İki Tür Benlik Psikolojik Benlik ve Ruhsal Benlik
Kısa Özet
Sohbette, insanın kendi sübjektif algısıyla "taşıyamam" dediği yüklerin aslında taşınabilir olduğu, Buda'nın saray hikâyesi üzerinden acıdan kaçmanın sahte bir çözüm olduğu anlatılıyor. Kadim bilgeliğin insanda psikolojik benlik ve ruhsal benlik olmak üzere iki özne bulunduğunu öğrettiği, modern zihniyetin ise insanı tek bir benlikten ibaret gördüğü vurgulanıyor. Devamında hayal kırıklığının, kalp gözüyle bakmanın, Hz. İsa'nın zina eden kadına yaklaşımının (yargılamadan anlamak), kendini haklı çıkarma tuzağının ve negatif duyguların birer zehir olduğunun altı çiziliyor; psikolojik benliğin insanın emrine verildiği, ona mahkûm olunmaması gerektiği ve terbiye edildiğinde onun da rahatlayacağı anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kadim bilgelik insanda iki özne olduğunu söyler: bir psikolojik benlik, bir de ondan daha içeride bir ruhsal benlik; modern zihniyet ise tek bir benlik olduğunu söyler.
- Hz. İsa zina eden kadını yargılamadı, suçlamadı; sadece "yanlış yapıyorsun" dedi ve "affedildin" dedi — değerlendirme ile suçlama birbirinden farklıdır.
- Tüm negatif duygular yalancıdır ve birer zehirdir; insanın enerjisini alıp götürür, kendini haklı çıkarmak ise kendini diri diri gömmektir.
Taşıyamayacağımızı Sandığımız Yük ve Sübjektif Algı
"Beni, takatimin yetmediği şeyi bana yükleme" diye bir dua var. Aslında bu duanın esprisi şu: sen kendi sübjektif algın nedeniyle taşıyamayacağını düşündüğün şeyi bana yükleme diyorsun Allah'a. Böyle bir dua etme hakkın var, ama Allah da diyor ki: ben zaten taşıyamayacağın şeyi yüklemem. Ama sen sübjektif algınla "ben bunu taşıyamam" diyorsun; bu senin sübjektif algın. Nasıl bazen kendine güvenmeyen biri olur, sen ona "şunu yap" dersin, o "yapamam" der; halbuki o yapabilir onu, ama kendi algısı itibariyle yapamayacağı algısına sahiptir. Bizim de insan olarak durumumuz bu: biz özneyi değiştirmeden nesneleri değiştirmeye çalışıyoruz. "Başıma böyle bir şey gelmesin, şöyle bir şey yaşamayayım" diyoruz; öyle bir şey yok hayatta. O zaman işte Buda'nın hikâyesindeki gibi sana korunaklı bir saray lazım — burada hastalık yok, ölüm yok, ihtiyarlık yok — öyle bir saray imkânı var mı? Yok. Ne sen Buda'sın ne de öyle bir baban var. Zaten Buda'da akıllı davranmış, demiş ki "bu suni bir şey, dünyada böyle bir şey kursak bile bu suni bir şey, bu gerçek değil, kendimi daha fazla aldatmayayım."
Buda'nın Sarayı: Acıdan Kaçışın Sahte Çözümü
Buda'nın hayat hikâyesi olarak anlatılan bir şeydir bu. Buda bir kralın oğlu. Doğunca kral ve annesi onu çok seviyorlar, acı çekmesini, üzülmesini istemiyorlar; sarayda hasta olan, ihtiyar olan ve ölebilecek olan kimseleri hemen çıkarıyorlar. Buda sarayda yetişiyor, belli bir yaşa geliyor; ne ölüm görmüş, ne hastalık görmüş, ne de ihtiyar görmüş. Evleniyor, bir çocuğu oluyor. Sonra bir gün bir fırsatını buluyor, "bu sarayın dışında ne var acaba" diye merak ediyor, çıkıyor bakıyor: bir yerde insanlar ölmüş, cenaze töreni yapılıyor. "Bu nedir" diyor. "Bunlar ölmüş, cenaze töreni yapılıyor, gömeceğiz" diyorlar. Başka birini görüyor, böyle inliyor. "Bu nedir" diyor. "Bu hasta bir insan" diyorlar. "Bu niye inliyor?" "Hastalığı var." "Her insan hasta olacak mı?" "Tabii olacak." "Her insan ölecek mi?" "Ölecek." Başka bir yere gidiyor, birisi iki büklüm olmuş ihtiyar, elinde baston. "Bu niye böyle yürüyor" diyor. "Bu ihtiyarlamış" diyorlar. "Her insan ihtiyarlayacak mı?" "Evet." "O zaman bunlar bana acı verdi, acıdan kurtulmam lazım" diyor. Ve acıdan kurtulmak için sarayı terk ediyor, ailesini terk ediyor, uzun bir yolculuğa başlıyor ve bir incir ağacının altında aydınlanıyor, bütün acıdan o şekilde kurtuluyor.
Şimdi bizim yapmak istediğimiz şey ne? Biz aslında Buda'nın babasının yapmak istediği şeyi yapmak istiyoruz. Tabii öyle bir kral da değiliz, öyle bir sarayımız da yok. Zaten buradaki olgu bize şunu anlatıyor: bu geçici bir şey, bu asli bir çözüm değil. Şunu anlamamız lazım: hakiki insan, kadim geleneğin insan kavramı ile modern zihniyetin veya psikolojik düzeydeki zihniyetin anlayışı arasındaki temel fark nedir denilecek olursa, temel fark şudur.
İki Tür Özne: Psikolojik Benlik ve Ruhsal Benlik
Kadim bilgelik bizde iki tür özne olduğunu söylüyor, iki tür ben olduğunu söylüyor. Modern zihniyet ise tek bir benin olduğunu söylüyor. Kadim bilgelik diyor ki: sende bir psikolojik benlik var, bir de ruhsal benlik var. İşte Yunus Emre'nin o meşhur mısraı: "Bir ben vardır bende benden içeru." İkisini de anlatmış adam. Temel bu: senin bu "ben" dediğin şeyden daha içeride bir benin var. Kadim gelenek bize bunu anlatıyor. Modern zihniyet veya dünyevi anlayış ise sana diyor ki: senin bir tane benliğin var; işte bu böyle "ben insanım" dediğin, acı çeken, kırılan, öfkelenen, zorluklara tahammül edemeyen bir benliğin var, işte bu sensin. Bunu üç aşağı beş yukarı biraz dengelersen daha sağlıklı olursun, dengeleyemezsen hasta olursun; bunu anlatıyor. İşte temelde insan, o psikolojik benliğini hem dengeleyecek hem de o psikolojik benliğinin ötesinde derununda bir özü olduğunu idrak edecek. Temel ayrım budur.
Mesela Bediüzzaman buna ne diyor? Sende bir enaniyet ciheti var, bir de ubudiyet ciheti var diyor mesela; ona şimdi girmeyelim. Yani bizim aslında temel şeyimiz nedir? Bir psikolojik benliğin var, bir de ruhsal bir benliğin var. Sen şimdi buradan buraya bir yolculuk yapacak mısın, yapmayacak mısın? Yoksa psikolojik benliğin içinde kalıcı ve gerçek mutluluk ve huzur söz konusu değildir. O bir kısım şeylerden sevinir, bir kısım şeylerden üzülür; arzu ettiklerine ulaşınca sevinir, arzu etmediği şeylerle karşılaşınca üzülür, mutsuz olur. Onun paradigması budur, konsepti bundan ibarettir. Bunu dengele, olabildiğince dengele ve daha derindeki benliğine ulaş.
Şimdi biz mesela "tasavvuf tasavvuf" deriz ama, tasavvufun oradaki temel parametrelerini göz ardı ediyoruz. Sen birey ötesi özüne ulaştın mı? Tasavvufun temel hedefi budur: birey ötesi. Çünkü özümüz, o en asli özümüz, birey ötesidir; onun içinde öz varlığın var, onun içinde bilgi var, onun içinde mutluluk ve huzur var. Öbür benlik alanında, yani psikolojik benlik alanında ise ikilem var; sen o ikilemli benliğini olabildiğince dengeleyeceksin. Mesela çok korktuğu şeyler var, diyeceksin ki "bu kadar da korkma, çünkü korktuğun şeyin senin başına gelme ihtimali var, sen o olgudan korkma; onu daha doğru bir anlayışla karşılayamamaktan kork. Çünkü senin için problem olan olayın kendisi değil; sen onu çok zayıf, çok anlayışsız, çok gergin bir bilinçle karşılıyorsun, sence problem oluşturan şey o, yoksa olayın kendisi değil." Biz bunu fark etmediğimizde sürekli o meseleyle meşgul oluyoruz.
Hayal Kırıklığı ve Muhtaçlık Algısı
Hayatta bir insan beni hayal kırıklığına uğratmış; ben o egoma soracağım: "niye hayal kırıklığına uğradın?" Yoksa ben niye adamla uğraşayım, "beni niye hayal kırıklığına uğrattın" diye? Onun psikolojik süreci bu. Ben neyle kavga ediyorum? Kendime soracağım: niye hayal kırıklığına uğradın, ne tür ön yargıların, ön kabullerin vardı da hayal kırıklığı oluştu? Mesela bir cam bardak yere düştüğünde kırıldığında hayal kırıklığına uğrar mısın? Uğramazsın, çünkü onun tabiatında vardır. Şimdi sen de bir insanı tam olarak bütün nitelikleriyle anlayabiliyorsan, bütün imkân ve ihtimalleri biliyorsan hayal kırıklığına uğramazsın. İkincisi, sen hayata muhtaçlık algısıyla baktığın için hayal kırıklığına uğruyorsun. Muhtaçlık algısıyla baktığın an problem oluyor. O muhtaçlık algısının gerçek çözümü, bir insanda veya dünyevi bir olgunun istediğin gibi gerçekleşmesinde midir, yoksa sonsuz ve mutlak olan Yaratıcı'yı idrak etmende midir? Sen neyle besleniyorsun, senin hayat algın ne, mutluluk algın ne, yalnızlık veya yalnızlıktan kurtuluş algın ne? Senin yalnızlığını gideren bir insan mıdır, yoksa Tanrı'nın yakınlığı mıdır?
Mesela ben bir kimseye "beni yapayalnız bıraktın" diyorsam, orada bir algı problemim var demektir. Kimse beni yapayalnız bırakamaz ki, çünkü Allah'la olduğum için bir kimse beni yapayalnız bırakamaz. Dolayısıyla her şey öznede gizli, öznenin mahiyetinde gizli. Sen bu hayata nasıl bir özneyle, hangi gözle bakıyorsun? Psikolojik gözle mi bakıyorsun, ruhsal gözle mi bakıyorsun? "E ruhsal gözle bakamıyoruz, ne yapalım, psikolojik gözle bakalım" — ya bakalım da devamlı öyle mi bakalım? Sürekli psikolojik gözle mi bakayım ben bu hayata? Velev ki ömrüm boyunca psikolojik gözle baktım; yine de diyeceğim ki aslında bir başka göz vardı ama o gözle bakamadım, elimden geldiğince de o gözle bakmaya çalıştım.
Kalp Gözü ile Bakmak
İşte kalp gözü denilen göz o gözdür, Hintlilerin "üçüncü göz" dedikleri. İlginçtir, üçüncü gözün bedendeki temsili yeri iki kaşın ortasıdır. Bir tane kalp gözü var, ama iki tane beden gözü var. "Yan gözle bakma" ifadesi de bunu anlatır; yan gözle bakmak beden gözleriyle bakmak demektir, kalp gözüyle bakmak tek gözle bakmaktır. Ama bakın, ilahi kudret iki gözümüz olduğu halde ne yapıyor? Beyinde tek görüntü oluşturuyor. Dikkat edin, iki göz aslında farklı görür değil mi? Bir gözünüzü açıp bakın, sonra öbür gözünüzle bakın, eşyanın yeri değişecektir; çünkü bir gözün açısı başka, öbür gözün açısı başka. Ama düşünün, Allah diyor ki "ben seni bu ikilikten kurtaracağım," beyne tek görüntü gidiyor; "seni ikilemde bırakmayayım" diyor, iki farklı görüntüyü bir yerde birleştiriyor Yaratıcı. Yoksa her zaman ikili görürdük.
Dolayısıyla biz sürekli hayata psikolojik gözle mi bakacağız, yoksa psikolojik gözün sınırlılığını, göreceliliğini kabul edip o kalbin gözünü mü idrak etmeye çalışacağız? Ne kadar idrak edersin önemli değil; buradaki problem şudur: sen psikolojik gözünü referans aldıkça ve ona yapıştıkça kurtulamazsın. Demek ki bir insan beni hayal kırıklığına uğrattı, beni yalnız bıraktı, ve psikolojik benliğim "işte hayal kırıklığına uğrattı, yalnız bıraktı, şu oldu bu oldu" diyor. Ama ben bir durup diyeceğim ki: bu, psikolojik algımın bir değerlendirmesi; ama bu psikolojik algı gerçek değil, asıl durum bu değil. Buna saplanmayayım, bunun kavgasını yapmayayım, bunun gerçekliğine dayanarak şikâyetçi olmayayım, öfkelenmeyeyim, çatışmayayım. Çünkü problem burada değil; problem benim daha derindeki idrakimi, farkındalığımı, bilincimi şu an tecrübe edemeyişimde. O zaman ona gayret edeceğim.
O yüzden sufilerde şöyle bir gelenek vardır: kendisine zahiren zorluklar, acılar, hayal kırıklığı yaşatan insanlara müteşekkir olurlar. Ama bu imalı bir teşekkür değildir, sitemkâr bir teşekkür değil. Şunu demek ister: "Allah razı olsun, psikolojik algımın yetersizliğini, eksikliğini bana hissettirdin o olay vesilesiyle; ben de o yetersizliği ve eksikliği hissederek kalıcı ve mükemmel olan idrakime doğru bir yolculuk yaptım." Hani "kötü komşu insanı ev sahibi yapar" ya, işte kötü ego de insanı ruh sahibi yapar. Egonu göreceksin, egonun hakikaten yetersizliğini göreceksin, o yetersizliğinden dolayı ürettiği çelişkileri, mutsuzlukları, korkuları, acıları göreceksin; söyleyeceksin ki: "seninle bu yol yürünmez kardeşim, bu egoyla bu yolu yürümemek lazım." O egoyla yürümektense daha derinde olanı idrak etmek, hiç olmazsa dua etmek, hiç olmazsa o psikolojik benliğin algısını onaylamamak — yani "ben bu olayda kızdım, alındım, şöyle yaptım" ama aslında problemin nedeni ne sensin, ne o, ne bu, ne şu; problem aslında benim kendi içimdeki sınırlılıklarıma hapsoluşum. Ve ben bunun için çalışmalıyım.
Hz. İsa ve Zina Eden Kadın: Yargılamadan Anlamak
İşte bu anlamda psikolojik benlik, kötü yola düşmüş bir kadına benzer. Hazreti İsa'nın bir olayı vardır: bir kadını ona getirirler, "buna ceza ver" derler; etrafta da onu suçlayan bir sürü insan var. O der ki: "Aranızda hanginiz günah işlemedi? Aranızda günahsız olan onu cezalandırsın." Onlar da hepsi susarlar ve geri çekilirler. Hazreti İsa da ona der ki: "Ey kadın, sen bağışlandın, bir daha yanlış yapma."
Şimdi psikolojik benliğimiz buna benzer; psikolojik benliğimiz sürekli kötü yolda, yanlış yapıyor sürekli. Gerek kendi içimizde bazen ona kızıyoruz, gerekse dışarıdaki odaklar bazen ona kızıyor; "sen niye böyle yaptın" filan. Bazen kendimize kızarız, "zaten bütün hata sende" filan. Orada İsa olacaksın: diyeceksin ki "kardeşim, ne başkalarının suçlamasının bir önemi var, ne de senin kendi kendini suçlamanın bir önemi var; bunların yanlış olduğunu idrak et — yaptığın şeyin yanlış olduğunu idrak et — ve İsa'nın farkına var." Yani orada İsa ruhsal bilinci temsil ediyor. Bak, ruhsal bilinç psikolojik bilinci yargılamıyor, sadece ona diyor ki "yanlışını fark et, yanlışının ayırdında ol." İnsanın kendisi için de öyle: insan kendisini de yargılamayacak, kendisini de suçlamayacak, bunun bir anlamı yok. Çünkü ortada suç ceza kavramı yoktur özünde psikolojik düzey için; çünkü psikolojik düzey kendi arzuları, tutkuları ve korkuları istikametinde yaşıyor, onu sevk ve idare edenler onlar.
Biz nasıl deriz "aç adam hırsızlık yapmış" diye; "yanlış yapmış ama ceza vermemek lazım" deriz, neden? Açlığından dolayı hırsızlık yapmış deriz, onu tetikleyen bir durum var. Bir insan aşırı kaygılanıyor geleceği hakkında, çok cimri davranıyor; ben o adamı nasıl suçlayayım cimri davrandığı için? Çünkü o gelecek konusunda aşırı kaygı duyduğu için cimrilik yapıyor. Ama şunu diyebilirim: "bu yanlış bir şey," ama suçlama değil, yargılama değil; arada bir fark var. Hazreti İsa kadını yargılamadı; ama "ey kadın yanlış yapıyorsun, bir daha yapmamaya çalış" dedi, bu kadar.
Yardımcılığımızın, gözlemlemenin de temel anlayışı bu olmalıdır: yargılama değil. İnsanlara karşı da öyle; "bak bu yanlış bir şey, senin için yanlış bir şey, senin adına yanlış bir şey, yapmasan daha iyidir" — bu yargılama değil, hele suçlama hiç değil. İşte Hazreti İsa'nın İncil'de anlatılan hikâyesinin bir esprisi de budur; hem kendimize dönük, içe dönük bir yorumu var hem de dışa dönük bir yorumu var. İnsan psikolojik benliğini suçlamamalı, onu anlamalıdır; onun konseptini, mentalitesini anlamalıdır. "Ben niye şöyle davranıyorum? İşte şu korkumdan dolayı." O zaman o korkum üzerinde çalışacağım. "Ben niye şöyle davranıyorum, şöyle bir şeye arzu duyuyorum? Niye o arzuyu duyuyorum? Çünkü ona ihtiyaç duyduğumu düşünüyorum. O ihtiyacım acaba gerçek bir ihtiyaç mı, o ihtiyaç böyle mi karşılanır?" Bütün bunları analiz etmeliyim; ortada herhangi bir suçlama, herhangi bir yargılama söz konusu olmamalıdır. Ama bu, yanlışı olumlamak anlamına gelmiyor. Hazreti İsa kadına "önemli değil, istediğin yanlışı yap" demedi; "yanlış yapıyorsun, bunu yapma" dedi ve "affedildin" dedi. "Şeye de bakma" dedi, "ben ne yaptım da niye yaptım, geçmişe de bakma" demek istedi; geçmiş affedilmiştir, onunla uğraşma. Çünkü egonun bir de öyle bir tuzağı var, onunla da uğraşma. "Affedildin" dedi; çünkü orada kadının mahcubiyetini gördü, pişmanlığını gördü ve "affedildin" dedi. Bu bir havadan affetme değil.
Geçmişle uğraşma, geçmişe takılma, yanlışının, geçmişteki yanlışının şimdiki bir yanlışına yol açmasına müsaade etme; "battı balık yan gelir" deme, ya da "ben bu zamana kadar böyle yaşamışım, bundan sonra mı düzelirim, çok zor" deyip devam etme. Bugün yeni bir gündür, şu an yeni bir andır ve sen şu an yeni bir yerdesin; bilincine sahip kılıyor. Ve meselenin suçlama ve yargılamayla dönüşmeyeceğini bize anlatıyor aslında. Dikkat edin, kendini suçlayan insan da gereksiz bir tutum ve gerilim içindedir; başkasını suçlayan insan da öyledir. Hayat bir suçlama meselesi değildir; anlama, tanımlama ve doğru istikameti belirlemek — bu kadar. Buradaki temel şey şu: ben kendi psikolojik benliğimin haritasını çıkarmalıyım. Bu haritayı çıkardıktan sonra anlayabilirim: bir şey beni niye rahatsız ediyor, niye korkuyorum, niye öyle algılıyorum, niye böyle algılıyorum, onu anlarım. Fakat şunu da anlarım aynı zamanda: korkularımın, kaygılarımın, öfkelerimin, kırılmalarımın nedeni ben miyim, yoksa onlar mı? Bütün bunların nedeni benim psikolojik benliğimdir. "Ben değilim" dediğin andan itibaren filmi kopartmış olursun. "Ben değilim, o veya işte hayat, bu dünya, yaşadığım şey değil" — bunu anladığımız zaman gerçekte çözümün kendi içimizde bir değişime bağlı olduğunu anlamış oluruz. O değişime ne kadar gayret sarf edersek, onun pozitif sonuçlarını elde etmiş oluruz. İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Kendini Haklı Çıkarma Tuzağı
Gerçek anlamda kendimiz üzerinde çalışma dediğimiz şeyin esprisi budur; insanın gerçek anlamda temel çalışma zemini kendisidir. Yunus'un o ifadesiyle sen dıştaki benden içteki bene doğru bir yolculuk yapacaksın. Dıştaki ben onaylanmayacak, özellikle negatif durumları konusunda onaylanmayacak. Psikolojik benliğinin negativitesini onaylarsanız, yani kendinizi haklı çıkarmaya çalışırsanız, onu tahkim etmiş olursunuz, onun surlarını yükseltmiş, duvarını güçlendirmiş olursunuz. Sonuçta hayatta insan bu anlamda kendini haklı çıkartmanın tuzağına düşmemelidir.
Olumsuz bir durum karşısında ve olumsuzluk hissettiğiniz bir durumda, ne zaman ki dikkatiniz içeriye, yani psikolojik benliğinize dönerse, o zaman yola adım atmışsınız demektir. Şu anda şikâyet eden benlik kim? Şu anda alınan, öfkelenen, gücenen, saldıran, çatışan, kendini haksızlığa uğramış diye düşünen benlik kim? Buna bakacaksınız. Bu, dışarıda bir yanlış olmadığı anlamına gelmez; ama sen psikolojik benliğinle oraya bakarsan hata etmiş olursun.
Bu daha dini bir bağlamda ele alınırsa, Kur'an'da bir ayet geçiyor: eğer siz hidayette olursanız, yoldan çıkmışların yoldan çıkmışlığı size zarar vermez diyor. Bunu her alana uygulayabilirsiniz: siz doğru bir noktadaysanız, yanlış yapanların yanlışlığı size zarar vermez. "Ama veriyor kardeşim" diyoruz, değil mi? "Acaba ayette mi bir problem var, bizde mi?" Veriyor tabii, çünkü biz o anlamda merkezimizde değiliz. Merkezinde olsan, o olumsuzluğun sende bir olumsuzluk meydana getirmesi söz konusu olmayacaktır; ama sen psikolojik benliğinle karşılık veriyorsun, onun için orada olumsuz etkileniyorsun. Zarar görüyorsan, doğru noktada olmadığınızı çıkarabiliriz. İşte bu anlamda kişinin kendini gözlemlemesinden bahsediyoruz biz her zaman: kendini haklı çıkarma tuzağının her şeyi engellediğini ve her şeyi yanlış işleten bir şey olduğunu fark etmelisiniz. Dolayısıyla biz kendimizi korumak istiyorsak, psikolojik anlamdaki kendimizi de korumak istiyorsak, o derindeki öz varlığımızı keşfetmeliyiz; çünkü o psikolojiyi de koruyacaktır. Ama öbür türlü psikolojik benliğine saplandığında hem o senin için bir yük olacaktır, hem de onu meşru gördükçe daha derindeki benliğine yolculuğun gerçekleşmeyecektir.
Mesela düşünün, hicret olduğu zaman peygamberle Hazreti Ebu Bekir ne yaptı? Bir mağaraya saklandılar. Orada Hazreti Ebu Bekir biraz korktu, peygamber adına biraz korktu. Peygamber "korkma, Allah bizimledir" dedi. Ne yaptı? Hz. Ebu Bekir'i asli merkezine döndürdü: "Sen korkma, Allah bizimledir; bizi koruyacaktır, bize şunu verecektir; Allah seninle iken daha ne arıyorsun ki?" Orada bile algımız şey değil; "Allah bizimle" demek, bizi galip getirecek demektir. Bak orada "Allah bizimle, merak etme, yakalamayacaklar" demedi, "Allah bizimledir" dedi. "Sen niye o gereksiz kaygı ve korkularla meşgul oluyorsun ki?" Allah bizimledir. İşte gerçek idrak budur; insan buna gayret edecek, bu yolculuğu yapacak. Dolayısıyla burada özellikle duygusal merkezimizin gereksiz negativiteleriyle de mücadele etmek durumundayız.
Negatif Duyguların Bataklığı
Mesela: "bu benim suçum değil," "bu şekilde davranılmayı hak etmiyorum," "benim hiçbir değerim yok, ben bir hiç miyim," "sen de olsan aynısını hissetmez miydin," "nelere katlandığımı hiç anlamıyorsun, ne de olsa senin tuzun kuru," "sen beni anlayamazsın, zaten beni hiç kimse anlamadı." Şimdi bakın, bunlar ne kadar da kullana geldiğimiz veya duya geldiğimiz şeyler, ve aslında hepsi bomboş; en ufak bir değerleri yok, en ufak bir gerçeklikleri yok. Buradan insan bir adım bile ileriye gidemez. Bütün dünya sizi bu konuda onaylasa, siz diyeceksiniz ki "yok, bunlar doğru değil." Bak, İsa orada ne yaptı, ne dedi? Orada kadının yanlışını gördü, onu en güzel şekilde uyardı, hatırlattı; bu ayrı bir şey. Hayatta her şey güzel, ters olan biziz demiyoruz, böyle bir şey değil; senin rahatsız olmayacağın bir boyut var. Yoksa hayatın içinde negatif şey vardır; peygamber niye o zaman Mekke'den ayrılmış, değil mi? Demek ki beraber yaşanamıyor. Fakat dediğim gibi bir kinle, bir nefretle, bir öfkeyle değil. İnsan analiz eder, görür, hayattaki bütün ilişkileri konusunda bir karar da verebilir, bir değerlendirme de yapabilir; bu başka bir şey. Ama benim sükûnet ve huzur içinde olmam lazım; nerede bir başkasını suçluyorsam orada bir yanlış vardır. Değerlendirme ayrı bir şey, suçlama ayrı bir şeydir. Hazreti İsa orada değerlendirme yaptı; "ey kadın yanlış iş yapıyorsun" dedi, ama ondan rahatsız değildi, ona hiç öfkeli değildi, kızgın değildi, onu yargılamadı, onu suçlamadı; "bu yanlış" dedi, bu ayrı bir şeydir. Benim rahatsız olmamam hayatın içinde önemli; suçlayıcı olmamam, kendimi kırılmış hissetmemem, öfkeli olmamam buradaki temel ölçüm. Yoksa hayatın içinde yanlışlar olabilir, uzak durman gereken insanlar olabilir, bu ayrı bir şeydir. Hayat bu anlamda, psikolojik düzeyde bizi bırakan ve bize öyle bir hayatı gerçek hayatmış gibi algılatan psikolojik benlikten kurtulma sürecidir; ona karşı uyanık olacaksın.
Mesela bakacaksın, seni hayatta en fazla negatif tepkiye götüren benliğinin belli parsellerini gözlemleyeceksin. Mesela diyelim ki sürekli korunmak ve desteklenme ihtiyacı hisseden, kendini aciz ve zayıf hisseden bir çocuk var içinde, o psikolojik benliğin. O, terk edildiğini veya yeterince desteklenmediğini hissedince feryat ediyor. Alacaksın o çocuğu — döveceksin değil, alacaksın — onu anlamaya çalışacaksın; "bak seni anlıyorum ama sen yanlış bir çözüm arıyorsun, arzu ettiğin şeyde olmayınca feryadı koparıyorsun, bu doğru bir şey değil" diyeceksin. Orada o çocuğu alıp dengelemek, onu hakikatin bilinciyle dönüştürmek: "bak, senin en büyük ve asli dayanağın nedir? Sonsuz kudrettir, Yaratıcıdır. Sen asıl ona dayan, ona güven. Hayatın içinde insanların sana destekleri olabilir, olmayabilir; senin beklediğin ölçüde olabilir, olmayabilir. Bu, o insanların kendi süreçleriyle ilgili bir şeydir. Ama sen neye dayanmalısın? Yaratıcının kudretine dayanmalısın, ona tevekkül etmelisin. Sen ancak bu şekilde dengelenebilirsin." Yoksa sürekli olarak o kendini desteklenmemiş, mahrum, mağdur gören çocuk senin başına her zaman bela olacaktır; "sen beni yeterince desteklemedin, sen beni yeterince korumadın" diye sürekli hayatın içinde problem yaşarsın, manipülasyon yapmaya başlar. Halbuki o psikolojik benliğinin içindeki o parseli alıp analiz etmen gerekir. Sen hayal kırıklığına uğradığında niye bu kadar feryat ediyorsun acaba, hiç sordun mu? Karşındaki insanın yaptığı yanlış mı seni feryada sürüklüyor, yoksa senin içinde belli bir ihtiyaç ve arayış içinde olan o benlik mi seni o feryada sürüklüyor? Hangisi?
Diyelim ki sen o psikolojik benlik üzerinden bakmadın; sen olumsuz bir olguyla karşılaştın, dersin ki "burada bir hatalı davranış var," bu kadar. Öfkeyle, kırgınlıkla, kızgınlıkla, hayal kırıklığıyla karşılamazsın. Karşıladığın an kendine döneceksin, o hayal kırıklığı yaşayan benliği analiz edeceksin; problem orada, düzelmesi gereken yer orası. Yoksa biz düzelmesi gereken yeri dışarıda görürsek, yanlış bir alanda bir çözüm arıyoruz ve yanlış bir yerde çalışıyoruz demektir. Bütün gelişim, dönüşüm bunun üzerine oturur; bunun dışında her türlü dönüşüm ve mutluluk algısı ve hayali eksiktir. Bu biraz önce bahsettiğimiz bütün o cümleler, ardı arkası kesilmeyen o cümleler, bir de öyle bir destek buluyorlar ki hayatın içinde herkes öyle, kime sorsan öyle. İyi ki peygamber yaşamıyor da ona sormuyoruz; sorsak "haksızsın" diyecek. O bizi anlamıyor mu diyeceğiz, eğer kendimi doğru anlatsam beni haklı bulurdu falan diye. Haklı çıkarmaya, can atmaya hevesli değilseniz, net olarak gözlemlenmiş bu negatif duyguyla bir sonraki defa ne yapacaksınız? Kendini haklı çıkartmanın bu yardımlarını geri çevirirseniz ne yapacaksınız? Hiçbir şey yapmazsanız — Freud'un dediği gibi bastırmayacaksınız; bastırırsanız o yetmez.
Hiçbir şey yapmazsanız negatif duygu başka negatif duyguları yardıma çağıracaktır. Diyelim ki estin, gürledin, sitemini yaptın, kimse anlamadı; sen kendi kendine acıyacaksın, değil mi? O da bir başka problem, başka bir yanlış: bu dünyaya geldiğine kızacaksın, seni bu dünyaya gönderene kızacaksın. Çünkü sen oradaki negatif duyguyu, olmadığı bir şeymiş gibi, o evin doğal bir üyesi kabul ettin, "bu evde oturmaya hakkı var" dediğin an, o evde kendine doğal müttefikler bulacak, oluşturacaktır. Ve gittikçe senden enerji, o negatif duygular başka negatif duyguları besleyecektir. Bu neyi meydana getirecek? Senin enerjini alıp götürecektir; sen o enerjiyi kendi dönüşümün için kullanacağın yerde, gereksiz bir düşünce ve duygunun şekillenmesine kullanmış olacaksın. Onun için şunu anlamak lazım: tüm negatif duygular yalancıdır, tüm negatif duygular yanlıştır. Bakın mesela o İsa'nın hikâyesinde etraftaki kimselerde negatif duygu vardı değil mi, kadına kızıyorlardı, küçümsüyorlardı, aşağılıyorlardı. Peki İsa'da var mıydı negatif duygu? Yoktu. Kadın yanlış bir şey yapıyor, ama İsa'da negatif duygu yok; ona bir şefkati var, onun yaptığı şeyi objektif bir şekilde analiz etmesi var ve tavsiyesi var. Bir negatif duygu hissediyor muyuz? Yok. Negatif duyguların sizden çaldığı enerjiler dolayısıyla hayatınız için kullanılamamış olacaktır.
Hani derler ya, bazen bir memlekette bir su vardır fakat boşa akar, hatta bazen bir yerde bataklığa sebep olur; halbuki o su belli bir sistem içinde kullanılsa enerji oluşturacaktır, belki geniş bir arazinin sulanmasına hizmet edecektir. Ama öyle kullanılmadığı için bir bataklığa sebep olmaktadır. İşte bizim de o negatif duygu ve düşüncelerimiz, hayatın içinde, içimizde bir bataklığa sebep olur ve sen gereksiz yerde orada uğraşırsın. Mesela böyle bazıları der "işte hayatta çok acı çekti, normaldir." Halbuki psikolojiye desen ki "sen hayatta aslında hiçbir acı yaşamadın, sen kendine acı çektirdin," ne yapar, ne demek istiyorsun der. Halbuki bunu çok net bir şekilde kendine söylemen gerekir: hayatta olumsuz olaylar yaşayabiliriz, fakat acı çekmek zorunda değiliz; bunlar birbirinden ayrı şeylerdir. Acı çekmek zorunda değil insan, ama olumsuz olaylar yaşamak durumunda; o hayatın bir olgusudur. Ama acı çekmek zorunda değiliz. Negatifleştiğimizde kendimizi zehirleriz, kendi psikolojimizi zehirleriz, kendi varlığımızı zehirleriz, başka insanları da zehirleriz. Kendini haklı çıkarma aracılığıyla elbette ki bunun böyle olduğunu göremeyiz, bunu görme şansımız da yok, çünkü aslında kendimizi zehirliyoruz, şöyle veya böyle çevremizi de zehirliyoruz, ama bütün bu oluşan negativiteden gerçek hatalı olanı göremiyoruz. Onun için insan önce kendisini seviyorsa kendisini zehirlemeyecek; kendini zehirlediğin anda zaten senin için olay negatife doğru gidiyor demektir. İkincisi, aynı şekilde çevreni de zehirlersin; mutsuz olursun, sana bakan zaten hoşnut olmaz veya mutsuzluk hisseder. En belirgin zehiri nedir aslında? Öfkedir; biz onun zehir olduğunu iyi hissederiz, kişi kendisinde de hisseder, çevresini de çok etkileyen bir zehirdir. Bir de kırılmışlık, alınmışlık, mutsuzluk, mağdur edilmişlik — bunlar da zehirdir; o kadar zehir olduklarını hissetmezsin ama hiçbir farkı yoktur.
Halbuki sana o gözle baktıran benliği analiz et; o gözle sana baktıran bireysel benlik bilincini gör ve onun üzerinde çalış. "Ben niye mutsuzum, niye kırılıyorum" — onun üzerinde çalıştığın zaman işte sen iyi bir yerde çalışıyorsun demektir. Ama tabii ki bu çalışma kendini haklı çıkarmamaktan başlıyor; kendini haklı çıkarmamak, bir anlamda kendini eleştirmek demektir. Peki hangisi kolay? Kendini haklı çıkarmamak ve kendini eleştirmek mi daha kolay, karşındakini suçlamak mı daha kolay? İşte bu en büyük handikaptır bizim için; karşıdakini suçlamak en rahat, en kolay yoldur. Zaten karşıda da muhtemelen bir suç vardır, az veya çok, değil mi; zaten orada da kendini meşru görüyorsun, karşında da mutlaka bir eksik, bir yanlış var, suçu ona atfediyorsun ve sistemi tamamladığını düşünüyorsun. İşte bu tamamen yanlış olarak tanımlanmalıdır; bu kısır bir döngüdür ve kişi bunu aşmalıdır. Bu kısır döngüden kişi çıkmadığı müddetçe herhangi bir yol alamaz. Ama dediğim gibi bu kendimizi suçlamak da olmamalıdır; çünkü kendini suçladığın anda psikolojik benlik, suçlanmaya tahammülü zayıf olan bir yapıdadır. Kendini de suçlamayacaksın; sadece gözlemleyeceksin ve değerlendirmede bulunacaksın. Çünkü kendini suçladığın anda o dönüp dolaşır, ya karamsarlığa, kötümserliğe, ya da dışarıdaki suçluları daha fazla suçlamaya götürür. "Ben niye bu kadar zayıfım, kahretsin, kendimden nefret ediyorum," yarım saat sonra "Allah belanı versin" diye karşındakine kızarsın.
Zeminine Göre Tepki Veren Top: Suçlamadan Analiz Etmek
Çünkü psikolojik benlik o anlamda bir suçlamadan ne bir şey edinebilir ne de bunu uzun süre taşıyabilir; bu yanlış bir şeydir. Suçlamak yanlış bir şeydir, çünkü ortada suç yok ama hata var; bilinçli yapılmış bir durum değil. Başka bir ifadeyle: başka bir şey yapabilirdi de onu yapıyor değil aslında; o anda başka bir şey yapamaz. Şöyle düşünün: sert bir duvara bir pinpon topu veya bir tenis topu attığınızda ne olur? Onun kendine göre bir etki tepkisi vardır, değil mi? Şimdi psikolojik boyutumuz da bundan farklı değildir; o top hangi zemine düşmüşse o zeminin özelliğine göre tepki verecektir. Şimdi bundan dolayı biz neyi suçlayabiliriz ki? Çünkü kişi hangi zemine düştüğünün bile farkında değil, bunu tercih etme imkânına da sahip değil. Diyelim ki birisi beni öyle bir şekilde ele aldı, o anda benim ilişkim hiç bundan hazzetmeyen bir zeminime düştü; ne yapacağım? Sevdiğim biriyse cevap veremeyeceğim ama alınganlık göstereceğim; sana ne diyeceğim, sevmediğim biriyse "sen kimsin" diyeceğim. Şimdi o zemine düşmüşse, başka bir yolum var mı benim o tepkiyi vermekten? Yok. Ortada bir yanlış var ama suç yok. İşte İsa'nın esprisi de oydu: ortada bir yanlış var ama suçlama yoktu.
Ne zaman ki o psikolojik zemininin tümünü görürsün, o psikolojik zemininin bütün alanlarını — mesela düşünün, bir futbol topu eğer bir beton zemine fırlatılırsa ne olur, ona göre top zıplar değil mi? Bataklığa fırlatılırsa lap diye oraya yapışır. Diyelim ki dikenli bir ortama ya da çivilerin olduğu bir yere attınız, patlar. Hangi zemine düşmüşse o zeminin tabiatına göre bir tepki verir. Psikolojik zeminimiz de budur. Hatta dikkat edin, kendinize bazen aynı şeye farklı tepki verirsiniz; niye? Çünkü o anda başka bir zemin işlevsel, öbür anda başka bir zemin işlevsel. Bunu şu an kontrol edemiyoruz, kontrol edemediğimiz için ne kendimizi ne karşımızdaki insanı suçlamanın anlamı yok. Sadece en fazla şunu diyebilirsin: "bak kardeşim, bu topu o zeminde karşılamasan daha iyiydi." Hani bazen voleybol olur, top yukarıdan geliyor, sen böyle aşağıdan geliyormuş gibi o topu karşılasan ne olur? Zaten karşılayamazsın, yanlış disket olur. Tercih yapabilme kabiliyetin yoksa, alışmışsın hep smaç vuruyorsun, aşağı top geldi, diz hizasına; ne yapacaksın, yere yatıp karşılaman lazım. Smaç yaparsan kendi kalene, kendi alanına topu vurmuş olursun.
Peki biz hayatta olguları nasıl karşılayacağımıza dair tam bir farkındalığa, bir dikkate, bir tercih kabiliyetine sahip miyiz? Değiliz. Hatta bunu en barizinde nasıl ifade ediyoruz? "Kardeşim, o an moralim bozuktu, sen de o moral bozukluğunun üstüne geldin, tamam yanlış yaptım ama ben de ne yapayım, o an moralim bozuktu" — yani yanlış sahadaydım, yanlış zemindeydim. Peki biz bunu kontrol edebiliyor muyuz? Zeminimizi kontrol edemiyoruz. O yüzden hayatta ne kendimizi ne başkasını suçlamanın anlamı şu an itibariyle yoktur; ama analiz etmek makuldür ve doğrudur. Hayat, ne zaman ki sen psikolojik benliğinin ve ruhsal benliğinin farkında olursun ve gelen şeyleri ruhsal benliğinle karşılarsın, o zaman hayat hayat olmaya başlar. Şimdi biz hayatı gerçek anlamda yaşamıyoruz, hayatı bir ego illüzyonunun penceresinden yaşıyoruz; o egonun perdesi üzerinden hayatı tecrübe ediyoruz. Hani her şeyi şaşı gösteren bir hikâye vardır, her şeyi şaşı gören bir adamın hikâyesi Mesnevi'de geçer; ne zaman ki o şaşılıktan kurtulur, o zaman her şeyi olduğu gibi görür. Biz şu an egonun şaşkınlığı, şaşılığı üzerinden hayatı okuyoruz; o yüzden tahammülsüzlüğümüzün, gerginliklerimizin, korkularımızın, alınganlığımızın nedeni budur, hepsinin nedeni budur.
Duygularını Dengelemek, İnkâr Etmemek
Bütün dediklerim yanlış değil mi sizce şimdi? Hepsi bize öğretilen veya bizim doğru bulup kanıksadığımız şeylerin tam tersi aslında. Ve aslında biz bu bilgiye gerçek anlamda muhtaçken bu bilgiden de mahrum kalıyoruz. Bu bilgi bizim için gerçekten doğru olduğuna ikna olduğumuzda bizde işlev görmeye başlar; yoksa "işte falan bey böyle demiş, birileri böyle diyor ama gerçek hayat bizim yaşadığımız hayat, acısıyla tatlısıyla, kaygısıyla korkusuyla" diyoruz. Bir arkadaş vardı, "ben duygularımı yaşamak istiyorum" dedi. Dedim "sen bilirsin, ben sana ne diyeyim, duygularını yaşa." Ama duygusal zeminde kalırsın. Bu bahsettiğimiz şey duyguyu inkâr eden bir şey değildir, duygularını dengeleyen bir şeydir. Ama ego ne zannediyor bazen? Yoğun duygular yaşamayı gerçeklik zannediyor. Halbuki sen yoğun duygular dediğin şey gerçeklik mi acaba, yoksa bir abartı mı? Zaten hayatın bu sürecini doğru okuyamamamızın sebebi nedir? Psikolojik benliğimizin beslendiği bazı psikolojik neticelerdir. O psikolojinin de kendi içinde tatmin olduğu noktalar var; sen o tatmin olduğu noktalara yapışıyorsun, zannediyorsun o gerçek bir şey. O, kedinin patileri gibi; altları yumuşak ama kuyruğuna basınca tırnağını çıkarıyor. Senin "bütün duygularımı bütün yoğunluğuyla yaşayacağım" dediğinde, aşırı coşkuyu da aşırı yaşıyorsun, aşırı üzüntüyü de aşırı yaşıyorsun. Ya sen bu iki odağın arasında mekik dokuyacaksın hayatın boyunca, veyahut da daha bir üst farkındalığa ve bilince ulaşacaksın. O bilince ulaştığında ne olur? O psikolojik düzeydeki duygularını daha ölçülü ve dengeli yaşarsın. Bu, onların ortadan kalkacağı anlamına gelmez; onları daha dengeli, daha ölçülü yaşamak anlamına gelir. Yoksa psikolojik zemindeki hayat, Kur'an'ın ifadesiyle dar bir hayattır, karanlık bir tünelde gitmek gibidir. Bunun birinci yolu dediğim gibi önce bunu fark etmek, sonra kendini haklı çıkarma tuzağına hiçbir zaman düşmemeye çalışmak.
Diyelim ki kendini haklı çıkarmaya çalıştığını fark edeceksin; ama yanlış bir şekilde kendini haklı çıkarmak, aslında kendisini diri diri gömmek isteyen bir insan gibidir. Kendini haklı çıkarmaya çalışmak kendini diri diri gömmektir; bu kişinin kendisi için bir problemdir, kişinin kendisine yaptığı bir haksızlıktır. "Ben neyi haklı çıkarıyorum" diye kendimize sormalıyız. Bunu fark etmek çok önemlidir; bu çok önemli bir noktadır. Kendini haklı çıkarmak isteyen benliğin aslında sen olmadığını anlamak, hayatın belki çok önemli bir şifresidir. Hayatta bu anları yakalamaya çalışmak gerekir: kendini haklı çıkarmaya çalışanın aslında ben değil, içimdeki psikolojik benlik olduğunu anlamak. Ona "ben" dememek; bakacağım, şu anda kendini haklı çıkarmaya çalışan bir benlik durumu var, bunu görmek. Onunla özdeşleştiğin anda onun büyüsüne kapılmış oluyorsun aslında. Hani insanlar büyüden korkuyor ya, aslında hepimiz psikolojik egomuz tarafından büyülenmiş durumdayız, onun tarafından yönetiliyoruz. Bu bize de problem, çevremizdeki insanlara da problem.
Egonun Manipülasyonu ve Nefsin Terbiyesi
Allah psikolojiyi, psikolojik benliği senin emrine vermiş; sen o değilsin, senin emrine vermiş, onu kullanman için sana vermiş, ona mahkûm olman için değil. Nasıl ki biri size bir köpek verir, onunla bahçeyi korur, tehlikelere karşı uyarıcı bir görev görür, o bir vazifelidir; veya bir süvariye bir at verilir, o at o süvarinin hizmetçisidir, ona hizmet eder. Psikolojik benliğimiz de budur. İşte o yüzden denmiş: "hayat ve varlığın yükünü onun kudretine, rahmetine teslim et, kendine yükleme; belki kendini ve hayatı kendisi, o hayatına ve nefsine biner hükmünde rahat bir makam bulur." Yani sen o nefsi kullanan bir hale geleceksin, o psikolojik zemini kullanan bir hale geleceksin; yoksa onun kullanıldığı bir varlık olmaktan kurtulamazsın, o senin üzerine yük olur. "Bundan korkuyorum, bundan kaygılanıyorum, bunu istiyorum, bunu bekliyorum" der; sen diyeceksin ki "dur kardeşim, ne diyorsun." Demezsen onun dolduruşuna gelmiş olursun. Hani biz deriz ya "ben kimsenin dolduruşuna gelmem" diye; halbuki en büyük dolduruşa içeriden geliyorsun. Egonun damarlarını bulamazsan, onları fark edemezsen, onların dolduruşuna gelirsin.
Düşünün mesela, peygamber nerede kıskançlık göstermiş, nerede öfkelenmiş — böyle ölçüsüz anlamda? İlahi gazap ayrıdır, egonun öfkesi ayrıdır. Nerede "beni kırdın" demiş, nerede "beni hayal kırıklığına uğrattın" demiş, nerede "küstüm, alındım" demiş? Yok. Tabii ne diyecek insan egosu: "o peygamberdi." Bunlar ne? Yanlış şeyler; o bir insandı, insan olmaklığın örneğini gösterdi. Sen de o örnekliği olabildiğince edinmeye çalışacaksın. Psikolojimiz bize psikolojik bir hile yapmaktadır; psikolojimizin bize kurduğu tuzak budur. O tuzağın içine düştüğünde hayatın senin için çekilmez hale gelebilir. Mutlu olduğun zamanlar da olur ama mutsuz olacağın zamanlar da mutlaka olacaktır, çünkü o iki kutuplu olarak çalışıyor. Ve bu neyi meydana getirecektir hayatta? Manipülasyonu meydana getirecektir; ego sürekli kendi kendini manipüle ettiği gibi çevresini de manipüle eder, çevresini de arzu ettiği istikamette yönlendirmeye çalışır. Bu bazen bir yüktür, bazen bir hiledir, bazen bir maskedir ve kişiye bunların hepsi yük olur. Mesela ben sevilmek istiyorum psikolojik düzeyde; sevileyim diye gereksiz atraksiyonlarda bulunuyorum, sevimli görünmeye çalışıyorum. Bunlar nedir aslında? O egonun manipülasyonlarıdır hayatta; hayatı doğal olarak yaşamaktan seni alıkoyan bir mahiyettedir ego.
Halbuki onun yükünden kurtulduğunda hem o rahat edecek — bakın, psikolojinin yükünden kurtulduğunuzda o da rahat ediyor. Bir Ârif'in psikolojisi de huzurludur. Hani eski Kızılderili filmlerini seyretmişsinizdir belki, o zamana yetişeniniz var mı bilmiyorum, tek televizyon olduğu dönemlerde; vahşi atlar olur ormanda, onu yakalarlar, üstüne biner binici, o vahşi at o anda onu atmaya tahammül edemez; sonra bir beş dakika sonra o vahşi at terbiye olur ve o at da rahat eder, adam da rahat eder, o at da rahat eder. Olgunlaşmamız psikolojimize de rahatlatıcı bir şeydir; yoksa psikolojimiz öbür türlüsü gibi negatif kalmayacak, psikolojin de rahatlayacak. "Ben de efendimi buldum" diyecek, "ben de sahibimi buldum, ben de artık dengesizlikten, ölçüsüzlükten kurtuldum, ben de rahatladım" diyecek. Onun için bir Ârifin, bir ermişin psikolojisi de ermiş sayılır son nihai noktada; o da memnun ve tatmin olmuş olur. Öbür türlü hem sen o psikolojinin ölçüsüzlüğüne ve dengesizliğine maruz kalıyorsun, hem o psikolojik benlik mutsuz. Hangi psikolojik benlik huzurludur? O da huzursuz. Onun için her taraftan insan o psikolojik benliğini terbiye etmek ve ona kapılmamak durumundadır. Psikolojimiz de efendisini arıyor; ama efendisini bulamayınca kendisi efendilik yapmaya kalkıyor, ama yapısında o kabiliyet yok. Psikolojimizin bize efendilik yapma kabiliyeti yoktur, zaten onun için de yaratılmamıştır; aslında o efendisini bulmalıdır. Efendisini bulduğu zaman o da rahatlayacaktır, o da huzura kavuşacaktır, o da o ölçüsüz ve dengesiz tavırlarından şikâyetçidir zaten. Ona da merhamet etmek gerekir; "nefsinizin sizin üzerinizde hakkı vardır" ifadesini bu açıdan da okuyabiliriz. Nefsimize de yazık; çünkü bu neye benziyor? Bir çocuk düşünün, böyle bir tehlike veya bir olumsuzluk karşısında çaresizlik içinde; bazen bakıyorsun ağlıyor, bazen öfkeleniyor, bazen eline ne geçerse kırıyor, döküyor, bazen içine kapanıp ağlıyor. Şimdi bu çocuğa yazık değil mi? Bu çocuğun da bir efendiye ihtiyacı var; o da kendi durumundan memnun değil, ama kendi içinde o durumu aşacak yetkinlikte değil. Ama onu terbiye edecek, onu dengeleyecek birisi olduğunda o da rahatlayacak, o da huzuru bulacak. Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde Kur'an'a üç yerde doğrudan atıf yapılıyor fakat anlatıcı sure adı veya ayet numarası zikretmiyor: (1) "Beni takatimin yetmeyeceği şeyi bana yükleme" duası, (2) "Siz hidayette olursanız yoldan çıkmışların sapkınlığı size zarar vermez" mealindeki ayet, (3) hicret sırasında mağarada söylenen "Allah bizimledir" ifadesi. Sure adı/ayet numarası metinde belirtilmediği için burada da tahmini bir numara eklenmemiştir. --- ---