazı insanlarda. Veyahut da sen hiçbir zaman gerçek anlamda dindar bir insan olamazsın. Olamazsın, buna imkân yoktur.

Peygamber niye mesela bu tür şeyler üzerinden uyarıyor değil mi mesela? "Kibirli olan" diyor, "zerre kadar kibri olan cennete giremez" diyor. Çünkü o öyle bir delik ki mesela o kibir bütün o manevi şeyleri, bilgileri, anlayışı alır boşa akıtır. Yani o kibir sanki kara delik gibi ve hiçbir şey sana nasip etmez. Anlatabildim mi? O yüzden bir insan mesela dünyevi bir makam, bir yer için "ya ben de kardeşim, millet ya, benim ne eksiğim var, ben de iyi bir ev, iyi bilmem ne, bu olmalı kardeşim" diyorsam, benim dindar olma şansım yoktur. Ama dersin ki "ya olsa güzel olur ama Allah'ın takdiridir, nasip meselesi, ben bu konuda gayret de ederim." O kadar büyük bir şey sormamıştım ama benim için asli bir şey değil dediğin zaman, anlatabildim mi?

### Kerbela Örneği: Ömer bin Sa'd

Mesela diyelim ki örnek: Sad İbni Ebi Vakkas'ın oğlu Ömer bin Sa'd. Kerbela'da niye Hz. Hüseyin'in karşısında çıkıyor ve savaşıyor? Aslında bir taraftan da istemiyor. Ama ona diyorlar ki "rey valiliğini vereceğiz" diyor. "Başkasına verebiliriz ama seni çok sevdiğim için sana vereceğiz" diyor. Ama "ordunun başında savaşman lazım" diyor. Hani Yezid de şeyi planlıyor: Hz. Hüseyin'e karşı savaşan ordunun başında Sad ibni Ebi Vakkas'ın oğlu var -iyi bir imaj yani.

Peki Ömer bin Sa'd niye bu tuzağa düşüyor? Çünkü rey valiliğini çok istiyor. İşte bu dünyeviliktir. Rey valiliğini isteyebilirsin, çok iyi bir şey değildir ama hadi istedin diyelim; ama rey valiliği adına Hz. Hüseyin'e karşı çıkmak orada neyi sembolize ediyor? Bir manaya, bir hakikate, doğruya karşı çıkıyorsun. İşte bu dünyevilik oluyor. Öbürü de nispeten bir dünyeviliktir ama ona cevaz var. Ama bir prensiple, ilkeyle, manevi bir olguyla, kuralla çatıştığı anda sen o manevi olanı değil de dünyevi arzu yönünde yol alıyorsan, işte o zaman sen dünyevisin demektir.

### Torpil Sorusu: KPSS Örneği

Bir şey sorayım. Ben bu öğretmenlikle böyle sıkılıyorum ya, bu bakanlıkta uzman yardımcısı olarak sınavlara -KPSS'ye- gireceğim ama ikinci bir aşama mülakat, orada da kesinlikle torpil dönüyor. Şimdi oraya torpil koyduğum zaman ben yanlış bir şey mi yapmış, haksızlık mı yapmış oluyorum? Normalde sınavda puanımı kazanıyorum ya da belli bir seviyede belli bir şeyim var diyeyim, hak ettiğimi kendimce düşünüyorum ama hak eden birçok kişi olacak. Ben oraya torpil koydum diyeyim, olmazsa giremiyorum mesela.

Yani bu başkalarının haklarını ihlal etme anlamı taşıyorsa -ama diyelim ki sen bir koltuğu hak ediyorsun, hak ettiğin hâlde birinci geldin ama torpil olmazsa birinci olduğuna bakmıyorlar, ikinciyi, üçüncüyü, beşinciyi de koyuyorlar. Sen orada torpil yaparsın ama zaten hakkın olan bir şey, ama cari olan sürecin içinde maalesef böyle bir şey var. O torpili de diyelim ki bir kısım değerlerinden ve şeylerinden fedakârlık yapma anlamında bir torpil olmamalıdır. Olur mu yani? İşte dediğim gibi, o şart -diyelim ki ben beş kişiyle aynı seviyede puan aldım- öyle mi? Şey yapmazsın orada, torpil yapmazsın, kabul edersin süreci. Demezsin "ben torpil yapıp öne geçeyim." Gerek yok. Ama olmayacağını bilirim. Allah'ın öyle kulları vardır ki böyle hiç yukarıdan torpilli olurlar. O da onun manevi bağlarına bağlıdır. Sen teslim olursun, önemi yoktur, önemi yoktur yani o noktada.

### Maneviyatı Bozan Şeyleri Görmek

Dolayısıyla biz şunu anlayacağız: Benim maneviyatla olan ilişkimi bozan şeyler nelerdir? Bu bir tanesi benim kişilik problemlerim olabilir, benim duygu ve tasavvurlarım olabilir; bu benim dinle olan ilişkimi engelleyebilir. Mesela toplumda önemli bir statü ve imaj isteyen bir insan -diyelim ki dindarlar küçümsendi, dışlandı veya işte aşağı görüldü- şimdi o insan nasıl dindar olacak? Değil mi? Veya işte "ben çok kibirliyim, biri bana bir laf söyledi, doğru söylüyor ama kibrime yediremiyorum ve karşı koyuyorum" -değil mi? O zaman ben nasıl o doğru sözü alabilirim? Alamam.

İşte bizde buna dair neler varsa bunu görmek durumundayız. Görmek çok güzel bir şeydir. Gördüğün zaman onun üzerinde çalışırsın. Görmemek kötü bir şeydir. O yüzden bir hadiste diyor ki: Allah sevdiği kuluna kusurunu gösterir. Peki kusurunu göstermesi "ümitsiz olsun, çöksün" diye midir? Görsün, üzerinde çalışsın, onu anlasın, onu dönüştürsün diyedir, değil mi?

Mesela herkes her sene mümkün olunca -daha böyle dikkat eden- bedensel sağlık check-up yapıyor. Psikolojik check-up'a ihtiyaç yok mu? Değil mi? Asıl psikolojik olarak check-up yapmak lazım. Niye check-up yapıyorsun? Bedende eğer bir arıza, yolunda gitmeyen bir şey varsa onu, değil mi, mümkün olan en başlangıçta yakalamaya çalışıyorsun. "Kanser öldürmez, geç teşhis öldürür" diye de, değil mi? Psikolojik olarak bu önemli. İşte biz ne için okuruz, düşünürüz, sohbet ederiz? Erken teşhis etmek için, daha erken farkına varmak için. Farkına vardığında bu seni ümitsizliğe sevk etmemeli, aksine "çok şükür ya, bugün bunu yakaladım" demelisin.

Ve dediğimiz gibi, dünyevilik tuzağına hiçbir zaman düşmüyorsan -hayatta eğer bir insan diyorsa ki "işte bu insan çok güzel yaşıyor" -nereden anladın- "işte iyi bir evi var, işte evlenmiş, mutlu olmuş, üç çocuğu var bilmem ne" böyle diyorsan, o zaman sen dindar olmayacaksın kardeşim. Bak onun yolu açık, onun başka bir yolu var. Git öyle mutlu ol o zaman, bu dinden oraya böyle bir yol yok, öyle bir şey yok, öyle bir bağlantı yok yani.

Zuhruf Suresi: İmtihan Sırrı

Bunu anlamak için de, Kur'an niçin "Allah'ın onlara verdiği şeye gözünü dikme" diyor -bunu peygambere diyor, haşa peygambere demiyor yani; Allah'ın o dünyevi insanlara verdiği şeylere gözünü dikme diyor. Niye "gözünü dikme" diyor? Yani haşa, "bak onlara verdim, size veremiyorum, ne yapacaksınız, idare edin" bunun için mi diyor yani? "Onlara çok şey verdim, size kalmadı, ama onlara çok şey verdim, size de ahirette vereceğim, dert etmeyin" -öyle bir şey mi diyor yani? Yani insan sırrına aykırı olmasaydı bütün dünyanın nimetlerini kâfirlere verirdi. O imtihan sırrına aykırı olmasaydı.

Ayet diyor ki: İnsanlar tek bir ümmet olacak olmasaydı, biz onların evlerini altından, gümüşten yapardık diyor. Ben bu ayeti okuduğumda hakikaten beni çok çok çok etkilemişti. "Kâfirlerin, münafıkların, bana isyan edenlerin, inkâr edenlerin evlerini altından gümüşten yapardım, hiç önemli değil çünkü, onlara altından gümüşten vermişim, hiçbir kıymeti yok, verirdim" diyor yani. Fakat maalesef diyor, insanlar bunu bir şey zannedip "işte bak kardeşim kâfirlere bak, adam alıp götürmüş" derler ve hepsi ölçüde/vehimde birleşirler. Diye vermiyorum. Tamam, biz de imtihan sırrını anlatıyoruz, açıyoruz imtihan sırrını.

Ne kadar mühim bir ayet. Buradan bir müminin anlaması gereken ne? Sen öyle bir mümin olacaksın ki Allah'ı ferahlatacaksın. Diyeceksin ki: Ya Rabbi, seni inkâr edenlerin evlerini altından, gümüşten değil, zümrütten pırlantadan da yapsan, benim için, benim kalbimde, benim ruhumda senin varlığın en büyük ve en temel zenginliktir. Onları en küçük bir zenginlik dahi görmüyorum, hiçbir kıymeti yok. Ama bunu idrak ederek. Anlatabildim mi?

Zuhruf suresinde tam şöyle: Bunu Allah-u Teâlâ'nın "kâfirlere verirdim, veririm" demek istemesinde şunu mu ima etmeye çalışıyor -yani benim kâfirlere ilişkin bir rahatsızlığım, onların küfür içinde olmalarından dolayı bir rahatsızlığım yok mu- mesajı? Oradaki mesaj peki neden "veririm" diye ifade edilmiş?

İşte "veririm" diyor. Buradan alınacak temel mesaj şu: Allah diyor ki benim nazarımda bu yarattığım altının, gümüşün, tek taş pırlantaların falan hiçbir kıymeti yok. Sizin nazarınızda bunlar kıymetli geliyor, mühim geliyor, değerli geliyor. Benim nazarımda bunların hiçbir kıymeti yok ve siz de eğer idrakiniz varsa bunlara kıymet vermeyin diyor. Temel şey budur. Allah katında bunların hiç kıymeti yok -altın, gümüş, pırlanta, elmas. Fakat Allah merhametinden dolayı insanları o kadar ağır bir imtihana tabi tutmaya gönlü elvermiyor diyor yani. Türkçesi bu.

Ama kâmil bir müminin de buradan alacağı şey: "Ben böyle bir durumda olsam ne yapardım" diye bir kendine sorması lazım. Mesela Allah verse, acaba ben bundan dolayı böyle gözüm kayar mıydı? "Bak bunlar ne güzel yaşıyor, ne rahat yaşıyor, bulmuşlar" der miydim diye kendimize sormamız lazım. Ve kendimizi o Allah'ın hoşnut olduğu idrake, o hâle getirmemiz lazım.

Düşünün şimdi, ne kadar dikkat edin, neye vurgu yapıyor -konumuzla bağlantılı olan mesele: Dünyevilik dinin önünde çok büyük bir engeldir. "Eğer ben size tırnak içinde güvensem, o ehli dünyaya, dünyadan başka bir gerçeklik olmadığına inanan, dünyayı arzulayan ve seven o insanlara dünyayı böyle dolu dolu verirdim. Ama siz o zaman gaflete düşecektiniz, tuzağa düşecektiniz, siz o dünyevilikte bir şey var zannedecektiniz, o dünyevi mutluluğu mutluluk zannedecektiniz. O yüzden size merhamet ediyorum diyor, onlara o kadar vermiyorum diyor." Ne kadar ağır bir ayettir. Çok çarpıcı bir ayettir yani.

Islak Kibrit, Kuru Kibrit: Kalbin Hazırlığı

"Islak bir kibriti tutuşturmak için ne kadar uğraşırsan uğraş, yakmaya ne kadar çaba harcarsan harca, ancak tüter ve duman çıkarır. Kuru bir kibrit ise ufacık bir sürtülme ile hemen tutuşur. Gerçek bir adanmışın kalbi kuru bir kibrite benzer. Sadece Tanrı'nın isminin anılması kalbindeki Tanrı sevgisini tutuşturur. Dünyevi kişi ise servet ve şehvetin içine batırılmış, her türlü çabaya rağmen yanmayan ıslak bir kibrit gibidir. Defalarca Tanrı üzerine vaaz dinlemiş olsa da ilahi sevgi ateşi bu kişide tutuşmaz."

Ha şimdi biz bundan dolayı ümitsizliğe mi kapılacağız? Yok. Kendini kurutmaya bakacaksın kardeşim yani. Çünkü ıslak bir şey tutuşmaz. Ne yapacağız? Kurut kendini işte. Bakın algımıza dikkat edeceğiz. Hepimiz ıslağız.

İzzet-i Nefis: Gerçek İzzet Nerede Gösterilir?

Bir büyüğümüz "nefsin izzeti yoktur" demiş. Nefsin izzeti yok, içindeki ilahi hakikatin izzeti var. Onun için nefsin izzeti gerçek anlamda öz varlığının izzetini idrak etmen için orada çok dikkat etmen gerekir. Çünkü "nefsin izzeti var" diye kişi nefsaniyetin izzetini sanıyor. Onun için insan izzet gösterecekse, izzeti nerede göstereceğiz biliyor musunuz?

Bakın biz izzeti nerede gösteriyoruz? İnsanlara karşı gösteriyoruz. "Benim izzeti nefsim var" diyoruz. Sen izzetini mesela dünyaya karşı göster, o izzetini. Yani de ki: Dünyanın ne önemi var? Değil mi, bir izzet göstersin. Hep insanlara karşı izzet gösteriyoruz, orada zannediyoruz izzeti nefsi. Hâlbuki dünyaya karşı ve dünyevi olana karşı bir izzeti nefsimiz olsun. Yani bize diyelim ki dünyevi büyük bir makam verildiğinde veya gösterildiğinde, "ya bu makamların ne önemi var, en büyük makam kulluk makamıdır" de, orada bir izzet gösterir, değil mi? Anlatabildim mi?

Kişi seni tahkir eder, bakarsın, seni tahkir ediyorsa ona bakmazsın. Ama inancını, idrakini, doğru davranışını tahkir ediyorsa dersin ki: Kardeşim, benim bu davranışım doğru, sen yanlış düşünüyorsun, veya benim inancım hak ve hakikattir, ben bunu her durumda da ifade eder ve açıklarım. Ama sen küçümsüyorsan senin bileceğin iş. Beni küçümsüyorsan ben zaten neysem oyum. Ne senin küçük görmenle küçülürüm, ne de beni büyük görmenle büyürüm. Eğer bende bir hata kusur görüyorsan da, doğru olduğu müddetçe istifade ederim desen, değil mi -bu bir izzeti nefistir. Oysa "sen kimsin ki" desen, bu izzeti nefis olmaz.

Evet, burada tamamladık. Daha fazla şey yapıp ümidinizi kırmayın. Çünkü burada epey ağır gitmiş, üstad epey ağır gitmiş. Bu aşamalardan geçen biri, yani geçtik, bütün aşamalardan geçmiş.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Zikri unutanlara dar/sıkıntılı bir yaşam verileceğine dair ayet (sure adı belirtilmemiş, mealen aktarılmıştır); Zuhruf Suresi (kâfirlere de dünya nimeti verilebileceği ve bunun imtihan sırrı olduğuna dair ayetler, ayet numarası belirtilmemiş). --- ---