İnsan Tekil Değil Çoğuldur - Benlikleri Ayırt Etmek

Kısa Özet

Sohbette "herkesi seveceğiz" gibi tasavvufi ifadelerin yanlış anlaşılmasının, insan psikolojisinin aslında tek bir "ben" değil, içinde birçok farklı benlik barındıran bir yapı olduğunun fark edilmemesinden kaynaklandığı anlatılıyor. Bir kişinin özünü sevmek ile psikolojisindeki iyi ve kötü benlikleri ayırt ederek yaklaşmak gerektiği; insan bağışıklık sisteminin yabancı unsurları tanıyıp elimine etmesi gibi kişinin de kendi psikolojisindeki yanlış benlikleri tanıyıp tasfiye etmesi gerektiği; doğal/fıtri hâlin ne olduğunu sorgulamanın ve bilinç-özgürlük kavramlarının yüzeysel değil derinlemesine ele alınması gerektiği vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Ahmet Bey iyi midir kötü müdür?" sorusu yanlıştır; doğru soru "Ahmet Bey'de ne kadar iyi, ne kadar kötü benlik var?" sorusudur.
  • Bir kimsenin iyi benlikleri sevilir, kötü benlikleri onaylanmaz; kişinin bütünü hakkında tekil bir yargıya varılmaz.
  • Vücudun bağışıklık sistemi yabancı unsurları tanıyıp elimine ettiği gibi, insan da kendi fıtratına aykırı düşünce, duygu ve davranışları tanıyıp tasfiye etmelidir.

"Herkesi Sevmek" Ne Demektir?

Tasavvufi bazı şeyler duyan, dinleyen insanların en çok ikilemine düştükleri şey; mesela "herkesi seveceğiz, herkes sensin, karşında gördüğün de sensin, sen osun, o da sensin" gibi ve "hiç kimseye hor gözle bakmamak" gibi kavramlar kullanılır. Şimdi bunu kabul edersek, o zaman zalimler var, caniler var değil mi? Birçok küçük şeyi bıraktık, birisi benim kalbimi kıracak bir söz söyledi diyelim; onu sevebiliriz, idare ederiz de. Ama adam cani, yüzlerce insan öldürmüş diyelim veya savaşlarda büyük katliamlar yapmış. Şimdi onları da mı seveceğiz? Tabii ki böyle ham tasavvuf bilgisiyle karşılaşmış veyahut kendisini bunları bildiğini zanneden kişiler hemen "tabii ki seveceksin, hepimiz biriz" der. Tabii bunun karşıtları da vardı: "Allah onları sevmiyor, sen nasıl seviyorsun, sen Allah'tan daha mı merhametlisin" deyip böyle karmakarışık bir noktaya geliyoruz.

Şimdi burada, belki eskiden beri bu sohbetlere katılan insanların bileceği bir şey var: Bir insan, bir insan değildir; içinde binlerce ben vardır. Bunu farklı ifadelerle çoğu defa kullandık. Yani biz "ben" diyoruz ama, işte İsmail, Ahmet Bey, Recep Bey, Ayşe Hanım -bir kişi gözüküyor değil mi? "O kimse" dediğimiz zaman, "Ahmet" dediğimiz zaman bir kimseyi kastediyoruz. Zahirde böyle ama aslında -psikolojik noktada söylüyorum- psikolojik düzeyde onun içinde binlerce ben var. Bir Ahmet'in içinde onlarca, yüzlerce Ahmet var, aslında değil mi?

Bir Kişide Birbirine Zıt Benlikler

Diyelim ki bir mafya babası düşünün: insanlardan haraç toplayıp onların malını gasp eden bir ben var. Sonra eve gelip çocuğuna, çocuğunun seveceği şeyleri alan bir başka ben var. Birilerinin malını gasp ediyor, sonra sokakta giderken üstü başı yırtık pırtık birini görüyor, gidip onu tepeden tırnağa giydirebilir. Aynı kişi. Peki bunlar aynı kişi mi? Şimdi biz kimi seveceğiz veya kimi sevmeyeceğiz?

Dolayısıyla benim şahsi önerim, formül olarak söyleyeyim: herkesi özü itibariyle sevin, psikolojisi itibariyle dikkatli olun. Psikolojik yapısını ayırmaya çalışın; yani o psikolojik kümenin içinde iyi benlikler var, yanlış benlikler var. Mesela diyelim ki yolda gördüğü kediyi veya köpeği, kedi veya köpeklerden nefret ettiği için tekmeleyen bir insan olabilir, hatta onu öldüren biri de olabilir. Ama bu kişi aynı zamanda çalışıp evine ekmek getiriyor, çocuklarına çok koruyucu şekilde davranıyor, çocuğunun tam anlamıyla adam olması için belki fedakârlık yapıyor. Şimdi bu kimse iyi mi kötü mü diye sorarsak, bu soruyu geri alacağız, bu soruyu sormayacağız. Çünkü soru yanlış.

Daha önce de belki hatırladığım kadarıyla bu örneği vermiştim: Şimdi "Türkiye dağlık mıdır ovalık mıdır" diye bir soru sorsak, böyle bir sorunun cevabı yoktur. Doğru soru şudur: "Türkiye'nin nereleri dağlıktır, nereleri ovalıktır?" Nereleri 2000 metrenin üstünde, nereleri 2000 metrenin altında, nereleri 1000 metrenin altındadır? Nerede göller vardır, nerede ırmaklar vardır, nerede boğaz vardır, nerede çöl vardır? Bunu sormak durumundayız.

Tıpkı buna benzer şekilde insan psikolojisini biz sürekli tekil bir hâlde düşünmeye çalışıyoruz. "Ahmet Bey iyi midir, kötü müdür?" Soru yanlış. "Fatma Hanım iyi midir, kötü müdür?" Soru yanlış. Ayşe Hanım'da, Fatma Hanım'da, Ahmet Bey'de ne kadar iyi benlik var, ne kadar negatif benlik var, ne kadar olumlu benlik var, ne kadar olumsuz benlik var? Sorulması gereken soru budur ve bu soruya cevap üretebiliriz.

O zaman sorumuzun temeline dönelim: Şimdi biz sokakta gördüğü kediyi öldüreni sevecek miyiz, sevmeyecek miyiz? Tabii ki o sokakta kediyi görüp onu öldüren benliği sevmeyeceğiz. Fakat o kişide çok olumlu bir ben de olur; diyelim ki sokakta gördüğü aç açık insanları doyurabilir, veya çocuklarına gayet fedakârca bakıyor. O zaman diyeceğiz ki, bir de bunda böyle bir benlik var, bu benlik de iyi bir benlik, bu sevilebilir. Psikolojik düzeyde çokluk vardır. Anlatabildim mi? Bir Ahmet, bir Ayşe, bir Fatma yoktur.

Bunu biraz kendimize dikkat ederseniz zaten görürüz. Hatta bunu kendi içlerinde iyi analiz etmeyen insanlar bazen kendilerini severler, bazen kendilerinden nefret ederler. Peki bu nasıl bir kendilik ki, ya da nasıl bir algı ki bazen kendini seviyor, bazen kendinden nefret ediyor? Doğru analiz şudur: Sen kendi psikolojindeki hangi benliklerden nefret ediyorsun? Veya sen kendi psikolojindeki hangi benliklerden mutlusun ve onları seviyorsun?

"Kendimi Seviyorum" Ne Demek?

Dolayısıyla "kendimi seviyorum" -mesela bir de gene böyle uydurmayayım- böyle gereksiz, abartılı bir "kendimi seviyorum" olur mu? Kendini seviyorsun da, kendin nedir, bana bir söyle bakalım. "Kendimi seviyorum" dedin; kendini bana izah et. Mesela zaman zaman insanlara karşı çok hırçın, öfkeli, agresif, bencil davranıyorsun; o da kendin mi? Ve kendinse onu da seviyor musun? Şimdi ne demek "kendimizi severim"? Tabii ki severim, ama kendimi anlayayım önce; o zaman seveyim mi sevmeyeyim mi, neresini seveyim neresini sevmeyeyim diyebilirim.

Dolayısıyla biz her zaman böyle "ben", "kendim", "bir kimse" gibi tekil gibi gözüken özlerin psikolojik anlamda çoğul olduklarını anlamak zorundayız. Tekil bir kimse yok psikolojik düzeyde. Kim vardır o zaman tekil? Onlar ermişlerdir; onlar psikolojik düzeylerini de tekleştirmişlerdir. Değilse mesela bir bakarsınız böyle sevgi böceği gibi "seviyorum, herkesi seviyorum, işte canlarım benim, hepimiz biriz" falan der; sonra birisi ona hakaret eder veya öyle bir şey duyar: "O mu dedi, öyle mi dedi, ne kadar çirkin insanlar" der. Sen biraz önce herkesi sevgi böceği gibi kuşatıyordun, değil mi?

Dolayısıyla bu karmaşa nereden çıkıyor? İşte bahsettiğimiz meselenin anlaşılmamasından çıkıyor: kişinin psikolojik mekanizması bir değil çoktur. İçimizde birden çok psikolojik benlik hâli var. Bunu yanlış anlamayın: "ben çok kişilikli miyim, manyak mıyım" anlamında değil. Mesela moraliniz güzel olur, olumlu şeyler yaşamışsınızdır, herkesi böyle seveceğim bakarsınız, "ne güzel, evimize keşke misafir gelse de oturup konuşsak" falan. İki saat sonra birisi bir haber verir size: "İşte falan senin hakkında böyle dedi, filan, oradaki grupta insanlar da onayladı bunu, Allah kahretsin" falan. O an size bir misafir gelecek olsa "aman gelmesin" dersiniz. Değişti; duygunuz değişti, düşünceniz değişti, algınız değişti, yaklaşım tarzınız değişti.

Dolayısıyla biz her zaman neyi anlatmaya çalışıyoruz? "Kendi" dediğimiz, "kendim" dediğimiz psikolojik mekanizmanın, kümenin içinde neler var, önce bunları görelim; rahatça görelim ama kaygılanmadan, öfkelenmeden, özdeşleşmeden, "ne kadar berbat bir insanım" demeden veya "ben çok iyi bir insanım" demeden görelim, orada ne tür benlikler tetikleniyor hayatın akışı içinde.

Borderline (İki Uçlu) Kişilik Yorumu

Mesela ben bazen çok sevecen, merhametli, sıcakkanlı oluyorum ama bazen çok sert, öfkeli, agresif olabiliyorum. Peki hangisi benim? Bak bu soru da yanlış: "Hangisi benim?" sorusu da yanlış. Psikolojik mekanizmamda böyle benlikler var diyeceğiz. Doğu Anadolu'ya bakarsam 2000 metrenin üstü sulaktır değil mi, yeşildir. Ama Konya Ovası'na bakarsam dümdüzdür. Peki Türkiye dağlık mıdır, düzlük müdür? Soru yanlış değil mi? Onun için "ben iyi miyim, kötü müyüm" sorusu yanlış. Sende iyi benlikler de var, kötü benlikler de var; yanlış, anlamsız, gereksiz duygu durumları da yaşıyorsun, doğru, gerçekçi, objektif duygu durumları da yaşıyorsun. Bazen objektif düşünüyorsun, bazen sübjektif düşünüyorsun; bazen hayatın gerçekliğiyle uyumlu şekilde davranıyorsun, bazen çok uyumsuz davranıyorsun.

Dolayısıyla insan olarak şuna dikkat edeceğiz: gerek kendimiz üzerinde çalışırken gerek çevremizdeki insanları analiz ederken ve anlarken, tekil bir cümle kurmamaya dikkat edeceğiz. "Ben çok merhametliyim" diyen bir insan biraz hayatına baksın, ne kadar merhametsiz olduğu bazı zamanları da görecek, değil mi? Veya "ben çok sorumlu bir insanım" diyen bir insan zaman zaman çok sorumsuz davrandığını görecek. Bunlar insan psikolojisinin mekanizmalarıdır. Kişi olgunlaştıkça o mekanizmayı dengeler, daha böyle yekpare, daha birbiriyle uyumlu benlikler hâline getirir; o benlikleri birbiriyle uyumlu hâle getirir. Çünkü öyle benlikler vardır ki bir kişinin içinde aynı anda birbiriyle karşılaşsalar birbirlerini tanıyamazlar. O kadar yani.

Hatta bazen insan "kendimi bile tanıyamadım" der: "Öyle konuştum, öyle bir şeyler söyledim ki, öyle davrandım ki kendimi bile tanıyamadım." Şimdi bu yanlış bir cümle. Şöyle bir cümle kurmak lazım: "Öyle benlikler bende, atıyorum üç gün içinde ortaya çıktı ki, bunları ben bile tanımadım; bende bunlar nasıl varmış, tanıyamadım" demek lazım. Yoksa "kendim" değil o, içimde var olan bir kısım benlikler; bunu böyle tanımlamalıyız, sonra bunların üzerinde çalışmalıyız.

O yüzden hayatta hiç kimseyi -annemiz, babamız, en yakınımız, en sevdiğimiz insan dahi olsa- yekpare "iyidir" demeyeceksiniz. Bu, o kişinin kötü olduğu anlamına gelmiyor. Bu, insan psikolojisini eğer tanıyorsak, insan psikolojisinde birçok farklı benlik hâli olduğunu anlamamız demektir. Bunu anlıyorsak bir kimse hakkında genelleyici cümle kurmayız; ne olumlu anlamda ne olumsuz anlamda. "Benim annem çok iyidir, benim babam çok iyidir, benim kardeşim çok iyidir, eşim çok iyidir" -bak öyle deme. Buradaki kastımız ağzımızdan çıkan kelime değil, bilincimizdir. En iyi dostumun, arkadaşımın, eşimin, annemin, babamın bile -diyelim ki çok iyi- bunu kenarda tutarım, bu insanda bir kısım negatif benlik damarları olabilir; olursa şaşırmam, olması benim o öbür yargımı büsbütün değiştirmez. Ama şöyle derim: onda iyi taraflar çok, ama bazı negatif taraflar da var.

Zaten modern psikoloji, psikiyatri belli bir noktada, işte bu "borderline" denilen, "iki uçlu mizaç bozukluğu" denilen hastalığı şöyle yorumluyor -en son psikolojik olarak kabul gören görüş bu, yanlış da değil çok: Diyorlar ki kişi bir insandan -bu anne olur, baba olur, arkadaşı olur, dostu olur, ben biraz daha genişleteyim, hayat olur, hayatın kendisi olur- bunlardan birbirine zıt veriler alır. Mesela diyelim ki bu durumda işte annesini çağırır, diyelim ki çocuk iki üç yaşında; bir durumda annesi ona yaklaşıp ihtiyacını giderir, ilgilenir. Bir başka durumda, iki saat sonra ya da bir gün sonra annesine seslenir, annesi onu duymaz -veya duyar, "otur, bir şeyin yok" der. O çocuk da şöyle düşünür: "annem benimle ilgilenmiyor, beni sevmiyor ve bana sıcak davranmıyor."

Peki şimdi ne oldu? Görünürde bir kişiden birbirine zıt iki tane veri aldık: iyi annem, kötü annem. Bu sefer deniyor ki, kişi bu ikilemde kaldığı için bazen iyi annelik üzerinden hareket ediyor, bazen kötü annelik üzerinden hareket ediyor; bazen iyi baba, kötü baba; genelledim ya, iyi dünya kötü dünya, hayat ne güzel hayat ne berbat. Anlatabildim? Veya diyelim ki karşımda bir insan var, bana ilgi sevgi gösteriyor -ne kadar iyi bir insan, ne kadar güzel bir insan. Ertesi gün benim istediğimi yapmadı -ne kadar berbat biri, Allah belasını versin.

Daha dün bir arkadaş söyledi -eşi, iki tane çocuğu var, beş altı yıllık evliliği var- mesela basit bir olaydan dolayı, çok basit; arkadaş kendisi yorgun, eşi demiş ki "annemlere gidebilir miyiz?" O demiş "çok yorgunum, yarın gideriz" veya "sen yarın arabayla gidersin, sana hakkımı helal etmiyorum, Allah belanı versin." Bak şimdi arkadaş da tabii bu mevzuları bilmediği için kafası öyle olmuş, şalter atıyor. Şimdi böyle bir olaydan hatta abartmış: "işte bütün yaptıklarım zehir zıkkım olsun" falan. Şimdi arkadaş benim de -durmuş, sonra anında şalter atmış. Aslında bu gayet normal bir şey. Niye buna şaşırıyorsun? Bu gayet tabii bir şey; bir insan nasıl böyle der? Der yani, gayet tabii bir şey. O anda öyle bir duygu durumuna kilitlenmiş ki, sen onu reddeden, onaylamayan, onun ihtiyaç hissettiği bir şeyi gidermeyen -hatta bunu keyfi olarak gidermeyen- belki kafasını öyle kodladı ve onun üzerinden sana bütün o tetiklenen negatif benliği üzerinden konuştu. Bu gayet tabii bir şey; bana göre gayet tabiidir, mekanizmayı anladığımız için söylüyorum.

Peki ne var burada? Şimdi arkadaşımın yorumu şu: "eşim çok kötü biri" diyor, "vicdansızın teki" diyor. "Yok" dedim, "bak, yanlış düşünüyorsun; eşin vicdansızın teki de değil, çok iyi de değil, şöyle yorumla: iyi benlikleri var, kötü benlikleri var. İyi benlikleri olunca bak sana ilgi gösteriyor, yemek yapıyor, çocuklarına bakıyor, şunu yapıyor bunu yapıyor, çocuklarına bakmak için uykusundan bazen fedakârlık ediyor vesaire. Şimdi bunları nereye koyacaksın? O zaman, eğer eşin vicdansızsa bunları nereye koyacaksın?" Bunlara bakıp "ya eşim çok iyi" dersen, "Allah belanı versin" diyen hanımı nereye koyacaksın? Hanımı ikiye de bölemezsin değil mi, "ben bu hanımı istiyorum, şunu istemiyorum" da diyemezsin. Bir kişinin içinde birbirinden taban tabana zıt olan benlikler olabilir.

Bunu anladığımız zaman önce bir dururuz: "Allah Allah, ya insan ne kadar psikolojik anlamda ilginç şeyler içeriyor, bir kendime bakayım." Anlatabildim mi? "Acaba bende de böyle zaman zaman tetiklenen veya tetiklenebilecek ne tür negatif benlikler var?" Bakın bunlarla özdeşleşmeden -"ben kötüyüm, ne kadar berbat biriymişim, Allah kahretsin, nasıl ben böyle olabilirim" demeden- bakın onlara "ben" demeyeceksiniz, "psikolojimdeki benlikler" diyeceksiniz. Onları onayladığınız anda o siz olmuş oluyorsunuz; ama bu geçici bir şeydir.

Diyelim ki bir insana bazen olur ki zarar verirsiniz, intikam hissine yenilirsiniz vesaire zarar verirsiniz; bir sene sonra "ben nasıl böyle yaptım" dersiniz. Demek ki o sen değilsin demek ki; çünkü bazen sen olabilen, bazen sen olmayan bir şeymiş demek ki o. Hani elbise gibi aslında: bazen giydiğin ve üzerinde olan, bazen de çıkarttığın veya çıkartmak istediğin bir şey. Demek ki o benlikten rahatsız olan bir başka -bir "sen"- var. Ve sen diyorsun ki "ben o yaptığımdan rahatsızım." O zaman neyi anlıyoruz buradan? Prensip: insan psikolojik boyutta bir değil çoktur. Bu, çoklu kişilik bozukluğu değildir; o tür kavramları kenara koyun. Her insan psikolojik boyutta böyledir.

İçe Bir Yabancıyı Doğru Zannedip Onaylamak

Kişi ne yapar? Bunları önce görür, daha sonra bunları tanımlamaya başlar: hangisi iyidir, hangisi kötüdür? İlk adım budur. Bu adımda yanlış yaparsanız zaten başta kaybetmiş olursunuz; yani tasfiye edilecek bir benliği içeride bırakmayı tercih ederseniz -"hayır, bu iyi bir benlik, mesela ben insanlara böyle çok soğuk, tepeden bakıyorum, neden, çünkü hadlerini bilmeleri lazım, öyle yapmazsam bana kötülük yaparlar" derseniz- o benliği aldınız, onayladınız, ona değer verdiniz, o zaman onu içeride tutarsınız.

Ama diyelim ki ilk adımı geçtiniz, negatif ve pozitif benlikleri ayırabildiniz. Bu çok kolay bir şey değil; öyle benlikler var ki bilmeden onları içeride tutuyoruz. Size çok basit bir tanesini söyleyeyim, bunu çok gördüm: Mesela bakıyorum, kendisine yanlış yapılmış olmasından dolayı kişi birine öfke duyuyor veya nefret ediyor. Dinliyorum, tamam doğru; karşıdaki insanın yaptığı hakikaten yanlış, hiçbir noktada onaylanamayacak bir şey, tamam o yanlış. Peki diyorum, sen o olayın yanlış olduğunu gördün ve diyelim ki ilişkini kestin veyahut uzak durmayı tercih ettin; peki niye nefret etmeye devam ediyorsun? Diyor ki, hatta "bunu bırakmak istemiyor musun" diyorum, "hayır" diyor. "Niye bırakmak istemiyorsun?" "Çünkü bırakırsam" diyor, "kendimi ona açık hâle getiririm ve tekrar o bana kötülük yapar."

Bakın kişi ne yapıyor bu sefer? O benliği içeride tutuyor. Şunu düşünemiyor: sen o kişiden kendini korumak için veya zarara uğramamak noktasında daha nitelikli bir çözüm için başka bir benlik üretemez misin? İlla nefret mi etmen gerekiyor? Yani o insandan nefret etmen sayesinde mi ancak korunabilirsin? Diyorum ki sen onun öyle davranan yanlış bir benliği olduğunu gördün, bunu anladın, yaşadın; eğer değişmezse veya onda bir değişiklik görmezsen "ben bu insandan uzak durayım" de. Bu sayede kendini korumuş olursun. Nefret etmen gerekiyor mu? Gerekmiyor. Ama kişi ne yapmış oluyor? "Nefret etmezsem kendimi koruyamam" diyor. Şimdi ne olmuş oldu? Yanlış bir benliği doğru bir benlik zannıyla onayladık. Bakın kasti bir şey yok burada; yanlış bir benlik ama biz onu doğru zannediyoruz. En hassas nokta burasıdır bu adımda: doğru olduğunu zannettiğimiz benlikler bizim için ne olarak tanımlanıyor? "Doğru benlik" ve orada dursun, bunu bırakma.

Veya diyelim ki bir insan sana tepeden bakıyorsa sen de bak; bir insan sana küçümseyici sözler söylüyorsa haddini bildir, sen de söyle. Şimdi bu doğru mu değil mi, oturup düşüneceksiniz, buna siz karar vereceksiniz. Bana göre yanlış. Mesele kişinin kendine ne diyeceğidir, çünkü son tahlilde etkili olan odur. Hatta bazen öyle olur ki: "tamam, bu benlik yanlış" der, iki gün sonra birisi bize küçümseyici bir söz söyler, "bak ben iyi olmaya çalışıyorum ama bu insanlar da iyi olmayı hak etmiyor, bunlara haddini bildireceksin" -hemen tekrar tasfiye etmek istediğiniz veya yanlış bulduğunuz benliği tekrar içeri alırsınız. Onlar hep kapıda duruyorlar zaten. Onun için kişi farkındalık sahibi olmalı; bu da kolay bir şey değil, iyi düşünmeniz, derinlemesine bakabilmeniz gerekir. Öyle bakmazsanız, yüzeysel bakarsanız asla ayırıcı bir fark bulamazsınız.

İnsanlar, mesela örnek vereyim: geçen bir kişi bir diğer kişiye iftira atmış, onun üzerinden bütün ilişkileri bozulmuş; işte o iftira atan kişinin çocuğu olmuş, kendince mutlu bir evlilik yapmış. Kişi şunu düşünüyor: "iyiler kaybediyor, kötüler kazanıyor." Şimdi ben böyle bir benliği aldım, bunun yavruları olacak, birçok yavru doğuracak; "iyiler kaybediyor, kötüler kazanıyorsa" alttan alta bunun yavruları doğacak, değil mi böyle? O zaman bak, sen de kötü olacaksın: "Tamam iyilik iyidir ama kötüler kazanıyor" diyeceksin. Ve bu kendince de epey pekiştirilir bir insanda. Dedim ki "dikkat et, kazanmak nedir, kaybetmek nedir? İnsan ne olunca kazanır, ne olunca kaybeder? Bir insanın mutlu olduğu bir evlilik olması, çocuğu olması, çok iyi para kazanması, bir şey kazanmak mıdır sana göre?" Bu soru önemli, çünkü birçok şeyin çekirdeği olacak.

Veya işte "insanlara tepeden bakınca herkes hürmet ediyor, ama böyle alçak gönüllü veya nazik olunca insanlar seni eziyor, bak o adam insanları tahkir ediyor, ne biçim saygı görüyor" -sonra bakın böyle bir benlik yavrular doğuracak, "iyiler kaybediyor, kötüler kazanıyor" düşüncesine dönüşecek. Şu soruyu sormuyoruz o benliğe: eğer bunu bir kısım sorularla tetkik etmezsek, analiz etmezsek, o bizim içimize girer. Ve ne olur? Bizden olmaya başlar.

Bağışıklık Sistemi Benzetmesi ve Virüs Meseli

Şimdi insanın bağışıklık sistemi nedir aslında? Vücuda yabancı olan şeyleri bulmak, bunları tanımlamak ve elimine etmektir. Değil mi? Eğer bu sistem bozulursa ne olur? Hasta oluruz ve ölürüz. Vücut, beden diyelim ki vücuduna giren virüsleri, bakterileri tanımıyorsa ne olur? Ev sahibi muamelesi yapar, onları kabullenir; sonra da onlar vücudu tasfiye eder. Mesela kanser hücresi değil mi? Aslında şu anda hepimizde birçok "atipik" dediğimiz, yani doğru olmayan, uygun olmayan, vücudun doğasının niteliğine uygun olmayan birçok hücre oluşuyor. Vücut sürekli tarıyor: "bu benden değil" diyor, "bu benim yapıma ters, bu benim yapımdan değil" diyor. Ne yapıyor onu? Kuşatıyor ve elimine ediyor.

Bakın beden çok büyük bir ibrettir, çok güzel şeyler anlatır bize. Psikolojik olarak biz bunu yapıyor muyuz çoğunlukla? Yapmıyoruz. İşte anlattığım şey bunu yapmak: Ben eğer psikolojik fıtratımı bilirsem, o zaman o fıtrata uygun olmayan düşünce, duygu ve davranış kalıplarını tanırım, tanımlarım ve tasfiye ederim. Ama tanımazsam sahip çıkarım, hatta onları teşvik ederim.

Bu bazen işte virüslerin insan bedeninde oluşturdukları bir şeydir. Çok basitçe söyleyeyim, virüsler dışarıda çoğalamaz, büyüyemezler; bu yüzden bir canlı organizmaya girmeye ihtiyaç duyarlar. Bir canlı organizmaya girdiklerinde de, girdikleri organizmanın hücresinin çekirdeğine kendilerini kopyalatırlar; o hücre artık virüs üretir, ama ürettiği şeyin virüs değil kendisi olduğunu zanneder. İşte bu en tehlikeli şeydir. O yüzden de virüslerle mücadele etmek zor; bakteriyle daha kolay mücadele edilebiliyor. Ama virüs -bakın bu da çok anlamlı bir şey- kendini kendisi çoğaltmıyor; bir hücreye giriyor ve ona "yerli ve millî" gibi davranıyor. Anlatabildim mi? Ve o hücre kendini kopyalatıyor ve artık o hücre virüsü çoğaltıyor.

Aynı şey bizde var psikolojik anlamda. Biz ne yapıyoruz? Mesela bir düşünce geçiyor içimize -dediğim gibi işte "iyiler kaybediyor, kötüler kazanıyor." Şimdi bunu yerli ve millî kabul ettik, aldık. Ne yapacağız bunu? Üreteceğiz, çoğaltacağız, hayatın geniş alanına yayacağız: "Kötüler kazanıyor, yalancı kazanıyor, namussuz kazanıyor" -çoğalttık bunu. O zaman ne oldu? Ben işte tıpkı o virüsün bir bedene yaptığı gibi zarar vermeye başladım kendi psikolojime. En tehlikeli olan da bunlardır bakın: bir şeyin yanlış olduğunu bilirsiniz, yanlış olduğunu tanımlarsınız, fakat zaman zaman o tuzağa düşersiniz. Bu çok önemli bir şey değil, daha kolay mücadele edilecek bir şey. Ama siz bir yanlış düşünce, duygu ve davranışı onaylıyorsanız ve onu kendiniz kabul ediyorsanız, işte orada temel bir problem olur.

Onun için biz bir kimseyi ne sevmeliyiz ne sevmemeliyiz -bir kimsenin iyi benliklerini sevmeliyiz, kötü benliklerini de sevmemeliyiz. Sevmemek illa nefret etmek anlamına gelmiyor; biz diyoruz ki bu yanlış bir benlik, ben bunu onaylamıyorum, kastettiğimiz bu. Hatta bir ayet var, çıkaracaktım ama unuttum: yani "onlar iyiliği tasdik ederler, kötülüğü onaylamazlar, onu reddederler" gibi -bu çok evrensel bir şey aslında. Ve bunun ilk uygulanacağı yer işte burasıdır: psikolojik benliklerimiz. Biz hep iyiliği veya kötülüğü dışarılarda arıyoruz; içeriye bir bakmamız lazım. Senin psikolojik mekanizmanda bir duygu, düşünce ve davranış tarzı ortaya çıktı, hissettin, düşündün, davranmak istedin; bir bak, bu iyi taraftan mı geliyor? Hangi kutuptan geliyor, iyilik kutbundan mı geliyor kötülük kutbundan mu? İyilik kutbundan geliyorsa onayla, kötülük kutbundan geliyorsa ondan kaçın. Bu kadar; bütün psikolojik dönüşüm buna bağlıdır.

Ama işte bunun için ne lazım? Tanımak lazım. Mesela benim böyle bir arkadaşım vardı, "sevmek" falan filan böyle anlatıyor; bir gün biri ona böyle bir yanlış bir şey yaptı, çok da önemli değildi ama "acıyanına acımayacaksın" dedi. Ben durdum, dedim "sence bu doğru bir şey mi, otur düşün" dedim. "Doğru bir şey" dedi. Ama öyle otomatik ifade etti ki, bakın demek ki dipte öyle bir benlik var, o an tetiklendi; eğer uyanıksan analiz edersin: "Hakikaten acımayana acımayacak mısın? İnsanın fıtratı böyle bir şey söyler mi?"

Bakın çok ilginçtir, Bediüzzaman bunu bir yerde ifade eder, der ki: adil ve şefkatli bir hâkim, bir suç işleyenin kanuni cezasını verir; fakat kalben ona acır ve şefkat eder. Neden? Çünkü nefsine ve şeytana mağlup olmuş olarak görür. Eğer ona kanuni cezayı verirken içinde ona karşı bir öfke ve nefret duyarsa, o hâkim adil bir hâkim değildir. Anlatabildim mi? Evet, ben o suçu işleyen benliği cezalandırabilirim; aslında biz o kimseyi cezalandırmıyoruz yine, o kişideki o benlik veya benlikleri cezalandırıyoruz; onun iyi tarafları da var. Bunu eğer böyle algılarsak, deriz ki "evet, ben bu insanın şu benliklerini şu nedenle cezalandırabilirim ama ondan bütün olarak nefret edemem, onu kötü göremem, onu dışlayamam." Aksi yanlış bir yaklaşım olur.

Gölün Dibindeki Çamur ve Nefsi Temizlemek

Ve biz zaten kendimize iyi dikkat ettiğimizde neler neler var, değil mi, her birimizde. Bunu tespit etmenin en güzel yolu nedir? Sizi rahatsız eden durumlar, size rahatsız edici gelen durumlar, hayatın sizin istediğiniz gibi gitmediği durumlar. O durumlarda bakacaksınız dipte neler var. Bazı böyle küçük göller vardır, berraktır; ama bazen böyle bir rüzgâr olur, bir şey olur, bakarsınız bulanmış. Neden? Dibinde çamur var çünkü. Peki o dibindeki çamur iyice aşağıya çökmüşse, tabii ki göl berrak, tertemiz gözükür; öyle de bir yanı var, bu yanlış değil. Ama bir de dibinde çamur var; o çamur yukarı çıktığında gölü bulandırır. İşte biz de psikolojik anlamda böyleyiz. O zaman neye dikkat edeceğiz? Gölün dibindeki çamurlara dikkat edeceğiz.

Tasavvufta önce tahliye vardır -Türkçeye de geçen bir kelimedir, yani boşaltmak. Ve Kur'an'da ilk inen ayetlerden bir tanesi -yanlış hatırlamıyorsam- Müddessir suresinde geçiyor: "elbiseni temizle" diyor. Bu, elbise değil tabii ki aslında -ama meallerin çoğunda öyle geçiyor. Eski tefsirlerin bir kısmında bu çok net bir şekilde ifade edilir, bu modern bir yorum da değil: Araplarda elbise kişinin nefsine işaret eder. Yani "nefsini temizle", psikolojik benlik düzeyini temizle demektir. Yoksa ayet gelip peygambere "elbiseni mi temizle" diyecek, böyle bir şey değil. Nefsini temizle; çünkü sen insan olarak temizsin.

Dolayısıyla o zaman ne yapacağız? Bugün düşünün, tıp ne yapıyor? Diyor ki normalde insan sağlıklıdır değil mi, bazı hastalıklar ona arız olur, bulaşır. Tıp da bulaşmış olan hastalıkları veya doğru şekilde yürümeyen bir kısım fonksiyonları düzeltir; der ki mesela "bak senin böbreğin şu nedenle iyi çalışmıyor, kalbinde bazı damarlar daraldığı veya tıkandığı için şu oluyor." Her zaman -bakın her şey doğal olan, her şey şu soruyla değerlendirilir- "bunun doğal hâli ne?" Her zaman bunu sorarız. Mesela diyelim ki muz: bunun doğal hâli bu mu, yoksa aslında armut gibi mi olması lazım, birisi bunun genetiğiyle oynamış mı mesela? Veya bazen bazı meyveler olur, doğal hâlleri vardır ama genetiğiyle oynandığı için olduğundan daha büyük olur; belki de Japonlar mesela kare şeklinde karpuz yetiştiriyorlar değil mi? Her zaman insanın aklına şu soru gelir: bu şeyin doğal hâli nedir? Değil mi?

O zaman biz bunu niye kendimize sormuyoruz? Bedenimize soruyoruz: diyelim ki elin, sabah kalktın, parmakların bükülmüş -"doğal hâlim değil" diyorsun, düzeltmeye veya tedaviye, teşhise çalışıyorsun. Veya sırtında sabah kalktığında bir ağrı varsa "doğal değil" diyorsun, nedenini bulmaya çalışıyorsun. Peki psikolojik olarak kalktığımızda bir mutsuzluk, öfke, gerginlik, moral bozukluğu olduğu zaman niye şunu sormuyoruz: "Bu benim doğal hâlim değil, acaba bunun nedeni ne olsa gerek?" Ama biz bunu unutmuşuz. "Ben böyle bazen moralsiz oluyorum, bazen kafam bozuluyor, bazen her şeye ters bakıyorum" -ya bu senin doğal hâlin mi? Bakın ne yapmışız, onu doğal hâl olarak görmüşüz.

Düşünün: akşam yattınız, normal yürüyorsunuz, koşuyorsunuz; sabah kalktınız, ayaklarınız tutmuyor. "Ya bu da benim normal bir hâlim" diyen var mı? Yok değil mi, değil çünkü. Ama demek ki düşünün öyle çok gayri millî benlikler var ki onları kanıksamışız. "Ben bazen böyleyim" diyoruz mesela. Senin doğal hâlinde -ben onu soruyorum- senin bazen böyle olduğunu ben de biliyorum, sen de bilmelisin.

Doğal Hâlimizi Hatırlamak

Senin doğal hâlin ne? En doğal hâl. İşte maneviyat insana bunu hatırlatmaya çalışır: sen en doğal hâlini hatırlıyor musun? Tabii çoğumuz unutmuşuz. Keşke böyle işte altı aylık, bir yaşındayken ki hâlimize bakabilsek mesela en azından; belki orada da bazı ufak tefek anormal hâller olabilir ama mesela düşünün, onlar daha doğal hâlimizdi. O doğal hâlimizi hatırlarsak, o doğal hâlimizle şu anki hâl arasındaki farkı göreceğiz.

Benim annem bir yolculuk yaptı ve bacağındaki pıhtı kalbiyle akciğeri arasına gitti, öldü ölecek sürekli böyle, nefes alamıyor. Doktora götürdüm, uzman doktor falan; "işte yaşı" dedi, "bunun 65-70'e gelmiş zaten, normal bu yaş" dedi. Ben diyorum ki "adamım, ben annemi tanıyorum, benim annem yani, bu onun normal hâli değil" diyorum. Adam herhalde beni aptal zannetti. Ben annemi çok seviyorum da yakıştıramıyorum, hiç tınmadı bile, basit bir ilaç verdi gönderdi. Adama diyorum ki "bak, bu annemin normal hâli değil"; annem tabii ki yaşlı, işte bazı kalp büyümesi var şu var bu var ama "bu normal hâl değil" diyorum, "bu atipik bir durum." Adam hiç tınmıyor bile.

Tabii kendimize ders alacağız; biz de kendimize tınmıyoruz aslında. Diyoruz ki "bu benim normal hâlim." Ya bak kardeşim, sen atıyorum üç sene, beş sene, on sene evvel böyle değildin ya, bak böyle aşırı kaygılı hâle gelmişsin, veya çok öfkelisin, her şeye ters bakıyorsun, sen böyle değildin aslında -demiyoruz kendimize. Diyoruz ki "ben böyleyim, böyle taraflarım da var." Ne yaptık? İşte o doktorun yaptığı hataya düşüyoruz. Sonra bereket versin, annem o sefer ölmedi de; ölse de aslında sıkıntı yok, diyeceğim ki adamın öyle bir benliği var, o benliğine maruz kaldı, başka bir şey yapmadı. Ne yapacak, gider anne, gene gidecek, hepimiz gideceğiz der.

Anlatabildim ya şimdi, o yüzden örnek: annem ölse diyeceğim odur, diyeceğim ki cahil bir benliğine denk geldi doktor bey, o kadar diyeceğim, ne yapacağım yani? Neden? İşte insan birçok pozitif ve negatif benlik taşıyor. O yüzden kendimize soracağımız şey şu: benim doğal hâlim ne? En en en doğal hâlim. Bakın yaratıcı ve bütün manevi öğretiler insana doğal hâlini hatırlatmaya çalışır. Hatta Budist öğreti öyle bir noktaya getirir ki -bu kadim öğretilerin çoğunda da vardır ama onlar bunu çok açık soruyorlar- "doğmadan evvel neydin" diyor; doğmadan evveline dönüyor, öz durumuna dönüyor demek istiyorum, psikolojik durumun değil, doğmadan evvelki hâline. "Doğmadan yüz sene evvel nasıldın" diyor. Tabii öyle hemen cevabı verilecek bir soru değil ama düşünmenizi tavsiye ederim: doğmadan yüz sene evvel nasıldınız?

Şimdi bu aslında güzel bir soru; cevabını tam bulamasanız da bile aslında sizi nereye götürür biliyor musunuz? Doğduktan önceki bütün olumlu olumsuz şeylerden kurtulmaya sizi götürür. Tabii cevabı var ama ayrı bir konu; ilk önce nereye götürür aslında? Senin annen yok, baban yok; işte yaşadığın travmalar yok, acı yok, keder yok, kayıp yok, mahrumiyet yok. Bak hepsi gitti gitti gitti; işte eşim, babam, annem, karım, kocam, çocuklarım, malım mülküm yok, hepsi -bütün özdeşleşmeler gidiveriyor aslında. Tabii sözler olarak diyoruz da bunu anlamak lazım: sen doğmadan evvel, yüz sene, bin sene, on bin sene evvel Allah'ta olan, ondan olan, ona ait olan bir varlıksın.

Bu cevabı vermesek bile, aslında bunu bir şekilde biliyoruzdur da; mesele bu değil, bunu idrak etmek gerekiyor. Ama bu sorunun insana kazandırdığı şey biraz önce bahsettiğim şeydir: Doğmadan yüz sene evvel neydin? "Kimin çocuğuyum?" Yok, doğmadan yüz sene evvel yok. "İhmal edildim, önemsenmedim, sevilmedim" -yok, hepsi yok, sen o değilsin. "Terk edildim" -yok. "Acı çektim" -yok. "Önemsenmedim" -yok. "Kimse beni sevmiyor" -yok. Hiçbiri yok. Çok güzel bir meditasyondur insan için.

Bilinçli miyiz, Bilinçsiz miyiz?

Tekrar mevzuya dönelim. Dolayısıyla sormamız gereken şey, psikolojik anlamdaki en doğal hâlimle en azından biraz ona dair bir yaklaşımdır. Mesela diyelim ki bakın çocukken eşimizle, kardeşimizle, arkadaşımızla kavga ederdik ama beş dakikada unuturduk, büyütmezdik, öyle değil mi? Ama büyüdükçe negatif benlikleri de büyüttük. Hani biz büyüdüğümüz için değil, ama büyürken negatif benlikleri büyüttüğümüz için "kirlendi dünya hesabı."

Bilinçlilikle bilinçsizlik nerede duruyor? Bu soruya cevap vermeyeceğim, çünkü bu soru da yanlış: kimin bilinci? Bir katil bir insanı öldürürken bilinçli değil mi? Ben birinden nefret ederken ve ona ağzıma gelen her şeyi söylerken ne söylediğimi bilmiyor muyum? Bir yetişkinin bilinç düzeyi ile çocuğun bilinç düzeyi aynı mı? İşte ona geleceğim: yani neyin bilinci, hangi benliğin bilinci, hangi varoluş düzeyinin bilinci? O kadar çok varyasyon var ki, "bu kişi bilinçli mi bilinçsiz mi" sorusunun cevabı yok.

Şöyle bir cevap üretebiliriz: kişi şu anda hangi benliğin bilinci üzerinden yaşıyor? Hakikat noktasında insanlar ermedikçe gerçek anlamda bilinçli kabul edilmezler. Onun için Peygamber, Taif'te kendisini taşlayanlar için "Ya Rabbi, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet" demiş. Peki onlar Mekkeli Muhammed'i taşladıklarını bilmiyorlar mı? Taş atanın kendileri olduklarını bilmiyorlar mı? Niye taş attıklarını kendilerince bilmiyorlar mı? Biliyorlar, kendilerince. Şimdi biz onlara "bilinçsiz" diyebilir miyiz? Veya Hz. İsa'yı çarmıha gerenler karşısında İsa'nın dediği söz: "Tanrım, onları affet, onların ne yaptıklarını bilmiyorlar" -Türkçesi, "onlar bilinçsizler." Peki ne anlamda bilinçsizler? İsa'yı astıklarını bilmiyorlar mı, onu suçladıklarını bilmiyorlar mı?

Ama saf özümüzün bilinciyle baktığımızda, bütün o bilinç düzeyleri bilinçsizlik düzeyleridir; gerçek saf bir bilinç hâline nispetle bütün o bilinç düzeyleri göreceli bilinç düzeyleridir. Onun için hiçbir zaman, hakikat noktasında ermemiş bir insana "bu insan bilinçlidir" denilmez -ben manevi kadim öğreti açısından söylüyorum. Anlatabildim mi? Bir insan gerçek anlamda kendinin ne olduğunu, özünün ne olduğunu bilmediği müddetçe gerçek anlamda bilinçli kabul edilmez. O yüzden bizim şu anki bilincimiz göreceli bir bilinçtir. Ama bundan dolayı kaygılanmayacağız, rahat olacağız ki önümüzü bu bilgi aydınlatsın, nereye gideceğimizi bileyim bari; yoksa ben şu anda kendime "ben bilinçliyim" desem -diyelim ki bir insan bana biraz ters davranmış, veya kaynanamla aram şu nedenle bozulmuş, o bana böyle demiş, o zaman böyle olmuş, bu olmuş, amirim böyle demiş, annem böyle demiş, babam böyle demiş, bende de birtakım duygular ve düşünceler tetiklenmiş- ve ben kendime "ben bilinçliyim" diyorsam, şimdi "iyiler kaybediyor, kötüler kazanıyor" diyen kişi bilinçsiz mi diyebilir miyiz? Kendine göre bir bilinci var; biz ona "bilinçsiz" diyemiyoruz ama bilinç gölgelenmiş, bilinç bulanıklaşmış. Neyle? Arzularla, korkularla, kendimiz hakkındaki beklentilerimizle.

Mesela kişi diyor ki "ben hiçbir şey başaramadım, ne kadar şanssızım, hayatta hiçbir şey başaramadım" ve üzülüyor. Şimdi biz bu insana bilinçli mi diyeceğiz? Hayır; yani gerçek düzeyden bakarsam bilinçli değil, çünkü bilmiyor ki gerçek kendisi bir şey başarmak zorunda değildir, bilmiyor ki gerçek kendisi mutlu olmak için bir şeye ihtiyaç duymamaktadır, çünkü gerçek kendisi mutludur. Onun için kavramları çok iyi düşünmek gerekiyor. İşte "birisi bana ilgi, sevgi, değer verdiğinde mutlu oluyorum, tersi durumunda üzülüyorum" -bu kişi bilinçli mi bilinçsiz mi? Bilinçsiz. Çünkü öz kendisi, kendisine ilgi ve sevgi gösterildiğinde sevinmez. O kadar kitap okuyorsunuz veya duydunuz: "dünya hayatında ne kazandığına çok sevinme, ne kaybettiğine çok üzülme" diyor.

Şimdi rüyadaki bir insan -bildiğiniz kişi uyudu, rüya görüyor, rüyada kendini görüyor- rüyadaki o kendisi olarak gördüğü kişi bilinçli mi bilinçsiz mi? Ve hiç o kişi rüyadan uyanmasa, yani uykudan uyanmasa, ömür boyu öyle yaşasa, nasıl bir hayat yaşayacak? Farz edelim yaşayabiliyor, o kişiyi biyolojik olarak besliyoruz, yirmi sene uyku ve sürekli rüya görüyor. Şimdi o insan bu yirmi sene boyunca bilinçli midir, bilinçsiz midir? Ve rüyadaki kendisi bilinçli midir, bilinçsiz midir? Tabii bilinçlidir, kendi düzeyine göre. Uyandığında diyecek ki "ben o kadar bilinçli değilmişim, bu bir rüyaymış."

Dolayısıyla hani şimdi öyle bir soru soruyorsunuz ki çok katmanlı bir şey; o yüzden iyi analiz etmemiz gerekir, böyle basit değil. Yani modern hayat, özellikle bu sosyal medya çağı insanları -işte 140 karakterle düşünen, değerlendiren, hızla cevap veren- "hemen cevap vereyim, ben bir düşün, bilinçli miyiz bilinçsiz miyiz, tabii ki bilinçliyiz" -öyle mi, ne kadar kolay! Böyle bir şey yok. "Bilinçli miyiz, bilinçsiz miyiz" sorusu koca kitaplar alabilir; ama biz hemen cevap veriyoruz, "tabii ki bilinçliyiz, insan bilinçli bir varlıktır" falan, "işte Homo Sapiens'tir, Sapiens'te akıl mantık falan oradan geliyor" değil mi? Onun için böyle ucuz sorular, ucuz cevaplar aramayacağız. Kişi gerçekten kendi üzerinde çalışacaksa sorulara iyi bakmalı, cevapları da iyi vermeli; ama önce soruya iyi bakmalıyız, gerçekten doğru bir soru mudur, doğru sorulmuş bir soru mudur diye. Bunu dikkate almazsak çok basit cevaplar veririz.

Özgürlük Nedir?

Mesela ben her zaman sorduğum, böyle basit bir soru: "Sevgi nedir?" Bilmiyoruz yani, buna dair bir tanımımız, doğru düzgün bir tanımımız yok aslında değil mi? Düşünmedik bile, düşünmüyoruz bile mesela; hâlbuki yine çok kullandığımız bir şey, bir kelime. "Özgürlük nedir" mesela değil mi? "Ben özgürüm" diyoruz. Nedir özgürlük peki? Ne kadar düşündüm bunun üzerinde? Özgür olmak ne demek? Biri sana ters davrandığında özgür olabiliyor musun? İstemediğin bir işi yapmak konusunda özgür müsün? Duygular "bu işi yapmak istemiyor" ama "bu işi yapman gerekli" olduğunda ne kadar diyebiliyorsun bunu?

Veya birisi sana emredici bir tavırla bir şey söylüyor -ama söylediği doğru, tavsiye ettiği ve yapmanı istediği şey kesinlikle doğru- ama sen diyorsun ki "o öyle söylediği için yapmayacağım" ve "ben özgürüm" diyorsun. Bu nasıl bir özgürlük acaba? Ben öyle bir insana bir şey yaptırmak istemiyorsam "yap" derim; yapmasını istemiyorsam, yapmamasını istiyorsam "yap" derim, yapmasını istiyorsam "yapma" derim. Şimdi özgür mü o insan?

Mesela mizacı bir olan biri öfkelendirmek için odayı dağıtırım, o öfkelenir ve der ki "ben özgürüm." Değil mi? Veya mizacı büyüklenmeci olan bir insana "benim gözümde sen bir hiçsin, sana harcadığım vakte acıyorum" desem, özgür olabilir mi o kişi eğer kendi üzerinde çalışmazsa? Ne kadar özgür olabilir? Sıkıldığı bir işi ne kadar devam ettirebilir? Ne kadar özgür? Canının sıkıldığı bir ortamda bir toplantıyı ne kadar dinleyebilir? Ne kadar özgür? Ne kadar özgürüz? Veya güvenimizi sarsmış bir insanı ne kadar objektif dinleyebiliriz? Birisi güvenimizi sarsmış, bizi kandırmış, sonra bizimle bir konuyu konuşuyor -ben o insanı ne kadar objektif dinleyebilirim, çünkü özgür değilim.

Özgür müyüz, değil miyiz, özgür irade var mı yok mu -bu soruyu sormayacaksın; "nasıl özgürleşebilirim" sorusunu soracaksın. İnsan özgür müdür, ya sen zaten tutsak olduğunu bilsen bu soruyu sormazsın; bu soruyu soruyorsan demek ki mevcut durumu bilmiyorsun. İnsanlar merak ediyor: "kader karşısında özgür müyüm, değil miyim?" Bırak o kadar büyük soruları; mesela bir insanın seni küçümsemesi karşısında içinde ortaya çıkan duygu ve düşünceler karşısında ne kadar özgürsün, bunu sor. O kadar büyük sorulara gerek yok. Bir gün ne kadar özgür olup olmadığını anlayacaksın. Ama önce psikolojin içindeki negatif benliklerden özgürleş, çünkü onlar senin kaderin oluyorlar aslında.

Onlar seni, ömrün boyunca ilişkilerinde -mizacın ikiyse alınma, gücenme, küsme, barışma döngüsü yaşarsın, al sana kader. Mizacın dörtse kendinden, hayatla, eşinle, dostunla, annenle, babanla kavgalısın. Şimdi nerede özgürlük? Değil mi? Bir mizacın altıysa planladığın bir şey ters gitti, kaygı duymamak konusunda ne kadar özgürsün? Kocan seni terk etti; o akşam rahat, huzurlu bir yemek konusunda ne kadar özgürsün? "Kocam terk etti, Allah selamet versin, yolu açık olsun, şimdi Allah'ın verdiği şu nimetleri yiyelim" -ne kadar diyebilirsin mesela, ne kadar özgür olabilirsin?

Onun için özgürlük, emek sarf edilmesiyle, kişinin kendi üzerinde çalışmasıyla elde edilebilir. Yoksa kişi -bizde tasavvufta deniyor ki- "kişi nefsinin esiridir" -hepimiz bunu konuşuyoruz değil mi, "insan nefsinin esiri, nefse esir olmamak lazım." Bu cümleleri kaldırmak lazım diyorum ben bazen; çünkü yalama olmuş, anlamsızlaşmış, güdükleşmiş vesaire. Ne demek "nefsinin esiri olmak"? Bak onu bir açalım, değil mi? Nefs ne demek, onun esiri olmak ne demek? Açman lazım ki bunun üzerinde çalışılsın; yoksa ömür boyu muhabbet ederiz, tasavvuf kitapları okuruz, "nefsine esir olmamak lazım" deriz, ömrümüz de öyle geçer, çok güzel bir tasavvuf kitabı okudum, çok güzel söylemişler büyüklerimiz deriz; arkasına da böyle cafcaflı laflar koyarız: "büyük âlim, zat, hazret" -boş bir şey, hiçbir anlamı yok.

Peygamberin "Talebesi" Değil "Arkadaşı" Olmak

Bakın ilginç bir şey: mesela peygamberin talebesi yoktur, hiç bunu düşünmüş müsünüzdür bilmiyorum, çok ilginç bir şeydir. Peygamberin bir talebesi var mı? "Ashab" ne demek? "Sohbet" gibi bir yer; neden? Çünkü aslında aynı yani, yoldaşlık yapıyor. Bir sahabi kalkıp "peygamberimiz sizin peygamberinizden daha üstün, işte biz Hazreti Muhammed'in bayrağı altındayız" gibi şeyler demez; böyle şeyler yok. Arkadaşsın, yoldaşsın, onunla birlikte yol alacaksın. Peygamberin talebesi yok, arkadaşları var. Bu çok özel olarak seçilmiş bir şeydir. Peygamber onlara "talebelerim" diyebilirdi değil mi? İnsan hakikatin talebesidir ve hakikatin talebesi olmaya karar vermiş insanlarla yol alır; onlarla da yoldaştır, yani arkadaştır.

Bakın bizim zihnimizde hep böyle bir hiyerarşi var; peygamber o hiyerarşiyi öngörmüyor. Anlatabildim mi? "Siz benim arkadaşlarımsınız" diyor onlara ve onlar da o ismi almışlar değil mi? Onun için biz hakikatin içimizde olduğunu ve o hakikati keşfetmek ihtiyacında olduğumuzu ve bu konuda aslında bir yoldaşlık yapmamız gerektiğini bileceğiz. Bizim tek ihtiyacımız bu; bizim ihtiyacımız "aman yalnızlığımı giderecek bir arkadaş, aman evleneyim, şu olsun bu olsun" asla değildir; hakikate dair bir farkındalık, ona dair bir yolculuktur. Yani bunu da kaldırayım, "kendin üzerinde çalışmak" diyelim, daha Türkçe olsun -çünkü "hakikat" kelimesi de günümüzde her yerde dolaşıyor, "tevhid" falan hepsi dolaşıyor; bunları çok kullanmamanızı tavsiye ederim. Kendin üzerinde çalış.

Diyelim ki ben duygu, düşünce veya davranış tarzımın hangi alanını kendime çalışma alanı olarak kabul ediyorum? Peki çalışmaların kalitesi tam olarak nedir, nasıl çalışabilirim? İşte bu senelerce yaptığımız sohbetlerin içinde geçiyor o çalışma. En basit anlamıyla, o negatif bir benliği gözlemlemek, bundan dolayı kendini suçlamadan, küçümsemeden, olumsuz herhangi bir düşünce ve duyguya kapılmadan, "zor mu kolay mı" demeden, "yapabilir miyim yapamaz mıyım" demeden, "bu yanlış bir benliktir, yanlış bir duygu, düşünce ve davranış tarzıdır, ben bunu onaylamıyorum, çünkü fıtratıma uygun değil" demektir. "Çünkü Allah bundan hoşlanmıyor" değil; Allah'ı da orada öyle kullanmamak lazım.

Bunu şu anlamda söylüyorum: mesela düşünün ki siz bir çocuğa dediniz ki "niye ders çalışıyorsun?" O da dedi ki "annem çalış dedi" veya "babam çalış dedi." Siz dersiniz ki bu çocuk çok bilinçli bir çocuk değil, değil mi? Veya diyelim ki dersini yapmamış, ödevini yapmamış, "niye üzgünsün, niye kederlisin" -"çünkü öğretmenim veya annem babam bana kızacak" derse, siz dersiniz ki bu çocuk biraz olgun değil. Ama o çocuk dese ki -veya biz ona sorsak- "sen niye bu dersi çalışıyorsun, niye bir şeyler öğrenmeye çalışıyorsun" diye, o da dese ki "çünkü bilmek, bilgiyi aramak, bilgi edinmek benim özüme uygun bir faaliyettir." Veya "niye kaygılısın veya niye üzgünsün" -"ödevimi yapmadım" -"peki niye ödevini yapmamaktan dolayı kaygılı veya üzgünsün?" -"çünkü bu insanın fıtratına uygun değil, ben ihmal ettiğim için burada yanlış bir benliğime kapıldım" dediğinde, o anlamda diyor. Yani "ben şunu niye yapıyorum veya şunu niye yapmıyorum, işte Allah'ın rızası veya işte Allah beni cezalandırabilir" falan, bundan dolayı değil. Bu daha yüzeysel bir kulluk bilincidir.

Mesela yine bakın Bediüzzaman der ki: Kur'an'ın hakiki bir talebesi -mesela hakiki âlimlerde de vardır bu, "Peygamber'in talebesi" tabirini onlar da kullanmıyorlar- "Kur'an'ın hakiki bir talebesi" diyor, yani hakikat -bir de Hz. Muhammed de bunun mâlikidir, hakikat aslında kendimizin de mâlikidir deyim yerindeyse, hepimizin ortak. Orada ne var? "Kur'an'ın hakiki bir talebesi" diyor, "iyiliği, hayrı ve güzelliği ne cennet arzusuyla ne de cehennem korkusuyla yapar, o bunu fıtratının tabii bir neticesi olarak yapar." Ama diyor, modern medeniyetin ürettiği insanlar bir eylemi yapmanın ve yapmamanın ölçüsünü menfaate indirger. Ve bakın bizler de bu o kadar yaygınlaşmış ki, bizde artık bir insan bize menfaatsiz yardım etse, aklımızda şu geliyor: "niye yardım etti acaba?" Böyle bir şeyi neredeyse artık yok kabul ediyoruz. Onun için bir şeyi yapmanın yapmamanın ölçütü veyahut temel motivasyonu fıtrat ve o fıtratın gereği olmalıdır.

Mesela kendimiz üzerinde niye çalışacağız, değil mi? Cevabı: kendini bulmak için çalışacaksın. "Kendimi bulup ne yapacağım?" -bu soruyu soruyorsan, o zaman bir daha dön, bir düşün, belki bu sorulardan tümüyle vazgeçersin; dersin ki "yok artık o soruyu sormayacağım." "Kendimi bulup ne yapacağım" diyorsan, bir daha dönüp o soru üzerinde düşünmem lazım; çünkü "kendimi niye bulacağım" sorusunun cevabı yoktur. Kendini bulacaksın, kendin olacaksın. "Kendim olunca ne oluyor" diye sorabiliriz; sonra Kur'an cevap veriyor: korkudan ve arzudan kurtuluyorsun, korku ve arzunun hapishanesinden çıkıyorsun, özgürleşiyorsun. Fakat bu, dediğim gibi, fıtratımıza uygun olmayan şeyleri fark etmek ve onları nötralize etmekle mümkün olan bir şeydir.

Şimdi mesela bir doktora gittiniz, doktor size sağlıklı insan nasıl olur diye anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor. Siz ne dersiniz? "Doktor, anladım da, benim bir ağrım var, bunun nedeni nedir?" değil mi? Şimdi insanlar bazen böyle sohbetlere öyle gidiyorlar ki, öyle bir anlatılıyor ki, "işte Hazreti İnsan" falan, herkes uçuyor, ayaklar yerden kesiliyor, bir rahatlık oluyor. Sonra yarım saat sonra dedikodu: "bu kimle konuşuyor, bu kimle konuşuyor, evli mi bekâr mı, bu odur budur, işte karısından memnun değilmiş, kocasından rahatsızmış, kimse onu anlamıyormuş." Sen biraz önce "Hazreti İnsan" sohbeti dinliyordun, ayakların yerden kesilmişti; buraya nereden düştün? Neden? Çünkü evet, sen Hazreti İnsan'sın ama o Hazreti İnsan olma fıtratına yabancı benliklerini görmüyorsun ve bunların üzerinde çalışmıyorsun. Çalışmazsan Hazreti İnsan olmak senin için bir hayaldir; aslında olmak değil, gerçekte özünün Hazreti İnsan olduğunu anlamaktan uzak kalırsın.

O yüzden biz gerçek fıtratımızın dışında bir kısım şeyleri görmeye, göstermeye, fark etmeye çalışıyoruz. Bakın bu ego için rahatsız edici bir şeydir. Ben size şimdi böyle "Hz. İnsan, Evliyaullah" falan anlatsam, siz çok rahatlarsınız, hepimiz rahatlarız, tamam mı? Ama sonra iki saat sonra o rahatlık gider. Neden? Çünkü o rahatlığı rahatsız eden benlikler var; onları görmek durumundayız, onların üzerinde çalışmak durumundayız. Onun için bizim bazı sohbetlerimiz bazen rahatsız edici gibi gözükebilir ama kimi rahatsız ediyoruz? Hiç kimseyi; negatif benlikleri rahatsız ediyoruz, onlara muhalefet ediyoruz. Peygamber kimi rahatsız etti Mekke'de? Negatif benlikleri rahatsız etti, değil mi? Negatif benliklerine tabi olup onlarla özdeşleşen ve bu özdeşleşmekten kurtulamayan kimseler düşmanlık etti. Aslında Ebu Cehil'de iyi benlikler yok muydu? Vardı, ama o hangilerini tercih etti? İçindeki negatif benlikleri tercih etti. Hazreti Ömer'de de negatif benlikler vardı, pozitif benlikler de vardı; ama o nihayetinde neyi tercih etti? Pozitif benlikleri tercih etti. Onun için dikkat edin, Peygamber diyor ki "Ya Rabbi, bu iki Ömer'den birine hidayet ver" -demek ki aslında iki Ömer de müsait; ama birisi negatif benliklerini onayladı, öbürü pozitif benliklerini onayladı ve oradan yol aldı.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Müddessir Suresi (4. ayete işaretle "elbiseni temizle" ifadesi anlatılmıştır; anlatıcı "yanlış hatırlamıyorsam" diyerek net ayet numarası vermemiştir). Ayrıca anlatıcının sure adını belirtmeden bahsettiği, "iyiliği tasdik edip kötülüğü onaylamama/reddetme" temalı bir ayet daha anılmıştır (sure adı belirtilmemiştir). --- ---