İlişkilerde Terk Edilme ve Varoluş Algısı

Pandemi Döneminde İlişkiler: Terk Edilme ve Aldatılma

Tekrardan merhaba. Ben yine kısa bir özet geçeyim soru kısmını. Pandemi dönemi malum, herkes evinde ve bu bizim yoğun bir biçimde çoğu zaman aslında beraber yaşadığımız insanlarla daha yakın temasta ilişki yaşamımıza sebep oldu. Bazı stresler, bazı baskılar arttı. Tabii bununla beraber hem yabancı ülkelerde hem de bizde boşanma oranları arttı. Sağımızdan solumuzdan bir sürü insan bir terk edilme hikayesi, aldatılma hikayesi, bırakılma hikayesiyle bize geliyor. Üst başlık olarak ilişkileri, alt başlık olarak da bugün terk edilmeyi, bırakılmayı ya da aldatılmayı konuşacağız.

Varoluş Algısı ve İlişkiye Yüklenen Anlam

Bu noktada aslında ilişkilerde yaşadığımız tatminde, yani ilişkiler üzerinden sahip olduğumuzu hissettiğimiz mutluluk halinde, sorun yaşadığımızda ortaya çıkan bu küskünlük halinde aslında bizim kendilik algımızla, hayat ve varoluş algımızla ilişkin bir mesele var. Mesela bir insanın sürekli güç ve kontrolü elinde tutma arzusu ve bununla bağlantılı olarak güç ve kontrolü elinde tutamadığında yaşadığı yetersizlik veya acı, aslında onun ilişkisinde çok önemli bir belirleyici faktör olacaktır. Dolayısıyla özel olarak tercih edilme, ilgi görme, onaylanma, başkalarından farklı olduğunun hissettirilmesi üzerinden bir varoluş ve kendilik algısı içindeyse bir insan, zorunlu olarak ilişkisini bunların üzerinden yaşayacaktır. Ve aslında belki ilişkisinde çok önemli bir sorun olmasa bile bunu önemli bir sorun olarak görecektir. Veya ilişkisinde bir sorun olsa bile bunu çok büyük bir varoluşsal problem olarak hissedecektir.

Mesela ilişkisinde muhatabının kendisine yeterince veya doğal ölçüler içinde az ilgi göstermesini varoluşsal bir probleme dönüştürecektir. Neden? Çünkü varoluşu kendisine gösterilen ilgi ve alaka üzerinden şekillenmiştir. Mesela benim varoluşum değil de, diyelim ki bir ilişkiye başladım; kadın ya da erkek fark etmez, partnerim benim için yeterli bir şekilde ilgi göstermiyorsa, değer vermiyorsa ya da gerçekten özel hissettirmiyorsa, "o ilişkinin ne anlamı var" cümlesi burada kurulur.

— Bu katı bir cümle mi, yoksa sızlanma dolu bir cümle mi şu açıdan?

— Biz ilişkiyi bir varoluş alanı olarak görüyoruz. O yüzden en başta söyledim: İlişki bizim hayat ve varoluş algımızı belirliyor. Yani "bana yeterince ilgi göstermiyorsa o zaman bu ilişkinin anlamı ne" diyoruz. Halbuki sana yeterince ilgi göstermeyebilir ama bu ilişkinin başka yönlerde nitelikli ve anlamlı yönleri olabilir. Ama ben eğer ilgi görme üzerinden varoluşumu tanımlıyorsam, o zaman hakikaten bana ilgi göstermiyorsa bu ilişkinin anlamı ne haline gelecektir.

O yüzden tekrar hatırlatıyorum: İlişkiler kendilik algımız, varoluş algımız, hayata ve varoluşa bakma biçimimizle çok ilişkilidir. O noktada, özellikle sorun çıktığında, nerede nasıl bir sorun ortaya çıkıyor ve bu sorun benim tarafımdan nasıl algılanıyor; aslında ilişkilerde şu ayrımı yapmak durumundayız: Nesnel olarak sorun ne, bu sorunun bize hissettirdiği ne? Bu ikisi aslında çok farklı şeylerdir. Ama biz bunları sebep ve sonuç anlamında bir zorunluluk olarak görüyoruz.

Örneğin diyelim ki eşim bana yeterince ilgi göstermiyor, bu yüzden kendimi değersiz hissediyorum. Şimdi bu iki şey arasında aslında zorunlu bir ilişki yoktur. Yani eşimin bana normalin altında ilgi göstermesi ile benim kendimi değersiz hissedip hissetmemem arasında zorunlu bir ilişki yoktur. Nesnel olarak eşim gerekli, yeterince, doğal olarak olması gereken ilgiyi göstermiyor olabilir. Bu bir sorundur. Fakat bu sorunun bende değersizlik üretmesi veya sanki beni yok sayıyormuş gibi hissetmem, bu durumu ya da kendimi bu yüzden eksik, yetersiz hissetmem bambaşka bir şeydir. O yüzden ilişkilerde her zaman şu soruyu sormak durumundayız: Nesnel olarak ne yaşanıyor? Bu yaşanan şeyin benim tarafımdan hissedilme, algılanma, anlaşılma ve yorumlanma biçimi nedir? Bunlar ikisi birbirinden çok farklıdır.

Neden İlişki Arıyoruz?

O yüzden aslında öncelikle belki şunu hatırlatmak zorundayız. İnsanların ilişkilerin peşinde bu kadar yoğun bir şekilde koşturmalarının sebebi aslında biraz buradan başlamamız gerekiyor. Yani niçin insanlar bu kadar yoğun bir biçimde işte romantik ilişkiler, diyelim bunlara, evliliğe gidecek romantik ilişkiler, işte "seviyorum, seviliyorum" çerçevesinde bu kadar bu ilişkilerin peşinde koşmalarının sebebi nedir? Bunun aslında en temel sebebi, insanın aydınlanmamış ve tatmin edilmemiş haldeki sahte benlik algısının içinde ortaya çıkan korkuların, eksiklik ve değersizlik hislerinin, anlaşılma ihtiyacının, değer bulma ihtiyacının ve tamamlanmamışlığın çaresi olarak ilişkinin görülmesidir. Yani biz bu ilişkileri psikolojik benlik noktasında yaşadığımızda, ki bu psikolojik benlik özümüzün farkındalığıyla aydınlanmamıştır, o yüzden de gerçek anlamda tam bir tatmin yaşayamaz. Bu durumdaki psikolojik benlik zemininde ortaya çıkan yetersizlik, eksiklik, anlaşılma ihtiyacı, var olma arzusu, fark edilme arzusu, dikkat çekebilme ihtiyacı, dikkat çekerek var olacağını hissetme arzusu gibi aslında birçok sahte algının tatmin edilme alanı ilişki olur. Halbuki ilişkiler böyle bir şey değildir. Yani ilişkiler varoluşumuzu ve değerimizi inşa edeceğimiz yerler değil, gerçek anlamda varoluş ve değerimizi bularak katılacağımız alanlardır.

— Bütün ilişkiler böyledir demiyorsunuz ama, şöyle mi diyorsunuz: Bunların bu kadar istenmesi, popüler olması, talep edilmesinin sebebi aslında bir ilişkiyle bizim doyurmaya çalıştığımız şey — anladığım doğru mu diye soruyorum şu anda — yoksunluğun, eksikliğin ve bazı korkuların aslında bizi buna itelemesi gibi bir şey mi?

— O zaman karşımızdaki de böyleyse, yani bizim bulduğumuz, "işte doğru kişiyi buldum" diye zannettiğimiz kişi de böyleyse, çift kör deney yaşıyoruz. Yani iki tarafın da kör olduğu, kendine karşı da, karşıdaki insana karşı da bir körlük var. Yani kişinin kendisinde çift körlük var. Hem kendini gerçek anlamda görmüyor hem de karşıdakini doğal olarak gerçek anlamda görmüyor. Karşıdaki de böyle. O zaman artık bunun adını dinleyenler koysun. Yani burada gerçekten bir trajedi var aslında. Yani biz aslında ilişkilerimizi trajik bir düzeyde yaşıyoruz.

İnsanın kendisine şunu sorması lazım: Neden bir ilişki arıyorsun? Bu ilişkiyi aramanı gerektiren şey nedir? Önce bu soruyu sormaya ihtiyacımız var. Yani "ilişkilere ihtiyacımız yoktur" anlamında sormuyorum bu soruyu. İlişkileri doğru bir zemine oturtmak noktasında bu soruyu soruyorum ve bu soruyu hepimizin kendisine sorması gerektiğine inanıyorum. Yani bu ilişkide ne arıyorum? Mesela eğer bir ilişkide ben değer arıyorsam — tabii insanlar "sevgi arıyorum" diyorlar ama ben o cevabı açıklayıcı bulmuyorum, daha derin bir kazı yapmam gerekiyor insan olarak. Yani sen bu ilişkide ne arıyorsun? "Kendimi değerli hissetmek istiyorum. Fark edilmek istiyorum. Onaylanmak istiyorum. Desteklenmek istiyorum. Yalnızlığımı gidermek istiyorum. Birisinin beni hayatımda güçlü bir şekilde ihtiyaç duyulacak şekilde hissetmesini istiyorum. Birinin hayatında var olmak istiyorum" şeklinde bir cevap üretiyorsam, işte bütün bu cevapların sorgulanmaya ihtiyacı vardır. Yani ben bir ilişkiye değer görmek için, varlığımı fark ettirmek için, tırnak içinde söylüyorum, "mutlu olmak için" başlıyorsam, ben yanlış bir yerden başlıyorum. Yani "mutsuzum, biri beni mutlu etsin istiyorum" böyleyse bir ilişkiye başlamamalıyım. "Kendimi değerli hissetmiyorum, değerli hissetmek istiyorum, birisinin dünyasında yerim olsun istiyorum, o zaman kendimi daha iyi hissedeceğim" — eğer cevaplarımız böyleyse bir ilişkiye başlamamalıyız.

Mutluluk Nerede Aranır?

— Hocam yani peki, yanlış bir yerden başlamak demek. Ve nihayetinde de çok doğal, dengeli ve sağlıklı bir süreç pek işlemeyecektir. Mesela burada mutluluk dediniz ya, birçok evlenen arkadaşın düğün arabasının arkasında böyle "mutluyuz, evleniyoruz" falan gibi şeyler yazıyor olabiliyor da, sonra boşanmayla sonuçlanan çiftlerin de aynı şeyi yazdığını görüyoruz. Şimdi mutluluk evlilikte değil bunu şu an bir önerme olarak aldım ama peki o zaman mutluluk bekarlıkta mı diye de soruyorum. Çünkü evlilikte değilse hemen diğer tarafa koyuyorum.

— Hayır, mutluluk evlilikte değildir. Mutluluk bekarlıkta da değildir. Mutluluk özdedir. Dolayısıyla ben gelin arabasının arkasına şunu yazmayı tavsiye ederim: "Mutluyum, mutluluğunu paylaşmayı tercih edin." Yani her iki tarafın da bunu gerçekten içselleştirmeleri ve yaşamaları lazım. Yoksa öbür türlü olmaması gerekir. Ben mutluyum, karşımdaki insanla da, muhatabımla da bu mutluluğu paylaşmak istiyorum. Budur yani. Yoksa "işte o beni mutlu etsin, ben onu mutlu edeyim" — burada mutlaka bir çelişki yaşayacaksınız. Yani ben karşımdaki insandan beni mutlu etmesini bekliyorsam, o zaman benim "ben neyim, varlığım nedir, mutluluk nedir" sorgulaması yapmaya ihtiyacım var. "Sen beni mutlu et, ben seni mutlu edeyim" — burada bu korelasyon, bu denge ne kadar sağlanabilir? Zaten bu sağlanamadığı için de insanlar ayrılıyor ve temel problem şu: "Beni mutlu edemedin." Ya seni niye mutlu etsin? Ya sen niye onun seni mutlu etmesini bekliyorsun? Önce sen mutlu ol, gerçekten kendini hisset, varlığını hisset, değerlerini hisset, mutlu ol. Sonra da bu mutluluğu paylaş. Bunu paylaşabilirsin. Bu mutluluğu o ilişkinin süreci içinde zenginleştirebilirsin.

Ama diyelim ki ilişki bitti mi? İlişki bittiğinde sen mutluluğunu kaybetmezsin. Eğer başladığın nokta biraz önce söylediğimiz noktaysa, ayrıldığın zaman karşındaki insan seni bırakmayı tercih ettiğinde sen sıfıra inmezsin, eksiğe inmezsin. Çünkü sen bu ilişkiye kendinin farkında olarak, kendi değerlerinin farkında olarak ve bunlarla mutlu olarak başladın. Dolayısıyla birinin seni mutlu etmesi için bu ilişkiye başlamadın. Eğer birinin seni mutlu etmesi için bir ilişkiye başladıysan ve o ilişkinin başında mutlu olduğunu zannediyorsan, o zaman karşındaki insan seninle ilişkisini bitirdiğinde sen sıfıra düşeceksin. Bunun nedeni yanlış bir başlangıç noktası üzerinden bu ilişkiye başlamış olmandır.

O yüzden ilişkilerimiz acı ve mutsuzluk yaratmazlar; derinlerde var olan acı ve mutsuzluğun kökenlerini ortaya çıkarırlar. Eğer ben bu muhatabım benden ayrıldığında mutsuz oluyorsam, acı çekiyorsam, aslında benim derinlerde kendimle ilgili, hayatla ilgili, varoluşla ilgili bir sorgulama yapmaya ihtiyacım var. Dolayısıyla ilişkiler acı ve mutsuzluk yaratmaz, derinlerdeki acı ve mutsuzluğun nedenlerini bize gösterir.

— Bu bir nevi aynalama gibi bir şey oluyor herhalde.

— Aslında ilişkilerimizde yaşadığımız problemler ve bunların sonucunda yaşadığımız duygular bize bazı şeyler anlatır da. Asıl problem, bir olayın benim dünyamda meydana getirdiği his, düşünce, algıdır. Bunlar aslında benim derinlerde üzerinde çalışmam gereken, sorgulamam gereken, dönüştürmem gereken bir kısım problemlere işaret eder. Mesela diyelim ki bende bir değersizlik duygusu var, veya "hiç kimse beni gerçekten sevmez" diye bir duygu var. Ben bu duyguya sahipsem, içimde böyle bir duygusal ve düşünsel şema varsa, muhatabım benden ayrıldığında bu duygusal ve düşünsel şemayı tetikleyecektir. Aslında bu şema zaten bende var. Dolayısıyla bu muhatabımın benden ayrılmasının meydana getirdiği değersizlik hissi, ilişkinin sebep olduğu bir durum değildir; ilişkinin tetiklediği bir durumdur.

Dolayısıyla burada ilişkilerimizde acı ve mutsuzluk yaşadığımızda bu sorgulamayı yapmak durumundayız. Eğer yaşadığımız acı ve mutsuzluğun sebebi olarak muhatabımızı görürsek, burada olaya çok yanlış bir yerden bakıyoruz demektir. Hiçbir insan ilişkisinde şu önermeyle haklı olduğunu düşünmemelidir: "Beni mutlu edemedi." Çok yanlış bir şey. Benim hayatta zihnimin asla onaylamadığı bir şey: "Beni mutlu edemedi." Yani "seni mutlu edeceğine inandığım için evlendim, sen mutlu değildin, seni mutlu edecekti ve edemedi, sen de bundan dolayı mutsuzsun" — bu çok yanlış bir yerden ilişkiye başladığımızı gösterir.

O zaman evlenirken insanlar hep böyle bir şey sorar: "Beni mutlu edecek misin?" Biri bana böyle bir soru sorsa şunu derim: "Hayır, seni mutlu etmeyeceğim. Çünkü seni mutlu edebilme şansım yok benim. Çünkü sen gerçek anlamda mutluluğu kendinde buluyor olmalısın, ben de kendimde buluyor olmalıyım. Sonra kendimizde bulduğumuz bu mutluluk haliyle birbirimize zenginleştirici, daha derin anlamlar ve farkındalıklar üretici bir süreç yaşarız." Yoksa "beni mutlu et" — bu çok ağır bir şey. Yani bunu talep eden de aslında ne talep ettiğinin farkında değil, bu yükü taşıyacağına söz veren de nasıl bir yükün altına girdiğinin farkında değildir. Ama geçici olarak süreci yaşayabiliyoruz değil mi? Ama bunu kalıcı bir şekilde devam ettirmek çok zor.

Mesela hatırlıyorum, yaşlı bir hanımefendi bir gün dedi ki "eşim sabahları erken çıkıyor, arkadaşlarıyla konuşuyor veya işte kendince sabah erken çıkıp yürüyüş yapıyor. Ben uyandığım zaman kendimi yalnız hissediyorum ve bundan dolayı kendimi değersiz hissediyorum." Dediğimde gerçekten bu durumun aslında kendi varoluşumuzdan biraz habersiz oluşumuzla ilgili olduğunu direkt söyleyemedim. Ama şunu hatırlatmaya çalıştım: Sen neden eşin senden ayrı bir vakit geçirdiğinde kendini yalnız hissediyorsun? Neden kendini değersiz hissediyorsun? Bir insan kendi özünün farkına varmalı, özünün kaynağının Allah olduğunu bilmelidir.

Bu yüzden bizim kadim geleneğimizde "yalnızlık Allah'a mahsustur" denir. Ancak Allah yalnız kalabilir. Ben yalnız kalamam. Bizim halk bunu yanlış anlıyor; "yalnızlık" diye başka bir şey anlıyoruz. Halbuki önce şunu anlamalıyız: Yalnızlık Allah'a mahsustur, çünkü sen gerçek anlamda asla yalnız olamazsın. Çünkü nerede olursan ol, Allah sana şah damarından daha yakındır. Nasıl yalnız olursun? Ama bu farkındalığın idrakinde olamadığında kendini yalnız hissedebilirsin. Bunun da sorumlusu insanın kendisidir. O yüzden biz meseleye yanlış bir yerden başladığımızda süreç yanlış işler: "İşte eşim beni umursamıyor, beni mutlu edecek şekilde davranmadı, bana değer vermedi, beni anlamadı."

Şimdi hani en başta söyledim ya, nesnel olarak sorun ayrıdır, bu sorunun bende hissettirdiği şey ayrıdır. Eşim beni anlayamıyor olabilir, mizaç farkı vardır, hayatı algılama biçiminde farklılık vardır, beklentileri konusunda farklılık vardır, benim kadar yüksek düşünsel anlamda bir şeyi derinlemesine, bir deneyimi eğilim olarak yaşayan biri olmayabilir, beni anlamayabilir. Bu nesnel bir durumdur. Fakat bunu varoluşsal bir sorun haline getirmem, bunu benim varoluşsal bir sorunum haline dönüştürmem yanlış olur. Başka bir şey verirken canlı oluyorum. Ama bunu varoluşsal bir probleme dönüştürüyorsam, bundan dolayı çok güçsüz, kendimi yapayalnız hissediyorsam, kendimi yok sayılmış hissediyorsam, bu başka bir durumdur ve onun çözümünü ben kendi içimde ararım.

Bir Örnek: Yanlış Anlaşılma Karşısında Kendini Sorgulamak

— Demin ilk örneğin için söylesem, abi, bir ara benim de bir evli arkadaş grubumda böyle bir şey oldu. Aynı benzer şekilde: Sabah uyandım, kendisi bir iş yapıyor, bir ara tabii kızıyordum. En son konuştuk ve şöyle başladı, "biri diğerine 'uyudun mu' diye sordu, uyandım, sosyal medyada paylaşıyorum, arkadaşlarıma gösteriyorum" diye. Yanlış anladım, tamam bir kere sevimliliğe hakkım var ama ilişkinin ötürü mutsuzum, niye mutlu olduğuma çalışmıyorum, aslında hakiki mutluluğa daha fazla yaklaşma şansı var o zaman. Mutsuzluğa bir de bir bezginlik gibi oldu ama...

— Evet. Yani aslında kendimize şunu sormalıyız: İlişkin bir çizek olsa neysin? Diyelim ki bu evlilik bitti. Ben burada "Allah'tan ayrı bir hayatın olsun" demiyorum, ne diyorum? Diyorum ki: Bu evlilikte muhakkak benim de bir eksiğim, bir hatam olmuştur. Böyle bir şey değil de, yani kendi içimde bir sorgulama yapıyorum: Bu evlilikte beni meşgul eden neydi, benim eksiğim, hatam neredeydi? Fark ettiğim kadarıyla helal et bana. Fark etmediğim bir şey varsa, mümkünse bana söyle, ben de öğreneyim. Ve diyelim ki hakkını helal et, herhangi bir şey olsun, ama bundan sonra hayatını özgürce yaşamanı istiyorum.

Mesela muhataplarım, benim bu konularda hem kendime dönüp baktığımda eksiklik hissedenler oluyor. Kendileri bu konuda bir eksiklik, bir yetersizlik hissediyorlar. Halbuki evvela o insanı özgür bırakabilme bilincine sahip olmalı. "Evet, senin tercihine saygı duyuyorum" diyebilmekten özgürüm demeli. Bu umursamazlık değil. Yeter ki, eğer zorunlu olarak bu yeni sürecinde sana faydalı olabileceğim, yardımcı olabileceğim bir şey varsa söyleyebilirsin diyebilmeli. Diyorsan, bu gerçekten bir farkındalıktır. Ben hem kendi özgür varoluşumun farkındayım, kendi varoluşumun, değerimin, kendiliğimin farkındayım. Dolayısıyla bir ayrılıktan dolayı bir boşluk, bir eksiklik hissine kapılmıyorum.

Ayrılıkta Yaşanan Boşluk ve Benlik Duygusu

Ne dersek ayrılıklarda yaşanan en büyük hallerden bir tanesi boşluk hissidir. Yani kişi birden böyle bir boşluğa düşer. Neden? Çünkü ilişkiden bağımsız olarak varlığının farkında değildir. Varlığının farkındalığını hep ilişkisi üzerinden deneyimlemiştir. Zaten aslında ilişkilerin çoğu maalesef daha güçlü ve derin bir benlik duygusu yaşamak için yaşanıyor. Yani ben bir ilişkiyi niye yaşıyorum? Kendimi, benliğimi, benlik duygumu güçlü bir şekilde hissetmek için. Hatta bazen derler ya insanlar, "bu ilişki bana iyi geldi, bu ilişki bana kendimi iyi hissettirdi, bu ilişkiyle böyle yeniden doğduğum gibi, var olduğum gibi..." Yani bir ilişkiyle yeniden doğuyorsan, o ilişkinin bitmesiyle öleceksin demektir. Bir konuda öleceksin. Bir ilişki seni doğurmuşsa, o ilişki aynı zamanda seni öldürebilir, seni yaralayabilir. Yanlış şeylerden başlıyoruz. Tabii bunları bazen dillendirmiyoruz da şu hataya düşüyoruz: "O zaman insanlar birbirini sevmeyecek, birbirlerine bağlanmayacak, birbirlerine karşı güçlü duygular hissetmeyecekler" mi diyoruz? Hayır, hissedebilirler, hissetmelidirler. Bizim burada kastettiğimiz şey çok da böyle bağlanmamak, çok da böyle karşındakini umursamamak, karşındakine çok fazla böyle değer yüklememek gibi anlaşılmamalı. Tam tersine, gerçek bir ilişkide, bizim bahsettiğimiz gerçek bir ilişkide insan kendi varoluşuna duyarlı olduğu kadar, muhatabının varoluşuna da kendine duyduğu duyarlılıktan belki çok daha fazlasını duyar. En az kendine karşı hissettiği duyarlılık kadar karşıdakine de duyarlılık içinde olur. Onun varoluşuna, onun hayat algısına, yoluna saygı duyar. Ona karşı bütün insani sorumluluğunu yerine getirmeye çalışır. Bağlıdır ama bağımlı değildir. Sadıktır ama sadakat beklemez. Vefalıdır ama vefa beklemez.

Biz sevgiyi hep öyle bir karşılıklılık gibi algılıyoruz. Ve bu anlamda gerçekte bir ilişkiyi ancak bu çerçeve içinde yaşamak mıdır? Yoksa öbür türlü kişi ilişkiyi kendi varlığını, benliğini algılamasını ve güçlü bir şekilde hissetmesini sağlayan temel bir şey olarak mı zanneder? O yüzden bazen ayrılıklarda büyük yıkımlar meydana gelir, büyük travmatik durumlar meydana gelir. Neden? Çünkü kişi benliğini ve varoluşunu ilişkiye bağlamıştır. İlişki bittiği anda benliğinde büyük bir dağılma, bir çözülme, bir kırılma ve varoluşunda büyük bir boşluk hisseder. Ama bunun nedeni ilişkide yaşanan ayrılık veya terk edilme değildir. Bunun nedeni kendi varoluşumuza, kendi değerlerimize, gerçek kendiliğimize dair farkındalık eksikliğimizdir. O yüzden benlik duygumuzu hissetmek için bir ilişkiye ihtiyaç duyuyoruz.

Ben bazen böyle genç kızlara da soruyorum, mesela "seni seviyor mu?" diyorum. "İşte seviyor." "Ne hissediyorsun?" "Kendimi çok değerli hissediyorum." "Peki" diyorum, "senin değerin yok mu ki, o seni sevdiği zaman sen kendini değerli hissediyorsun?" Çünkü bunun arka yüzü, madalyonun diğer yüzü nedir? Sevilmediğinde değersiz hissetmek. Ve ben gerçekten böyle örnekleri gördüğümde hakikaten üzülüyorum. Çünkü kendi değerini bir başkasının ilgisinde ve sevgisinde arıyor. Çok trajik bir şey. Bunu öğreniyorlar. Kendinin farkında olamadığı için de kendini ancak bir başkasının algısında, bir başkasının ilgisinde ve sevgisinde tanımlayan bir insan olmak gerçekten trajik bir durum.

Sakat Başlangıçlar: Çocukluktan Gelen Yaralar

Mesela bunları böyle masallarla, hikayelerle ya da çevremizdeki örneklerle öğreniyoruz ya. Yani "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler" içindeki prens, gece yarısı bıraktığın bir parçayı arayıp seni bulan bir erkek. Ya da erkekler için işte annesi gibi her şeyini kuşatan, arkasını çekecek bir kadın öğrenmişiz. İlişkiye dair, daha ilişkiye başlamadan önce bile bir ilişki prototipi, ideal ilişki, "istediğin ilişki olmazsa olmazları" falan filan var. Bir de bunun üstüne el alemin düğünü, kız WhatsApp gruplarında gezen hikayeler, bizim ailenin sözü, diğer ailenin sözü falan. İnsanlar herhalde ilişkiye başlarken bile hepimiz birer ilişki modeline böyle maruz kalarak en baştan sakatlanarak başlıyoruz ilişkiye. Yani böyle bir sağ tarafı ya da sol tarafı tutmak gibi bir olay.

Tabii ki aslında işte bu iş sakat başlayınca, sakat başlayınca — hani atletizmden örnek vereyim — sakat bir yolcu sahaya çıkarsa o kadar kaliteli olamaz, o kadar verimli olamaz. Hem sakat olur hem de verimli olamaz, hem de sakatlığı zamanla artar. Bizim asıl durumumuz bu. Yani biz ilişki sahasına sakat olarak giriyoruz. Mesela hayata güvensizlik hissiyle giriyoruz. "Kendime güvenim yok, hayata güvenim yok, öyle birini bulayım ki hem bana kendimi güvende hissettirsin hem de bu hayatın değişken süreci içinde bana sürekli destek olsun." Şimdi bu sakat bir şekilde bir hayata başlamaktır. Karşımdakinin benim beklentilerimi tam olarak karşılayabileceğini zaten bilmiyorum. Zaten böyle bir şeyi karşılayabilecek, psikolojik anlamda güçlü bir halk bulmak da zordur. Karşımdakinin de kendine göre başka yaraları ve sakatlıkları var. O da diyelim ki "eğer birine öyle bir güven verirsem, o da beni hiç bırakmaz" diye bir ilişkiye başlıyor olabilir, değil mi? "Beni ailem terk etti, herkes beni bıraktı, e ne yapayım, o zaman birine öyle bir güven vereyim ki, onun hayatını öyle rahatlatayım ki, o da beni hiç bırakamasın." Bakın, iki tarafta da bir sakatlık bu. Bu zemin üzerinden yaşanan ilişkide mutlaka problemler olacaktır.

O yüzden biz ilişkimize önce kendimizi sağaltarak başlamamız gerekir. Yaşadığımız süreci, çocukluğumuzdan itibaren içinde bulunduğumuz halde yaşadığımız olayları, bunların bizde meydana getirdiği acıları, korkuları, ölçüsüz sağlıksız beklentileri, yanlış hayatta kalma stratejilerini görmek durumundayız. Mesela "hayatta çok güçlü olacaksın, hiçbir zaman kimseye güvenmeyeceksin, eşin olsa bile güvenmeyeceksin" derse bir insan, o zaman o ilişkiye sakat olarak başlar. "Karşımdaki bana huzurumu versin, hiçbir sorunumuz olmasın, hiç ruhum sıkılmasın, hiçbir sorun olmasın" böyle dersem, ben hayata biraz yanlış bakıyorum demektir, ilişkime de yanlış bir noktadan yaklaşmış olurum. O yüzden aslında çatışmaların, kavgaların altında yatan şeyler aslında derindeki acılardır. Derindeki yanlış ego saplantılarıdır, yanlış yaklaşım biçimleridir, hayata yanlış tutunma biçimleridir. Sorunları yanlış çözümleme eğilimlerimiz var. Tüm bunlar birleşince o kadar sağlıklı olmuyor.

Şimdi dünyada görüyoruz, bir de çok hoş olmayan birlikteliklerin sürecinde yaşanan olumsuzluklar da işin cabası. İzlediğiniz için teşekkür ederim.