İnsanın Çoklu Benliği ve Nefsin Mertebeleri

Kısa Özet

Bu sohbette insanın tek ve değişmez bir kişiliğe değil, birbirinden bağımsız, çoğu zaman birbirini tanımayan ve çelişen sayısız "ben"e sahip olduğu; bu benlerin dışsal etkilerle ortaya çıkıp kaybolduğu ve aralarında sabit bir hiyerarşi ya da "efendi" bulunmadığı Ali-Mehmet örneği, "Çarpışma" filmi, herkesin sırayla kral olduğu bir ülke benzetmesi, Nasreddin Hoca'nın eşeği ve atlı araba (efendi-sürücü-atlar-araba) benzetmesiyle anlatılıyor. Sohbetin ikinci yarısında bir tablo üzerinden nefsin farklı mertebeleri (fıtri nefs, alt merkezler, müteal duygu ve müteal akıl) yorumlanıyor ve amacın, kişinin önce kendi mizacında bir denge kurup sonra mizaç-üstü bir şuura, yani gerçek ve sabit bir benliğe erişmesi olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın sabit, değişmez bir benliği yoktur; sürekli değişen, çoğu zaman birbirini tanımayan "ben"lerden oluşur ve her an "ben" diyen aslında farklı bir bendir.
  • Bu benler arasında bir hiyerarşi ya da efendi olmadığı için insan hayatı, herkesin sırayla birkaç dakikalığına kral olduğu bir ülkeye benzetilir.
  • Bu düzeydeki insan gerçek anlamda sorumlu değildir çünkü şuursuzca hareket eder; ama yaptıklarının sonucunu yine de yaşar.
  • Atlı araba benzetmesi: efendi (ruh), sürücü (akıl), atlar (duygu) ve araba (beden) doğru hiyerarşide olduğunda insan gerçek anlamda "yol alır"; aksi halde her unsur kendi başına hareket eder.
  • Hedef, önce kendi mizacında bir denge kurmak, ardından mizaç-üstü bir şuura, yani asli/öz benliğe ulaşmaktır.

İnsan Neden Tek Bir Benliğe Sahip Değildir?

İnsanı tutan, ona yönelttiğimiz sorunun bile o kadar yönlendirebildiği bir şey vardır. İnsan merkezlerini ve merkezlerin bölümlerini, bunların beklentilerini, arayışlarını, motivasyonlarını, hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeyleri analiz ettiğimizde, bugün işleyeceğimiz noktaya geliriz. Onun da ana başlığı şudur: insan birçok bene sahiptir. İnsanın daima bir ve aynı olduğunu düşünmek en büyük hatadır. İnsan uzun süre aynı kalamaz, sürekli olarak değişmektedir; yarım saat içinde bile nadiren aynı kalabilir.

Bir insanın adının Ali olması onun daima Ali olduğu anlamına gelmez. Böyle bir şey yoktur. Şimdi Ali, bir dakika sonra Ahmet, daha sonra Mehmet olabilir. Ama siz her zaman onun Ali olduğunu sanırsınız. Ali'nin belli bir şeyi yapamayacağını hepiniz bilirsiniz; örneğin o yalan söylemez dersiniz. Sonra onun yalan söylediğini görür ve bunu nasıl yaptığına şaşırırsınız. Gerçekten de aslında Ali yalan söylememektedir; o yalanı söyleyen Mehmet'tir.

(Bu sırada kısa bir kesinti yaşanır: "Pardon İsmail Bey, bir şey alabilir miyim?" — "Yok yok, aslında almak istemiyorum.")

Evet, insan birçok ben sahibidir dedik; yani tek, temel, değişmez, asli bir benliğe sahip değildir, sürekli olarak değişmektedir. Örneğin biz bir kimsenin yalan söylemeyeceğini düşünürüz, fakat onun yalan söylediğini gördüğümüzde şaşırırız. Aslında yalan söylemediğini düşündüğümüz kişiyle yalan söyleyen kişi aslında farklıdır. Ama tabii biyolojik olarak bir beden olduğu için aynı kişi olarak tanımlanır bizim tarafımızdan. Hâlbuki aslında biz sürekli değişiyoruz; olgular, durumlar bizi sürekli değiştiriyor ve biz onlara karşı temelde bir şey yapamamaktayız.

Mesela diyelim ki insan "ben kesinlikle inatçı biri değilim" der. Doğru söylüyordur. Ama belki bir saat sonra bakarsın ki öyle bir inat ediyordur ki, aslında o inatçıdır. Ama bir saat evvel "ben inatçı değilim" diyen benliğiyle "ben inatçıyım" diyen benliği aslında farklıdır. Bu, bizim gerek kendimizi gerek çevremizdeki insanları anlamaktaki güçlüğümüzü ifade eder. Çünkü biz henüz temel ve deyim yerindeyse değişmez bir benliğe sahip değiliz; bu bir süreç meselesidir.

Fırsat çıktığında Mehmet yalan söylemekten kendini alıkoyamaz. Ne kadar çok miktarda Ali'lerin, Mehmet'lerin bir insanda yaşadığını anlayınca şaşırırsınız; onları müşahede etmeyi öğrendiğinizde sinemaya gitmenize gerek kalmaz. Mesela bir insan çok idealist olduğunu düşünür ve "ben idealistim" der. Yarım saat sonra bir şey olur, onun hiç de idealist olmadığını, pragmatist olduğunu görebilirsiniz. Çünkü aslında idealist olan ile pragmatist olan aynı değildir ve idealist olan benlik, pragmatist olan benliği tanımamaktadır, bilmemektedir bile.

Bunlar çok yüz yüze gelirse insan orada bir çelişki yaşar; "böyle miyim, değil miyim?" diye rahatsız olabilir. Çarpışma filminde de vardı ya, adam diyor ki: "Sen kendini tanıdığını zannediyorsun değil mi?"

"Çarpışma" Filmi Üzerine

İnsanlar birer film gibidir. Mesela nefsinden sıyrılmış olan bir insan, sinemadan herhalde hiç zevk almaz; çünkü üzülmeyecek, sevinmeyecek. Sinema izlemek demek, aslında bir bakıma kendini seyretmek demektir. Tabii yani birçok film, yüzde 99'u, gerçekten çok fazla anlam ifade etmez.

Bir film seyretmiştik, derken ismini hatırlamıyoruz. "Derviş mi?" — "Yok, derviş değil." — "Çarpışma mı?" — "Çarpışma mıydı?" — Evet, Çarpışma'ydı, onu izlemiştik. İçinde bir siyah adam vardı, bir beyaz adam vardı, çarpışıyorlardı. Ben onu söylüyorum işte. Orada mesela deriz ki: "Aslında kötü bildiğin insan o kadar kötü değilmiş, iyi bildiğin insan da aslında öyle değilmiş." Film güya bunu vermek istiyor. Ama aslında burada anlayamadığımız şey şu: bu, tam insan olma hâli değildir. Hatırlarsanız o filmin sonunda hafif bir müzakere, biraz münakaşa gibi bir şey de yapmıştık.

Burada şunu ifade ediyoruz: filmde gösterilen şey, insanın dışsal tesirlere göre davranmasıdır. Orada polis, nedenini hatırlamıyorum ama, bir kadına cinsel tacizde bulunuyor. Ama ondan sonra gidip kaza yapıp arabası yanan aynı kadını canı pahasına kurtarıyor. Aynı kadın ve aynı adam. Nedir bu? Aslında bu, dışsal tesirlere ve içsel, o anki motivasyonlara ve etkilere bağlı olarak kişinin farklı tavırlar sergilemesidir. Yani o insan iyilik yaparken de aslında iyi değildir, kötülük yaparken de kötü değildir; çünkü burada bir şuursuzluk vardır, bir farkındalık yoktur.

Bu, o film için mi geçerliydi yoksa genel olarak mı? Yok, orada bunu bir anda anlatıyor aslında. Ama olgun bir insan sadece üzülmek için de, sevinmek için de bir tanesi değildir; sadece farklı bakış açılarını görmek için de değildir. Tabii olgun bir insan genelde üzülmez; o üzüntüyü bizim gibi yaşamıyor, sevinci de bizim gibi yaşamadığı için bizim sevindiğimiz şeylere sevinmez, bizim üzüldüğümüz şeylere üzülmez. O yüzden, zaten farklı bakış açılarını görebiliyorsan film izlemenden sana bir şey kalmaz. Çok özel bazı yüksek duyguları, yüksek şuur hâllerini ifade eden filmler ya da bu şekilde izlenenler olabilir elbette.

Peki bu sadece o film için mi geçerliydi, yoksa dünyada genel olarak, mücadele eden insanlara dair normal hâller için de, hepsi için mi geçerli? — Günlük hayatta ya da dünyaya öyle bir mesafe koyduğu için mi her konuya böyle mesafeli kalıyor? — Mesafe koymaz; onları farklı bir şekilde algıladığı için böyledir. Şöyle düşünün: mesela bir çocuk kumda oyun oynar, kale yapar, bir şeyler yapar. O çocuğun oyun içindeki hâliyle onu seyreden anne babanın hâli farklıdır, değil mi? Bunun gibi bir şey; orada farklı bir şuur hâli vardır. Çocuğun kale yapmasını seyretmek anne babaya bir şey kaybettirmez, sadece farklı bir yerden bakarlar. Evet, evet, evet.

Merhamet, İnat ve Nefsin Süreci

Burada bizler birçok farklı hâlimiz için "ben" tabirini kullanırız. Mesela deriz ki: "Ben çok duygusal, çok acıyan, çok merhametli biriyim." Fakat bir durum olur, çok merhametsiz davranırız; diyelim ki birisi bizi incitir, orada en merhametsiz tavrı sergileyebiliriz. Peki nerede o merhametli olan, diyelim X şahıs? O anda o orada yoktur; çünkü başka bir tesir, başka bir etki bizde farklı bir sonuç üretmiştir.

Mesela biz deriz ki: "Ben hiç inat etmem." Ama birisiyle bile bile tartışırız; doğru bildiğimiz hâlde bazen yanlış davranırız. Doğru bildiğimiz hâlde bazı zamanlar yanlış ederiz. Peki ne yapıyoruz biz, yalan mı söylüyoruz? Hayır. Bunlar, nefsin sürecinde tam olgunlaşmamış olduğunda, yani asli çekirdeği oluşmadığında, gerçek asli benliğe erişilmediğinde vuku bulan durumlardır. Burada kişinin aslında bir merkezi yoktur.

Peki bunlar farkında olarak mı yapılıyor, farkında olmadan mı? Nisbi bir farkındalık da olabilir, tamamen farkında olmadan da olabilir. Kişi bunları nisbi olarak fark ederse, aralarına tamponlar koyarak idare etmeye çalışır; der ki "burada merhametsiz davrandım ama haklıydım" gibi. Sonrasında savunma mekanizması geliştirir, çünkü bunları bir arada, doğal hâlde tutmanın imkânı yoktur. Ama çoğunlukla farkında olmadan yapılır; biz hayatımızı çoğunlukla böyle yaşıyoruz zaten. Mesela ne deriz? "Bu insan çok iyi biriydi ama iki sene sonra hiç tanımıyorum" ya da "aslında bu insan senin zannettiğin gibi şu anda sinirli, kavgacı, acımasız görünüyor ama aslında aynı zamanda merhametli de" deriz mesela.

Burada bir kişilik bölünmesi, yani psikolojik anlamda bir kişilik bölünmesi yoktur. Biz aslında bir benler koalisyonuyuz ama tek bir benlik algısı taşırız kendimizle ilgili. Bu, yaratılışımıza göre normal midir? Normaldir ama aşmamız gereken bir şeydir; bu nefsin bir sürecidir, nefsin bir sürecidir. "En kalp verici hâlden hâle çeviren Allah'ım, hâlimizi sabit kıl" derken kastedilen de o alt kademedeki nefsin bu hâlleridir. Etkilere karşı tepki üreten bir nefs düzeyi olduğu için, aslında bir merkezi, bir temeli yoktur.

Bazen deriz ki: "Ben aslında çok iyiyim ama insanlar beni bozdu" gibi. Peki o durumda kişi kendini korumuş olur mu? Sorumluluğa girmiyoruz; çünkü bu, dini bir mevzu olur. Şahsi fikrimi söylüyorum, müzakere etmek için söylemiyorum: bildiğimiz anlamda bu insan sorumlu değildir ama sonuçlarını yaşar. Sonuçlarını yaşar ama sorumlu değildir. Bu, şuna benzer: kendini beşinci kattan attığın zaman muhtemelen en basit ihtimalle zedelenirsin ya da kemiklerini kırarsın; ama bu, ayaklarının kırılacağının sorumlusu olduğun için değildir, sonuç öyledir. Dolayısıyla yaptıklarımızın sonucu vardır ama sorumlu olduğumuz için değil; çünkü bu düzeyde insan, gerçek şuura nispetle şuursuzdur. Ama şuursuz olman, sonucu olmadığını göstermez. Çocuk şuursuzca sobaya dokunur, onu yakar; ama sorumlu mudur? Değildir. Dolayısıyla bu düzeyde insan gerçek anlamda sorumlu değildir ama sonucunu yaşar. Yükseldiği zaman mı sorumlu olur? Evet, gerçek anlamda sorumlu o zaman olur.

Herkesin Sırayla Kral Olduğu Ülke

Hepsi, bunların hepsi kendilerine "ben" derler; hepsi kendilerini efendi olarak kabul eder, hiçbiri diğerini tanımayı istemez. Her biri bir süre başkan olur ve her şeyden bağımsız olarak istediği gibi davranır; sonradan diğerleri de bunun sonuçlarını ödemek zorunda kalabilirler. Bunlar arasında herhangi bir düzen yoktur, hangisinin kral olacağı belli değildir; bir an sonra bir başkası eline fırsatı geçirir ve öbürünü bertaraf eder. Bu tablo insanın bütün hayatı boyunca sürebilir. Herkesin beş dakika süreyle kral olduğu ve bu beş dakika içinde bütün krallık üzerinde istediği gibi davrandığı bir ülke düşünün — işte bizim hayatımız budur.

Mesela diyelim ki biz, bizi çok seven birisi olsun isteriz; diyelim ki bir-iki mizacındayız, çok seven biri ya da altı mizacında olabiliriz. Bizi çok seven biri olsun isteriz ve bizi çok seven birini gördüğümüzde hemen bağlanır, hemen evleniriz diyelim. Hâlbuki aslında onunla evlenen "X ben"dir; çok sevilmek isteyen ve o isteğini muhatabında bulan bir bendir. Ama içimizde başka başka benler de vardır; onlar bu kararın sonucunu yaşamak zorunda kalırlar. Bir şirket düşünün, o şirkette sabah kim erken gelirse o müdürlük yapmaktadır ve imzaladığı çeklerden şirket sorumludur.

Bundan dolayı insan şunu der: "Şimdiki aklım olsa bunu yapmazdım, ya da şöyle yapmazdım, böyle yapmazdım. Bunu ben mi yaptım, nasıl yaptım?" Evet, onu yapan, şu anda "bunu ben mi yaptım" diyen ben değildir; başka bir bendir. Dolayısıyla biz birçok farklı hâl yaşarız ve onları sürekli "bu benim" der, kendi benliğimiz olarak tanımlarız. Bu aslında bir yanılgıdır. Bazen bir benliğimize çok güçlü bir şekilde bağlanırız ya da onunla çok fazla özdeşleşiriz; ama aslında hayatımızın tümüne baktığımızda öyle bir ben yoktur ki bütün hayatı kuşatsın, onun yanında başka benler de vardır.

Bu düzeydeki insanın daimi ve değişmez bir beni yoktur. Her düşünce, her iç durum, her arzu, her duyu "ben" der; ve her defasında bu benin bütüne, bütün insana ait olduğu, bir düşüncenin, bir arzunun ya da bir nefretin bütün tarafından ifade edildiği sanılır. Mesela diyelim ki bir insanı seviyorsunuz, yanlış bir şekilde davrandı, çok net bir yanlış; dersin ki "seni sevmiyorum." O davranıştan evvel seven bir ben vardı, şimdi sevmiyor. Muhatap o yanlışından vazgeçtiğinde yine seviyorsun. Seviyor musun, sevmiyor musun? Hangisi aslında sensin? Aslında merkezi, asli bir benlik yoktur; hâllere göre, durumlara göre değişen arzular, düşünceler, duyumlar, duygulanımlar vardır ve biz hepsine "bu benim" deriz.

Mesela psikolojide şöyle bir şey vardır: eleştiri yaparken, örneğin çocuğu eleştirirken anneler, "bütün kişiliğini karalamayın, küçümsemeyin, davranışını eleştirin ama kişiliğine laf söylemeyin" derler. Şu davranışını ya da duygusunu eleştirebiliriz; ama "sen tembelsin, sen yaramazsın" diye bütün kişiliğini o davranışa indirgemeyin diye bir şey vardır. "Bu senin arkadaşının okuldaki kişiliği, yaşadığın sorun zaten sana sadece geç kalma muhabbeti" — "Evet, benim bütün kişiliğim ondan ibaretmiş gibi görülüyor, o beni rahatsız ediyor." Sadece o açıdan bakılıyor, bir ön yargı; "bütün eşittir geç kalan sorun" gibi, sen de onun o kimliği üzerinden muhatap alınıyorsun gibi olur. "Daha alttan aldım, önceden anlatmadım, yaklaşımda şöyle girdim, hep daha akılcı olmaya çalışıyorum ama o şeyden çıkamayınca damarım atlıyor" gibi.

İnsanın her düşüncesi, her arzusu bütünden tamamen ayrı ve bağımsız olarak belirir ve yaşar. Gerçek [öz benlik ise henüz bunların hiçbirinde değildir].

Öz Benlik ve Bediüzzaman'ın Sevgi-Nefret Sözü

Öz benliğimiz hiçbir zaman kendini ortaya koyamaz, zira o henüz farkında olmadığımız bir şeydir. Bu yüzden insan bu düzeydeyken tam bir ben sahibi değildir. Ama pek sık olarak birbirini hiç tanımayan, birbiriyle hiç irtibatı bulunmayan, hatta birbirine düşman olan, birbirini iten, birbiriyle çelişki içinde bulunan yüzlerce, binlerce bağımsız küçük ben vardır. Her dakika, her an insan "ben" demekte ve "ben" diye düşünmektedir; ve her defasında onun beni farklıdır. Şimdi bir düşünce, şimdi bir arzu, şimdi bir duygu, şimdi başka bir düşünce, ve sonsuza dek böyle devam eder. İnsan, bu düzeyde çokluktur.

Peki bunları neden farklı taraflar olarak düşünüyoruz, hepsi aynı değil mi? Çünkü aslında bunlar birbirine zıttır. Eşya için "bir tek" denir ama insan için bu denemez; çünkü insan hem kendi öz varlığında sarsılmaz, asli ve değişmez bir bene sahiptir — bizim öz varlığımız böyle bir niteliğe sahiptir — hem de biz o asli merkezi yitirdiğimizde çokluk hâline gelebiliriz.

Mesela Bediüzzaman şöyle bir ifade kullanır: bir insanda sevgi hakiki olduğunda, o insan nefret etmez; nefrete sebep olacak durumlarla karşılaştığında acır. Zıtlık içermez; normalde nefrete sebep olacak bir durumla karşılaştığında ondan nefret edemezsin, çünkü sevgi ve nefret bir insanda gerçek anlamda bir arada bulunmaz. Eğer sevgi hakiki olarak bulunuyorsa, nefrete vesile olacak şeyler acımaya dönüşür, bizde acıma uyandırır. Hakiki insanda bu anlamda zıtlık söz konusu değildir.

O zaman bir insan insanlardan nefret edemiyorsa, aslında karakter olarak biraz daha iyi biri mi demektir? — İyi ama burada nefsi nefret edemiyor durumda olabilir. Nasıl yani? Nefret etmekten nefis olarak rahatsız olabilir. Evet, ama bazı mizaçların nefrete daha az yatkınlığı vardır. Ama mesela göz ardı etme, yok sayma ya da sürekli eleştirme olabilir; nefretin değişik yüzleridir bunlar. Nefret temel anlamda yoktur ama olumsuz duygunun değişik yüzleri ortaya çıkabilir.

Sevginin Benlik ile İlişkisi

Mesela hümanizm de böyle bir şey mi? Evet, bir anlamda. Aslında hümanizm felsefe olarak başka bir anlamda bir şeydir ama şöyle bir örnek verelim: mesela kedi görünürde, normal şartlarda çok munis, sevecen bir hayvandır ama kuyruğuna bastığınızda sizi tırmalayabilir. Burada ne vardır? Bir zıtlık vardır. Ama gerçek insanda böyle bir zıtlık söz konusu değildir. Gerçek insan da savaşabilir, birisini öldürebilir; fakat nefret ederek öldürmüyordur, hiçbir zaman onu yok etme, öldürme arzusu taşımıyordur. O öldürme bir zorunluluğun sonucudur; kendisinde onu yok etmeye dair bir negativite yoktur. Mesela bunu şöyle düşünelim: bir aslan bir ceylanı avlarken ondan nefret etmemektedir, o bir işlev, kendi doğal işlevini görmektedir.

Ama mesela burada bahsettiğimiz zaten nefsin bir benidir. Aynı kişi, sevgi aldığı birini görüp evlenebilir; o farklı bir bendir. Peki diğeri bundan rahatsız olabilir mi? Evet, aynı kişinin bir başka parçası bundan rahatsız oluyor olabilir. Bir parçası mı istiyor olabilir? Yani neden farklı benlerden biri gibi olmasın?

Şöyle ifade edelim: bizde sevgiye neden olan şey nedir? Muhatabımızdan aldığımız şeydir. Muhatabından aldığın şeye bağlı olarak, senin sevginin ya da sevmemenin gerçekleşmesi, aslında senin asli bir niteliğin değil, ihtiyacın ya da beklentin nedeniyle oluşuyordur. Dolayısıyla burada benlik odaklıdır; o benliğin hoşlandığı bir şey olduğunda sever ve o ben ona gerçekten sevgi gözüyle bakar. Ama aslında geride başka benler de vardır ve onlar başka bir şeyden hoşlanmıyordur; hoşlanmayan benler daha farklı benlerdir. Yani seven benlik ile sevmeyen benliklerimiz aslında birbirinden farklıdır.

Ya da şöyle ifade edelim: bizde asli bir benlik olmadığı için, durumlara, olgulara ve dışsal tesirlere göre bizde sürekli farklı duygulanımlar, farklı düşünceler oluşur ve biz onlara "ben" deriz. Mesela deriz ki, kısa bir zaman içinde "ben seviyorum" ve "ben sevmiyorum." Ama gerçek bir benlik varsa, özde bir benlik varsa, senin sevgin hem muhatabının asli hakikatinedir hem de onun geçici tabiatının olumlu ve olumsuz özellikleri senin sevgini değiştirmez. Yani sen gerçekten asli olarak onu seviyorsun, hem kendi özünle seviyorsun hem de onun özünü seviyorsun. Onun geçici nitelikleri sende farklı duygulanımlar meydana getirmez; sadece sen onu görürsün, "şu hareketi yanlış, şu hareketi doğru" dersin. Ama sende meydana getirdiği tesire göre bir benlik oluşmaz.

Benlerin birbirinin yerini almaları ve üstünlükleri, tesadüfi olan dış tesirler tarafından yönetilir. İnsanda bu ben değişmelerini kontrol edebilecek asli bir otorite yoktur; zira en başta insan bu durumu fark etmemekte ve bilmemektedir. Daima çoğunlukla ya da en son bende yaşamaktadır. Doğaldır ki bazı benler diğerlerinden güçlüdür; benler rastlantıların gücüyle oluşurlar. Bir insanın kişiliğini oluşturan bütün benler dış tesirlerin sonucudur; her biri yeni dış tesirlerle harekete geçer ve dış tesirler tarafından kontrol edilir. İnsanın bu anlamda tek büyük bir ben sahibi olduğu söylenemez; birçok küçük bene bölünmüştür ve her ayrı küçük ben, kendini bütün adıyla çağırmaya, bütün adına hareket etmeye, anlaşmaya, anlaşmamaya, söz vermeye, kararlar almaya muktedir olarak görür.

Sabah Kalkma Örneği: Benler Arası Çatışma

Mesela diyelim ki bir benliğimiz der ki, ya da bir anda oluşmuş olan bir benlik der ki: "Evet, ben kendimi buna adadım." Fakat bir süre sonra bakarsın ki aslında kendini adamamış, öyle davranmıyor. Mesela diyelim ki bir şey yapacağına söz verirsin; aslında her şeye rağmen onu yapamıyorsundur, yapmayacaksındır da aslında. Bir neden olur ve o şeyi yapmaz.

Mesela diyelim ki sabah kalkmaya söz verirsin. Sabah kalkmaya söz veren benliğin ile kalkmamak isteyen benliğin aslında farklıdır. Diyelim ki rasyonalitenle, zihinsel merkezinle sabah kalkmaya söz verirsin; fakat içgüdüsel merkezinin, diyelim uyku rahatlığı ve keyfi, hiç de öyle sabah kalkmak istememektedir, umurunda bile değildir aslında sabah kalkmak. Farklı farklı benliklerin bizim içimizdeki işleyişi böyledir. Bunlar çoğunlukla birbirini tanımaz. Birbirini tanıdıkları zaman da savunma mekanizmalarıyla bu kabul edilebilir hâle getirilir. Bu durum, insanların niçin sık sık kararlar aldıklarını ve niçin ender olarak bunları uyguladıklarını açıklar.

Bir insan ertesi günden itibaren erken kalkmaya karar verir; bir ben ya da benler grubu bu kararı alır, ama kalkmak, bu karara tamamen karşı olan, hatta bunun hakkında hiçbir şey bilmeyen başka bir benin işidir. Doğaldır ki o insan sabahleyin uyumaya devam edecek, akşam yine erken kalkmaya karar verecektir. Bazen bu durum insan için hiç de hoş olmayan sonuçlar doğurur: tesadüfi küçük bir ben, bir şey için kendi kendine değil ama bir başkasına, bir an için sadece kibir saikiyle ya da şaka yollu bir söz verebilir, sonra ortadan kaybolur; ama bu olayda tamamen suçsuz olan öteki benlerin tümü, tüm hayatları boyunca bunu ödemek zorunda kalabilirler.

Peki ne yapacak, sabah kalkmak istemiyor ama akşamki karar da var; o karardan mı vazgeçecek akşamki ben? Zaten ikisinden biri olur; bir şekilde ikisi birden kalkamaz. İki benlik çatışır, ikisinden biri kazanır. Ya "artık karar vermeyeceğim" dersin, ya da o kalkmak istemeyen bene "kalkman gerekir" kararını empoze eder, onun istememesine rağmen kaldırırsın. Bir tarafıyla buna benzeyen, daha geniş bir şey de var; beklemek, bunu aşmak lazım, bir takım şeylerle uğraşmak lazım. Bu bir ortamda oluyor, sonra tekrar başa dönülüyor. Geç kalma olayında da öyle: çok iyi bir karar alırsın ama bir müddet, iki gün devam edersin, üçüncü günden sonra yine eskisine dönersin; çünkü o ben henüz bunu kabul etmemektedir. Bir süre bu şekilde uğraşırsın, belki bir ay boyunca uğraşır, kalkarsın; ama bıraktığın an o, tekrar kalkmamayı isteyecektir — ta ki huy hâline gelinceye kadar. O süreç kırk gün sürer diyorlar ama hiç belli olmaz.

Her küçük benin çekler ve akitler imzalamaya yetkili olması, bunların sorumluluğunu yüklenecek olan insanın, yani bütünün trajedisidir. İnsanların tüm yaşamları çoğu defa küçük tesadüfi benlerin imzaladıkları sözleşmelerin gereğini yerine getirme yükümlülüğüyle geçer. Yani hayatta bazı benliklerimiz bir karar verir, fakat bu karar yükümlülüğü ağır olan, sonuçları fazla olan bir karardır; ama bütün olarak o sorumluluğu çekmek zorunda kalırsın. Diyelim ki bir merak, uyuşturucu madde kullanmayı merak eder — bir ben merak ediyor. Başka bir ben der ki: "Tamam merak ediyorsun ama tehlikeli." Öbürü der ki: "Ama merak ediyorum." Diyelim ki onu denedi; belki uzun bir süre bunun sonucunu ödemek zorunda kalacaktır.

Mesela bir ben, zorlandığı hiçbir şeyi yapmak istememektedir, hiçbir zorluğa gelmemektedir; zorlandığı anda o şeyi bırakmaktadır ve bu ben hayatta ona sürekli bir şey ödetmektedir. Ama bir başka ben aslında başarmak istemektedir; bir şeyin üzerine gidip zorluğun üstesinden gelmek, o zorluğu yenmek istemektedir. Bu benler ya da ben grupları hayat boyu birbiriyle mücadele eder, çünkü ortada kral yoktur, efendi yoktur.

Peki herkesin mizacında daha baskın bir yön ve daha silik bir yön yok mu? Daha baskın bir yön vardır ama onun içinde de dinamik bir yapı vardır, yani tek renk bir şey değildir. Diyelim ki sekiz mizacındaki biri sürekli inisiyatif almak, sürekli öne çıkmak, sürekli mücadele etmek ister; ama başını belaya soktuğu zamanlar da olur ve bunun sonucunu ödemek zorunda kalır. Diyelim ki sana yapılmış bir haksızlığı muhatabına ödetmek istiyorsun, kavga ediyorsun ve kavga ederken öyle bir noktaya geliyorsun ki karşındakini yaralıyorsun. Bir benlik bundan memnundur, bir başka benlik ise bunun buna değmediğini düşünmektedir. Kişi o insanı yaraladıktan, hapse girdikten sonra "aslında yaptığıma değmiyordu, ne gerek vardı" der. Çünkü onu yapan ben, eğer çok iyi analiz edip çok iyi karar vermemişse, aynı durum tekrar olsa yine onu yapabilir.

Bazıları "pişman değilim, yine yapardım" der; peki o zaman yine o yapan ben mi, yoksa hakikaten bütün benler mi onu istiyor? Burada şu olur: kişi bazen bu birbiriyle muhalif olan benleri görür, fakat bunu bir zaaf olarak algılar ve kendine yediremez. Aslında içeride pişman olan bir ben vardır ama bunu ifade etmekten rahatsız olur, kendine yediremez ve der ki: "Bir daha olsa yine yapardım." Aslında bir başka beni "ne gerek var, yapmanın ne anlamı var, gereksiz bir şey, değmez" demektedir; ama bu iki farklı benliği kendi içinde görmekten rahatsız olduğu için bir tarafını susturur.

Mesela dediğim gibi biriyle tartıştım diyelim; aslında o tartışan benlik ile o tartışmaktan zevk alan benlik ayrıdır, ama başka bir benlik der ki: "Boşu boşuna tartışıyorsun, hiçbir anlamı yok, hiçbir sonucu da yok, gerek de yok." Ama bunu dediğin an ne olur? Hem kendi içinde çelişki yaşarsın, hem de bunu ifade ettiğinde muhatabın seni çelişkili görebilir.

Peki o karşı ses, farkındalığın eksik olması sebebiyle mi devreye girmiyor, ya da çok geç mi devreye giriyor? Diğer sesi duymuyordur çünkü öbürü onu ele geçirmiştir; o anda bir başka benliği fark etmiyordur, o an hâkim olan şeye tabidir kişi. Bir üst şuur farkındalığında bunlar zaten hadlerini aşmamaktadır.

Kişilik Bölünmesi mi, Nefsin Doğal Hâli mi?

(Kayıt burada bir süre için kesintiye uğramış olup, aşağıdaki bölüm aynı konunun devamı niteliğindedir.)

...bile getiren diğer benlerini yok etmek demek değil mi? Şimdi, gerçekten bir kişi belli bir benlik noktasında fikse olmuş olabilir ama bu çok da kolay mümkün olan bir şey değildir. Yani, evet, mutlaka onun karşı yönleri de vardır ama kişi onları küçümseyerek, önemsemeyerek devre dışı bırakabilir. Yani dışarıdan kişi tutarlı gözükür.

Diyelim ki bir insan çok ciddi olabilir ve "ben her zaman ciddi olacağım" der. Ama aslında içinde ciddi olmayan birçok benlik vardır; sadece sürekli onları tutar. Anlatabildim mi? Ve sen görünürde çok tutarlı bir yapı görebilirsin. Bunu yok saymayın, çünkü her insanda vardır; ortalama şuur düzeyinde olan bir şeydir bu. Her insanda böyle, işte çocukken şöyle, ya da "bu çabuk kızar, sert olur, şu olur, bu olur" diye farklı yönler vardır; bir tanesi daha çok öne çıkar.

Peki olması gereken, hedef nokta nedir? Yani Allah seni nasıl yarattıysa öyle yarattı; ideal bir model var, ona doğru yol almak mı? Yoksa kendi mizacının karakteristik özelliklerini kendi içinde mi geliştirmek? Mesela Hazreti Ömer'i örnek verecek olursak, o yine aynı sert mizaç ama o yönünü daha iyi bir yöne kanalize ediyor mu? Şimdi önce kişi kendi mizacında belli bir dengeyi sağlamalıdır; daha sonra o mizaç-üstü şuura geçer. Bu, daha üst bir nefs hâlidir.

Bununla ilgili şöyle örnekler verilir: Nasrettin Hoca'ya biri gelir, "turşu satıyor musun?" der. Ahırdaki eşek anırır, Nasrettin Hoca cevap veremez. Adam tekrar sorar, tekrar aynı şey olur. Nasrettin Hoca eşeğe döner: "Sen mi konuşacaksın, ben mi konuşacağım?" der. Çünkü aslında oradaki eşek henüz ehlileşmemiştir; asli benlik bir tavır takınmak istemektedir, fakat o asli benliğe karşı sürekli alt benlikler ve ben grupları kendilerini öne sürmektedirler. Burada aslında bir denge ve bir iç bütünlük söz konusu olmamaktadır.

Diyelim ki bazen öyle olur ki herkese karşı müsamahakâr, herkesi dikkate alan, herkese müsamaha gösteren bir tavrın olur; sonra yarım saat sonra biri sorar "kim bu içinden?" diye, çünkü o arada başka bir benlik hâli doğmuştur. Fakat gerçek anlamda kendi özüne varmış olan kişide böyle şeyler söz konusu değildir. Peki bu hiç mi olmaz, yoksa olur mu? Hakiki insanda hiç olmaz.

Şunu düşünün: bir köpek düşünün, sahibinin gözüne bakmadan havlamıyor. Ama bir de sahibine hiç bakmadan, olur olmaz her şeye havlayan bir köpek düşünün; ya da biri geçerken ona havlıyor, biri ona yiyecek verince hemen kuyruğunu sallıyor, başka biri geliyor yüzünü çevirince hemen yine havlıyor. Bu nedir? Sahibinden bağımsız olarak hareket eden bir köpektir.

Bir şey sorabilir miyim? Mesela altta kıskançlık yok diyelim; bu, derinde gerçekten vardır ama kişi onu bastırmıştır. Hayır, [asıl mesele bu değil]. Aslında oradaki şey şu: baskın olarak kullandığın yapı, o kıskançlığı o kadar taşımamaktadır. Yine var mı peki? Tabii, en derin anlamda yine vardır ama o çok faal olan bir şey değildir. Mesela diyelim ki altı mizacının yapısında kibirli olmak çok öne çıkan bir benlik değildir. Ama sekiz mizacında kibir çok çabuk öne çıkan ya da çabuk üreyebilen bir benliktir. Mesela diyelim ki sekiz mizacındaki bir insana, bir insan çok babacan davranabilir ama ona ters bir kelime söylersen, hemen kibirli bir benlik o anda ortaya çıkar. Ama diyelim ki bir başka mizaçta kibir taşıyan benliğin ortaya çıkma imkânı çok daha azdır; o yüzden o kadar ortaya çıkmaz. Bu, birçok geleneksel öğretide ifade edilmiş olan bir şeydir.

Atlı Araba Benzetmesi

Bu, geleneksel öğretilerde düzen olması ya da olmaması ile ilişkilendirilmiştir. Dikkat edin, bütün insani organizasyonlarda bir baş vardır — bir müdür, bir başkan — ve onun hiyerarşik yönetiminde bir şirket, bir organizasyon devam eder. Müdürsüz bir okul, muhtarsız bir köy ya da komutansız bir ordu düşünemeyiz. Aslında bizim şu anki durumumuz daha çok budur: bir komutan yoktur, bir müdür yoktur, bir başkan yoktur. Üç kişi bir araya gelince bir imam seçerler, ama bu geçicidir.

Mesela örnek vereyim: bir benliğimiz evleneceğimiz kişide şu özelliği arar, bir başka benliğimiz başka bir özelliği arar, bir başka benlik daha başka bir özelliği arar. Hangi özellik o an baskınsa, o durumda o kişiyle evlenirsin; hâlbuki bir başka benlik başka bir şey istemektedir. Dolayısıyla verdiğimiz kararlar hiçbir zaman bütünün kararı değildir; bütünün kararı için özün ortaya çıkması lazımdır.

Bu geleneksel öğretide şöyle ifade edilmiştir: bir atlı araba örneği verilir, belki bunu duymuşsunuzdur. Atlı arabada dört unsur vardır: arabanın kendisi (fiziksel olarak, tekerlekleriyle, donanımıyla araba), atlar, sürücü ve içeride de efendi, yani gerçek yolcu ya da gerçek yol alan.

Hiyerarşi nasıl kurulur? Gerçek içerideki yolcu, yani efendi, sürücüye "buraya gideceğiz" der. Sürücü bunu anlar ve dizginlerle kontrol edilebilen, daha önce eğitilmiş olan atları o istikamete doğru yönlendirir; araba da atlara bağlı olduğu için yol alır. Ama bu olmadığında, mesela sürücü o an kendi istediği bir yere gitmek istemişse, oraya gidilir; ya da atlar çok iyi bir yeşillik görmüşse, taze yem istiyorsa, sürücüyü dinlemez ve otlanmaya giderler; ya da araba doğru bir şekilde bağlanmamış, fiziki bakımı tam yapılmamışsa, atlar onu çektiği hâlde gerekli olan dengeli yolu alamaz.

Kişilik bölünmesi — aslında bu, bildiğimiz psikolojik anlamda bir rahatsızlık olarak kabul edilen kişilik bölünmesi değildir; bu, ortalama her insanın içinde taşıdığı bölünmedir. Peki bizimkinde efendisi olan bir bütünlük yok mu? Tabii ki var, ama kısmen. Şimdi bölünme var ki mücadele oluyor; bu mücadele kişiyi bütünselliğe ve birliğe götürebilir, ya da yanlış bir tarafın kazanmasıyla negativiteye de gidebilir. Burada bahsedilen şey, gerçek anlamda efendinin sürücüye, sürücünün atlara, atların da arabaya bağlı olduğu bir hiyerarşik düzende gitmesidir. Bu, gerçek insanın hâlidir.

Efendi kim oluyor? Efendi, burada gerçek anlamda ruhtur; ruhun da müteal olanla bağı vardır. Geleneksel öğretide anlatılan şudur: sürücü akıldır, atlar duygudur, araba da bedendir.

Bir Tablo Üzerinden Nefsin Mertebeleri

Bu, atlı araba resmi değil; şimdi başka bir resim gösterilecektir. Hadi bakın, acele etmiyoruz, siz de en küçük ayrıntısından bakın, acele etmiyoruz.

Ayaktaki bu, kadına mı ait? Değil, ayrı ayrıymış. Evet, hepsi aynı; bakış açıları farklı, değil mi, ama hepsi aynı. Bakın, dikkat edin, burada kuzu neye bakıyor? Aslında çocuğa bakıyor; çocuk onu kucaklamış, onu koruyor ama ona bakmıyor, o da daha yukarıya, bir şeye bakıyor. Bakacağız, onlar nedir diye. En üstteki de aslında onları hem kucağında oturtmuş, hem sarıp sarmalamış ve onları gözetiyor.

Müsaade istemeden söyleyeyim, bence bu ayakkabı ona ait. Şimdi burada tabii yapacağımız yorumlar var; evet, o iki ayaktan birinde ayakkabı var, biri ona ait değilmiş gibi duruyor. Şimdi burada ayakkabı yok, geride kaldığı için gölgede kalmış.

Bu resmin birkaç anlamı var, birkaç şekilde açıklanabilir. Bir yorumu şu: en üstteki, akıl merkezi; onun altındaki, kadın gibi görünen ise duygu merkezi. Çocuk, hareket merkezi. Kuzu da içgüdüsel merkezimiz. Kuzu içgüdüsel merkez olarak, yani hayvani yapıyı temsil ediyor; merkez de öne çıkmış olmuyor mu? Tabii, aslında alt merkezlerdeki hiyerarşi böyle olmalıdır: akıl, altında duygu, hareket ve içgüdü.

Daha başka bir yorum açısından bakalım: buradaki kuzu, insanın alt merkezlerinin tümüdür — akıl, duygu, içgüdü ve hareket; ve aslında bu bir nevi hayvani bir yapıdır. Bu olumsuz anlamda değil; etkilenimlerle yaşayan ve o etkilenimlerin sonucu olarak tavır sergileyen bir yapıdır. Çocuk, fıtri nefstir; yani aciz, hiçbir şeyi olmayan, hiçbir özelliği, hiçbir kaynak anlamında hiçbir değeri olmayan, yeni doğmuş bir çocuk gibi fıtri bir yapıdır. Bu doğal nefstir, yani fıtri nefs hâlimizdir.

Bu neye bakıyor? Müteal duyguya bakıyor. Onu kucaklayan ve ona bakan kadına dikkat ederseniz, orada bir bakış, bir duygu var; o kadın müteal duygudur, yani ruhun duygusudur. En üstteki de ruhun aklıdır. Hepsinde çok dengeli bir tebessüm, bir bakış, bir tavır var; işte düzen, gerçek insanda düzen böyle bir şeydir.

Bunu kim çözmüş, kim yorumlamış? Tabii bunu siz böyle yorumluyorsunuz; herkes normalde bunu böyle yorumlamaz, bilmiyoruz. İlk baktığımda, sevgiyi alma duygusunu hissettim; mesela kendimi kuzu gibi hissettim diyeyim, hiç öyle içgüdüsel bir şey değil. Tabii, zaten aslında fıtri hâlinde bu kuzu gibidir; yani olumsuz bir niteliği yoktur. İşte burada kuzuyla zaten sembolize edilmiş. Kuzu isterse bir şey yapmaz. Tabii, tabii, zaten kuzuyu kontrol etmek de kolaydır, kuzu olduğunda. Evet, bu fıtri insanın fıtri hâlini ifade ediyor.

Bunu kim çizmiş peki? Emin değiliz ama sanırım eski bir İtalyan ressam. Çünkü bunu çizerken — Freud, Freud şu şaldan bir akbaba çıkarmıştı, biliyorsunuz, bu meşhur bir yorumdur — akbabanın şekli, şalda, yani kadının sırtına doğru dolanan kumaşın içinde gizliymiş, güya o akbabanın başıymış; öyle bir şey çıkarmış. Neyse, o ayrı bir konu; bunu çizerken yorumlar yapılabilir. Şimdi şöyle diyelim: eğer bunu çizen insan gerçekten bilgelikle, hikmetle, hakikatle bir bağı varsa — kendisi bu hakikate ermemiş olabilir, fakat bir bağı varsa ve bunu o şekilde yapmışsa — dediğimiz yorum doğrudur. Zaten eski geleneksel sanatlarda hiçbir zaman bir şey tesadüfi olmaz.

Bu bilinçli olarak mı yapılmış, diye sorulabilir; bu çok zor bir soru, çünkü bu kadar tamamıyla bütünlüklü olması kolay değil. Tabii tesadüf de olabilir, fakat çok nadir olan bir şeydir; çok, çok nadir. Ressam bunu ilk aldığında mı hissetmiş, yoksa rüyada ya da bir mânevi hâlde mi gösterilmiş kendisine? Olabilir tabii.

Ben burada buna ilk baktığımda mesela annelik duygusunu çok hissettim. Mesela bu, en üstteki, kızına çok büyük bir şefkat gösteriyor — o da torun oluyor — ona yoğun bir şefkat içinde. Ortadaki de annesinin kucağında ama çocuğuna o duygusallığı çok fazla veriyor. Çocuk olayın farkında değil, o da sevgiyle, kuzuyla ilgileniyor; bir masumiyet var, bu sadece bir masumiyet ve sevgi iletimi.

Tabii, zaten dedik ya, fıtri insanda o hayvani yön kötü, olumsuz bir yön değildir. Dikkat ederseniz orada çocuk ayağını kuzunun boynuna koymuş; bu tam bir kontrol ama — dikkat edin — öyle bir kontrol değil; tahakküm içeren, kuzunun karşı çıktığı, kaçındığı, çocuğun da zorla baskı uyguladığı bir tahakküm değil. Bir doğal hiyerarşiyi anlatıyor. Anlatabildim mi? Şimdi burada iki türlü açılım yaptık; tek bir anlamı yok.

Özet: Alt Merkezler, Fıtri Nefs ve Müteal Boyut

Alt merkezler olarak analiz ettik: en üstteki, akıl merkezi, yani rasyonalite; sonraki, duygu; çocuk, hareket merkezi; kuzu, içgüdü merkezi. Bir başka açılım ve yorum daha yaptık: kuzu tümüyle alt merkezleri tanımlıyor, yani duygu, akıl, içgüdü ve hareketi; çocuk fıtri benliği temsil ediyor; kadın gibi olan, müteal duyguyu, yani ruhun duygusunu; en üstteki de müteal aklı, ruhun aklını temsil ediyor.

Nefs — fıtri nefs, ama daha kirlenmemiş olan nefs; fıtri diyoruz yani, asli hâldeki. Kuzu da kötü değil, kirlenmiş değil zaten; doğal olduğunda, hiyerarşinin en altında ama doğal hâlinde.

Fıtri nefs ile kuzunun ilişkisi nedir peki? Fıtri nefs bu yapıyla ve ona bağlı [bir yapıdır]. Mesela fıtri nefs rasyonaliteyle [özdeş değildir]; rasyonalite ona verilen bir araçtır. Kuzuda zaten fıtri nefs var mı? Hayır, kuzu fıtri nefs değildir. Rasyonalite merkezi, duygu merkezi aslında bizim benliğimiz değildir; hakiki insanda fıtri nefsin kendisiyle özdeşliktir.

Hakiki insan burada kim? Çocuk, burada hakiki insanın nefsini temsil ediyor; kadın, hakiki insanın ruhunu; en üstteki de hakiki insanın aklını temsil ediyor. Kuzu ise tamamen makine boyutundaki, insana verilmiş olan alt merkezleri temsil ediyor. Kuzudan sonrakiler ise tamamen ruhaniyet boyutundakiler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok (metinde doğrudan alıntılanan bir Kur'an ayeti geçmiyor; yalnızca Bediüzzaman'a atfedilen bir söz ve Nasreddin Hoca fıkrasına gönderme yapılıyor) --- ---