İkinin Sekize Gitmesindeki Hikmet

Kısa Özet

Bu sohbette Enneagram'daki İki (2) tipinin sağlıksız anda Sekiz (8) tipine kaymasının anlamı ele alınıyor. Konuşmacı, bu geçişin aslında dengelenme ve bütünleşmeye işaret eden anlamlı bir mekanizma olduğunu; ikinin sekizden alması gereken şeyin, başkalarının onayına bağlı olmayan, bizatihi kendinden kaynaklanan bir değer ve "bağımsız bağlılık" bilinci olduğunu anlatıyor. Sohbetin ikinci yarısında ise iyilik yapan kişinin aslında kendisi olmadığını, insanın ilahi bir akışa aracılık ettiğini idrak etmenin, karşılık bekleme ve sahiplenme tuzağından kişiyi nasıl kurtardığı işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İkinin sekize gitmesi bir "sağlıksızlaşma" değil, dengelenme ve bütünleşme ihtiyacına işaret eden anlamlı bir süreçtir.
  • Kişinin değeri başkalarının algısına değil, bizatihi kendi varlığına dayanmalıdır; "aşk bağımsız bağlılıktır."
  • İyilik yapanın gerçekte kişinin kendisi değil, kişinin bir aracı/ayna olduğu ilahi kaynak olduğunu idrak etmek, karşılık bekleme ve sahiplenme tuzağından kurtarır.

Giriş: Denge, Bütünleşme ve Enneagram'daki Geçişler

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Bu hafta konuşacağımız şey, ikilerin sekize gitmesi neyi bize anlatıyor, neyi bize hatırlatıyor? Geçen hafta dörtlerin ikiye gitmesi üzerinde konuşmuştuk. Burada tabii bir ön değerlendirme yapacak olursak, aslında hayat bir denge ve bütünleşme sürecidir. Dolayısıyla bizler bu denge ve bütünleşme sürecine ne ölçüde yönelebilirsek ve bu süreci ne ölçüde gerçekleştirebilirsek o kadar tamamlanabiliriz. Aslında Enneagram'daki bu geliş gidişler, süreçler, aslında bir dengelenme ve bir bütünleşmeye işaret eden şeylerdir. Çünkü bir anlamda hem yaratılış bir izafiliği içeriyor, kendi yapımız da izafiliği barındırıyor. Bizim bir izafi tarafımız var, bir de mutlak tarafımız var. O izafi tarafımız bir bütünleşmeye ve bir dengelenmeye ihtiyaç hisseden biri.

Aslında izafiliğimizin düzleminde biz aşırılıklara kaçıyoruz. Yani bir noktadaki sınırlılığımız bizi o noktada, veya o noktanın tam tersi istikametinde, bir aşırılığa götürüyor. Mesela diyelim ki bir kişide güç olgusu merkezi bir şeyse, kişi orada sürekli en güçlü olmaya çalışıyor. Dolayısıyla orada bir kutupsallaşma oluyor. O kutupsallaşma aynı zamanda bir dengesizliğe işaret ediyor. Dairenin merkezinden çevresine gittikçe bir sınırlanmaya uğramamız gibi; merkez tek bir noktadır ama çember en azından 360 noktadır, hatta neredeyse sayısı belirsiz noktadan oluşur. Bunun gibi, aslında bizim ihtiyacımız olan şey dengelenmeye ve bütünleşmeye doğru adım atmaktır. Dolayısıyla her birimiz izafi düzeyde sahip olduğumuz nitelikleri hem dengelemeye, dengeli bir biçimde tecrübe etmeye, hem de onları tamamlayacak olan şeylerle bütünleşmeye ihtiyaç duyuyoruz.

Diyelim ki zihinsellik, rasyonellik iyi bir şeydir ama aşırı bir rasyonalite bir dengesizlik olur. Duygusallık iyi bir şeydir ama duygularda aşırılaşma bir dengesizlik halidir. Tıpkı bunun gibi, her şey sınırlılığı oranında bir tehlike içerir. Dikkat edin, insan vücudunda her şey kendisi için belirlenen bir miktara, bir kadere sahiptir. Kader, takdir edilme demektir; yani kendisi için belirlenen uygun bir halde olmaya tekabül eder. Mesela biyolojik olarak bedensel yapımız aslında bir dengeyi ve bütünlüğü içerir. Yani göz sınırsız büyüyerek bütün vücudu kaplamaz, kendisi için belirlenen bir miktar vardır. Şimdi psikolojik olarak da aslında her şeyin kendisi için belirlenen bir miktara, bir ölçüye gelip diğer şeylerle bir bütünlük oluşturmasına ihtiyaç vardır. Bu olduğu zaman kişi tam olur. Yoksa her bir insan daha baskın olan özelliği noktasında yol alırsa, orada bir ölçüsüzlük ve aşırılık hatasına düşebilir.

Şimdi aşırılık ve ölçüsüzlük hatasına düştüğümüzde, Enneagram modeline göre aslında bir başka yapının sağlıksızlığını yaşıyoruz; yani oranın da aşırılığına gidiyoruz. Dolayısıyla aslında oranın aşırılığına gitmek değil, orada ihtiyacımız olan bir şeyin farkına varıp oradan alacağımız şeyi alma anlayışına sahip olmayı biz bugün konuşmuş oluyoruz. Bu alacağımız şey, aynı zamanda bizim baskın olan niteliğimizi de dengeleyebilecek ve dengeleme hizmeti görecek bir şeydir. Yani hem bütünleşme hem de dengelenmeyi sağlayan bir fonksiyon görür bu bahsettiğimiz mesele. Yani ikinin sekize gitmesi, aslında sekiz ile bütünleşmesi ve bu sayede hem orada olan bir şeyi alması hem de ikiliğinin dengeli ve olması gereken nitelikte olmasını sağlayan bir şeydir.

Ama bu perspektif olmadığında, bir sarkaç gibi kişi o uçtan o uca gitme serüvenini ömür boyu yaşayabilir. Bir Arap atasözü vardır, der ki: "Sana üç adım git dedim, sen Halep'e gittin." Aslında burada anlatılan şey de o. İşte bizim geleneğimizde, kültürümüzdeki bir atasözüyle: "Vur dedik, öldürdün." Yani aslında ikinin sekize gitmesi bir ihtiyaçtır, bir dengelenmedir, bir tamamlanmadır. Ama sekize giderken ölçüyü kaçırması, bu sefer bir başka dengesizlik üreten bir serüvendir.

İkinin (2) Sekize (8) Gitme İhtiyacı ve Bağımlılık-Bağımsızlık Sarkacı

Şimdi ikinin sekize gitmesi üzerinde durmaya çalışalım. İki, bağımlılığa eğilimli bir yapı; yani ilişki odaklı ve ilişkileri üzerinden bağımlılık oluşturmaya eğilimli bir yapı. Aslında en derinde bağımlı mı, veyahut bağımlılık oluşturan biri mi, değil; ama işte tabiatının dengesini tam bulamadığında ilişkiler onun için bir bağımlılık haline geliyor. Yani orada bir aşırılaşma oluyor. O aşırılaşma bir noktadan sonra neye neden oluyor? Yaşadığı ilişkilerdeki bağımlılıkların kendisini tatmin etmeyen bir hâle gelmesi durumunda, bir süre sonra "ben" diyor, hiç kimseyle ilişkim olmasa da, hiç kimseye bağlı olmasam da, hiç kimse olmadan yapabilirim. Bu sefer ne olmuş oluyor? Bir başka uca kaymış oluyor; ilişkili ve bağlı olmaktan kopuyor bu sefer. Bağımsız ve hiçbir şeyi dikkate almayan, her şeyi yok sayabilen, dışlayabilen bir duruma geliyor. Yani iki aşırı uç görüyoruz burada.

Halbuki burada ikiliğin anlaması gereken şey ne? Açıkça değinecek olursak: ilişkili olmak, bağlı olmak, ama kendi varlığının bizatihi bir değer ve nitelik taşıdığını fark etmek. Yani ne bağımlılık ne bağımsızlık. Bir ifade kullanacak olursak, burada "aşk bağımsız bağlılıktır" diyoruz. Yani bir paradoks ama gerçek bir denge, bağımsız bir bağlılıktır. Teslimiyet bağımsızlıktır, bağımsızlık teslimiyettir.

Çünkü aslında sekizliğin tecrübe ettiği şey doğal olarak nedir? Kendisinde bizatihi bir güç olduğu idrakidir.

(Bu esnada bir telefon araya girer: "Yusuf. Selam. Selam. Bir toplantıdayım. Ben seni bir saat sonra arasam olur mu? Eyvallah. Sağ ol. Çok sağ ol. Teşekkür ederim.")

Fakat sekizdeki bu bağımsızlık da aşırılaştığında ne olur? Yani kendisinde hissettiği güç ve bağımsızlık idraki aşırılaştığında, hiçbir şeye, hiçbir şeyle bağlantı kurmama ve her şeyden kendisini bağımsız ve ilişkisiz hale getirme durumu ortaya çıkar. Veya bir ilişki söz konusu olacaksa, o ilişkiyi tahakküm ve bir baskı üzerinden gerçekleştirme. Bu da sekizliğin içindeki bir aşırılaşmadır.

Peki ikinin sekizden alacağı nedir diye tekrar soracak olursak: ikinin sekizden alacağı şey, bizatihi kendisinin bir varlığa, bir bağımsızlığa ve içsel bir varlığından kaynaklanan içsel bir güce sahip olduğudur. Dolayısıyla ilişkilerini bağımlılık üzerinden değil, bağlılık üzerinden gerçekleştirmeli. Fakat bu bağlılık, kendisini ilişkileri bozulduğunda bir hiç olma, hiçbir değere sahip olmama noktasında tutmamalıdır. Yani ilişkileri onun varlığını, gücünü, kendi zati değerini yok eden, ortadan kaldıran bir şey değildir.

Başkasının Algısı Bir Referans Değildir

İkincisi, ikiliğin sürekli ötekine nispetle, bir başkasına nispetle kendini tanımlaması, bir başkasına nispetle kendi değerini üretmeye çalışması. Yani bir ayna olmadığında kendi yüzünden şüphe eden bir insan gibi; ilgi, sevgi ve değer görmediğinde kendi varlığına dair hiçbir duyum, hiçbir hayatiyet algısı yokmuş gibi hissetmek. Burada sekizin doğal olarak anlaması gereken ne? Sekizin doğal olarak alması gereken ne? "Sen, başkasına nispetle bir değere sahip değilsin. Bizatihi kendi başına bir değere ve kendi başına bir varoluşa sahipsin. Sana ilgi, sevgi ve değer gösterilmesi senin varlığına bir şey katıp eksiltmez; sadece eğer doğru bir aynaysa kendini görmeni sağlar. Fakat seni ne var eder ne yok kılar."

Hani sekizin o böyle umursamaz, "hiç kimse umurumda değil" deme hali var ya; onun sağlıklı halini düşünün. Yani o bizatihi kendini var bilir. "Ben böyle diyorsam bu böyledir" der. Kimin ne dediği önemli değil. Dolayısıyla burada iki, ancak ilişkilerindeki yansıtmayı şu şekilde değerlendirebilir: "Muhatabımın idrak aynasında benim görünümüm, benim algılanış tarzım budur" diyebilir, bu kadar. Yoksa kendisini muhatabının algısı üzerinden algılamak hatasına düşmemelidir. O hataya düştüğünde ne olur? İşte olumsuzluklar yaşadığında varoluşuna, değerine, kimliğine dair büyük bir travma ve yıkım yaşar. Bu sefer "hepinizin canı cehenneme" boyutuna geçer, ayrı bir şey yaşar.

Halbuki evet, ben bizatihi varım; aynı zamanda âlemin sayısız aynalarında da bir yansımam vardır. O yansımaları görürsün. Bir insan seni nasıl algılıyor ve kendi dünyasında seninle ilgili algısına nasıl bir değer veriyor? Bakın, sana nasıl bir değer veriyor değil; seninle ilgili algısına nasıl bir değer veriyor? Çünkü o da öznel bir şeydir. Mesela diyelim ki çok aç bir insan, ölme tehlikesi derecesinde açlık yaşayan bir insanın önüne pırlanta ve ekmek koysanız hangisini tercih eder? Ekmeği tercih eder. Maddi olarak hangisi değerlidir? Pırlanta daha değerlidir, bugünkü maddi değerler üzerinden söylüyoruz. Halbuki o kişi ne yapıyor? Kendi ihtiyacına dair bir algıyla seçicilikte bulunuyor, değer atfediyor, ilgi gösteriyor, önem veriyor. Dolayısıyla bu, bizatihi o şeyin değeriyle ilgili bir şey değil; bu o kişinin öznel algısının, bilincinin aynasında senin algılanman ve seninle ilgili o kişinin sübjektif ihtiyaç ve beklentilerine dayalı bir değerlendirilme durumun, bu kadar. Bu, senin bizatihi değerini, niteliğini ve vasfını tanımlamaz. Bu ikisini ayırmak lazım.

Yani sekiz şunu der: "İnsanlar beni şöyle veya böyle görebilir, bu önemli değil, ben kendimi nasıl görüyorum, bu önemli" der. İşte bu doğru bir şeydir aslında. Tanrı kendini bilir. Fakat Tanrı bizim subjektif algılarımızda nasıl yansıdığını da bilir, buna da önem verir. Der ki: "İnsanlar beni böyle algılıyor" -hatta genel değil, "bu insan beni böyle algılıyor, bu insan bana kalbinde bu kadar değer veriyor"- ama Allah bundan dolayı herhangi bir gerilim, travma yaşamıyor. Allah kendi kendini biliyor. O zaman sen de kendi kendini bileceksin.

Kendi kendini bilmek, âlemdeki yansımalarını umursamamak, yok saymak, dışlamak ve bağları kopartmak anlamına mı geliyor? Hayır. Buradan şunu anlayabiliyoruz değil mi? Aslında bir yapı strese girdiğinde niye oraya gidiyor, biraz daha anlamış oluyoruz. Kötü bir yere gitmiyor aslında; kötü bir şekilde gidiyor ama kötü bir yere gitmiyor, anlamlı bir yere gidiyor. Bize birçok şey işaret eden bir yere gidiyor. O zaman oradaki şeyi almak gerekiyor.

Stresle Değil Bilinçle Oraya Gitmek

Kötü bir halde gidiyor. Kötü bir halde gittiği için bir şey öğrenemeyiz; bir şey öğrenemeden, bir şey alamadan, hatta kötü şeyler alarak geri dönüyor. Hani zarara uğrayarak geri dönüyor aslında. Öfkeyle kalkan zararla oturur, stresle giden zararla döner.

"Stres olmadan nasıl gidilecek? Oraya gitmek için kötü olmak lazım herhalde, değil mi?" "Stres olmadan oraya gitmek, güzel bir soru." Aslında oraya gitmemek istiyorsan, oraya gitmeye gerek kalmadan sen git, oradan alacağını al; oradan alacağın şey sayesinde zaten strese girmeyeceksin. "Mümkün mü, anlaştık mı?" Tabii, işte mümkün. "Bu tabii mümkün mü derken, hadi kalktık gidiyoruz, hadi oldu tamam anlamında bir şey değil." Ama işin formülü bu: o gittiğin yere sen sakince bir git bakalım, de ki "buraya ben niye stres olunca gidiyorum, veyahut da bu gittiğim yer bana ne ifade ediyor?" Onları alsan, ne olacak? Hiç strese girmeyeceksin. Dolayısıyla oraya stresli bir halde hiçbir zaman gitmeyeceksin.

"Mümkün ama, değil mi hocam?" Mümkün. Zaten edebiyat da bunu yapıyor aslında, insanlara bir "düşün" hatırlatıyor -böyle bir şeyler de var diye, insan hatırlatabilir. Zaten burada mümkün olmayan bir şeyi konuşmamaya çalışıyoruz, çünkü mümkün olmayan bir şeyi konuşmak abesle iştigal olur. Gerçekten mümkündür bu. Mesela bir sekizin beşe gitmekliği mümkündür; sağlıklı bir şekilde oradan alacağını aldığında sağlıksızlaşmaz. Sağlıksızlaşmadığı için de beşe sağlıksız bir şekilde gitmez. Ama bu, çalışarak, gelişerek, kendini nasıl diyeyim, kemal yolunda bir basamaktır belki; sistemin kendi dinamiği içinde değil ama gayret sonucu. Beşe de gidebilir, hepsine. Yani sadece beşe değil, aynı yolla ikiye, üçe, hepsine gidebilir; hepsinden alması gerekeni alabilir ve bu bir gayret, çaba meselesidir.

Aslında Enneagram modeli, veya şifresi diyelim, veyahut sembolü, ne dersek diyelim, hepsi aynı; bize bir şey anlatıyor işte. En başta söyledik ya: bize eksik parçalarını topla diyor. Eksik parçalarını toplarsan dengeli hale gelirsin. Bunu şöyle düşünün: elinizde bir tane sarı kalem var ve sarı bir kalemle bir doğa manzarası çizmeye çalışıyorsunuz -tek bir renk, tek bir fon. Çizemeyeceksiniz, ancak belli şeyleri çizebilirsiniz. Çizemeyince ne oluyor? O kalemi fırlatıyorsunuz, diğer kalemleri alıyorsunuz ama sağlıklı bir halde olmadığınız için o kalemlerle resim yapmıyorsunuz, karalamaya başlıyorsunuz. Anlatabildim mi? Karalayınca da tabii adam gibi bir resim çıkmıyor.

Enneagram'ın Öğrettiği: Eksik Renkleri Toplamak

Halbuki: "Ya, bende bir sarı kalem var, en çok bunu kullanıyorum, bu en yakın olan, en kendime ait hissettiğim, en kendim dediğim, hatta vazgeçemediğim bir renk" der. Peki başka renkler yok mu? İşte o renkleri aramak, o renkleri görmek; bu elimizdeki kalemi değersizleştirmediği gibi onu kenara atmayı da gerektirmeyen bir şey. Elindeki kalemi tut. Hatta o elindeki kalemi tutarsan ve diğerlerini de alırsan, elindeki kalemi gerçekten yerli yerinde kullanırsın; o resmi çizdiğinde gerçekten elindeki o ilk ve temel rengi doğru bir şekilde kullanmış olursun. Eğer elinde tek o kalem olursa, o kalemi olur olmaz her yerde kullanmakla aslında onu aşırı ve yanlış bir şekilde kullanmış olursun.

Dolayısıyla bu sembolün öğrettiği şey bu. Bütün parçalar toplandığında kişi gerçek bir dengeye o zaman ulaşmış oluyor. Parçaları toplamadığımızda her birimiz aşırılaşıyoruz ve bir uca kayıyoruz. Ve herkes kendi ucundan bakarak birbiriyle çatışmaya başlıyor, çünkü birbirini anlamıyor. Ve ne yapıyoruz? Ya aşağılık kompleksi duyuyoruz ya da bunu bir üstünlük olarak lanse ediyoruz. Mesela: "Sen benim kadar mantıklı ve rasyonel düşünmüyorsun." Öbürü diyor ki: "Sen duygusuzsun, benim kadar duygulu olsaydın böyle olmazdı." Öbürü diyor ki: "Sen çok takılıyorsun, boşver, rahatına bak, germeye gerek yok." Halbuki hepsi bir noktayı, doğru bir noktayı tutuyor ama bütün bir nokta değil o; o bir bütün değil. İşte o bütünü yakalamak, o bütünü oluşturabilmek gerekiyor.

Fakat burada en acil ihtiyaç ne, kişinin ilk adımlarda bağlantılı olduğu noktalar; diyelim ki bir iki için dörtlük ve sekizlik, bu onun için acil ihtiyaç. O yüzden ilk bağlantı noktaları, ilk ilişkili olduğu noktalar -diyor ki, bak bunlar çok acil ihtiyaç, bunlar olmadı mı daha baştan kaybedersin, daha baştan aşırılığa düşme ihtimalin var. Ama bu ikisini önce bir al, bunlarla bir nevi üçlü bir saç ayağı oluştur, ondan sonra diğer eksikliklerini de tamamlayabilirsin.

(Katılımcı:) "Senin dediğin şey abi, daha üst bir bilincin takip etmesi gereken yol. Hani dedin ya, oraya sıkıntıya girmeden, öyle bir hale düşmeden git -bu biraz daha üst bilincin. Ego düzeyinde belki gidip geldikten sonra, rahatladıktan sonra... bir gittin, arızaya bağladın, sonra geri geldin, niye gittin diye sorup düşünmek lazım. Öbürü, senin dediğin yol, biraz daha üst bilincin. İşte bazen biz ne yapıyoruz? Gidiyoruz, geliyoruz, gidiyoruz ama hiç anlamıyoruz niye gidiyoruz oraya, niye öyle bir... psişik aygıtımız niye öyle bir kompansasyon yaşıyor, niye o şekilde kendini dengelemeye çalışıyor. Oraya gidiyorsun, gidiyorsun ama niye? Hani siz yokken konuştuğumuz bir şey var."

Her şey bir işarettir dedik; boşa bir şey değil o. Gidiyorsun oraya, sürekli aynı şeyi tekrar ediyorsun. Fakat hiçbir zaman "orada ne var, niye oraya gittin" bunu düşünmüyorsun; bizim konumuz bu. Buna dair bir işaret var mı, yoksa çok da anlamlı bir şey değil mi? Büsbütün sağlıksız bir şeye mi tekabül ediyor -içimize konulmuş, her an çekilmeye hazır bir el bombasının pimi mi bu durum? Sanki değil. İyi kullandığında ve buna dair bir farkındalığın olduğunda çok anlamlı ve çok yerinde bir şey. İşte konuştuğumuz şey bu: bir nevi önceden durumu görebilme alıştırmaları yapmak. Yani ikinin o sekizliği sağlıklı bir şekilde alarak, o sekizlikten sağlıklı bir şekilde beslenerek, aslında kendisi için çok çok önemli ve hayati olan bir şeyi edinmesi. Zaten onu edindiğimizde kolay kolay sağlıksız hale gelmeyeceğiz, kolay kolay o stresi yaşamayacağız. O olumsuz faktörleri yaşadığımızda strese girmeyeceğiz. Diyeceğiz ki: "Beni unuttun mu?" "Unuttum." "Canın sağ olsun, bir sıkıntı yok."

"Tabii, ama zaten gitmek istemediği bir durum o. Öncesinde sen dedin ya, gitsin düzgün bir halde gitsin görsün ne var. Ama zaten normal düzeyde zaten istemiyor oraya gitmeyi." "Orada sorunluyken sağlıksız halde gidiyor. Daha önceki aşamada, orada niye gittiğini düşündükten sonra, belki yavaş yavaş orada güzel bir şey olduğunu fark ettikten sonra, kendi ayaklarıyla tıvış tıvış gidecek. Öbür türlüsü zor, zaten istemediği gibi."

Aslında bir başka şekilde yorumlarsak, bu gidiş ikiye şunu anlatıyor: sen olumsuz bazı durumları rahatlıkla karşılayabilmek için sekizlikte var olan bir kısım özelliklere ihtiyacın var. İşte o anlamda. Şimdi olumluluklar olduğunda zaten problem yaşamıyorsun. Diyelim ki bir iki, ilgi, sevgi ve değer gördüğünde zaten kendi mekanizması içinde çokça problem yaşamıyor. Ne zaman problem yaşıyor? Kendi mekanizmasının hoşlanmadığı, rahatsız olduğu, beklemediği şeylerle karşılaştığında orada bir strese giriyor. İşte o strese girmesini engelleyebilecek olan potansiyel değerler sekizde var, görüp de yapmıyor. Kişiye göre değişen bir şey; biz "gör ve yap" demeye çalışıyoruz.

Sekizdeki Değerin İkide Kontrolsüz Çıkışı

Tabii dedik ya, bu böyle kolayca "bak bunu öğrendim, tamam" deyip halledebileceğimiz bir şey değil. Bunun üzerinde düşünmek, tefekkür etmek, olayların içinde bunu tecrübe etmek gerekiyor. Geçen bir arkadaş söyledi: bizatihi bir şeyin kendisine değil de bir şeyin yansımaları üzerinden değerlendirme yapmakla ilgili çok basit ama güzel bir örnek. Arkadaşın kızının doğum gününü kutlayacaklar; öğleden başlamışlar, toplanmışlar, ama işte o arkadaş gelmiş, bu gelmiş, şu olmuş bu olmuş; bir türlü mumları yakıp pastayı kesememişler. En son demiş ki: "Ya baba, ben ne zaman sekiz yaşına gireceğim? Hâlâ giremedim" demiş.

Şimdi bu ne? Sekiz yaşına girmeyi, pastanın mumlarını söndürmek ve pastayı kesmek üzerinden yorumluyor, algılıyor. Yoksa bizatihi -ya, zaman geçiyorsa, sekiz yaşına girdiysen girdin yani- ama ne yapıyor? Hâlâ bir türlü "sekiz yaşına giremedim baba, senin yüzünden" diyor. Anlatabiliyorum: işte bu algı. Yani bir şeyin bizatihi kendi nitelik ve değerini değil de, onun bir yansıma üzerinden değerini ölçme biçme. Hatta ilginçtir, Bediüzzaman'ın güzel bir örneği vardır: der ki, çok kıymetli antika bir eseri, sırf maddi cihetiyle değerlendiren demirciler çarşısına götürsen, ya kağıt parasına, ya demir parasına, ya da tahta parçası parasına alacaklar, değil mi? Şimdi sen oraya götürdüğünde, birisi diyelim ki çok kıymetli antika bir tabloya bez parası veriyorsa, verebilir. Sen bunu yapmayacaksın: diyeceksin ki "bu kişi bu tabloyu bir bez olarak görüyor, bir bez olarak değerlendiriyor, bu fiyatı biçiyor, helal olsun" -yani onun algısına da hürmet et, ama onun algısını kendin için referans alma. "Demek ki benim tablom bu kadarmış" dersen, o yanlış bir şeydir. Onun algısına da hürmet etmelisin ama onun algısını gerçekliğin referansı olarak değerlendirme, çünkü o da netice itibariyle sübjektif olabilir -ki birçok noktada da sübjektiftir zaten insan. Objektif olabilmek öyle kolay bir şey değil.

İşte ikinin sekizden alma ihtiyacı duyduğu en temel şey bu: senin değerin nedir, ve insanların seninle ilgili algıları, seninle ilgili değerlendirmeleri, senin varoluşunu ne derecede etkiler; içinde duyduğun etkilenme gerçekten real, gerçekçi bir durum mudur?

(Katılımcı:) "Hocam ama mesela sekizdeki o, öyle bir kendi gerçekliğini tecrübe ediyor ki, kendisine dair tecrübe ettiği değer ona içkin bir hal. Yani onu bir düşünce sürecinden geçirerek veya o değeri çıkarıp çıkararak yapmıyor. Ama ikide de tam tersini, onun da hesap kitap yapmadan yaşadığı ve tecrübe ettiği bir değersizlik hali var; hatta bunun farkında bile değil. Çünkü mesela o zaman sekizdekini yaşamaya çalıştığında, oraya temeli ne koyacak? Yani o sekizin sekizde var olan ve yaşadığı o hal, o onun gerçekliğini alıp oraya koyamaz ki. Peki o değer nedir diye sorar; nedir o zaman? Tamam, bir değerden bahsediliyor ama hiç tecrübe etmediği bir değer. Ne tanıması gerekiyor?"

Evet, şöyle düşünelim önce: iki sekize gidince hiç tahmin etmediği bir şey çıkıyor ortaya. Bu nereden çıktı acaba? Orada bir şey hissediyor; kendini çok bağımsız, hiçbir şeye muhtaç olmayan biri gibi hissediyor. Peki bu nereden çıkıyor? Demek ki bir yerlerde bir şeyler var. Ama bu sağlıksız bir şekilde çıkıyor. İşte demek ki buradan şunu söylemeye çalışıyorum: aslında o sekizliğin tabiatında var olan değer sende de var, ama çok derinde duruyor.

İşte onu kazıp bulmaya çalış. O kontrolsüz çıkıyor. Ne yaparsın mesela? Kontrollü bir salınım olur, değil mi? Mesela nükleer enerji, bu nedir? Kontrollü bir salınımdır. Sen onu enerjiye çeviriyorsun, elektrik üretiyorsun; o radyoaktif salınım sağlıklı bir şekilde ortaya çıkarılıyor ve çok işlevsel bir şekilde kullanılıyor. Öyle olmadığında ne oluyor? Atom bombası olarak patlıyor. Orada var o. Anlatabildim mi? Yani o ikinin tabiatında mündemiç. Ama normal ve rahat halindeyken o sondajı yapmadığı için, oradan beslenmediği için, bunun üzerinde tefekkür etmediği, üzerinde durmadığı için ne yapıyor? O çok acil, ancak çok bilinçsiz bir durumda olduğu anda ortaya çıkıyor, kontrolsüz ortaya çıkıyor. O zaman da sağlıksız bir şekilde aşırı uçlara kayarak onu tezahür ettirerek yaşıyor. Halbuki onu akıllıca çıkar; önce bulmaya çalış, bul, çıkar ve onunla bütünleş.

Yoksa ikinin içinden nasıl öyle bir "sekiz canavarı" çıkıyor? Demek ki var ki çıkıyor. Ama işte o bir canavar değil aslında. Mesela sekiz aycılığında ben hiç kendimi o halle tanımlamıyorum, o benim gibi gelmiyor; sadece bir acil durumda, ekstrem durumlarda olan bir şey, onu ben olarak algılayamıyorum. Halbuki onun sağlıklı ve dengeli hali var, sende var; ve bunu o sağlıklı ve dengeli haliyle fark ederek onunla bütünleşmelisin. Onunla bütünleştiğin zaman, zaten seni sağlıksız hale getirebilen o şartlar vuku bulsa bile sen rahatsız olmayacaksın, problem yaşamayacaksın.

Oğlum, yanlış olan sekizlik değil, senin içinde bulunduğun hal; senin onu algılayış tarzın, daha doğrusu gidişin, senin onunla temas etme şeklin. Kötü bir şekilde temas ediyorsun.

(Katılımcı:) "Ama tercih edilebilir gibi geliyor bana; öbür türlüsü -olumluya çevirmesi sekizlik şeylerin- bana göre uzun geliyor. Onu yapmıyorlar; ben direkt sekize..." "Hayır, orada zaten belli bir farkındalık ve bilinç yok zaten, o bir anda tamamen kontrolsüz bir şekilde ortaya çıkıyor." "Alışmaz mı yani? Mekanikleşmez mi o artık? Hep sekize gidiyor gibi geliyor bazen bana." "Gidebilir, gidebilir." "İşime geliyor değil; oraya... tercih etmiyor, fakat bazen o durumda kendini daha güçlü, daha yeterli hissediyor; fakat o sağlıksız durum onu tatmin etmiyor kesinlikle, ama mecburen gidiyorum diyor bu; yoksa hiçbir yapı, sağlıksız halde gittiği yapının sağlıksız halinden memnun değildir. Fakat onu, son anda kullanmak zorunda kaldığı ve kullanarak kendini tamamen yıkılmaktan koruduğu bir çözüm olarak görüyor. Fakat çok tatmin olmuyor hiçbir zaman."

"İki-sekiz mizacını tanıyorum, bu iki mizacın bu yönünü bilmediği için, ben de yerine öneriyorum; bunu yapaylıkla suçluyorlar hep. İşte o da güçlü görünmeye çalışıyor, ne yaptığını zannediyor -ama buradan bakınca aslında her şeyin bir açıklaması var. Hep yapay, çok yapay; ben çok samimim, ben çok samimiyim diye söyleyen kişiyim."

Evet, bu hani sekize gidiş, tabii buna dair derinlikli veyahut sağlam bir zeminde olmadığı için, aslında ikinin sekize gitmesi hali yapay duruyor; hani böyle dökülen, çabuk dökülecek bir maske gibi duruyor. Anlatabiliyorum? Halbuki işte o çabuk dökülecek bir maske değil, senin kendi sınırlı imkân ve potansiyelini daha zenginleştirebilecek ve daha dengeli hale getirebilecek bir imkân o. Onu sağlıklı bir şekilde kullandığında, o zaman yapay ve çabuk dökülecek bir maske gibi olmaktan çıkacaktır. Kontrolsüz güç, güç değildir.

Sekizin Öfkesi, Onay İhtiyacı ve Taviz Vermeyi Öğrenmek

"İkilere yeni mod dönerisi bence bu." Aslında her birimiz sağlıksız haldeyken kontrolsüz bir şekilde o sağlıksız noktaya gidiyoruz. İşte bu, aslında kontrollü, farkında bir gitme değil, onunla bütünleşmedir; oradaki imkânı fark edebilme, oradaki imkânı yakalayabilme meselesidir.

Bu konuda bir açılım yapmak isteyen veya sorusu olan var mı? (Katılımcı:) "Mesela o da sekizin öfkelenmesindeki hali; onu tatmin eden bir şey var onun içinde, sekiz öfke yaşarken onunla besleniyor -bir şeyle besleniyor gibi görüyorum. O yüzden ben sekize kaydığımda o sekizliğin haliyle beklenen ve tatmin olan, rahatlayan bir halim olmuyor. Hiç kendimi sonradan, hatta o esnada bile öyle olmaktan çok rahatsız olduğumu ve sonrasında da daha çok tekrar kendimden bunu düşünüyorum, oralarda dolaştığım için. O yüzden alışageldiği, işine geldiği bir süreç olmadığına eminim."

Tabii, kesinlikle değil, kesinlikle değil. Açayım mı? Kesinlikle değil. "Peki bu hayranlık nasıl oluyor? İkinin sekize hayranlığı?" İki, sekizin sağlıklı haline hayranlık duyabilir; yoksa sekizin sağlıksız haline hayranlık duymaz -en çok rahatsız olduğu bir yapı olarak hissediyor. Geçen hafta söylendi ya, dörtlü ikinin sağlıklı halini seviyor ama sağlıklı halinden hiç haz etmiyor -pardon, dört, ikinin sağlıklı halinden haz eder, hoşuna gider, ama sağlıksız halinden hiç haz etmez. İki de sekizin sağlıklı halinden haz eder ve o nitelikleri çekici bulur, kendisi de o niteliklere sahip olmaya çalışır; ama sağlıksız halinden en çok kaçınan bir yapıdadır.

Orada sekizin kendi içinde öfkeden beslenme hali görünürde her ne kadar öyle gözükse de, aslında sekiz o öfke halinde her ne kadar bir güç hissi yaşıyor olsa bile, o aslında onu besleyen bir şey değildir. Bazen kendisini öyle hissetse bile, bu onu çok tatmin eden bir durum değildir açıkçası -evet, sekiz için de böyle. Ne bunu sürdürmekten ne de bundan tatmin almak gibi bir şey söz konusu değildir; hep kükreyen bir aslan muhtemelen hasta olur, hasta olur yani; ya da sürekli gülen bir yedi de öyle.

Bir de: ikinin kendini olaylatma ihtiyacı, bu kötü bir şey midir? Hayır, güzel bir şeydir -kendini olaylatma, veyahut muhatabına kendi istek, fikir ve değerlendirmesini sunup onun fikrini alma. Bu kötü bir şey mi? Hayır, iyi bir şey. Fakat onay almadığında rahatsız olmak, onay almaya gayret etmek, onay almak için gereksiz manipülasyonlar yapmak, çabalar göstermek, anlamsız bir şeydir. O da başka bir açıdan kararsız kalır.

Burada sekizde ne var? Doğal bir sekizin fıtri halinde kendini ifade etme vardır; sadece bu bir deklare etme ve karşıdakine kendini ifade etme biçimidir. Doğal halinde muhatabından geri bildirim de alır -fıtri bir sekiz mekanizması. Fakat muhatabından aldığı geri bildirime kendini mahkûm hissetmediği gibi, beklediği geri bildirim veya onayı almadığında kendi algısından, anlayışından ve yöneliminden tereddüt etmez. İşte burada yine ikinin sekizden alması gereken şey, kendini onaylatma, kendini kabul ettirme ihtiyacının aşırılığı karşısında dikkatli olmak; o kendini ifade etme, karşıdakinin fikir ve değerlendirmesini alma çabası olsun, ama kendini mutlaka onaylatma, kabul ettirme ve desteğini alma ihtiyacı ve zorunluluğu hissetmemek.

"Var mı aklınıza gelen? İkiler çok tavizkâr olabiliyor, çok kendi doğal hallerinde." Mesela sekizden onu da öğrenebilir: biraz hayır demeyi öğrenebilir; ya da verdiği kararın arkasında durmayı, dirayetli olmayı öğrenebilir. İlişkilerini devam ettirmek uğruna memnun olmadığı ve istemediği halde taviz vermek -kişi burada gönüllü taviz verebilir. Taviz vermek bütünüyle kötü bir şey değildir; taviz verebilirsin ama orada gönüllü taviz vermelisin, sonradan başa kalkmak üzere değil. Gönüllü verirsen başa kalkmazsın. Ama gönülsüz, istemeyerek, kendini mecbur hissettiğin için verirsen, o zaman "yazıklar olsun sana verdiğim tavizlere, bütün bu verdiğim tavizler boşunaymış" deme durumuna gelirsin. Halbuki hayır, verebilirsin; diyebilirsin ki "ben bilerek, isteyerek ve gönlümden taviz veriyorum."

Bakın dikkat edin, sekiz bazen bunu verir ama dönüp bakmaz; "ben verdim" der, karşılığını da beklemez. Der ki: "Ben bilerek, hiçbir şey beklemeksizin verdim taviz." Geri geldiğinde de hayır demesini bilir; eğer vermeyecekse "vermiyorum" der. Vermemesi gerekiyorsa, bunu kendisi istedi mi istemedi mi diye yapar; orada kendini mecbur hissetme, hoşlanmadığı, istemediği halde yapma şeklinde bir algısı yoktur. İşte yine ikinin sekizden öğreneceği bir şey de budur: bir taviz veriyorsan bunu bilerek, isteyerek ve beklemeksizin yap. Karşıdakine deyim yerindeyse faizsiz ve geri ödemesiz bir kredi ver. Ama sen faizli ve geri ödemeli yapıyorsun; karşıdaki de hem faiz vermiyor hem de ana parayı vermediği zaman -bu vadeyle kısaltılınca hem faiz ödemiyor hem de ana parayı vermiyor- o zaman sen sekize bağlanıyorsun.

"O dediğim şeyi iki (tip) annelerinde çok görüyorum ben mesela. Çocuk biraz zeki ve fırlamaysa, böyle bir yedi bir çocuksa, o çok iyi kullanıyor ikinin o özelliğini, çok taviz veriyor iki anne; çocuk da biraz zeki, uyanık bir çocuksa çok güzel kullanıyor bunu." O açıdan diyorum, sekizden o şeyi öğrenebilir. İşte orada şu var: "Ben ilişkileri önemserim, değer veririm ama ilişkiler benim varoluş zeminim değildir" idrakine sahip olması lazım. İşte orada sekizde beslenebileceği bir şey var. Tabii ki ilişkiler önemlidir, değerlidir ama benim varoluş zeminim değildir; o olmadığında ben yok olmuyorum -bunu anlamaya çaba göstermesi gerekiyor. İşte o aslında sekizde var olan bir değer; tabii fıtri bir sekizlik. Yani aslında biz burada sekiz insanlardan bahsetmiyoruz, sekizlik hakkında konuşurken sekizlik dediğimiz şeyin tabiatını kastediyoruz.

İki ile Sekiz Bütünleştiğinde: "On Numara" Olmak

8'in benliği, kayyumiyetin ve kudretin tezahürünü en güzel şekilde sergiler. Yani kendi başına kaimdir, kendi ile ayaktadır, başkaları ile ayakta değildir. Onun tezahürü tabii mutlak değil, netice itibariyle bir insan; fakat onun tezahür düzeyinde, görecelilik âleminde, Allah'ın kayyumiyetinin ve kudretinin en belirgin, en parlak izini düşürür. İşte orada ikinin alması gereken şey nedir? Bu niteliktir: "Sen bizatihi ayaktasın ve ayakta olabilirsin. Senin ilişkiler tarafından desteklenmene dair zorunlu bir ihtiyacın söz konusu değildir." Bu, ilişkileri yadsımak, önemsememek, değersiz görmek değildir; onları ne iseler öyle görmektir. İşte sekizden beslendiğinde ilişkileri ne ise öyle görürsün.

Yani iki ile sekiz bütünleştiğinde on numara olur. Anladın mı? On numara olur; o zaman nedir? İlişkileri olması gerektiği şekilde gören, kendi varlığını, değerini olduğu gibi gören bir idrake sahiptir. İşte o zaman dengeye ve bütünleşmeye doğru önemli bir adımı atmış olur.

(Katılımcı:) "Hocam, bir tablo yapsak; bütün numaraların hangi esmaların en parlak tecellisi olduğuna dair?" İnşallah, ileride onu da yaparız aklımda. "Bulabilecek miyiz abi? Yediye bir şey bulamadım. İkiye rahman-merhamet çıkıyor, yediye bir şey yok." "Tezahürsüz kaldık, boşuna atıldık yani -böyle şey varoluşçu bir şeye kaydım, atıldık, fırlatıldık gibi." Kur'an'da diyor: Allah her an bir iş/şe'ndedir; her an bir yenilik, her an bir tezahür. "Diğer numaraların hepsinden bir şey çıkıyor ama yediden bir şey çıkaramadım." Bu güzel bir çalışma olur ama. Mutlaka, tabii.

Yapanın Sen Olmadığını İdrak Etmek

(Katılımcı:) "Bu ikideki, hani o 'değer duyulma' ihtiyacı çok fazla; mesela bir arkadaşım var, ailesinde çok fazla, ailesini çok düşünüyor ve onlar için maddi-manevi çok şey yapıyor. Sonra da onlar tarafından gelen en küçük bir olumsuz şeyden bile çok etkileniyor, yıkılıyor neredeyse. 'Ben bu kadar şey yaptım ama neden onlar bana bunu yaptılar' tarzında bir tepki veriyor. Onu çok sarsıyor ve ben de buna çok üzülüyorum açıkçası. 'Bunu niye bu kadar merkezine alıyorsun ki, oradan hemen bir yıkılma yaşıyorsun' tarzında konuşuyoruz ama yapamıyor."

Tabii, işte buradaki en temel şey, bunu daha önce konuştuğumuz gibi, "orada yapanın sen olmadığını" idrak etmek. En temel çözümleyici idrak odur. Yapanın sen olmadığını, senin sadece onu yapma konusunda ilahi kaynağın bir aracısı olduğunu idrak ettiğinde -ki hakikatte de bu böyledir zaten- idrak ettiğinde herhangi bir alacak ve borç meselesi kalmaz. O yüzden, karşılık beklediğin veya ihtiyacın olduğunda seni desteklemesini beklediğin insana bir şey yapma; bunu ikiye demek lazım: "Yapma o zaman" demek lazım. Yapma, sen de rahat et, karşıdakine de yük bindirme. Çünkü özünde doğru anlayış şudur: yaptığın şeyin kaynağı ve faili sen değilsin, bunu anlamaktır; doğru olan da budur. Yani ben yardımın, merhametin, iyiliğin, şefkatin, desteğin kaynağı değilim. Ben, kaynaktan bu gibi şeyleri yansıtabilme kabiliyetine sahip kılınmış biriyim. Dolayısıyla geleni yansıtırım, o kadar. Yansıttığımda bunu sahiplenemem; sahipleniyorsan orada başta hata işliyorsun, zaten sahiplenmenin sonucunu yaşıyorsun aslında.

Yani "ben bu kadar yardım ediyorum, fedakârlık gösteriyorum" demek yanlış; bu yanlışın da sonucunu yaşıyoruz. Kendini bir insana yardım etmiş gibi hisseden bir insan, epey yol alması gereken bir insandır. Ona kim yardım etsin? Yani bu, yol alması gereken biridir. Dolayısıyla burada insan diyecek ki: "Yapan ben değilim, ben Tanrı'nın yapmasına gönüllü bir şekilde ve tercih ederek aracılık ediyorum ve bizatihi bunu yapmak zaten benim ödülümdür." Yani ilahi akışa köprü olmak, ilahi akışa vesile olmak, ilahi ışığın yansımasına ayna olmak, bizatihi beni aydınlatan, zenginleştiren, tatmin eden bir şey. Ben daha ekstra niye bir şey isteyeyim?

Allah'la Alışveriş: Ayna Metaforu

Dolayısıyla alışverişini Allah'la yapacaksın. Buna dair meâlen bir ayet var: Allah'la alışveriş yapılması gerekir. Dikkat edin, bir ayna ışığı alır ve aydınlanır; ışığı vermek onun doğal bir yansımasıdır. Yani aslında vermek ve vermemek gibi bir tercih yapmaz ve bununla meşgul olmaz. Onun için esas olan, ışığın kaynağına dönmek, yönelmek ve o ışığı almaktır. Gerçek alışveriş odur, gerisi onunla ilişkili değildir.

Hani, yaptığı iyiliği unutanlara ne mutlu. İyiliği kendisinin yapmadığını idrak eden ise çok daha şuurludur. İlk adım nedir? İyiliğine karşılık beklememektir. Daha asli ve hakiki şey, iyilik yapanın sen olmadığını idrak etmektir. Yani ben aslında sahiplenebilirim ama sahiplenmiyorum meselesi değil bu. Biz tabii zahiri düzeyde veyahut ilk anlamda böyle anlatırız, deriz ki "sahiplenme." Gerçek şey nedir? Zaten sahibi değiliz ki, ne sahipleniyorsun ki? Sahibi değilsin, sahibi var zaten. Yani Allah ahirette demeyecek mi: "Bunun sahibi bendim, bunun sahibi bendim." Sen neye sahip çıkıyorsun yani?

Hani düşünün ki hırsız -bizim askerlikte yaşadığımız bir şey vardı. Hırsızlık hastalığı olan bir arkadaş vardı, asteğmendi. Herkesten bir şey çalmıştı. Neyse, en son ortaya çıkardık, her şeyi masaya dizdik: "Bu benim, bu benim" diye herkes alacağını aldı. Adamda tabii hiç kalmadı, onun hiçbir şeyi yoktu. Şimdi benim de sahip çıktığım iyilik, güzellik, hayır adına ne varsa aslında Allah'ındır. Ahirette gittiğimizde, bir kısım ârifler o ayeti öyle yorumlarlar: "Zerre ağırlığınca hayrı kim işlerse onu görür, zerre ağırlığınca şerri kim işlerse onu görür" (Zilzal Suresi: 7-8). Yani zerre miktarı hayır -hayır kimindir, Allah'a aittir, onundur, zerre miktar iyilik bile onundur, benim değil ki- zerre miktar şer de bana aittir.

Bu hiç hesaplı bir alışveriş değil demiyorum, yani öyle de denebilir. Allah lütuf ve keremiyle diyor ki: "Bak, ben bunu doğrudan ulaştırabilirim ama sana hem almak hem de yansıtmak deneyimini kazandırıyorum. Sana sanki iyiliğin kaynağı senmişsin gibi, iyilik yapan senmişsin gibi bir deneyim yaşatıyorum." Yoksa iyiliğin kaynağı sen değilsin. Hani biz ne yaparız bazen? Mesela çocuğu alıştırmaya çalışırız: "Al şu 5 lirayı, bak şu yaşlı teyzeye ver" deriz. Veren kim? Veren, büyüktür; ama görünürde kim veriyor? Çocuk veriyor. İşte Allah da böyle diyor: "Bak, ben sana bir 5 lira vereceğim, sen de onu buna ver." Şimdi sen kalkıp "bak sana nasıl 5 lira verdim" diyorsan, haddini bil; bu kadarını da yapma, değil mi? Allah sana onu yaşatıyor, vermeyi yaşatıyor, iyilik yapma halini yaşatıyor; ama sen de haddini bil, iyilik yapan sen değilsin, kaynağı hiç değilsin. Ama sana iyilik yapma halini yaşatıyor.

Allah'ın iyiliği nedir? İyilik yapması nedir? Şefkat etmesi nedir? Allah kendi zatındaki esma ve sıfatları senin idrak etmen için seni onlara mazhar kılıyor. Sen o sayede Allah'ın esma ve sıfatlarını hakikatiyle idrak ediyorsun; tıpkı bir büyüğün, vermenin manevi lezzetini, cömertliğin deneyimini bir çocuğa yaşatmak için ona para verip başka birine verdirmesi gibi. Yoksa öbür türlü bir gaflettir. Hatta o zaman diyor: teşekkür beklemeyi bırak, sen teşekkür etmelisin, seni vesile kıldığı için.

(Katılımcı:) "Aynen, tabii; yani Allah sana da vesile kılmış demek ki. Senin o vesilelik lezzetine, idrakine, o anlayışa ihtiyacın vardı, onun için seni vesile kıldı." "Sen benim yardımıma muhtaç değilsin, ben sana yardım etmeye muhtacım canım." Tabii. Yani İsmail Bey, burada şey var galiba: ikinin sekizdeki hali. Sekiz, ışık olarak Allah'tan geleni yansıtırken hiç sıkıntı yaşamıyor -bu onun fıtri hali. Var olanı çok rahat bir şekilde yansıtıyor, bunun üzerinde durmuyor, belki farkında bile değil; o kadar fıtri bir şekilde yapıyor ki bunu. Ama ikide, Allah'tan aldığı ışığı yansıtırken arada bir şey oluyor: "ben yansıtıyorum" diye orada kendisi devreye giriyor, biraz kendinden biliyor. Bu anlamda galiba, bu şekilde anlamaya ve biraz ona -sekize- benzemeye ihtiyacı oluyor.

Aslında dikkat edin, iki, ilişkilere olan ihtiyacı yüzünden yaptıklarını bu şekilde (sahiplenerek) görme durumuna düşüyor. Sekiz'in ise doğal olarak böyle bir ihtiyacı yok. Mesela yardım ediyor, koruyor; ancak çok sağlıksız hale geldiğinde, sağlıksız hale gelmesi de bir şeylere ihtiyacı olduğunu hissetme durumuyla ilişkili bir şeydir aynı zamanda. O zaman onları kendine mal ediyor. Öbür durumda bunu doğal bir şey olarak görüyor. Birini korumak zaten doğasında ortaya çıkan bir şey; "koruyayım mı, korumayayım mı, korursam zarar ederim" gibi bir şey yok zaten doğal olarak. O yüzden de doğal olarak yaptığı o şeyi çok sahiplenmiyor, doğal, fıtri halinde.

Sahiplenme Tuzağı ve Borç-Alacak Meselesi

İşte aslında dikkat edin, ihtiyaçlarımız veya kaygılarımız ve korkularımız nedeniyle biz, bizden tezahür eden şeylere sahiplenme ve karşılık bekleme tuzağına düşüyoruz. Onu gördüğümüzde o tuzağa o kadar düşmeyeceğiz. Bir nevi şuna benzer: sen müflis ve beş parasız kalmadığında, verdiğin borcu, verdiğin kişileri hatırlamazsın. Ama beş parasız kaldığında çok derinlere gidebilir; "şuna şunu vermiştim, buna bunu vermiştim" demeye başlarsın.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): "Zerre ağırlığınca hayrı kim işlerse onu görür, zerre ağırlığınca şerri kim işlerse onu görür" meâli (Zilzal Suresi: 7-8) doğrudan anlatılmıştır. Ayrıca sure adı belirtilmeden, "Allah'la alışveriş yapılması gerektiği" ve "Allah'ın her an bir iş/tecelli üzere olduğu" mealinde iki ayete daha atıfta bulunulmuştur (sure adları metinde zikredilmemiştir). --- ---