İyiliği Kendine Mal Etmek
Kısa Özet
Sohbette insanın olumlu özelliklerini kendine mal edip bunun üzerinden bir “hak ediş” hikayesi kurduğu, bunun da sürekli şikayet, alınganlık ve mağduriyet duygusuna yol açtığı anlatılıyor. Hz. İsa’nın “bana iyi deme, iyi Tanrıdır” sözünden hareketle, iyiliğin kaynağının insan değil Allah olduğu, insanın sadece “vesile” olduğu vurgulanıyor. Bir anne sütünü, bir yardımseverliği “ben yaptım” diyerek sahiplenmenin aslında Allah’tan geleni gasp etmek olduğu; kötülüğün ise insanın bu iyiliği engelleme imkânından kaynaklandığı anlatılıyor. Sohbet, “karşılık beklemiyorum” diyen bir benlik ile beş dakika sonra “bunu hak etmiyor muyum” diyen başka bir benliğin çelişkisine dikkat çekerek, cennetin aslında “kendini hatırlama” hali olduğu fikriyle derinleşiyor.
Öne Çıkan Vurgular
- “Bana iyi deme, iyi Tanrıdır” — insan iyiliğin kaynağı değil, ancak vesilesidir; iyiliği engelleme özgürlüğü vardır ama iyiliği yaratma gücü yoktur. - “Ben bunu hak ediyor muyum?” sorusuyla başlayan her değerlendirme, kişiyi bitmeyen bir şikayet ve mağduriyet hikâyesine sürükler. - Cennet bir yer değil, kendini hatırladığın bilinç halidir; kendini unuttuğunda cehennemdesin.
Giriş: Hak Ediş ve Alacaklı Benlik
Evet, hoş geldiniz. Bugün konuşmayı düşündüğüm, tasarladığım şey insanın olumlu bazı özellikleri kendine mal edip bunların üzerinden kendini haklı -daha doğrusu hak sahibi- iddia etmesi ve artık hikayenin bir yerden sonra sürekli insanlardan ve hayattan alacaklarınız üzerinden işlemesi. İnsan zihnini biraz gözlemlediğinde hayatında -tırnak içinde- hak etmediği, hak edip de gerçekleşmediğini düşündüğü birçok şey bulabilir. Ve zihnimiz çoğunlukla bunlarla meşgul olur. Hatta bazılarımızın zihni o kadar meşgul olur ki sürekli zihninde bunlar dönüp dolaşır. Bunlar siteme dönüşür, öfkeye dönüşür, alınganlığa dönüşür, mağduriyet hikayesine dönüşür ve bunun arkası asla gelmez. Dolayısıyla insanoğlunun aslında kendi kendini kısıtladığı, kendine bir hapishane olarak ördüğü bir alandır burası.
Hatta bugün böyle bir arkadaş “hak ediş” kavramını çok kullandı. Bununla ilgili sanal medyada da birçok şey görebilirsiniz. Hak etme ile ilgili, yaşanan olayların sürekli bir sebep-sonuç ilişkisi şeklinde işlediği ile ilgili birçok doğru yanlış bilgiye rastlıyoruz.
İnsan Niye İyi Olmalıdır?
Ben bu konuya şuradan giriş yapacağım: İnsan niye iyi ve doğru olur sorusu üzerinden. Ben niye doğru olmalıyım veya niye doğru davranmalıyım? Bir insan niye doğru davranır, niye iyilik yapmalıdır, niye iyi olmalıdır? İyi olmak zorunda mıyım, iyi olursam ne olacak, kötü olursam ne olacak gibi sorular aslında bugün işleyeceğimiz konunun zihnimizde açılması için önemli sorular. Bunları kendinize sormanızı öneririm.
Ben niye dürüst davranıyorum, samimi davranıyorum, merhametli, şefkatli, yardımsever davranıyorum diye sormamız uygun olacaktır. Çünkü bunun arkasından vereceğimiz cevap aslında fıtratımızda durup durmadığımızı da bize gösterecektir. Aslında insan niye iyi davranır, niye iyi ve doğru davranmaya çalışır sorusunun cevabı şudur en basit haliyle: Çünkü insanın fıtratı buna kodlanmıştır ve bunu gerektirir. Ama aynı zamanda fıtratınızdan çıkma, fıtratınızdan uzaklaşma potansiyeline de sahipsiniz. Zaten insanı bu noktada birçok negatifliğe, eksiğe, yanlışa götüren şey de bu potansiyeldir.
Ama biz farkına varmadan iyi, doğru ve güzel davranmayı ya çevremizden bir onay, ilgi, takdir almak, veyahut da gelecekte bunların karşımıza olumlu bir şekilde çıkacağı -eğer bu dünyada çıkmazsa öbür dünyada çıkacağı- gibi mutlaka bir sonuç, bir ödül, bir karşılık beklentisiyle yaparız. Daha doğrusu buna evriliriz; bir yerden sonra yapıp ettiklerimiz benlik tarafından bir beklentiyle birlikte işlemeye başlar. Hatta “ben iyi bir insan olmak istiyorum” beklentisi bile, bahsettiğimiz beklentilerin en hafif olanıdır, en makul gibi görünenidir. Çünkü kendiniz orada “ben iyi bir insanım” hikayesini üretirsiniz.
Kedi Örneği: Hikaye Üretmeyen Doğallık
Hep kediden örnek veriyorum. Bir kedi yavrularını emzirdiği zaman, beslediği zaman, hatta onları hayatta tutmak ve beslemek adına çok büyük bir gayret gösterip bir deri bir kemik kaldığı zaman, “ben iyi bir anneyim, fena değil, dört tane de yavru büyüttüm” diye bir hikayeye sahip değildir, değil mi? Ama insanoğlunun böyle hikayeler üretme potansiyeli vardır. Ve maalesef insanoğlu bunları sanki bir insani yücelikmiş gibi zannediyor. “İnsanız biz” diyor, “biz kedi değiliz ki” diyor. Aslında keşke bu düzeyde kedi olabilsen, sonra insan olmaya doğru yükselebilsen. Çünkü o hikayeyi ürettiğin anda aslında o kediden de aşağıya düşüyorsun. Çünkü bir hikayenin tutsağı oluyorsun ve artık orada doğal olarak o şeyi yapan biri olmaktan çıkıyorsun. Zihnin bilinçli veya bilinç dışı bir şekilde bir beklentiyle işliyor.
O yüzden insan niye iyi olmalıdır, niye doğru olmalıdır? Çünkü doğası bunu gerektirir. Tek cevabı budur. Bu cevaba ulaşıncaya kadar -tabii bu cevabı vermek, dilinizle bu cevabı ifade etmek veya “evet aslında öyle” deyip bırakmak değil- gerçekten içinizde iyi, doğru ve güzeli sahiplenmeyen, “bu benimdir” demeyen, “ben dürüst bir insanım, ben merhametli biriyim, ben insanlara kaba davranmam” diyen bir benlik olmayana kadar farkında olma çabası içinde olmalısınız. İçeride bunu sahiplenen veya bununla övünen, kıyaslama yapan (“Allah’a şükür ki ben senin gibi kaba değilim”), elinden dilinden iyi doğru ve güzel bir şey çıktığında bunu sahiplenmeyen bir noktaya gelinceye kadar, tırnak içinde söylüyorum, nefsinizi temizlemek zorundasınız. Çünkü bunlar nefsin kirleridir.
Hz. İsa’nın Sözü: “Bana İyi Deme, İyi Tanrıdır”
Daha önce de ifade ettiğim gibi, bunun en kısa ve öz ifadesini dile döken kişi, görünür ve yazılı metin olarak tarih boyunca her zaman bunlar vardır, Hazreti İsa’nın sözüdür. Bir adam Hazreti İsa’ya gelir ve der ki “ey iyi olan muallim, bize öğret.” O durur ve şu cevabı verir: “Bana iyi deme. İyi Tanrı’dır.” Bu çok kısa, çok öz ama çok hayati ve merkezi bir bilinçtir. İyi olan ben değilim, iyi olan Tanrı’dır. Tanrı’nın iyiliği sende gözükür, senin buna açıklığın ve duyarlılığın ölçüsünde gözükür.
Bakın bunu diyen bir insan hiç kimseye karşı bir alınganlık, bir hesap içinde değildir. Hayatınızdaki şikayet modlarınızın veya alınmış durumların veya haksızlığa uğradığınız hissinizin atmosferine bir bak; orada mutlaka alacaklı bir benlik vardır. Alacaklı olduğunu düşünen bir benlik vardır. Onu iptal etmediğiniz müddetçe -niye iptal ediyoruz peki onu? Çünkü o sahte bir şeydir. Bakın bu çok önemli, yani suni bir tevazuya çağırmıyorum, buradaki söylemimiz suni bir tevazu değil, “estağfurullah” demek değil. Gerçekten iyinin, güzelin sahibi Allah’tır. Benim bunda hiçbir dahlim yoktur. Benim pozisyonum, insan olarak, iyilik, güzellik ve hayrı geldiği gibi kabul etmek veya geldiği gibi kabul edememek, veya geleni gasp etmek -yani kendime mal etmek- ve onun üzerinden kendime mal ettikten sonra da bundan dolayı ilgi, onay, takdir beklemek. İnsanın egosunun fonksiyonu bu gibi problematik şeylerdir.
Gasp Etmek: İyiliği Kendine Mal Etmek
Ya Allah’tan gelene kendini kapatır, ya Allah’tan geleni gasp eder, “benim” der: “Ben iyilik yaptım, ben yardım ettim, ben korudum kolladım, ben sahiplendim, ben samimi davrandım, ben uyumlu davrandım, ben o kadar samimi, iyi, dürüst davrandım ki şunu hak etmiyorum.” Bakın böyle bir cümlenin başı nedir aslında? Allah’tan gelmiş olan bir şeyi gasp etmektir. Sen en başta bir şeyi gasp ediyorsun, “bu benimdir” diyorsun. Akıl senin, bilgi senin, merhamet senin, yardımseverlik senin, şefkat senin, koruyup kollama senin -hep sen yapmışsın. Nasıl oluştu bu? Allah’tan sana geleni gasp ederek oluştu. Sahibi yok ya, Allah demiyor ki “bu benim.” Onu senin anlaman gerekir. Ama “benim” dersen Allah tepene bir taş atmıyor, seni susturmuyor. Sen diyorsun ki “benimdir, ben merhamet ettim, ben şefkat gösterdim, ben sahiplendim, ben koruyup kolladım, ben iyi davrandım.” Dediğinde bir şey olmuyor, sadece bir cehaletin tuzağına düşüyorsun.
Peki bunun sonucu ne oluyor? Bunun sonucu o imajı korumak oluyor birincisi. Sürekli o imajı korumak zorundasın. Birisi senin o imajına eleştiri getirdiğinde ne olur? İmajın sarsılır. Diyelim ki sen diyorsun ki “ben diğergam davrandım, ben fedakar davrandım”, biri de sana diyor ki “sen bencilsin” veya “fedakar davranmadın.” O zaman ne oluyor? İmajınız, kendinizle ilgili sahte algınız etkileniyor, yara alıyor, rahatsız oluyorsunuz. Elinizde de sahte bir meşrulaştırıcı zemin var: “Ben bunu hak ediyor muyum?” Hayattaki en büyük tuzak. İnsanlardan, hayat sürecinden karşılaştığınız şeyleri “ben bunu hak ediyor muyum” diye başlayıp ele alırsanız başınız beladan kurtulmaz, zihniniz bu yükten asla kurtulmaz. Ben bunu hak ediyor muyum? Ego zaten şunu diyor: Hak etmiyoruz. E madem hak etmiyorum, niye oldu? İşte insanlar kıyaslamaya başlar, hikayeniz bitmeyecektir.
Fıtratın Hakkını Vermek
O yüzden Allah insanlara bu yeryüzünde fıtratlarına uygun davranma sorumluluğu vermiştir. Senin hakkın bu -fıtratının hakkını vermektir. Sen fıtratının hakkını vermek ile sorumlusun, bu kadar. Oraya nokta koymak zorundasın. Peki ben fıtratının hakkını verirsem onlar da verecek mi? Bu senin alanın değil. Bunu düşünmeye başladığın andan itibaren yanlış bir yere girmiş olursun. Mesela ben bir anne baba olarak fıtratımın gereğini yerine getirdim, peki çocuklarım da bana saygılı veya bana karşı duyarlı olacak mı? O senin alanın değil. Hatta eğer olgunlaşırsan bu aklına bile gelmeyecektir. Yani zihninde böyle bir soru bile üremeyecektir. Bakın oraya kadar yol almanız gerekir. Bir şey yaptınız, fıtratınızın gereği olarak yaptınız. “Ben yaptım” hikayesinden de kurtulduysanız, o zaman “o da şöyle davranacak mı o da böyle davranacak mı” sorusu aklınıza bile gelmez.
Soru: Fıtratının İyi Olduğunun Farkına Nasıl Varıyorsun?
*Soru:* Hocam mesela fıtratınızın iyi olduğunun farkına nasıl varıyorsun? Çünkü hayatta bazıları fıtratının iyi olduğunun farkına varıyor, onu Tanrı’ya bağlıyor. Öbürü de farkına varmıyor, zalim olabiliyor, zorbalık yapabiliyor. Buradaki ölçü ne? Tamam fıtratımıza dönmemiz gerekiyor, ama hangi yöntemlerle?
*Cevap:* Yaradan insanın fıtratını insana iki yolla hatırlatır. Birisi içindeki sahte benlikleri görerek, o sahte benliklerden ayrışarak, en son fıtratla baş başa kalırsın. Fıtratın senin temel zeminindir. Mevcut sahte benlikler eğer bir gecekonduya benzetilecek olursa, o gecekonduyu kaldırdığın zaman geriye orijinal doğal zemin kalacaktır. Aynı zamanda bunun bir tadı da vardır, bir işareti de vardır: O insandaki dinginliktir, huzur hissidir. Mesela bir şey söylediğinde bir bak, içinde bir huzur, bir dinginlik mi var, yoksa bir kaos, gerginlik, tepkisellik mi var? Kibir gösterdiğinde orada bir dinginlik, bir huzur, bir içsel varlık tatmini mi var, yoksa başka bir hikaye mi dönüyor?
Aslında Yaratıcı insanın fıtratını hatırlaması için, neyin fıtri neyin değil olduğunu anlaması için, insana bir içsel tat imkanı vermiştir. Yani “bu şey fıtrat” diyebileceğin, “şu şey de fıtri değil” diyebileceğin, psikolojik ve spiritüel anlamda bir fark etme melekesi vermiştir. Tabii ki bunu anlamak ve fark etmek de bir süreç gerektirir, çünkü biz o tadı kaybetmişiz. Bu birincisi.
Peygamber, Din, Fıtrat Aynı Şeydir
İkincisi de, peygamberler ve gerçekten peygamberleri dosdoğru takip eden insanlar üzerinden biz fıtratı okuyabiliriz. Onlar da bize fıtratın kodlarını fark ettirirler. En başta Peygamberimiz -çünkü aslında peygamber, din, fıtrat aynı şeydir aslında. Peygamber o fıtratın bir insan hayatına yansımış halidir. Kur’an o fıtratın yazılı hale gelmiş halidir. Dolayısıyla aslında bunlar birbirinden ayrı değil. Dinin aslında maksadı kişiyi fıtrata döndürmektir. Din, peygamber noktasında canlı bir örneklikle ve metinle kişiyi o fıtrata çağırır. Ve bize şu uyarıda bulunur: Fıtratının farkına vardığın ölçüde kendini anlamış olursun, fıtratının farkına vardığın ölçüde dinin ne demek istediğini ve Allah’ın sana ne kadar büyük bir imkan tanıdığını fark etmiş olursun.
Hep örnek veriyorum: Bazı canlıların tabiatlarında fıtrata dair birçok örnek görürsünüz. Mesela ağaçlar bir örnektir. Yaradanın onların üzerinden verdiği nimeti sahiplenmezler değil mi? “Ben verdim, ben besliyorum seni, ben olmasam ne yapacaktın” gibi bir tavır sergilemezler. Bu bazı hayvanlarda da vardır, özellikle evcil hayvanlar dediğimiz hayvanlarda daha çok gözükür. Hani bir inek size “ben sürekli sana süt veriyorum” demez. İnsanın farkı nedir? İnsan Allah’ın onu ne şekilde kullandığının bilincinde olabilecek bir varlıktır. Ama o bilincinde olma imkanı doğru kullanılmazsa ve hedefinden, amacından saparsa, o zaman Allah’ın senin üzerinden ortaya çıkardığı şeyi gasp etme ihtimalin vardır, “bu benimdir” deme ihtimalin vardır.
Emanet Ayeti ve Yerler-Gökler
İşte Allah’ın insana emanet olarak bir şeyleri vermesi ve bunun da bilincinde olma imkanını vermesi -“bak sana bir şeyleri emanet ediyorum, aynı zamanda bunun da bilincine vardırıyorum”- demiş, bundan yerler ve gökler kaçınmıştır. Neden? Çünkü doğru kullanılmadığında sizin üzerinizden ortaya çıkan şeyleri gasp etme, onları kendinize mal etme, onların üzerinden alacak hesabı üretme ihtimaliniz vardır. Peki bu neye yol açar? Bu bugün görebildiğiniz mevcut birçok psikolojik probleme yol açar. Hepimiz az çok şikayetçiyiz değil mi muhataplarımızdan? Bunun altında ne yatıyor? Hak ettiğin şeyi bulamadığına inanmak yatıyor. Onun altında ne yatıyor? Bir şeyi kendine ait görme hissi yatıyor değil mi.
Anne-Süt Örneği: Nimeti Gasp Etmek
“Ben bunu hak etmiyorum” diyorsun. Niye? “Ben dürüst davrandım, ben merhametli davrandım, ben şefkatli davrandım, ben fedakarlık yaptım, ben iyi niyetli davrandım” deyip bunların üzerinden bir hikaye üretiyorsun. Sonra diyorsun ki “ben böyle davrandığıma göre bir şeyleri de hak ediyorum.” Bu hikayeyi kim üretiyor? Bunları kendine mal eden benlik üretiyor. Bir şeyi kendine mal ettiğin anda ayağına prangayla bağlanmış demektir. Artık sen bu hayatta -bir anne olarak, ya bir baba olarak, ya bir eş olarak, bir arkadaş olarak- ya kaybedersin. Neden? Çünkü bir benlik seni kendi hikayesine inandırır, seni kendi hikayesinin tuzağına düşürür. Ve bundan o kadar şüphe etmezsin ki, sana bunu hatırlatanları bile reddedersin. “Ne alakası var” dersin.
Mesela şöyle düşünün: Biri size diyor ki “iyi olan sen değilsin, iyi olan Tanrı’dır; merhametli olan sen değilsin, merhametli olan Tanrı’dır; besleyip büyüten sen değilsin, besleyip büyüten Allah’tır” -ki Kur’an’da geçer, “O seni yedirir içirir.” Ama sen diyorsun “olur mu, ben anne olarak süt verdim, süt içirdim.” Ama şunu düşünmezsin: Verdiğin sütü acaba sen mi oluşturdun? Yok. Sen mi bu sistemi kurdun? Yok. Bak hiçbirinde basit bir akıl bile yürütsen bilirsin ki ne bu sütü nasıl üreteceğimi biliyordum ne içine ne katacağımı biliyordum değil mi? Hiçbir şey bilmiyorsun. Allah’ın verdiği bir şeyi egonun tutunduğu -bakın bir şey var burada, çok üçkağıtçı bir noktası var. Ama diyor “istesem emzirmeyebilirdim” diyor. Bakın oradan girip “istesem emzirmeyebilirdim, o zaman emziriyorsam hak sahibiyim.” Çok ince bir tuzak bu, kişi farkına bile varmıyor.
Ben çok insanla bu konuyu müzakere ettiğimde önüme çıkan en temel şey budur. Mesela diyorum ki “yardım eden sen değilsin” ama diyor “yardım etmeyebilirdim” diyor. İşte o bahsettiğimiz bilgenin dediği, nefsin mahiyeti -kötüye kullanıldığında mahiyeti şudur- Allah’tan geleni, Allah’tan gelene kendini kapatmasıdır. Sen Allah’ın sana verdiği merhameti göstermemekle Allah’tan gelene reaksiyon göstermiş oluyorsun, Allah’tan geleni itmiş oluyorsun. Bu da kötülük oluyor.
İyilik Allah’tan, Kötülük Nefistendir
İşte o yüzden iyilik Allah’tan, kötülük nefistendir. Evet Yaradan eğer izin verirse -izin vermezse onu bile yapamazsın. Eğer izin verirse, iyiliği engelleme imkanını sana vermiş. Ama iyiliğin kaynağı olma imkanını sana vermemiş. Kalbine sevgi, şefkat, merhamet, sorumluluk duygusu, edep, dürüstlük idraki vermeseydi bunları yapamazdım. Ama bunları verdiği halde yapmama imkanına sahipsin. O zaman insan iyilikte pay sahibi değildir ama kötülüğü yapma imkanı barındırır. O yüzden “ey insan” diyor o bilge, “sen övülmeye, ilgi ve övgü almaya ve kendinden kaynaklanan bir iyilik algısına düşmemelisin.”
Teşekkürü Hak Etme Yanılgısı
Yani çok insanda şu yok mu arkadaşlar? Maalesef neredeyse %99.99 “hak etmiyor muyum?” diyor. “Ben bu kadar şunları şunları yapmışken şunu hak etmiyorum. Bir teşekkürü bile hak etmiyor muyum?” Diyoruz değil mi -en düşük düzeyi söylüyorum. Teşekkürü hak etmiyor muyum? “Tabii ki hak ediyorum” diyorum değil mi, ego düzeyinde böyle diyorum. Halbuki hayır, benim “teşekkürü hak etme” diye bir kavramım yok. Teşekkür etmek karşıdaki insanın fıtratının gereği olan bir şey; benim hak ettiğim bir şey değil, muhatabımın fıtratının gereği olan bir şey. Ben muhatabımın fıtratının gereğini yapıp yapmadığıyla ilgilenmiyorum, o onun alanı. Bakın bu iki yaklaşım ne kadar büyük bir fark oluşturuyor: Biri seni özgür kılıyor, biri seni tutsak ediyor. Birinde hikayeler üretiyorsun, büyük bir alacak hikayesi üretiyorsun; birinde özgürsün, kafanda hiçbir insana iyilik yaptığınla ilgili bir hikaye yok.
Mesela zihninizi gözlemleyin bakalım: Hiç kimseye iyilik yapmadınız -bak dürüstlük, doğruluk, adalet, merhamet, samimiyet, vefa, ince davranış, nezaket, bunların hiçbirini sen yapmadın. Bir bakın, içinizde bir şey rahatsız oluyor mu? Oluyorsa, onu gözlemlemek durumundasınız. “Evet ben hiç kimseye iyilik yapmadım, hiç kimseye herhangi bir olumlu davranış sergilemedim. Benim üzerimden bunlar gerçekleşti ama ben sahibi değilim.” O yüzden gerçek iyilik senin içinde olan ama senin içinde olmadığın iyiliktir.
Gerçek İyilik: İçinde Olan ama İçinde Olmadığın İyilik
Bu noktaya gelmediğimiz müddetçe benliklerimiz bizi sürekli meşgul edecektir, sürekli bize hikayeler anlatacaktır. Biz de böyle tatlı tatlı onların hikayelerini dinleyeceğiz: “İşte ben böyle davrandım, o böyle davrandı. Ben böyle bir yaklaşım sergiledim, o böyle bir yaklaşım sergiledi.” Bunu ister anne olarak, ister baba olarak, ister arkadaş olarak, ister çocuk olarak her yerde üretmeye yatkın bir zihnimiz var. Bu sahte bir zihindir, bu zihnimizin bize ürettiği sahte hikayelerdir. Bu hikayelere karşı dikkatli olmak zorundasınız. Biri tarafından aldatılıyorsunuz. Peki niye aldanıyorsunuz? Çünkü o benlik diyor ki “iyilikler senindir; kötülük yapmışsan da bir sebebi vardır.” Sizi orada yumuşatıyor, bir de elinize iyilikleri veriyor, değil mi? İyi bir şey yani, tırnak içinde.
*Katılımcı:* Hocam mesela şöyle düşünün, bir uçağın yazılımı var, o yazılımda otomatik pilotta uçuyor. O zaman bizim de bir yazılımımız varsa, o zaman burada kesinlikle özgür irade yok, insanın bir iradesi de yok. Yani o yazılıma göre farkına varıp yaşıyoruz. Bize ait hiçbir iyilik yok, irade de yok.
Uçak Yazılımı Örneği: Özgür İrade
*Cevap:* Var olanı size sunuyoruz, onu da tam ve isabetli atıyoruz. İradeniz var mı? İradeniz iyiliği, güzelliği ve hayrı üretmekte değil; buna engel olmak veya olmamak, bunu gasp etmek veya sahibine bırakmak konusunda bir irade. Bakın içeride bir ego var, “ben özgürüm” diyor. Bir dur, bir bak bakalım özgürlükten ne anlıyor bu benlik aslında. Hani sanki istediğini yapmak gibi bir hikayenin üzerinden özgürlüğü anlıyor. Halbuki insan bu düzeyinde mutlak bir özgürlüğe tabii ki sahip değil; böyle bir kavram sadece mutlak varlık olan Tanrı’ya aittir. Tanrı mutlak özgürdür. Hatta o bile -tırnak içinde deyim yerindeyse- kendine ait bir yasası vardır. “Allah rahmeti kendine yazmıştır” gibi Kur’an ayetleri geçer.
Dolayısıyla önce şuna bakacağım: Bir, insan özgür mü yaratılmış? Belki de özgür yaratılmamışız; farz et ki Allah dedi ki “ey insanlar siz özgür yaratılmadınız.” Sen de buna itiraz eden bir mekanizma var mı yok mu, önce ona bakacaksın. İki, özgür irade varsa bunun sınırları nedir? Mesela ben iyiliği yaratma gibi bir özgür iradem var mı? Yok. Geleni kabul edebilirim.
Vesile Olmak: Bardak Örneği
Bakın “vesile” kavramı da dikkatle kullanılması gereken bir şeydir. Çünkü “ben de vesile oluyorum, ben olmasam bu iş zor olur” gibi nefsin bir payı anlamında vesileyi kullanamayız. Basit anlamda vesile şu bardağı düşünün: Bana bu bardakla çay geliyor ama bu bardak çaya bir şey katmıyor, değil mi? Çaydan bir şey de almadığını kabul edelim -ama alma ihtimali var- ama çaya bir şey katmıyor. Dolayısıyla vesile olmak budur: Senin hiçbir dahlin yoktur, tırnak içinde söylüyorum, hiçbir payın yoktur. Eğer illa “benim payım olsun” diyorsan, kötülükte payın olabilir, negatiflikte payın olabilir. Bakın alttan alta bir benlik bundan rahatsız oluyor arkadaşlar, dikkat ediyor musunuz? Her birimizin benlik dünyasında böyle bir damar vardır -o da sahte bir şeydir- “benim de bir payım olsun kardeşim” diyor. Çünkü neden? Çünkü eğer yoksa payı alacağı da yok, alacak hesabı da yok. Kime hesap soracak? “Senin için bunları yaptım” diye nasıl başlayacağım bir cümleye? Başlayamayacaksın. Başlaman için ne lazım? Pay sahibi olman lazım.
O yüzden içeride bu hakikate karşı neyin tetiklendiğini de görmeye ihtiyacımız var. Hatta bir bilge der ki, “nefsime bu dersi verdim, nefsim de dedi ki o zaman ben hiçbir şey yapmayacağım. Hiçbir şey yapmamam da kötülük.” Çünkü Allah’tan sürekli sana bir şey geliyor, sen “hiçbir şey yapmayacağım” diyerek aslında geleni ters yüz ediyorsun. Bakın benlik bu kadar üçkağıtçı ve uyanık olmaya çalışan bir şey. Hani “senin iyilikte payın yok” deyince, “ben de bir şey yapmayacağım” diyor. Siz daha uyanık olmalısınız o benlikten. Ve aslında iyilikte hiçbir payınızın olmadığını idrak etmenin sizi ne kadar özgürleştirdiğini fark edin. Ne kadar özgür bir bilince, ne kadar özgür bir zihne sahip olursunuz, yaparken hesap yapmazsınız, “yaptıktan sonra bakalım o ne yapacak, benim kıymetimi anlayacak mı” -mesela bu da ne kadar cahilane bir şeydir. “Benim kıymetimi anlayacak mı, farz et ki anlamadı, ne oldun, kıymetsiz biri misin?”
Karşılık Beklemeyen Cümlenin Tuzağı
Mesela bir insanın bunu kendisine sorması gerekir: Ya bunu kim söylüyor, “benim kıymetimi anlayacak mı”, farz et ki anlamadı, sana ne anlatıyor o sahtekar benlik? Senin kıymetini anlamadı, kıymetsiz mi oldun? Bundan sonra doğru davranmayacak mısın, adil davranmayacak mısın, merhametli davranmayacak mısın? Sen niye o zaman böyle davranıyorsun? Tırnak içinde insan bir karşılık da bekliyor. Ama başka zamanda şunu diyorsun: “Bence bir karşılık beklemiyorum.” O yüzden bu cümleyi dikkatli kullanmak gerekir: “Ben hiçbir karşılık beklemiyorum.” Çok büyük bir cümledir; söylediğinizin altında kalırsınız, çünkü o noktaya gelmek bir bilinç gerektirir. Yoksa “ben hiçbir karşılık beklemiyorum” diye bir benlik sizi uyutur, öbür benlik de alttan alta karşılık hesapları yapar. Ama bir benlik de “ben hiçbir karşılık beklemiyorum” -bak dikkat et, hikayeyi üreten benliklerin farkında ol. Onların farkında olursan onların üzerinde çalışabilirsin, ama onların üzerini örtersen onların üzerinde çalışamazsın.
O yüzden her zaman şunu unutmayın: Anne de olsanız, baba da olsanız, en samimi arkadaş dost da olsanız, “karşılık bekleyen bir şey var mı?” sorusunu kendinize sorun. Ve ilk vereceğiniz cevap da şu olsun: “Var, şu anda var.” O anda size yok gibi görünüyorsa bile ona aldanmayın, en azından şunu söyleyin: “Var olabilir, buna karşı uyanık olmalıyım.” Eğer bu bilinçli olursanız, o başını çıkardığında onu teşhis edebilirsiniz. Ama ben öyle insanlar görüyorum ki, diyelim ki eşinden veya çocuğundan şikayet ediyor: “Hocam ben hiç kimseden bir şey beklemiyorum, beklentisiz yapıyorum” diyor. Beş dakika sonra, fazla geçmiyor, “ama böyle yapılır mı hocam, ben bunu hak ediyor muyum” diye başlıyor. İki cümleyi al yan yana, birbiriyle çelişkili. Ve sen bunu, nasıl bir hipnoz altındaysan, nasıl bir tırnak içinde büyüye kapılmışsan -bu ego büyüsüdür- bu ego büyüsü tarafından nasıl büyülenmişsen, bu iki cümle arasındaki çelişkiyi görmüyorsun. Muazzam bir yanılgı, muazzam bir çelişki. Ama o çelişki sana görünmüyor.
Cennet: Kendini Hatırlamak
*Soru:* Hocam, bunların farkına varmak insanı cennetleştiriyor mu yani mutlu ediyor mu? Cennet farkına varmak olamaz mı yani?
*Cevap:* Şöyle düşünüyorum: Yaptığınız hiçbir şeyi kendinize atfetmeyin, işte özgürleşiyorsun dediniz ya orada, aslında cennet senin kendini hatırladığın bilinç halidir. Kendini hatırlamaktır. Cennet, kendini hatırladığında cennetlisin; kendini unuttuğunda cehennemdesin. Kendini hatırlamanın cenneti, bir yer, mekan, ortam, şartlar değildir. Kendini hatırlama mekansız ve zamansızdır. Kendini hatırladığında cennettesin, orada hiçbir hikaye yoktur, hiçbir hikayenin ortaya çıkmadığı bir durumdur. Neden? Çünkü gerçek kendin hikaye üretmez, gerçek kendin herhangi bir hikayenin nesnesi olmaz. O yüzden ona eşlik eden varlık ve bilinç hali diyebiliriz.
Dolayısıyla kendimizi hatırlamamızı engelleyen bu benliklere karşı dikkat etmeliyiz. Zihnimiz ne kadar bunları üretirse, onlara karşı “bunu onaylamıyorum, ben böyle bakmıyorum” demeyi öğrenmek durumundasınız. Ama bunu bir papağan gibi tekrar etmek anlamında değil, bilinçli bir şekilde. “Ben hiçbir iyiliğin öznesi değilim” -iyi dikkat edin, olmadığınızı zaten göreceksiniz. Hangi iyiliğin kaynağına baksanız siz değilsiniz. Dolayısıyla egonun bu noktada alacak hesaplarından vazgeçmesi zordur, çünkü bütün alacak hesaplarımız buradan başlıyor. Hiç kadın hiç erkekten, hiç erkek hiç kadından alacak hesabı yapamayacak; hiç anne evladından, hiç baba evladından alacak hesabı yapamayacak, tabii ki -ama bundan kim rahatsız olacak?
Halbuki bu ne kadar özgürleştirici bir şey, değil mi? Hiçbir kedi gördünüz mü, yavruları gittiğinde oturup “işte böyle nankör” desin? Hiçbir kedi “nankör yavrularım” der mi? Demiyor. Neden? Çünkü onda böyle bir hikayenin üremesine yol açacak bir cehalet imkanı yok. Bakın akıl demiyorum -biz buna hep “insanda akıl var o yüzden” deriz. Hayır, insanda akıl olsa bunu demezdi zaten. İnsan cahil olabilme potansiyeline sahiptir; o cehaleti fark etmemiz gerekiyor. O cehaletten kurtulduğumuz zaman özgürleşeceğiz. Ve o cehaletin bütün unsurları fark edildiğinde, bütün hikayeler çözüldüğünde bir bakacaksın ki, aslında benim bir sorunum yokmuş: “İşte arkadaşım beni görmüyor, eşim benim farkımda değil, benim kıymetimi bilmiyor” -hepsi patır patır dökülecek, sahte çünkü, hiçbirinin gerçekliği yok.
Bakın hiçbir şey değişmediği halde siz özgürleşebilirsiniz. Özgür olmak için bir şeye ihtiyacınız yok. “Ah bir babam beni takdir etseydi, ah eşim beni anlasaydı” -bu hikayelere gerek olmaksızın anında kendinizi hatırlama imkanına sahipsiniz. Ama bunu hatırlamak için bunun üstünü örten o sahte hikayeleri bırakmalısınız. Tabii şunu da bırakmalısınız: “Bunca yıl ben bu sahte benliklerle niye yaşadım ki, keşke yaşamasaydım.” Bunu da bırakmalısınız, çünkü bu da sahte bir şey. Yüz yıl cehalet içinde olsak, bu sahte benliklerle yaşasak, bir an kendimizi hatırlasak hiçbir kaybımız yoktur. Neden? Çünkü gerçek kendilik zaman üstüdür; aslında senin olduğun şeydir. Ve o anda bunu idrak ettiğinde, yani gerçek kendini idrak ettiğinde, ebedi şimdilik içinde olursun. Geçmişin yoktur, herhangi bir gelecek hikayesi de yoktur. Ve bu senin aslında kendi miracındır -seni gerçek anlamda öz varlığına dair idrakinin açıldığı andır. Ve o an seni gerçek kendine götürür.
Hz. Asiye ve Habil Örneği: Öldürülemeyecek Varlık
Bunlar hepsi aslında tek bir nokta gibidir. Ve o zaman anlarsın ki beni bu kadar psikolojik rahatsızlıkların, problemlerin, memnuniyetsizliklerin, gerginliklerin, mahrumiyet hislerinin, mağduriyet hikayelerinin içinde tutan şey sahte düşünce ve duygulardan ibaretmiş. Yani aslında sen farkına varmadan kendi kendine zulmetmişsin, ama o benlikler sana sürekli zalimin dışarıda olduğunu göstermiş. Dışarıda zalim yok mu? Tabii ki var ama ben niye kendimi mazlum olarak algılamışım? Hep örnek veriyorum: Firavunun karısı Hazreti Asiye kendini böyle mağdur, mazlum olarak mı algılamış? Hayır. Bu Firavun’un zalim olmadığını göstermiyor.
Tıpkı Habil-Kabil kardeşlerin tutumu gibi. Ne diyor? “Sen bana elini kaldırsan da ben elimi kaldıracak değilim.” Yani ben senin öldürmenle ölecek biri değilim ki, ben senin fiilinle ortadan kalkacak bir varlık değilim ki, değil mi? Biri sizi fiziksel olarak, bedensel olarak öldürebilir. Ama siz onun o tutumu ile ölen biri olarak mı kendinizi algılıyorsunuz? Hani bir bilgeye sormuş bir batılı: “Şu an başınızı bir kılıçla bedeninizden ayırsam veya beyninize bir tabancayla bir mermi sıksam ne olur?” “Çok bir şey olmaz, bedeni bırakır giderim” demiş. İşte bu özgürlüğe sahip olabilir insan. Bu, kastettiğimiz şey bir pasiflik, bir kayıtsızlık, bir umarsızlık değil. Burada kastedilen şey: Sen biri tarafından öldürülebilecek bir varlık mısın?
Hz. Ebu Bekir’e Söylenen Söz: Hüzünlenme
İşte peygamberin o mağarada Hz. Ebu Bekir’e söylediği şey de bu anlamda anlaşılmalıdır: “Hüzünlenme, Allah bizimledir.” Yani biz hakikatte yakalanacak bir varlık değiliz, biz öldürülecek bir varlık değiliz. Allah bizimle, biz de onunlayız. Allah seninle, sen de onundaysan, sen kimden kıymet bekliyorsun acaba? Kimin anlamaması seni bu kadar rahatsız ediyor? Kimin anlamaması, kimi rahatsız ediyor içeride?
Mesela hiç kimse bu dünyada seni anlamasa, içeride ne tür bir hikaye dönüyor? Hiç buna baktın mı? “Hiç kimse beni anlamıyor” -ne kadar ilginç bir deneyim. Ama içeride böyle kendini anlatmak derdinde olan bir ego varsa: “Kendimi anlatmalıyım, anlaşılmalıyım, anlaşılmazsam olmaz. Biri benim yazdıklarımı okumazsa olmaz” dersen, “biri beni mutlaka anlamalı” dersen, ve seni her zaman anlayan Allah’ı da unutursan, bunun adı dilde cehalettir değil mi? İstediğin kadar bunu edebileştir, istediğin kadar buna süslü kelimelerle anlam vermeye çalış -“anlaşılmayan insan koskoca kalabalıkların içinde yapayalnız hisseder kendini” falan diye hikayeler üretirsin. Herkes de “ne güzel yazmış, hakikaten öyle” falan. İnsan öyle hissediyor diye ortak hipnoza yakalanarak, birbirimizi hipnotize ederek o hikayeyi devam ettiririz.
Ya da Allah’ın uyandırma mesajını doğru bir şekilde algılarsın ve bütün o benliklerin hikayelerinden, bütün o benliklerin rüyasından uyanırsın. O benliklerin rüyasından uyandığında da gerçek kendini hatırlamış olursun, kimseyle bir derdin olmaz, sürekli seni dışa yönelten o benliklerin hikayesi artık bitmiş olur.
Allah ile Aranıza Giren Benlikler
Ve o zaman Hazreti İsa’nın dediği gibi, “Tanrı’nın krallığı içinizdedir.” Tanrı’nın krallığı nedir? Gerçek kendinizdir. Gerçek kendiniz, Allah’a ait olan varlık -birincisi- gerçek varlığı idrak edersin, o Tanrı’nın krallığıdır. Ve sen o krallıkta derin bir huzur ve itminan içinde yaşarsın. O yüzden Tanrı’nın krallığı dışarıda değildir. İsa’nın öğrencileri bir gün herhalde bıkmışlar ya da anlamamışlar; Hazreti İsa’ya demişler ki “Tanrı’nın krallığı, Tanrı’nın krallığı diyorsun, nerede Tanrı’nın krallığı?” O da demiş ki “Tanrı’nın krallığı içinizdedir.” Sen onu keşfettiğin zaman, bütün dünya sana karşı olsa, sen asla kendini yalnız hissetmezsin, asla böyle bir algın olmaz.
O yüzden Allah ile aranıza bu anlamda hiç kimse giremez aslında. Ama siz zahiri bir algıyla “Allah ile kul arasına kimse giremez, giremez” diye böyle dış dünyada bir şeyler arıyorsunuz da, Allah ile aranıza öyle benlikler girmiş ki hiçbirinin farkında değilsiniz. Sonra da diyorsunuz ki “Allah’la arama kimse giremez.” Allah’la arana o kadar çok giren var ki, hepsi de senin ürettiğin. Ve farkında olursan da hepsini sen iptal edebilirsin.
“Allah’tan bir alacağı olmayan” mesela -Allah’tan alacaklı bir benliğiniz Allah’la aranıza girmiyor mu? Sürekli bazen onun sesini duymuyor musunuz? “İşte merak etme, Allah sana hak ettiğin şeyi verecek.” Halbuki Allah sana hak ettiğin sonsuz bir şey vermiş. Sen küçücük bir hikayede “Allah sana hak ettiğin -tırnak içinde- ruh ikizini verecek, bilmem neyi verecek, Allah sana hak ettiğin şu imkanı verecek” diye seninle Allah’ın arasına giriyor. Halbuki Allah sana diyor ki “ben sana şah damarından daha yakınım.” Sen diyorsun ki “şunlar olunca kendimi manevi olarak daha iyi hissedeceğim.” Şimdi bu Allah’la senin arana girmiş olmuyor mu? “Şöyle bir imkana kavuşayım, beni seven, beni anlayan bir insan bulayım, maneviyatım o kadar iyi olacak ki” diyorsun. Bu seninle Allah arasına girmiyor mu? “Allah sana şah damarından daha yakınım” derken, o benlik sana bambaşka bir hikaye anlatmıyor mu acaba?
Ve bu kimin tarafından üretilmiş? Bakın asla hiç kimseyi suçlamayın -bu insanların, başkalarının suçsuz olduğu anlamına gelmiyor. Benim işim değil başkalarını suçlamak. İçeride biri başkalarını suçlarsa buna karşı uyanık olmalıyım. Kimseyi suçlamakla ben kendimi bulamam, benim işim bu değil. Kimseyi suçlamayacağım -anne, baba, eş, dost, arkadaş, ilkokul öğretmenim falan hiç kimseyi suçlamanıza gerek yoktur. Herkes kendiyle Allah arasında ne varsa bunu ona bırakın. Sizin işiniz başkaları değildir, sizin işiniz kendinizi bulmaktır. Ve kendinizi bulmakla sizin aranızda hiçbir engel yoktur. Ama içinizde size birçok alacak hikayesi üreten, birçok hak-haksızlık hikayesi üreten ve sizi bunlarla meşgul eden bir şey var. Bakın ben size “haksızlık yapılmamıştır” demiyorum, “sizin ilgi alanınız bu değildir” diyorum. Sizin ilgi alanınız Allah’ın size verdiği hakkı yerine getirmektir. Allah beni özgür biri olarak yaratmışken ben bağımlı oluyorum. Allah bana büyük bir kıymet atfederek yaratmışken, en güzel kıvamda yaratmışken, “acaba beni kim anlayacak, kim onaylayacak, kim kıymetimi anlayacak” diye düşünüyorum. Bu nasıl bir şeydir? Kastettiğimiz şey bu. Yoksa tabii ki dünyada, hayatta yanlış yapan, kötülük yapan, zulmeden insanlar vardır.
Kapanış: Kötülüğe İyilikle Karşılık
Bakın zaten zulüm, adaletin sahte bir benlik tarafından örtülmesinden kaynaklanır. O yüzden kötülüğün, zulmün, negatifliğin varlığı yoktur, gerçek bir varlık barındırmazlar. O yüzden sevgi varlıktan kaynaklanır ama nefret varlıktan kaynaklanmaz; iyilik varlıktan kaynaklanır ama kötülük varlıktan kaynaklanmaz. O yüzden siz varlığa doğru bir yolculuk yapmak durumundasınız, ki o varlık içinizdedir.
O yüzden Hazreti İsa’nın deyimiyle “size kötülük yapanlara iyilik yapın” der. Bu aptalca bir polyannacılık değildir. Bu şu demektir: Birisi varlığını unutarak kötülük yaptıysa, siz varlığınızı hatırlayarak iyi olun. Başkasının varlığını unutmasından kaynaklanan kötülük, sizin de varlığınızı unutarak kötülük yapmanıza sebep olmasın. O yüzden kötülük yapmak varlığından uzaklaşmak demektir, varlıktan uzaklaşmak demektir. O yüzden biz iyilikte, güzellikte, hayırda kalacağız ama asla bunu sahiplenmeden yapacağız. Sahiplendiğiniz an tuzağa düşmüşsünüz demektir.
Evet. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Şuara Suresi: 79) — “O bana yedirir ve içirir” - (Ahzab Suresi: 72) — Emanetin göklere, yere ve dağlara sunulup insanın onu yüklenmesi - (Tevbe Suresi: 40) — Peygamberin mağarada Hz. Ebu Bekir’e söylediği “hüzünlenme, Allah bizimledir” - (Kaf Suresi: 16) — “Biz ona şah damarından daha yakınız”