İlim, Malumat ve Kendini Bilmek
İlim ile Malumat Arasındaki Fark
Ne diyelim, ilim var, bir de malumat var. Şimdi bizim çoğunlukla Türkçe'de kullandığımız bilgi daha çok malumat, yani veriler. Veri dolduruyoruz, sürekli verilerle besleniyoruz. O veriler her ne ile ilgiliyse, onun gerçekliğinin tam farkındalığıyla ancak gerçek anlamda bilgiye dönüşür. Yoksa daha önce bir veri yığınıdır.
Mesela diyelim ki insan merhamet hakkında birçok veri edinebilir. Kontrollü olmak, şefkatli olmak, sevmek ve birçok şey hakkında veri toplayabilir. Bu konuda birçok kitap okuyabilir, birçok sohbet dinleyebilir. Fakat o şeyin kendisi olmak — buna biz ne diyoruz? Bilmekle olmanın eşdeğer hale gelmesi.
Mesela bazı insanlar vardır, sevgi üzerine bir kitap okumamıştır, okulda okumamıştır, herhangi bir sevgi üzerine herhangi bir tartışma, müzakere de dinlememiştir veya içinde olmamıştır. Ama sevgi üzerine kitap yazan bir kişiden daha iyi yaşıyor olabilir. Sevginin ne olduğunu, hakikatini idrak etmiş olabilir. Peki bu insanın dışarıdan gelmiş bir bilgisi var mı? Yok. Bir kitap da okumamış, eğitim de almamış. Ama sorduğunuz zaman o kişi sevginin ne olduğunu gerçekten anlayan biri olabilir. Buradaki mesele "olmak" meselesidir. Olmakla bilmek arasında büyük bir fark var.
Modern insan, özellikle son yüzyıllarda bilmeyi abartmıştır. Mesela bir insan için "abi adam çok şey biliyor, neden bahsetsen biliyor" deriz. İşte İsmail Bey'e soruyorsun, birçok konuda bilgi sahibi, çok okumuş, bir kütüphane gibi. Halbuki asıl olan bu değildir. Asıl olan kendini bilmenin bilgisini bizatihi idrak etmektir. Kendini bilen insan temel sırrı çözmüş olur. Çünkü gerçek anlamda kendiliğin farkına varmış, kendilikte var olan hazineyi keşfetmiştir. O hazineyi keşfettiğiniz zaman artık dışarıdan bilmeye ihtiyacınız yoktur; bizatihi kendi içimizde o bilgeliği taşıyoruz. Dışarıdan edindiğiniz bilgi aslında o bilgeliği uyandırmak içindir.
Amiyane tabirle söyleyecek olursak, tavuk kuluçkaya yatar ama tavuğun kuluçkaya yatmasının maksadı civcivi inşa etmek değildir; çünkü yumurtanın içinde zaten bir civciv var. Tavuk sadece uygun sıcaklığı oluşturur, o sıcaklıkta yumurta içindeki programı işletir ve açığa çıkarır. Yoksa tavuk kuluçkaya yatarak civcivi oluşturmuyor. Bilgi de biraz bunu sağlamak içindir; yokluktan durup dururken civciv çıkmaz. Tabii bu birlikte yürüyen bir şeydir. Diyelim ki bir tavuk olmasa da uygun bir atmosfer sıcaklığı o yumurtayı, o yumurtanın içindeki civcivin ortaya çıkmasını sağlayabilir. Yani tavuk orada uygun bir ortam sağlıyor, civcivi inşa etmiyor.
Bilgi de insana bir atmosfer sağlayabilir. Ama eğer yumurta yoksa, tavuğun altında o sıcaklıktan bir şey çıkmayacaktır. Veya o yumurta bozuksa, o yumurtayla ilgili bir problem varsa, o zaman ne kadar tavuk kuluçkaya yatarsa yatsın oradan bir civciv çıkmaz. İnsanların da fark etmesi gereken şey bu; hepimizin ihtiyaç duyduğu ve zaman zaman idrak etmemiz gereken bir şey.
Çok şey bilmek — günümüzde de bu büyük oranda etkileyici bir şeydir. Adam her şeyi biliyor; işte tıp biliyor, kimya biliyor, bütün alanlarda konuşabiliyor. Halbuki kendini bilmenin bilgisinden daha öte bir şey yoktur. Bütün dünyadaki bütün bilgiyi bilin ama kendinizi henüz bilmeyin — siz gerçekten bilmeniz gereken şeyi bilmiyorsunuz demektir.
Kendini Bilmek Bir Bilgi Meselesi Değildir
Peki kendini bilmek bir bilgi meselesi midir? Hayır, o şekilde bir bilgi meselesi değildir. Kendini bilmek, kendi varlığının hakikatinin idrakine vasıtasız olarak ulaşmaktır. Yani biri anlattı, biri söyledi, bir yerden okudum diye olmaz. "Kendini bilen Rabbini bilir" — herkes kullanır bu sözü. En ufak bir tasavvuf sohbetine gidin, herkes söyler. Nefs zaten "kendi" demek, Arapçası. Peki buradan bir şey çıkıyor mu? Çıkmıyor.
Dünyada ilahiyat konusunda binlerce insan var. Bu ilahiyatçılar ilahiyatla ilgili bir bilgiye sahipler değil mi? O kadar kitap okumuşlar, doçent olmuşlar, profesör olmuşlar. Peki gerçekten kendini bilen içlerinde kaç kişi var? Çok çok nadirdir. Çünkü kendini bilmek bir bilgi meselesi değildir. Düşünerek kendini bilemezsin. Ama düşünerek kendinin ne olmadığını bilebilirsin. Yani düşünmek veya bilgi sana ne olmadığını gösterebilir; ne olduğunu asla düşünerek bilemezsin. Kendini bilmenin bilgisi düşünülerek edinilen bir bilgi değildir.
İnsanın kendisi düşünülebilir bir varlık da değildir. Düşünülebilir olsaydı sınırlı olmuş olurdu, maddi olmuş olurdu. İnsanın kendisi idrak edilebilir bir varlıktır. O yüzden kendinizi bilmek üzerine çok düşünürseniz kendinizi bilemezsiniz; sadece ne olmadığınızı düşünerek bulabilirsiniz. Ne olduğumuzu düşünerek bulacak değiliz. Eğer olsaydı, çok düşünenler kendilerini bulurlardı. Halbuki çok düşünenler o kadar kendilerini bulmuyorlar. İşte filozoflar — dünyada kaç filozof kendini bilmiştir? Sadece teori üretirler; kendilik, insan, insan olmak diye birçok felsefe üretilir. Fakat gerçek anlamda kendini bilenler başkalarıdır. Filozoflardan o kadar kendini bilen insan çıkmaz.
Burada kendini bilmekten kasıt, "ne yapacağını biliyor, oturup kalkmasına dikkat ediyor" anlamında anlaşılmasın. Gerçek anlamda kendi nedir, bunun ne anlama geldiğini kavramaktır. Bu asla düşünülebilir bir şey değildir. Ama biz modern insanlar, özellikle 20. yüzyılı yaşamış insanlar olarak her şeyin düşünülebilir olduğunu zannederiz. Düşüncenin nesnesi olmayan hiçbir şey yoktur zannederiz; düşünmeye aşırı bir vurgu yapılmıştır. Doğulular — Çin, Hindistan ve oraları kastediyorum — bunu çok iyi anladıkları için "uyanmak, düşünce rüyasından uyanmaktır" derler. Özellikle uzak doğuda zihinsizlik diye bir kavram vardır; zihnin ötesi demektir. Zihnin ötesinde olma hali, düşüncenin olmadığı hal.
Düşüncenin Ötesi: Tefekkür ve Tezekkür
Halbuki biz düşünmenin olmadığı hale bakın, düşünerek cevap bulmaya çalışıyoruz değil mi? Zihin hep bir şey söylemeye, bir şey yapmaya çalışıyor. Mesela koku, burun melekesiyle algılanabilen bir şeydir. Bir çocuğun elinde sürekli metre var; her şeyin ölçülebileceğini söylemişler ona. "Bak eline al bu metreyi, şu gördüğün her şey ölçülebilir; tahtayı ölç, odayı ölç, masayı ölç, sandalyeyi ölç, boyunu ölç." Kokuyu da ölçmeye kalkıyor. Halbuki o ölçülebilir bir şey değil.
O yüzden ara sıra yapabilirseniz — ki bu kolay bir şey değildir — düşüncenizi biraz tatile çıkarın. Düşünceyi bırakın; hiçbir düşünceye tutunmayın, sadece durun, gözlemleyin. Zihninizden geçen hiçbir düşünceyi işletmeyin, bırakın gelip gitsin. Doğuluların ilk meditasyonda uyguladıkları yöntem budur; çünkü der ki sen düşüncenin ötesinde bir bilgeliğe sahipsin.
Günümüzde düşünmeye olduğundan çok değer atfedilmiştir. İslami literatürde aslında düşünmek demek tefekkür demektir. Tefekkür yaratılış üzerinde yapılabilir; yaratılmış olan şeyler üzerinde düşünebilirsiniz. Yaratılmamış olan şey üzerinde düşünemezsiniz, ya da bazı şeyler vardır ki onlar üzerinde düşünülmez, hatırlanır, fark edilir, idrak edilir. O yüzden Kur'an literatüründe bir taraftan tefekkür var, bir taraftan da tezekkür var. Tezekkür, hatırlamak demek. Bir şey hatırlanır, fark edilir, farkına varılır. O kadar. Yoksa düşünülerek ulaşılmaz.
Burada yanlış anlaşılmasın; düşünmeyi küçümsemiyoruz, kötülemiyoruz. Yerini tanımlamak gerekiyor. Sen bir metreyi aldığında bu bir ölçü birimidir; neyi ölçeceğini bilirsen iyi bir ölçüttür, ama her şeyi metreyle ölçeceğini düşünürsen kötü bir ölçüt haline gelir. Yerinde kullanılmayan bir şey insana bedel ödetir.
Bir gün böyle bir bilge vardı, manevi yönü olan bir insan. Şimdiki zamanlara benzer bir zamanda Konya'da bir gezi yapılıyor, bir grupla birlikte insanın maneviyatı, kalp hayatı, ruhsal boyutu konuşuluyor. Bir arkadaş da sürekli not defterine yazıyor. O zat ona "kağıtlara fazla yazma, kalbine yaz" dedi. Arkadaş "aa bu çok güzel bir söz, bunu da yazayım" dedi ve onu da yazdı. Yani artık o kadar alışmışız, o kadar otomatik hale gelmişiz ki her şeyi düşünebiliriz diye değerlendiriyoruz ve düşünmeden edemiyoruz.
Peki bu bir illüzyon mu? O arayışlar seni düşünceye mi itiyor, tefekkür mü ediyorsun, o da mı bir illüzyon? Neyi aramayacağımızı tefekkür edebiliriz; neyi arayacağımızı tefekkür edemeyiz. İsmen söyleyebiliriz, "ben şunu arıyorum, ben hakikati arıyorum" — buna da düşünerek varmışsınızdır, ama hakikate düşünerek varamazsınız.
Bunun sembolik bir örneği de Hazreti Hacer'in Safa ile Merve arasındaki koşusudur. O zaman Mekke tamamen kimsenin olmadığı bir yer, sadece kervanlar geçiyor, yerleşik bir yer değil. Hazreti İbrahim, Hazreti İsmail ile Hacer'i bırakmış. Safa ve Merve, şu anki Kabe'nin hemen elli metre yanında iki küçük tepecik. Hazreti Hacer oradan oraya gidip geliyor; buna say deniyor — gayret, çaba, koşturma. Acaba su bulabilir mi, birilerini görebilir mi diye koşturuyor, fakat bir şey bulmuyor. Rivayete göre zemzem suyu ise Hazreti İsmail'in — o zaman bir bebek — ayaklarını yere vurduğu yerden çıkıyor. Zihin yok, düşünce yok, koşturma yok; sadece saf bebeklik hali var. Onun ayaklarını vurduğu yerden su çıkıyor. İşte düşünce ile o hal arasındaki fark budur.
Düşünce tabii ki düşünmeye çalışacak, fakat her şey düşünmenin nesnesi değildir. Mesela koku düşünülebilir bir şey midir? Değildir. Eğer öyle olsaydı, çok zeki ama koku alma duyusu olmayan bir insana kokuyu düşünerek anlatabilir miydiniz? Anlatamazdınız. "Bu kokunun maddesinde potasyum var" deseniz de kokuyu anlamayacaktı. Sağır bir insana sesi de anlatamazsınız; beni dinleyen sağır biri sadece ağzımın hareketlerini görecekti ama hiçbir zaman bir ses olduğunu bilmeyecekti. Çünkü buna dair bir algıya ihtiyaç var. Bir şey algılanmalı, onu algıladığınızda tefekkürle değerlendirebilirsiniz, onun üzerinde konuşabilirsiniz — ki konuştuğunuz şey de bir yere kadar olacaktır.
O yüzden kendinizi anlamak için biraz düşüncenize yol verin, bırakın. Düşüncesiz olmak aptal olmak demek değildir; biz öyle zannederiz, düşünmeyen insan eşittir aptal deriz. Hayır. Düşüncenin ötesinde de bir zekamız var deyim yerindeyse; o zekayı bulabiliriz. O zeka, varlığın zekasıdır ve insana gerçeği olduğu gibi gösterir.
Şuur Kavramı ve Akıl
Şuur, kelime olarak bilinç demek — Arapça bir kelime. Her şey için kullanılabilir; maddi düzeyde bilinçli olabiliriz, spiritüel düzeyde bilinçli olabiliriz. Şuur nötr bir kelime; neye dair bilinciniz varsa o konuda bilinçlisiniz demektir. Kişinin neye dair idraki varsa o alana dair şuurlu deriz; yoksa böyle genel bir "şuurluluk" tanımı getirilemez.
Mesela ermişler de şuurludur, peygamberler de şuurludur, beş yaşındaki çocuk da şuurludur, bir bilim adamı da şuurludur. Ama her birinin farklı alanlara dair bir şuuru vardır. Dolayısıyla "çok şuurlu bir insan" ifadesi nötr olarak hiçbir anlam taşımaz. Borsa hakkında da çok şuurlu olabilirsiniz — nasıl iniyor, nasıl kalkıyor. Borsa uzmanıdır adam. Dolayısıyla şuurluluk bir ölçüt değildir, nötr bir şeydir; neye dairse ona dair bir anlam taşır.
Kur'an'da birçok kavram var: tefekkür, tedebbür, akletmek. Burada şunu dememiz gerekiyor: bir tarafta tefekkür alanı, düşünülebilir alan var; bir tarafta tezekkür alanı, soyut olarak herhangi bir nesne olmaksızın idrak edilebilir alan var. O yüzden Kur'an'da denir ki bilmiyorsanız zikir ehline sorun — yani hatırlayanlara sorun. Kendi varlığının farkına varmış, kendi varlığının idrakine ulaşmış kişi ancak düşüncenin ötesindeki bir şeyi size anlatabilir.
Öyle bir alan var ki düşünülemez, ancak hal ile yaşanan, deneyimlenen bir alan; idrak ile. Oraya kadar düşünün, çalışın. Ama onu abartınca da yarı yolda kalmak mümkün. O zaman düşüncesizlikte bir rektöre ihtiyaç var — o insanın içinde bir kılavuz olması gerekir. Bunu şuna benzetebiliriz: düşünmeyi bir bilgenin metaforuyla ele alalım. Zihin, beyin ve onunla ilişkili düşünme kabiliyetinin yansıması üzerinden bir şeye ulaşma arzusudur. Bizatihi düşünme merkezimiz doğrudan doğruya gerçekliği görmez; bir yansıtıcı gibidir. Düşünme melekesi doğrudan doğruya gerçek bilgiyi değil, veriyi, bununla ilgili soyutlamayı, muhakemeyi ve bunun sonucunda bir şey üretir.
O yüzden bir bilge, tefekküre, akıl yürütmeye "ay" ile bir sembolizasyon üretmiştir. Demiştir ki sen eğer direkt olarak güneşi görmek istiyorsan direkt olarak güneşe doğru gitmelisin. Ama sen eğer tefekkürle, akletmekle hakikate ulaşmaya çalışırsan, yaptığın şey yeryüzünden aya bakarak güneş hakkında bilgi edinmeye benzer. Doğrudan doğruya güneşe varmak yerine ayın üzerinden güneş hakkında bilgi ediniyorsun. Zihin, düşünce, tefekkür, akıl yürütme dediğimiz şey tıpkı bunun gibidir; sen zihninin ara yansıması üzerinden gerçekliği algılamaya çalışıyorsun. Dolayısıyla hiçbir zaman hakikate tefekkür ederek, akıl yürüterek varamazsın. Peki neyle varırsın? Kendi benliğini, hayali benliğini, varlığını tamamen bırakarak. Yine bu benzetmede: sen küçük bir su damlacığı gibi güneşin ışığıyla ve ısısıyla buharlaşırsın, buhar olup havaya yükselirsin ve doğrudan doğruya güneşe doğru yol alır, güneşi görürsün. Ama sen aya bakarak, ayın özellikleri üzerinden güneş hakkında gerçek ve tam bilgiye ulaşamazsın.
Bizim İslam bilgeleri bu düşünme konusunda bunu hep vurgulamıştır, ama bazıları bu noktada yanlış değerlendirmeler sonucu düşünmeyi aşırı abartmıştır. Biz düşünmeyi çok abartıyoruz; halbuki yerinde, doğru ve ölçülü kullanmak lazım. O yüzden akıl kelimesi de iyi etüt edilmesi gereken bir şey. Bir psikolojik düzeyde bir akıl var, bir de spiritüel düzeyde bir akıl var; onları birbirinden ayırmak gerekir. Hatta Mevlana der ki, hakiki aklın kıymetini nefsin aklı düşürmüştür. Psikolojik düzeydeki akıl — muhakeme etme, rasyonelite dediğimiz şey — ölçme, biçme, hesap etme, mukayese etme üzerinden yol alır. Bir de spiritüel özümüzün bir aklı var; onun kurduğu bir hakikat bağı var.
Akıl neyle ne arasında bağ kuruyor sorusu önemli: görünür ve ölçülebilir şeyler arasında mı, yoksa ölçülemez ve soyut olanla, mutlak olanla mı? Bağ kurduğu alana göre aklın niteliği değişir. O yüzden Kur'an "akletmez misiniz?" derken Ebu Cehil geri zekalı değildi herhalde; öyle bir akıldan bahsediliyor. Hatta Ebu Cehil'in vahiy gelinceye kadarki lakabı Ebu'l Hakem'di — hikmetin babası. Ama bağlantı kurduğu alan neydi? Dünyevi, maddi, zahiri olan şey. Tırnak içinde çok zeki, ama neyin zekisi? Mesela insanları aldatan nice adamlar var; "çok zeki adam" deriz, ama bu zeka aşağı düzeyle ilgili bir zekadır. O yüzden insanın "alemin kurnazı, alemin zekisi" olma tuzağına düşmemesi lazım; çünkü asıl iş orası değil. Bir bilgenin ifadesidir: "alemin kurnazlığını terk et ki sana ezel zekası verilsin."
Malumatın İlme Dönüşmesi: Odun ve Ateş Benzetmesi
Çok konuşmak değil, çok okumak değil, çok şeyi bilmek de değil — yani bilmeyi malumat anlamında kullanıyorum, yoksa kastettiğimiz anlamda hakikat noktasındaki ilim sonsuzdur. O yüzden Peygamberimize Allah şu duayı öğretmiştir: "Ya Rabbi ilmimi arttır." Ama biz "Ya Rabbi ilmimi arttır" deyip kütüphane dolaşıyoruz, bir kitap okuyup onu da al bunu da al diye malumat ediniyoruz. Halbuki bizatihi kendisi olmak, bir şeyin hakikatini bizatihi kendi varlığında yaşamak, idrak etmek gerekir.
Günümüzde malumat çok arttığı için çok konuşuyoruz; insanlar çok konuşuyor, çok şeyi dinlemek zorunda kalıyoruz. Adam çok güzel konuşuyor, hep konuşuyor ama olmaya o kadar dikkat etmiyoruz. Olmaklık var mı, o gerçek mi diye bakmıyoruz. O yüzden bilmekle olmak gerçekte birdir; bir olmadığı durumda o bilmek ilim değildir, kişi malumat sahibidir.
Bir bilgenin güzel bir sembolik benzetmesi vardır: binlerce ağacın odununu yığarsan, ne kadar yığarsan yığ, bir sıcaklık ve ışık elde edemezsin. Bütün Belgrad ormanını, bütün Amazon ormanını kessek, odunları yığsak ısınabilir miyiz? Hayır. Işık olur mu? Olmaz. Ancak onları yakarsan ısı ve ışık oluşur. Malumatla ilim arasındaki fark biraz buna benzer. Bizde çok malumat odunu var; onu da biliyor, bunu da biliyor, bunu da duymuş, o kitabı da okumuş, o kitabı da görmüş — bu iş değil. Ne kadar olmaklığa dönüşmüş o bilgi, önemli olan bu.
Hatta biz çoğu defa "biliyorum ama" deriz — biliyorum ama o anda aklıma gelmiyor. Demek ki bilmek olmaya dönüşmemiş. İnsan öfkelenince bildiğini de unutuyor. Zihinden o bilgi geçer ama hiçbir işe yaramaz. "Aslında öfkelenmemem gerektiğini biliyorum ama şuna bir haddini bildireyim" deriz mesela. Çünkü bilgi olmaya dönüşmemiş; sadece bir odun, bir ağaç kütüğü. Gerçek anlamda bir bilgiye dönüşmemiş.
Kur'an'da ilginç bazı ayetler vardır: "Onların söyledikleri senin hoşuna gider, halbuki onlar giyinmiş veya yaslanmış kütük gibidirler" diye bir ayet vardır. Yani konuşmaları çok güzel ama olmaklık yok; güzel bir odun ama seni ısıtmıyor, çünkü yanmıyor o odun. O malumat ilme dönüşmemiş. İlme dönüşmeyen malumat faydasızdır; biz malumatı ilme döndürmek için çaba göstermeliyiz.
O yüzden derler ki, Peygamberimiz döneminde bir ayet indiğinde o dönemki insanlar onu alır, bizatihi yaşamaya çalışırlardı; yaşamaya gayret ederler, sonra Peygamber'e gelip "Ya Resulallah başka bir ayet geldi mi?" diye sorarlardı. Yoksa "dur o ayeti de okuyayım, onu da okuyayım" diye bir şey yoktu. Mesela cahiller onlara sataştığında onlar selam derler, cahillikle karşılaştıklarında öfkelerini yutarlar ve ihsan ederler. Bununla ilgili çok malumatlı bir örnek vardır: İmam Zeynelabidin'in hizmetçisi, kaynar bir suyu yanlışlıkla onun oğlunun üzerine döküyor; rivayete göre çocuk ölüyor. İmam Zeynelabidin oradaki hizmetçiye "onlar öfkelerini yutarlar" ayetini okuyor, "yuttum" diyor; "affederler" diyor, "affettim" diyor; "ihsan ederler" diyor, "serbestsin, ne istiyorsan sana vereyim" diyor.
Şimdi bak orada ne olmuş? O ayetin kendisi olmuş. Yoksa "öfkelerini yutarlar" ayeti, "tabii Kur'an'da öyle diyor" demek bilgi değildir, o bir malumattır; onun olmaya dönüşmesi gerekir. Senin varlığın artık o ayeti ifade eden bir hale gelmeli. Diyelim ki birisi çok kötü bir şey yaptığında sen affediyorsan, o ayetin halini sen ifade etmiş oluyorsun. Ayet senin üzerinden okunuyor, sen okunan bir Kur'an'a dönüyorsun. İşte Hz. Ayşe'nin Peygamberi ifade ederken söylediği gibi: "o yaşayan bir Kur'an'dı." Peygamber ahlakı nasıldı diye soruyorlar, "siz Kur'an okumadınız mı, işte o yaşayan Kur'an'dı" diyor. Bizatihi onun hayatına baktığın zaman o Kur'an'dı. Yani bizatihi o olmak. Bu da bilginin olmaya dönüştürülmesidir; odunun ışığa ve ateşe dönüştürülmesi gerekir. O zaman gerçekten bir şeyi bilen olmuş oluruz.
İki Doğum: Bedenden ve Ruhtan Doğmak
Kendinizi bildiğinizde, gerçek anlamda kendinizi bildiğinizde bugüne kadar sizde konuşanın kim olduğunu da anlayacaksınız. Bir bilge şöyle demiştir: "Benim doğum günüm, senin geldiğin gündür." Yani bir insanın doğum günü nedir? Kendi hakikatinin farkına vardığı andır; kendini bildiği ana doğum diyor. O yüzden bütün kadim bilgeliklerde iki tür doğumdan bahsedilir; insan iki kere doğar. Bir tanesi bedenden, bir tanesi ruhtan. Bedenden doğumu hepiniz biliyorsunuz; Hz. İsa der ki, ikinci defa ruhtan doğmalısınız. Ruhun içinde var olan kendiniz doğmalı; ruhtan olan siz fark edilmelisiniz, bulmak durumundasınız.
Bedenden doğmuş olmanız insan olduğunuzu gösteriyor; bunun hiçbir matah bir şeyi yok. Madem bedenden insan olarak doğdunuz, o zaman insan olma yetkinliğine sahipsiniz. İnsan olma yetkinliği nedir? Sonsuz ve mutlak olanla bir ve bütün olduğunuzu fark edebilme yetkinliğidir. Mesela "ben şunsuz yapamam, bunsuz yapamam" dediğinizde aslında kendinizi tanımıyorsunuz demektir. Dünyada hangi şeye bağımlıysanız henüz insan değilsiniz demektir.
Bağımlılık ayrı bir şey, ilişkili olmak ayrı bir şey. Kur'an'da Allah diyor ki, "biz sizi hayır ve şer ile birçok şeyle karşılaştıracağız" — ilişki kurduracağız yani. Dünyaya geldiğiniz an anne olan bir kadınla ilişkiniz olmadı mı? O size "çocuğum" dedi, siz ona "anneciğim" dediniz; baba ile, eşyayla, bu bedenle de ilişkili oldunuz. Ama sonra ne yaptınız? Özdeşleştiniz. Bağımlılık oluştu. Bedenden doğan bağımlıdır; ruhtan doğan bağımsızdır. Bedenden doğanın her şeyle ilişkisi vardır; ruhsal bilinçte ise bağımlılık yoksa ilişki vardır. İlişkili olmakla bağımlı olmak birbirinden ayrıdır.
Uzak doğu bilgeliğinde örnek verirler: nilüfer çiçeği havuzda, suyun içindedir; kaldırdığınız zaman üzerinde bir damla su yoktur, çünkü bağımlı değildir. Şöyle düşünün: kendinizi yukarıda hissediyorsunuz, hiçbir bedensel formunuz yok, bedeninizi yukarıdan seyrediyorsunuz; bedeniniz yok, çocuğunuz yok, eşiniz yok, hiç kimse yok. Ne hissedersiniz? Bir şey söyleyeceğim: ilişkili olduğunuz şeyden ayrılmak size özgürlük hissettirmez, bağımlı olduğunuz şeyden ayrılmak özgürlük hissettirir. İlişkili olduğunuz şeyden ayrılmak, ilişkili olduğunuz şeyden ayrılmaktır, bu kadar. Bağımlı olduğunuz şeyden ayrılamamak bağımlılıktır; bağımlı olduğunuz şeyden ayrılabilmek özgürlüktür. Özgür olan zaten özgürdür.
Bizler bağımlılık tuzağına düşmüşüz; o yüzden özgür değiliz, o yüzden acı çekiyoruz. Bütün o acının kaynağı bedenden doğmak ama henüz ruhtan doğmamak yüzündendir. Kur'an'da "acı çekenleri müjdele, onlara bilmem ne vereceğiz" diye bir ayet yoktur. Biz halimizde öyleyiz; "Allah dünyada acı çekenlere ahirette bilmem ne verecek" diye düşünüyoruz. Kur'an'da böyle bir şey yok.
Sabır, Tahammül ve Fıtrat Üzere Direnmek
Sabretmenin içerisinde acı çekmek yoktur; sabrı orada yanlış anlıyoruz. Sabır, olması gereken hal üzere direnmektir; kelimenin orijinal anlamı da odur — eskilerin dediğiyle sabit kadem olmak. Diyelim ki karşındaki insan çok kaba, sürekli kaba konuşuyor; sen nezaketini, düzgün, normal, insani tavrını koruyorsun. İşte bu sabırdır. Biz bazen "adam çok sabırlı ya bak, adamın üzerine üzerine geliyorlar, çok sabırlı" deriz. Yani ne demek? Dışsal etkenler onda birçok negativiteyi tetiklediği halde o kendi fıtratı üzere direniyor, sabit kadem duruyor. Buna sabır denir.
Asr Suresi'ndeki sabır da öyledir: "İnsanlar hüsrandadır, iman eden ve salih amel işleyenler farklı, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederler." Önce hak geçiyor, sonra sabır. Hakkı bileceksin ki hakta sabretmeyi bileceksin. Sabır, doğru istikametin ne olduğunu bilerek orada kalabilme direncidir. Bahsettiğimiz şey asla tahammül değildir. Tahammül, bir şeyi taşıyamamak ama onu taşımaya çalışmaktır; "hamletmek", tahammül taşımaktan geliyor, "hamal" ve "hamile" kelimeleri de oradan geliyor. "Bu yükü taşıyorum, direniyorum" dersin — "20 yıldır kocama tahammül ediyorum, 30 yıldır karıma tahammül ediyorum" gibi. Bu bahsettiğimiz şey değildir; ego tahammül eder, ve o tahammülün de bir gün bittiği zaman hesabını sorar.
O yüzden bedenden doğmak insan olmamızı sağlamıyor; ilk adım bedenden doğduk, ikinci ve zorunlu adım ruhtan doğacağız. Gerçek anlamda kendimizi bilmek durumundayız. Kendinizi bildiğiniz zaman bağımlılık yoktur, dünyadan kaçmak da yoktur, dünyaya bağlanmak da yoktur. "Dünyaya bağlanmayalım" dediğimizde zihnimiz hemen "o zaman kaçalım" diyor; başka bir ihtimal bilmiyor. Ya dünyaya bağlanacaksın ya kaçacaksın, ya şehirde şehrin insanları gibi olacaksın ya da dağ başına gideceksin. Aslında başka bir yol var, ama zihin için başka bir yol yok; çünkü özne — psikolojik benlik — bu noktada yetersiz bir niteliğe sahip.
İnsanların tekamülü tamamen şu ilkeye dayanır: hiçbir şey değişmeyebilir, öze değişmelidir. Maneviyatın olmazsa olmaz ilkesi budur. Hiçbir dışta değişiklik olmasa bile sen eğer ruhtan doğarsan senin için hiçbir sorun olmayacaktır. Sen sadece bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olmuş olacaksın — kendi hayatında ve çevrenle ilgili. Neye şahitsin? İyiliğe ve kötülüğe. O seni etkiler mi? Eğer ruhtan doğmuşsan etkilemez. Uyarıcısın çünkü insan olarak sorumlusun; ama kimi uyarabilirsin? Uyarıya kulak asanı. Kime müjde verebilirsin? Bu yolda olan bir insana.
Ego Sayıklamaları ve Kendine Ait Olmayan Düşünceler
Sürekli olaylardan kaçmak değil, sürekli "olaylar üstümüze geliyor, çok büyük bir yükün altındayız" gibi düşünmek bir ego algısıdır. "Şu işleri bir yoluna koyayım, eşimle arkadaşımla aramı düzelteyim, kafam rahat olsun, bir emekli olayım, sonra aydınlanacağım" — böyle bir şey söz konusu değildir. Bir gün egodan kurtulacağım, uyanacağım dediğinde bu insanda kim konuşuyor? Egodan kurtulmak büyük veya zor bir şey değildir; aksine küçük ve kolay bir iştir. Tek yapman gereken, düşüncelerinizin ve hislerinizin farkına varmak ve onları ayıklayabilmektir. Her düşündüğünüzü, her hissettiğinizi kendi düşünceniz, kendi hissiniz olarak algılarsanız asla bir yere varmanız mümkün değildir.
Mesela "benim acı çekmemem gerekiyor" diye düşünürken, "bu acı gerçekten var mı, yoksa ben egom yüzünden mi acı çekiyorum?" diye düşünmezsin. Ego der ki: acı çekmem gerekiyor, bana acı çektiren insanların ve olayların değişmesi lazım. Bunu dediğiniz ve buna inandığınız anda isterseniz kırk bin sohbete gidin, aydınlanmalara gidin, Kaz Dağları'nda yoga yapın — hiçbir şey olmaz. Sadece dersiniz ki "Kaz Dağları'na gittim, çok güzel bir hafta geçirdim, hiç ego mego yoktu" — şimdi gene var. O zaman orada da ego vardı, sadece biraz uyuyordu, gezmeyi yoksa başka bir şey yok.
Dolayısıyla biz benliğin ürettiği düşünce ve hisleri gözlemleyip "hayır bunlar hayatın objektifliğiyle uyuşmuyor, şu uyuşuyor ama bu uyuşmuyor" diyebildiğimiz zaman yol almış oluruz. Yoksa acı çektiğinizde, hele hele acı çektirenin başkaları olduğuna inanıyorsanız, alacağınız çok yol var demektir; ve almazsanız daha çok çekeceksiniz.
Egodan tamamen kurtulmalı mıyız? Ve düşünen zihnin ego olup olmadığını ayırmak zorlaşabilir mi? Egodan kurtulmak evet gereklidir, mutlaka gereklidir. Egodan kurtulduğunuzda ego hizmetinize girer. Ego bir hizmetkar olarak var edilmiştir, sizin adınıza konuşma hakkı yoktur. Hz. İsa'nın Kudüs'e eşeğin üzerinde girmesinin sembolik anlamı da budur: benlik, ego, onun bineğidir. Bediüzzaman'da da buna benzer bir şey vardır: eğer heva ve hevesini kılavuz edinirsen seni helakete sürükler; ama sen onu terbiye edersen hevadan hüdaya sevk edersin ve sana bir hizmetkar olur.
Ego dediğimiz şey aslında kendi başına buyruk değil; biz ona farkında olmadan alan tanıdığımız için bütün alanı kaplamış. Onun da bir günahı yok, o da mağdur. Şöyle düşünün: terbiye edilmemiş bir at veya köpek olur olmaz yerlere gider, kendini yorar, ona buna havlar. Bazı terbiyeli köpekler vardır, ancak hırsıza havlar; olur olmaz herkese havlamaz. Bazı köpekler arabaların peşine düşer — bizim bundan bir farkımız var mı? Birisi bize bağırıp çağırıyor, biz de havlıyoruz ona; "sen kimsin beni yok sayacak" diyoruz. Ama arabanın hareket etmesi köpeğe ne? Seni ezmiyor ki; ama köpek terbiye edilmemiş, her hareket edenin ardına koşup havlıyor. Bizde böyle egolar yok mu? Karşındaki "ben sana değer vermiyorum" dedi; "tamam senin düşünceni anladım, teşekkür ederim" demek varken illa havlamana gerek yok. Sen kimsin ki bana değer versin?
Teoride kolay demek, aslında bütün hepsini meşrulaştırmak gibidir. Bu benlikler sizin çabanızı boşa düşürmeye çalışır, çok dikkat etmeniz lazım. Geçenlerde bir arkadaşım, birinin ona yaptığı yanlış bir tutum yüzünden kardeşiyle 10-15 gündür konuşmadığını anlattı. Ben dedim ki "mühim bir şey değil, o an egosuna yenilmiş, o an şuurlu değildi, yaptığı şey çok şuurlu bir davranış değil, ama bu kadar şey yapmaya gerek yok." "Seni anlamıyorum" dedi. Dedim ki "zaten beni anlayacak olan şu an konuşan değildir; o benlik beni anlamayacak zaten, o inatçı bir ego. Sen beni o benlikle dinleme." Mevlana'nın bir sözü vardır: eşeğe Yasin okumanın anlamı yok, o anlamaz. İçimizde bazı benlikler vardır — beyinsizdir, akılsızdır, inatçıdır, dediği dedik, arzu ve isteklerinden başka bir şey anlamazlar. Kur'an'da bir ayet vardır: "sen ancak onların istediklerini ve dilediklerini kabul edersen seni dinlerler." Orada öyle bir benlik var ki, sen konuşursan konuş, onların arzu ve isteklerini onaylamadıkça dinlemezler.
Bizde de bazı benlikler var: "ya böyle olur ya da başka türlü olmaz, başka türlü kabul etmem" diyen. Bir arkadaşıma dedim ki, "sen beni anlamıyorsun dediğinde, seni dinliyorum ama anlamıyorum dedin; niye affedeyim dedin, bunu anlamıyorum dedin" — samimi olarak konuşuyor. Dedim ki, "o benlik anlamayacak zaten; sen o benliğin aklı, o benliğin düşüncesi, o benliğin mentalitesi üzerinden benim söylediğimi anlayamazsın. Çünkü o benlik diyor ki, o bana haksızlık yaptı. Ben de ona biraz haksızca bir karşılık verdim." Ben ona diyorum ki, sen kendi adına özür dile; yoksa tamamen hiçbir hatan yokken özür dilemenin anlamı yok. "O ölçüsüz davrandı, sen de ölçüsüz karşılık verdin; sen kendi ölçüsüzlüğün adına özür dile" dedim. "Bunu anlamıyorum" dedi.
İnsanlara bakışımız da böyle olsun. İnsanların çok farklı benlik parçaları var, tek bir şeyden oluşmuyorlar. O yüzden birbirimize karşı biraz merhametli ve şefkatli olmaya ihtiyacımız var. Kötülük yapanı da derinden duymalısınız, çünkü o kişi o benlikle başka bir şey görmüyor. Kendimize dönecek olursak da: şu anda bende ne konuşuyor? Şu an bende konuşanın düşüncesi ne, duygusu ne, ne yapmak istiyor? Bunları gözlemliyorum, onaylıyor muyum onaylamıyor muyum diyip bir adım geriye çekilebilme becerisi kazanmalıyız. Bu beceriyi kazanmazsanız sürekli içinizde tetiklenen düşünceleri sahiplenmek durumunda kalırsınız.
Hiçbirimiz şu anda fıtratımızın kodlarında değiliz. Doğduğumuz andan itibaren birçok etkiyle etkileştik — anne, baba, arkadaş, olumlu olumsuz bir sürü şey. Bunlardan dolayı psikolojimizde birçok arızalı, ölçüsüz tepki oluştu. Hepimiz bunları az veya çok taşıyoruz. O zaman ben içimde ortaya çıkan her düşünceyi, her duyguyu nasıl sahiplenebilirim? Ben fabrika çıkışı ayarına henüz sahip değilim; bu yaşa gelene kadar birçok darbeye maruz kaldım, birçok ölçüsüz reaksiyon verdim — alındım, gücendim, kızdım, öfkelendim, "millete haddini bildireceksin, alttan almayacaksın" gibi bir sürü hikaye ürettim. Bunları doğuştan mı aldık? Hayır. Fıtrat ayarlarımızda var mıydı? Yok. O zaman nedir? O tepkilerden biri olmuş oluyor.
Zulüm, Aciz Kalmak ve Peygamberin Mekke Dönemi
Peygamber 23 senelik peygamberlik sürecinin 13 senesini Mekke'de yaşamış — her türlü baskının, zulmün, tahakkümün altında. Peki peygamber "ben dayanamıyorum" mu dedi? Yok öyle bir şey; ta ki öldürmeye teşebbüs edene kadar, en yakın arkadaşlarını bile öldürdüler. Bakın bir şeye dikkat edin: hayatta şu dünyada gördüğünüz her şey sınırlı, geçici ve izafidir. O yüzden o kadar abartılacak bir şey yok hayatta; sadece üzerinize düşeni, yapabildiğiniz oranda yapın. İlahi bir irade var, o her şeye hakimdir; bu konuda Allah'tan çok Allah'lık yapmaya gerek yok.
Aciz olmakla, aciz olmaktan rahatsız olmak ayrı bir şeydir. Aciz kalmak doğal bir şeydir; aciz olmaktan rahatsız olmak egoist bir yaklaşımdır. "Nasıl buna gücüm yetmez, nasıl bana kötülük yapanlara karşı bunları değiştiremiyorum, nasıl hiçbir etkim yok" diyorsanız bu ego arzusudur. Bazı peygamberler öldürülmüşler, aciz kalmışlar o durumda; bunlar rahatsız mı olmuşlar? Yok. Peygambere "ya Resulallah bir dua etsen, epey zorlandık" diye geliyorlar; peygamber "acele ediyorsunuz" diyor. Neden acele? Siz ruhtan doğmaya odaklanmıyorsunuz, ne kadar baskı gördüğünüze odaklanıyorsunuz. Eğer ruhtan doğsanız elinizden geleni yapacaksınız, bunun dışında herhangi bir problem hissetmeyeceksiniz. Gücünüz varsa kullanırsınız, gücünüz yoksa durumu kabul edersiniz.
Egonun dünyaya bakış açısıyla gerçek anlamda dünyanın mahiyeti ayrıdır. "Kimse bana haksızlık yapamaz" diye bir dünyada yaşamıyorsunuz; biri sana haksızlık yapabilir, çünkü nefsinin zulüm tarafını seçer, Allah da dünya imtihanının gereği buna müsaade eder. Bir noktada mazlum olarak ölebilirsin; burada senin bir kaybın yoktur, kaybın olduğunu düşünüyorsan cahilsin. Sen zulmetmedin, zulme karşı elinden gelen imkan ve şartı da kullandın, ne mutlu sana.
Allah'ın sana verdiği bir imkan varsa onu kullanırsın; bunu söylemek bile gerekmez. "Her şey Allah'tan" diye bir yaklaşım çok yanlış anlaşılabilecek bir şeydir. Zulüm Allah'tan olmaz, ama Allah zulme izin verir; aradaki farkı anlamak lazım. Zulmün Allah'tan gelmesi ayrı, Allah'ın bir zulme müsaade etmesi ayrıdır. Bunları çok net ayırmak gerekir. İzafi olarak zulüm bazı hayırlara da sebep olabilir — İkinci Dünya Savaşı çıkmış ama arkasından teknoloji ilerlemiş, insanlık başka bir yere gelmiş — ama bu, onun zulüm olduğu gerçeğini kaldırmaz. Çok naif ve romantik bir şekilde "hiçbir şey zulüm değildir, sonunda mutlaka hayır vardır" diyerek zulmü meşrulaştıramayız. Diyelim ki biri sana zulmeder, sen o zulmün neticesinde dünyanın fani, geçici olduğunu, asıl olmadığını anlarsın — bu ayrı bir şey, ama sana zulmedenin zulmünün zulüm olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bir zalimin yaptığı zulüm, benim bakışım nedeniyle bana hayra vesile olabilir; ama zulüm ona, marifet bana aittir. Bunları ayırmak gerekir.
Dolayısıyla zulüm gördüğünde önemli olan şudur: sen buna neyle mukabelede bulunuyorsun — marifetle mi, fıtratla mı, yoksa gafletle ve nefsaniyetle mi cevap veriyorsun? Eğer zulme irfanla, marifetle, fıtratla cevap veriyorsan, o zulüm senin için zulüm sayılmaz; senin için hayırdır. Ama oradaki zulmün mahiyetini değiştirmez. Allah ne zalimdir ne zulme razıdır, ama izin verir; çünkü dünyanın mahiyeti budur. Eğer hiçbir kötülüğe izin vermeseydi, kötülük yapma ve iyilik yapma tercihini de vermemesi gerekirdi.
İmanın En Zayıf Noktası: Elinle, Dilinle, Kalbinle
"Bir kötülük gördüğünde elinle, olmazsa dilinle, olmazsa kalbinle buğzet; kalbinle buğzetmek imanın en zayıf noktasıdır" sözü çok yanlış anlaşılan bir şeydir. Peygamber 13 sene Mekke'de zulmü eliyle değiştiremedi, gücü olmadığı halde mi kaldırmadı, yoksa imanın en zayıf noktasında mı kaldı diyeceğiz? Bu çelişkiyi kaldırmak gerekir. Unutulan şey şu: diyelim ki bir kötülük var, sen onu elinden düzeltebilirsin ama yerine getirmiyorsun — "elimi taşın altına sokmayayım, başkası uğraşsın" diyorsun. Fiilen var olan imkanlarınla o kötülüğü kaldırabildiğin halde kaldırmıyor, sadece kalbinle rahatsız oluyorsan işte bu imanın en zayıf noktasıdır. Yoksa imkanın yok, elinle düzeltemezsin; dilinle de dediğin kadar dedin ama yine düzelmedi — bir durmayı öğrenmen gerekir. Peygamberin durumu buydu: imkanı yoktu.
İmkan ve şartları fark etmek ile onları kullanmak ayrıdır. Bir anne kızını bir türlü terbiye edemiyor, sözünü dinlemiyor diye geldiğinde ona dedim ki: sen örnek oldun mu? Oldun. Söyledin mi? Söyledin. O zaman dur. Ama "halen yanlışa devam ediyor, ben anneyim" diyor — bu annelik değildir; ego durması gereken noktayı bilmiyor, çünkü kendi arzusu gerçekleşmemiş. Zulmü ortadan kaldırmak gibi bir ego arzum yok; Allah'ın verdiği bir sorumluluğu yerine getiriyorum. Zulmü gördüğünde ve sana verdiğim güç olduğunda bunu kaldır diyor Allah; benim öyle bir ego arzum olsaydı, gerçekleşmeyince rahatsız olurdum.
Hazreti Nuh'a Allah'ın dediği şey de budur: "Ya Rabbi, çocuğum ehlimden" dedi; Allah "o senin ehlinden değil" dedi. Ehlim ne demek? Senin uyarına ve mesajına tabi olan. Oğlu tabi olmadı; ama Nuh oğlunun da tabi olmasını istiyordu, olmadı. Hazreti Nuh'un o bağ üzerinden düşünmesi buydu. Diyelim ki bir anne baba çocuğuna örnek oldu, doğruyu yanlışı söyledi, ama çocuk gerçekten doğru olan şeyi yapmıyor — bu onun alanıdır, onu bırakamıyorsam egoistim; başka bir açıklaması yok. Dua ederim, belki pişman olur, gelir konuşuruz — bu kastettiğimiz şey "bırak ne hali varsa cehennemin dibine kadar gitsin" anlamında değil. "Beni dinlemelisin" diyen ego, egoizmdir.
Arzu edebilirsiniz — "inşallah çocuğum doğruyu bulur" demek bir şey değil. Egoist arzu şudur: "onu düzelteceğim, böyle olmalı, yanlış yapıyor, bunu kabul edemem." İnsan şefkatinden dolayı üzülebilir — çocuğunun esrar kullanması gibi bir durumda, bunun bilincine, hayatına zararı olduğu için şefkatinden dolayı üzülürsün; ama "benim çocuğum nasıl içiyor" diye değil, "bu insan kendine zarar veriyor" diye üzülürsün. Ama çocuk sana "seni artık dinlemek istemiyorum, senden nefret ediyorum" dediğinde "hayır dinleyeceksin, böyle bir şey olamaz" demek ego damarıyla oluşan bir şeydir. Fren yoksa ego vardır; frenin varsa egonu sen yönetiyorsun demektir.
"İyi Olursan Her Şey Düzelir" Yanılgısı
Objektif olmak, karşındaki insanın iyiliğine olacak bir şeyi istemek, onu zorlamanı gerektirmez; zorluyorsam veya istemediği halde ısrar ediyorsam orada bir ego vardır. Ego'yu çok dar bir alanda düşünüyoruz — üçkağıtçı, yalancı, hırsız, kibirli. Halbuki yapması gereken bir şeyi tembellik damarıyla yapmamak da egoizmdir; "şimdi mi" demek, "hele hele beni niye buldu" demek egoizmin zirve noktasıdır.
Modern çağda "iyi ol, her şey düzelecek" gibi bir kafa var — çekim yasası, "sen iyi ol bak her şey değişecek" gibi. Bunu onaylamıyorum, yanlış bir kafa açabilir. Hakikatine rağmen, egomun ötesine geçtim diyerek hayatınızda bütün olumsuz olaylar olmaya devam edebilir; bunun hiçbir mahsuru yok. Hakikat size dışsal hiçbir şey vaat etmiyor; en büyük musibetler daha çok peygamberlere gelir. Egonun bir sahbi (numarası) da şudur: "bunu ne için yapacaksın, her şey düzelecekse" der. Tanıdığım biri vardı, 30-35 yaşlarında; "ben 12 yaşımdan beri namazımı kılıyorum, halen evlenemedim, bu mu iyi olmak" dedi. Egosuna göre bu bir hayır değil. Egonun kafasındaki hayır, iyilik, doğruluk hakikatte ayrıdır. Hayrı egonun hikayesinde aramayın; hayır, Allah'la olan ilişkinizdeki uyumdur. Bu uyumu yakaladıysanız hayrı bulmuşsunuzdur; en büyük hayır, en büyük fetih, en büyük nimet budur.
Örnek olmuş mu, doğruyu yanlışı bildiği kadarıyla uygun bir şeyle ifade etmiş mi — bu da göreceli, çocuk yine de kızabilir. Orada özür dilenir: "oğlum sana o zaman böyle böyle dedim ama kusura bakma, hakkını helal et." Bitti. "Ben niye bununla karşılaştım, benim de bir kusurum mu var" diye kendi kör noktalarını açığa çıkarmak için vesile olabilir. Bir şey gelmiş, öbürüne gelmemiş, bana gelmiş — bunun bana bir mesajı olabilir, ama bu iki kere iki dört gibi kesin bir şey değildir; teslimiyetimi ölçmek üzere gelmiş de olabilir.
Fıtrat Ayarları: Radyo ve Telefon Örnekleri
Hayatınızda bir şey yaşadınız, size acı veriyor, sıkıntı veriyor — bunun anlamı şudur: siz fıtrat ayarlarınızda değilsiniz, ayarlarınızı düzeltin. Eskilerin şaka yollu söylediği gibi "radyo ayarlarınızı oynayın, görüntü bozuk" derler; ben tersini söylüyorum: gelen dalgalarda problem yok, siz ayarınızı düzeltin. "Çok kötü bir olay oldu, böyle bir şey olmamalıydı, hayatta parazit var, yayın akışı kötü" diyoruz. Halbuki yayın akışı kötüyse anlayın ki fıtrat ayarlarınızda bir bozukluk var, onları düzeltin. Bu kadar basit. Ego hemen "hep kusur bizde mi" der — bu da egonun şeyidir; hayatın akışında bir problem olduğunu düşünüyorsanız sizin ayarlarınızda bir problem var demektir.
Bir ağabey şöyle bir örnek vermişti: telefonu çalıyor ama ekranda arayan görüntüsü yok. Göz doktoruna gitti, yakın gözlüğü verdiler, telefonun ekranına baktığında arayan numaraları gösteriyordu. Aynen böyle — insan bazen ego düzeyinde kendini çok merkeze koyuyor. "Bu benim başıma geldiyse mutlaka çok özel bir anlamı var" demek de bir ego abartısı. "İsmail Bey benim için konuşuyor" diyen ego var; ben kimse için özel konuşmuyorum, herkes kendine bir pay bulur veya bulmaz. Bu da önemli bir tuzak. Allah bazen sana özel değil, genel umumi bir mesaj gönderir; bunu çok özelleştirmemek lazım, çünkü bir mesajı kendine çok özel görmek egoyu çok özel bir yere koymak anlamına geliyor. Sen insansın, insanlar gibi bir insan ol; alacağın dersi al.
Sadece şunu düşün: başıma bu geldi, eğer bir ego rahatsızlığım varsa ayarlarımda bozukluk var demektir, bunu düzeltiveririm. Yoksa "bu niye beni buldu, ben çok özel olarak yetiştiriliyorum, bir vazifem var" diye hikayeler üreten çok egolar vardır. Tabii ki hepiniz Allah'ın özel himayesindesiniz — ama bu ayrı bir şey; bir ayrıcalık yok, ben de onun özel himayesindeyim, siz de onun göz bebeğisiniz. Ama egomuz adına değil, yaratılışımız, fıtratımız adına göz bebeğiyiz. Peygamber bile Kur'an'ın diliyle "ben de sizin gibi bir beşerim, ne var ki Allah bana vahyediyor" der — bundan kendine bir makam çıkarmıyor. Özel anlam üretmeyin, özel değer üretmeyin; bütün özel değer üretimi egodandır.
Vüsat ve Takat: Kaldıramayacağın Yük
"Allah kaldırılmayacağı kimseye yük vermez" sözü tersden bakılırsa "demek ki bu yük geldiğine göre ben kaldırabilirim" diye ego kendine bir şey buluyor. Oradaki incelik şu: Kur'an'da vüsat ve takat ayrımı vardır. Vüsat objektif potansiyeldir, takat sübjektif potansiyeldir. Allah, objektif olarak sizin potansiyelinizin yetmeyeceği şeyi size yaşatmaz; yaşıyorsan potansiyelin bunu kaldırmaya müsaittir. Takat ise senin "ben kaldıramam veya kaldırabilirim" üzerinden ürettiğin sübjektif potansiyeldir. Sen kaldırabilirsin ama "kaldıramam" diyorsun; Allah bu konuda "ben kaldıramam" dediğin şeyi yüklemem demiyor.
Bakara Suresi'nin sonundaki dua budur; bazıları bu iki kelimeye aynı anlamı verdiği için çelişki gibi görünür. "Allah kaldıramayacağınız yükü yüklemez" mealen geçer; dua formundaki ayette ise "Ya Rabbi kaldıramayacağımızı zannettiğimiz yükü yükleme" denir. Bu ayet bize şunu anlatıyor: kaldıramayacağını zannettiğin yükü kaldırıp, kaldıramayacağın konuda bir daha düşün — yani sen kaldırabilirsin, kendi kapasiteni daraltmışsın. Bir arabanın motoru 150 basar ama sen hep 20-30'da kullanmışsın; bazı özelliklerini bilmediğin için kullanmıyorsun. Biz de bilmediğimiz için birçok imkanı kullanmıyoruz. Onun için "ben bunu kaldıramam" dememeli insan; öyle bir şey yoktur.