İlişkilerde Birbiriyle Çalışmak ve Muhatabı Anlamak
Kısa Özet
Sohbette, insanların ilişkilerinde genellikle birbirlerine karşı çalıştıkları, birbirlerini suçlayıp rencide etmeye yöneldikleri; oysa doğru olanın ortak bir hedef etrafında "birbiriyle çalışmak" olduğu anlatılıyor. Olayları kişiselleştirmeden, karşıdaki insanın hangi korku, ihtiyaç ve zaaftan dolayı o davranışı sergilediğini anlamaya çalışmanın kişiyi özgürleştireceği; bunun örneği olarak Hz. Yusuf'un kardeşlerine karşı tavrı ve onun Rabbine dönüş duası veriliyor. Sohbet, bu bakış açısını bozan şeyin egomuzun sürekli araya girip kendi mağduriyetini öne çıkarması olduğu vurgusuyla devam ediyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsanlar genelde birbirlerine karşı çalışır (suçlayarak, rencide ederek); oysa birbirinin olumlu yönünü görüp olumsuz yönlerini samimiyetle ortaya koyarak "birbiriyle çalışmak" gerekir.
- Karşımızdaki insanın davranışını kişiselleştirmeden, onun psikolojik zaaflarının, korkularının, ihtiyaçlarının sonucu olarak görmek bizi özgürleştirir; bu bir mağduriyeti anlamaktır, mağduru haklı çıkarmak değil.
- Hazreti Yusuf kardeşlerini kınamadı, çünkü kendi mağduriyetini önemsemedi ve onların mağduriyetini gördü; bu bakış açısını bozan şey egomuzun sürekli "ben ne olacağım" diyerek araya girmesidir.
Birbiriyle Çalışmak mı, Birbirine Karşı mı Çalışmak?
İçinde yaşadığımız olayların, hislerin, düşüncelerin nasıl değerlendirilmesi gerektiği üzerine biraz konuşacağız. İki insan kavga ettiğinde yapılacak çok işleri var demektir. Aynen hayatta olduğu gibi, acıyan yerlerin yaratacağı bir duruma nasıl insan hazır değilse, nasıl fiziksel bir acıya, fiziksel bir yaralanmaya karşı insan pek hazır değilse, psikolojik yaralanmalara ve acılara da pek hazırlıklı değildir. Veya en azından bu durumlarda ne yapacağını bilmez. Bu durumda insanlar birbirleriyle ve ilişkileri üzerine çalışmayı reddedebilirler.
Genellikle insanlar bu durumlarda birbirleri üzerinde çalışırlar; birbirleriyle birlikte çalışmazlar. Yani birbirlerine, birbirlerinin suçlu olduğunu göstermek ve karşıdaki insanı rencide etmek üzere çalışırlar. Yani birbirine karşı çalışır, birbiriyle beraber çalışmaz.
Birbiriyle beraber çalışmak için neye ihtiyaç vardır? Doğru bir anlayışa ve doğru bir hedefe, ortak ve doğru bir hedefe ihtiyaç vardır ki beraber çalışabilesin. Bu şuna benzer: diyelim ki bir insan kuvvetli, muhatabı olan diğer insan fizik olarak kuvvetli değil ama iyi düşünüyor. Şimdi birbiriyle çalışmak nedir? Birinin kuvvetini, birinin zekâsını öncelikle ortaya koyarak bunlardan beraberce bir şey üretmektir. Bu birbiriyle çalışmaktır.
Birbirine karşı çalışmak nedir? Birbirinin olumlu yeteneğini göz ardı etmek ve olumsuz niteliklerini, olumsuz özelliklerini de büyüterek, abartarak ve bunları kullanarak karşıdakini yıkmaktır. O zaman bu durumda ne olur? İlişkiler her zaman problemli bir şekilde yürür. Halbuki birbiriyle çalışmak nedir? Birbirinin olumlu yönünü görmek ve birbirinin olumsuz yönü konusunda daha duyarlı, daha derin bir anlayışla çalışabileceğini kabul edip bu eksik, negatif yönleri samimiyetle ortaya koymaktır.
Mesela diyelim ki ben şu durumda kendimi küçümsenmiş hissettiğim için savunmaya geçtim, ama bu yanlış bir şey; benim bu konuda bir zaafım var veya bir problemim var ve bunu görüyorum, diyelim ki bu konuda bana bu yönümü tetiklemeyerek, ama bu yönümü dönüştürmem konusunda bana uyarılarda ve farkındalık konusunda bir aynalamada bulun diyebilirim. O zaman ne olur? Birbiriyle beraber çalışmış olursun. Ama öbür türlü bir muhaliflik ve bir karşıtlık bağlamında bir ilişki olur ki burada temelde büyük bir problem oluşur.
Burada ilişkiden kastımız sadece işte evlilik, arkadaşlık, dostluk, iş ilişkileri değildir; herhangi bir yerde ilk defa oturup konuştuğunuz bir insanla bile bu böyledir. Diyelim ki karşındaki insan yanlış bir noktada bir davranış sergiliyor; sen bu davranışa karşılık mı vereceksin, yoksa bu davranışını daha net bir şekilde görebilmesi ve dönüştürmesi niyetiyle ona bir düşünme alanı oluşturacak şekilde mi davranacaksın?
Aynı Seviyeden Bakmanın Bedeli: Bilardo Topu Metaforu
Diyelim ki sana küçümseyici ve tepeden baktı, veyahut orada bir narsistlik bir kırılma yaşadı ve kendisini üstün göstermeye gayret ediyor; şimdi sen burada "bu bana nasıl kendisini üstün gösterir" dediğinde, sen de aynı seviyede bir körlükle mücadele içine girmişsin demektir. Bu gereksiz bir şeydir. Sen karşındaki insanın oradaki algı ve farkındalık eksikliğini görüyorsan — ki görmeliyiz — sen de aynı seviyeden, aynı açıdan hareket etmezsin ve etmemelisin. Edersen ne olur? Hayatın boyunca pinpon topu gibi o sana vurur, sen ona vurursun ve hayatın öyle gider.
Yani bütün hayattaki ilişkilerimiz bir pinpon topu gibidir. Artık ne diyorlar o şeydeki sopaya, ıslaka; yani ıslaka nereden vurursa, onun vurduğu açıya bağlı olarak etkileşimlerin otomatik bir şekilde gelişir. Biri seni küçük düşürdü; sen orada kendi yapın bağlamında ya büyük bir yetersizlik hissi duyarsın ya da yapına bağlı olarak aşırı bir öfke ve saldırganlık sergilersin. O kişinin tavrı bir sopa hükmündedir, sen de bilardo topu hükmündesin bu durumda. Dolayısıyla bu nedir? Çift taraflı bir körlüktür.
Kişinin Kendi Üzerinde Çalışması
Evet. İnsanlar birbirleriyle ve ilişkileri üzerinde çalışmalıdırlar. Diyelim ki karşındaki çalışmayabilir seninle; sen o zaman kendi başına çalışacaksın. Burada illa biri benimle çalışsın diye bir şey yok. Bu, insanın kendi üzerinde çalışması ve gelişimi tek başına da oynanabilen bir oyun, takım halinde de oynanabilen bir oyun. İlla takım arkadaşı olması gerekmez, tek başına da bu oyunu oynayabilirsin.
Kişiler birbirlerine karşı bir algı içinde ve birbirlerine karşı bir mücadele içinde olduklarında, ikisi de kendilerine borçlu olunduğunu düşüneceklerdir ve ikisi de karşıdaki kişinin özür dilemesi gerektiğini düşünecektir. Kişinin kendi üzerinde çalışması iki yönlü bir gözlemi ve çabayı gerektirir. Bir tanesi kendini gözlemleme, diğeri muhatabını gözlemleme. Doğru bir çalışmada her biri kendini diğerinin yerine koyacaktır ve her biri kendini diğerinin bakış açısından görecektir. Bu, kendini merkeze almayan bir çalışmadır. Dolayısıyla sizin veya muhatabınızın haklı olup olmamasıyla ilgili bir şey değildir.
Bu durumda "haklı mı, haksız mı, doğru mu, yanlış mı yapılan" demenin bir anlamı yok. Neden anlamı yok? Çünkü biz gerek kendimiz gerek muhataplarımız, gerçek anlamda her şeyin farkında değiliz; bu noktada en önemli olarak kendinin farkında değil. Yani kendisini motive eden, kendisini o tür bir düşünce, tutum, davranış ve duyguya götüren şeye karşı tam bir farkındalık içinde değildir. Tam bir farkındalık içinde olsa bile tam bir kontrol sahibi değildir; diyelim ki korkuyor, korktuğunu da biliyor, fakat korkusuna engel olamıyor. Dolayısıyla gerçek bir farkındalık ve tam bir irade söz konusu değildir.
Yönetici-Çalışan İlişkisi ve Hak Talep Etmek
Peki hocam, yönetici çalışan arasında böyle bir şey olursa, dikleşiyor adam sana; şimdi sen bu adamın nefsani davranışına karşı geri plana mı çekilmen lazım, nasıl davranmalı? Hayır, bu ayrı bir şeydir. Burada bahsettiğimiz şey temelde kendi içimizde bir çalışma ve olaylara daha doğru, olması gereken yerden bakabilme ile ilişkilidir. Bir insan iş hayatında, diyelim ki maaşı eksik ödendiğinde, maaşının eksik ödendiğini söyleyip bunu talep edebilir vesaire; bu ayrı bir şeydir.
Fakat sana maaşını eksik veren adamın psikolojisini analiz etmeden ve onun o anki psikolojik durumunun bir mağlubiyet içinde olduğunu görmeden o maaşı talep etmemen gerekir. Diyelim ki adam o kadar paraya veyahut mala hırslı ki elinden gelse hiç kimseye maaş ödemeyecek, çünkü paraya çok ihtiyacı var, öyle hissediyor. Ve orada göreceksin, ne kadar yanlış bir yere bakıyor ve ne kadar yanlış bir yer üzerinden kendine bir güven, kendine bir dayanak ve kendine bir emniyet alanı sağlamaya çalışıyor. Önce bunu göreceksin, ondan sonra talep edebilirsin. Bu ayrı bir şey. Fakat bahsettiğimiz şey, o insanın bunu niye yaptığına dair kendini onun yerine koyabilmek; çünkü o başka bir şey yapamadığı için bunu yapmaktadır, psikolojik olarak başka bir şey yapamadığı için onu yapmaktadır.
Peki, şimdi adam paramızı vermedi, ben de bunu talep ediyorum ama yaptığım davranışın nefsani olup olmadığını nasıl anlarım? Ben parayı istemek için de nefsani bir davranış yaparsam? Orada negatif bir düşünce ve duygu içinde olmamalısın; saldırgan, küçümseyici, dışlayıcı, mütekebbir, öfkeli, incitici, damgalayıcı bir yargılayıcılık içinde bulunmamalısın. Çünkü biz burada nasıl hakkımızı alırız veya nasıl hak ettiğimiz şeyleri elde ederiz, nasıl insanların bize doğru davranmasını sağlayabiliriz, bununla ilgili değiliz; biz bununla ilgili çalışmıyoruz.
Psikolojik Zemin: Doğruluk-Yanlışlık Üzerinden İşlemez
Biz, yaşanan bu olaylara, yaşanan bu hadiselere daha doğru ve olması gereken daha uygun bir yerden nasıl bakabiliriz, ve böyle bir bakış açısı mümkün müdür, bununla ilgili olarak bunu çalışıyoruz. Yoksa insanların bize daha doğru davranması, daha uygun davranması ve bizim isteklerimize ve beklentilerimize uygun bir tutum almaları için bu çalışmayı yapmıyoruz.
Biz kendi psikolojik düzeyimize odaklı, o da kendi psikolojik düzeyine odaklıysa, bakın burada her zaman gereksiz yükler meydana gelecektir. Bu gereksiz yükü taşıyan biziz ve bunu gereksiz taşıyoruz aslında, hadiselere kişisel bakıyoruz. Kişisel baktığımız için de gereksiz bir yük taşıyoruz. Karşımızdaki insanın bize kasıtla bir şey yaptığını düşünüyoruz. Halbuki bize kasıtla bir şey yapması, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, mümkün değil. Niçin mümkün değil? Çünkü tamamen sana kasıtla bir şey yapabilmesi için, kendine kasıtla bir şey yapmak ihtiyacında olmaması lazım. Yani kendine kasıtla herhangi bir şey yapma ihtiyacı olmadığında gerçekten bize kasıtlı bir davranışta bulunabilir.
Dolayısıyla kişiselleştirmeden ve meseleyi haklılık, haksızlık, doğruluk, yanlışlık üzerinden değerlendirmemek gerekir. Çünkü psikolojik zemin doğruluk, yanlışlık, haklılık, haksızlık üzerinden işlemiyor. Psikolojik zemin ne üzerinden işliyor? İhtiyaçlar, beklentiler, korkular, hırslar, arzular üzerinden yaşanıyor. Ve bunların hepsi sübjektif. O zaman ben ancak bir insanın psikolojik analizini yapabiliyorsam doğru bir yerden meseleye bakıyorum demektir. Yoksa meseleyi hemen kişiselleştirip üzerime alıp, onun üzerinden hak etmediğim, layık olmadığım, başka bir davranışı ve tutumu hak ettiğim üzerinden değerlendirme yapamam.
Küçük bir çerçevede "bu davranış pek doğru bir davranış değil, bu davranış haksızca bir davranış" deyip hemen geçeceksin o etabı. Çok kendini biraz şımartmak istiyorsan o etabı kısa tutabilirsin: "yanlış yaptın, haksız bir şey yaptın, bu bir haksızlık" deyip geçmek durumundasın. Bir de peki bakacaksın, niye geçemiyorsun peki? Niye geçemiyoruz bu safhayı, "bana bunu nasıl söylersin" diye? Çünkü ihtiyacımız olan şeyler var, muhatap olmak istediğimiz ve istemediğimiz şeyler noktasında ihtiyaç duyduğumuz şeyler var. O noktada istemediğimiz ve arzu etmediğimiz şeylerle karşılaştığımızda rahatsız oluyoruz; arzu ettiğimiz, ihtiyaç duyduğumuz ve beklediğimiz şeylerle karşılaşmadığımızda yine rahatsız oluyoruz, mahrumiyet hissediyoruz, eksiklik hissediyoruz ve biz de orada tıkanıyoruz. O zaman o iki alana da bakabilmek gerekiyor; bu, kendi üzerimizde çalışmanın önemli bir tarafı.
Hazreti Yusuf'un Duası: Bir Müslüman Olarak Vefat Etmek
Eğer kendinizi merkeze alarak hayatı gözlemlerseniz ve değerlendirirseniz, hayatlarınızı birçok insanın yaptığı gibi sona erdireceksinizdir; şikâyet ederek ve memnun olmayarak. Hani geçen konuştuk ya, Hazreti Yusuf hayatını nasıl sona erdirdi? Bakın bütün o olumsuzluklar karşısında, vesaire vesaire, hepsini yaşadı; sonra en mutlu halini de yaşadı. Fakat en sonunda Rabbine dönüp dedi ki: "Ya Rabbi, beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve salihlerin arasına kat." Bakın nasıl bir sona erdi. Dünyayla ilgili herhangi bir problemi, dünyayla ilgili alıp veremediği hiçbir şey yok. Diyor ki: "Ya Rabbi, sana adam gibi dönebilir miyim, adam gibi dönmek istiyorum. Bu dünyada yaşadığım olumlu olumsuz şeyler benim için bir deneyimdi. Ben bunlara doğru noktadan bakmaya çalıştım, bunları doğru bir şekilde karşılamaya çalıştım ve sen beni yarattın."
Düğün gibi, beni asli fıtratımla nasıl var ettiysen aynı halde sana dönmek istiyorum; üzerimde hiçbir defo, hiçbir kaza eseri olmaksızın. Hani nasıl bir araba olur değil mi? Kaza geçirmiştir, kapıları değişmiştir, boyanmıştır, icabında motoru yanmıştır, tekrar rektifiye edilmiştir. Bizler böyle mi yaşayacağız, yoksa hayattan gelen o darbeler dediğimiz, travmalar dediğimiz şeylere doğru bir yerden bakıp adam gibi bu süreci mi geçireceğiz? İşte burada ifade edilen şey o. Eğer varoluşunuzu, hayatınızı, kendi egonuzu, kendi psikolojik aygıtınızı merkeze alarak kurarsanız, hayatlarınız birçok insanın yaşadığı gibi sona erecektir. Ya da işte Hz. Yusuf gibi sona erecektir, Hz. Peygamber gibi sona erecektir.
Kardeşlerine Karşı Tavrı: Kınamamak, Anlamak
Yani sanki hiçbir darbe yememiş gibi. Yaşamamış mı bunları? Yaşamış. Peki gözünü mü kapatmış, görmezden mi gelmiş, kulaklarını mı tıkamış? Hayır, apaçık görmüş; ama farklı bir yerden görmüş. İşte nereden gördüğünü anlamak lazım. Bakın ne diyor kardeşlerine? Diyor ki: "Ben sizi bugün kınamayacağım. Şeytan sizi aldattı ve aramıza girdi." Yani siz kıskançlığa, hırsa, tamaha yenildiniz; buna rağmen davranamadınız ve bana hoş olmayan bir tavır sergilediniz.
İnsan kıskançlık hissedebilir, tamah hissedebilir, hırs hissedebilir, cimrilik hissedebilir; fakat buna rağmen davranmayabilir de. Onlar buna rağmen davranamadılar ve bana hoş olmayan bir tavır sergilediler. Ama ben anlıyorum niye yaptığınızı; ve siz aslında orada görünürde ben mağdur oluyor olsam bile, gerçek aslında siz mağdursunuz. Ben kendi mağduriyetimi önemsemiyorum, bu asli bir şey değil zaten. Benim orada uğradığım mağduriyet nedir? Dünyayla ilişkili bir mağduriyettir, dünyaya ait bir mağduriyettir, dünya hayatıyla sınırlı bir mağduriyettir. Dolayısıyla bu, bu kadar abartılacak, kendimi bu kadar onunla kimliklendirebileceğim, onunla tanımlayabileceğim bir hadise değil.
Dolayısıyla ben o sınırlı ve geçici mağduriyetime hiç odaklanmıyorum ve sizin oradaki mağduriyetinizi görüyorum. Dolayısıyla da bugün size bir kınama yok; içinde de yok, dışa yansıyan bir şey de yok. Tabii bu, kendi üzerinde çalışmakla ve Allah'ın lütfu ile elde edilebilecek bir şey. Yoksa öbür türlü ne yaparsın? Senelerce bir olayı, bir durumu, bir sözü dert edinirsin; hak etmediğin, layık olmadığın, doğru bulmadığın, onun üzerinden kısıtlandığın, mahrumiyet yaşadığın, zarar gördüğün, bunun üzerinden bir kimlik yaşarsın ve gereksiz yere sürekli onu taşırsın, sürekli onu taşırsın.
Mesela dikkat edin, Mısırlılar Hazreti Yusuf'un öyle olumsuz şeyler yaşadığının farkında olmadılar. Hani ben geçen bir bayan görmüştüm, elli beş altmış yaşında, bir arkadaşla beraberdik, onun tanıdığı bir bayan; dedim ki bu bayan çok acı çekmiş. Hakikaten yüzünde okuyorsun onu. Bir iki numara olarak hayatında eşinden, çocuklarından vesaireden sürekli darbe yediğini, anlaşılmadığını, dikkate alınmadığını, uzaktan bile okuyorsun onu. Ha buna gerek var mı? Yok. Peki bunu yaşamamıza sebep olan şey ne? En temel şey, "ben bunu hak etmedim." Bu manasız bir şey.
Sen nereden bakıyorsun? Yani eğer Allah, peygamber veya bir evliya sana bir harekette bulunmuş olsa, sana karşı bir tutum ve tavırda bulunmuş olsa, diyeceksin ki "ya Rabbi ben bunu hak etmedim" diyebilirsin; çünkü onların ölçüleri bir ilkeye, bir hakikate, adalete dayanır. Karşındaki insanın henüz öyle bir ölçüsü ve öyle bir merkezi yok ki. Sen ona ne atfediyorsun? Olmadığı bir şeyi atfetmeye kalkıyorsun.
Muhatabı Anlamak: Kendi Psikolojik Sınırlılıklarımıza Odaklanmamak
Dolayısıyla mesele o yüzden, orada muhatabımız olan insanların yanlışlarına ve o yanlışlarından dolayı yaşadığımız etkilenmeye odaklanmak değil; onların psikolojik analizini yapıp, ne tür düşünce, duygu, korku ve kaygılara yenildiklerini görüp, "evet bu insanlar bu nedenle bunu yaptılar, bu kişisel bir mesele değil, benimle ilgili bir iş değil" demek. Ardından da kendi psikolojik boyutumuzu görmek; psikolojik düzeyimizi, psikolojik motivasyonlarımızı, beklentilerimizi, ihtiyaçlarımızı görüp bunların üzerinde çalışmak.
Evet, eğer kendi benliğimizi merkeze alarak hayatımızı yaşayacaksak, hayatlarımızın hepsi tek yönlüdür: ilgilenilmemişizdir, anlaşılmamışızdır, haksızlığa maruz kalmışızdır ve mutsuz bir durumdayızdır. Geçmişle yaptığımız özdeşleşmeler ve yapışıp kaldığımız birçok travma var; yapışıp kalıyoruz. Ve o bizim ne yapıyor? Gelişimimizi engelliyor.
Mesela şunu düşünün: diyelim ki bir insan, bir insanla ilişkisinde kendini çok kötü hissetmiş; karşıdaki insanın narsistliği, büyüklenmeciliği kendisini yetersiz, kabul edilemez hissettirmiş. Şimdi sen bunu çözümlemezsen, hayatında sürekli seni kabullenecek insanlar ararsın, değil mi? Çünkü sen oraya yapıştın ve sürekli belli bir kurtuluş çaresi arıyorsun, belli bir noktadan bir tatmin arıyorsun; ve bir kişi senin o yaranı deşerse, ikinci defa travmatize oluyorsun; deyim yerindeyse biri senin kolunu kırmış, öbürü de gelip aynı yere basıyor. Sen bu sefer daha derin oraya yapışıyorsun, daha derin bir acı çekiyorsun.
Kendi psikolojik durumunu ve onun motivasyonlarını görmek, muhatabını merkeze alarak onun durumunu anlamaya çalışmak ise kendi dışındaki olgunun farkındalığına dönük bir tutumdur. Ve kişi bu ikisini birlikte yapmak durumundadır. Bunu nasıl anlarız, bu noktada çalışıp çalışmadığımızı nasıl anlarız? Geçmişte yaşadığımız olumsuz bir hadiseyi hatırladığımızda veyahut anlattığımızda negatif bir düşünce ve duygu taşımıyorsak — tıpkı küçük bir çocukluk hatırası gibi, tatlı bir çocukluk hatırası gibi anlatabiliyorsak — o zaman o travmayı ve oradaki negatif etkiyi aşmışız demektir. Veya artık ona doğru bir yerden bakabildiğimiz için, artık biz o noktanın etkisinde değilizdir demektir. Tıpkı kabus dolu bir rüyayı anlattığında, senin aynı kabusu yaşamadan bunu anlatabiliyor olman gibi: "çok kötü bir rüya gördüm, böyle böyleydi, ama rüya" diyebilir insan.
Şimdi bakın, eğer bizler dünyaya çok önem veriyorsak, dünyadaki yaşamımıza çok önem veriyorsak, o zaman dünyadaki en küçük hesaplar çok büyük olacaktır. Bu, tıpkı bir çocuğun kendi yaşına göre, bugünkü şeyle mesela on lirayı çok büyük bir para gibi görmesine benzer. Dolayısıyla bir insan ne kadar çok etkileniyorsa yaşadığı olaylardan, o ölçüde kendisini çok merkezde ve dünya hayatını çok önemli bir değerde görmesiyle ilişkilidir. Muhatabı dikkate alıp onu anlayabilme sizi temizler, sizi özgürleştirir; bütün alacaklı olma duygularını yok eder. Bu yönde bir saat düşünme, haftalarca ve aylarca yanlış yönden bakmanın meydana getirdiği etkilerden sizi kurtaracaktır. Kendinizi muhataplarınızın yerine koyarak ve dünyayı onların gördüğü yerden, onların zihinlerinden bakabilerek, meseleyi daha doğru bir noktadan görmüş olursunuz. Bakın bunu biz kendimiz için yapıyoruz, diğer insanlar için yapmıyoruz.
Bir Örnek: Üç Numara Mizacını Anlamak
Buyur. Evlerin mizacı farklı ya; mesela ben bir üç numaranın mizacını okuduğum kadar anlayabilirim biraz. Ama ben kendimi onun yerine koymak, onun bakış açısıyla bakmak demek nasıl olur yani, nasıl bakabilirim o bakış açısıyla? Yani adam hırslıdır, başarı odaklıdır, neyse, o yüzden böyle böyle yapıyor. Tabii. Daha derinlemesine düşünürsek: diyelim ki bir üç numara sana olumsuz bir şekilde bir kısım şeyler yansıttığında, ondaki o hırsı, o hedefe ulaşmaya kitlenişini, bunun altında yatan kendini daha etkin, daha verimli, daha yeterli ve yetkin hissetme ihtiyacını görürsün. Bunun da altında hayran olunacak bir kendilik imajı arayışında olduğunu; ve bu arayışına cevap bulamazsa, arzu ettiği o hayran olunan kendilik imajına sahip olamazsa yıkım yaşayacağını, bu yıkımı yaşamamak için etrafında kimi görürse yıkabileceğini anladığında, ne hissedersin? Acırsın; "bu kadar mı zayıf, ya da zor bir durumda" dersin. Ne kadar zor bir durumda dersin.
Peki şimdi diyelim ki ben öyle birisine çalışıyorum; onun bu ihtiyaçları var, tamam acıdım, ama bu ihtiyaçlarına yönelik olarak kendini ön plana çıkarma isteği var, bu isteğini normal kabul edip kenara mı çekilmek lazım? Buyur abi, sen ön plana çık, sen görün, hayır. Tamam, biz kendi açımızdan olayı gördük, ama ona karşı nasıl muamele edeceğiz?
Şimdi bu bahsettiğim şeyi tam olarak hissedip idrak edersek, aslında nasıl davranacağımızı içimiz bize gösterecektir. Mesela diyelim ki bir çocuk kendisi için çok zararlı bir şey istiyor, fakat sen biliyorsun ki onu çok arzu ediyor; şimdi üzülürsün ona, dersin ki, mesela diyelim ki şeker hastası bir çocuk olduğunu düşün küçüklüğünden. Şekeri gördü, baklavayı gördü, tatlıyı gördü, istiyor; üzülürsün buna değil mi, dersin ki ne kadar arzu ediyor ama bünyesi için iyi değil. Ona en uygun şekilde bir davranışta, diyelim ki bir küçük tattırabilirsin; ama "al sana bir tepsi baklava" demezsin. İşte orada doğru bir noktada olduğun zaman, en uygun şekilde nasıl davranacağını da içinden hissedersin, anlarsın.
Bir de samimiyete bağlı herhalde ya. Çok uzak olduğun birisine bir şey söylesen yanlış anlar, özellikle yanlış anlar. Ama samimi bir dostuna söylersin, o kadar hissiyatla sana zarar veriyor demezsin. O da var. Zaten burada aslında bahsetmek istediğim, nereden bakıyorsun o insana; bu çok önemli. Şimdi biz nereden bakmamız gerektiği üzerinde özellikle odaklanmalıyız. Nasıl davranmamız epey sonraki bir aşamadır aslında. O, nereden bakmamız gerektiğini çok iyi oturtursak, aslında nasıl davranmamız gerektiğini de daha iyi anlayacağız. Çünkü meseleyi orada gerçekten doğru bir yerden görmüş olacağız.
Negatif Duygudan Arınmış Değerlendirme
Hatta ilk etapta tepkisiz kalabilmek bile büyük başarı. Öyle bir olumsuzluğu kaybetti mesela; en azından reaksiyoner olmazsın. Diyelim ki Hazreti Yusuf orada kendini kardeşlerinden gizledi, önce kendini tanıtmadı değil mi? Ama onlara karşı "dur bunlara böyle bir şey yapayım, felaketlerini şaşırsınlar, öyle bir plan yapacağım ki feleklerini şaşırtacağım" demedi.
Burada dikkat edin, burada asıl olan şey ne biliyor musunuz? Negatif olmamak o insana karşı; negatif bir düşünce ve duygu taşımamak. Çünkü bunun yeri yok. Nasıl ki bir insan kendi vücudundaki bir yaraya, diyelim ki iltihap bile olsa, atılması gereken bir doku bile olsa, başka bir şekilde, bir şefkatle yaklaşıyorsun. Farklı bir halde yaklaşıyorsun; nefretle yaklaşmıyorsun, yok etmek hissiyle yaklaşmıyorsun. Ama diyelim ki eğer o doku kesilip atılması gerekiyorsa da atabilirsin. Ama bak, bunu öfke, kızgınlık, nefret, kin, yıkmak gibi bir düşünce ve duygu ile yapmıyorsun. Budur asıl olan şey. Yoksa insan bazen kendi vücudundan bir uzvu bile kesebilir, fakat bunu yaptığında negativite içinde değildir.
Bediüzzaman'ın Ampul Örneği
Mesela Bediüzzaman'ın bir talebesi, bir gün bir ampul patlamış, o da almış sökmüş böyle fırlatarak atmış, çöpe atmış. Demiş ki: "Böyle atma, bunu böyle atma." Yanan derken, patlamış ampulü, sert bir şekilde fırlatıp çöpe attığında demiş, "bir daha böyle atma, bu doğru bir şey değil." Neden? Yanlış olan ne? Gene atacaksın ampulü, kalkıp saklamayacaksın; ama o şekilde onu atma. İşte o vurguladığı şey nedir? Yıkıcılık veya nefret veya öfke, dışlama; bunlar yanlış şeyler. Bunlar bizim algımızın bozuk olduğunu hem gösteren şeyler hem de idrakimizi ve algımızı daraltan şeyler.
Mesela bakıyorsun bir insana anlatıyor birisi: "İşte tamam, sözünde durmuyor, çok yalan söylüyor, çok sorumsuz." "Bırak onu ya, boşver ya" olur mu böyle bir şey. Anlat; tamam, sorumsuz olabilir, nesnel olarak sorumsuz, işte şöyle şöyle, tamam anlat. Hani "bırak onu, boşver" dediğinde orada bir arıza var; negatif düşünce ve duygu içinde şey yapıyorsun. Ve yaptığın her değerlendirme bu nedenle yanlış bir şeydir. Nesnel bile olsa, sen o değerlendirmeyi yapmayacaksın. Önce kendi içinde o insana karşı hislerin, düşüncelerin nedir, buna bakacaksın. Oradaki yanlışlığı, eksikliği, hatayı nesnel olarak görebilirsin, anlatabilirsin, değerlendirebilirsin. Ama ne haldesin? "Keşke bunlardan vazgeçse de kendisi için daha doğru bir davranış, tutum ve anlayışa sahip olsa" ile "boşver" ikisi çok farklı şeyler.
Negatif düşünce ve duygu taşıdığın halde yaptığın her tespit yanlış olur; o haldeyken muhatap ilişkileri her zaman problemli olacaktır. Mesela bir insanı küçümsüyorsun; onunla doğru bir ilişki kurabilir misin? Bir insandan nefret ediyorsun, bir insandan şüphe ediyorsun; veya bir insanın art niyetli olduğunu, sana kötülük yapacağını düşünüyorsun; nasıl ilişkili olabilirsin? İşte bütün bunları aşabilmek, insanları çok iyi, masum görmek anlamına gelmiyor. Fakat yaptıklarını bir mağduriyetin neticesi olarak görmek anlamına geliyor; bir mağduriyetin sonucu olarak görmek anlamına geliyor.
Bir Kaşık Örneği: Cimrilik mi, Mağduriyet mi?
Mesela size bir örnek vereyim. Benim bir yakınım, küçük bir çocuk; ona bir şey veriyorum, diyelim ki bir yiyecek, onu o kadar seviyor ki, "bana bir kaşık ver" diyorum, "böyle vereyim mi vermeyeyim mi" diye zorlanıyor. Şimdi ben ona kızmıyorum, çünkü orada bakıyorum zorlanıyor, mağdur orada; yoksa "vay, ne kadar cimrisin, yazıklar olsun" mu diyeceğim ben orada? Dersem o da benim hamlığım olur, o da benim çocukluğum olur.
Yani orada görüyorum, onun hepsini yemek istiyor, hepsini tadıp hepsinden lezzet ve keyif almak istiyor. Biraz az olsa sanki bir mahrumiyet yaşayacak, biraz daha olsaydı deyip bir eksiklik hissedecek. O yüzden veremiyor. Şimdi ben ona kızmam mı gerekiyor, veya onu yargılamam mı gerekiyor? Yoksa "ne kadar zor bir durumda" deyip onu anlamaya ve "acaba nereden yardım edebilirim" mi demeliyim? Mesela diyelim ki ben onunla paylaşırım, o belki orada paylaşmayı görür. Veya onu anlarım: "bana bir kaşık vermek sana ne kadar zor geliyor değil mi, anlayabiliyorum, hakikaten zor bir şey" derim. Çünkü hakikaten onun için zor bir şey.
İşte bunu görmek; yoksa "nasıl vermiyorsun bana, üstelik ben bunu sana vermiştim, yazık ya" mı diyeceğim? Böyle dediğimde ne oldu? Ben kendime odaklı, veyahut benim beklentilerime odaklı bir şekilde değerlendirmiş oldum. Ama "ona çok zor değil mi bir kaşık vermek" dediğimde ve hakikaten bunu gördüğümde, o zorluğunu gördüğümde, işte bak ona odaklı bir şekilde bakmış oldum.
Egonun Araya Girmesi: "Ben Ne Olacağım?"
Bizim amacımız, uyanmaya, her şeyle bu kadar özdeşleşmemeye, faydasız negatif durumların ve duyguların ve boş zihinlerin kölesi olmamaya çalışmaktır. Gizlice küçümseyerek, ters ve imalı konuşarak, başkasının psikolojisini bozarak, ona kendini suçlu hissettirerek ve birbirimize karşı hesaplar yaparak, kendimizi bozmuş ve geriye düşmüş oluruz. Geriye düşmüş bir varoluş seviyemizi ve bilincimizi değiştirebilecek en önemli şey, başkasını anlamaya çalışmaktır. Varoluş seviyemizi ve bilincimizi gelişim yönünde değiştirebilecek olan en önemli şey, muhataplarımızı anlamaya çalışmak ve kendi psikolojik sınırlılıklarımıza odaklanmamaktır.
Diyelim ki birinin bana güvenmemesi ve güvenmediğinden dolayı da şüpheci davranarak bir kısım yanlış davranış ve tutumlarda bulunması karşısında, "nasıl bana güvenmez, bana güvenmiyor değil mi, tamam bundan sonra görür, ben de nasıl davranacağımı biliyorum" dediğimde ne yapmış oluyorum? Kendime odaklanarak bakmış oluyorum. Ama "niye şüphe duyuyor, acaba ne tür kaygıları, korkuları, ne tür ihtiyaçları var" deyip onu anlamaya çalıştığımda; evet, gereksiz birçok korkusu, faydasız ve anlamsız birçok arzusu var, bu yüzden de şüpheyle bakıyor; ve o şüpheyle bakışının altında yatan kaygısını, korkusunu ve zayıflığını göremiyor ve bunu aşabilecek bir bakış açısına da sahip değil, dediğinde onu anlamış olursun. Ve bakın bunu yaşadığınızda, eğer bunu tam olarak yapabilirseniz, o tür olaylardan en ufak şekilde etkilenmezsiniz; en küçük bir etki yaşamazsınız, hiçbir olumsuz etki yaşamazsınız. Çünkü zaten gerçek de budur.
Kapanış: Bilinç Sürecinde Bir Çaba
Tamamladık; o seviyeye ulaşmak için herhalde verdiğiniz o bebek örneğindeki gibi, insanın baya bir olgunlaşması lazım ki o bebek olduğunu görebilesin, değil mi? Baya bir seviye farkı. Yani bu bir süreç olarak gelişiyor; bu bir bilinç sürecidir. Ve bu bilinç sürecinde kişi bu çabayı gösterdiğinde — aslında hepimiz bu çabayı gösterebilme potansiyeline sahibiz — ama böyle bir çaba gösterilmesinin doğru olduğunu bize şu ana kadar kimse söylemedi; tam aksini söylediler ve tam aksi örnekler yaşadık hep. Yoksa bu çok çok büyük bir temeli gerektirmiyor; belli bir çaba, bir gayret ve öncelikle bu tavrın doğru olduğuna inanmak ve bu konuda bir çaba ve gayret içinde olmayı gerektiriyor.
Şimdi tam sindiremeyince, mesela hani "tepkisizlik de bir aşamadır" dedi ya arkadaşımız; adamın yanlış şeyini görüyorsun, bir yere kadar sabır gösteriyorsun, tabii sana dokunuyor o şey, mesela tepkisiz kalıyorsun; ya da işte "benim tepki vermem, rahatsız olmam aslında yanlış, benimle ilgili bir problem var, benim kendi üzerimde çalışmam lazım" diyorsun. Yani benimle ilgili problem derken, "ben de yanlış yerden bakıyorum, algımı düzeltmem gerekiyor, benim üzerimde çalışmam gerekiyor" diyorsun. Ama bir noktadan sana patlıyor. Zaten burada bakın, muhatabımızı anlamak ve onun bakış açısını tamamıyla fark edebilmeyi engelleyen şey, bizim egomuzun sürekli araya girip "dur, ben varım, bırak acımayı, şefkat etmeyi, ben varım, sen beni düşün, bana acı" demesidir.
İçimizdeki "ben ne olacağım" diyen bir psikolojik aygıt var, bir benlik var. İşte onu da görmek; orada da, verdiğimiz örnekte olduğu gibi — diyelim ki ben açım, çocuğa güzel bir yemeği, güzel bir menüyü verdim, çocuk bana patates bile vermiyor; hamburgeri yedi, kolayı içti, ya biraz patates ver, onu bile vermiyor, veremiyor daha doğrusu, çok zorluk yaşıyor. Ben de orada diyorum ki: "ben çok açım, ben ne yapacağım, o benim aç olduğumu biliyor mu?" İşte orada da benim kendi içimde sürekli kendini dayatmaya çalışan ve sürekli kendi mahrumiyet, mağduriyet ve ihtiyacını sürekli öne çıkarmaya çalışan bir benlik var. Onu da göreceğim, onu da anlayacağım; "tamam" diyeceğim, "seni de anlıyorum ama önce orayı bir tam anlayalım, acele etme, orayı bir anlayalım, seni de anlarız."
Hani "ben de insanım kardeşim" diyen bir şey var orada; tamam doğru, sen de insansın, ama sırayla gidelim, bir anlayalım, iyi anlayalım bunu. Ama oradaki benlik ne diyor? "Ben ne olacağım, benim mağduriyetim ne olacak, ben insan değil miyim" deyince, bakın onu bozuyor. Zaten o yüzden bozuluyor o çaba; kendi üzerimizde çalışmakla ilgili, karşımızdaki insanı anlama çalışmamız o yüzden bozuluyor. Çünkü araya sürekli o giriyor; kendi egomuzun, kendi psikolojik aygıtımızın birçok negatif benliği devreye giriyor. İşte bunu da fark etmek lazım.
Bakacaksın, diyelim ki beş dakika düşünebilirsin; ilk önce iki dakika düşünebildin karşındakini, hemen kendi benlik durumun devreye girdi, onu hemen kesintiye uğrattı. Sen diyeceksin "Allah Allah, nereden oradan buraya geldik" diye fark edeceksin. "Allah Allah" diyeceksin, "ne kadar mekanik veya ne kadar otomatik bir şekilde, ne kadar güçlü bir şekilde devreye giriyor." Bunu gördüğünüzde diyeceksiniz: "vay be, nasıl bir canavar var içimde" veya "nasıl böyle sürekli kendini dayatan, sürekli kendini öne çıkarmaya çalışan" — çünkü bakın zaten karşıdaki de öyle. Onu görüp yavaş yavaş, adım adım, gerilmeden, kaygılanmadan, kötümser olmadan, başarısızlıklardan yılmadan devam edeceksin.
Bakacaksın belki önce böyle beş saniye bunu yapacaksın. Kolay bir şey değil mi bu? Hele böyle bizim her bir yapımızın kendine göre önemli olan noktalarda, hassas noktalarında bunu yapması çok zor. Hani birine "sen de adam mısın" dediğinde, onun "dur bakayım bu adam niye böyle diyor acaba, Allah Allah ne kadar zor bir durumda" demesi o kadar zor ki.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Yusuf Suresi: 101) — Hz. Yusuf'un duası: "Ya Rabbi beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve salihlerin arasına kat" mealindeki ayete atıfla. - (Yusuf Suresi: 92) — Hz. Yusuf'un kardeşlerine "Bugün size kınama yok, Allah sizi bağışlasın" dediği kıssaya atıfla, anlatıcı tarafından "ben sizi bugün kınamayacağım, şeytan sizi aldattı" şeklinde aktarılmıştır. --- ---