İlişkilerde Yara ve Farkındalık
Giriş: Pandemi Sürecinde Sohbetler
Şu an girdi herhalde. Evet arkadaşlar, hocayı birileri aradığı için ses bozuldu tekrardan. Yine yayın açtık. Mevzu ilişkileri üzerine, pandemi sebepli geçici süre burayı kullandık. Bundan sonra başka bir hesap da yapacağız inşallah da. Pazartesi günleri rutin bir sohbetimiz vardı, 2010'dan bu yana olan. Ben de 2018'den beri katılıyorum. Onun bir pandemi sürecindeki devamını mecburen Instagram üzerinden, bir sosyal medya şey üzerinden yapmak durumunda kaldık.
Bakalım, güzel gidiyordu ilişkiler üzerine de, benim nazarım değdi herhalde. Bir de böyle ilişkiler üzerine şey vardır ya, aman nazar değecek yani. Her zaman bir öteki düşman var ya hani, ilişkiler. Yani ego bozmuyor da nazar bozuyor sanki. İyi giden her şey mutlaka bozulacak. Abi üçüncü keredir hoş geldiniz. İnsanlara bir ara vermiş oluyoruz herhalde.
İlişkiye Hangi Kendilikle Başlıyoruz?
Yani şunu demek istiyorum. Hem bu mutlu hissediyoruz, boşlukta hissediyoruz, eksik hissediyoruz, değersiz hissediyoruz, yetersiz hissediyoruz. Ve bir ilişkinin bu acılarımızı, bu yaralarımızı tedavi edeceğine inanıyoruz. Eğer birisi onaylarsa kendimizi iyi hissedeceğiz. Birisi bizi tercih ederse, birisinin tercih edebileceği bir insanım. Birisinin "sensiz asla yaşayamam" demesine ihtiyaç duyuyor. Çünkü birisi bana "sensiz asla yaşayamam" dediğinde kendimi bir şey hissediyorum bu anda. Tabii bunların hepsi sahte benlik algısı. Çünkü üç ay sonra "sensiz yaşayamam" diyen kişi "ben sensiz yaşamaya karar verdim" deyince, o izafi benlik algısı yerine bir oluyor.
O yüzden ilişkilerimize nereden başlıyoruz? Ne için başlıyoruz? İlişkide ne arıyorum? Neyi bulacağımı umuyorum. Ben ilişkiye nereden başlıyorum? Yani ilişkiye başlayan ben, ne olarak bir ilişkiye başlıyor? Yani sahaya, tırnak içinde, o ilişki sahasına kim olarak çıkıyor? Yaralı biri olarak mı? Sağlam biri olarak mı? Ben yaralı çıkıyorum sahaya, karşımdaki de yaralı çıkıyor ama birbirimizin yaralarından haberdar değiliz.
Diyelim ki ben çocuklukta terk edilme acısı yaşamışım. Değersizlik şeması bende tetiklenmiş. Ve karşımdaki insanın benim bu terk edilmişlik veya değersizlik şemamı onarmasını bekliyorum. Hatta öyle bir şema var ki, karşımdaki ne yaparsa yapsın o şema tam olarak onarılmıyor. Veya en küçük bir olumsuzlukta o şema bütün haşmetiyle tetikleniyor. "Sen de bana değer vermiyorsun. Sen de beni değersiz görüyorsun. Sen de beni terk edeceksin. Zaten bugüne kadar hep beni terk ettiler." Bakın ne oluyor? Yanlış bir yerden başladığımız için, yani kendimiz kendilik bilinci itibariyle yanlış bir yerden ilişkiye başladığımız için, o ilişki sahasına yanlış bir kendilik ve varoluşla çıktığımız için, o ilişki mutlaka içimizdeki derin acıları ve yaraları tetikliyor.
Bu karşımızdakinin kötü niyetiyle ilgili olan bir şey değil. Kötü niyeti zaten bir kenara bırakıyorum. Yani çok sağlıksız bir muhatabı zaten bir kenara bırakıyorum. Karşımızdaki insanın da aslında bizim bilemediğimiz, göremediğimiz, fark edemediğimiz ne yaraları var kim bilir. Dolayısıyla şöyle olabilir: İki taraf kendi yaralarını fark eder ve o yaralarını açık ve samimi bir biçimde ifade eder ve bu farkındalıkla başlarlar. Ama şu anlamda değil: "Benim yaralarımı tedavi et, benim yaralarımı, acılarımı iyileştir" anlamında değil.
Yaraların Sorumluluğunu Almak
Ben bu ilişki sürecinde kendi yaralarımı onarmaya çalışacağım. Senin yaralarını onarman konusunda da sana elimden geldiğince destek olacağım. Sen de kendi yaralarını onarmaya çalışacaksın. Ve bu anlamda birbirimize bu ilişki sürecinde destek olalım. Bu ayrı bir şeydir. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Çünkü iki tarafta da bu anlamda hem kendine dair hem de muhatabına dair bir farkındalık var. Ve en önemlisi, kişi acılarının ve yaralarının sorumluluğunu alarak bunları onarma sorumluluğunu kendisinin taşıdığına inanıyor.
Biz ilişkilerde ne yapıyoruz, bilinçli veya bilinçsiz? "Benim acılarım, yaralarım var. Benim varoluşsal bir zedelenmem var. Kendiliğimle ilgili bir boşluğum var. O yaralarımı sen onar, o acılarımı sen gider, o boşluğu sen doldur." Bununla ilgili komik bir şey söyleyeceğim, daha bu yüzden biliyorum: Ben küçükken bir yazı yazmışım, nasıl bir ilişki istiyorum diye. Ben daha anlatmadan, benim derdimi ve sıkıntımın ne olduğunu bilen bir kişi istiyormuşum, tamam mı? Ütopyanın büyüklüğü yani. "Ben hiç anlatmayacağım, bakınca anlayacaksın" falan, işte tıpkı bunun gibi.
Halbuki karşıdaki de, ya ben hani, muhatabımın bana bir problemi varsa söylesin, ben göremeyebilirim, söyleyince ben de elimden geleni yaparım ama bana bir şey söylemiyor, anlasın istiyor. Anlamaya çalışıyorum, anlamıyorum. Sen anlayamadığın için, ben anlayamadığım için bir de oradan bir suçlanma hissediyorum: "Sen beni hiç anlamıyorsun." Bu durumda da ben kendimi, bu kadar çaba göstermeme rağmen beğendiremeyen bir kişi oluyorum. Benim de diyelim ki o yaram tetikleniyor. "Ne yaparsan yap insanları memnun edemezsin." Benim de öyle bir yaram var diyelim. Benim de o yaram tetikleniyor. Ben de o yaranın etkisiyle karşımdakine sitem etmeye başlıyorum. "Ya bak hani neler yapıyorum, başkasının eşi bak ne kadarını yapıyor, ben ne kadar gayret gösteriyorum buna rağmen beğendiremiyorum." Bu sefer de ben karşımdaki insana eleştiren, suçlayıcı bir şekilde yaklaşmaya başlıyorum.
Tüm bunların altında yatan şey, bizim ilişkiye yanlış bir yerden başlıyor olmamız. Halbuki bir ilişki daha sağlıklı olsun istiyorsak mutlaka burada şunu bir tek almalıyız: Karşımızdaki insana yaralarımızı açık ve samimi bir biçimde ifade etmeliyiz. Bu şu anlamda değil ama: "Bak ben çok yaralıyım, bana çok ihtimam göster, beni asla kırma, yaralarıma şey yapma." Bu anlamda da değil. "Benim böyle bir yaram var, ben sana kendimi açık ve samimi olarak anlatıyorum ki bu konuda daha farkındalıklı ol. Yani bilmeyebilirsin değil mi, gayet doğal bilmeyebilirsin. Ama ben bunu samimi olarak ifade ediyorum. Bu yaraların sorumluluğunu da üzerime alıyorum." Yani "bu yaralarımı sen iyileştireceksin, senin sayende tekrar var olacağım, küllerimden yeniden doğacağım" falan böyle bir şey yok.
Karşımızdaki insana rica edebiliriz. Bu, öyle bir şeydir. Deriz ki: "Benim böyle yaralarım var. Bu konuda elimden geldiğince duyarlı olmanı temenni ederim. Ama bu konuda senden bir beklenti içine girmem, olmadığında bunun hesabını sormam. Ama bu konuda duyarlı olursan memnun olurum ve kendi üzerimde çalışma konusundaki sürecime katkıda bulunacağını umarım. Bu duyarlılığının da benim sürecime iyi gelebileceğini düşünüyorum. Ama bu konuda sana bir yüklemede bulunmuyorum. Senden bir beklenti içine girmiyorum. Çünkü bu yaraların sorumluluğunu üzerime aldım."
Yaralarımızı Açmak: Ne Zaman, Kime?
Burada hocam böyle bir sıkıntı çıkıyor. Mesela ben böyle Facebook'ta, Instagram'da görmüşümdür. İşte, "insanlara yaralarınızı göstermeyin, işlerine gelmediği zaman, saldırmak istediği zaman, canınızı yakmak istediği zaman gidip bizzat oraya dokunacaktır" falan gibi. Yani yarasını karşıdaki bilinçsiz insana açanların böyle kötü tecrübeleri de olabiliyor yani.
Şöyle, yani burada tabii ki herkese yaramızı açmanın gereği yok. Ama diyelim ki ben ciddi bir ilişki düşünüyorum. O zaman karşımdaki insan hakkında, eğer ciddi bir ilişki düşünüyorsam, herhalde "karşımdaki bunu bilirse kendince kullanır" diye bir kanaatim olmamam gerekir. Yani bu benim yaralarımı bilirse, ben ona anlatırsam, o da bilirse kendince bunu kullanır, zor zamanımda o yarama tuz basar diye düşünmemem gerekir. Zaten böyle bir insanla ilişkinin anlamı yoktur. Yani karşımdaki insan hakkında böyle bir kanaatim veya böyle yapabileceğine dair bir kanaatim varsa, zaten bu bir ilişki değildir. Bizim bahsettiğimiz anlamda duyarlılık, samimiyet, içtenlik, karşısındaki insana gerçek anlamda insan olmaklığından gelen saygı duymaklık içermeyen bir ilişkidir. Böyle bir ilişkinin de anlamı yoktur. Buna ilişki diyemeyiz.
Hz. Muhammed ve Hz. Hatice Örneği
Bu, Hz. Muhammed'in Hz. Hatice hakkında söylediği bir söz var. Şimdiye kadar hep ilişkilerin biraz daha olumsuz gibi gözüküyor, sanki o kısmını göstermişiz gibi oldu da. Hazreti Peygamber'in, Hazreti Hatice'nin vefatından sonra bile "benim rızkımdır, benim rızkımdır" dediği bir şey var: Hazreti Hatice'nin ona olan sevgisi, değeri, kıymeti, ilgisi. Bizde böyle şifa olan, bizi iyileştiren, bizi yücelten bir ilişki için en temelde bizim yapmamız gereken ilk adım nedir burada?
Evet, orada çok önemli bir nokta var. Yani Hatice'nin sevgisi "benim rızkımdır" diyor. Yani burada insanın gerçekten sağlıklı bir zeminde yaşanan bir ilişkide beslenmesi söz konusu. Yani gerçekten sağlıklı bir ilişki iki tarafı da besler. Çünkü hani iki gözle değil dört gözle bakarsınız, bir akılla değil iki akılla düşünürsünüz. Sizin zorluk çektiğiniz bir noktada eşiniz size o durumu kolaylaştırır. Dolayısıyla sağlıklı bir ilişki tarafları besleyen bir ilişkidir. Tarafların aslında kendi potansiyellerini daha fazla fark etmelerine, potansiyellerinin daha fazla açığa çıkmasına hizmet eden bir süreçtir. Yani aslında karşı taraf bize bir şey katmaktan ziyade, kendi potansiyelimizde olan bir şeyi açığa çıkarıyor. Tıpkı suyun bir ağacı beslemesi gibi. Ama aslında su ne yapıyor? Ağacın kendi potansiyelinde olan şeyi açığa çıkarmasına vesile oluyor.
O yüzden ilişki böyle bir şeydir. Yani ilişki, karşımızdaki insanı kendimize bağımlı hale getirmek, bize muhtaçlığını arttırmak veya işte "güç bende, bana tabi olacaksın", "son sözü ben söyleyince rahat ediyorum, kendimi iyi hissediyorum, her zaman son sözü ben söylemeliyim" gibi bir şey değildir. Peygamberin hiç böyle bir problemi olmamıştır mesela Hazreti Hatice'yle ilgili. "İşte son sözü ben söyleyeceğim." Hayır. İki taraf en uygun şekilde konuşur, değerlendirme yapar. Tabii ki son karar verici tercihe göre biri der ki "bak bu konularda son kararı sen ver", öbürü de diyebilir ki mesela "öbür konularda da sen o meseleyi daha iyi biliyorsun, o meselelere daha vakıfsın, son kararı sen ver." Ama ondan önce bir müzakere, bir karşılıklı paylaşım vardır; ama o müzakere ve paylaşımda "sen mi haklısın ben mi haklıyım" değil. Doğru olanı, gerçek olanı, hakiki olanı açığa çıkarma girişimidir. Orada bir çatışma yoktur. Bir "sen ben" meselesi yoktur. Bir hakimiyet kavgası yoktur.
Ama işte burada problem şu: Eğer ben geçmiş hayatımda hep yenildiğimi hissetmişsem ve eğer bundan sonra güçlü olacağım, baskın olacağım diye bir strateji geliştirmişsem, ben o müzakereyi yapamam. Çünkü ben o müzakereyi yaptığım anda içimdeki yara diyecektir ki "bak gene yeniliyorsun, bak gene onun dediğini yapmak zorunda kalacaksın" gibi alttan alta yanlış mesajlar verecektir. İşte bu gibi şeylerin olmaması kendiliğe dair farkındalık gerektiriyor. İşte orada Hz. Muhammed ile Hz. Hatice'nin evliliği gerçekten insanlık için çok büyük bir örnektir.
Bakın, Hz. Hatice zengindir, Hz. Peygamber hatta fakirdir ama aralarında bu asla bir mevzu olmamıştır. Bizde vardır ya: "eğer kadın senden daha fazla kazanırsa seni ezer." Yani "kadın benden daha fazla para kazandığı için beni eziyor" diyorsa biri, Allah yolunu açık etsin. Böyle bir şey olabilir mi? Değil mi? Bu yanlış bir şeydir. Veya erkek, parayı kazanıyor olduğu için kadına baskı uyguluyorsa, o da büyük bir zulümdür. Böyle bir şey olamaz. Yani bak, "parayı ben kazanıyorum, benim sözüm geçer" gibi bir baskı yapmak, "ben ne diyorsam o olacak, sen ne yapıyorsun ki, ben akşama kadar çalışıyorum" — bunlar gerçek bir ilişkide asla olmayan şeyler. Hazreti Muhammed ile Hazreti Hatice'nin ilişkisinde asla böyle bir şey olmamıştır. Yani Hazreti Hatice zerre kadar, işte "bak zenginim, onun evine tırnak içinde damat gitmiş" yani, anlatabildim mi? Bir de "iç güveyi" diye bir tabir vardır. Ama Hazreti Hatice de olgun bir insan, kendini bilen bir insan olduğu için asla böyle bir mevzu en küçük bir şekilde söz konusu bile olmamıştır. Hazreti Muhammed de asla bunun altında böyle bir eziklik, bir kompleks içinde olmamıştır. Böyle bir şeyin de anlamı yoktur.
Ve gerçekten birbirini anlamaya çalışan, hayatın süreci içinde insanlık değerleriyle birbirine destek olan, birbiriyle gerçekten konuşan, eğer bir yarası varsa bunu açan — değil mi? İlişkide bu çok önemlidir. Bir yaran mı var? Karşındakine bunu aç. Açmaktan korkuyorsan, o zaman o ilişki ilişki değil.
Eşin Yarasını Onarmak, Yarayı Kullanmamak
Ben diyebilirim: "Bak bende çok güçlü bir değersizlik acısı var. Ama bu, gerçek öz varlığımdan gelen bir şey değil. Ama henüz yeterince o öz varlığımın farkında değilim. Psikolojik düzeyde böyle bir değersizlik algım var." Veya bir yetersizlik algım var. Diyelim ki ben fark ettim ki eşimin bir yetersizlik algısı var. Ben ne yaparım? Eşimin o yarasını onarması adına üzerime düşeni yaparım. Ne yaparım? Hiçbir zaman ona "sen yetersizsin" mesajı verecek bir cümle kurmam. Kendini yetersiz hissedip o benlikle özdeşleştiğinde bunu aydınlatmaya çalışırım. "Bak, hayır, şu anda yanlış bir benliğin tuzağındasın. Sen yetersiz değilsin. Bazı şeyleri şu an yapamıyor olabilirsin ama bu senin insan olarak yetersizliğin anlamına gelmez." Gibi, üzerime düşen duyarlılığı sergilerim.
Neden? Çünkü eşimin o konuda psikolojik bir yarası var. Ben de eğer bir insan isem, önce insan isem, ve bir eş isem, ve bir ilişkinin bir tarafının sorumluluğunu duyan bir insan isem, o zaman ben ona o yarasını tetikleyecek, o yarasına tuz basacak bir davranış sergilemem. Kasten girmemeye çalışıyorum. Hele hele onun o yarasını, o acısını asla kullanmamaya çalışırım. "Nasıl olsa bensiz yaşayamayacağına inanıyor, bana mecbur, ne yapsam mahkum, benden ayrılamaz." Ve bana rahatsız olduğu bir durumu ifade edemez, kestirip atarım: "İşte istemiyorsan yolun açık" derim. "Ben de biliyorum ki zaten o ayrılamaz, kendini yetersiz hissediyor." Bunlar nedir? Bunlar çok sağlıksız durumlar.
Sağlıklı tavır nedir? Karşımdakinin yarasını görürüm, fark ederim ve o bana ifade eder, bunu anlarım, ve onun o yarasını onarması noktasında üzerime düşeni yaparım. O yarayı daha büyütecek, o yarayı acıtacak bir sözden, tutumdan, tavırdan büyük bir dikkatle kaçınırım. İşte eş olmak böyle bir şey. Birbirine rızık olmak böyle bir şey. O yüzden günümüzde ilişkiler büyük oranda gizli bir oyun havasında yürüyor. Yani iki tarafta da kendini açıkça ifade etmediği, açmadığı, kendini bir yönüyle farklı göstermeye çalışan bir tavır bazen görüyoruz. Aslında bu, tarafların büyük korkuları olduğuna işaret eden bir şey. Yani "ben şu yönümü söyleyeyim de beni terk mi etsin?"
İlişki Grafiği ve Öz Eleştirinin Önemi
İşte, çünkü orada kendisi yürüyor. Kendisi de o oyunu sevmiyor. Hani bir gösterge gösteriyor, yukarıda bir yerde. Kız da erkek de aynı yerde, bir araya geliyorlar ama abi genelde o dediğiniz gibi aşağı doğru düşe düşe en son "sen şöyle yapıyorsun, sen böyle yapıyorsun" noktasına falan evriliyor. Yani genelde hep böyle yüksekten başlayıp aşağı düşen. Sonra eğer terk ettiyse yine yüksekten başlayıp aşağı düşen. Hatta ismini vermeyeyim şimdi, bir arkadaşımızın kardeşi, diyor ki haftada bir böyle bir insanı göklere çıkartıp çıkartıp anlatıyor, bir hafta sonra da yerin dibine sokuyor falan diye. Böyle bir herhalde ilişki grafiği var abi çoğu ilişkide.
Tabii orada da işte psikolojik anlamda kendilik bilinci anlamında çok dengeli olmadığımızda, bir taraftan kendimizi veya muhatabımızı çok yücelttiğimiz, sonra da yerin dibine batırdığımız durumlar oluyor. Halbuki bu sağlıklı bir yaklaşım değildir. Objektif bakmaya ihtiyacımız var. Kendi psikolojimize de, muhatabımızın psikolojisine de objektif bakmaya ihtiyacımız var. Eğer objektif bakabilirsek, o zaman konuşmalarımız, müzakerelerimiz daha çözümleyici, daha faydalı olur. Aksi takdirde iki tarafta kendini daha haklı kılmak adına, kendini daha az kusurlu kılmak adına karşıdakinin hatalarına, kusurlarına büyüteçle bakıp kendi hata ve kusurlarını da mikroskop altında küçülterek bir problem yaşayacak.
Dolayısıyla, o yüzden gerçek anlamda tarafların, bir ilişkide tarafların gerçekten öncelikle kendi öz eleştirilerini yapması lazım. Ben o yüzden ilişkilerde eşlere şunu tavsiye ediyorum: Karşınızdakini eleştirmeden evvel önce bir kendi eleştirinizi yapın. "Bak, benim şu şu eksiklerim, hatalarım, aşırılıklarım var. Bunların farkındayım. Bunların sorumluluğunu da alıyorum." Yoksa "bunların nedeni sen değilsin, hani kızıyorum ama sen beni kızdırıyorsun" — bu öz eleştiri değildir. "Benim şu eksiğim, hatalarım, aşırılıklarım var. Bunların farkındayım ve bunların üzerinde çalışmaya gayret ediyorum. Bunların sorumlusu benim. Senin de bu konuda bana yardımcı olmanı rica ederim ama bunun sorumlusu benim."
Bunların bazen yalnızlık olarak hissedildiğini biliyorum. Mesela bazen ben kendimle kalmak istiyorum ama sen bunu yalnızlaşma olarak algılıyorsun. Bazen soğukluk olarak algılıyorsun. Ama aslında benim böyle bir niyetim yok. Ama benim bazen böyle yalnız kalmaya ihtiyacım var. Bunun seninle bir ilgisi yok. Seninle olan yakınlığımın ve sevgimin bununla bir ilişkisi yok. Hani birbirimize kendimizi olumlu olumsuz olabildiğince en doğru şekilde anlatmaya ihtiyacımız var. O zaman bir ilişki bizim için bir rızık halidir. Bir ilişki bir terapi halidir. Ama bir ilişkide tamamen karşımdan beni iyileştirmesini bekliyorsan, o işi çok zor.
Hâlâ çok başınıza geliyordur da son olarak bunu sormuş olayım: Böyle bir yere gidersiniz, bir çift kavga ediyordur; karı koca ya da iş ortağı falan, başka bir şey de olabilir; ikisi de arkadaşınızdır ya da tanıyorsunuzdur, orada yüz yüzesiniz. Birisi diğerine kötü kötü kötü der, en sonunda size döner. Haksız değil. Siz böyle bir anda ne hissedersiniz?
Şimdi orada aslında tarafların önce kendilerine bakmalarının ne kadar çözümleyici olduğunu hatırlatmıştım. Ve o durumda, evet, senin bu noktada kendi pencerenden farklı gördüğün taraflar olabilir. Ama hem kendine hem karşındakine "olabilir" deyip sakin bir şekilde yaklaşman gerekir. Yani "ben haklıyım, o mu haklı, o mu daha çok suçlu, ben de daha çok suçluyum, kim bu konuda daha suçlu" — biz böyle bir şey aramıyoruz. Ben daha suçlu olabilirim, mevzu bu değil. Mevzu, ben hangi konularda kendimi düzeltebilirim, buna bakarım. Karşındakinin de düzeltmesini istediğin bir şeyler varsa, onu kırmadan, suçlamadan, "sen de şöyle yaparsan senin için daha iyi olacağını tahmin ediyorum" — senin için daha iyi olanın benim için de daha iyi olacağını düşünürüm ama öncelikle ben senin için neyin daha iyi olacağını düşünüyorum. Yoksa "sen nasıl benim için daha iyi olursun" değil, "sen kendin için nasıl daha iyi olursun" — ben önce onu düşünürüm. Yoksa "bana nasıl uygun olursun, nasıl beni daha mutlu edersin" diye senin peşinde değilim. İkinci, üçüncü noktada düşünebileceğim bir şey.
Ben önce senin kendinle ilgili bir farkındalık, huzur, mutluluk halinde olmanı isterim. Sen mutlu olursan mutluluğunu bana yansıtabilirsin. Sen mutsuz olursan mutluluğu benden arayacaksın, ben mutluluğu senden arayacağım. Birbirimizde de bulamayınca birbirimizi yiyeceğiz. Bu sefer mutsuzluğumuzun nedeni olarak birbirimizi göreceğiz. O yüzden bir ilişkiye başlarken insan olarak kendimizde olmamız gerekir. Ama bunun bilgisi yok çoğu zaman. Bu bir bilinç ve farkındalık meselesi.
Kendini Terk Etmek ve Terk Edilme Acısı
Ben son olarak şuna bağlayayım, konumuzun başında da bahsettiğimiz gibi: Kendini bilme kavramı veya kendini bilme hali, yakınlık kurmanın da temelidir. Ben her zaman şunun fark edilmesine işaret etmeye çalışırım: Bir insan kendindeyse, kendinin farkındaysa ve kendini terk etmemişse, hiçbir zaman terk edilme duygusu hissetmez. Ve hiçbir zaman terk edilmekten dolayı herhangi bir acı çekmez. Terk edilme veya bırakılma bir olgudur. Fakat benim o olgudan dolayı kendimi boşlukta hissetmem, kendimi değersiz hissetmem, yetersiz hissetmem, tercih edilmeyecek biri gibi kendimi algılamam — bu başka bir şey.
Bu ne zaman gerçekleşir? Kendimizi terk etmiş olduğumuz bir durumda gerçekleşir. İnsan kendini terk ettiği anda terk edilme acısı yaşar. Ama aslında o ilişkide yaşanan terk edilme acısı, daha temelde var olan kendini terk etme acısının bir yansımasıdır. O yüzden Allah peygambere şunu hatırlatır: Etrafındaki insanlar senin etrafından dağılacak olursa, yani günümüz tabiriyle seni terk edecek olurlarsa, de ki — bunu diyebilmek için kendilik bilinci lazım — "Allah bana yeter." Yani ben kendimin farkındayım. Bu kendiliğin farkındalığı içinde de Allah'la olan kopmaz bağımın farkındayım. O zaman ben nasıl terk edilme ağrısı yaşarım?
Bunun asla şununla bir ilgisi yok: "O zaman sen yeterince sevmemişsin." Yok öyle bir şey. İnsanlar öyle zannediyor. Yani çok sevmişsen, karşındaki insana çok değer vermişsen, o zaman terk edildiğinde çok acı çekersin diye düşünülür — bu kavramı da daha önce konuşmuştuk. Hayır. Çok severim. Hatta beni terk eden insanı halen severim, bir insan olarak. Beni terk etmişse, demek ki benimle uyumlu olamayacağını düşünmüş. Benimle uyumlu olamayacağını düşünmesi kötü bir insan olduğu anlamına gelmez. Benimle uyumlanamayacağını düşünür, belki doğru, belki yanlış. Bu, onunla ilgili bir şeydir. Ayrılsa da yine onu sevmeye devam ederim. Ama derim ki, demek ki benimle uyumlanamayacağını düşünmüş, onun bu düşüncesine saygı duyarım. Ne kendimi kötü hissederim, ne de "beni bırakıp kendimi kötü hissettirdiği için" diyerek ona karşı suçlayıcı bir tavır sergilerim.
Şu anı görüyor musunuz abi? Yabancı bir ülkede mülteci gibi yaşar. Yani kendimde değilimdir. Kendimi başkasında tanımlamaya çalışıyorsam, ben kendi ülkemde değilim. İşte "benimle ilgili ne hissediyorsun, benimle ilgili ne düşünüyorsun" diye başlıyorsam bir ilişkiye veya ilişki tanımlamasına, ben yabancı bir ülkedeyim. Ve karşımdakinin beni kabul edip etmeme tedirginliğini yaşıyorum. Yani mülteciyim. Yani o ülke beni kabul edecek mi etmeyecek mi? Onun için, yabancı bir ülkede mülteci olarak değil, kendi varlık ülkemizde kendimizin mutluluk, huzur, denge halimizi idrak edip, o bilinçle bir ilişkiyi sağlıklı bir zeminde yaşamaya çalışmalıyız.
Bunun popüler bir söylemi var, tarif ettiğiniz bu şey. Biraz anlatsana, "niye ben?" meselesini. Yani bu o kadar popüler bir soru ki: "Ben senin üzerinden nasıl var oluyorum, nereye oturuyorum, nereye kök salıyorum" cümlesinin tam tarifini yapmış oldunuz. Çünkü eğer mülteciyseniz sınır dışı edilme ihtimaliniz var. Terk edilmek de bir çeşit sınır dışı edilmek, mutsuz kalmaktır. Ama bu sahte bir his. Kendi vatanında, yani kendi öz varlığının hakikatinde ve zemininde kendini bilen ve bulan insan asla sınır dışı edilmez.
Kapanış
Ağzınıza sağlık. Ben tekrar açıklamasını yapayım da arkadaşlar: 2010'dan bu yana Sohbet Kayıtları Telegram'da var. Geçici süre bu hesabı, yani burayı kullanmış olduk. Muhtemelen başka bir sayfa açacağız ya da başka bir şekilde yayınlarız. Bu kaydı da yine Telegram'daki sohbet grubuna atacağız. Dinleyenlerin de kulaklarına sağlık, gönüllerine sağlık. Allah hepimize şifa etsin, hepimize rızık etsin inşallah. Konuşmayı mübarek eylesin. Hepinize sağlık.