İnsanı Anlamak ve Benlikten Özgürleşmek

Kısa Özet

Sohbette önce karşımızdaki insanı, kendi öznel bakış açımızı (haklılık-haksızlık) referans almadan, onun psikolojik zemininden anlamaya çalışmanın önemi; grip olmuş birinin yemeğin tadını alamaması ve kitapçıdaki şüpheci arkadaş örnekleriyle anlatılıyor. Ardından içimizde tek bir yekpare benlik olmadığı, birçok "benlik parseli" taşıdığımız; bunların bir kısmının otomatik olarak tetiklendiği, ama bu tetiklenmenin bizi otomatik olarak yönetmesinin engellenebileceği işleniyor. Alınganlık, beklenti, sevilme ihtiyacı gibi ego kaynaklı kalıpların kökleriyle çalışılması gerektiği; "sevilmene gerek yok" öğretisiyle psikoloji üstü bir bakışın, sevginin ve varlığın kaynağının zaten kendimizde olduğu anlatılıyor. Sohbet, egonun sorularına cevap vermemek, ego çekiminden kurtulmak, hayatı bir "çile" değil bir "deneyim" olarak yaşamak ve öz varlığın artıp eksilmediği, ölümün de sadece bir deneyim olduğu vurgusuyla tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Herkesin davranışının psikolojik olarak geçerli bir nedeni vardır; "seni anlıyorum ama kabul etmiyorum" yerine "seni anlıyorum, farklı bir bakış açısı öneriyorum" demek daha doğrudur.
  • İnsan tek bir yekpare benlik değildir; içimizde birçok "benlik parseli" (bilinç alanı) vardır ve bunlar otomatik olarak tetiklenebilir; asıl mesele bu tetiklenmenin bizi otomatik olarak yönetmesine izin vermemektir.
  • Alınganlık, kıskançlık, kendini ispat etme gibi tepkiler otomatik olarak ortaya çıkabilir; bunları anında engelleyemesek de üzerimizdeki etkilerini nötralize edebiliriz.
  • "Sevilmene gerek yok" öğretisi, sevilme ihtiyacını kötülemek değil, bu ihtiyacı üreten benliğin bizim aslımız olmadığını fark ettirmektir; sevginin kaynağı zaten özümüzdedir.
  • Egonun ürettiği sorulara ("beni seviyor mu", "ölsem arkamdan kim ağlar") cevap üretmemek, o soruları iptal etmek gerekir; aksi hâlde ego yeni sorularla beslenmeye devam eder.
  • Hayatı bir "çile" olarak gören egodur; peygamberler de zorluklar yaşamış ama bunu bir çile değil bir deneyim olarak yaşamışlardır.
  • Öz varlıkta artma-eksilme, iyi-kötü hissetme yoktur; ölümü "tadan/deneyimleyen" bir öz olduğuna göre, insan aslında ölmeyecek olandır.

İnsanı Anlamak ve Benlikten Özgürleşmek

Karşımızdaki İnsanı Yargılamadan Anlamak

Sonra da "bir insan böyle olur mu, şöyle olur mu, insan böyle yapar mı" gibi şeyler söylüyoruz. Aslında bu, birbirimizi anlamadığımızın temel bir yansımasıdır. Birbirimizi anlamak için özel bir bakış açısına ihtiyacımız var. Yani bir nevi "o niye böyle davranıyor" sorusunu sormayı öngörüyor bu. Mesele haklılık haksızlık değil; öyle bakmayacağız, haklılık haksızlık üzerinden bakmayacağız. Herkesin psikolojik olarak geçerli bir nedeni vardır. Nasıl davranıyorsa, o davranışının psikolojik anlamda geçerli bir nedeni vardır; ya da o davranışın, o tutumun ortaya çıkmasına sebep olan bir psikolojik zemin vardır. Aslında birbirimizi anlamak, aynı zamanda o insanın o durumunu psikolojik anlamda onaylamayı gerektirir. O böyle davranıyor ve bundan başka türlü de davranamaz. Dolayısıyla ben bunu kabul etmemezlik etmiyorum; ama şunu önerebilirim karşımdaki insana o durumda: "Başka türlü davranabilirsin, başka türlü düşünebilirsin, başka türlü hissedebilirsin" diyebilirim.

Bazen kullanırız, kısmen doğru bir tarafı vardır: "Seni anlıyorum ama kabul etmiyorum." Aslında bu biraz problemli olabilecek bir cümledir. Belki daha uygun cümle şudur: "Seni anlıyorum, kabul ediyorum ama daha farklı bir bakış açısı öneriyorum." "Kabul etmiyorum" dediğimizde, sanki orada ilkesel olarak doğru olan bir şeyi kabul etmiyormuşuz gibi bir durum ortaya çıkıyor. Ama var olan psikolojik tutum orada duruyor ve o kişi oradan bakıyor. O kişinin psikolojik zemini o sonucu doğuruyor netice itibarıyla. Benim bunu kabul etmemek gibi bir lüksüm yok. Ne diyebilirim? Diyebilirim ki farklı bakış açıları da var, ve benim şahsi olarak sana bu farklı bakış açılarını önermem söz konusu; bu öneriyi sen değerlendirebilirsin. Çünkü aslında o an nasıl davranıyorsak, nasıl düşünüyorsak, ne hissediyorsak, o bizim o anki psikolojik gerçekliğimizdir.

Burada tabii ki şu yanlışa düşmüyoruz: ilkesel olarak bir yanlışı kabul etmek anlamında kastetmiyoruz kabul etmeyi. Oradaki olgusal durumun ne olduğunu kabul ediyorsun; oradan bakıldığında bu böyle görünür. Mesela bir insan ağır bir gribe yakalanmış; siz çok lezzetli bir yemek yapmışsınız, yemeği ağzına koyuyor, "bunun tadı yok" diyor. Şimdi siz bunu kabul etmemezlik edemezsiniz. Hakikaten o kişi gribinden dolayı ağzının tadını alamıyor, yaptığınız o çok lezzetli yemeğin tadını alamıyor. "Ben bunu kabul etmiyorum" deme gereği yok, doğru da değil. Ama daha sonra biraz iyileştiğinde bu yemeğin lezzetini alabileceğini düşünüyorsanız bunu söyleyebilirsiniz. Ama o anki durum böyledir; o anki durumu anlamak durumundasınız öncelikle.

O yüzden insanların birbirinden rahatsız olmasının, birbiriyle çatışmasının temelinde yatan mesele, aslında öncelikle bu şeyin göz ardı edilmesidir. Yani "o insan niye böyle davranıyor" diye yeterince sormuyoruz; "o insan niye böyle düşünüyor, niye böyle bir tavır takınıyor" diye yeterince sormuyoruz. Peki bunu nasıl sormak durumundayız? Herhangi bir yargıda bulunmadan bunu sormam gerekiyor. Bu tabii ki zor bir iştir. Mesela benim rahatsız olduğum bazı şeyler var: ben böyle özellikle bazı deniz mahsullerini hiç yemem, mesela ahtapot gibi bir şey, kalamar falan. Ben hayatımda bir kere denedim ve bir daha yememeyi tercih ettim. Ama anlamaya çalıştım: demek ki bazı insanlara bu lezzetli ve güzel geliyor; bunu da kabul etmem lazım. Yoksa "böyle şey yenir mi" dediğimde ben kendi sübjektif bilincimi, algımı, damak zevkimi referans hâline getiriyorum demektir. O zaman kalamarı çok severek yiyen bir insanı anlayamam, kabul de edemem; bu da neyi meydana getirir? Bir çatışmayı meydana getirir.

Sübjektiflik, Görecelilik ve Kendi Referansımızı Aşmak

Bunu engellemenin temel çaresi ve çözümü, karşımızdaki insanı olabildiğince kendi sübjektif algımızdan bağımsız bir şekilde yorumlamaktır. Çünkü bakın, hayatta izahı düzeyde bir görecelilik vardır. Mesela hızlı bir insan size göre hızlıdır belki, siz ona göre yavaşsınızdır. Dolayısıyla burada bir sübjektivite alanı var; o sübjektifliği görmek lazım. Ama herkes kendi durumunu objektif görüp, kendi normalini meşru görüp karşısındakinin tutumunu ona nispetle yanlış gördüğünde, işte ilişki ve iletişimin çatışma alanı o zaman ortaya çıkıyor. Hani bazen otobüstesinizdir, yanınızdaki otobüs hareket eder, siz hareket ettiğinizi zannedersiniz — böyle şeyler olur. Çünkü biz referansı netleştiremiyoruz veya tam tespit edemiyoruz. Aslında ben de son tahlilde referans değilim, karşımdaki de referans değil; hep birbirimize göre bir gerçeklik söz konusudur bu ilişkide. Mesela çok duygusal bir insana göre daha rasyonel bir insan bir kütük gibi, "odun gibi, duygudan anlamaz, duygusallığı zayıf" görünebilir. Öbürü de "bu duygusallığa ne gerek var" diyebilir. Dolayısıyla mesele, sübjektivitenin farkına varmaktır.

Mesela Peygambere bazen bir şey (yemek) gelmiştir, "sağ olun" demiş, "ben yemeyeyim" demiştir. Ona "biz de yemeyelim" demişlerdir; "yok" demiş, "o sizin tercihiniz." Hani Peygamber orada kendi tercihini mutlaklaştırmamıştır; sadece kendi o konudaki durumunu ifade etmiş, ama onu genellememiştir. Bizim insanları anlamak konusunda büyük bir boşluğumuz var, çünkü böyle bir çabamız da yok zaten. "O niye böyle?" diye düşünmüyoruz: korkuları olduğu için mi, kaygıları olduğu için mi, gergin olduğu için mi, psikolojik olarak yapısal anlamda çok duygusal olduğu için mi, merkezde kendini koyduğu için mi... Sürekli kendini merkeze koyan bir yapı, karşı tarafa bir haksızlık yapabileceğini pek düşünmez. İster istemez, farkındalığımız ve dikkatimiz olmadığı zaman bunu yaparız; çünkü insanın psikolojik doğası kendini merkeze alır. Organizma canlı kalmak istiyor; ve psikoloji orada başka bir referans tanımıyor ki zaten, doğal olarak tanımıyor. Bahsettiğimiz şeyi yapabilmeniz için özel bir dikkat ve farkındalığa ihtiyacınız var.

Mesela ben bir yemeği tattım, bana çok acı geldi diyelim; hemen "bu yemek çok acı" derim. "Sen de bir tadına baksana, sana da acı geliyor mu" demem; otomatik olarak sergilenen tutum nedir? (Hoş geldiniz Fatih.) Otomatik olarak, ben ne hissediyorsam karşımdakinin de doğal olarak onu hissedeceği ön yargısından hareket ederiz. (Buyurun, geçin. Orada kimse yok değil mi?)

Yani insan zaman zaman şunu dikkate almalıdır: psikolojik yapı kendini merkezden uzak tutmaya programlanmamıştır, kendini merkezde tutar. Bunu aşabilmek için bir dikkate ve farkındalığa ihtiyacınız vardır. Eğer o farkındalığı ve dikkati ortaya koymazsanız, psikolojiniz otomatik olarak kendini merkezde tutacaktır. Kendini çok yetersiz, beceriksiz hisseden, kendi algısından, düşüncesinden, hissinden şüphe eden biriyseniz bu farklı olabilir — o da biraz anormal bir durumdur. Doğal hâlde kişi psikolojik anlamda kendini merkezde görür; bunu hepimiz herhangi bir eğitime ihtiyaç olmaksızın hissederiz ve yaşarız. Mesela bir ebeveyn çocuğunun saç kesimini beğenmez, "bu ne biçim saç" der; oysa o, kendi değerlerine göre farklı bir sanatçıya benzetilmiş, güzel bulunan bir saçtır. O ebeveynin değerlerine, zevkine göre güzel bir şey değildir, manasız ve saçma bir şeydir. Dolayısıyla bütün mesele, insanların hem psikolojik farklılıklarını hem de süreçlerindeki farklılıkları kavramaktır. Bunu kavradığımız zaman birbirimize karşı daha doğal bir ilişki, daha doğal bir farkındalık yaşayabiliriz.

Buradaki temel mesele, karşımızdaki insanı olabildiğince psikolojik anlamda çözümlemektir; onun psikolojik dinamiklerini anlamak ve bunu kendi psikolojimizden bağımsız bir şekilde yapmaya çalışmaktır. Mesela "bir insan nasıl bu kadar yavaş, bir türlü anlayamıyor" — anlayamazsın, çünkü senin hızın onu anlayamaz. Bir de bunu anlayamamaktan ayrı bir haz duyup "iyi ki anlayamıyorum" gibi eleştirel bir tutumla yaptığımızda iki kat bir problem ortaya çıkar. Her zaman bunu yapmamıza imkân yoktur; mesela ben yavaş bir insanı anlamakta zorlanabilirim çünkü benim psikolojik zeminim daha hızlı olabilir. Ama muhatabım olan insanı kendi bağlamında yorumlayabilirsem, bunu yapabilmek için bir çaba göstereceğim demektir. Yoksa çaba göstermeden bunu yapmamıza imkân yoktur. Kesinlikle bunun için bir çaba göstermeniz gerekir. Eğer çaba göstermiyorsanız, ister psikolog olun ister psikiyatrist, hayatınızda kendinizi merkeze alacaksınız. Bir psikolog veya psikiyatrist olarak "niye böyle düşünüyor" diye danışanlarınıza yönelik bunu yapabilirsiniz; ama yaşarken, eşinizle, arkadaşınızla, dostunuzla bunu yapamazsınız kolay kolay. Onu yapabilmeniz için ekstra bir çabaya ihtiyacınız var.

Mesela bir insan sizi görmezden geldi; niye görmezden geldi? Bunu cevaplandırırken "kaba bir insan, ne olacak" gibi yargılayıcı bir şekilde değil, psikolojik çözümleyici bir şekilde sormalısınız. Yoksa eleştirerek, kınayarak, yargılayarak, suçlayarak bir cevap üretiyorsanız bu onu anlamak değildir, onu yargılamaktır. Anlamakta yargılama yoktur, suçlama yoktur, hiç negativite yoktur. Mesela "neden beni görmezden geldi? Çünkü arkadaşımız çok kibirli, o yüzden" — bakın burada yargılamadım, suçlamadım, herhangi bir şey hissettirmedim değil mi? Evet, o insanda böyle güçlü bir kibir var, beni kendisinden sınıfsal olarak küçük gördü, görmezden geldi. Bunu gerçekten anlayabiliyorsam bende herhangi bir negatiflik ortaya çıkmaz. "Suçlanmış olmuyor muyuz, öyle kibirli falan dediğim insan?" Onu psikolojik bir anlamda söylersek bu çıkmaz; "kendini bir kısım insanlardan bir kısım nedenlerle büyük gören bir kardeşimiz" — diyelim ki çok eğitimli, iki üniversite bitirmiş, yurt dışında okumuş, ya da çok zengin, kendini çok güzel, yakışıklı görüyor vesaire; bundan dolayı kendini birilerinden daha büyük görüyor. Bakın yargılamıyoruz, hiçbir suçlama yok, hiçbir kınama yok, sadece durum tespiti var. Eğer bir şey yaparken içinizde negatif duygu düşünce hissediyorsanız, o bir anlama çabası değildir; o bir yargılamadır ve kastettiğimiz bu değildir.

Yani bir insan size en ağır hakaretlerde bulundu; "acaba bu insan bunu niye yaptı" diye anlamaya çalışmalıyım deseniz anlamış olursunuz. Ama en ağır hakaretlerken nasıl anlamaya çalışıyorsunuz? Ben bunu, karşımdakinin negatif ya da benim hoşuma gitmeyen davranışının etkisiyle negatifleşen benliğimle yapamam; pozitif olmak lazım. Mesela ben hiç acıyı sevmiyorum, acıya hiç tahammülüm yok; birisi yemeğe iyice acı biber koymuş, ben de ondan bir kaşık alıyorum ve ağzım yanıyor. Şimdi ben sakin bir şekilde "sanırım biraz acı yapmışsın" diyemem, o algıyla, o benlikle bunu diyemem. O benliği kenara koyup, karşımdaki insan bunu niye yapıyor diye kendime ayrı bir bilinç alanı açmam lazım; ayrı bir bilinçle, ayrı bir farkındalıkla, ayrı bir şuurla buna bakmam lazım. Yoksa bendeki negatif bir şekilde etkilenen benlikle birbirimizi anlayamayız, ancak birbirimizden rahatsız oluruz.

Hocam, üstadın dediği gibi, bir olay yaşandığında kaderin bir hissesi vardır, nefsin bir hissesi vardır, şeytanın da bir hissesi vardır. Hangi pencereden, hangi açıdan bakarsak bakalım, orada aslında "suçlu" aramak doğru olmaz. Evet, yanlışlıklar var ama çözüm üretilebilir. Ve orada...

Herkesin Bir Psikolojik Zemini Vardır: Nefis, Şeytan ve Kitapçı Örneği

Şunu ifade edebiliriz: bu insan bunu niye yapıyor? Hani Bediüzzaman'ın orada üçüncü olarak bahsettiği, dini terminolojiyle söylediği şey: nefsine ve şeytana mağlup olduğundan dolayı yaptığını görüp, onun vazgeçmesini ummak. Bunu tabii ki böyle bir kalıpla söylüyor ama bu her zaman o kadar iyi anlaşılmıyor, bunu açmak durumundayız. Yani "niye yapıyor" sorusunun altında yatan psikolojik süreçleri kavramaya ihtiyacımız var. Bu, insanda neyi sağlar? Bilinçli olarak bir sükûneti sağlar; çünkü şunu anlarsınız: o an, o bilinçle, o psikolojik zeminde başka bir şey yapamaz. Ya da bakarsınız bir kısım ön yargıları vardır, bir kısım ön kabulleri vardır, hayatta yaşadığı olumsuzluklardan dolayı yanlış algıları, değerlendirmeleri vardır.

Hatırlıyorum, böyle bir arkadaşım var, benim dostumdur. Bir kitapçıdaydım, bir kitap sordu; o kitap piyasada yok, bitmiş, basılmıyor. Dedim, "ben size yardımcı olabilirim, size o kitabı verebilirim, bende var." Bana çok derin bir şüpheyle baktı: "Niye bu kadar yardım etmeye çalışıyorsun?" Bir de fazla Türk filmi seyretmişizdir; "niye yardım etmeye çalışıyorsun" değil mi? Şimdi ben tabii ki bunu anladım; ama bunu neyle anladım? Farklı bir bilinçle anladım. Öbürüyle anlasam, "şuna bak işte, hem yardımcı olmaya çalışıyorsun bir de sana şüpheyle bakıyor, ne halin varsa gör o zaman" diye içimden geçebilirdi. Eğer ondaki şüphecilikten ve mesafe koyma tutumundan rahatsız olan bir benliğim orada tetiklenseydi, o zaman içimden "ne halin varsa gör" diyebilirdim. Ama ben onu anladım; o zaman ne yaptım? Biraz daha mesafeli durdum, biraz kendimi tanıtıp rahatlattım, ondan sonra telefonumu verdim mesela. Burada ben ne yapmış oldum? Karşımdaki insanı anlamış oldum, anlamaya çalıştım; ve onun eksik veya hatalı olan pozisyonunu değiştirme yönünde olması gereken tutumu takındım. Ama ben bunu, benden şüphe edilmesinden rahatsız olan benlikle yapamazdım. "Niye benden şüphe ediyor, ben kötü biri miyim, tanımadığı bir insandan niye şüphe ediyor" — bütün bunları üretebilecek içimizde bir psikolojik zemin vardır. İşte bunlar ortaya çıktığında siz karşınızdakini anlayamazsınız.

Karşınızdakini anlamak için başka bir pencere açmak durumundasınız. O pencere ne tür bir penceredir? "Ne oluyor" diye soran bir pencere; "beni rahatsız etti" penceresi değil. Rahatsız olduğum bir benlikle karşımdaki insanı anlama şansım yoktur; onu kenara koymak durumundayım, ya da yapabilirsem nötrlemek durumundayım. Ama nötrleyemiyorsam, o zaman onu kenara koymayı öğreneceğim; eğer kenara koymayı öğrenmezsem bu benim için bir problem olacaktır. Her zaman, mesela tattığım bütün acı yemekleri kötü addedeceğim ve insanların niye böyle acı yediklerini, niye kendilerine acı çektirdiklerini düşüneceğim.

Aslında biz tek bir psikolojik zeminden oluşmuyoruz; yekpare, monolitik, aynı renkte bir yapı yok bizde. Bizde birçok parsel var. Nasıl mesela dışarıda yürürsünüz; bazı yerler kardan temizlenmiştir, bazı yerler temizlenmiştir ama ince bir buz tutmuş, bazı yerlerde kalın bir buz olmuş, bazı yerlerde kar altmış santimdir ve hiç kimse basmamıştır bile. Şimdi "İstanbul" diyoruz ama İstanbul'da neler neler var değil mi? Şimdi biz de öyleyiz; psikolojik olarak çok farklı parseller taşıyoruz. İçimizde çok farklı bilinç alanları var; bazıları çok ilkeldir, bazıları biraz daha gelişmiştir, bazıları çok daha gelişmiştir. Dolayısıyla her an aynı psikolojik varlık değiliz; insan öncelikle bunu anlamalı. Aynı hâlde olmuyoruz psikolojik anlamda. O zaman ne yapacağız? Bunları yönetmesini bileceğiz. Ama önce neyi yönettiğimizi görmemiz lazım. Neyi yöneteceksin, sende neler ortaya çıkacak ve sen neyi yöneteceksin? Bu, kişinin otomatik bir makine olmaktan çıkıp gerçek anlamda bir psikolojiyi kullanması anlamına gelir.

Otomatik Tepkiler, Alınganlık ve Beklenti

Bakın biz modern çağda psikolojimizi kullanmıyoruz; psikolojilerimiz tarafından kullanılıyoruz ve o anlamda psikolojimiz otomatik bir makine gibi çalışıyor. Aynı şeylere aynı şiddetle alınıyoruz, aynı şeylere aynı şiddetle hırslanıyoruz. Düşünün, bir insan size küçümseyici baktığında her şey içinizde otomatik gelişmiyor mu? İnsanlara "otomatiksin" deyince alınıyorlar; insan egosunun en çok kabul etmekte zorlandığı şeylerden biri bu. "Sen otomatiksin" — "hayır" diyor, "ben otomatik değilim." Ama dikkat et, o hisler, düşünceler otomatik olarak ortaya çıkmıyor mu? Çıkıyor. Bununla da kalmıyor, onlar seni otomatik olarak tetikliyor mu? Tetikliyor. Bakın, bir şeyin otomatik tetiklenmesi ayrı bir konudur; bunu engelleyemeyebilirsiniz, bu çok ayrı bir durumdur. Ama otomatik olarak tetiklenen benliğiniz tarafından otomatik olarak harekete geçirilmeyebilirsiniz. Bende alınganlık, öfke, kıskançlık, hırs, bencillik ya da kendimi bir başkasıyla mukayese edip şanssız hissetme durumu — bunlar bende otomatik olarak ortaya çıkabilir, ben bunu henüz engelleyemeyebilirim, çünkü otomatik olarak çıkıyorsa otomatiktir, yapacağın bir şey yok. Ama otomatik olarak tetiklenen bu düşünce, duygu ve davranış kalıbı seni otomatik olarak etkiliyor mu? İşte bu, kontrol edebileceğimiz bir şeydir. İlkini kontrol edemezsin bir yere kadar; onun üzerinde derinlemesine çalışarak köklerini nötralize etmekle bunu aşarsın.

Diyelim ki alınganlık şeklinde otomatik olarak etkilenen bir benliğin var; o alıngan benliğin kökleri üzerinde çalışarak onu nötralize edebilirsin. O köklerle nasıl çalışacağız? O alıngan benlik kendisini bir şeyleri hak ediyor olarak görür, belki alacaklısı olarak görür; dolayısıyla beklediği ve umduğu doğal hürmeti bulamadığı için alınır. O zaman onun üzerinde bu şekilde çalışabiliriz: senin insanlardan bekleyebileceğin "doğal" hiçbir şeyin yok, böyle bir kavram yok. "Doğal olarak ben hürmet bekliyorum, herkes gibi" — yok, bunu sil, buna gerek yok. Eğer böyle bir kabulün varsa hayatta ister istemez alınacaksın. O benlik doğal olarak bir şey bekliyor; bekleneni bulamadığında alınacak tabii ki. Diyecek ki: "Benim doğal varlığımı, değerimi görmüyor." Bakın bunu doğal olarak görmeyebilir de, gayet tabii bir şey. "Görmezse görmesin, çok da umurumda değil" diyebilmek var; bir de bunu ayrı bir benlik tarafından negatif tetiklenerek söylemek var. Mesela ben birini seviyorum, sevdiğimi söyledim, o da "ben seni beğenmedim" dedi. Hemen ego şunu üretir: "Sanki ben seni çok beğenmiştim, öylesine söyledi" — bakın ne yaptı burada ego? Bir şeyi bir başka tamponla dengelemeye çalışıyor. İnsanoğlunun psikolojik mekanizmasında böyle tamponlar çoktur, bunlar manasızdır. "Beğenmedi, canın sağ olsun, ben de seni artık beğenmiyorum" — ama sen biraz önce beğenmiştin, niye çarpıtıyorsun?

Ben seninle arkadaşlık etmek isterim ama sen benimle arkadaşlık etmek istemeyebilirsin; bu gayet tabii bir şeydir. Elmayı severiz ama elma bizi sevmek zorunda değildir. Hayat böyle bir durumdur, bunu anlamak lazım, "niye böyle yapıyorsun" diye üzerine gitmeye gerek yok. Ama işte o beklenti kişiyi yanlış tepkilere ve çelişkilere sokuyor; buna neden olan, orada tetiklenen benlik hâlleridir. O benlik hâlleri sizde olduğu müddetçe bunlar tetiklenir; siz onları nötralize etmediğiniz müddetçe tetiklenirler. "Türk toplumu çok duygusal olduğu için" — hayır, sizin elinizde değil, "Türk toplumu" diye bir şey yok; Almanlar da öyledir. Bir Alman gelse ve ben ona "seni seviyorum" desem, o da "okey" dese, yapacak bir şey yoktur, "sevdiğim ihtimali" diye bir şey aramaz. Şöyle diyeyim: eğer o Alman duygusalsa ve iyice duygusal olarak bağlanmışsa, yani duygusal olarak iyi bir yatırım yapmışsa reddedilmekten rahatsız olacaktır; bu evrensel bir şeydir. "Bütün Almanlar soğuktur, okey der, hemen kabullenir, saygı duyarım der" diye genelleme yapamazsınız; içinde neyin depreştiğini bilemezsiniz. Karşınızdaki "seninle arkadaşlık yapmak istemiyorum" dedi; medeni davranırsınız. "Çıkıp vurabilir miydin mesela?" "Evet." Yani medeni davranmak esastır. Almanlar da var, öyle değil mi?

Üzerinde çalıştığımız şey, içte olandır; dışta olanla uğraşmıyoruz demek, o bir gerçek çalışma alanı değildir demektir. Mesele içte olandır. "Özür dilerim" sözünü unutmayın: geçen bir arkadaşıma dedim ki, "bak, o insanla senin hayatında mutlu bir birliktelik olmayacak." "Ya ben onu unuttum zaten" dedi; beş dakika sonra yine aynı mevzuyu getirdi, unutmamış. Şimdi senin orada "unuttum" demen bir şey çözmez, "artık umurumda değil, ben onu unuttum" demenin bir anlamı yok. Burada ego dışsal olarak bir şeyi çözmeye çalışıyor; hayır, sen onu içsel olarak çalışmalısın. Bir şeyi unutmanın da bir anlamı yok, biz bir şeyi unutamayız ki; doğal olarak hayatta bazı şeyler unutulur ama bir şeyi insan unutmak isteyerek unutamaz. Mesele onu doğru bir bağlama oturtmaktır, mahiyeti nedir onu doğru yere oturtmaktır. Biz aslında bir şeyi niye hatırlamaktan rahatsız oluruz? Çünkü o şeyi yanlış bir şekilde hatırlarız, ve hatırladığımız o yanlış şeyler bizi rahatsız ettiği için de unutmak isteriz.

Mesela bir insan beni kandırdı, maddi olarak beni suistimal etti diyelim. "Unutmak istiyorum" — niye unutmak istiyorsun? Bu bir şey olmuş; diyelim ki sen iyi niyetli davranmışsın veya onun böyle bir şey yapacağını düşünmemişsin, o da seni kandırdı. Bak, olay bu; bu kadar. Ama sen ne yapıyorsun, hatırladığında? Kendini aptal mı hissediyorsun, karşındakinin seni enayi yerine koyduğunu mu hissediyorsun? Kırk türlü şey. Bak, olay ayrı, senin onu hatırladığın benlik ayrı; sen olayı hatırlamıyorsun, sen olay nedeniyle bir şeyler hissedip düşünüyorsun. O psikolojik benlikler bir anda ortaya çıkıyor. Dolayısıyla o olayı niye hatırlamak istemeyesin ki? O olay, bir olay; illa hatırlamana gerek yok ama hatırladığında rahatsız olmana da gerek yok. Ondan rahatsız olan şey, onu alıp işleyen benliktir. Mesela birisini sevdin, o seni sevmedi, "hatırlamak istemiyorum" — neden? "Çünkü kendimi değersiz hissediyorum o durumda, kendimi sevilmeyecek biri hissediyorum." Aslında öyle bir şey yok, sadece bir olgu olmuş; bu kadar, başka bir şey yok. Sen onun üzerine bir psikolojik bilinçle, o bilinç ne kadar bir bilinçse, onunla sürekli düşünüyorsun, hatırlıyorsun. Mesela bir insan seni terk etti, hatırlamak bile istemiyorsun; niye? Çünkü kendini terk edilen biri olarak hissediyorsun, terk edilebilecek biri olarak hissediyorsun, değersiz biri olarak hissediyorsun, bir başkasının sana tercih edildiğini hissediyorsun — kırk türlü cehalet hissediyorsun, bunların hepsi cehalet. Olay ne? Olay, birisinin seni tercih etmediğidir. Bu kadar, başka hiçbir şey yok.

Hocam, şimdi bazı olaylarla karşılaştığımızda sizin söyledikleriniz aklıma geliyor; birdenbire "bu ego konuşuyor, bu nereden çıktı" diyorum ama derine bir türlü inemiyorum. Nereden çıktığına takılıyorum — bu nasıl bir şey? "Seni alıyorum bu tarafa kaldırıyorum" diyorum, orada kalıyorum ama; en azından bir adım atmış oluyorum. Tabii, ama derine inmeyi beceremiyoruz. O neyle mümkün? Onu alıp rahat bir şekilde analiz etmekle. Mesela neye benzer bu? Diyelim ki vücudunuzda bir şişlik var; nedir bu? Ne yapıyorsunuz? MR'ı, şu tahlili bu tahlili yaptırıyorsunuz — bir şeyi analiz ediyorsunuz. Bunun gibi analiz etmek lazım; o cesarete, o yüzleşmeye ihtiyacımız var. Ama dediğim gibi, kendimize bile "ben niye böyle düşünüyorum, niye böyle hissediyorum, niye böyle davranmak istiyorum" diye hiçbir rahatsızlık duymadan sormalıyız. Diyelim ki bende aşağılık kompleksi olabilir, kendimi küçümsenmiş hissetme hâlim olabilir, çocukluğumda bazı olaylar yaşamışımdır, bu da tetiklenmiş olabilir. Hepsini görebilip bunları analiz etme cesaretine ihtiyacımız var.

Kendi Olmayan Bir Şeyle Yüzleşmek

Bunu iyi yapabilmek için şuna ihtiyacımız var: aslında sen sen olmayan bir şeyle yüzleşiyorsun. Bu aslında kendi kendimizle yüzleşmek değildir; biz orada kendi kendimizle değil, anormal bir eklentiyle yüzleşiyoruz. Yani ben, bende olan ama gerçekte bana ait olmayan bir şeyle yüzleşiyorum. Çünkü insan kolay kolay kendi kendiyle yüzleşemez; hele o şey çok köklü bir şeyse yüzleşemezsiniz. Zaten psikanalizde "benlik dağılması" dedikleri şey de biraz buna işaret eder; kişide çok temel olan bir şey analiz edildiği anda o kişide benlik parçalanması meydana gelir. Neden? Çünkü onun üzerine oturuyor zaten. Ama ufak tefek yan eklentiler var, onlarla yüzleşebilirsiniz. Birisi size "senin gerçek o varlığın var ya, o da problemli, onunla yüzleş" derse, nasıl yüzleşeceksiniz? Ya yıkılman lazım veyahut da bahsettiğim şeyi anlaman lazım.

Kastettiğim şu: sen, gerçekte sen olmayan bir şeyle yüzleşiyorsun, ama şu anda sende olan bir şeyle. Bugün biyolojik olarak vücudumuzda birçok problem olmaz mı? Şişlik olur, sivilce olur, leke olur, şu olur bu olur, bir sürü şey. Biz ne yapıyoruz? "Senin doğal yapın değil bu" diyoruz; bu senin bedeninde olan ama bedeninin doğasından olmayan bir şey, beslenmeden olmuştur, ondan bundan, vesaire. O zaman sen aslında senin doğal olmayan bir şeyle yüzleşiyorsun, kendi kendinle değil. Onun için modern psikolojinin kavramlarıyla kadim öğretilerin kavramları bu anlamda birbirinden çok fark eder. Biz orada doğal olmayan, bize eklenmiş ya da içimizde ortaya çıkmış olan bir şeyle yüzleşiyoruz. Böyle yaparsanız bunu daha kolay yaparsınız. Mesela "sen çok kibirlisin, bununla yüzleşmelisin" değil; "sen hiç kibirli değilsin, sen doğarken ne güzel bir insandın, hiç kibir mi yoktu sende? Bir hatırla. Sen doğarken itibar korkun mu vardı? Yoktu öyle bir şey. Sen doğarken kendini ispat etme kaygın mı vardı? Yoktu bunlar. Sen doğarken 'kimse bana yamuk yapamaz' diyen bir benlik mi vardı? Yoktu, hiçbiri yoktu." Demek ki bütün bunlar sonradan eklenmiş, sonradan ortaya çıkmış. O zaman sen kendi doğana dönmeli ve sonradan eklenti olan bu şeylerle yüzleşmelisin. Bu, kendi kendinle yüzleşmek değil; kendinde, kendin olmayan şeylerle yüzleşmektir. Ve onlara "bana ait değilsiniz, sizi ait olduğunuz yere bırakıyorum" diyebilmektir.

Bunu gerçek anlamda yaşadığımızda bir balonun sönmesi gibi olacaktır; küçücük bir iğneyle patlayıp sönecektir. Ve o zaman siz bir şeylerden özgürleşeceksiniz. Alıngan bir benlikten özgürleşeceksiniz, dikkate alınmamaktan rahatsız olan benlikten özgürleşeceksiniz, kaygılanan benlikten özgürleşeceksiniz, kendi değerini ilişkilerinde arayan benlikten özgürleşeceksiniz, kendini ispat etme ihtiyacı duyan benlikten özgürleşeceksiniz — bütün onlardan özgürleşeceksiniz. "Nasıl yapacağız hocam?" Bırakarak. "Her şeyden mi vazgeçiyoruz?" Değil; mesela ben kendi üzerimde çalışırken çok sinirleniyorum, bunu nasıl aşacağım, bu egoyla ne yapacağım?

Bir Örnek: İş Yaparken Sinirlenen Benlik

Bakın burada biz bir çözüm ararken yanlış bir çözümleme yoluna gidiyoruz. Diyoruz ki: "ya ben bu benlikle iş yapacağım, ya da o zaman hiç iş yapmayacağım." Hâlbuki hayır; sen o benlikle değil, daha sağlıklı, daha dengeli bir benlikle iş yapabilirsin — o eklenti benliği bırakarak. Mesela niye sinirleniyor o benlik? Bakacağız ona, niye sinirleniyor diye; orada sinirlenen o benliğin köklerini bulacaksın. Mesela bakacaksın, beraber çalıştığın bir insan seni takmadığında sinirlenen bir benliğin var, değil mi? Tamam; onu ben mi değiştireceğim, kendimi mi değiştireceğim? Kendimi değiştireceğim. Ama önce karşıdaki insanı anlamak gerekir: diyelim ki bu insanın dikkatinde bir problem var ya da şu nedenle bu nedenle... Mesela niye beni önemsemiyor? Diyelim ki kafası karışık, diyelim ki morali bozuk, diyelim ki kendini toparlayamıyor, önem veremiyor — vermiyor değil, veremiyor; niye veremiyor, kafasında bir şeyler var falan filan. Bunları çözebiliriz de, bazen de çözemeyebiliriz; ama anlamaya çalışmalıyız. Ondan sonra, bu insanın beni fark etmesi, işin daha iyi yürümesi için ne yapabilirim diye düşünüp bunu sağlayabilme konusunda pozitif çaba gösteririm; sonra da olanı kabul ederim. Bakın, yine iş yapmaya çalıştık ama o benlikle yapmıyoruz artık.

Mesela geçen böyle bir film seyretmiştim, sağlıksız bir "sekiz" örneği veren polisiye bir filmdi. Diyor ki: "İnsanlara acırsan acınacak hâle gelirsin." Meşhur olmuş, tanıdık bir söz; öbürü de başka bir şey söylüyor. Baktım, orada aslında güzel bir sağlıksız sekiz örneği veriliyor: adam ne yapmış? "İnsanlara acırsan veya biraz şefkatli davranırsan, insanlar bunu suistimal eder, en son sen acınacak hâle gelirsin." Şimdi böyle bir ön yargıya sahip bir insanın artık karşısındaki insanı anlaması, yorumlaması, objektif olarak değerlendirme yapması mümkün müdür? Değil mi? "Doğrudur" diyorsunuz belki, ama bakın işte arkasından ne geliyor! Yaşadığımız olay ayrıdır, psikolojik benliğin onu kodlaması ayrıdır. Mesela diyelim ki annem babam beni sevmeyebilir; olabilir, insandırlar, psikolojileri var, beni hayal ettikleri bir çocuk olarak görmemiş olabilirler. Şimdi ben oradan "hiç kimse beni sevmez" sonucunu çıkarmak, benim psikolojik kodlamamdır. Ya da "mutlaka sevilmeliyim" demek de bir psikolojik kodlamadır.

"Sevilmene Gerek Yok": Psikoloji Üstü Bir Bakış

Psikoloji kendi üstüne çıkılmadığı müddetçe tam olarak görülemez; o yüzden psikoloji psikolojiyle tam olarak aşılamaz. Bir yere kadar onu başarabilirsiniz. Geçen bir bilgenin bir videosunu seyrediyorduk; başlığı şuydu: "Sevilmene gerek yok" diyor. Bakın bu, negatif bir ifade anlamında söylenmiyor; "insanların canı cehenneme, sevmesinler, çok da umurumda değil" anlamında değil. Diyor ki: "Bak, sende bir benlik var, o benlik sevilmek istiyor ve sevilmediği zaman kendini eksik, yetersiz, mutsuz hissediyor. 'Mutlaka sevilmeliyim, birileri beni sevmeli' diyor." Adam diyor ki: "Sevilmene gerek yok; sana böyle bir yanlış kodlamayı yapan benliği gör, o sen değilsin. Özünün böyle bir ihtiyacı yok, böyle bir beklentisi de yok." Şimdi bakın, bu ne? Psikoloji üstü bir çözümlemedir. Hiçbir psikolog ya da psikiyatrist "sevilmene gerek yok" diyemez; çünkü psikoloji oraya kadar gelir ve en son der ki: "Merak etme, bir gün seni sever." Her körün topalın bir alıcısı vardır dercesine, psikolojik olarak teselli etmeye çalışır; ister istemez yapacağı başka bir şey yoktur. "Evet, seni seven birini bulursun, hayırlısıyla, layık olanı bulursun" der. Dolayısıyla psikoloji son tahlilde psikolojiyle aşılmaz, psikoloji özle aşılabilir. Onun için bizim son nihayette gideceğimiz nokta içeridir.

Sevilmeyi Hak Etme İkilemi ve Allah Kendini Sever

"Genelde onlar 'sevilmiyorum' değil mi diyor?" Ben böyle birçok örnekle karşılaşıyorum: "sevilmeyi hak etmiyorum" diyorlar, "sevilmiyorum" değil de "hak etmiyorum." Aslında o bir tampondur: sevilmek isteyen benliğin, sevilmeyen benliğin etkilerini azaltmaya dayalı bir tamponu. Ona dersiniz ki hakikaten: "Bak abi, sen sevilmeyi hak etmiyorsun, senin hiç hakkın yok" — emin olun bir duracaktır. "Yani eminim, hakikaten ben de analiz ettim, ben seni hakikaten analiz ettim, hakikaten senin sevilmeye hakkın yok" dediğinizde, "ne demek istiyorsunuz, siz de mi?" falan diyecektir. Yani şu demek: burada bazen "ben sevilmez bir insanım, sevilmeyi hak etmiyorum, güvenilmeyen biriyim" falan derken kişi ciddi bir şeye giriyor; onların hakkında böyle bir düşünce vardır ama o geçici bir şeydir. Başka bir zamanda "tabii ki ben sevilmeyi hak ediyorum, tabii ki benim şu özelliklerim var" diyecektir; "çok sevilmek isteyen biriyim" diyecektir.

Şimdi psikolojik varlık dedik ya, yekpare bir şey değil. Bir parsel diyor ki: "Ben sevilmeyi hak etmiyorum, hakikaten güvenilmez biriyim." Başka parseldeki benlik diyor ki: "Ne alakası var, benden beter bir sürü insan var, ben gene onlara göre iyiyim." Dolayısıyla psikolojik benlik hiçbir zaman son tahlilde samimi değildir. Bunun için mesele, "sevilmeyi hak eden veya hak etmeyen" ikileminden çıkmaktır. Mesela bir bebeği düşün: "ben sevilmeyi hak ediyorum" diyor mu? "Sevilmeyi hak etmiyorum" da demiyor; o, doğal bir varlık olarak duruyor. İşte öz böyle bir şeydir; doğal bir şey olarak durur. Birileri onu çok sever, birileri belki hiç sevmez, onun bununla bir alakası yoktur. Bütün bu şeyleri üreten, "ben sevilmeyi hak eden biri miyim, sevilecek biri miyim, değil miyim, biraz öyleyim" diyen psikolojik benlik kümeleridir. Bunların hepsini kenara koymak son nihai çözümdür. Çünkü "haydi diyelim biri onu sevdi, bir sene sonra terk etmeyeceğine bari" — bakın, psikolojik boyut sürekli o meşhur tabirle pansuman tedaviler yapmak zorundadır. Kadim öğreti insanı pansumanlardan kurtarır, insanı kendi öz doğasına döndürür. O öz doğası zaten sevginin kaynağı, zaten varlığın kaynağıdır. İki şey yok ki biri diğerini sevsin; sevgi kendinden kendinedir, nihai olarak özde.

Mesela "Allah beni sever mi?" — bunu düşünmek bile bir ikiliktir. Allah, parantez içinde söylüyorum, gerçek özüm itibarıyla söylüyorum bunu: Allah beni sever, çünkü Allah kendini sever. Yani Allah ile ben arasında, gerçek özüm itibarıyla, bir ikilik yok ki "Allah beni sever mi" diye oturup düşüneyim. Bu şuna benzer: bir anne düşünün, çocuğunu kendinden görüyor; çocuğunu severken aslında kendini seviyor, öz anlamında söylüyorum bunu, bencillik anlamında değil. Mesela çocuk "anne, beni seviyor musun" dese, o zaman anne "seni seviyorum" der, o zaman ikili bir dil konuşulmuş olur. Ama gerçekte sevgi, bir ötekinin sevildiği durum değildir; gerçek sevgi kendinden kendinedir. Allah da kendinden kendinedir, biz de kendimizden kendimizeyiz. İbadet de öyle değil mi? Dolayısıyla bunu gerçek anlamda kavrayan insan, sevginin ve varlığın kaynağı olduğunu bilir. O zaman "beni seviyor mu" — kim, ya? Sen sevginin kendisisin. Birinin seni sevmesini veya sevmemesini düşünen benliği bir kenara bırak. Sonra orada ne çıkacaksa çıkacak; hak çıkacaksa çıkar, onu merak etmeyin, neyse odur. Ama bir şeyi engelleyen benlikler var bizde; işte biz onların üzerinde çalışmalıyız.

Egonun Sorularına Cevap Vermeyin, Ego Çekiminden Kurtulun

"Seni ne kadar seviyor, seni kim seviyor" — bakın bütün bunlar gereksiz benlikler. Bir çocuk belli bir benlik algısına geldiğinde bunları düşünmeye başlar; ondan önce düşünmez, doğal bir şekilde yaşar; sevilip sevilmemenin ötesindedir. Şimdi düşün, o öz ne kadar özgür bir şey değil mi? Hiçbir hesabı, hiçbir beklentisi, hiçbir varoluşsal kaygısı yok; Maslow'un hiyerarşisinin en üstündeki o "kendini gerçekleştirme" hikâyesi bile yok. Hiçbir şey yok, işte insanın aradığı ve kendisinde olan şey budur aslında; arıyoruz ama aslında o zaten sende. Sadece onu perdeleyen şeyler var, bırak onları. "Beni kim seviyor mu, sevmiyor mu, önemsiyorlar mı, önemsemiyorlar mı, ölsem arkamdan kim ağlar?" Ya o da değil, yok öyle bir şey. Size bir şey söyleyeceğim: egonun sorularına cevap vermeyin arkadaşlar. Egonun sorularına cevap verdikçe o size soru üretir, onun sıkıntısı yok. "Ölsem arkamdan kim ağlar?" Kim ağlarsa ağlasın, bunu da bırak, cevap üretme ona. O egoya cevap üretmeyeceksin, çünkü bak böyle bir soru da yok, böyle bir cevap da yok. Bütün edebiyat, bütün her şey ego hikâyesidir. "Ölsem arkamdan kim ağlar? Al sana roman." Sonra o romana bakarsınız, siz de ego canlı — hakikaten. "Ben olsam arkamdan kim ağlar? Annem ağlar; ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar" diye bir şey geçer kafana. Kırk türlü hikâye geçer, kırk çeşit soru üretirsiniz — hepsi saçma ve boştur. "Ağlamaları için ne yapmam lazım?" Evet, işte bak ne kadar şeyler... "Ağlamaları için ne yapsam ağlarlar" falan. Bakın hep ego size soru üretecektir; egoya cevap vermeyin, çünkü onun cevaba doyması söz konusu değildir. Ego kaç bin yıldır cevaba doymuyor. Ama bir çocuğu, bir bebeği düşünün; sorusu yoktur, cevap da aramaz, doğasını yaşar, o saflığını yaşar. Bütün gerçek budur.

Yoksa egoya cevap üretirseniz başka soru sorar; sabah kalkacak başka bir soru üretecek. Onun için onun tuzağına düşmeyin, soruları iptal edin. Mesela bakın: "Allah bana yeter." Bak, bu, bütün soruları iptal etti aslında. Emin misin? Hemen emin misin? Tabii ki onun daha derin anlamı var: "Allah bana yeter" demek, senin öz varlığın sana yeter demektir. Çünkü Allah sana kendinden bir şey vermiş. Yoksa "Allah bana yeter, benim benliğimi tatmin edecek, onun beklentilerini karşılayacak, korktuklarından emin edecek" anlamında değil. Allah sana yeter, o Allah da sendedir; aslında bu demek. Yoksa Allah'ı yine ikinci bir şey gibi düşünüp, "Allah bana yeter, siz beni sevmeseniz ne olur ki, Allah'ın sevgisi bana yeter, umurumda değilsiniz" gibi düşünmek — bunlar hep ego öğretimidir; sebep-sonuç ilişkisinin dışına çıkıyormuş gibi görünse de aslında öyle değil, çünkü özde sebep de yok sonuç da yok, o sebep-sonucun ötesinde olan bir şeydir.

Hani, egonun kendine göre bir hakkı var ama onun hakkı izafi düzeydedir. Bu neye benzer? Şimdi dünya atmosferinin dışına çıktığınızda yer çekimi kalkar; artık siz uzaydayken yer çekimiyle ilgili soru sorabilir misiniz, onunla ilgili hesaplamalar yapabilir misiniz? Yok, o buradaydı; ego çekimi de öyle. Ego çekimi olduğu müddetçe kendine göre sorular, problemler, çözümler üretebilirsiniz — ego çekimine kapıldığınızda. Ama bir de ego çekiminden kurtulmayı deneyin. İnsanın böyle bir imkânı da var: "ego çekiminden kurtuldum, artık kocam beni seviyor mu sevmiyor mu düşünmüyorum, akışına bırakıyorum. Arkadaşım beni düşünüyor mu düşünmüyor mu, akışına bırakıyorum." Bakın negatif de değilim, hayalî bir şeyle kurmuyorum, doğal seyrine bırakıyorum. O zaman ne oldu? O ego çekiminin atmosferinden çıkmış olduk; artık onun soruları ortadan kalktı, artık ona cevap vermiyoruz.

Mesela ben bazen derim: "Sen bak iyi davran" — sonra biri durur, "iyi davranayım ama öyle davranırsam o da değişecek mi?" diye sorar. Bırak, niye soru üretiyorsun, gerek yok; sen kendi doğanı yaşa. Kendi doğanı yaşarsan zaten mutlu ve huzurlu olursun. Birisi beni sevsin, ilgi göstersin, değer versin diye davranma; doğal davran, kendi doğanı gerçekleştir, o kadar. Kendisi değil de eşin üzerinden var olma; farklı psikolojik mekanizmalar, farklı mizaçlarda farklı ağırlıkta gerçekleşiyor. Her birimizin bu noktada üzerinde çalışacağı alan değişiyor dolayısıyla. Bütün mesele, bütün sorunları, bütün problemleri üreten benliktir; bırakın o soruları. O soramayan egoyu da bırakır — o soramayan ego var ya, onu da bırakır, o da kalkacak. Hepsi gidecek, insan orada gerçekten özgürleşir. Ve gerçekten neyin tarafından otomatik bir şekilde tetiklendiğini görür.

Alınmamak ve Hayatı Deneyim Olarak Yaşamak

Onun için mesela Sufilerin bir öğretisi var: "alınma, gücenme" derler. "Bu bir hatadır" derler. Neden? İnsan düşünür: "Karşımdaki çok kötü davranmış, kaba davranmış, kibirli davranmış... alınır mıyım, insan değil miyim?" Bakın koskoca bir öğreti nasıl psikolojik argümanlarla yıkılmaya çalışılıyor. Ve burada en temel şey ne? "Gayet doğal" diyorsun, "her insan alınır" diyorsun, alınmayı doğal ve insani bir şey sayıyorsun. Hayır; bize başka bir yerden sesleniyorlar, başka bir çağrı var insana. Onu hatırlamak, onu nazarı itibara almak — o zaman yepyeni bir ufuk açılacak. Yoksa ben o ego atmosferi içinde kalmaya devam edersem, atmosferin içinde kalacağım. Kur'an'da bir ayet var, unuttum hangi surede geçiyor: "Dünyanın semasını aşamazsınız ancak bir güç ile" diyor. Ancak bir güç ile. Biz de psikolojimizin sınırlarını aşmalıyız; bunu şöyle yorumlamış olalım: biz psikolojimizin sınırlarını aşmakla özgürleşebiliriz. Aşamazsak sürekli dünyada tur bindiririz; ömrümüz şikâyetler, alınganlıklar, öfkeler, mutsuzluklarla katlanıp gider. Neden? Çünkü bir atmosferin dışına çıkamıyorsun, sonucun içindesin, onun içindesin. Sevilirsen mutlusun, sevilmezsen mutsuzsun; biri sana değer verirse mutlusun, vermezse mutsuzsun; bir şey yapıp insanları etkilediğinde mutlusun, etkileyemediğinde mutsuzsun; bir kitap yazdın, okunursa mutlusun, okunmazsa mutsuzsun; süslendin, ilgi çekersen mutlusun, çekemezsen mutsuzsun; fark edilirsen mutlusun, fark edilmezsen mutsuzsun.

"Kapitalizmi çökertiyorsunuz" diyorlar; bilmiyorum, ona cevap da üretmiyorum. Çöküyorsa çöküyordur, çökülüyorsa çöküyordur — benim derdim o değil, çünkü ben bir reaksiyon üzerinden söylemiyorum, kapitalizmi çökertmek için de söylemiyorum. Çöküyorsa çöksün, benim derdim değil. Bu, kendi özümüze dair bir yolculuktur ve bu bir zorunluluktur; insan kendini bulmak zorundadır, başka bir yolu yoktur. Ve o, insanı kurtaracak olan şeydir; gerçek anlamda bizi özgürleştirecek. Biz o zaman o özgür bilinçle hayatı yaşayacağız; o özgür bilinç, hayatın dualitesini bir deneyim hâlinde yaşayacak, bir varlık-yokluk gibi yaşamayacak. Yani ben bu dünyaya "var olmak veya olamamak", "kendimi ispat etmek edememek", "hayatta bir iz bırakmak bırakamamak", "bir etkide bulunmak bulunamamak" ikilemi nedeniyle gelmedim. Bir deneyim için geldim; o deneyimi özgür bir varlık olarak yaşayacağım. Belki dünyada hiçbir insan beni sevmeyecek, belki dünyada bütün insanlar beni sevecek — ikisi de bir deneyim. O zaman işte hayat, hayat olacak. Öyle olmadığında hayat bir çile olacaktır.

Çile Egonun Ürettiği Bir Kavramdır

Hayatı çile yapan egodur; o benlik hayatı sana çile yapar. "Ben ne acılar çektim, sen hiçbir acı çekmedin" — çekmek zorunda değilsin, böyle bir şey söz konusu değil. Sen egon yüzünden hayatı bir çile olarak gördün; sen çile çekmedin, hayatta kimse çile çekmez, benim nazarımda böyle kavramlar yoktur. Sen egon yüzünden hayatı çile olarak gördün, budur; kimse çile çekmez.

"Peki hocam, 'peygamberin çilesi yoktur' demek de yine pozitif egoların ürettiği bir şey mi?" Evet, bunlar insanlara biraz merhem olsun diye söylenmiş şeylerdir. Ama ıstırap çekmemiştir, zaten bir durum olmuştur ama bir ıstırap yok orada. Tabii ki bir kısım zorluklar, kolaylıklar, olumluluklar, olumsuzluklar yaşamış; ama bunları çile olarak yaşamamış. Yoksa tabii ki peygamberler inkâr edilmiş, iftiraya uğramış, yalancılıkla suçlanmış vesaire — bunlar yaşanmıştır. Ama bunlar bir deneyim olarak yaşanmıştır, bir çile olarak değil.

Bazen bir ermiş, insanların psikolojik algılarını biraz yumuşatmak için "biz de çok zorluk, çok acı çektik" diyebilir. Bunu demesinin nedeni, senin yaşadığın olumsuzlukları çok abarttığındır; karşındaki de sana "ben senin yaşadıklarından kat kat fazlasını çektim, sabırlı ol, anlayışlı ol" diyerek aslında algına pozitif anlamda bir tavsiyede bulunur. O, kendi içinde bunu bir deneyim olarak yaşamıştır. Mesela peygamber insanlar tarafından çok büyük hürmet görmüştür, ama aynı zamanda tahmin edilmedik düşmanlık da görmüştür. Ama peygamber düşmanlık gördüğünde "ne kötü bir durum, kendimi çok kötü hissediyorum, Allah kahretsin onlara göstereceğim" dememiş. İnsanlar ona çok hürmet ettiğinde de "kendimi gerçekleştirdim, ne kadar güzel bir şey" dememiş. Onun için bu bir deneyimdir. Bütün insanlar bir ermişe hürmet etseler, onun varoluşunda en ufak bir kabarma, bir değişim meydana gelmez; aynı insanlar ondan anında yüz çevirseler, gene bir değişim meydana gelmez.

Çilehaneler Ne İşe Yarar

"Çilehanelerde ne çalışıyorsunuz?" Çilehaneler, kişinin özdeşleştiği benlikleri nötralize etmek için yapılan bir uygulamadır. Kişinin özdeşleştiği bir kısım olgular vardır; yeme içmeden tutun, insanlarla sosyal ilişki içinde olmaya kadar. Aslında o çile süreci denen şey şudur: senin benliklerin bir şeylerle özdeşleşiyor, bunlarla var olduğunu zannediyor, bunlarla kendine bir varoluşsal zemin inşa ediyor. Bunların hepsi sahtedir; hepsini nötralize ederler. Bu kimin için çiledir? Benlikler için çiledir; öz için çile yoktur, öz için bir mahrumiyet yoktur, öz için bir acı yoktur. Bunu ayırmak lazım; acı çekenle çekmeyeni ayırmak lazım. Mesela bir bebeği düşünün: sevilir, şu olur bu olur, bir şeyler olur, "kim beni daha çok seviyor" gibi bir hesabı yoktur. Hesap ne zaman başlar? Benlik oluştuğunda başlar; benlik oluşunca soruları, hikâyeleri başlar. "İşte babam beni sevmedi, işte beni hiç anlamadı" diye.

Çile çekmiş, canları yanmış, işkence görmüşler, dişi kırılmış — anatomik olarak çekilen bir acı var, çile var aslında; ama ıstırap duymamışlar, ruhen bundan bir ızdırap duymamışlar. Biyolojik olarak tabii ki insan zorluk, acı yaşayabilir; ama o, öz varlığın bir acısı değildir. Bizde bir hatırlanan hikâye var ya; Hazreti Ali'nin bacağında bir ok varmış, ya da bir yerine bir şey saplanmış da çıkarılıyor, "durun, namaza durayım, ondan sonra çekin" demiş. Demek istediği şey şu: "özüme tam döneyim, tam o özde olayım." O zaman bedenin acısı da o anda hissedilemeyecektir. İfade edilen şey budur. Yoksa tabii ki insan biyolojik olarak bir acı yaşar; fakat o (acı) bende de olabilir, gerçek anlamda sende de olabilir; onu ayırmak ihtiyacındayız. O yüzden mesela Allah'ın Peygambere buyurduğu gibi: eğer insanlar yüzlerini dönecek olurlarsa, "de ki, Allah bana yeter, o ne güzel dost ve vekildir." Burada kişi öz varlık itibarıyla bir artı eksi yaşamaz; bunu kavramak önemlidir.

Öz Varlıkta Artma Eksilme Olmaz: Ölüm Deneyimi

Öz varlığında bir değişim yoktur. Öz varlığında sen artma, eksilme, tatmin ya da tatminsizlik yaşıyorsan, sen öz varlığının ne olduğunu bilmiyorsun demektir; o senin öz varlığın değildir, ya da öyle diyelim: eğer varlığında artma, eksilme hissediyorsan o senin öz varlığın değildir. Kendini iyi veya kötü hisseden bir öz varlık yoktur; öz varlık öz varlıktır, o mutlak olarak iyidir, iyinin de ötesindedir. O yüzden kendini iyi hisseden, kötü hisseden hâline "ben" deme; en azından psikolojik benliğinden ayrışacağını ayırt edebilmek için böyle demeye ihtiyacımız var. Onun için o psikolojik benliğin ne olduğunu ve kendi özümüzün o olmadığını anlamaya ihtiyacımız var. "Her insan sevilmek ister" diye başlamayacaksınız bir cümleye; "her insan başarılı olmak ister, bundan tatmin olur" diye bir cümle kurmayacaksınız, eğer akıllıysanız. Ama eğer aklınızı psikolojik benliğe teslim ederseniz, o size çok akıl verecektir — onun aklı da akılsızlıktır, onun ürettiği hiçbir hikâyenin gerçekliği bu anlamda yoktur.

O yüzden "mutlu musun?" "Mutluyum." "Neyle mutlusun?" "Özle mutluyum, özüm ve mutluyum." "Ama bir kısım sorunlar var." "Tamam, onlar dünyaya ait sorunlardır, elimden geleni yaparım." Bu kadar; bu bir faaliyetsizlik, gayretsizlik, kayıtsızlık değildir. Bakın, "her nefis ölümü tadar" — kim tadıyor? Nefis tadıyor, bir şeyi deneyimliyor. Ölüm denen bir şeyi deneyimleyen bir şey var; demek ki sen ölen değilsin. Sen yemeği tadıyorsun, yemeği tadan bir özne var, sen o yemek değilsin. Ölümü deneyimleyecek biri var; demek ki sen ölen de değilsin, ama ölüm denen bir şeyi deneyimleyeceksin, sen ölmeyeceksin. "Ölümden çok korkuyorum" — kim korkan? Ölecek olduğunu düşünen bir varlık var. Sen o olmadığını anladığında, ölümü tadacak/deneyimleyecek biri olduğunu anladığında, ve aynı zamanda ölmeyecek olan olduğunu anladığında, o zaman ölüm senin için deneyimlenecek bir şey olur.

Bakın her şey özden bakıldığında ne kadar farklı görünüyor; ama egodan bakıldığında ne kadar çarpık hâle geliyor.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Anlatıcı, "dünyanın semasını aşamazsınız ancak bir güç ile" mealindeki ayete değinmiş, fakat kendisi de "unuttum hangi surede geçiyor" diyerek sure adını hatırlamadığını belirtmiştir; bu nedenle tahmini bir sure adı/ayet numarası eklenmemiştir. Ayrıca "her nefis ölümü tadacaktır" mealine yakın bir fikre dolaylı olarak değinilmiş, ancak doğrudan alıntı veya sure adı verilmemiştir. --- ---