İlişkilerde Varoluş ve Değer Yanılsaması
Kısa Özet
Konuşmacı, insanların ilişkiler üzerinden var olma ve değerli hissetme yanılsamasına düştüğünü; yaşanan “aşk acısının” aslında ilişkinin kendisinden değil, kişinin kendi varlığına dair kurduğu yanılsamanın yıkılmasından kaynaklanan bir ego acısı olduğunu anlatıyor. Acının kaynağının her zaman dışarıda değil içeride olduğunu, gerçek çözümün önce kendi varlığını ve değerini kendinde, sonra da Allah’ta bulmak olduğunu vurguluyor. Kişisel bir baş ağrısı deneyimi, altın Buda metaforu ve bir sevgililer günü diyaloğu üzerinden bu farkındalığın nasıl kazanılabileceğini örnekliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Aşk acısı gerçekte ilişkiden değil, kişinin kendi varlığına dair kurduğu yanılsamanın yıkılmasından kaynaklanır. - “Sensiz yapamam” diyen biri aslında kendi varlığının farkında olmayan, uzak durulması gereken bir insandır. - Acının kaynağı her zaman içeridedir; acı, üzerinde çalışılması gereken noktayı gösteren bir kılavuzdur. - Kendini sevmek, kendindeki tanrısal değerleri sevmek, yani Tanrı’yı sevmektir.
İlişkiler Varlığımızı Tanımlayan Bir Alan Değildir
Bugün geçeceğiz. Başka bir konuya geçmeden evvel şunu son olarak hatırlatalım: İlişkiler kendimizi var edeceğimiz, varlığımızı hissedeceğimiz veya bir problem olduğunda varoluşumuzda eksiklik hissedeceğimiz bir alan değildir. Eğer böyle bir algımız varsa, orada biz kendi varlığımızı bilmiyoruz, kendi varlığımızın farkında değiliz ve kendi varlığımızda bir farkındalık olmamasından ileri gelen eksiklik, değersizlik, korku, yetersizlik durumlarını ilişkiler üzerinden tamamlayacağımızı zannediyoruz demektir. O yüzden aslında ilişkiler insanlar için çok çekici gelir. Neden? Çünkü yalnızlığını örtecek, değersizliğini unutturacak, yetersizliğini ona hatırlatmayacak bir durum olarak algılanır. Ve bu durumda bizler ilişkilerimizde yanıltıcı bir varlık, yanıltıcı bir değer algısına kapılırız. Bunun aksi durumlarda, yani ilişkilerimizde bir problem yaşadığımızda da tam aksine varlığımıza, değerimize, yeterliliğimize dair büyük bir kırılma yaşarız.
“Aşk Acısı” Aslında Neyin Acısıdır?
İnsanlar tırnak içinde “aşk acısı” yaşadıklarını düşünüyorlar. Aslında yaşadıkları aşk acısı değil — daha üst düzeyde bir aşk halini şimdilik kenara koyuyorum, o binde bir yaşanan bir şeydir. İnsanların çoğunlukla “aşk acısı yaşıyorum” dediği nokta, aslında ilişkileri üzerinden hissettikleri yanıltıcı varoluş ve değerin ortadan kalkması sonucu yaşanan acıdır. Yani kişinin ilişkisi üzerinden hayal ettiği, kurguladığı, yanılsamalı bir şekilde var olduğunu zannettiği bir şeyin, ilişkisinin bozulmasıyla kırılması ve ortadan kalkmasıyla ilgilidir. Kişi aslında bir yanılsama ve kurgunun yıkılmasının acısını yaşıyordur.
O yüzden bu tür aşk acısı yaşadığını düşünen insanlar, problemin ilişki veya muhatap olduğunu düşünme tuzağına düşmeden, “burada ben kendimle, kendi varoluşumla, kendi değerimle ilişkili olarak bir şeyi kaçırmışım, ben bunun üzerinde durmalıyım, bunun üzerinde bir çaba göstermeliyim” demelidirler. Çünkü yaşadıkları aşk acısının nedeni, ilişkilerindeki problem veya muhatapları olan kişi değildir.
Ayrılığı Kabullenmemek: Yanılsamayı Sürdürme Çabaları
Ama tabii insan bunu öncelikle kabul etmek istemez. Çünkü şöyle bir mantık yürütürüz: “Ama ilişkim çok iyi devam etseydi, işte muhatabım şöyle değil de böyle davransaydı ben çok mutlu olurdum” diyerek, aslında olgusal bir durum üzerinden yanıltıcı yargılarda bulunuruz. Yani ben bu acıyı niye çekiyorum? “E ilişkim bozuldu.” Bu acıyı niye çekiyorum? “E çünkü partnerim şöyle şöyle davrandı.” Peki, ilişkin bozuldu ve partnerin şöyle şöyle davrandı diye sende niye bu acı var? Bu neyin acısı? Burada yaşadığın acı neyin acısıdır? Bir şey seni yanılttı — bir ilişki ve bir partner seni yanılttı. Daha doğrusu sen kendini onun üzerinden yanılttın. O yanılgın tekrar su yüzüne çıktı ve sen burada bir acı yaşıyorsun.
Biri sana “sensiz yapamam” dedi, senin onun hayatı olduğunu, senin varlığının onun için anlamlı olduğunu söyledi. Sen de bu yanılsamalı algı üzerinden kendinle ilgili bir yanılgının içine düştün. “Birisi için ben çok büyük anlam ifade ediyorum” — sen kendine çok anlam ifade ediyorsun da, bir de bir başkasına anlam ifade edeceksin diye kat kat bir yanılma noktası daha oluşuyor: karşındaki insanın yanılgısı üzerinden sen kendini yanıltmış oluyorsun. Biri senin varlığını çok değerli buluyor, seni çok anlamlı buluyor, seni kendi hayatı için çok önemli buluyor. Sen de diyorsun ki “demek ki ben önemliyim, değerliyim, anlamlıyım, bir boşluğu dolduruyorum.” O zaman ne oluyor? Egonun korkusu gidiyor tırnak içinde, egonun yetersizlik hissi örtülüyor. Kendini bir ilişki üzerinden anlamlandırıyor. O zaman kendine bir yanılsama dünyası kurmuş oluyor.
Bu dünya yıkıldığında ne oluyor? Bu sefer büyük bir acı devreye giriyor. Bu neyin acısı? Bir yanılsamanın gerçek olmadığıyla ilgili bir acı en başta. Yani “ben yanılmış mıyım, ben çok mu yanıldım acaba, bu kadar nasıl yanılmış olabilirim, hayır hayır bu kadar yanılmış olamam” diye aslında önce kişi bu durumu kabullenemez. Ayrılığı kabullenemez, terk edilmeyi kabullenemez, yok sayılmayı kabullenemez, yüzleşememeyi kabullenemez, karşısındaki insanın hatasını kabullenmemesini kabullenemez. Birçok kabullenemediğimiz noktayla karşı karşıya kalırız. Zaten kabullenmediğiniz noktada aslında siz gene o yanılsamanızı devam ettirmek istiyorsunuz demektir. “Özür dilesin, bir daha yapmayacağına söz versin, bunu unutalım, yeni bir beyaz sayfa açalım” diyerek aslında kişi ne yapar? Yanılsamasını devam ettirmeye çalışır.
Devam ettiremezse ne olur? Bu sefer hayal devreye girer. “Aslında şöyle olacaktı, böyle olacaktı, biz çok mutlu olacaktık, o beni anlamadı — veya bazen ben onu anlamadım ama o da benden daha hatalıydı, aslında bu böyle sonuçlanmayabilirdi, her şey çok daha güzel olabilirdi” diye hayal melekemiz, mevcut durumu yine kabullenememekten ileri gelen bir şekilde pozitif bir kurgulama yapmak ister. “Aslında her şey çok güzeldi ve çok daha güzel olabilirdi, birlikte yaşlanabilirdik, birlikte çok güzel günlerimiz olabilirdi, birbirimize hayat boyunca çok güzel destek verebilirdik” gibi kurgular üretirsiniz.
Bakın, buraya kadar ve bundan sonraki birçok yanılgıda aslında ne yok? Benim gerçek kendi varlığımın farkındalığı yok. Kendi değerime dair bilincim yok. Kendi bağımsız varoluşuma dair farkındalığım yok. Kendi varoluşsal anlamıma dair bir bilincim de yok. O zaman ne oluyor? Biz bir yanılsamayı devam ettirmeye çalışıyoruz.
Varlığını İlişkiye Bağlayanlar İçin Bir Uyarı
O yüzden ilişkiler — bir insanın ilişki haritasını inceleyin: onun tırnak içinde varlığını ne kadar idrak ettiğini, bağımsızlığının ne kadar bilincinde olduğunu, değerini nereye konumlandırdığını, kendini değerli hissedip hissetmediğini, kendi öz varlığı ve insani değerleri üzerinden kendini sevip sevmediğini ve ilişkinin onun dünyasında nasıl bir yeri olduğunu, bu yerin objektif mi sübjektif mi olduğunu, ilişkiyle mi var olduğunu yoksa ilişkisinde mi var olduğunu ayırt edebilirsiniz.
Birçok insan ilişkisinde var olmaya çalışır; bir problem olduğunda varlığı sarsılır. Neden? Çünkü varlığı ilişkisi tarafından tanımlıdır. Varlığınız ilişkiniz üzerinden tanımlıysa, o zaman ilişkinizdeki durumlar sizin varlığınızı tanımlayacaktır. O yüzden bir insan size “sensiz yapamam” diyorsa, çok uzak durmanız gereken bir insandır. Ama biz bugün ne yapıyoruz? Birisi bize “sensiz yapamam” dese ne güzel olur, kendimi çok iyi hissederim şeklinde bir algının içine düşebiliyoruz. Bir insan bensiz yapamıyorsa, demek ki kendi varlığının farkında değil demektir. Kendi varlığının ayırdında, bilincinde ve değerinde bir problem var demektir. Bunu algılamada bir problem var demektir. Ayrıldığınızda sarsılıyorsanız, varlığınızı yanlış bir yerde konumlandırıyorsunuz demektir.
Hiçbir ayrılık insanı sarsmaz; bir ayrılık bir analiz yapacağınız bir alandır. Niye ayrılıyoruz? Ben kendi psikolojimi analiz ederim, kendi hatalarımla varsa yüzleşirim, buna dair bir otokritik yaparım, muhatabımın psikolojisini analiz ederim. Onun psikolojisinin benim psikolojime nerelerde olumsuz bir etki oluşturduğuna bakarım. Onun düşünce, duygu ve davranışlarının benim psikolojimde nereleri tetiklediğine bakarım. Bu tetiklenmenin objektif olup olmadığına bakarım. Benim onu tetiklediğim noktalar var mı? Eğer bu noktada bende bir aşırılık varsa, bunu analiz ederim. Sonra eğer bir ufuk görmüyorsam, bir çözüm imkânı görmüyorsam, o ilişkiyi bitiririm. Veya bitirmeyi ben kendi tarafımdan tercih ederim.
Veya karşımdaki insan herhangi bir nedenle analiz yapar; kendince, atıyorum, diyebilir ki “ben şu özellikli insanı arıyorum.” Şimdi bir bakalım: orada senin varlığına dair bir sarsıntı oluyor mu? Yani diyelim ki “sen benim dengim değilsin” dedi diyelim. Sormanız lazım: ne açıdan? Birçok farklı noktadan olabilir değil mi? “Sen bana güzel bir hayat yaşatmıyorsun” diyebilir. Orada “ne kötü biriyim” mi diyeceksiniz, yoksa “senin hayat algın nedir, bir anlat, senin güzel hayattan kastın nedir” mi diyeceksiniz? Bunu açarsan ben de senin arzu ettiğin anlamda bir hayatı sana yaşatabilir miyim, bunun cevabını veririm. Yaşatamayacağıma inanırsam “cennete kadar yolun var” derim değil mi? Bir problem var mı? Yok, aslında.
Ama bakın, bir ilişkide psikolojik yaralarınız varsa bunlar bir şekilde tetiklenecektir. Onun için ilişkiler güzel süreçlerdir. Farkında olmadığınız yaralarınızı, komplekslerinizi, korkularınızı, varlığınızı nereye konumlandırdığınızı, değerinizi ne üzerinden tanımladığınızı ortaya koyabilir. Kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz? Kendinizi neyin üzerinden var hissediyorsunuz?
Etkilenmemek ile Kayıtsızlık Aynı Şey Değildir
İlişkide acı çekmek bir yandan şöyle konumlanıyor, tersinden: sevginin göstergesi olarak acı çekmek. Acı çekmiyorsanız değer vermiyorsunuz, o kadar sevmiyorsunuz gibi bir bakış açısı var. Evet, acı çekmek sevginin göstergesi değildir ama acı çekmemek de öyle değildir. Ne demek istiyoruz? Mesela kayıtsız ve duyarsız olursunuz, bir ayrılıkta hiç etkilenmezsiniz — bu kayıtsızlıktan gelen bir etkilenmemedir. Bir de bizim kastettiğimiz, farkındalıktan gelen bir etkilenmeme vardır. Yani evet, bu ilişki gönül isterdi ki güzel yürüsün, birbirimize olumlu katkıda bulunabilelim, birbirimize destek olabilelim, birbirimize gerçekten hayat süreci içinde farkındalıkla karşılık verelim. Ama olmadı. Analizimi yaparım, kendi iç muhasebemi yaparım ve sonuçta bir noktaya gelirim. Dolayısıyla umursamazlıktan ve kayıtsızlıktan gelen etkilenmemeyle, farkındalıktan gelen etkilenmemeyi birbirine karıştırmamak gerekir.
Bir de “seviyorsam tabii ki acı çekerim, hatta ayrılıktan veya ilişkimin bozulmasından ne kadar acı çekiyorsam o kadar seviyorum demektir” şeklinde bir başka yanlış algı vardır. Aslında burada yaşanan, dediğim gibi, aşkın veya ayrılığın acısı değildir. Egonun acısıdır. Egonun yüzleşemediği veya yüzleşmek zorunda kaldığı bir duruma verdiği reaksiyondan ileri gelir bu acı. Dolayısıyla acı hiçbir zaman sevginin ölçütü değildir. Mesela bir insan size tamamen bağımlıdır — aslında onun sevgisi gerçek anlamda bir sevgi değildir ama bağımlıdır ve asla siz olmadan yaşayamayacağına inanır. Ayrılığının verdiği acı yıllarca sürebilir. Bu onun sevgisinin çok yoğun, derin ve gerçek bir sevgiyle sevdiği anlamına gelmez.
O yüzden meseleleri daha içsel bir analiz üzerinden tanımlamak durumundayız. “Çok acı çektim çünkü çok seviyordum.” Hayır, sen çok sevdiğin için çok acı çekmedin. Sen varlığını ve değerini bir ilişkiye çok fazla yükledin. Varlık ve değerin o ilişkinin üzerinden gerçekleşiyordu ve sen kendini o ilişkinin üzerinden var hissettin. Bu hikâye, bu kurgu yıkıldığında sen büyük acı çektin. Acının kaynağını bulursanız acının üzerinde çalışabilirsiniz.
Acı, Yol Gösteren Bir Kılavuzdur
O yüzden sadece acı çekmek insanı asla olgunlaştırmaz. Acı çekmek, beraberinde bir farkındalık olmadığı müddetçe insana hiçbir şey kazandırmaz. Hatta çok acı çeken insan vardır, bir süre sonra katılaşmıştır, gaddarlaşmıştır, öfkeli hale gelmiştir, umarsız hale gelmiştir ve sorduğunuzda da şunu der: “Ben çok acı çektim, hayat beni bu hale getirdi.” Bu yüzden yanlış bir şeydir.
Eğer acının kaynağı doğru tespit edilirse, bizim için çok iyi bir kılavuz haline gelir. Çünkü acı senin nerede çalışacağını sana gösterir. Acı, senin üzerinde çalışacağın, dönüştüreceğin, onaracağın noktaya işaret eder. Biyolojik acı da öyle değil midir arkadaşlar? Değil mi? Biyolojik acı da bize neyi işaret eder? Bir yerde bir problem oldu bunun; eğer karnınız ağrıyorsa karnınızda bir problem var demektir, kolunuz ağrıyorsa, kulağınız ağrıyorsa orada bir problem var demektir. Siz eğer acının kaynağını içeride değil de dışarıda ararsanız, bu en büyük yanılgınız olur. “Bana insanlar acı çektiriyor” — bu yanlış bir şeydir. Acının kaynağı içeridedir.
O yüzden Budist bilgelik bunu çok net bir şekilde ifade eder. Der ki: acı çekmek bir olgudur — bakın, inkâr yok, bir acı var, insanlar bir acı çekiyor, bunu inkâr edebilir miyiz, edemeyiz. Acının nedeni egodur, yani benliktir. Psikolojik benliktir. Acı aşılabilir. Öyleyse aşmak için gereken yola gir. Budizm’in dört gerçekliği budur. Acının kaynağına bakmalıyız.
Bir Öğrenci Sorusu: Görünüş Üzerine Kurulan İlişkiler
“Hocam, mesela sevgiyi yanlış yerden başlatmak da buna dahil değil mi?” Ne gibi? “Yani ilişkilerde genelde görsel olarak bir bayanın güzel olması, bir erkeğin yakışıklı olması üzerine sevgiyi kurduğunda, o zaman yürümüyor zaten.” Yani hiçbir şey bunun üzerine kurulmaz zaten, bırakın sevgiyi. Zaten sevmeden önce kendimize doğru bir yolculuk yapmak zorundayız. Kendi varlığınızın, kendi değerinizin farkına varmadığınız ve kendinizi bu anlamda sevmediğiniz müddetçe kimseyi sevmemenizi tavsiye ederim.
Biri sizi sevdiğini söylüyorsa önce şuna bakın: o insan kendini seviyor mu? Ama bunu narsistlik anlamında söylemiyoruz, yanlış anlaşılmasın. Bir insan kendi varlığının ve değerinin farkında değilse, varlık ve değerinin ayırdında olup kendini sevmiyorsa, o insanın sevgisi hem kendisi için hem sizin için bir probleme dönüşür. O yüzden sizi sevdiğini söyleyen bir insana şunu sorun: “Sen kendini nasıl tanımlıyorsun? Kendi varlığını nasıl tanımlıyorsun? Kendi değerini nerede görüyorsun? Ve kendini seviyor musun?” Eğer bir insan kendini sevmiyorsa, o ilişki o insan için bir probleme dönüşür. Bazen bir bataklığa dönüşür.
Kendini Sevmek, Tanrı’yı Sevmektir
Şimdi ben eğer kendi varlığımın ve değerimin farkındaysam ve kendimi bu anlamda seviyorsam — ki bu anlamda sevmek kendini tanrısal bir değer üzerinden sevmek demektir — dolayısıyla bu anlamda kendini sevmek Tanrı’yı sevmektir. Neden? Çünkü kendimde var olan değerler O’nun koyduğu değerlerdir. O’nun koyduğu değerleri seviyorum ben, zaten varlığım onlardan kaynaklanıyor. Dolayısıyla bazı bilgelik metinlerinde görürüz: “Kendini sevmek Tanrı’yı sevmektir” der. Ama bu, egoist anlamda değil. Kendini sevmek Tanrı’yı sevmektir. Veya daha anlaşılır biçimde ifade edersek, kendini sevmek kendindeki tanrısallığı sevmektir.
O yüzden her insan bu anlamda kendini sevmelidir. Çünkü insaniyetle donatılmışız. İnsanlığımız birçok değerle donatılmış: sorumluluk, merhamet, sevgi, şefkat, anlayış, koruyup kollama, sahiplenme gibi birçok tanrısal değerle donatılmış. Bizim kutsal metinlerimizde yok mu? “Biz Âdem’e isimleri öğrettik.” Yani ilahi isimlerin hakikatlerini, manalarını ve işlevlerini insana yükledik. O zaman benim kendimi sevmem, Tanrı’yı sevmem anlamına gelir. Kendimden nefret etmem, kendimdeki tanrısallığı görmemem, farkında olmamam anlamına gelir.
O yüzden bir insan kendinden nefret edemez, veya bir insan kendinden utanamaz. Bu yanlış bir şeydir. Hatalarınızdan utanabilirsiniz ama kendinizden değil. Kendimden nasıl utanabilirim? Kendim tanrısal bir şeyim, kendimi nasıl suçlayabilirim? Kendim Yaradan’ın bir tecellisiyim. O yüzden kendini suçlamak, kendine suçlu gözüyle bakmak, kendinden utanmak insan için büyük bir tuzaktır. Bir olgunun bütün varlığımızı perdelemesi anlamına gelir. Yani yaptığın bir hata, bir kusur, bir yanlışlık senin bütün varlığını gölgeleyebilir mi? Bu nasıl olabilir? Bu neye benzer?
Altın Buda Metaforu: İçimizdeki Kutsallık
Diyelim ki kristal bir vazo çamura battı, tamamıyla çamur oldu. Yani baktığınız zaman çamurdan başka bir şey görmüyorsunuz. Şimdi siz “bu çamurdur” deyip onu köşeye atar mısınız? Atarsanız neyi kaçırmış olursunuz? O dıştan tamamen çamur gözüken ama içinde bir kristal vazoyu barındıran hakikati kaçırmış olursunuz.
O yüzden insan ne kadar yanlış, hatalı, günahkâr olursa olsun, içindeki tanrısal hakikati, kutsallığı asla unutmamalıdır. Yani bu, ortaya çıkmadan önce korkunç bir şey gibi görünür ama bunu en azından teorik olarak hatırlayacağız. Yani ben farkında olmasam da, Yaradan’ın ruhundan üflediği, isimlerini yüklediği bir varlığım. Bunu zahiri olarak da en azından şöyle fark edebiliriz: diyelim ki merhamet gerektiren bir durumda merhamet gösteriyorum, şefkat gerektiren bir durumda şefkat gösteriyorum, bir insanı koruyup kollamak gerektiği bir durumda koruyup kollamaya çalışıyorum gibi. Yani insan kendini ne kadar kötü zannederse etsin, baktığında mutlaka bahsettiğimiz bu kutsallığın izleri vardır. Bir cani insanda bile bunu görebilirsiniz.
Dolayısıyla şuna dikkat edeceğiz: “ben kötüyüm, kendimi çok kötü biri olarak algılıyorum” gibi — yani “ben” ve “kendim” cümlelerinin başında olduğu cümlelerin iyi ayırdında olun. Bunları asla tamamen olumsuz bir çerçeve içinde kullanmayın. Mesela “ben çok kötü biriyim, ben çok berbat biriyim, kendimden nefret ediyorum, kendimi sevmiyorum” — bunlar çok aldatıcı, sahte, gerçek dışı ve insanı tamamen bir bataklığa sürükleyen cümlelerdir.
Hatta benim çok hoşuma giden bir olaydan bahsedeyim, bu Uzakdoğu’da, çok uzak olmayan bir zamanda geçmiş: bir Buda heykeli taşınması gerekiyor. Ve Buda heykelini taşırken kazara düşürüyorlar. Buda heykeli böyle seramik çamurdan yapılmış gibi bir heykel. Düşünce içinden altın Buda çıkıyor — altından yapılmış olan Buda çıkıyor. Meğer bir zaman o ülke işgal edilmiş; Budistler de o altın Buda’yı korumak için onu tamamen toprak, seramikle kaplamışlar. Düşmanlar da bunun topraktan yapılmış bir heykel olduğunu, bir değeri olmadığını düşünmüşler ve bırakmışlar, bu da unutulmuş. Olayın gerçek olup olmadığı da önemli değil arkadaşlar, bu çok güzel bir metafordur. Bizim üzerimizde ego çamuru var — egonun sahte algıları, korkuları, arzuları, beklentileri, zayıflıkları, yetersizlik hisleri var. Ama onun içinde bizim tanrısal saflığımız var, ilahi doğamız var. Allah insanı en güzel kıvamda yaratmış değil mi?
Değerini Başkasının Algısına Bırakmak
Dolayısıyla insan buna nereden geldik? Sevgi konusundan geldik. İnsan önce kendini bu anlamda sevmeli, kendi varlığının farkında olmaya gayret etmeli. Eğer kendi varlığınızın farkında olma yolunda yol alırsanız ve gerçekten kendinizi bu bahsettiğimiz anlamda severseniz, ilişkileriniz sizin için bir tuzak anlamı taşımaz. Eğer kendi varlık ve değerinizin farkında değilseniz, varlık ve değerinizi tanımlamayı muhatabınıza bırakırsınız. Karşınızdaki de bir peygamber veya evliya değil. Sizin gerçek değerinizi neye göre tanımlayacak? O da kendi sübjektif algısına göre tanımlayacak. O zaman siz ne yapmış olacaksınız? Kendi varlık ve değerinizi karşınızdaki insanın algısına bırakmış olacaksınız. Ve diyeceksiniz ki “beni yok sayıyor, kendimi çok değersiz hissettim.” Şimdi burada bu durumda yaşanan acının kaynağı nedir? Acının kaynağı kendi cahilliğimizdir. Ben kendi değerimin farkında değilim, kendi varlığımın ayırdında değilim. Bir insanın beni yok sayması, görmezden gelmesi, hatta hakaret etmesi bende niye bir değersizlik oluştursun? Bende niye bir acı oluştursun ki?
Onun için bakın arkadaşlar, dikkat edin: acının kaynağı içinizdedir. O yüzden aşk acısı diye bir şey yoktur. Egonun yaralarından kaynaklanan acılar vardır. O yüzden ilişkilerinizde problem yaşıyorsanız, bakın, ilişkilerinizi devam ettirmek veya bitirmek ayrı bir konudur, o ayrı bir başlıktır, ben o konuda konuşmuyorum. Demek istediğim şey şu: ilişkinizde bir problem yaşıyorsanız o probleme bakın. O problem neye işaret ediyor? O problem neyi size gösteriyor? Neyi size hatırlatmaya çalışıyor?
O yüzden ilişkiler çok iyi bir turnusol kâğıdıdır, bizim psikolojik MR’ımızı çok güzel çeker. O yüzden ben, insanlar “ayrılmış, aşk acısı çekiyormuş, yıkılmış” dediğinde — ki hiç hayatta öyle konuşmam — derim ki: “Ne hissediyorsun, bu durum sana ne hissettiriyor, bu durum sana niye acı geliyor, senin nereni acıtıyor bu, niye yıkıldın, yıkılan kim?” Bu sorgulamalar önemlidir. Bunları yaparsak bir yol alabiliriz.
Kişisel Bir Deneyim: Baş Ağrısı Anekdotu
Örneğin, ben hayatımda ilk defa birisinin beni küçümsemesi, beni yok sayması noktasında baş ağrısı çekmişimdir. İlk defa baş ağrısı çektim — yaşım 20 falandı, 20-21’di herhalde. Ama şunu demedim: “Bak, ilk defa başımı ağrıttın, senin yüzünden ilk defa başım ağrıdı” demedim. Dedim ki: “Benim niye başım ağrıyor? Ben burada nerede sarsıldım? Bu neden bende böyle bir etkiye neden oldu? Ben burada kendimi nasıl tanımlıyordum, muhatabımı nasıl tanımlıyordum?” Bunun üzerinde durmaya çalıştım, bunun üzerinde kafa yordum. Ve ondan sonra hiç başım ağrımadı arkadaşlar. Hiçbir ilişkimden başım ağrımadı — her türlü arkadaşlık, dostluk, hiçbir ilişkimde başım ağrımadı.
Eğer ben o sorgulamayı yapmasaydım ve o acının nedenini kendi içimde bulmasaydım, ben ömür boyu insanları eleştirirdim, ilişkili olduğum insanlardan sürekli şikâyet ederdim; insanlar yüzünden mutsuz olduğumu, insanların beni sertleştirdiğini, katı hale getirdiğini, artık insanların sevgi, merhamet, samimiyet hak etmediğini falan hikâyeler üretirdim. Instagram’a koysaydım eminim çok iyi tepkiler alırdım, like’lar alırdım, bir sürü arkadaşım olurdu: “ya işte hocam biz de böyle çok acı çektik, işte insanlar kıymet bilmiyorlar” diye birçok yandaş bulurdum, ben de egomu tatmin ederdim: “evet, bak haklıyım.” Bunları paylaşarak bir sürü edebiyat üretirdim. Ama ben o tür edebiyatı üretemedim. Neden? Çünkü bir sahteliği fark ettim — neyin üzerinden kendimi tanımladığımı, kendimi nerede konumlandırdığımı, yaşadığım acının kaynağının ne olduğunu; aslında kendi varlık ve değerimle ilgili bir sorgulama yapmam gerektiğini, bunu keşfetmem gerektiğini anladım.
Aksi takdirde ne yapıyoruz? İşin kolayına kaçıyoruz: “Kim beni seviyor? Kim bana ilgi gösteriyor? Kim bana değer veriyor? Kim bensiz yapamıyor? Kim benimle bir anlam buluyor? Kim bana bir değer atfediyor?” Bunlara bakmaya başlıyoruz. Yani imajinatif, sahte bir yerde kendi varlığımı bulmaya çalışıyorum. Sonra da diyorum ki “bana kendimi iyi göstermedin” diye karşımdaki insana kızıp bağırıyorum, veya alınıyorum, veya güceniyorum, veya öfkeleniyorum.
Bunu anne babanız da dahil arkadaşlar. Onlar da kendi psikolojilerini yaşıyorlar. Anneniz babanız size gereken objektif, doğal geri bildirimi vermemiş olabilir, siz de çocukluğunuzda acı, değersizlik, yetersizlik hissetmiş olabilirsiniz. Ama bu bir yere kadar mazur görülebilir. Ben yetişkin bir durumdaysam, bir yetişkin bilincine sahipsem, artık geçmişten gelen izleri, tortuları masaya koyup ayırmak zorundayım. Yoksa çocukluğumda yaşadığım olayların üzerimde şekillendirdiği yaraları “kim tedavi eder” araştırması yapmamalıyım. “Kim içimdeki acıyı sonlandırabilir, kim içimdeki değersizlik duygusunu ortadan kaldırabilir, kim beni kendimi yetersiz hissetme halinden kurtarabilir” — bunun arayışı yanlış bir arayıştır.
Kendini Tanrı’da bulmadan — bakın, kendini kendinde, kendini Tanrı’da bulmadan — asla insani ilişkilerde doğal dengenizi bulamazsınız. Önce kendinizi kendinizde bulacaksınız, kendinizi Tanrı’da bulacaksınız. O zaman merkezinizde olmuş olursunuz. Aksi takdirde kendinizi başkasında bulma arayışına ve sahte tuzağına düşmüş olursunuz.
O yüzden ilişkiler, bizim neyin üzerinde çalışabileceğimizi bize gösteren imkânlardır. Bize iyi bir fotoğraf çekerler, bizim psikolojik haritamızı deşifre ederler. Ama siz ilişkilerin tuzağına düşmeden bu sorgulamayı yapmalısınız. Yani “ilişkimde bir problem oldu, acı çekiyorum, neden, işte ayrıldık, o böyle dedi, ben böyle dedim, o bana böyle yaptı, şöyle oldu” böyle bakmayın. Bu, aynanın siyah yüzüdür. Parlak yüzünü çevirin. Yani “ben bu ilişkide niye böyle bir durum yaşadım, önce ne yaşadım, ne hissettim, sarsıldım mı, yıkıldım mı, kendimi büyük bir hayal kırıklığıyla mı algıladım, tanımladım, ne yaşadım, ne hissettim; sonra bunlar bana ne gösteriyor, bunlar bana ne anlatıyor” diye sorgulayın. Eğer bu sorgulamayı yaparsak, o zaman o ilişki, o ayrılık, o acı, ilişkilerimizde yaşadığımız olumsuzluklar bize çok iyi birer kılavuz olurlar. Ama tabii ki doğru bir şekilde kılavuz olmaları için belli bir objektiflik içinde olmamız gerekir.
Bunun için ne yapmak gerekir? Bir: acının nedeni içimdedir. İki: olaylar benim ilgi alanım değil — olayların üzerinden benim psikolojimde ortaya çıkan şeyler nelerdir, yoksa “beni bıraktı, beni görmezden geldi, yok saydı, şu oldu bu oldu” bu değil; bunlar bende ne oluşturdu ve bunlar bende bunu neden oluşturuyor. Mesela diyelim ki birinin tavrı bende neden bir yetersizlik hissi oluşturuyor? Diyelim ki eşim bana dedi ki “sen çok çirkinsin.” Tamam, bak bakalım nereye çarpıyordum. Ya, işte bir insan eşine bunu der mi? Ya demez, ama demiş, ne yapacağız şimdi değil mi? “Seninle evleneceğime evlenmeseydim daha iyiydi” diyebilir, değil mi, diyebilir. O zaman sen de nereye çarpıyorsun, sende ne uyandırıyor?
Mağduriyet ve Empati: Kimseye Kızacak Yer Bulamamak
Bunu eğer sorgularsak, böyle bir çözümleme, böyle bir sorgulama içinde olursak, o bizim kendi varlığımıza bir yolculuk anlamına gelir. İnanın o zaman hayatınızdaki size tırnak içinde acı çektiren bütün insanları gerçekten affedersiniz. Çünkü şunu anlarsınız: o da mağdur. Herkes mağdur. Yani üçkâğıtçı da mağdur. Mağdur deyince aklınıza böyle boynu bükük mağdurlar gelmesin. Evet, kendi varlığının farkında değil, bir sahteliğin içinde, sahte bir şeye inanıyor, sahte bir şeyin üzerinden kendini tanımlıyor. Bu bir mağduriyet değil midir? Kendini bilmiyor, ama sen kendini bilmeyen bir insanın üzerinden kendini tanımlamaya çalışıyorsun. Burada asıl ilgilenmen gereken şey nedir? Kendinsin.
O yüzden gerçek anlamda bu sorgulamayı yaparsak, o zaman hiç kimseye kızacak bir yer bulamayız. Çünkü kim ne yapıyorsa bilinçsiz bir şekilde yapmıştır — korkularından, kibrinden, yetersizlik hissinden, bağımlılık halinden, herhangi bir psikolojik yarasından dolayı bunu yapıyor.
Mesela bazı böyle çapkın erkekler vardır — insanlar aslında onların bir erkek değil, mağdur bir insan olduğunu görmez. Bir gün bunu bir erkeğe söyledim, durdu. Dedim: “Sen mağdur birisin. Çünkü tanıdığın hiçbir kadın, seni değerli gören hiçbir kadın, sendeki o değersizlik çukurunu dolduramıyor. Sendeki o değersizlik yarasını onaramıyor.” Şimdi bu büyük bir mağduriyet değil midir? O yüzden biz, yaralı, mağdur, kendini tam olarak tanıyamayan insanların aynasında kendimizi bulmaya çalışmamalıyız. Bu hem kendimize haksızlık hem onlara bir haksızlıktır. Çünkü onlardan çok şey bekliyoruz, o zaten bunu yapamaz. Senin beklediğin şeyi onun veremeyeceğini anlamıyor olman senin hatan değil mi, değil mi arkadaşlar? Yani sen bir manava bilezik satın almak için gider misin? Gitmezsin değil mi, onda öyle bir şey yok ki sana onu versin.
“Bana kendimi değerli hissettir” — emin olun bu çok garip gelen bir şey. Kendi değerini bilmeyen bir insan bana kendi değerimi hissettirecek! Önce şunu sormam lazım: buna çok mu ihtiyacın var, niye buna bu kadar ihtiyacın var, kendi değerini kendin algılayamıyor musun, değil mi? İki: ben kendi kendimi gerçek anlamda tanımlamıyorsam, nasıl birinden bana gerçek kendiliğimi yansıtmasını veya bunu fark etmesini bekleyebilirim? Kendi değerini bilmeyen bir insan senin değerini nasıl sana fark ettirebilir? Karşındaki insana çok yükleniyorsun ama niye yükleniyorsun? Çünkü kendinin farkında değilsin.
O yüzden ben bir insan bir ilişkisinden şikâyet ediyorsa, ben karşıdakini eleştirmem, ilişkinin içeriğine de bakmam. Önce o insan nerede duruyor, ona bakarım. Onu fark etmesi yönünde hatırlatmada bulunurum: “Sen burada neresin? Senin kendi varlığın burada nerede? Bunu nasıl tanımlıyorsun?” “Ben çok aşk acısı çekiyorum, neden, çünkü çok sevdim.” Yanlış. Yanlış bir şey.
Sevgililer Günü Örneği ve Kapanış
Evet, şimdilik bu kadar. Siz kendi dünyanızda değerinizi bulmamışsanız, öbür taraftan değer bekliyorsanız, o değer bir gün elinizden gider. O yüzden bakın, bir insan niye ilişkisinin üzerine çok titrer veya çok odaklanır? Çünkü aslında karşısındaki insanı belli bir formata getirmeye çalışıyor. Telefon ediyor: “Bugün ayın kaçı?” “14’ü.” “Hangi ay?” “Şubat.” “Eee?” “Sevgililer günü.” “Bana bir şey almayacak mısın?” Sonra da diyor ki “sana hatırlatınca sen hatırlıyorsun, bunun ne kıymeti var?” Yani niye böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsun ki?
Özellikle hocam, bir şey söyleyeyim: Biraz önce metroya gelirken bir kız telefonda konuşuyordu _(bu bölümün bir kısmı ses kaydında net anlaşılamadı)_. Karşı taraf sanırım “artık istemiyorum” demiş. Kız diyor ki: “Bana bir hediye aldı” diyor, “ben bu kadar basit bir hediye beklemezdim” diyor, “hediye kalsın, ayrılıyoruz” diyor. Yanındaki arkadaşı onu teselli etmeye çalışıyor: “Sanırım bugün onu bir daha aramayacaksın, sen daha iyilerine layıksın” falan diyor. Aynen yani.
Biz kendi varlığımızı hissetmeye layığız. Yani Yaradan’ın bizim varlığımıza koyduğu ilahi nitelikleri ve değerleri hatırlamaya layığız. O yüzden sözü son bir ayetle bitireyim: “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu” der. Bakın, bu çok önemli bir şey, belki başka bir zaman açarız. Varlığınızın kaynağında Allah var. O yüzden bunu hatırlayın, o zaman hiçbir ilişkiniz size problem oluşturmaz. Teşekkür ederim.
_(Sohbetin sonunda katılımcılar arasında ikram edilen lokumla ilgili kısa, konu dışı bir sohbet geçmiştir; bu kısım ses kaydında oldukça dağınık olduğu ve içerikle ilgisi bulunmadığı için burada özetlenmemiştir.)_
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu” (Haşr Suresi: 19) - “Biz Âdem’e isimleri öğrettik” (konuşmacı sure adı vermeden “kutsal metinlerimiz” diyerek anıyor; içerik Bakara Suresi 31. ayete işaret ediyor olabilir, ancak metinde açık bir sure adı geçmediği için kesin atıf yapılmamıştır)