İniş, Çıkış ve Miraç

Kısa Özet

Sohbette insanın dünyaya gelişinin bir "iniş", ölüm ve ötesinin ise bir "çıkış" (miraç) olduğu; bu iniş-çıkış sürecinde ruhun çeşitli alemlerden geçerek bedene büründüğü anlatılıyor. Yaratılıştaki farklılıkların (beden, aile, şartlar) sonsuz olanın sınırsız çeşitlilik imkânının bir yansıması olduğu, bunların dert edilecek şeyler olmadığı vurgulanıyor. Sohbetin sonunda namazın miraçla ilişkisi, çıkışın ölümle mi yoksa dünya hayatında mı tamamlanabileceği ve Hristiyanlıktaki "doğuştan günahkârlık" ile İslam'daki "doğuştan masumiyet" anlayışları karşılaştırılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Yaratılıştaki farklılıklar (beden, aile, şartlar) sonsuz olanın sınırsız çeşitlilik imkânının göstergesidir; bunlar dert edilmemelidir.
  • İnsanın dünyaya gelişi bir "iniş", ruhun bedene bürünme sürecidir; ölümde veya dünya hayatında tamamlanabilecek bir "çıkış" (miraç) ile bütünlenir.
  • Namaz müminin miracıdır; ibadetler çıkışa hizmet eden eylemlerdir.
  • Hristiyanlıktaki "her çocuk günahkâr doğar" anlayışı ile İslam'daki "her çocuk masum doğar" anlayışı, olgu (bilinç kaybı) ile irade farkı üzerinden yorumlanıyor.

Marifetin Anlamı ve Yaratılıştaki Farklılıklar

Ya niçindir? Kısacası marifet için. Yani mutlakın ve göreceliliğin bilgisini tamamıyla tecrübe etmek içindir. Herkesin bu tecrübede aldığı deneyimin de değişikliği, zorunlu olarak bir değişikliktir. Yani işte aldığımız beden değişiktir. Dünyaya geldiğimiz yer itibariyle bir değişim vardır. Anne babalarımız değişiktir. Yaşam süreçlerimiz değişiktir. Karşılaştığımız olaylar değişiktir. Bunların hepsi değişiktir. Biz bunları değiştiremeyiz ve bunları kabul ederiz.

Eğer hedefimizin dünyada, diyelim işte rahat etmek, tırnak içinde "mutlu olmak" olmadığını anlarsak zaten bunları dert etmeyiz. Yani "ben niye şurada dünyaya geldim, ben niye şöyle oldum, niye işte böyle bir annem babam var, niye şu şartlara muhatap oldum" demeyiz. Bunların asli bir niteliği söz konusu değildir. Çok insan dünyaya odaklı olduğu için bunlara takılır, doğal olarak takılır. Ama öbür noktadaki bilince sahip olduğunda bunlar takılınacak şeyler değildir.

Allah herkese farklı imkân ve şartlar verir. Burada zaten ayniyet yoktur. Kâinatta nasıl değişik ağaçlar var, değişik otlar var, değişik hayvanlar var; değişik şartlar içinde de insanlar olacaktır. Bunlar hiçbir zaman ayniyet taşımayacaktır. Ayniyet olsaydı zaten dünyaya bir tane insan gelmesi gerekecekti; ikinci insana zaten gerek yok, herkes aynı olsun diye. Yani ayniyet ne demektir? Aslında "bir tane" demektir. Bu farklılık ve değişiklik olacaktır. Bu ise sonsuz olanın sınırı belirsiz imkânından gelir.

Yani kâinattaki değişiklikler, farklılıklar, sonsuz ve mutlak olanın imkânını aslında ifade eder. Yani Allah sizi değişik şekillerde yaratmıştır. Bu, sonsuz olanın, mutlak olanın sınırsız bir çeşitlilik var etme, yaratma imkânını ifade eder. Bunun için de bu kadar değişikliği görüyoruz, bu kadar farklılığı görüyoruz. Niye siyah var, yeşil olsaydı ne olurdu? O da bir hikmettir. Dolayısıyla insanın tasavvufta çizilen bir figürü vardır.

İniş ve Çıkış: Ruhun Bedene Bürünme Süreci

İnsan iniş ve çıkış yolculuğu yapar. İniş nerede bitiyor? İniş aslında anne rahminde bir ceninin oluşumuyla dibe değiyor. Ve dünyaya geliş ile o tamamlanıyor. Aslında bizim bir beden alıyor oluşumuz, inişi tamamlama sürecidir. Ondan sonra bir nevi çıkışı yaşamaya başlıyoruz. Yani maddenin, zahiriliğin en son noktası bedene bürünmektir. Ve işte ete kemiğe bürünürsün ve biri olarak görünürsün.

Yunus Emre'nin dediği şey de bu: "Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm." Biri olarak, bir kişi olarak, bir beden olarak vesaire görünürsün. Fakat bir beden olarak yaşamazsın; bir beden sahibi olarak yaşarsın veya bir bedeni almış olarak yaşarız. Bir beden olarak yaşadığımızda o bir gaflettir, insan için.

Bu inişte aslında yukarıdan aşağı doğru bütün varoluş düzeylerinden geçiyoruz. Yani insanın serüveni anne karnında başlamıyor. Bir insan nasıl oluyor? Biz hemen mesela ne yaparız? Açıklarken işte "anneden ve babadan gelen hücreler birleşir ve bir embriyo oluşur, o gelişir insan olur" deriz. Böyle değil. İnsan çok zor meydana gelen bir varlıktır. Ta en ruhsal düzeyden maddeye kadar bir kısım âlemlerden bir şeyler alır, alır, alır ve en son bir fizik beden olarak görünür. Ama o fizik bedenden ibaret değildir. Bu çok önemli bir noktadır.

İnsan bir fizik bedenden ibaret değildir. Zihinden ibaret değildir. Duygulardan ibaret değildir. Fakat en son aldığı şey, en son görünen şeydir. Mesela diyelim ki bir otomobil fabrikasının bandını düşünün. İşte motor, hareketli aksam vesaire. En son giydirilen şey nedir? Kaportadır. Ve en son görünen şey de odur. İşte insanın da en son görünen ve en son takılan malzemesi bedendir.

İnsanın Alemlerden Geçerek Oluşumu

"O âlemlerden nasıl yani hocam? O düşüşe gelene kadar ne tür âlemlerden?" Bütün o âlemlerden, bir bant gibi, o âlemlere mahsus imkân ve kabiliyetleri alıyorsun. "O kadar âlemden mi?" Evet. Yani ruhanilikten, melekiyetten, latif âlemlerden birçok malzemeyi, deyim yerindeyse, alıyoruz. Farklı oranlarda alıyor herkes. "Farklı oranlarda mı alıyor?" Bazı şeyleri farklı oranlarda alıyor. Evet. Ruhaniyeti aynı oranda alıyoruz, ruhaniyet orada mutlaktır.

Yani Tanrı'nın nefesidir, deyim yerindeyse. Onu herkes aynı şekilde taşır, çünkü o zaten bölünemeyen, parçalanamayan bir şeydir. Herkeste o mutlakın özü, çekirdeği, deyim yerindeyse, vardır. Fakat diğer aldığımız şeylerde eksiklikler olabilir. Orada farklılıklar doğuyor ister istemez.

Burada işte biz şunu diyemeyiz: "Niye ona bu kadar verilmiş?" Hani niye en son banttan bir tane Ferrari çıkıyor, öbüründen başka bir şey çıkıyor? Fark etmiyor. Birinden Ferrari çıkar, birinden motosiklet çıkar; belki kaportası öyle olmazsa olmaz. "Fark etmez mi hocam, bisikletle fark etmez mi?" Yok, fark etmez. "Yani ne açıdan fark etmez?" Tabii ki fark eder; bir açıdan fark eder ama bir açıdan fark etmez. Bakın, göreceli düzeyde hiçbir sorunun cevabı evet veya hayır değildir.

O, aldıklarını vermekle yükümlü gibi bir şey var; yani çıkış yaparken, diyelim çıkarken, tabii ki netice itibariyle herkesin böyle bir aynı yükümlülüğü var. Evet, netice itibariyle herkes kendisine verilen imkân ve kabiliyeti kullanacak. Ama mutlakı herkes içinde taşıyor. Mutlak olan, çünkü bölünemeyen, göreceli olmayan bir şeydir; mutlaktır, göreceli değildir. Fakat diğer şeyler görecelidir ve onları farklı ölçülerde alırız.

Çocukluk Bilinci ve "Ben" Diyerek Düşüşün Tamamlanması

İşte indik, fakat bu inişi unuturuz ve en alt düzeyin bilincinden başlarız. Yani mesela bir çocuk zahiri düzeyinde sonsuzluğu kavrayamaz. Mesela ne yapıyor? Tabii ki belki ilk birkaç yaşta bilinç anlamında tam düşüş henüz gerçekleşmemiştir. Psikolojik düzeyde de "ben" dediğin andan itibaren düşüşün dibindesin. Psikolojide "ben" demek gelişim niteliği iken, metafizik anlamda "ben" demek aslında dibe değdiğinin bir göstergesidir.

Fakat bunu kötü olarak algılamamamız gerekir. Bu kavramlara değer yargısıyla yaklaşmamalıyız. Bunlar tecrübedir. Yani biz en somutçu, en zahirci benliği deneyimleyeceğiz. Bunu deneyimlememiz için de ruhsal bilinci yitirmemiz lazım. O bilinci yitireceksin ki bunu tam anlamıyla deneyimleyebilesin — o sınırlı ve somutçu benliği.

Mesela çocuk ne olur? Rasyonalitesi gelişmeye başlar. Bir noktadan sonra ne yapar? Somutçu düşünür mesela. Her şeye somut nazarla bakar ve somut bir algısı vardır. Her şey ona göre maddidir, nesneldir. Tutar, görür, beş duyuyla algılar.

Bunu tekrar edelim: Bu bir ceza değildir, bu kendi başına bir olumsuzluk olarak tanımlanamaz. Fakat iş burada bitmemektedir. Şunu tekrar edelim: Biz o yüzden sonsuzluğu, sınırsızlığı, ruhaniyeti belli bir noktaya kadar deneyimleyemeyiz. Çıkışın belli bir noktasından sonra bunları algılayabiliriz. Yani bireysel bilincimiz, rasyonalitemiz, zihnimiz sonsuzluğu, sınırsızlığı idrak edebilecek halde değildir; tabiatı icabı idrak edemez. Ama kısmen hissedebilir, sezebilir; veyahut da buna dair sezgisel bir parıltı, sezgisel bir idrak parıltısı olabilir.

Sonsuzluğun İdraki, Sezgi ve Bediüzzaman'ın Sözü

Çünkü bakın, o imkân var zaten. Anlatabiliyor muyum? Yani o imkân var, fakat çıkış sürecinde bunun devreye girmesi gerekir. Sonsuzluğu idrak edecek yapı sende devreye girdiğinde, sen sonsuzluğu idrak edersin. Fakat sonsuzluğu idrak edemediğimizde bile, sonsuzluğa dair bir kavramsallaştırma yine de bizde var olur. Yani aslında bir üst varoluşun kavramları ve manaları, bir alt varoluş düzeyinde teorik olarak tasavvur edilir; fakat tam idrak edilemez.

O zaman yine hissediyor oluyor insan. Yani bunun sadece zihinsel olduğunu düşünmüyorum. Bu, tam olarak ruhsal ve kalbî bir inkişaf olmadıkça idrak edilemez; fakat tasavvur edilebiliyor. Bir şeyin tasavvur edilebiliyor olmasıyla idrak edilebiliyor olması farklıdır. Yani mesela biz sonsuzluğu tasavvur etmeye çalışabiliriz veya zihnimizde bir kavram olarak sonsuzluk oluşabilir.

Ve dikkat edin, orada Bediüzzaman'ın dediği şey; diyor ki, sen diyor, sonsuzluk dışında aslında hiçbir şeyde tatmin olmuyorsun. Bu aslında sendeki bir şeyin göstergesidir. Yani görünürde sınırlı, maddi, nesnel bir şey olan sen, zahiri olarak sonsuzluğu istiyorsun. Bu aslında sende bir şeyin göstergesi. Hani deyim yerindeyse kuşun kanatlı doğması, aslında onun uçabiliyor olmasının, uçabilecek olmasının, uçmaya yatkın olmasının bir göstergesi değil mi? Ama mesela kuş dünyaya gelir gelmez uçmuyor; ama onda kanatların var olması, onun uçma imkânının var olduğunu gösteriyor. Bizde de sonsuzluğun olması, hem sonsuzluğu idrak edebilme imkânını hem de sonsuzluğun var olduğunun göstergesidir.

Ama sonsuzluğu idrak etmek... Mesela düşünün, mekânsızlığı idrak edebiliyor muyuz? Hiçbir mekân yok, hiçbir madde yok; peki ne var? diyor değil mi zihnimiz hemen? İşte mekânsızlık ve zamansızlık diye bir şey var. Fakat bu, bireysel bilinçle, rasyonel zihinle, duygu ile idrak edilemez. Fakat sezgisel olarak buna dair bir işaret var. O tatmin olamadığındaki sıkıntı ona işarettir. Aynı zamanda, evet, ona işarettir.

Miraç ve İbadetin Hakiki Anlamı

İnsan için bu inişe Kur'an'daki ifadesiyle "hübut" dedik. İniş de çıkış da hepimizin bildiği miracın konusudur. "Hep miraçta mı yani?" Yapabilirsiniz, sen hariç. Ama çıkışın karşılığı miraç diyorsunuz.

Bir Sufi'nin çok önemli bir ifadesi vardı. Derdi ki: "Bizim tarikatımızda miraç vardır." Çok önemli bir şey. Bu aslında şu demek: Bunu sadece bir tarikata veya tarikatlara vermeyin. Peygamberimizin o ifadesi: "Müminin namazı miracıdır." Yani müminin miracı namazdır, dedi.

İşte buradan anlayın. Namaz ne demek oluyor? Neye tekabül ediyor? Neye işaret ediyor? Onun hakiki anlamı, onun gerçek anlamdaki zemini nedir? Buna dair de işte bizim için bir tefekkürdür bu. Dolayısıyla aslında niye namaz var? Miracını yapman için namaz var. Yani namaz, aslında senin için görünmeyen, henüz bilinmeyen, fakat senin özünde var olan bir şeyi hatırlaman, müşahede etmen ve idrak etmen içindir. O yüzden her dinde namaz vardır; yani ibadet bu anlamda vardır.

Aslına bakarsanız bu anlamda da ibadet, çıkışın karşılığında veya çıkışa hizmet eden eylemlerdir. Yani kişinin miracına hizmet eder. Eğer bir dinde miraç yoksa... Buna bazen bazı modern veyahut da Batılı din tarihçileri derler ki, en ilkel kabilelerde bile veya birçok dinde "yükselme motifi" vardır. Ne kadar basitleştiriyorlar; "yükselme motifi vardır" diyorlar. Tabii ki yükselme motifi olacak, çünkü iniş motifi varsa yükselme motifi de olacak.

Ve burada dikkat edin, o zaman din bizi veyahut da hakikat bizi nereye konumlandırıyor? Bu dünyaya konumlandırmıyor. Yani din insanı bu dünyaya konumlandırmıyor. Klasik ifadeyle ifade edersek, din insanı cennete ve daha bir üst düzeyde Allah'a konumlandırıyor. Yani sen Allah'a aitsin ve ondan geliyorsun. Dolayısıyla bizim konumumuz yeryüzü değildir; ama bir yeryüzü macerâmız vardır. Ve buradaki amacımız da çıkışımızı gerçekleştirmektir. Bu yeryüzü macerâmızı tamamlarız, bu inişi tamamlarız ve çıkışı gerçekleştiririz.

Dolayısıyla bakın, bu iniş bir cezalandırma, bir kötülük, bir olumsuzluk değildir. Çünkü o iniş de bir deneyimdir, o iniş de bir tecrübedir; boş bir şey değil. Hadi insan şunu diyecek: "Madem çıkacağız, ne indik yani?" değil mi mesela, basit gibi. "Madem çıkacaksın, niye iniyorsun?" İşte bu iniş ve çıkışta, deneyimin, bilginin ve göreceliliğin bilgisine dair tecrüben meydana geliyor. Bunun için yaşıyoruz.

Çıkışın Tamamlanması: Ölüm mü, Bu Dünya mı?

Peki çıkışın son noktası kabir kapısı mıdır, ölüm müdür? Öncesinde çıkışını tamamlamak mümkün mü? Bizim seviyelerimiz için, yani bizim için, öldüğümüzde zaten çıkışımız tamamlanmış olacak. Evet. Şimdi kişinin çıkışı nerede tamamlanır? Çünkü kişinin çıkışının tanımlanması bir zaman ve mekânla ifade edilemez.

Yani ne demek? Mesela kişinin çıkışı ölünce midir? Kıyamete kadar mıdır? Veya işte kişinin çıkışı âhirette midir? Böyle diyemeyiz. Kişinin çıkışı varoluşsal bir haldir. Bu çıkışı kişi bu dünyada da tamamlayabilir, bu dünya hayatında da tamamlayabilir; bizim zahiren ifade ettiğimiz anlamda ölümle de tamamlayabilir, âhiret âlemlerinde de tamamlayabilir; cennet ve cehennemde, evet, kabir âlemi, cennet, cehennem — çok âlemler, yedi cennet — hepsi o çıkışla ilişkilidir.

Peygamberimizin Örnekliği ve Miracın Tamamlanması

Bu dünyada çıkışını tam gerçekleştirmiş insan, işte Allah'ın velileri bunlardır. Yani işte peygamber için mesela nedir? Peygamber miracını gerçekleştirmiş, miracını yapmış; miracı yapmış ve dönmüş. Tekrar iniş. Artık çıktıktan sonra iniş çıkış serbest. Allah'ın izni ve lütfu ile o zaman o iniş ve çıkış senin için anlamlı hale gelir; daha doğru bir şekilde onu tecrübe edersin.

Mesela Peygamberimizin "benim sizin dünyanızda ne işim olabilir" dediği bir sözü var mesela. Böyle ilginç, garip sözleri var; mesela biz tam bir yere oturtamıyoruz. Bir tanesine demek istediği o: Yani "ben şöyle indim ve çıktım. Hani daha benim için bu dünyada, benim kendimle ilgili bir şey yok yani. Benim bir işim yok şahsi olarak." Ancak bir vazife, bir sorumluluk üzere bu dünyada bulunur.

Bunu, "Muhammed" olarak mı, "kul Muhammed" olarak mı, yoksa bir amaçla mı geldi diye de görebiliriz. — Tabii tabii. — Yani bireysel taraf var, ama bir de algı var. — Tabii, yani bireysel taraf da var ama takdir de var, tabii ki mutlaka. — Fakat o asıl değildir yani; o asıl değildir, o asıl olayı görmemektir. Yani Peygamberimiz örneğinde de en nihayetinde nihai amaç, o çıkışı tamamlamaktır. O, bu dünyada bu amacını gerçekleştirdi. Hepimiz de en sonunda gerçekleştireceğiz inşallah; ama kimimiz bu dünyada, kimimiz öbür dünyada.

İşte bakın, burada "hakikat öğretilmez, fakat Allah onu hafızamıza geri çağırabilir" denilmesini de daha iyi anlayabiliriz. Hakikat öğretilmez, fakat Allah onu hafızamıza geri çağırabilir. Şimdi biz inerken ruhsal bütün birlik bilincini yitiriyoruz. O bilinci yitire yitire yitire en bireysel, en maddi, en ayrıksı bilince düşüyoruz. Mesela işte çocuk ne yapıyor? Kıskanıyor mesela, değil mi?

Hristiyanlık ve İslam'da Doğuştan Günahkârlık Meselesi

Burada şunu da hatırlamamızda fayda var. Şimdi Hristiyanlar, insan bu inişe odaklanarak veyahut da bu inişe vurgu yaparak ve bunun ruhsal bilince göre bir düşüş olduğunu — tabii ki düşüş netice itibariyle ruhsal bilince göre bir kayıp yaşanmış olduğunu — netice itibariyle buna vurgu yaparak, "her insan günahkâr doğar" derler mesela.

Her insanın günahkâr doğmasından, gerçek anlamda bâtınî Hristiyanlığın maksadı, kastı budur. Ve doğrudur. Ama öbür türlü anlarsak yanlıştır. Yani "bu kişi, bu çocuk bir günah işlemiştir" — anlatabiliyorum? — yani "bir günah sonucu oluşmuştur" veya "bir günah işlemiştir" şeklinde anlarsanız bu yanlıştır. İslam da buna vurgu yaparak "doğan her çocuk masumdur" diyor. Aslında ikisi de doğaldır.

Peki Hristiyanlık bunu nereden çıkarmış? "Her çocuk suçlu, günahkârdır" — öyle bir şey var mı? İsa'nın sözlerinden çıkarılır diyecek. Bilmiyorum. Fakat Hristiyan akidesinde bu çok temeldir ve bakın yanlış bir şey değildir; fakat yanlış yorumlanırsa yanlış olur. Onlar onu Hazreti Âdem'in günahıyla doğdu gibi anlatırlar. Hani o elmayı yedi, Şeytan kandırdı, günah işledi, kovuldu; doğan her çocuk da onun neslinde o günahla doluyor derler.

Şimdi tabii ki bizim burada günah kavramını tanımlayışımızdaki nokta, bizi bazen bazı kelimeleri bazı yerlerde kullanmamızı engelleyebilir. Şimdi her uzaklaşma ve her bir bilinç kaybı aslında günahtır. Yani bilincimiz düzeyinde her uzaklaşma — hani mesela diyeyim ki seven bir insanın sevgilisini unutması günahtır, değil mi? Şimdi biz Tanrı'yı unutmuyor muyuz? Unutuyoruz. Ama bu, bilinçli ve iradi olarak yaptığımız bir şey değildir.

Her "günah" ifadesi, o ruhsal bilinçteki bir kaybı — yani bir uzaklaşmayı, o kaynaktan bir uzaklaşmayı — ifade edecek olursak, o açıdan evet, her çocuk aslında bir düşüşün neticesidir. Ama bunu "günahkâr" kelimesiyle ifade etmek çok oturmuyor yani. Tabii ki işte, İslam da buna vurgu yaparak "her çocuk masumdur" diyor. O, olguya bakıyor; İslam ise irade açısından bakıyor. Bilmem anlatabildim mi buradaki farkı? Olgusal olarak Tanrı'yı unutuyor mu çocuk? Unutuyor.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok --- ---