İlişkilerde Psikolojik Farkındalık

Kısa Özet

Bu sohbette insan ilişkilerinin aslında iki insan değil iki psikoloji arasında gerçekleştiği; her psikolojinin ihtiyaç, beklenti, imkan ve kısıtlılıklarıyla şekillendiği anlatılıyor. Muhatabın davranışlarını kendi duygusal tepkimiz üzerinden yorumlamanın yanlışlığı, bunun yerine "o bunu niye yaptı" diye analiz etmenin gerekliliği vurgulanıyor. Sohbetin ilerleyen bölümünde şikayet etmenin anlamsızlığı, psikolojik sermaye/vites metaforu, düşünce-duygu-eylem merkezleri ve son olarak "anlaşılmak istemek" arzusunun sahte bir ego ihtiyacı olduğu tartışılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İlişkide karşılaşan şey iki insan değil, iki psikolojidir; sorunlar kişiler arasında değil psikolojiler arasındadır.
  • Muhatabın davranışının ardındaki niyeti kendi duygusal tepkimizden okuyamayız; "o bunu niye yaptı" diye analiz etmeliyiz, "bana niye yaptı" diye sormamalıyız.
  • Şikayet etmek anlamsızdır; gereken tek şey durum tespiti ve analizdir. Yaşadığımız acı ve sıkıntılardan sorumlu olan, kendi psikolojik dengesizliğimizdir.
  • Anlaşılmak güzel bir şeydir ama "anlaşılmak istemek" hiçbir gerçekliği olmayan, sahte bir ego ihtiyacıdır.

İlişkiler Aslında Neyin Karşılaşmasıdır?

Biraz konuşalım. Daha önce konuşmuş muydum, biraz hatırlıyor mu? Biraz konuştuk gibi, çok az değindik. Evet. Şimdi tabii ilişkiler nedir? Aslında birden fazla insanın birbiriyle olan etkileşimidir. Bu etkileşim sürecinde aslında birçok dinamik ortaya çıkar. Bu ortaya çıkan dinamiklerin zemini nedir? Aslında psikolojik yapımızdır. Yani biz mesela "iki insan birbirini sever", "iki insan birbirine muhaliftir", "iki insan birbiriyle uyumsuzdur" veya "iki insan birbiriyle uyumludur" gibi birçok cümle kullanırız, değil mi, ilişkilerle ilgili? Aslında burada şöyle ifade etmek daha uygun: İki psikoloji birbirini sever, iki psikoloji birbiriyle uyumsuzdur veya iki psikoloji birbiriyle uyumludur. Yani temelde aslında biz buna "insan" tam olarak demiyoruz. Demiyoruz, çünkü gerçek anlamda tam insan; ruhsal, psikolojik ve bedensel bütünlüğü, fıtri dengesi içinde yaşayan insandır. Böyle bir insanın ilişkisinde bir problem yaşaması, en azından kendi açısından bir ilişki problemi yaşaması, hayatta ilişkilerinden rahatsız olması gibi bir şey söz konusu olamaz. Çünkü o, ruhsal, psikolojik ve bedensel bütünlüğün doğal dengesi içinde olduğu için hayattaki olguları doğru, net, nesnel ve kişiselleştirmeden değerlendirir.

İşte tıpkı mesela Hazreti Peygamber'in kendisi taşlandığında "Ya Rabbi, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet" demesi gibi. Yani burada Peygamber bir ilişki problemi yaşamadı. Veya insanlar mesela onun sözünü dinlemediklerinde, işte Uhud Savaşı'nda onun ısrarlı tavsiyelerini dinlemediklerinde, "Beni dinlemezseniz böyle bir şey olur, yazıklar olsun" gibi bir şey yaşamadı, bir reaksiyon yaşamadı. Aslında orada Peygamber'in sahabilerle, veyahut da Hazreti Peygamber'in eşleriyle olan ilişkisi, bütün arkadaşlarıyla, vesairesiyle, hatta düşmanlarıyla olan ilişkisi... Düşmanlarıyla ilişkisinde bile kendi açısından bir sorun yoktu. Neden? Çünkü tam bir insan olunca insan hiçbir sorun yaşamaz. Tam insan olduğumuzda -ki hepimiz aslında bunun bütün donanımını taşıyoruz- fakat bunu tam olarak kullanmadığımız için sorun yaşıyoruz. Yani bir uçağın uçma kabiliyeti vardır ama eğer motorunu çalıştırmayı ve uygun bir hıza getirmeyi bilmiyorsak uçuramayız. Bunun gibi, ruhsal boyutumuzun farkında olmadığımızda aslında biz ruhsuz bir insan gibi, psikolojik düzeyde ve bedensel düzeyde bir insan olarak ilişkilerimiz, etkileşimlerimiz oluşur.

İşte bu yüzden dedik ki aslında iki insan birbiriyle ilişkili değildir, hayatın yüzde 99,9'unda değil mi? İki psikoloji birbiriyle ilişkilidir. O yüzden insan ilişkilerine kendi psikolojisi ve muhatabının psikolojisi çerçevesinde bakmalıdır. Çünkü bu düzeyde iki yapı da aslında sübjektiftir. İki yapı da kendisi üzerinden hayata bakmak durumundadır.

Peki o zaman bu giriş noktasından sonra, yani demek ki ilişkiler nereye oturuyor? Psikolojiye oturuyor. İnsanların psikolojik durumlarına oturuyor. Hayatta birbiriyle karşılaşan iki insan değildir, iki psikolojidir. Hani bazı çocuklar olur ya, diyelim işte babaları onlara birer araba almıştır. Birbiriyle karşılaşınca ikisi de kendisine alınan arabayı göstermek için arabasını öne sürer, değil mi? "Benim arabam senden iyidir" der. Öbürü "benim arabam senden daha parlaktır" der, "benim arabamda dört kapı var" der, öteki "bende iki kapı var ama..." der. Aslında orada arabalar birbiriyle karşılaşıyor, iki çocuk birbiriyle karşılaşmıyor, değil mi? Şimdi biz de hayatta aslında tam bir insan olarak birbirimizle karşılaşma şansını taşıyamıyoruz, şu anki süreç itibariyle. O zaman ne karşılaşıyor birbiriyle? İki psikoloji birbiriyle karşılaşıyor. O iki psikolojiyi o zaman tanımak gerekiyor.

Psikolojinin Dört Temel Başlığı: İhtiyaç, İmkan ve Kısıtlılık

Peki iki psikoloji karşılaşınca ne oluyor hayatta? Hayatta şu ortaya çıkıyor: Her psikolojik benliğin ihtiyaçları var, beklentileri var. Yani bunları öncelikle artı ve eksi olarak tanımlayabiliriz. Artı, ihtiyaç ve beklenti nedir? Olumlu anlamda muhatabımızdan beklediğimiz şeyler. Neden? Çünkü bunlara ihtiyaç duyuyoruz. Mesela diyelim ki muhatabımızın güvenilir olmasına ihtiyaç duyuyoruz. Muhatabımızın bizim sorunlarımızla, sıkıntılarımızla ilgili olmasına ihtiyaç duyuyoruz. Muhatabımızın bize yakın ve samimi davranmasına ihtiyaç duyuyoruz. Onun da bunu pozitif anlamda karşılayacağını umuyoruz. Bunlara biz "ihtiyacın pozitif tarafı" diyoruz.

Peki ihtiyacın negatif tarafı ne? Muhatap olmak istemediğimiz tutumlar. Mesela diyelim ki ben muhatabımın her şeyinden haberdar olmak istiyorum ama muhatabım bana tamamıyla anlatmıyor diyelim. Veya ben muhatabımla her şeyimi paylaşıyorum ama o paylaşmıyor ve ben istiyorum ki her şeyini paylaşsın. Paylaşmaması, benim beklemediğim, istemediğim bir şey. Veyahut da diyelim ki bir sıkıntıya düştüğümde ilgilenmemesi, benim negatif bir ihtiyacım; yani arzu etmediğim, beklemediğim bir şey. Hayatta ilişkilerimizde böyle birçok şey yaşarız, deriz ki "bunu beklemiyordum senden." Zaten ilişkiler nasıl bozulur? En temelde: "Bunu bekliyordum, olmadı" veya "bunu beklemiyordum, oldu." Yani temel şey ilk başta bu. Pozitif anlamda bir kısım ihtiyaçlarımız var. Bir de negatif anlamda beklemediğimiz, istemediğimiz, arzu etmediğimiz, rahatsız olduğumuz, bizim psikolojimize yanlış gelen, bizim psikolojimiz tarafından hoşnutsuzlukla karşılanan şeyler vardır. Bütün bunları tabii ki mizaçlar bağlamında, farklı mizaç tipleri açısından teker teker irdelemek olasıdır ve makul bir şeydir. Bu anlamda psikolojiyi tanımak gerekir.

Şimdi birinci zemin bu. İkinci zemin ne? Kişilerin psikolojilerinin imkan ve kısıtlılıkları. Yani insanoğlu olarak biz psikolojik boyutumuzun sınırlılığı içinde bir kısım yeterliliklere ve bir kısım kısıtlılıklara sahibiz. Bazı şeyleri rahatlıkla yapabiliyoruz; bunlar bizim imkanlarımız. Bunları sergileyebiliyoruz, gösterebiliyoruz, ortaya koyabiliyoruz. Bir de kısıtlılıklarımız var. Bazı şeyleri gösteremiyoruz, göstermekte zorlanıyoruz, ifade etmekte zorlanıyoruz, yapmakta zorlanıyoruz. Bunlar da kısıtlılıklardır. Mesela bir insan vardır, cömert olmakta zorlanır; psikolojik mekanizmasında aşırı hesaplılıktan cimriliğe kadar uzanan bir yelpaze vardır, cömert olmakta zorlanır. Şimdi bu onun kısıtlılığı mıdır? Kısıtlılığıdır. Peki bundan dolayı suçlayabilir misin? Suçlayamazsın. Bu onun psikolojisidir. Psikolojik düzeyde suç ve ceza yoktur zaten. Neden? İfade ediyorum, yani psikolojik düzeyde suç ve ceza yoktur. Ne vardı? Artı ihtiyaç, negatif ihtiyaç, imkanlar ve kısıtlılıklar. Dört tane temel başlık var.

Bunların muhataplarımızda da karşılıkları var. Bir benim bir psikolojim var, bir de muhatabımın bir psikolojisi var. Şimdi ilişki nedir? İlişki aslında işte bu karşılıklı dört alanın birbiriyle etkileşimidir. Bunlar hayatın içinde etkileşirler. Ne kadar örtüşürlerse ilişki o nispette daha pozitif oluyor. Ne kadar uyuşumsuzsa, ne kadar az ortak noktası varsa, ne kadar az birbirini karşılıyorsa ilişki o nispette daha problemli hale gelir. O problem büyüdüğü zaman da işte çatışmalar, gerginlikler ve tamamen zıtlaşmalar meydana gelir.

Dolayısıyla insan ilişkilerinde bir problem yaşadığında şunu önce sor: Ben hangi psikolojideyim? Bu şu demek: Biraz önce bahsettiğimiz dört maddeyi sıralayacaksın. Bir, ne gibi ihtiyaçlarım var ve neleri bekliyorum? İki, neleri beklemiyorum ve neleri kabul edilemez, rahatsız edici buluyorum? Üç, benim imkanlarım nedir? Dört, ben hangi durumlarda kısıtlıyım, hangi şeyleri yapmakta zorlanıyorum? Mesela diyelim ki bana karşı yapılan bir hatayı affetmekte zorlanabilirim. Veyahut da gördüğüm bir hatayı erteleyip daha sonra ifade etmekte zorlanabilirim. Bunlar benim kısıtlılıklarım olabilir. Birçok böyle örnek sıralayabiliriz.

O zaman ilişkide hayatta ne var? İlişkide benim psikolojim var, sonra karşımdaki insanın psikolojisi var. Burada suç ve ceza yok. Burada durum tespiti vardır.

İlişki Bir Fotoğraf Çeker

Daha sonra kişi kendini geliştirmek veya kendini olduğu gibi ölçü alıp karşıdaki insana dair eleştiri yapmak imkanına sahiptir. Yani kişi diyecek ki "ben bu ilişki sürecinde kendi psikolojimi tanıma konusunda epey çok fotoğraf çektim." Şey budur: İlişkide aslında bizim birçok fotoğrafımız ortaya çıkıyor. Sen nelere ihtiyaç duyuyormuşsun, neleri bekliyormuşsun, neleri beklemiyorsun, ne gibi imkanların var psikolojik olarak, ne gibi kısıtlılıkların var, hangi durumlarda zorlanıyorsun, neyi yapmakta zorlanıyorsun. İşte aslında ilişki bir fotoğraf çeker. Tabii ki doğal olan, bu fotoğrafların daha önce çekilip insanların birbirlerini her türlü ilişkisinde tanımasıdır. Arkadaşlık, dostluk, eş ilişkisi, ebeveyn-çocuk ilişkisi, değil mi?

Mesela düşünün çok kontrolcü ve olumsuzluklardan dolayı çok kaygılanan bir anne veya baba düşünün. Şimdi çocuğu olunca ne olacak? O kaygıları ne kadar güçlü bir şekilde ortaya çıkacak. O çocukla ebeveyn ilişkisi sürecinde çocuğun kaygılılığı da, ebeveynin kaygılılığı da ortaya çıkacak. Hele bu çocuk çok sınırlanmaktan hoşlanmayan, çok fazla kontrol edilmekten hoşlanmayan bir çocuksa, ebeveynin o kaygılı kontrolcülüğü çok daha fazla ortaya çıkacak. Dolayısıyla ne oldu? İlişkide aslında açık olan şeyler ortaya çıktığı gibi bazen gizli olan şeyler de ortaya çıkar. Veyahut da sınırlı olan bir şey çok fazla ortaya çıkar.

Mesela diyelim ki bir insan düşünelim, ebeveyni onun istekleri konusunda ona pek hayır dememişler, genelde isteklerini yerine getirmişler. O da istekleri yerine getirilmediğinde ne yapıyor? Buna dair bir algısı yok, bir farkı yok. Veyahut da kendisine hayır denildiğinde ortaya çıkan negatif tetiklenmeler hiç ortaya çıkmamış. Sonra diyelim ki evlenir, bu sefer bolca "hayır" cevabı duyar. O zaman ne olur? Ondaki o negatif potansiyel, yani kendisine hayır denildiğinde, psikolojik mekanizmasının haritasında hangi imkan varsa onu ortaya çıkarır. Bu bazen öfke olabilir, bazen alınganlık olabilir, bazen kendini kapatma olabilir, bazen kendini izole etmek olabilir, birçok şey olabilir. Dolayısıyla bunlar o ilişki sürecinde ortaya çıkarlar.

O zaman insan neye bakacak? Aslında bir ilişkide senin psikolojin ortaya çıkıyor. İki, tabii ki karşındaki insanın da psikolojisi bir şekilde ortaya çıkıyor. Peki bundan sonra insan neye dikkat edecek? Suçlama yoluna mı, yoksa hem kendi psikolojisini bu dört başlık altında doğru tarif etmeye, hem de karşısındaki insanın psikolojisini doğru tarif etmeye ve anlamaya mı?

Niyet Okuma Yanılgısı: "Bunu Bana Yapmak İçin mi Yaptı?"

O zaman işte ne söyleyecek insan? "Bu insan bunu niye yapıyor?" diye soracak. Yoksa ilişkide muhatabımızın tutumundan dolayı bizde meydana gelen duygu, düşünceye odaklanarak karşımızdaki insana bir niyet atfedemeyiz. Yani diyelim ki bir insan bana yalan söyledi bir ilişkide ve ben büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Şimdi şunu diyebilir miyim? "Sen beni hayal kırıklığına uğratmak için bunu yaptın" diyebilir miyim? Diyemem. Çünkü onun yalan söylemesinin nedeni başka bir şey, beni hayal kırıklığına uğratmak değil. Ama ben hayal kırıklığına uğramışım. Veyahut da o hayal kırıklığıyla kendimi yalnız hissetmişim, değil mi? "Sen bana yalnızlık hissettirmek için bunu yaptın" diyebilir miyim? Diyemem. Belki hiçbir algısı bile yoktur bu konuda muhatabımın. Tekrar söylüyorum: Bir insan, muhatabının davranışının kendisinde meydana getirdiği psikolojik hoşnutsuzluk, olumsuzluk üzerinden muhatabının niyetini okuyamaz; okursa yanlış olur.

Peki onu nasıl analiz edeceksin, anlayacaksın? Şöyle: "O bunu niye yaptı?" diye analiz edeceksin. Ancak böyle bir sorudan yola çıkarsak belki onun psikolojisini, niyetini, bakış açısını, anlayışını çözümleyebiliriz. Tabii ki bunu çözümlemek için kişinin kendi psikolojisinin çerçevesinden çıkması lazım. Bu ise çok zor bir şeydir. Bunu yapmak gerçekten psikolojik düzeyde önemli bir yol almak anlamına gelir.

Mesela bazı babalar olur, çocuklarına "şunu yap, bunu yap, çalış" der. Veya anneler kızlarına "bulaşık yıka, evi süpür" der. Çocuk der ki "anne sen çok canımı sıkıyorsun" veya "sen biliyorsun bunu yapmak istemediğimi, istemediğim halde sırf bana eziyet olsun diye bunu istiyorsun, değil mi?" diyebilir mesela. Bu nasıl bir yorum oldu? İşte biraz önce bahsettiğimiz ve yanıltıcı olduğunu düşündüğümüz bir yorum oldu. Orada belki o anne veya baba, çocuğunun canı sıkılsın diye, morali bozulsun diye, mutsuz olsun diye o şeyi söylemiyor. Dolayısıyla neye dikkat etmemiz lazım hayatta? Psikolojik dünyamızda meydana gelen olumsuzluklara bakıp, karşımızdaki insanın bizi o hale sokmak için davrandığını düşünmemeliyiz. Bu tamamen yanlış bir yansıtmadır.

Yanlış bir bakış açısıdır. Yani bu basitçe nasıl bir bakış açısına benzer? Hani bazen böyle göllerde suya bakarsanız, o gölün kenarlarındaki evlerin, ağaçların ters olduğunu görürsünüz. Çünkü su onları öyle size yansıtır. Ama onlar ters değil, düzdürler; ağaç aşağı doğru iniyor gibi gözükür sadece. Şimdi biz karşımızdaki insanın psikolojisini, niyetini, bakış açısını, o eylemin ardında yatan motivasyonu, kendi psikolojimize bakarak, kendi psikolojimizdeki etkilenime bakarak yorumluyoruz. Nereye bakıp nereye yorumluyoruz, değil mi? Ne kadar birbirinden alakasız.

Mesela diyelim ki bir öğretmen çocuğuna der ki "sen bu yanlışı niye yaptın?" Çocuk orada mesela bir özgüven problemi yaşayabilir. Ve çocuk "özgüvenimi kırmak için bunu yaptı" dese, bu yanlış bir yorumdur. Hatta belki öğretmene sorsak "çocuğu hırslandırmak için bunu yaptım" diyebilir. O da kendi psikolojisine göre bir bakış açısına sahip. O zaman hayatta ilişkilerde biz hiçbir zaman "bu insan bana niye bunu yaptı" diyemeyiz. "Bu insan bunu niye yaptı" diye sorabiliriz. Tabii ki orada bizim tutumumuz bir veridir, bir olgudur: İşte ben böyle yaptım, karşımdaki insan da bunu yaptı, ama niçin bunu yaptı diye sorabiliriz. Yoksa "ben şöyle yaptım, o da böyle yaptı, bana bunu niçin yaptı" - üçüncü soru yanlış. Senin tutumun şu, muhatabının tutumu şu, buraya kadar makul, objektif gidiyoruz. Üçüncüsü, "o bana bunu niye yaptı" - bu yanlış bir şey. Hele hele bunu kendi psikolojimiz üzerinden okumaya çalışmak. "Ama ben kendimi çok kötü hissettim, onun öyle bir niyeti yoktu ki."

Şimdi nasıl doğru yorumlara gidebiliriz? Kendi psikolojimizin dışına çıkarak, kendi psikolojimizin bir üstüne çıkarak -bu kendi psikolojimizi tamamen aşmak demek değil- sadece şunu diyerek: "Evet, psikolojik yapım itibariyle ben şunu şunu şunu hissettim, bende şu durumlar oluştu. Bu ayrı, bunu bir yere koyuyorum, bununla ilgileneceğim." "O bunu niye yaptı" diye sorarsak, işte bu bir ilişkide daha doğru soru sorma yöntemidir.

Muhatabı Anlamak: İhtiyaç, İmkan ve Kısıtlılık Stratejileri

O zaman ne çıkar? Bir, karşımızdaki insanın ihtiyaçları. İki, hoşlanmadığı şeyler. Üç, imkanları -bunu aynı zamanda kişinin psikolojisinin hayatla baş etme stratejisi olarak da tarif edebiliriz. Yani insanların psikolojik boyutta hayatla baş etme stratejileri vardır; bu onların imkanıdır. Bir de kısıtlılıkları vardır. Bazı stratejileri yanlış kabul ederler, dolayısıyla orada kısıtlıdır. Mesela diyelim ki "biri seni eleştirdiğinde hemen savunmaya geç, çünkü bu doğru bir stratejidir, eğer savunmaya geçmezsen üstüne gelir" diye düşünen biri olabilir. Şimdi aslında belki kişi savunmaya geçmeyip dinleme kapasitesine sahiptir ama stratejik olarak kısıtlıdır.

Bir de psikolojik doğası itibariyle, deyim yerindeyse kısıtlılıklar var. Mesela bazı insanlar daha cesurdur, bazı insanlar daha hareketlidir, bazı insanlar daha hızlı karar verir, bazı insanlar üzerlerine almazlar, bazı insanlar bunun tam tersidir. İşte bunlar nedir? Psikolojik imkan ve kısıtlılık alanı. Mesela diyelim ki bir insan kendisine yapılan bir eleştiriyi objektif olarak değerlendiremiyor; bu bir kısıtlılıktır, bir kişi için. Veyahut da bir insan sabırlı davranmakta çok zorlanır. Mesela bazı aceleci insanlar vardır; kapıyı çalarlar, isterler ki kapının hemen arkasında birisi olsun, hemen kapıyı açsın. Neden? Çünkü aceleci, sabredemiyor. Sabredememek bir kısıtlılığa işaret eder mesela.

Dolayısıyla muhatabı analiz ederken bu dört noktayı dikkate alıp analiz ettiğinizde bir öfke, bir alınma, bir gücenme, bir hoşnutsuzluk oluşmaz; bir anlayış oluşur, bir şefkat oluşur. Çünkü orada siz aynı zamanda bir hapishaneyi tanımlıyorsunuz. Yani orada bir psikolojik kısıtlılık var, bir hapishane var.

Psikolojik Hapishane ve Özgürlük Kavramı

Yapmakta zorlandığı ve yapmamakta zorlandığı şeyler var insanın. Bazı şeyler var ki yapmadan edemiyoruz, bazı şeyler var ki yapamıyoruz. Bu nedir aslında? Psikolojik bir hapishanedir insan için. Mesela bir insanın kendisine karşı yapılan eleştiriyi sakince dinleyebilmesi -bunu yapmakta zorlanıyorsun. Veyahut da yanlış ve hatalı bulduğun bir şeyi çok direkt ve net olarak bir eleştiri olarak ifade etmek -bunu yapmamakta zorlanıyorsun. Mesela "bunu yapma" denildiğinde kişi ne diyor? "Ne yapayım, içimde mi tutayım?" İşte ben de diyorum ki o içini bir incele, gör. Hani bak, o içinde bir şey var, bir kısım yükseltiler ve bir kısım çukurlar var. Yani belli şeyleri yapmamakta zorlanıyorsun. Mesela diyelim ki eşin seni eleştirdi, yüzünü asmamakta zorlanıyorsun. Veyahut da eşin seni eleştirdi, ona aynı sertlikte cevap vermemekte zorlanıyorsun. Bu nedir? Bu bir kısıtlılıktır, bir hapishanedir.

Bakın, biz buna özgürce karar veren ve tercihte bulunan kişiler değiliz. Böyle bir psikolojik zenginliğe sahip değiliz. Egomuzun veya psikolojik benliğin stratejileri var; bir şeyleri yapabiliyor ve o yapabildiklerini yapmamakta zorlanıyor, değil mi mesela? Bazen mesela susmak da bir eylemdir. Mesela susmakta zorlanabiliyorsa insan, demek ki konuşması otomatiktir, konuşması bir tercih değildir. Değil mi? Şimdi eğer ben gerçekten tercih edebiliyorsam, konuşmakta da susmakta da eşit derecede bir imkan taşıyor olmam gerekir. Birini susmakta zorlanıyorsam veya tam tersi cevap vermekte zorlanıyorsam, ikisi de bir hapishanedir. Tercih etmek demek, konuşmakla susmayı eşit derecede uzaklıkta görüp bunlardan birini gerçekten objektif bir bilinç ve değerlendirmeyle tercih edebilmeme işaret eder. Özgürlük budur. Onun için insan psikolojik olarak özgür değildir.

Mesela düşünün, bazı mizaçlar vardır: Yanlışı eleştirmeden duramaz. Diliyle söylemese zihni eleştirir. Bu nedir? Bu bir sınırlılıktır, bir kısıtlılıktır. İşte biz şunu anlayacağız: Her birimizin bu anlamda benlik stratejileri, kısıtlılıkları, imkanları, ihtiyaçları, beklentileri ve rahatsız oldukları şeyler var. Herkes buna göre davranır, psikolojik olarak herkes buna göre davranır.

İlişkilerde Körlük

O zaman benim neye dikkat etmem gerekir? İlişkilerimde muhataplarımın tutumlarını onların psikolojik haritaları bağlamında yorumlamam gerekir. "Bu insan bunu niye yapıyor" - bu demektir. Bunu yaptığımızda kendi psikolojik mekanizmamıza odaklanmamış olacağız. İlişkilerde en büyük problem, kişilerin kendi psikolojilerine karşı göreceli olarak açık olmaları, muhataplarının psikolojilerine karşı ise büyük oranda kör olmalarıdır. Onun için hayatta ilişkiler çoğunlukla kör bir şekilde yürür. Yani kişiler birbirlerinde ne gibi etkiler ve sonuçlar meydana getireceklerini bilmeden birbirlerine davranırlar. Elini tutuyor diye ayağını tutar, başını okşuyor diye elini gözüne sokabilir. Belki garip gelebilir size, basit bir psikolojik düzeyde örnek vereyim: Bir insan birini eleştirir, karşıdaki der ki "sen beni kırıyorsun." O da der ki "ben seni düzeltmeye, olgunlaştırmaya çalışıyorum; yani ben senin başını okşuyorum, daha olgun ol diyorum, bunun için eleştiriyorum." Öbürü "sen benim gözümü çıkarıyorsun, sen beni kırıyorsun, sen beni incitiyorsun, sen beni küçümsüyorsun" der. Öyle değil mi? Bakın ne kadar farklı.

O zaman ne ortaya çıkıyor? Daha bilinçli bir ilişkide kişi, kendi tutumunun, davranışının, sözlerinin muhatabının psikolojisinde nasıl bir etki meydana getirdiğini bilebilmelidir. Bilebilirse tabii ki. Bu nedir? Bu bir anlayış ve farkındalık halidir. Yani ben hem karşımdaki insanın psikolojisinde ne işlediğini bileceğim, hem de benim tutumumun ve tavrımın onun psikolojisinde nasıl bir etki meydana getirdiğini bileceğim.

Tabii ego şunu sorar: Peki muhatabım olan insanlar benim psikolojimde ne gibi depremler, fırtınalar meydana getirdiklerini biliyorlar mı? Hemen cevap vereceğiz: Tabii ki bilemezler, çünkü farkında değiller. Yani eğer bu konuştuğumuz şeyi biraz anlamışsak göreceğiz ki o soru boşa düşecektir. Tabii ki bilemez. Bilmemesi de anlaşılabilir bir şeydir. Bilebilir mi? Tabii ki çaba gösterirse ve gereken bilgi ve anlayış gelişirse bilebilir. Ama sorun, insanın kendi psikolojisini dengelemesi ve tam bir insan olmaya çalışmasıdır. Hayattaki temel şey budur.

İşte bu anlamda aslında ilişkiler nereye oturur? Özellikle kadın erkek ilişkilerini söylüyorum, aynı zamanda diğer bütün ilişkileri de kastediyorum: Bir ebeveynin çocukla, bir arkadaşın arkadaşıyla ilişkisi, hepsini kastediyorum. Aslında ilişkiler; kendi psikolojimize dair bir durum tespiti, ardından kendimizi daha doğru bir psikolojiye eriştirmek, sonra da tam insan olmaya çalışmaktır. Doğru ilişki konsepti budur. Yoksa "sen benim psikolojimi biliyorsun, ben de senin psikolojini biliyorum, birbirimizi rahatsız etmeyelim, sen bana uyumlu davran, ben sana uyumlu davranayım" demek olası bir bakış değildir. Çok kolay bir şey değildir çünkü. İki psikoloji her zaman birbiriyle çatışma yaşar, az ya da çok yaşar, ve bunu ya tahammülle karşılarlar veyahut da çatışırlar. Tahammül ile karşılamak nedir? "Tamam öyle davranıyor ama ben kabullendim" veyahut da "ilişkinin pozitif tarafı hürmetine negatif tarafını görmezden geliyorum" veya "onu tölere ediyorum" demektir. Çünkü iki psikoloji hiçbir zaman tam olarak anlaşamaz. İyi niyetli olsa da anlaşamaz, çünkü orada ego stratejileri, imkanları ve kısıtlılıkları devreye girer.

Kişi ancak tam insan olduğunda birbiriyle gerçek anlamda muhatap olabilir. Mesela düşünün, gözümüz iyi görmese, kulağımız iyi duymasa, burnumuz iyi koku almasa hayatımızda ne kadar çok problem yaşardık. İşte gözün görmüyor, o yüzden bazen bir yere çarparsın. Veya karşındakine yemek ikram edeceğim derken onun üstüne dökebilirsin. Veya kötü kokusu olan bir yiyeceği burnun koku almadığı için fark edemiyorsun ve karşındaki insana ikram ediyorsun; halbuki o yemek bozulmuş, ama koku alma duyun kaybolduğu için bunu fark edemiyorsun. Şimdi hayatta bizim ilişkilerimizin geneli bu gibi arızalarla doludur. Ve bu noktada bizler hayatı kendi psikolojimizin körlüğü üzerinden yaşarız.

Bakın hayatta insanlar birbirlerine ilişkilerinde sorunlar yaşayabilirler. Fakat sorunu anlatma biçimi kişinin ya kör olduğunu ya da gözü açık olduğunu gösterir. Kör olduğunu nasıl görürsünüz? Dersiniz ki "ya ben böyle davranıyorum, o nasıl böyle anlıyor? Bir insan bir şeyi böyle anlar mı?" Veyahut da "muhatabım olan insan bunu nasıl yapar, bir insan bunu yapar mı?" Şimdi bu bir körün tarif biçimidir. Kişi hem kendi sübjektifliğinin farkında değil, hem de karşısındaki insanın psikolojik yapısının farkında değil. İşte o zaman ilişki problemli olur. Bizim bütün hayatta yaşadığımız şeylerin temeli buna dayanır. Her türlü ilişkide böyledir. Bakın anne baba, mesela deriz değil mi, "anne baba ve çocuk, ne kadar kutsal bir ilişki, anne kutsal, baba kutsal, çocuk da iyi çocuk." Peki sorun yaşanmıyor mu? Yaşanıyor. Peki ne yaşanıyor? Bakın, sorunlar anne, baba, çocuk, kadın, erkek arasında değildir; psikolojiler arasındadır. Onun için ilişkilere böyle kavramlar üzerinden anlam yükleyerek yorum yapamayız; böyle bir şeyin de bir mantığı yoktur. Çocuk, kendisine rahatsız edici gelen bir anne babaya olumsuz bakacaktır. Veya çocuk kendi ihtiyaç duyduğu şeyi ebeveyninden görmediğinde rahatsız olacaktır. Bakın ihtiyaç duyuyor ama diyelim ki ebeveyni bu imkana sahip değil. Öyleyse sorun var mı ortada? Yok.

Yani siz şunu düşünün: Bir manava gittiniz ve oradan çivi, çekiç, kerpeten istediniz, o da "yok" dedi. Siz diyorsunuz ki "ne biçim manavsı, çekiç çivi yok ki onda?" Zaten sen bilsen onun manav olduğunu ve onda çekiç çivi olmadığını, zaten böyle bir şeyi baştan o manava sormazsın. Velev ki unuttun, sordun; hemen hatırlarsın, "burası manav, burada çekiç çivi ne arar" diye, değil mi? Mesela bazı insanlar vardır; "işte inisiyatif almalıydı, cesur olmalıydı" der muhatabı için. Ben bakarım, kastettiği insanın çok cesur olmasına, öne çıkıp inisiyatif almasına imkanı yok. Böyle bir şeyi nasıl arıyor diyorsun ama işte o yapıyı, o insanı anlamadığı için arıyor, bekliyor. Tabii ki "niye yapmadı" diyor. Bu hayattaki en büyük cehaletimizdir. Ve en büyük cehaletimiz yine aynı zamanda ilişkilerimize ideal kavramlar üzerinden bakmamızdır. İşte baba üzerinden, anne üzerinden, eş üzerinden bakmamızdır. Böyle bir şey yok. Mesela "bir insanı eşi anlamayacak da kim anlayacak" - anlayabilen anlayacak kardeşim. Yani böyle "eşi anlayacak" diye bir şey yok. Eş nedir ki, öyle mi? Eş olunca "nikahta keramet var" hiçbir keramet yok yani. Eş olunca birden psikolojik kapasite mi artıyor, objektifleşiyor mu? Veya bir erkek baba olunca birden her şey mi değişiyor? Hormon değişiyor, psikoloji değişmiyor ki. Anne olunca kutsallaşıyor, var mı öyle bir şey? Yok. Nasıl olsun ki zaten? Oluşan şeyler çok sınırlı şeylerdir. Babadır, adam baba olmuştur, "çocuğumu koruyayım, benim çocuğum" der. Ondan sonra bakar, çocuk biraz ona asilik yapıyor. "Kimsin sen de, bacak kadar boyunla babana karşı mı çıkıyorsun" der, diyelim ki tokadı atar. Veya bir kız annesinin sözünü dinlemiyor, "ne biçim kızsın" der ona. Bakın "ne biçim kızsın" ne demek? İşte kızını anlamıyor, onun psikolojisini anlamıyor, tanımlayamıyor, çözümleyemiyor; kendisi üzerinden hareket ederek "sen yanlışsın" diyor. Tam bir körlük, psikolojik körlük.

O yüzden hayatta, ilişkilerde tam farkındalık veya tam gözü açıklık yoktur. Tam gözümüz açık olsa, meydana gelen hiçbir durumu garipsemeyeceğiz, bize bir soru ürettirmeyecek. Çünkü analiz edebileceksin. Yani o soruyu sorduğun an zaten cevabını sen verebilecek bir halde olursun. Eğer gözün tam açık olursa, kendi psikolojine ve muhatabının psikolojisine bakarak, "bana bunu niye yaptı" diye zaten sormayacağım. "O bunu niye yaptı" diye analiz edeceksin. "O bunu bunun için yaptı, ama ben rahatsız oldum, bu benimle ilgili olabilir, bunu zaten belki hiç fark etmemiş bile olabilir" diyeceksin. Bütün mesele gayet net, açık, çözümlenmiş bir durumdadır. Hayatta ilişkilerde bir soru işareti yoktur aslında. Eğer bu bahsettiğimiz bakış açısı iyi yakalanırsa, iyi çözümleme yapılırsa, hayatta soru işareti yoktur.

Bazı ebeveynler vardır mesela; çocukları onlar hakkında şeyler söyler. Diyelim ki bir çocuk "annem veya babam beni sevmiyordu, veyahut da kardeşimi, ablamı, abimi daha çok seviyordu" der. Ne çıkardın bundan? Ebeveyn taraf mı tutuyor? "Bunu sevelim, bunu sevmeyelim, bunu biraz daha az sevelim, en çok şunu sevelim" diye oturup düşündüklerini ve özgür bir tercihe sahip olduklarını mı zannediyorsun? Her şey psikolojik bir otomatizasyon içinde yürümüştür. Bahsettiğimiz gibi, her şey psikolojik mekanizmadır, psikolojik mekanizmalarla etkileşimdir. Aralarında otomatik uyumlar oluşur. Bu kadar. Bunu anlayabilirsen hayatın kişisel olmadığını da anlarsın. Hayat kişisel bir olay değil, hayat psikolojik bir olaydır. Yani bir kişi olarak, bir varlık olarak sana kasıtlı değildir. Hayat psikolojik otomatizasyonların birbiriyle etkileşimidir ve bu etkileşim, dediğimiz gibi, kör bir şekilde tezahür eder.

Bununla ilgili çok güzel bir şey var, mesneviden çıkarılabilecek çok güzel bir şey. Şimdi bir adam varmış, bir hastayı ziyaret edecek. Ama adam hem kör hem sağır -veya sadece kör, bilmiyorum. Kafasında şöyle bir plan yapmış: "Ben ona 'nasılsın' diyeceğim, o da 'çok şükür, iyiyim' diyecek, ben de 'ne iyi' diyeceğim. Ben ona 'seni kim ziyaret ediyor' diyeceğim, o da 'dostlarım' diyecek, ben 'ne güzel, ne güzel, mutlusundur herhalde' diyeceğim." Böyle devam eder, kafasında bir diyalog kurar. Sonra gider, "nasılsın" der. Hasta "çok kötüyüm" der. O "çok iyi, çok iyi" der. Sonra der ki "seni kim ziyaret ediyor?" "Kim edecek, Azrail ediyor" der hasta. O yine "çok iyi, çok iyi, ne güzel, mutlusundur herhalde" der. Böyle devam eder diyalog -tam aynısını hatırlamıyorum ama- en son kavga eder; hasta zaten morali bozulmuş, kavga eder falan. O ziyarete gelen adam da "bunda ne var yani" der, "niye bana tepki gösterdi, niye kapı dışarı etti" diye şaşırır.

Şimdi bu nedir? İşte bahsettiğimiz şey budur. Biz deriz ki "ben böyle davranacağım, bu doğrudur, karşımdaki insan da bunu benim kafamdaki şekilde değerlendirir." Bakın bu ilişkide iyi niyetli olarak gelişen bir durum. Diyelim ki psikolojik arızalar, psikolojik dengesizlikler, onları bir kenara koyun; bakın burada hiçbir kötü niyet yok, değil mi? Mesela hastayı ziyaret edecek adamda hiçbir art niyet veya negatif duygu düşünce yok, tamamen o hastanın iyiliğini düşünüyor. Ama kendi kafasında "ben ona böyle deyince o da şöyle memnun olur" diyor, böyle devam ediyor, aynı planı işletiyor. Çok büyük bir ilişki ve iletişim kazası meydana geliyor. İşte biz buyuz. Burada anlatılan da budur. Hepimiz muhatabımızın psikolojisine büyük oranda kör davranıyoruz, bir körlük içindeyiz. Bunu ne kadar fark ederse insan, o kadar meseleleri kendisiyle özdeşleştirmez. "Bana niye böyle yapıldı, niye böyle denildi, ben bu kötü davranılmayı hak ediyor muyum, benim hoşlanmadığımı bilmiyor mu, benim öfkeleneceğimi bilmiyor mu, benim yıkılacağımı bilmiyor mu, benim hayata karşı güvenimin sarsılacağını bilmiyor mu" diye bir şey yok. Bunu kendimizle kişiselleştirici bir nazarla özdeşleştirirsek, çektiğimiz sıkıntıyla acıyla kalırız. Ve hiç kimse de bundan sorumlu değildir.

Sorumluluk: Acılarımızdan Kim Sorumludur?

Bakın hayatta ilişkilerinizde yaşadığınız acılardan, zorluklardan, sıkıntılardan yalnız ve yalnız siz sorumlusunuz. Bunu ya anlarız, kabul ederiz, ya da anlamayız, hayatımız şimdi olduğu gibi devam eder. Bunu anlamak çok önemli. "Sorumlusu sensin" ne demek? Sen başka bir durumda olsaydın böyle bir acı ve sıkıntı yaşamazdın, bu demektir. Sen başka bir psikolojik dengede olsaydın bu acıyı, bu sıkıntıyı, bu zorluğu yaşamazdın. Sorumlu da arama, hak da arama. Yani "nasıl olsaydım bu sorunları yaşamazdım, nasıl olsaydım bu acıları yaşamazdım" - bunu sor. Doğru soru budur, gerisi yanlış sorudur.

Eğer yağmur yağdığında çatınız akıyorsa, yağmur sorumlu değildir. Hani bugün mesela bazı binalar var, yangına karşı donanımlı; diyelim ki kabloları yanmıyor, işte yanmaz maddelerden yapmaya çalışıyorlar mümkün olduğunca. Yani binanın ana malzemesinin yanmaz maddelerden oluşmasını sağlıyorlar. Neden? Yangına karşı koruyorlar. Siz hayatta yangın şartlarını tamamen kontrol edebilir misiniz? Edemezsiniz. Ama yanmaz olabilirsiniz. Psikolojimiz dengelenirse ve ruhsal bir aydınlık ve farkındalık olursa, bizim için hayatta bir sorun olmaz. Bunu gördüğünüz zaman iki şey ortaya çıkacak: Bir, "ben gereksiz acı çekmişim." İki, "acı çekmeyebilirim, özgür olabilirim." Bunu insan düşünecek: özgür olabilirim. Bu özgürlük adına kişi değişecektir. Yoksa muhatabını, ilişkilerini değiştirerek kişi dengelenmez. Hayat bu noktada doğru bir bakış açısı yakalandığında sizi özgür kılar ve özgürlüğünüzü sizden başka kimse ortadan kaldıramaz.

Bakın biz psikolojik özgürlük arıyoruz. Nedir psikolojik özgürlük? Bir şey yapamadığında rahatsızlık duymamaktır. Diyelim ki hayatta bir şeyi şartlar el vermediği için yapamadın; rahatsız olmamaktır. Peki psikolojik hapishane nedir? Bir şeyi yapamadığında duyduğun güçsüzlük ve acziyetten dolayı kendi kendine kızmaktır. Bakın bu bir hapishanedir. Hayatta herhangi bir konuda, tırnak içinde, "başarısız" oldun; bundan rahatsızlık duymamaktır. Bunu kendi varoluşunla özdeşleştirmemektir, kendi varlığınla bağlantılandırmamaktır. Düşünün, bir aslan artık avcılık yapamıyor olabilir; "ben başarısızım" diye bir düşünce taşımaz, doğal olarak hayatını sürdürür. Hayatta "ben başarılıyım" veya "başarısızım" diyen, muhtemelen tek yaşayan canlı, insan denen varlıktır.

Hayatta bir faaliyet vardır, o faaliyetle özdeşleşmeme vardır. Ancak kendine şunu sorabilirsin: Ben imkan ve kabiliyetimi kullanıyor muyum, kullanmıyor muyum? Bunu sorabilirsin, makul olan budur. Sen kendine bakan taraftan kullanırsın; hayatın akışı içinde o senin gayretinin ne kadar örtüşüp örtüşmediği senin ilgi alanın değildir. Bir aslan bazen aylarca bir şey avlayamayabilir; ya orada avlayacağı bir canlı yoktur, veyahut da çok uzaktır veya şudur budur vs. O aslan imkânı ve fırsatı olduğunda harekete geçer, bir yerde av yoksa başka bir yere gider vesaire. Ama velev ki bunca gayreti sonunda hiç av nasip olmadı; hiçbir negatif duygu ve düşünce taşımaz, gider, bazen su içer. Hiçbir negatif tanım yok. Tanım yapan egodur bakın, tanım yapan yanlış benlik takıntısıdır. Hayatta kişi işte bu anlamda özgürleşecek mi, özgürleşmeyecek mi? Bizim bütün problemlerimizdeki temel nokta bu benliklerden özgürleşmek ve özgürleşmemektir. Ve kişi özgürlüğün ne olduğunu o zaman anlayabilir ve kendi özgürlüğü için mücadele eder.

Psikolojik Sermaye ve Vites Metaforu

Psikolojik sermaye diye bir kavramdan bahsedilmişti. Onu şöyle açtım: Psikolojik sermaye, kişinin kendi doğal psikolojik donanımının farkına varması ve bunu tam ve dengeli kullanmasıdır. Aslında biz böyle bir sermayeye sahibiz. Fakat bunu hem bütünlüklü bir şekilde göremiyoruz, hem de doğru bir şekilde kullanamıyoruz. Bunu şöyle düşünün: Beş vitesli bir araba düşünün ama sürücü onu tek viteste kullanıyor. Diyelim ki sürekli üçüncü viteste kullanıyor, veya sürekli geri viteste kullanıyor, bir yere gideceği zaman geri geri gidiyor. Şimdi bu ne kadar kısıtlayıcı bir şey, değil mi? Aslında sermaye var, o araba beş vites imkanı taşıyor ama kişi bunu kullanmıyor. İşte bizim durumumuz budur. Dolayısıyla psikolojik sermayemiz var, fakat bunu gerektiği şekilde tam donanımla kullanmıyoruz, kullanmayı bilmiyoruz. Belli bir vitese alışmışız. Mesela diyelim ki istediğin olmadığında öfkelenme vitesi işliyor, otomatik tak vitese giriyor öfke. Biri sana hayır dediğinde hemen tak diye alınma vitesine geçiyorsun. Arzu ettiğin hayatta gerçekleşmediğinde suratını asıyorsun. Beklediğin ve hayal ettiğin bir şey olmadığında hayal kırıklığı vitesine geçiyorsun. Başka bir vites yok o anda kullanabildiğin.

İşte psikolojik hapishane dediğimiz budur. Halbuki kişi bundan özgürleşebilir. En doğru psikolojik cevabı verebilir insan. İşte tam donanımlı olmak, psikolojik sermayesini tam kullanmak budur; duruma uygun cevabı vermek. O zaman biz bütün imkanlarımızı en nitelikli şekilde kullanmış oluruz, ve bu sayede de gerçekten hem tercihte bulunabilmiş oluruz hem de özgür oluruz. Mümkün mü? Mesela diyelim ki bu konuşmayı dinliyoruz, hemen bir ego vitesi atar ama çok zor. Mesela diyelim ki bende böyle otomatik atan bir vites var; farkında ol bunun, ve de ki "bu yanlış vites, ilgilenmiyorum bununla, doğru vitesi atacağım." Bunu yapmak için ne gerekir? Bilgi gerekir, anlarsam.

Doğru Vitesi Seçmek: Bilgi, Çaba ve Şimdi Başlamak

İş mi gerekir, çaba mı gerekir? Ne gerekiyorsa onu yapacağım. Bakın doğru vites budur. Peki bunu biz çoğunlukla kullanabiliyor muyuz? Hayır. Ama çok zor. Veyahut da bir insan bunu yapabilir mi? Yapabilir ama "ben yapabilir miyim?" Bakın hep yanlış vitesler. "Ama ben çok yıprandım, önce biri beni tamir etsin, ondan sonra doğru işleyeceğim" veya "önce bir başarım olsun, ya da önce güzel bir ilişkim olsun, ondan sonra toparlarım kendimi" - bak hep yanlış vitesi atıyoruz. Yok böyle bir şey. Hemen ve şu anda insan başlayabilir, doğru olan budur. Bakın dedik ya, bir konuşmayı dinlerken bile bazen yanlış viteslere atıyoruz. Mesela yanlış düşünce vitesleri var, yanlış duygu vitesleri var. Mesela bazı insanlar vardır, önündeki araba biraz hızlı bir şekilde durduğunda panik vitesine basar, o panikle gaza basar, sonra çarpar mesela. O anda panik yapar. Halbuki o anda farkında olsa, frene bassa... Eğer düşünün, diyelim ki frene basmakla kurtaramayacağın bir aralık olmuş, yana direksiyonu çevirebilirsin. O anda hemen yana direksiyonu çevirebilirsin. Bakın bunlar mesela özgürlük değil mi? Ama özgür değilsen tek bir hareket şansın var. Yani psikolojik düzeyde tek bir hareket şansın var.

Mesela biri sana istemediğin bir şeyi söyledi, tek bir şansın var: Öfke mi, alınganlık mı, kızgınlık mı, küskünlük mü, kendine çekilmek mi? Neyse, tek bir şey var. Halbuki aslında sen birçok imkana sahipsin, birçok şey yapabilirsin. Ama psikolojik mekanizman bir noktaya kilitlenmiş. Diyelim ki birisi beni eleştirdiğinde "hadi be" diyorum, "sen kendine bak" diyorum, başka bir cevabım yok. Veyahut da "yazıklar olsun, sen beni anlamıyorsun" - başka bir seçeneğim yok. Hayat bize tek bir seçenek sunmadı aslında, biz o seçenekleri daralttık, daralttık, daralttık, en son bu noktaya geldik. İşte bu, ya devam ettireceğimiz bir süreçtir -böyledir ve devam edeceğim- veyahut da hayır, böyle devam etmek zorunda değilim, bu süreç beni ne kadar kısıtlı olduğuma dair bir farkındalığa götürdü, ve bu kısıtlılığı aşacağım, çalışacağım. İşte bunun üzerinde çalışmak, kişinin psikolojik düzeydeki merkezlerini iyi tanımasına bağlıdır. Merkezleri doğru tanırsak merkezleri doğru kullanmayı öğreniriz.

Üç Merkez: Düşünce, Duygu ve Eylem Merkezi

Merkezler doğru kullanılmadığında kişi için ya yıkıcıdır, ya acı vericidir, ya da büyük oranda rahatsızlık vererek kişiyi daha sağlıksızlığa götüren bir şeydir. Eğer düşünce merkeziyle karşılayacağın bir şeyi eylem merkeziyle karşılarsan, düşüncesiz hareket etmiş olursun. "Düşünce merkezi tam tatmin olmadan hareket edemem" dersen, hayatın içindeki açılımlara kendini kapatmış olursun. Yani ki mesela eylem merkezindeysen ve "ben her şey tam belirli, kestirilebilir bir güvenceyle harekete geçerim" dersen, hayattaki eylem yasasını ve hayatın aslında bir seçenek ve imkanlar süreci olduğunu unutmuş olursun. Eylemle mukabele edeceğim bir durum söz konusu iken, eylem merkezini kullanman gerekirken duygu merkezinden hareket edersen, duygu merkezinin negativitesi veyahut da gereksiz beklentileri içine hapsolursun. Yani "istiyorum" dersin ama istediğin istikamette hareket etmez. O zaman ne olur? Duygu merkezi "istiyorum ama sahip olamıyorum, istiyorum ama elime geçmiyor" demekte kalırsın mesela.

Hayatta bütün problemler yanlış merkezleri yanlış zamanlarda kullanmakla ortaya çıkıyor. Ne hissediyorum, ne yapıyorum, ne düşünüyorum - bunlar merkezlerimizin temel şeyleri. Bu noktada kişi merkezleri özdeşleşmeden kullanmalıdır. O merkezlerle özdeşleştiğimiz anda orada bir tıkanıklık olur. Tıpkı basitçe söyleyeyim, mesela diyelim ki bir çocuk annesinden bir şey istediğinde, alamadığında duygu merkezine yapışır, üstelik de onun negatif parçasına yapışır. "İstediğim olmadı, o zaman hiçbir şey istemiyorum" der. O zaman annesinin ona teklifine ne ile cevap verecektir? Çöktüğü ve yapışık kaldığı o negatif duygu merkeziyle cevap veriyor: "Hiçbir şey istemiyorum" diyecektir. Halbuki "ben şunu istedim, annem de şu şu nedenlerle yerine getirmedi, bunu kabulleniyorum, şimdi hayatın akışı içinde ne isteyebilirim, nasıl isteyebilirim, bu isteğime ulaşmak için ne yapabilirim" - mesela düşünce merkezini kullanarak "acaba isteğim makul müdür?" diye sorması gerekir.

Mesela duygu merkezi bazen birçok şey ister ama makul değildir. Kişi der ki "beni tamamen anlayacak, beni mutlu edecek birini istiyorum." Yani "kim bulmuş da sen istiyorsun" derler adama değil mi, şaka değil. Peki hiç aklımız devreye girip "sen böyle bir şey istiyorsun ama bu ne kadar bulunabilir bir şeydir" diye sorsak? Bak burada ne yaptık: Duygu merkezimizin ideal düzeyde istediği bir şeyi düşünce merkezimiz analiz etmeli - bu ne kadar hayatta makul bir şeydir diye. "Herkesin birbirini sevdiği, birbirini anladığı, birbirine karşı samimi davrandığı bir dünya istiyorum." İyi, ben de istiyorum, kim istemez ki? Peki bu ne kadar mümkün, hangi şartlar olursa mümkün, değil mi? İşte "ben bunu düşünmeden istiyorum" - öyle bir şey de yok. Ne kadar acı, mutsuzum. Ne yaptım? Duygu merkezi bir iş yaptı ama o işi gereğinden fazla duygu merkeziyle tanımlamaya çalışıyor: İstiyorsun, olmuyor, mutsuzsun; mutsuzsun çünkü istediğin olmuyor. Bakın ne kadar kısır bir döngü oluştu, o duygu merkezinde kaldığınız zaman. Halbuki bir de düşünme merkeziniz var: Bu hayatta ne kadar mümkün, içinde bulunduğum şartlar ve imkanlar çerçevesinde ne kadar bunu sağlayabilirim, elde edebilirim, ulaşabilirim, değil mi? Üç, bir de eylem merkeziniz var: Diyelim ki buna ulaşmam mümkün, peki şu ölçülerde veya şu değişim sürecinde buna ulaşmam mümkün, öyleyse bunun için ne yapabilirim? Bakın mesela eylem merkezi devreye girdi, değil mi, "ne yapabilirim?"

O zaman ne oldu? Duygu, düşünce ve eylem merkezi hem kombine çalıştı, birbirleriyle uyumlu çalıştı, yerinde çalıştı. O zaman ne oldu? Siz daha özgür oldunuz ve daha doğru bir şekilde psikolojinizi kullandınız. Bunu yaptığınızda işte yine bir sonuç doğurur. Neden? Çünkü siz psikolojik sermayenizi tam kullandınız. Hayat ya psikolojik bir hapishanede geçer, ya da psikolojik mekanizmanızı tam bir farkındalıkla kullanan bir seviyede geçer. Başka bir ihtimalimiz bulunmamaktadır. Yani psikolojimizin üzerinden yaşayamayız; yaşayabiliriz ama o yaşam bizim için de, muhataplarımız için de zorlu olur.

Şikayet Etmek Anlamsızdır: Durum Tespiti Yeter

Ama herkes, dikkat edin, ilişkisinde "tamamen ben haklıyım, karşımdaki yanlış" demese de büyük oranda kendini haklı, muhatabını yanlış bulur. Ve sürekli bundan şikayet eder. Bunun bir anlamı yok. Velev ki muhatabınız yüzde yüz yanlış, siz de yüzde yüz haklı olun; peki bu durumda ne olur? Bu durumda sadece analiz olur, şikayet olmaz.

Okuduğumuz niyetin bir isabet düzeyi, derecesi varsa, o zaman onu da yine onun psikolojik düzeni üzerinden açıklayacağız, değil mi? Tamamen onun psikolojik dinamikleri açısından açıklayacağız. Diyelim ki birisi iş hayatında sizin üzerinize basarak yükselmiş, sizin yaptığınız işi kendisine mal edip bunun üzerinden kendine paye çıkarmış. Bunu açıklayabilirsiniz, bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Mizacını anlarsınız, analiz edersiniz, dersiniz ki bu yüzden yaptı: Aşırı bir başarı ve kariyer ihtiyacı vardı, ancak bununla var olabileceğini zannediyor, bunun için her şeyi yaparım diyor ve her şeyi de yaptı. Mübarek olsun. Yani şikayet edecek bir şey yok. Bakın anladık ve analiz ettik, şikayet edecek bir durum var mı burada? Yok. Durum tespiti var, şikayet manasızdır.

Bakın, Peygamber'in Uhud'da ve Taif'te yaptığı şey durum tespitidir, şikayet yoktur. Şikayetçi benliklerinize karşı uyanık olun. Şikayet vitesini attığınız zaman hayat doğru tanımlanmaz. Bakın şikayet, negatif duygu durumuna bağlı olarak şekillenir. Yani istemediğiniz bir durumun gerçekleşmesi demektir şikayet. Bununla kalmıyor ama; istemediğiniz bir durumdan rahatsız olduğunuz temeli üzerine oturuyor. Yoksa istemediğiniz bir durum gerçekleşebilir, illa şikayet etmek gerekmez orada değil mi? Dersiniz ki "bu istemediğim bir durumdu" - bak burada da şikayet olmaz. Ama istemediğiniz bir durumdan psikolojiniz rahatsızsa, işte orada şikayet başlar. Bu şikayetin bu yüzden hiçbir anlamı yoktur. İstemediğiniz durum oldu, bunu tarif edersiniz: "böyle böyle böyle oldu, bunu beklemiyordum veya istemiyordum" - tamam, bu gayet net ve sakin bir tanımlama. Bakın bu sizde negativite üretmez, enerjinizi tüketmez. Ama "çok rahatsız oldum" derseniz şikayet başlar ve bunun arkasından enerjinizi de almaya başlar artık o şikayet. Yok, hayatta şikayet edecek bir durum yok, sadece gerçekleşen bir kısım olumsuz durumlar var. Ve sen bunların niye gerçekleştiğini analiz edebilirsen, orada da şikayet edecek bir durum olmadığını göreceksiniz.

Rahatsızlık Kontrol Edilebilir mi?

Peki o kişi bunu neden yaptı sorusunu rasyonel olarak soruyoruz ya? Evet. Bunun cevabını bilmiyorsak, bulamıyorsak; bulunca kadar dersin ki "bilmiyorum." Bu kadar. Yani o kişinin var olan verilere dair analiz kabiliyetine, bilgisine, insan psikolojisini ne kadar tanıdığına bağlı olarak şey yapar. Bilmiyorsa, "kişi niçin yaptığını bilmiyorum" der. Bu kadar. Kendimizle ilgili herhangi bir negatif duygu ve düşünce taşımadan bunu araştırabilirsin, anlamaya çalışabilirsin.

Bir de rahatsız olmak ya da olmamak kontrol edilebilir bir süreç mi? Biraz kontrol edilemeyen bir boyutu var gibi. Hayır, kontrol edilebilir bir süreç. Kontrol edilemese konuşmamız anlamsız olurdu. Kontrol edilebilir bir süreç. Rahatsız olmak, adı üzerinde, bir şeyden rahatsız olan bir benlik durumuna işaret eder. Ortadan kalktığında rahatsızlık da ortadan kalkacak. Şikayeti anlayabiliyorum, bir insan şikayet etmeme noktasında bir tercihte bulunabilir. Ama rahatsız olmak ya da olmamak, içinde bir rahatsızlık uyanması ya da uyanmaması -belki duygu merkezlerinde çok kontrol ediliyor, daha fazla orada, ama her merkez bir ölçüde kontrol etmekte zorlanır. Mesele bunun üzerinde çalışmaktır. Bu mümkündür, bunun üzerinde çalışıldığı zaman ortadan kalkar. Bütün mesele o olguyu psikolojimizle karşılamamaktır, çünkü rahatsız olan psikolojik mekanizmadır.

Tüm bunlarda muhatabın davranışını suçlu ya da suçsuz, ceza vesaire yok burada. Burada böyle kavramlar yok. Yanlış bulmak ayrı bir şey, hatalı bulmak ayrı bir şey, bunlar bunlardan azade, farklı bir şey. Hayatta bu konuda, bu süreçte yapılması gereken tek şey analiz etmek ve anlamaktır. Zaten tam ve doğru analiz edip anladığında mesele bütünüyle açıklığa kavuşacaktır. Ve göreceksin ki orada en son diyeceğin şey "kişi o kişi, bu durumda zaten başka bir şey yapamaz." Ve gerçek anlamda bir ruhsal bilinçte olmadığı için mazurdur son tahlilde. Ama tabii ki rasyonel hukuk noktasında suçu cezası vardır, biz o açıdan bakmıyoruz, o ayrı bir konudur. Onun için insan tek bir şeye bakacak: Muhatabının psikolojik haritası, imkanı, kapasitesi, ihtiyaçları, beklentileri ve rahatsız olduğu şeyler. Bu bağlamda analiz edersin, mesele açıklığa kavuşur.

"Bir insan beni mutsuz etmek istiyor" - demek ki benim mutsuz oluşumdan psikolojisi mutlu olacak, rahatlayacak, bunun için bunu yapıyor. Yani bunda anlamayacak ne var, değil mi mesela? Neyi tartışıyoruz? Bunu anladın, tamam, ne güzel, mesele anlaşılmış oldu. Bak mesela bu analizde muhataba karşı bir negatif duygu da oluşmadı, değil mi? "Seni mutsuz etmekten mutlu olacağını zanneden bir psikolojik benlik var orada" - insan o cehalete üzülür, değil mi? Bak, negatif bir şey yok, analiz ettik: Yanlış bir strateji, yanlış bir arayış, yanlış bir beklenti, değil mi mesela?

Kıskançlık Örneği: Rekabet ve Kardeş Kıskanması

Diyelim ki işte böyle rekabetçi birine denk gelirsin, sen onunla rekabet etmediğin halde o seninle rekabet eder, seni alt etmeye çalışır. Neden? Çünkü rakipsiz olmaya ihtiyacı var, ego olarak bütün rakiplerinden üstün olmaya ihtiyacı var. Onun üzerinden sen onun rakibi oluyorsun. Ama ben onun rakibi değilim ki. Sen değilsin, o seni öyle görüyor. Biz seni tartışmıyoruz burada, karşındaki insan öyle görüyor. Bunu analiz edersen, meselenin zaten seninle ilgili olmadığını, o insanın psikolojik mekanizmasının şu anki durumunun bir sonucu olarak ortaya çıktığını görürüz.

Mesela diyelim ki bazen böyle 3-5 yaşında bir çocuk, kardeşi dünyaya gelir, onu kıskanır, "olmasın, onu istemiyorum, atın onu" der. Şimdi o yeni doğmuş çocuğa bir kasıt mı var, o kıskanan çocukta? Yok. Kendi psikolojik ihtiyacı var: "Benden başka kimseyi sevmesin annem babam, kimseye ilgi göstermesin" - buna psikolojik olarak ihtiyacı var. Mesele bu kadar basit. Şimdi kalkıp diyelim ki o bebek büyüdü, o kıskanılan bebek, "işte ablam veya abim beni çok kıskanıyordu, sanki ben ona ne yaptım ki" dese, ne dersiniz? Boş bir cümle, boş bir yorum, değil mi? Şunu sorabilirsin: "Kardeşim niye kıskandı?" Bu kadar, başka bir şey yok. Analiz edersin ve o kıskançlığın altında, aslında kendini değerli ve var hissetmek için bir başkasının ilgisine ihtiyaç duyan bir psikolojik mekanizma olduğunu kavrarsın. Böyle bir şeyi kavradığında kızar mısın, şefkat mi duyarsın? O şefkat, gerçek anlamda bir şefkatse, o tarafı sağlatıyor. Öyle bir şey. Oradaki duygu merkezi burada söylediğimiz zihinsel argümanlarla tatmin olmuyor tabii ki, dolayısıyla onun ortaya koymuş olduğu beklenti hâlâ duruyor.

Diyelim ki sen, seni çok kıskanan bir aile bireyi var. Ona karşı bütün o psikolojik gereksiz özdeşleşmeleri, kişisel algılamaları, yanlış değerlendirmeleri açtın, bir kere sen ne olursun? Ona karşı pozitif ve rahat olursun, değil mi? Herhangi bir negatif duygun, düşüncen, tutumun, tavrın kalkar. Bu seninle ilişkili. Karşıdaki insanın dönüşümü ise onun kendisine dair, kendi psikolojisine dair bir farkındalıkla çözülebilir; bu onun görmesine bağlı bir şeydir.

Anlaşılmak İstemek: Gerçek mi, Sahte bir Benlik mi?

Demek istediğim şu: Biz kendi içimizdeki benliklerden bahsediyoruz burada konuşurken. Muhataptan ziyade kendi içimizde böyle bir beklentisi olan duygu merkezli bir benliği tespit ettiğimizde, bu taraflarımızla nasıl çalışacağız? Duygu merkezli kişiler ya da duygu merkezli benliklerimiz bunları bu şekilde yorumlamıyor, bunlar da tatmin olmuyor. O zaman onu reddetmek, bastırmak ya da kenara atmak gibi oluyor bu. "Hislerimi tatmin ediyorsun, isteğim makul değil, geç kenara" gibi oluyor bu sefer.

Bak, ben psikolojimle uğraşacağım demiştim, uğraşmayacağım da, ilgileneceğim yani. İlgileniyorum, baktım, duygu merkezimde "niye beni kıskanıp küçümsemeye çalıştı, niye beni rakip gördü, niye benimle uyumlu olmadı" diyen bir benlik var. Diyeceğim ki senin burada işin yok, sana iyi geceler, yeri yok onu, onu tatmin edemezsin ki, yok böyle bir şey zaten. Zihinsel olarak duysak da o yanlış bir ben yani.

Mesela diyelim ki konumuz kadın erkek de olabilir; mesela bir kadın "kocam beni anlasın" diyor. Ben de ona ispat ediyorum ki kocan seni anlayamaz, çünkü mizacı, psikolojisi, donanımı buna müsait değil. "E anlasın, ama anlaşılmak istiyorum." Anlaşılmak isteyen o benliği masaya koy, bir sor ona: Senin kaynağın ne, senin gerçekliğin ne, haksız mı yani? Sen niye benim adıma konuşuyorsun? Anlaşılmaya ihtiyacın olduğunu kim söyledi? Sen nereden türedin? Şimdi türemiş, sonra diyoruz ki bu türeyeni tatmin edelim. Yok, türemiş olanı tarladan söküp atacaksın, o yabancı otu. Yoksa onu tatmin edemeyiz. Bu bir anlayışla yapılacak ama. Yani "tatminsizlik yüzünden kocam anlamıyor, ne yapayım işte, idare edeceğim" - bu değil kastettiğimiz. Anlayamıyor, anlayamaz, anlayamamasını anlıyorum. Anlaşılmak isteyen benliği de devreden çıkarıyorum, hiçbir gerçekliği yok çünkü. Ama işte duygusal merkezde o tatminsizliği, o duyguyu bir şeye dönüştürmesi gerekiyor. Dönüştürmediği zaman bu sefer başka bir şekilde patlıyor. Yani zihin olarak onu anlıyor, analiz ediyor, çözümlüyor, tamam, zihinsel olarak onu devreden de çıkartıyor; fakat hislerde bir kaynama var hâlâ, o hisler orada duruyor. O hisleri özüne inerek dönüştürüp manevi bir şeye dönüştürmesi lazım. Yoksa ortada gerçekten ihtiyaç yokken anlaşılmayı istiyor - bu irrasyonel bir şeydir. Ama neden? İnsani değil, psikolojik bir şey bu.

Hiçbir peygamberin anlaşılmak gibi bir derdi yoktur. Doğru. Yok, peygamber de olmaz benim anlattığım şeyden. Doğru, bunlar irrasyonel şeyler. Şimdi bakın, bunlar bizim psikolojik mekanizmamızda o kadar yerleşmiş ki, demirbaş eşya olmuşlar sanki. Ama bunlar demirbaş eşya değil, bunu anlamamız lazım. Ama işte duygu merkezinde o duygunun dönüşmesi gerekiyor İsmail Bey, yoksa ortada kalıyor. Hayır, onu devreden çıkaramıyoruz. Bak orada daha derin analiz şudur: Anlaşılmak isteyen ben, nasıl bir bendir? Senin o gerçek benin midir? Gerçekte o sen misin yani?

Yani siz şunu söylüyorsunuz: O benlikleri de daha derin bir analiz yapıldığında, o duygu ortadan kalkar diyorsunuz. Tabii. Psikolojik düzeyde çözüm aramak şudur: "Seni anlamadı değil mi? Seni anlayan mutlaka bir insan çıkar kardeşim, aramaya devam et." Bu da bir yoldur ama bu sadece psikolojik hapishanede acaba hangi hücre daha konforludur, bunu aramış olursun. Ben diyorum ki hapishaneden çıkabilirsin. Ama diyebilirsin ki "ben böyle tek hücreli bir yerde olmaktansa, on kişilik bir hapishane koğuşunda, ara sıra havalandırmaya çıkarılan bir yerde olsam fena olmaz." Olur, istiyorsan öyle yap. Bu bahsettiğimiz psikolojik dönüştürmedir ama psikolojik düzeydeki bir dönüştürmedir, hapishaneden çıkmıyorsun. Yarı açık cezaevi var değil mi, F tipleri var, yarı açığı var vesairesi var; bunlar arasında dolaşırsın. Veyahut da tamamen hapishaneden çıkarsın.

Anlaşılmak istiyor, niye ya? Temeline ineyim: Kim anlaşılmak istiyor? Bu anlaşılmak isteme şeyi baya derinde, köklerde. Köksüz de köklü zannediyorsunuz. Şimdi onu tamamen analiz edebilmek için, nesnel olarak biraz sanatla falan açığa çıkarması ya da böyle analiz edebilmek için normalde ulaşacağın nokta... Bakın bu çok önemli: Psikolojik benlikler gerçek değildir. Gerçek olmadığını anlamamız için biraz böyle... Peki sen gerçek olmayan bir şeyi niye hadım ediyorsun? Gerçek değil ya, neyi hadım ediyorsun? Ama onu gerçek zannediyorsun, sen onu önce bir gerçek kabul ediyorsun. Bindiğin dal orada yani, şu an o dalda; şimdi orayı kestin mi ben de düşeceğim dersin. Sen düşmeyeceksin, o düşecek. Binme ona, ona binme, in ondan. Oradan çıkmam için, inmem için bir şeyler anlamam lazım. Onunla anlamayacaksın bak, onunla anlamaya çalışıyorsun gene. Gerçek olmayan bir şeyle bir şeyi anlamaya çalışıyorsun, sahtecilik bu. Yani o gerçek değil ki. Bak o benlik gerçek değil, onun bakışı gerçek değil, onun arayışı gerçek değil. Ama onu ben gerçekleştiriyorum. Sen onu tatmin etmeye çalışıyorsun hâlâ. Diyorsun ki "bak bu yolla tatmin olmadın değil mi, o zaman şu yolla tatmin ol." Gerçek değil kendisi, gerçek olmadığını gör, görmeye gayret edin İsmail Bey.

Tamam ama ben oraya girmişim, ruhu oraya vermişiz. Ruh oraya giremez. Ruh hiçbir yere girmez, hiçbir yerden de çıkmaz özünde; ruh her yerdedir ve olduğu gibidir. Ruhunu oraya vermemişsin, bilincini oraya vermişsin. Bilincin oradan çıkan, şöyle de anlaşılmak isteyen bir ego durumu var; o ben değilim, tutunma ona, bırak onu, onu gör ve bırak. Hadım etme, dönüştür. Benim dönüştürmekten kastım duyguyu dönüştürmekten kastım. Mesela orada "anlaşılmak isteyen kim" diye sorduğumuzda, daha derin bir analiz yaptığımızda özümüzün anlaşılmaya ihtiyacı olmadığını görürüz. Özün anlaşılmaya ihtiyacı yoktur diye düşündüğümüzde, o benliğe binmediğimizde, böylelikle anlaşılma ihtiyacı ve isteği, o his ortadan kalkacak. Böylelikle duygular da sanal olduğu, gerçekliği olmadığı için o duygu da ortadan kalkacak. Aslında duygusal merkez, bu duyguların çok sağlam ve geçmesinin zor olduğunu düşündüğü için bunu kabullenmek istemiyor pek, çünkü ona bindiği için. O yüzden biz duygunun sanal olduğunu, gerçek olmadığını kabul edip özün anlaşılmaya ihtiyacı olmadığını düşündüğümüzde -yani sadece "Allah anlayabilir seni" diye düşündüğümüzde- böylelikle süreç bir anda bitmiş oluyor.

Hayat durmuyor, egonun imajinasyonu duruyor; egonun imajinatif dünyası ortadan kalkıyor. Bakın, psikolojik düzeyde "anlaşılmak" diye bir durum vardır. Psikolojik düzeyde diyelim ki ben şimdi konuşuyorum, siz beni anlıyorsunuz diyelim; derim ki benim konuştuğum şeyi arkadaşlar anladı. Bakın buraya kadar yine bir yanlış yoktur. Ama anlaşılmak isteyen bir benlik varsa, bende problem odur. Dolayısıyla duygular doğal halinde, hepsi psikolojik düzeyde ortaya çıkarlar ama onlar bizim asıl zeminimiz değil. Ve burada problem olan şey, o duyguların içinde var olduğumuzu ve o duygularla var olduğumuzu, kendimizin o duygu durumları olduğumuzu zannetmektir; bu bir hatadır. Varlık alanımızı duygusal merkez orada belirlediği için, ondan vazgeçmek istemiyor yani, o yüzden de süreç biraz uzuyor.

Anlaşılmak Güzeldir, Ama "Anlaşılmak İstemek" Bir Kuruntudur

Orada bir şey şudur: Diyelim ki ben şunu derim, "anlaşılmak güzeldir" -parantez içinde, psikolojik düzeyde. Ama benim anlaşılmak gibi bir ihtiyacım, bir beklentim yok. Ayırdım değil mi? Ama psikolojik düzeyde anlaşılmak güzel bir etkileşimdir, güzel bir şeydir. "Ben de anlaşılmak istiyorum" dersen, bak orada tuzağa düştün. "Ama hocam, anlaşılmak istemek yanlış bir şey değildir ki." Anlaşılmak istemek doğru veya yanlış diye bir şey değil, buna öyle bakma. Güzel bir şeydir psikolojik düzeyde anlaşılmak. Ama "anlaşılmak istemek" değil; dikkat edelim, orada ben kaçırmış olabilir miyiz? "Anlaşılmak" güzel bir şeydir. "Anlaşılmak istenmek" çok kötü bir şeydir, hiçbir gerçekliği de yoktur. Ben onu diyorum. Mesela bizler burada demin beri konuşuyoruz ya, muhatabımızı çözümlemek, dört noktada anlamak - biz madem bu "anlaşılmak istemek" yanlış bir şeyse, biz neden bunun üzerinde bu kadar uğraşıyoruz ki, muhatabımız özelinde onu ele alsın, analiz etsin?

Anlatıp, anlaşılmak istemenin yanlış bir şey olduğunu... Biz onun anlaşılma ihtiyacına dair bakmıyoruz. Biz psikolojimizi daha doğru bir noktaya getirmek için o anlama çabasını gösteriyoruz. Ama buna bir değer atfediyoruz, evet, diyoruz ki bu güzel bir şeydir. O yüzden bunu istemek, güzel olanı istemek; "anlaşılmak" değil, bahsettiğin şeyin "anlaşılmak"la ilgisi yok, "anlamak"la ilgisi var. "Hayır ben anlaşılmak istiyorum." Sen niye anlaşılmak istiyorsun? "İstiyorum." Ama istiyorsun, isteyen bir benlik var. Bugün konuştuğumuz şey anlaşılmak istemekle ilgili değil, anlamakla ilgili bir şey. Biz muhataplarımızı anlayacağız, öyle değil mi? Bu, onlar anlaşılmak istendikleri için değil, anlamak hayatın doğal bir durumu olduğu için.

Mesela bu nedir? Aslında bizim bugün konuştuğumuz şey nedir? Bu psikoloji nedir, bunu anlıyorsun. Anlaşılmak istemek bir kuruntudur, gereksiz bir arzudur, bir ego arzusudur. Niye ama gereksiz? Ne gereği var? Anlaşılmak istemem ki. "Anlamasan ne olur, anlaşılmasan ne olur?" "Yani bir anlamı kalmaz, hiçbir şeyim... " Sizi anlamadığımı düşünün. O zaman ben niye varım da... Sen nesin? Düşün. Sen nesin, ve anlaşılmadığında hiçbir değeri kalmayan nedir? İşte oraya bir varlık atfetmişim yani. Nesin? Ne varlığı atfetmişim? Anlaşılma ihtiyacı olan biriyim belli. Ne? Onu düşün, o nedir. Ve anlaşılmadığında var olmadığını, değersiz olduğunu zanneden nedir? Böyle bir şey gerçek olabilir mi? Anlaşılmadığında yok, anlaşılmadığında anlamsızlığa düşüyor - öyle hisseden bir benlik durumu, sen değil mi? Bu ne kadar gerçek olabilir ya, hiçbir mana kalmıyor o zaman. Kendisi manasız zaten. Bütün manayı o zaman bulacaksın, o manasızlık üretiyor. O önce diyor ki anlam budur, böyle olunca anlamlı oluyor diyor. Sonra o anlamı bulayınca "hayat ne kadar anlamsız" diyor. O sahte, onun kendisi sahte, onun ürettiği anlam dünyası sahte, onun ürettiği değer ve varlık zemini sahte. Hiçbir gerçekliği yok. Onu kökünden atmak lazım, onu tatmin etmeye gerek yok, ona başka yerde bir yalancı ışık göstermeye gerek yok, hiçbirine gerek yok. O kendi sahte yani.

Tamam, eyvallah. Bak ama kime eyvallah diyorsun? Hakikate mi, benliğe mi? Doğru, hakikate eyvallah. Ama şöyle, psikolojik düzeydeyiz zaten diyelim... Psikolojik düzeyde değiliz. Bak şu haldeyken, mesela psikolojik düzeydeyken, anlaşılma ihtiyacını yok etme tehlikeli olmaz mı? Yok etmiyoruz. Bak bir şeyi yanlış değerlendiriyoruz: Anlaşılma ihtiyacını yok etmiyoruz, anlaşılma ihtiyacı duyan benliğin sahteliğini görüyoruz. Sen anlaşılma ihtiyacı duyan benliği yok edemezsin. Hem onu var kabul ediyorsun, sonra da onu yok etmeye çalışıyorsun. Ben de diyorum ki o zaten yok. Sen bir ipi yılan zannediyorsun ve yılanı öldürmeye çalışıyorsun. Diyorum ki yılanı öldüremezsin zaten, zaten yılan yok, o sahte, o bir simülasyon. "Anlaşılmak istiyorum, anlaşılmak istiyorum" - nereden çıktı bu? Bak sahteydi, onun sahteliğini gör. Sahteliğini gördüğün zaman, işte Hz. Musa'nın sihirbazlarla olan kıssasında olduğu gibi, Musa asasını attığında onların bütün sihirlerini yuttu; zaten onların hiçbir gerçekliği yoktu, kayboldular, zaten yoktular. Biz o benlikleri kendi benliğimiz gibi zannediyoruz. Sonra onlara sanki "emzik mi istersin, ne istersin" der gibi onları tatmin etmeye çalışırız, tatmin olmaz, sen de yine onlara kulak asarsın. Halbuki "gerçekliği yok" demen lazım.

Bakın çok ilginç bir şeydir aslında: Mesela çocukların sütten kesilmeleri, sütten kesildikleri zaman ağlarlar değil mi, üzülürler ama anne baba onlara takılmaz. Çünkü o anki benliğin, deyim yerindeyse, gerçek olmadığını, sahte olduğunu, yani bir değeri olmadığını görür. Çünkü artık yetiyordur o emdiği süt, artık yeni yiyecekler yiyebilir, ve yeni yiyecekler yemesi doğrudur. Yoksa eğer çocuğun sanal ihtiyacına, hayali ihtiyacına referans olsaydık, anneler çocuklarını artık 15-20 yaşına kadar muhtemelen emzirmek zorunda kalabilirlerdi. En azından 10 yaşına kadar emenler bile var yani maalesef. Neden? Çünkü o anne, o çocuğun sanal ihtiyacını gerçek kabul ediyor ve onu tatmin etmeye çalışıyor. Yok bir gerçekliği, onun doğal bir ihtiyacı var o kadar. Tamam, sen ona sürekli süt ister misin dersen, "e tabii ki isterim" diyecek. Ona diyeceksin ki hayır, böyle bir zemin yok, bu yanlış bir şey, sen gerçek değilsin, iyisin.

Yani hani bazı insanlar olur ya, doymuştur ama yemek lezzetli olduğu için damak zevkine odaklı olarak "biraz daha yiyeyim" der. Bak o "biraz daha yiyeyim" diyen benlik sanaldır; o, gerçekte yeme ihtiyacı olmayan bir insandır. Ama o benlik, o damak zevkine odaklı benlik "biraz daha yemeliyim" der. Halbuki o gerçek değil. Sen onu tatmin etmeyeceksin, diyeceksin ki sen gerçek değilsin, ben doydum, bitti. Yoksa onu tatmin etmeye çalışmaya gerek yok, bir anlamı yok, o bir gerçek değil yani. Bir yere kadar gerçek, bir yere kadar benlik olarak değil, durumu anlaşılabilir. Anladın mı? Ama ona "ben" dediğin anda yanlış. Evet, bir yere kadar kendi doğasını yaşar psikoloji, fakat sen o psikolojiyle özdeşleştiğinde yanlıştır. Bakın dediğim gibi, psikolojik düzeyde anlaşılmak güzel bir şeydir ama "ben anlaşılmak istiyorum" dediğinde bu kötü bir şeydir, yanlış bir şeydir, manasız bir şeydir, hiçbir gerçekliği olmayan bir benlik durumudur. Bunu da üreten sensin. Bak, anlaşılmak güzeldir; "ben anlaşılmak istiyorum" güzel değildir, yanlıştır. "Ben anlaşılmak istiyorum" diyen benlik sanal bir benliktir. Sen onu ürettin, ürettin, ondan sonra onu tatmin etmenin yollarını arıyorsun.

"Neden ama hocam? Tamam, mesela sanal olduğunu, gerçekliği olmadığını ifade ettiniz ama neden kötüdür? Ben onu anlayamıyorum, niye kötü olsun ki?" Bak, "ben anlaşılmak istiyorum" dediğin an, o senin varlığını esir etti. Daha doğrusu sen varlığını, gerçek benliğini ona ipotek ettin, ona verdin, onunla kendini tanımladın. O yüzden kötüdür.

Bazı topluluklarda din eğitimi alan çocukları, işte belli yaşlarda, 13-15 yaş arasında, 3 yıl 3 ay 3 gün 3 saat dağda yalnızlığa terk ediyorlarmış. Herhalde yani öyle izole bir ortamda tüm bu ihtiyaçlarından arınmaları için. Nereden arınmaları? Anlaşılmak ihtiyacından değil, ihtiyacı olduğunu zanneden benliklerden arınmaları için. Yani bir ermiş sevildiğinde, anlaşıldığında red mi eder? "Ben anlaşılmak istemiyorum" falan mı der? Hayır, anlaşılır, güzel bir şeydir. Ama psikolojisi mutlu olur, psikolojik düzeyi de mutlu olur, ama o ona "ben" demez. Anlatabildim mi? Ona "ben" demez. Dolayısıyla anlaşılır, güzel bir şeydir. Ama şöyle demez: "O, çok şükür anlaşıldım, ne mutlu bana." Böyle bir şey yok. Böyle dediği anda o benliktedir ve bu bir negatif özdeşleşme durumudur, hiçbir gerçekliği olmayan bir benliğe esir olmaktır.

Eyvallah, teşekkür ederiz.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Doğrudan alıntılanan veya numarasıyla belirtilen bir ayet yoktur. Anlatıcı, Hz. Peygamber'in taşlanması sonrası "Ya Rabbi, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet" sözüne, Uhud ve Taif olaylarına ve Hz. Musa'nın asası ile sihirbazların kıssasına (ayet numarası zikredilmeden) atıfta bulunmuştur. --- ---