İlişkilerde Kendilik Hissi Tuzağı

Kısa Özet

Sohbet, insanın ilişkilerinde yaşadığı olumlu ya da olumsuz duyguları zamanla “kendisi” zannetmeye başladığını; “kendimi nasıl hissediyorum” sorusunun bu yüzden en aldatıcı sorulardan biri olduğunu anlatıyor. Kendiliğin (ben diyebilme bilincinin) Allah’tan gelen mukaddes bir emanet olduğu, hiçbir ilişkiye, duyguya veya davranışa izafe edilmemesi gerektiği; “ben benim” cevabının (Allah’ın Tevrat’taki ve Kur’an’daki kendini tanımlamayan ifadesine paralel olarak) tek doğru cevap olduğu vurgulanıyor. Sohbet, insanın kendi kurduğu “değerli/değersiz hissetme” oyununu karşısındakinin bilmediğini, bu yüzden ilişkilerdeki hayal kırıklıklarının çoğunun bu asimetrik oyundan kaynaklandığını anlatarak devam ediyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Kendimi nasıl hissediyorum?” sorusu en aldatıcı sorulardan biridir; doğru soru “içimde hangi duygu ortaya çıkıyor?” sorusudur. - Kendilik (ben diyebilme bilinci) mukaddes bir emanettir ve hiçbir ilişkiye, duyguya veya olguya izafe edilmemelidir. - Bir insanın size kendinizi iyi hissettirmesine karşı da uyanık olmalısınız; hem kötü hem iyi hissettirilme aynı tuzağın iki ucudur.

İlişkilerde Kendilik Hissi

Evet, hayatımızın önemli bir kısmını ilişkilerimiz ve ilişkilerimizde aldığımız tutum oluşturur. İnsan tabii ki dünyaya geldiği andan itibaren bir ilişki atmosferinin içine doğar: anne, baba, kardeş, arkadaş, komşu vs. bir ilişkiler ağının içinde hissederiz kendimizi. Bu ilişkiler anının içinde yaşadığımızda olumlu tutumlar bizde bir hoşluk oluşturur ve bir süre sonra birilerinin tutum ve davranışının bizde iyilik hali, hoşluk hali, değerlilik hali oluşturduğunu hissederiz. Bazı söz ve tutumların da bizde hoşnutsuzluk hali oluşturduğunu deneyimleriz. Bir süre sonra ilişkilerimizdeki bu duygu durumları kendimiz olarak tanımlanmaya başlar. İşte “bana böyle dedi, kendimi böyle hissettim, bana şöyle dedi, kendimi böyle hissettim” demeye başlarız. Yani ilişkiler içinde yaşadığımız duygu durumları bize kendimizmiş gibi gelmeye başlar. Ve bu durumda başkalarının bizi algılaması üzerinden bir kendilik algısının içine düşmüş oluruz.

Zaten bu da bizde başkaları üzerinden değerlilik, değersizlik, başkalarının bizi onaylayıp onaylamaması üzerinden kabullenilme, kabullenilmeme gibi durumlar oluşturur. Bu da ilişkilerimiz üzerinden kendimizi algılama tuzağının içine bizi çekmiş olur. Çok sevildiğimizi hissettiğimizde, anlaşıldığımızı hissettiğimizde, kabullenildiğimizi hissettiğimizde bir duygu hissederiz aslında. Bu duyguyla kendimizi karıştırırız. Temel problem alanı odur. Herhangi bir geri bildirimden, yani muhatap olduğumuz insanların söz ve davranışlarından yana bir duygu oluşur bizde. Fakat bu duygu bir süre sonra kendilik duygusuna dönüşür. “Sen böyle dedin, kendimi çok iyi hissettim. Sen böyle yaptın, kendimi çok değerli, onaylanmış, kabullenilmiş hissettim. Sen böyle dedin, böyle yaptın, kendimi güvende hissettim.” Veya tam tersi, “sen böyle dedin, böyle yaptın, kendimi güvensiz, değersiz, yetersiz, beceriksiz, onaylanmamış, kabul edilmemiş hissettim” deme noktasına geçiyoruz.

Bu da bizim hayat içinde ilişkilerimiz üzerinden bir prangalanma noktasına götürür. Yani ilişkilerimiz bir süre sonra bize kendimizi tarif eden ilişki süreçleri olarak tanımlanmaya başlar. Hatta bu noktada ilişkilerimizde yaşadığımız olumsuzluklar bir süre sonra ilişkilerden soğumamıza veya insanlarla ilişkiler noktasında ya kaçınma davranışı sergilememize veyahut da insanlara karşı daha öfkeli, daha saldırgan, daha kendimizi korumaya almışçasına bir gardını alma noktasına getirir. O yüzden ilişkilerde kendilik hissinizin nerede durduğuna dikkat etmeniz gerekir. Bir insan sizi övdüğünde ne oluyor, yerdiğinde ne oluyor, sevdiğini söylediğinde ne oluyor, sevmediğini söylediğinde ne oluyor? Yok saydığında ne oluyor? Sizi çok hatırladığında veya özlediğinde ne oluyor? Bunları gözlemlemek durumundasınız. Burada ortaya çıkan duygu nedir? Ama dikkat edin bunu kendinizle…

“Kendimi Nasıl Hissediyorum?” Tuzağı

…yani “kendimi nasıl hissediyorum” sorusunu asla sormamanız gerekir. “Kendimi nasıl hissediyorum” sorusu en aldatıcı soruların başında gelir. Çünkü kendinizi bir duyguyla tanımlama algısına düşürür. “Kendimi nasıl hissediyorum” — psikolojik dünyamda nasıl bir duygu ortaya çıkıyor, bunu sorabilirim ama “kendimi nasıl hissediyorum” sorusunu sorup buna cevap bulmaya çalıştığında, bulduğunuz cevap olumlu bir cevap olsa dahi o tuzak bir cevaptır. Mesela insanlar, eşim, arkadaşım, dostum, çocuğum bana olumlu yaklaştığında “kendimi çok iyi hissediyorum, kendimi çok değerli hissediyorum, işte işe yaramış hissediyorum” derseniz kendinizi o duygu üzerinden tanımlamış olursunuz. Kendinizi o duyguyla tanımlama tuzağına düşmüş olursunuz. Halbuki siz o duygu değilsiniz. O duyguyu hissedensiniz. O duygu, o duygudan bağımsız olarak sizin tarafınızdan hissediliyor.

Birisi böyle davrandığında bende hangi duygu ortaya çıkıyor? Diyelim ki yetersizlik duygusu. Eğer böyle diyebilirseniz bunu gözlemleyebilirsiniz. Ama “kendimi yetersiz hissediyorum” derseniz bunu kim gözlemleyecek? Kendim zaten o duygunun içindeysem o duyguyu kim gözlemleyebilir? O duyguyu kim analiz edebilir? O duygu üzerinde kim farkındalık çalışması yapabilir? Kimse yapamaz. Kendiniz o duygunun kendisi olmuşsunuz zaten. O yüzden kendilik hissinizi hiçbir şeye vermemelisiniz. Çünkü o yaradana aittir. Size özel olarak emanet olarak verilmiş bir duygudur. Yani duygu da değil, bir kendilik idrakidir aslında. Yani ben diyebilme bilinci. Bu yaradanın insana vermiş olduğu en kıymetli şeydir. Ben diyebilme. Kendim idraki yaradanın en büyük ikramıdır insan olma. Fakat çok tehlikelidir, çünkü onu her şeye yapıştırma ihtimaliniz vardır.

Bir ilişkinin içinde kendimi nasıl hissediyorum? Ben bir ilişkinin içinde kendimi hiçbir şey olarak hissetmeyeceğim. Böyle bir tuzağa düşmeyeceğim. “Bir ilişkinin içinde kendini nasıl hissediyorsun?” Böyle bir soru sahte bir sorudur. Biriyle çok uyumlu bir ilişki yakalayabildiğinde kendini nasıl hissediyorsun? Sahte bir soru. Tuzak bir soru. Asla buna cevap vermemen gerekir. Çok olumlu bir cevabı da olabilir bunun ilk başta: “kendimi çok iyi hissediyorum, kendimi o kadar iyi hissediyorum ki herkesi kucaklayasım geliyor, herkesi böyle sevesim geliyor, herkesle böyle derin bir uyum hissediyorum.” E sonra, üç ay sonra bir problem olduğunda kendini nasıl hissediyorsun? “Çok berbat hissediyorum.” Bakın ne yapmış oldunuz? Kendilik bilincinizi bir şeylere verdiniz. İlişkilerdeki bir duyguya verdiniz. Peki siz kendiniz o musunuz?

O yüzden kendilik, daha önce de ifade ettim, mukaddes bir şeydir, onu hiçbir şeyle bağlantılandırmamalısınız. O bir şahittir, o bir gözlemcidir, o fark edendir. O şahittir. Onu şahit konumundan nesne konumuna indirirsiniz eğer onu duygularla özdeşleştirirseniz. Kendinizi değersizlik duygusuyla tanımlarsanız, o zaman kendiniz değersiz olmuş olursunuz. Bazen çok değerli olmuş olursunuz, bazen çok değersiz olmuş olursunuz; bazen çok etkili olmuş olursunuz, bazen çok etkisiz olmuş olursunuz. Ne yapmış olursunuz bu durumda? Mukaddes ve ilahi bir şeyi değişken, dinamik şeylere vermiş olursunuz. Ve bu çok kutsal olan bir şeyi — Hz. İsa’nın deyimini kullanarak söylersek — kutsalı domuzlara atmayın der. Kendilik kutsal, insana verilmiş kutsal bir şeydir.

“Ben Benim”

Bakın Allah Kur’an’da ve kutsal kitaplarda mesela “inneni ene Allah” der: “muhakkak ki ben Allah’ım.” Veya Tevrat’ta “ben benim” der. Dikkat edin, bu ne demektir aslında? “Ben benim.” Yani Allah kendini hiçbir şeyle tanımlamıyor. Dikkat edin, ben benim. Allah merhamet eder, şefkat eder, hikmetle iş yapar ama kendini bunlarla tanımlamaz. Ben benim. Siz de sizsiniz. Kendinizi hiçbir şeyle tanımlamamalısınız. O yüzden kendilik asla hiçbir şeye izafe edilmemesi gereken bir şeydir. Ne bir ilişkiye, ne bir olguya, ne bir duyguya, ne de bir düşünceye. İlişkiler, duygular, düşünceler kendiliğimizin şahit olduğu olgulardır. Siz kendiniz olarak varsınız ve kendiniz olarak bir ilişkiye katılırsınız. Ama siz o ilişkilerden doğan bir kimlik olmazsınız.

Asla kendinizi bir anne, bir baba, bir eş, bir arkadaş, sevilen biri, sevilmeyen biri, değer gören biri, değer görmeyen biri, umursanan biri, umursanmayan biri, dikkate alınan biri veya dikkate alınmayan biri olarak tanımlayamazsınız. Tanımladığınız an kendinizi nesneleştirmiş olursunuz. Kendinizi değişken bir şeye indirgemiş olursunuz. Ve bu sizin kendi kendinize yaptığınız bir şeydir. Kendinizi kendi elinizle tehlikeye atarsınız — ki kutsal kitapta bu geçen bir ifadedir sanırım: “kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmış olursunuz.” Kendinizi kendi elinizle değişken, geçici, dünyevi bir olguya hapsetmiş olursunuz. Ve ömür boyu da o kendinizi içine soktuğunuz yerden hiç çıkarmazsınız. Bir ömür boyu kendinizi yetersiz, değersiz, sevilmeyen, takdir edilmemiş olan biri olarak tanımlama tuzağına düşüp bir ömür boyu bunu devam ettirebilirsiniz. Veya ilişkileriniz üzerinden kendinizi çok değerli, çok etkili, çok onaylanan, itibarlı, özlenen, ihtiyaç duyulan, önemsenen biri olarak da algılayabilirsiniz. Arada bir fark yok arkadaşlar burada.

Yani konumuz “kendimizi nasıl daha değerli hissederiz, nasıl daha önemli, takdir edilen, onaylanan, hoş görülen, sahiplenilen, ihtiyaç duyulan bir insan oluruz” değil. Bunlar da birer tuzaktır. Bunlar bir sopanın iki ucu gibidirler. Allah sizi ruhundan üflemiş ve böyle bir kendilik hissi vermiş. Kendilik, Allah’ın ruhundan üflemesiyle gerçekleşen bir şeydir. Ve o kendilik doğrudan doğruya Allah’a bağlıdır. O yüzden kendimizi asla bir cümle içinde tanımlayamayız aslında. Yani “kendini tanıt” denildiğinde gerçek anlamda kendini bilen bir insanın kuracağı hiçbir cümle yoktur.

Şimdi dedik ya hani teolojik temelde “Allah’ın zatı” denir. Mesela ben Allah’ın “ben” demesi zatına işaret eder. Tabii ki Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli aleminde bir yansıması vardır. Fakat dikkat edin, teolojide bu konuda: isim ve sıfatları zatından ayrı mıdır, gayrı mıdır? Bulunan çözüm şudur: ne ayrıdır ne gayrıdır. Çünkü “ayrıdır” desen, o tecelli olmadığında Tanrı’da bir eksiklik olması gerekecek, değil mi? Ama ondan gayrı da değil, çünkü onsuz onlar olmaz.

İlişki Beni Var Etmez

Şimdi biz de böyleyiz. Ben olmadan bir ilişki olmaz değil mi? Birisiyle ilişki ve iletişim kurmak için ben olması gerekir. Ama ilişki beni inşa etmez. İlişki beni oluşturmaz. Ben ilişkide varım. İlişki beni var etmiyor ama. Ama çoğunlukla bizler bir süre sonra ilişkileriyle var olan kişilere dönüşürüz. Kendimizi unuttuğumuz için. Kendimizi unuttuğumuz andan itibaren olgular üzerinden tanımlanır hale geliriz. Ne yaptım? Kiminle ne tür bir ilişkim var? Onunla olan ilişkide ben kimim? İşte anne miyim, baba mıyım, kardeş miyim, arkadaş mıyım, sevgili miyim, eş miyim, neyim? Ve buna bağlı olarak düşüncelerimiz, duygularımız ve eylemlerimiz bizi tanımlayan bir hale gelir. “Sen ne yaptın?” Mesela çok sorulan bir şey değil mi? “Ne yapıyorsun?” Mesela bir şey yapıyor da olabilirim, bir şey yapmıyor da olabilirim. Bir şey yapıyor olmam veya yapmıyor olmam benim kendiliğimi arttırmaz veya eksiltmez.

O yüzden Allah’ın zatı ve sıfatları olduğu gibi, Allah’ın zatından bize yansıyan şey de kendilik bilincidir. Bizim Allah’tan bağımsız bir kendiliğimiz yoktur. Kendiliğimiz onun mutlak kendiliğinin bir yansımasıdır. Nasıl ki onun zatı isim ve sıfatlardan bağımsız ise bizim de kendiliğimiz ilişkilerimizden, duygularımızdan, düşüncelerimizden, eylemlerimizden bağımsızdır. O yüzden “sen kimsin” sorusu sorulduğunda vereceğimiz en doğal ve gerçekçi cevap “ben benim.” Bu kadar. Bu, egoların hoşuna gitmeyebilir. Ama tek doğru cevabınız budur. “Sen kimsin?” “Ben benim.” “Ben benim” dediğinde yani şey ortaya çıkmaz mı, benlik duygusu?

“Ben benim.” Bu ben yaradandan gelen bir şey. Benim yaradandan bağımsız bir benim yok. Bu ben bilinci aslında ben varlığım, bilinciyle de eş değer bir şeydir. Yani bu bir egoizm, bir narsislik, bir bencillik değil — amiyane tabirle böyle ergenlerin “ben de benim” deyişindeki bir “ben benim” değil yani. Ben, gerçek ben olanım. Yani hiçbir ilişkinin, hiçbir olayın, hiçbir eylemin, hiçbir düşüncenin şekillendirmediği varlığın. Hiçbir ilişkiyle tanımlanmayan bir varlığım. Yapıp ettiklerimden bağımsız olarak varım. Düşüncelerden, yeryüzündeki faaliyetimden bağımsız olarak varım. Ve bu varlık hiçbir şey tarafından zarar göremez. Bakın hiçbir şey tarafından zarar verilemez bir varlıksınız. Zarar görebileceğinizi düşünmeniz kendinizi geçici olan enstrümanlarla tanımlamanız anlamına gelir. Bedeniniz zarar görebilir. İlişkileriniz zarar görebilir. Sahip olduğunuz şey…

Zarar Görmeyen Varlık

…zarar görebilir. Ama siz kendiniz zarar görmezsiniz. Aynı zamanda da ölmezsiniz. Aynı zamanda yok da edilemezsiniz. Çünkü Allah sizi kendi varlığıyla var kılmış ve varlığınıza devamlılık sözü vermiştir. Öyleyse siz yok edilemezsiniz. Çünkü Hazreti İsa’ya denildiği gibi, aslında her birimiz Allah’tan bir kelime ve ondan bir ruhuz. O yüzden hiçbir olay, hiçbir ilişki, hiçbir duygu, hiçbir düşüncenin şekillendirdiği bir varlık değilsiniz. Ama içimizde bunun aksine ne kadar çok düşünce ve duygu var: “kendimi yetersiz hissediyorum, kendimi etkisiz hissediyorum” — yetersiz, değersiz, anlaşılmamış, onaylanmamış, takdir edilmemiş, sahip çıkılmamış; o kadar çok tanım var ki. Kendimizle ilgili çok şey biliyoruz ama kendimizi bir türlü ispat edemiyoruz. Peki o ispat etmek isteyen kim? İspat edilmemiş hisseden kim? Kendini ispat edemediğinden dolayı dert çeken kim?

Bakın içimizde o kadar çok kendilik var ki. Hani insanlar “nefsimizi temizlemek” derler. Bazıları bunu tasavvufi bir şey gibi algılar. Halbuki o kadar gerçek bir şeydir ki, evet, nefsimizi temizlemeliyiz. Neyden? Buradaki nefs kavramı kendilik demektir aslında. Arapçada nefs, en sade anlamıyla, en temel anlamıyla, kendimiz demektir, kendilik demektir. Kendini kendin olmayan şeylerden temizlemelisin. Kendini beden olduğun algından temizlemelisin. Kendini hasta olduğun algından temizlemelisin. Kendini ilişkilerin içinde, diyelim ki çocukluğundan itibaren anlaşılmamış, fark edilmemiş, onaylanmamış, değer görmemiş, sahiplenilmemiş gibi her türlü algıdan temizlemelisin. Asıl temizlememiz gereken bunlardır.

Biz sadece “nefsimizi temizlemek” denince işte günah işleme, o bilindik böyle temel günahları işleme, o zaman nefsini temizlemiş oluyorsun sanıyoruz. E işlemiyorsun ama, çünkü günah yine içeride büyük bir hikaye dönüyor. Neden? Çünkü aslında sahte kendilikler işliyor. Kendini ispat edememişsin. İspat etmeye çalışıyorsun. İçeride kendini ispat etmek isteyen bir şey var. Kendine “ben de buradayım” demek isteyen, hani yumruğunu masaya vurup “ben de varım, beni görün” demek isteyen bir benlik var. Bir bakın onun temeli neye dayanıyor? Kim bu? Ne zaman doğdu? Buna benim ihtiyacım var mı? Kendimi ispat etmeye ihtiyacı olan bir varlık mıyım ben?

Modern psikolojinin çokça kullandığı bir şeydir: “insan ötekiyle vardır.” Bu aslında çok masumane gözüken ama insanı bir diğer insana ve insanları birbirlerine köle kılan bir sistem aslında. “İnsan ötekiyle vardır. Ben senin sayende varım, sen de benim sayemde varsın.” Hayır, insan bir ötekiyle ilişki kurabilen bir varlıktır ama bir ötekiyle var değildir. Bir ötekiyle iletişim kurabilen, ilişki kurabilen bir varlıktır. Böyle bir yeteneği vardır. Ama insan bir ötekiyle var değildir. Bir ötekiyle var olduğumuz anlayışı bir tuzaktır. Peki bu tuzak bizde işliyor mu zaman zaman? Tabii ki işliyor. İşte benim fark edip ayrışmam gereken şey budur. Ben bir ötekiyle var değilim. Bu kim olursa olsun.

Kim olursa olsun, insan Allah ile vardır. Onun dışında bir varlığı hiçbir bağa dayanmaz. Hiçbir şeye nispet edemeyiz kendimizi. Hiçbir şeyle bağlantılandıramayız. Birçok şeyle ilişkimiz vardır: anne, baba, arkadaş, kardeş, evlat, bir sürü ilişkilerimiz vardır. Ama bir ilişki üzerinden var değiliz. Dindar olmak nedir? Allah’a inanmak nedir? Allah’ın senin varlığının kaynağı olması demektir. Allah’a inanmamak nedir? Tabiata inanmak nedir? Tabiatın senin varlığının kaynağı olduğuna inanmaktır. Tabiat mı senin varlığının kaynağı, yoksa Yaradan mı senin varlığının kaynağı? Aradaki temel tercih alanı budur.

O yüzden kendimizi hiçbir ilişkinin, tırnak içinde söylüyorum, insafına ve sınırlarına mahkum edemeyiz. Bu hem kendimize başta bir haksızlıktır, hem o ilişkiye bir haksızlıktır, hem o muhatabımıza karşı bir haksızlıktır. Ben kendimin varlık ve değerini bir başkasının algısına bağlıyorum. Bu ilişkiye de haksızlık etmek olur, karşıdaki insana da. Karşımdaki insana diyorum ki “bana varlık ve değer hissettir.” Bu ağır bir yük değil mi arkadaşlar? Değil mi? “Bana varlık ve değer hissettir” dediğimde ona yapamayacağı bir şeyi yüklemiş oluyorum. Sahte bir şey üzerinden bir dünya kuruyoruz. “Bak sen böyle yap, bana kendimi değerli hissettirmiş olacaksın. Ben de şöyle yapacağım. Ben de sana değerli olduğunu hissettireceğim.” Bu ancak bir çocuk oyunu olabilir değil mi? Öyle bir oyun oynayabiliriz. Değerli hissetme oyunu oynayabiliriz. Ama bir oyun olduğunu bilerek oynarız bunu değil mi? Ama biz dikkat edin, biz bunu bir oyun olarak mı oynuyoruz? Gerçek olarak mı oynuyoruz? Gerçekmişçesine oynuyoruz.

Kimin Oyunu Bu?

Mesela ben kendim de hatırlıyorum, böyle 17-18 yaşlarında böyle bazı ilişkilerim üzerinden kendimi değerli hissetme tuzağına düşmüşümdür. Sonra tefekkür ettim. “Ya bu” dedim, “nasıl bir şey yani? Nasıl bir insan bana kendimi değerli hissettiriyor? Veya değersiz hissettirebiliyor? Bu nasıl bir şey? Bu gerçek mi yani?” Bir insan şöyle davranınca kendimi değerli hissediyorum ama şöyle davranınca değersiz hissediyorum. Bu gerçek bir şey mi acaba? Ben böyle bir varlık mıyım? Ve sonra bunun sahte olduğuna kanaat getirdim. Dedim bu sahte bir şey yani, gerçek bir şey değil. Ben de bir insana değerli olduğunu hissettiremem. O da bir tuzak.

Dolayısıyla ilişkiler aslında kendi varlığımızı tanıma yolculuğu yapmadığımız müddetçe bir sahte oyuna dönüşür. Ve insanlar bir bakarsınız bir ilişkinin üzerinden kendini çok iyi, çok mutlu, değerli, kabul edilmiş, onaylanmış hisseder; aynı ilişkiyle başka bir süreç yaşar, kendini değersiz, yok sayılmış, umursanmamış hisseder. Bu kimin oyunu? Kim bu oyunu bana oynuyor? Bunu bana karşımdaki oynamıyor. Hatta biz çoğu defa ilişkilerde o tuzağa düşeriz: “benimle oyun oynuyor.” Kimse seninle oyun oynamıyor. Sen kendi kendinle bir oyuna girmişsin. Fakat oyun oynadığının da farkına varmıyorsun. Kendi kendine bir oyun oynuyorsun. Fakat oyunun içinde olduğunu unutmuşsun ve o oyunu gerçek zannediyorsun.

O yüzden ilişkiler insanın kendiyle gerçek anlamda yüzleşmesi ve gerçek anlamda kendiyle kendi olmayan şeyler arasındaki farkı idrak etmesi için çok önemli bir imkandır. Eğer bir ilişkide kendi varlık ve değerinizi hissediliyorsa, bir ilişkide kendinizi bazen iyi bazen de kötü hissediyorsanız, orada üzerinde durabileceğiniz bir alan vardır. Ama sizinle ilgili bakın: ilişkilerde hissettiğiniz şeyler sizinle ilgili çalışmanız gereken şeylerdir. Karşınızdaki insanın ne yapıp yapmadığı onunla ilgili bir şeydir. Onun kendi alanında yaşadığı bir süreç vardır. Bencil olabilir, narsist olabilir, kibirli olabilir, zayıf olabilir, beceriksiz olabilir, kendini çok edilgen bir pozisyonda sürekli onay bekleyen biri olabilir. Bu tamamen karşınızdaki insanın sürecidir. Asıl olan, ilişkide sizinle hissettiğinizdir ve o hissettiğiniz şeyin gerçekten ne olduğudur. Bu ne anlama geliyor? Bunun anlamını bulacak olan sizsiniz. Çünkü bu sizde gerçekleşiyor. Ve sizin tarafınızdan oynanan bir oyundur bu.

“Kendimi değersiz hissediyorum.” Neden? “Karşındaki şöyle davrandı.” Bu nerede gerçekleşiyor? Sizin kurduğunuz oyunu karşınızdaki nereden bilebilir ki? Ben bir oyun kurmuşum: “bana böyle davranınca ben kendimi değerli hissedeceğim.” İyi güzel. Bundan karşıdakinin haberi var mı? Yok. O zaman bu asimetrik bir oyun. Siz başka bir oyun kurmuşsunuz, karşınızdaki başka bir oyun oynuyor. O zaman sizin kendi içinizde bu dönüşümü gerçekleştirmeniz gerekir. O içeride dönen oyunu keşfetmediğiniz müddetçe ömür boyu o benlikler sizin kendilik hikayenizin baş kahramanları olacaktır. Ve temel tuzağımız şu olacaktır: “ne yapayım, öyle hissediyorum.” Sanki hislere karşı hiçbir özgürlüğümüz yokmuş gibi.

Hisler ben miyim yoksa ben o hislerin şahidi miyim? Ben o hisler tarafından oluşan bir şey miyim? Yoksa ben içinde oluşan o hisleri gözlemleyebilecek, onlara şahit olabilecek, onları tercih edebilecek ve etmeyebilecek biri miyim? O yüzden burada bahsettiğimiz şeyi hep vurguluyorum. Duygular mutlaka kötü şeyler değildir. Hissettiğimiz şeyler illa kötü bir şey olduğu anlamına gelmez. Fakat hislerinizle, duygularınızla bağımsız bir şahit olarak muhatap olmazsanız onlar tarafından şekillendirilirsiniz. Onların şekillendirmesine kendinizi mecbur bırakırsınız. “Kendimi nasıl hissediyorum? Kötü. Kötü, ne yapayım? Kötü hissediyorum.” Nasıl çıkacaksın? “Kötü hissediyorum. Hem de kendimi kötü hissediyorum.” Ne kadar berbat bir durum değil mi? “Kendimi kötü hissediyorum.” Bakın kendiniz de o duygunun içine girmiş oldunuz. En azından şunu söyleyin: “içimde kötü bir his var.” Oradan başlayın.

Kendi Kendine Yapılan Haksızlık

Niye kendinizi kötü hissediyorsunuz? O kendilik ne kadar çabuk o hissin içine girdi. Bakın o kadar alışmışız ki değil mi? “Kendimi kötü hissediyorum. Kendimi suçlu hissediyorum.” Hemen alıyoruz o kendimizi, o kutsal ilahi kaynaklı olan kendilik bilincini, her şeyin içine sokuveriyoruz. O yüzden bir dilde böyle cümleler varsa, ben olsaydım bunları özenle temizlerdim. “Kendimi kötü hissediyorum, kendimi suçlu hissediyorum, kendimi değersiz hissediyorum, kendimi pis hissediyorum, kendimi kirli hissediyorum.” Bütün bu cümleleri alır, teker teker temizlerdim. Çünkü bunlar mükemmel tuzaklardır. Fark etmeden düştüğünüz ve ne zaman girdiğinizi bile hatırlamayacağınız tuzaklardır. Çünkü bunu hissettiğiniz an, bunu kullandığınız an kendinizi o duygunun içine sokmuşsunuz demektir.

Bu insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıktır. Ve buna dikkat edin, insan bunu sadece kendi kendine yapabilir. Kimse ona bunu yapamaz. Bunu kabul etmediğiniz müddetçe kimse size bunu yapamaz. Değil mi? Hani ben hep örnek veririm: bir kediye “faresin” deseniz, o bunu onaylamadığı için ona hiçbir şey olmaz. Kedi kedi olarak dolaşır. Ama bir insana “sen kötüsün” deyin, kendini kötü hissedebilir. Bir insana “artık sana değer vermiyorum” deyin, bir anda kendini değersiz hissedebilir. Veya değersiz hissetmemek için size küfredebilir. O da aynı şeyin öbür yüzüdür aslında. Size “değersiz” diyen bir insanla ne probleminiz olabilir? Kendinizi kötü hissetmek durumunda değilseniz. Değil mi? Dolayısıyla kendinizin kendinizden başka bu anlamda düşmanı yoktur.

Eğer bir başka insanı bir ilişkide sizi sarsan, bozan, yıkan biri olarak görüyorsanız kendinizle ilgili soruya dönmelisiniz. “Ben kimim?” Ben kimim ki bir başkasının tutumu veya davranışı bana kendimi kötü hissettiriyor? Ben kimim o zaman? Eğer bir insanın davranışı, tutumu, duygusu, tavrı bana kendimi kötü hissettiriyorsa ben kimim? Ve bu soru ancak bizim tarafımızdan çözümlenebilir. Bir başkasının size kendinizi iyi hissettirmesine karşı da uyanık olmalısınız arkadaşlar. Bakın bunu özellikle kullanıyorum. Bir insanın size kendinizi iyi hissettirmesine karşı uyanık olun. Karşınızdaki de bilmeden sizi tuzağa düşürüyor olabilir.

Geçen böyle bir programda gördüm, kadının biri diyor ki “ben de çok kiloluyum” diyor. Karşıdaki doktor “evet” diyor, “biraz öylesiniz.” “Ya” diyor, “hiç estağfurullah demiyorsunuz” diyor. Şimdi öyle bir şey yani, dedim ya böyle bir durdum dedim, bu nasıl bir tiyatro yani değil mi? İnsanlar bunu gerçek olarak yaşıyor yani. Hani “ben biraz kiloluyum” diyeceğim. O da “estağfurullah” diyecek. Ben de kendimi iyi hissedeceğim. Ben de “ya ne kadar iyisin canım.” O diyecek ki “o sizin güzelliğiniz falan.” Hikaye böyle devam edecek. Ve bu da kibarlık, nezaket, değil mi, insanlık falan olacak. Bu nasıl bir şey? Ne kadar garip bir şey değil mi? Yoksa ben mi garip duruyorum? Değil mi? Yani bir insan bana kendimi nasıl iyi hissettirebilir? Ben neyim ki bana kendimi iyi hissettiriyor? Neyim ki bir insanın sözü veya tutumu bana kendimi iyi hissettiriyor. Bakın sadece bu soruyu bile düşünsek bu bizim için çok güzel şeyleri açabilir.

Özgür Bir İlişki

Ben neyim? Ve bu sorunun bizi özgürleştireceği noktaları yakalayabilsek gerçekten ilişkileri çok daha doğal, çok daha gerçekçi bir şekilde yaşayabiliriz. Bir insanın bize söylediği şeyden bağımsız bir varlığımız olduğunu hatırlarız. Bu insanları umursamamaya bizi götürmeyecek. Bu insanlardan bizi uzaklaşmaya götürmek zorunda değil. Çünkü bazen egolar şöyle diyor bu durumda: “o zaman insanlara ihtiyacım kalmadı. O zaman insanlarla niye bir ilişkim olsun?” Peki sen ilişkilerini ihtiyaç üzerinden mi yaşıyorsun? O zaman o soruya gelmen durumunda kalacaksın. İhtiyacım olmadan insanlarla ilişki, iletişim kuramaz mıyım? Ve aslında en özgür ilişki, ihtiyaç duymadan kurduğunuz ilişki değil midir? Mesela düşünün bir insanla bir ilişkiniz var. Bu eşiniz, arkadaşınız, çocuğunuz, kardeşiniz, dostunuz olabilir.

Ve ihtiyacınız yok. Bu ne kadar güzel bir ilişki değil mi? Özgür bir ilişki bu aslında. Siz de özgürsünüz, karşınızdaki de özgür. İçinde hiçbir hikayenin, hesabın, beklentinin olmadığı bir ilişki. Gerçek bir ilişki. Bağımsızlık barındıran, aynı zamanda da güçlü bir duyarlılık, farkındalık barındıran bir ilişki. İçinde hiçbir alınganlığın, hiçbir sitemin, kırgınlığın, öfkenin olmadığı bir ilişki. Bu ne kadar özgür bir ilişki. Peki bu böyle bir özgür ilişkiden insanı alıkoyan ne? Yanlış kendilik algısı. Yanlış kendilik algısı. Kendimizi ilişkiler üzerinden tanımlama tuzağı.

O yüzden Allah peygamberini de kendisi üzerinden tanımlamıştır. Muhammed kimdir? Allah’ın Resulü’dür. Siz kimsiniz? Allah’ın kulusunuz. Biz kimiz? Allah’a ait varlıklarız. Varlığımız onun tarafından oluşturulmuş ve onun tarafından kutsanmış varlıklarız. Hepimiz Allah’tan bir kelime ve ondan gelen bir ruhuz. Bu kadar yalın, bu kadar sade ve bu kadar gerçek ve bu kadar özgür.

Evet, teşekkür ediyorum.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Allah’ın kendini “muhakkak ki ben Allah’ım” (inneni ene Allah) şeklinde tanımladığına dair ayete atıf (Taha Suresi’ndeki “innani ene’llah” ifadesiyle örtüşür; sure adı anlatıcı tarafından belirtilmemiştir). Tevrat’ta Allah’ın “Ben Benim” dediğine dair atıf (Kitab-ı Mukaddes’e atıf, ayet numarası verilmemiştir). Hz. İsa’nın “Allah’tan bir kelime ve ondan bir ruh” olarak tanımlanmasına dair ayete atıf (Al-i İmran Suresi’ndeki ifadeyle örtüşür; sure adı anlatıcı tarafından belirtilmemiştir). “Kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın” mealinde bir ayete atıf (Bakara Suresi 195 ile örtüşen bir mealdir; sure adı anlatıcı tarafından belirtilmemiştir).