İlişkilerde Tolerans ve Ego Kalıpları
İlişkilerde Tolerans Eşiği
...çıkanıp yanlış tepkiler verebilirler. O yüzden onlara dikkat etmek gerekir. Yani çok iyi anlaşabilme imkanı da var. Eğer birbirlerinin o beklenti ve ihtiyaçlarını karşılayamazlarsa veya yanlış anlamalar çok olursa, o zaman da çok hızlı bir şekilde iki taraf da birbirine sürekli alınma, gücenme tavrı sergileyebilir. Bir de kıskançlıktan kaynaklanabilecek bazı problemler yaşama ihtimalleri vardır. O konuda birbirlerini kontrol etme, birbirlerini çok fazla sınırlandırma ihtimali ortaya çıkarsa o zaman sorun yaşayabilirler.
"O kadar çok iyi anlaşılabilir mi, ben bir şey mi anlıyorum?" Yok yok, dediğim gibi çok iyi de anlaşabilirler. Fakat hayatta ilişkilerde en önemli şey, çok iyi anlaşmak kadar, anlaşamadığımız konuları nasıl değerlendirdiğimizdir. Anlaşamadığımız bir konu olabilir, uyuşamadığımız bir mesele olabilir, farklı baktığımız bir şey olabilir, birbirimize uymayan tutum, davranış, yaklaşım tarzlarımız olabilir. Önemli olan, bunu nasıl tanımlıyoruz ve bunu nasıl çözmeye çalışıyoruz? Çözemediğimizde duruma nasıl bakıyoruz?
Her zaman verdiğim bir örnektir: insan bedeninde özellikle her zaman bir eşik vardır. Mesela diyelim ki kan değerlerine baktığınız zaman bir alt eşik vardır, bir üst eşik vardır; denir ki bu iki sınır arası normaldir. Şimdi orada eşik mesela çok dar olsa ne olur? Mesela diyelim ki örnek, kan basıncı 12 olursa yaşıyorsun, 13 olursa ölüyorsun, 11'e inerse gene ölüyorsun. Şimdi bu nedir? Eşik çok dar. O zaman ne olur? Sen öyle bir noktadasın ki kan basıncı sürekli 12 olmalı; 11'e düşerse, 13'e çıkarsa ölüyorsun. O zaman bu o kadar sağlıklı bir bünye değildir.
Zaten yaratıcı da birçok konuda eşiği geniş tutmuştur deyim yerindeyse. Bir eşik ne kadar geniş olursa, yani bir şeyi tölere etme eşiğimiz ne kadar geniş olursa, o bizim için iyidir. Mesela şöyle düşünün: ısı 10 dereceye düşünce ölüyoruz, 30'un üzerine çıkınca gene ölüyoruz. Eğer böyle olsaydı ne olurdu? 10 derecenin altına düştü, eyvah evden çıkamazsın; 30 derecenin üstüne çıktı yine çıkamazsın, yaşamakta zorlanırsın. Ama var bir esneklik.
Yani bir şeyi ne kadar kabul edebiliyoruz? Çünkü her konuda, her şeyde, özellikle ilişkilerde yüzde yüz uyum olmaz. Bir insan ne kadar tölere edebiliyor bir sorunu? Ve o sorunu nasıl görüyor? Şimdi ilişkilerdeki en büyük problem, sorunun bir olgu değil bir varoluş sorunu olmasıdır.
Olgu mu, Varoluşsal Sorun mu?
Yani ne demek? İşte "sen annenle çok konuşuyorsun, benimle ondan daha az konuşuyorsun." Tamam diyelim öyle. Peki ne çıkardın bundan? "Eşittir sen beni sevmiyorsun, eşittir benim bir değerim yok." Şimdi nereden nereye gittik? Mesela bir olgudan varoluşsal bir hikayeye döndük.
Ya işte diyelim ki "sen arkadaşlarınla vakit geçiriyorsun, çünkü bana değer vermiyorsun, onlara benden daha çok değer veriyorsun, onları benden daha çok seviyorsun." "İşte bak annenin sözünü dinliyorsun, demek ki beni sevmiyorsun." Veya "bana değer verseydin beni kırmazdın" gibi — bir olguyu varoluşsal bir konuya çekiyoruz. Ve o zaman tikel bir olgu, hayati bir soruna dönüşüyor.
Bunun nedeni ne? Çünkü çocukluğumuzdan itibaren yaşadığımız ilişkilerde, ilk başta ailemizde, çevremizde olan ilişkilerimizde beklediğimiz, tırnak içinde egomuzun beklediği pozitif geri bildirimi almamışız. Almadığımız için ne yapıyoruz? Evlendiğimiz insana o ilişkide beklediğimiz bütün her şeyi yüklüyoruz. "Bana değerli olduğumu hissettirecek, sevildiğimi hissettirecek, değer gördüğümü hissettirecek, bana saygı duyacak, beni kırmayacak, onunla bir bütünlük hissedeceğim, aramızdan su sızmayacak, beni çok iyi anlayacak" diye bir yükleme yapıyorum. Sonra bu gerçekleşmediğinde, bu sefer de meseleyi çok varoluşsal bir düzeye taşıyorum. Bu da ilişkilerde eşiğimizi düşürüyor. Yani çok düşük bir eşik alanında ancak mutlu olabiliyoruz.
"Sana baktım, bana niye bakmadın? Bakmadı işte, ne bileyim o halde değildi. Ama olmaz ki." Mesela ne oluyor? Eşik o kadar dar ki, ancak o alanda mutlu olunabilir; o alanın dışında eşittir mutsuzluk, eşittir "ben değersizim" veya "sen bana gereken ihtimamı, duyarlılığı göstermiyorsun." Kişiler ilişkilerinde çok dar bir alanda ancak mutlu olabileceklerine inanıyorlar. İnsanların birbirlerinden beklentilerini böyle çok açıkça ifade etseler aslında birbirlerine mutluluk alanlarının çok dar olduğunu büyük ölçüde görecekler. Bazen bunu kendileri de fark etmiyor.
Mesela eşinden ne bekliyorsun dendiğinde hemen çok basit "saygı, sevgi" falan diyor ama bu kadar basit değil. Evlenince çarşaf gibi bir dosya çıkıyor ortaya. Kişi de bunun farkında değil; kişi bunu saklıyor veya gizliyor değil yani, kastettiğimiz burada bir art niyet değil. Ya işte normal, bazen böyle olur, takı konusunda "ne istiyorsunuz" dendiğinde "pek bir şey istemem, siz nasıl arzu ederseniz" der, sonra bakıyorsunuz "şunu da almadınız, şunu da etmediniz" diyor. İşte böyle bir şeylikler var, bunun gibi.
Halbuki insan gerçekten kendi psikolojisini çok iyi tanımalı. Problematik bir nokta varsa onu da görmeli, gerçekten muhatabından ne beklediğini çok iyi çözümlemeli. Sonra "burada bir uyum var mı" veya en önemlisi temel soru şu: "ben biraz esnekliğimi, eşiğimi artırabilir miyim?" diye sormalı. Dediğim gibi ne kadar esnek olursanız — mesela şöyle bir basit örnek vereyim: bir otomobil düşünün, Afrika'nın en sıcağında da çalışıyor, Alaska'da kutuplarda da çalışıyor; ne deriz? "Bu iyi bir makine." Ama "bu ne Afrika'nın sıcağında çalışır ne kutuplarda çalışır, böyle bir orta yer var, ara bölge var, orada çalışır" dersek, o zaman bunun kabiliyeti biraz zayıf kabul edilir değil mi?
Bunun gibi, ben neyi tölere edebiliyorum? Aslında tölere edebilmek, kişinin kendi varoluşunun farkındalığıyla orantılıdır. Yani kişi kendi öz varlığının ne kadar farkındaysa, olumsuzlukları tölere etme kabiliyeti o kadar yüksektir. Bu sadece ilişkilerde değil hayatın bütün alanında böyledir. Mesela acılar, ölümler, kayıplar yaşamışsınız; sağlıklı ve dengeli olarak hayatınıza devam edebiliyorsunuz — bu güzel bir şeydir, varlığınızın farkındalığı yüksek demektir. Ama öbür türlü orada bir zafiyet var, ve kişi kendini çok dar bir alanda tanımlıyor: "şöyle olursa mutsuz olurum." Demek ki bak senin mutluluk alanın, yaşam alanın çok dar. Ve alan ne kadar darsa sen hayatta o kadar zorlanırsın; ama toleransın ne kadar çoksa sen o kadar varlığının farkındasın.
Çünkü yaratıcı aslında bizi çok yüksek bir toleransla yaratmış. İçsel varlığımızın zenginliği çok yüksektir ve çok yüksek nitelikteki bu varlığımız hayatta birçok şeyi tölere edebilir. Fakat biz kendi psikolojimizle o geniş hayat algısını ve tölere kabiliyetini gitgide kaybetmişiz.
Beklentileri Azaltmak Değil, Fıtratı Öne Çıkarmak
"Beklentileri azaltırsak almayı tölere edebilir miyiz?" Evet ama burada şunu söyleyeyim: beklentileri azaltmak "ne yapalım işte, beklentini azalt ki rahat et" mantığıyla olmamalı. Çünkü o mecbur kaldığın bir şey gibi algılanıyor; "ne kadar az beklentin olursa o kadar rahat edersin" — o yüzden istemeye istemeye beklentilerini azaltmak kastettiğimiz değil.
Aynen öyle. O anlamda beklentilerimizi azaltmak, gerçekten benim öz varlığımın, fıtratımın böyle beklentileri yok demek. Böyle bir beklentiyle yaşamak zorunda değil, böyle bir beklentinin arayışında olmak zorunda değil. Dolayısıyla beklentilerimizi azaltmak, istemeye istemeye psikolojimizi biraz bastırmak — "ne yapalım işte insanlar da o kadar iyi değil, dolayısıyla beklentimi azaltmak zorunda kalıyorum" dediğinde içinde mutsuz bir benliği barındırıyorsun. O mutsuz benlik hep şey diyor: "aslında hiçbir beklentim gerçekleşmiyor" veya "istemeye istemeye beklentilerimi geri çektim."
Hayır, beklentilerini geri çekme; fıtratını öne çıkar. Fıtratının farkında ol. Beklentisiz bir şekilde o ilişkiyi yaşarsın. Ne kadar güzel bir ilişki olur! Beklentisiz olduğunda o zaman yaşayacağın ilişki, yaşayacağın hayat çok güzel bir hayat olur, her yönüyle güzel bir hayat olur.
"Acı vermemesi lazım hocam." Tabii, çünkü doğal olarak aslında biz tırnak içinde acıya programlanmamışız ki. Yani biz o ego nedeniyle alanımızı daralttığımız için acıya gömülüyoruz. Halbuki hayır, hayat acı bir şey değil, hayat deneyimlenesi bir şey. O deneyimlemeyi yaşadığımız zaman, o bilinçle yaşadığımız zaman hayat çok doğal bir şeydir.
Mesela bir insanın gerçekten ilişkisinde beklentisiz olması imkansız mı? Ego diyor ki imkansız. Hayır mümkün, mümkün. Ama biz varlığımızın tam olarak farkında değiliz. Hani şöyle düşünün, hem karada hem denizde hem havada gidebilen araçlar üretilmeye çalışılıyor değil mi? Maksat ne aslında? Karada, denizde, havada hareket kabiliyeti olan araçlar üretmek değil mi? Şimdi havada, karada, denizde işleyen bir araç iyi bir araçtır, nitelikli bir araçtır. Şimdi bizler de aslında bunun gibi: olumsuz olayda da olumlu olayda da, sevildiğinde de sevilmediğinde de, sahiplenildiğinde de unutulduğunda da, sana özlem duyulduğunda da terk edildiğinde de hayatı doğal, mutlu, huzurlu bir şekilde yaşayabilirsin. Aslında böyle kodlanmışsın; hani bunun üzerine biz yaratılmışız aslında.
Ama bir süre sonra artık havada uçamaz, denizde gidemez, ancak düz yol olunca gidebilir; biraz rampa olursa orada da hareket edemez. O zaman ne oluyor? Sen varoluş alanını daraltmış oluyorsun. Halbuki insan öyle yaratılmamış. İşte Peygamber hem taşlanmış hem tırnak içinde öresiye sevilmiş yani değil mi? Kimileri gelmiş "her şeyim sana feda olsun, senin yaşaman için ben bütün her şeyimi feda ederim" diyen olmuş, "hayatımdaki en büyük hedef seni yaşatmak" diyen de olmuş. Taif'te taşlanmış, Medine'de en güzel karşılamayla karşılaşmış. Bakın hepsinde Peygamber o doğal farkındalığı yaşamış, doğal bilinciyle yaşamış, tam bir varlık olarak yaşamış.
Biz o tam varlık halimizi yaşayamadığımız için — daha önce de bazen örnek vermişimdir — diyelim ki size bir uçak verilmiş ama siz uçağın uçabildiğini bilmiyorsunuz. Hayatınızda hiç uçak görmediğiniz için, uçağın ne olduğunu bilmediğiniz için, size verilen o uçağı bir kara taşıtı zannediyorsunuz; hatta motorundan haberiniz yok, önüne iki tane at bağlıyorsunuz, onunla onu hareket ettiriyorsunuz. Tıpkı biz buna benziyoruz aslında; potansiyelinin farkında olmayan ve potansiyelini çok düşük düzeyde kullanan bir insan.
Buna neden olan şey ne? Egomuzun kendi kendine sınır koyması. Mesela "ben böyle yaşayamam, sevilmeden yaşayamam, saygı görmeden yaşayamam, başarılı olmazsam yaşayamam, şunu elde etmezsem yaşayamam, evlenmezsem yaşayamam, çocuğum olmazsa yaşayamam, eşim beni anlamazsa mutsuz olurum" — bak ne yaptın, hayatını daralttın, varoluşunu daralttın. Aslında sen böyle bir varlık değilsin. O yüzden mesela Kur'an Peygambere bu konuda çok şeyde bulunur, uyarıda bulunur: "bak dikkat et, insanlar eğer seni terk edecek olursa, sen bil ki senin varlığın ve Allah'a olan bilincin senin mutlu olmana, huzurlu olmana yeter." Veya "birisi beni anlamazsa yaşayamam" — hayır, Allah'ın şahit olması sana yeter diyor.
Ama ego diyor ki "yetmez." O zaman ne oluyor? Kendi hayat alanını daraltıyor. O hayat alanını daralttığında kendi varlığına karşı bir haksızlık yapmış oluyor. Onun için insan her zaman şunu düşünmeli: egomun bana koyduğu sınırlar nelerdir? Bu sınırlar gerçek midir? Egonun bize koyduğu birçok sınır var, o sınırlar gerçek sınırlarımız değil. Gerçek sınırların olmayan şeyleri sen kendi sınırların olarak kabul ettiğinde kendi varlığına karşı bir haksızlık yapmış oluyorsun. "Belki başıma şu geldi, nasıl mutlu olayım?" Çok rahat mutlu olursun, çok da iyi mutlu olursun, hiçbir problem olmaz. Evet.
Bir Vefat Hikayesi: Doğal Bir Şekilde Yolcu Etmek
"Küçük bir şey anlatmak istiyorum, özür dileyerek." Buyurun, çok kısa. "Sekiz ay önce benim eşim kanser teşhisi konuldu ve bir ay süre içerisinde, elinden geldiğince ve çocuklarda da onu çok güzel bir şekilde ağırlatıp, yolcu ederken, o gün fark ettim onun gideceğini. Çocuklara dedim ki: bakın babanızın günü iyi değil bugün, onu güzel bir şekilde gönderelim; sonra kendinizi düşünün, ne yaparsanız yapın ama şimdi eğer babanızın yanında bulunmak istiyorsanız gelin güzel bir şekilde yolcu edin, ama yok dayanamayız diyorsanız odadan çıkabilirsiniz. Ve çocuklar bundan bir cesaret buldular ve hepimiz başındaydık. Ayaklarını öpüyorlardı başucunda. Ve bu şekilde çok güzel bir şekilde onu yolcu ettik. Ben oturdum yatağın üzerine, çünkü çocukları izledim, mutlu oldum. Yani benim mutlu olma sebebim şu: çok şükür ben çocuklara bir şey vermişim, bir duruş kazandırmışım. Ben de buna ilk defa ölümle karşılaşıyorum, ben de ölümün karşısında böyle bir ilk duruşum var en azından. Kalktım, abdest aldım ve iki rekat namaz kıldım, şükür namazı kıldım. Bunu görenler çok farklı aldılar. Her kafadan ayrı bir ses geldi: hiç acımıyor, hiç ağlamıyor, eğitim yok, bilmem ne yapmıyor, şuradan girdi oradan çıktı; benim bir şeyim var yani. Ağlamadık mı? Ağladık. Ama o an, o anı yaşamak çok farklı. O anın yanında olmak, içinde olmak — beni çok mutlu etti."
Yani hayatın tam olarak, bütünüyle farkında olduğumuzda böyle hayata büyük bir acıyla, üzüntüyle, kederle bakacağımız bir olay yoktur. İnsanoğlu mesela biz bazen bir insanı yolcu ederiz değil mi? Diyelim ki böyle uzak bir memlekete gidiyoruz falan; bir taraftan ağlarız değil mi, ama bir taraftan da onunla olan muhabbetimiz, onunla olan sürecimiz adına içimizde bir tatmin vardır. Şimdi ölüm dediğimiz hadise de böyle bir şeydir. Bir insandan evet geçici olarak ayrılıyorsun, o senden önce bir başka aleme gidiyor, bir başka varoluşu yaşayacak; sen de zaten gideceksin, sadece o senden önce gidiyor. Onu güzelce uğurlayacaksın. Budur hayat.
Yani hayat doğru algılandığında, bütün imkan ve kabiliyetlerimizle tam olarak algılandığında hayat çok doğal bir süreçtir. Doğal bir süreç olduğu gibi ölüm de doğal bir süreçtir. Ama egonun o dar sınırlı penceresinden baktığın zaman, "işte çocuğum ölürse yaşayamam" diyorsun. Niye? "İşte dayanamam." Emin misin dayanamayacağına? Veya sen dayanamayacak bir varlık mısın acaba? Hiç düşündün mü? Gerçekten buna dayanamayacak bir varlık mısın?
Egonun Koyduğu Sahte Sınırlar
Ama işte çocukluğumuzdan itibaren kendimizi sınırladığımız noktalar var. İkincisi de yanlış edindiğimiz kalıplar var. Mesela diyelim ki aşırı savunmacı bir benlik bizde gelişmiş olabilir; sanki kendini savunmazsa herkes hücum edecek, ezecekler onu. Bir dur ya, bir hafta kendini savunma mesela, bir bak bakalım, dene, ne olacak? Millet seni öldürecek mi, ne yapacak yani? Bir hafta kendini savunma. Ben bazen insanlar beni çok sert, haklı haksız eleştirir, dinlerim. "Bir şey demeyecek misin?" diyorlar. "Cevabımı ister misiniz?" diyorum. "İstiyorum" diyor. "Tamam o zaman söylüyorum" diyorum: "savunmak ihtiyacı duymuyorum." Duymayabiliriz yani. Zaten insanların çoğu söyleyip zaten seni dinlemiyor. Biz sakin olabiliriz.
Ben bunu şuna benzetiyorum: mesela düşünün ki bir insanın ayağında paletler var; garip geliyor, gidip geliyor paletle dolaşıyor; birinin kafasında kask var; aynı insan diyelim ayağında palet, kafasında kask, şemsiye — bir sürü şey var. Şimdi siz diyorsunuz "niye palet takıyorsunuz?" Diyor "bir gün denize girdim, paletsiz iyi gidilmiyordu." Peki şimdi niye takıyorsun diyorsunuz aslında ama o bir gün ihtiyaç duymuş veya doğru yanlış onu kullanmış, fakat o kalmış onda. "Kaskı niye kullanıyorsun?" "İşte bir ara motosiklet almıştım, onu kullanıyordum, onun için kullanıyorum." Kask duruyor ama motosiklet gitmiş artık. Motosiklet yok ama kask duruyor. Denize girmiyor ama palet duruyor. Yağmur yağmıyor ama şemsiye devamlı elinde.
Şimdi bizim halimiz biraz buna benziyor. Mesela bir şeyden bir korku duymuşsun, sürekli o korkuyla yaşıyorsun. Bir durumda bir savunma durumunda kalmışsın, kendini savunma ihtiyacı hissetmişsin, ama o savunma refleksi sende kalmış, devam ediyorsun. Astronotsun diyelim, uzaya çıkmışsın ama elbiseyi çıkarmayı unutmuşsun; halen astronot elbisesiyle dünyada dolaşıyorsun. Bu ne kadar garip bir şeyse aslında, bizim günümüzdeki hayatımız, şu anki hayatımız bundan çok farklı değil.
Savunma Refleksi: Palet, Kask ve Gereksiz Yükler
Bakıyorsun mesela çocukluğunda diyelim ki bir sertlik görmüş, o sertliğe karşı kendini sertleştirmiş. Ama artık o sana sert, öfkeli veya şiddet duygusu yaşatan kişi yok artık; ama sendeki o sertlik hala duruyor, sen hala o sert olmaya devam ediyorsun. Bir gün denize girmiş, herkes paletli, ne gerek var ki? Ama sende palet yok, dolayısıyla hızlı yüzememişsin, ama paleti almışsın ve ayağından hiç çıkmıyor.
Gereksiz yere savaşa gitmişsin, silah kullanmışsın, savaş bitmiş ama sen hala o silahı sırtında taşımaya devam ediyorsun. İşte hayatımızda böyle çok gereksiz yükler var, çok fazla var. Ve o yükleri artık fark etmiyoruz, yükü devam ettiriyoruz. Alışmışız, gereksiz şeyler. Fakat onları bırakmadığın için gereksiz bir yükün zahmetini yaşıyorsun.
İşte mesela dediğim gibi savunma refleksi; sürekli olarak böyle kendini güçlü, etkileyici veya sarsılmaz şekilde gösterme arzusu. Birçok şeyimiz var ve bu yanlış edindiğimiz şeyleri kendi bünyemizden temizlemek zorundayız. Bununla ilgili çok bazen böyle dramatik yaşanmış olaylar vardır. Bir tanesi de şudur: İkinci Dünya Savaşı bitmiş, adam bir ormana kaçmış düşmandan, 20 yıl sonra falan bulunuyor ve kabul etmiyor savaşın bittiğini. O dönemki komutanını getiriyorlar. Asker diyor "savaş bitti" diyor. "Bitti mi komutanım?" "Bitti" diyor. "Tamam" diyor, o zaman bırakıyor.
Şimdi bizim de buna ihtiyacımız var. Bak savunmaya gerek yok. Yok mu? Yok hakikaten. Bak savunmayı bırak, o savunma aletlerini bırak, korkuyu bırak, o korku aletlerini bırak; ihtiyacın yok. Geçici olarak, bilinçli olarak bir şey kullan ama onu üzerinde sürekli bir yük haline dönüştürme. Peygamberimiz savaşmış ama sürekli bir savaş psikolojisine sahip değil; ama atıyorum bugün Afganistan'da ne var, adam savaşmış 3-5 yıl, artık savaşmadan edemiyor, sürekli savaşması lazım. Neden? Başka bir konsepti yok, başka bir şey kalmamış. Savaşmış 3-5 yıl Sovyetler Birliği ile, artık adama diyorsun ki "savaş bitti," sanki boşa düşmüş gibi oluyor. Ne yapacak, sanki başka bir şey kalmamış.
Dolayısıyla her birimizin yanlış stratejilerin içinde olduğumuzu görmemiz gerekiyor. Kendini suçlama; mesela çocukluğunda bir şey olmuş, seni çok suçlamışlar, hatan var mı yok mu çok fazla o konuda üzerine gelmişler; sende böyle sürekli bir suçluluk. Bir yaptığın hata var mı? Geçen böyle birisi dedim "biri seni eleştirince ne yapıyorsun?" "Mutlaka bende o söylenen eleştirinin bir gerçeği vardır diye düşünüyorum." "E" dedim "yoksa hep zihnim var diye mi düşünüyorsun?" Şimdi bak bu sağlıksız bir şey.
Suçlanma Karşısında Refleksler
Çocuk olarak tabii ki ne yapmışız çocukluğunda? Atıyorum annem babam bana kızmışsa, suçlamışsa, "mutlaka bende bir şey vardır" diye bir deneyim yaşamış. Ha bak bu objektif mi değil mi? Acaba annen gerçekten seni eleştirdiğinde senin bir hatan var mıydı, hiç bunu düşündün mü? Bak ne yaptın: almışsın bir kalıp o dönemden, yaşın gelmiş 40-50'ye, halen o kalıbı devam ettiriyorsun. Yanlış bir kalıp bu: "biri beni eleştiriyorsa mutlaka vardır bir hatam." Kendimde bir hata bulmaya çalışıyorsun. Bulamayınca ne yapıyorsun? Bulmaya devam ediyorsun, bulma yolunda gayret ediyorsun. Böyle bir şey ne kadar ağır bir yük değil mi?
Veya tam tersi de olabilir; yapıya göre değişir. Birileri seni çok eleştirmiştir, sen de sürekli kendini temize çıkarma pozisyonundasın. Edinilmiş bu refleksi. Benim öyle bir tanıdığım gene vardı; mesela "bunu sen yaptın mı?" dediğinde direkt olarak "ben yapmadım" diyor. Bir gün ona bir şey sordum, "bunu sen mi kaldırdın?" dedim. "Hayır" dedi. Halbuki ben "iyi ki kaldırdın" diyecektim yani, kim kaldırdıysa iyi yapmış diyeceğim. Halbuki orada öyle bir şey var ki "acaba bu beni bir suçlama cümlesi midir" diye aşırı bir refleks gösterdi. Dedim ki "bir dur, bu otomatik bir reaksiyon. Halbuki kim kaldırdıysa iyi yapmış." "Evet" dedi, "ben kaldırdım." Yani refleks gelişmiş, bir savunma refleksi. Bu ne kadar gereksiz bir yük değil mi?
"Çocuklukta yaşandıysa aşılabilir mi bu?" Bak güzel bir soru. Bak biz kendimizi sınırlama cümlesi aşılabilir mi? "Aşılamaz" ne demek ya değil mi? Ne demek aşılamaz? Hayır, yani en azından şöyle düşünün: bunun aşılamayacağına dair bir kutsal metin var mı? Varsa tamam saygı duyacağız. Bazı psikologlar "aşılamaz" da diyebilir ama biz diyeceğiz ki kutsal bir metin var mı bu konuda, veya mutlak bir şey, bir bilgi, bir tecrübe? Hayır. Eğer öyle olsaydı, mesela kutsal metinlerde "bak bu yaşa gelmişsin, ondan sonra işin bitmiş; kırkını buldun değişemezsin, artık böyle bir şey yapma" derdi. Yok, bakın egomuz ne yapıyor? "İşte çocukluktan geliyor, ne yapayım ya bu yaşa kadar gelmişim, herhalde değişmez." Bak ne yaptım? Kendimi sınırladım, "bunu değiştiremem" dedim.
Değişim Mümkün müdür?
Halbuki bırakın, bu konuda emin miyiz böyle bir bilgi var mı? Yok. Değişebiliriz. "Yetmişinde neyse yetmişinde odur" cümlesini bir yere koyuyorlar, "tövbe kapısı ölüme kadar açık" cümlesini bir yere koyuyorlar. Ayrı işliyorlar, hangisini nereye koyacağımızı bilemediğimiz için. İşte ayrı işliyorlar. Çünkü aslında bir tanesi ya yanlış ya da yanlış anlıyoruz.
Peygamber mesela "bu yaşın altındakilere bir şey anlatmayın, bunlar değişmezler" diye böyle bir şey söylemiş mi? Yok, değil mi? Demek ki o zaman kutsal metin olsun, Peygamber olsun, başka bir şey anlatıyor. Bir insanın yaşına bakarak "bırak bunu" demiyor. Ancak karşıdaki insan "ben değişmem" derse onu bırak diyor. Mesela işte küfürde ısrar eden veya "dünya hayatından başka bir hayat yoktur, dünya hayatıyla biz mutlu oluruz, bundan başka bir şey yoktur" diyenleri kendi haline bırak diyor. Çünkü orada kişi "sen ne dersen de ben değişmem" diyor. O zaman ona denecek bir şey yok, saygı duyarsın, kendi sürecine onu teslim edersin.
Halbuki normal şartlarda bir insanın "benim böyle bir huyum var, yaşım da gelmiş 20'ye, 25'e, 30'a, 40'a, nasıl değişecek" diyorsan iyi bir düşün: bu senin gerçek sınırın mı, kendine koyduğun sübjektif, hayali bir sınır mı? Biz çok böyle yapıyoruz. Mesela "çabuk kaygılanıyorum, kendimi bildim bileli böyleyim." Olabilir. Kendini bilmediğin zamanı hiç düşündün mü? "Kendimi bildim bileli böyleyim" diyorsun; peki bilmediğin dönem acaba doğuştan böyle miydin? Mesela ilk doğduğun gün, ilk doğduğun günden sonraki bir ay boyunca nasıldın, hiç hatırlıyor musun? Hatırlamıyorsun. Allah'ın senin fıtratına koyduğu şeyi biliyor musun? Bilmiyorsun. Sen sadece hatırladığın şeylerden bahsediyorsun. Ondan daha geriye git, en doğal haline git.
Bebeklerin Doğal Hali ve Arınma
Mesela düşünün, hangi bebek savunmacı bir şekilde doğar değil mi? Doğan bir çocuk yok. Ama günümüzde kendimize baktığımızda çok şey var. Bir şeyler arıyorlar yemek için, tabi o doğal bir ikilim. Yani hayatın içinde dikkat ederseniz edindiğimiz birçok şey mesela bebeklerde yok. Yetişkinlikte bizde kalıp haline gelen birçok şey aslında bebeklerde yok. Mesela bir insana uzun süre kin duymak, bir bebekte yok. Bir şeyi gereksiz yere hafızanda tutmak yok. Çocuk beş dakika sonra edilen kavgayı bırakıyor. Hafızasında var, fakat eyleminde yok. Neden? Çünkü onu bir kalıba dönüştürmüyor. O an hissediliyor, yaşanıyor ve bırakılıyor.
Mesela biz birçok duyguyu artık bırakamıyoruz değil mi mesela? Bu bizim doğal bir halimizdi; bir negatif duyguyu bırakabilirdik ama ilerledikçe artık o kalıba bağlandık. Ve biz onunla hesaplaşmadığımız için, yani onu bünyemize yabancı ve atılması gereken bir şey olarak da görmediğimiz için, o kalmaya devam ediyor.
O yüzden Şems suresinde "kendini arındıran kurtulmuştur." Yani aşırılıktan, yanlış kalıplardan, ön yargılardan, kalıplaşmış stratejilerden arınmak zorundayız. Bunu yapmadığımız zaman hiçbir zaman o fıtratın doğal halini yaşayamayız. O yüzden bütün kutsal metinlerin uyarısı budur.
Peygamberin Doğallığı ve Uykunun Dengelenmesi
Mesela düşünün, yeni bir elbise giymek için ne yapmanız gerekir? Üzerinizdeki eski elbiseleri bırakmak zorundasınız. İnsan eski elbiselerini bırakmadan yeni olan elbiseyi giyemez; giyse de absürt bir halde görünür, saçma bir şey olur. O yüzden Hazreti İsa der: "yeni şarabı yeni küplere koyun." Bu ne demek? Size gelen öğretiyi kalıplaşmış olan eski bünyenize kendinizi temizlemeden almayın; alamazsınız zaten, çünkü arada bir çelişki var.
Mesela Peygamber savunmacı biri miydi? Hayır. İnsanlar gelirdi, dinlerdi; mesela Peygamber insanları dinlerdi. Nasıl dinlerdi? Fevkalade doğal bir şekilde dinlerdi. Bedevinin biri gelmiş Peygambere kaba sert bir tavırda bulunmuş, Peygamber sakince dönmüş, "ne istiyorsun" demiş. Peki mesela biz bu doğallıkta mıyız? Bir kendimize soralım mesela: birisi bizi böyle çektiğinde, mesela ceketimizden çekti şöyle, ne hissederiz? Hangi kalıp dışarıya fırlar? Şöyle çektiğimizde mesela yüzümüz nasıl döner mesela? İçimizde ne tetiklenir? Bir düşünün bunları; bakın bütün bunlar birer kalıptır ve bütün bunlar birer yüktür insan için. Bütün o yüklerden kurtulmaya ihtiyacımız var. Ama buna karşı ne var? Kendini bu kalıplar ve bu stratejilerle koruması gerektiğine inanan egolarımız var. Onlar da birer yük olarak üzerimizde duruyor.
O yüzden aslında birbirimizle gerçek anlamda temas edemeyen, birbirimizle gerçek ve doğal halde konuşamayan bir topluluğa dönüşüyoruz. Çünkü herkesin ön yargıları var, herkesin stratejileri var, oluşmuş kalıpları var. Dikkat edin, insan bünyesinde şöyle bir şey vardır: insan günlük hayatın içinde belli yorgunluklar yaşar da sonra uyuruz. Aslında iyi bir uyku nedir? Bütün o gereksiz şeyleri resetleyen, sıfırlayan bir şeydir. Mesela bir insan iyi bir uyku alırsa, bir gün evvelki bütün negatif duygulardan arınır. Zaten bırakamadığımız için uyuyamayız zaten; o negatif biriken şeyleri gün içinde bir şey birikmiş — öfke, kızgınlık, nefret, kırıklık vs. Gece uyuyamazsın, çünkü bünyen bunları bırakmana müsaade etmiyor. İyi bir uyku aldığında bırakıyorsun, dengeleniyorsun. O yüzden uyku hem biyolojik hem psikolojik anlamda bir dengelenmedir.
Fakat bu dengelenmeyi bir süre sonra artık yaşayamaz hale geliyoruz; bir süre sonra sürekli ego yanlış stratejileri sürekli güncelliyor. Onun için yapacağımız en önemli şey psikolojik reaksiyonlarımızı, stratejilerimizi düşünce, duygu ve davranış olarak gözlemlemektir. Evet.