Hiçbir Şeyin Arayışında Olmamak

Kısa Özet

Sohbette, “hanginiz daha güzel davranacak” mealindeki ayetten yola çıkılarak insanın bu dünyada bir şey biriktirmek, sahip olmak veya başarmak için değil, güzel davranışı ortaya çıkarmak için var olduğu anlatılıyor. Hz. Peygamber’in Hira’ya çıkışının ve Ebu Süfyan’ın “ne istiyorsun” sorusuna verdiği zımni cevabın, hiçbir maddi veya psikolojik arayışın izini taşımadığı vurgulanıyor. Sahte benliğin bedene ve psikolojiye oturtulmuş bir “kendilik” olduğu, gerçek aydınlanmanın “aydınlanmak isteyen benliğin ortadan kalkmasıyla” mümkün olduğu anlatılıyor. Sohbet, “La ilahe illallah”ın kendini hiçbir şeyle değil yalnızca Allah’la tanımlamak olduğu ve iyiliğin kaynağının insan değil Allah olduğu fikriyle derinleşerek, kurban ve hac ritüellerinin de “Allah’a ait olanı Allah’a vermek” anlamına geldiği vurgusuyla kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Hz. Peygamber’in hayatında hiçbir maddi, toplumsal veya psikolojik “arayış” izi yoktur; Hira’ya çıkışı bir şey aramak için değildir. - Gerçek aydınlanma, “aydınlanmak isteyen benliğin ortadan kalkmasıyla” mümkündür — hiçbir benlik aydınlanamaz. - İyilik, güzellik ve hayrın kaynağı Allah’tır; kusur, eksiklik ve hata insana aittir — bunu tersine çevirmek (iyiliği kendine mal etmek) kişiyi kendini bulmaktan alıkoyar.

“Hanginiz Daha Güzel Davranacak” Ayeti

Kur’an’da bir ayetle başlayalım: “Hanginiz daha güzel eylemde bulunacak, bu ortaya çıksın diye sizi bu hayatta yaşatıyoruz” mealinde bir ayet vardır. Ya da yanlış hatırlamıyorsam: “Allah ölümü ve hayatı yarattı, ta ki hanginiz daha güzel eylemde bulunacak.” Ne hikmetli bir ayet. Burada dikkat ederseniz, dünyada bir şey biriktirmeye, bir şeye sahip olmaya, ilişkiler inşa etmeye, bir başarı elde etmeye, bir sürücüye ulaşmaya dair bir ifade yoktur. “Hanginiz daha güzel davranacak, kendiniz daha iyi, güzel ve doğru davranacak.” Aslında bu insanoğlunda var olan bir imkandır. Bu dünya aslında bu imkanın açığa çıkması noktasında insanın önüne konulmuş bir imkanlar alemidir.

Fakat biz bunu çoğunlukla unuturuz ve çok kısa bir zamanda kişiliğimizin kalıpları ve kişiliğimizin arayışları, arzuları, beklentileri bunun yerine geçer. Örneğin sevinmek isteriz, başarmak isteriz, etkili olmak isteriz, güçlü olmak isteriz, bilmek isteriz, hakim olmak isteriz, sükunet veya huzur ararız, kendimize göre bir arayışımız olur. Bunun gibi mizaç ve kişilik yapımıza göre birçok farklı arzunun, arayışın, beklentinin içine gireriz. Ve hayatımız bir anda bambaşka bir formata bürünür, bambaşka bir şekil alır. Hatta bazen o kişilik mekanizması o kadar güçlü bir şekilde kendimizi kendimiz gibi zannettirir ki, onun çıkmazlarını, onun problemlerini kendi problemlerimiz olarak görürüz. Çünkü bazen kişilik mekanizmamız ne aradığını da bazen unutur veya ne araması gerektiğini de kaçırır. Veya aradığı bir şeyin aradığı bir şey olmadığını anlayıp, “aradığım bu da değilmiş, o zaman başka bir şey arayayım” diye bir başka şeyin arayışına girer. Ve hayat o şekilde bir süreç izler.

Fakat şu noktaya hiçbir zaman kolay kolay gelemeyiz: Ben bu dünyada bir şey aramaya mı geldim acaba? Bir şey bulmaya mı geldim daha doğrusu? Bir şey arayıp bulmak için mi bu dünyadayım? Yoksa bu bir yanılsama mı, bir aldanış mı? Mesela kutsal metin bize çok güçlü bir şekilde bu dünyada bir arayış içinde olmadığımızı söyler. Bir şey aramak için gelmedik aslında. Böyle bir ifade yok. Bu bizden menkul bir ifade. “Hep bir şey arıyorum, bir şey arıyorum” diyen içimizde bir şey var. Onu fark etmediğiniz müddetçe o “bir şey arayan”ın peşinde olacaksınız. Zaten en temel yanılsama insan için aslında budur. Eğer bundan şüphe etmezseniz, o sizi kendi arzuları, hayalleri, ihtiyaçları, beklentileri çerçevesinde bir yaklaşımla oyalayacaktır. Onun ilgileriyle ilgileneceksiniz, onun korkularıyla hayatı yorumlayacaksınız, onun beklentileriyle bir hayat algılayacaksınız. Ve ondan hiçbir zaman şüphelenmeyeceksiniz.

Peygamberin Hira’daki Arayışsızlığı

Mesela dikkat edin, peygamberin zaman zaman hatırlattığımız bir şey var: Peygamber Hira’da ne arıyordu? Yani dünyadaki bir arayışla ilgili bir şey mi vardı? Peygamber Mekke’deyken, kırk yaşına kadar ne arıyordu ki -tırnak içinde- bunaldı da veyahut arayışını gerçekleştiremedi de Hira’ya çıktı? Ne arıyordu, bir şey var mıydı? Aradığını düşündüğümüz bir şey var mı mesela? Benim aklıma bir şey gelmiyor. Normal şartlarda, zahiren bakacak olursak, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış -bunları peygamberin bilinci olarak söylemiyorum, bu bizim baktığımız pencereden- bulunduğu toplumda saygı duyulan, iyi niyetine, dürüstlüğüne, güvenilir olduğuna dair ortak bir kabul olan, evlenmiş çocukları olan, çok iyi anlaştığı, çok sevdiği bir eşi olan bir insan, değil mi? Hani “sevgi arıyordu” diyemiyoruz. “İyi bir evlilik yaşayamamıştı, onun boşluğu vardı” -böyle bir şey diyemiyoruz. “Başarılı olmak istiyordu, başarmak istiyordu ama bir türlü arzu ettiği başarıya ulaşamadı” -böyle bir şey de yok. “Güçlü olmak istiyorum, hakim olmak istiyorum” -buna dair de bir şey yok.

Hatta çok ilginçtir -emin değilim, zannediyorum Ebu Süfyan’ın o çağrıda güzel işlenmiştir.

Ebu Süfyan’ın Sorusu: Ne İstiyorsun?

“Ne istiyorsun?” Ebu Süfyan, Ebu Talip kanalıyla Hazreti Muhammed’e bir değerlendirme noktasında bir soru sorar: “Ne istiyorsun?” Hatta der ki, “bak, ticaretimize ortak olmak istiyorsan bunun bir yolunu bulalım; güzel bir kadın beklentin varsa genç ve güzel bir kadın bulalım; Mekke’nin idaresine ortak olmak istiyorsan Mekke’ye ortak edelim. Ne istiyorsun? İstediğin bir şey varsa niye bu kadar çatışıyoruz, niye böyle bir ikilik ortaya çıktı, niye böyle bir problem yaşıyoruz, ne gerek var bunlara?” Ne istiyorsun? Bu önemli bir sorudur. Çünkü dikkat edin aslında buradan ne çıkıyor? Peygamber hiç böyle şeyler istememiş veya buna dair bir şeyi yok. İktidara ortak olma, maddi olarak herhangi bir şeye sahip olma -herhangi bir şey yok. Bu çok önemlidir bakın.

Hani biz böyle bir soruyla karşılaşsak ne deriz, bunu da kendimize sormaya ihtiyacımız var: İçimizde bu hayata ve kendimize nereden bakıyoruz? Buna dair içimizde ne var? Hiçbir maddi dünyaya ait bir şey olmuyorsa, biri ne için o zaman çaba gösteriyor veya neyin arayışında herhangi bir çaba içindeyse -ki işte Hira’ya gidiyor, orada bazen günlerce kalıyor. Bakın bunu kafanızda peygamberlikle bağdaştırmayın, bu fıtri bir şey; peygamber oraya peygamber olmak için çıkmalı diye bir şey de yok. Herhangi bir manevi paye kazanmak için de yapmadı. Hani çünkü arayışı dünyaya bir misyonla gelmek gibi bir şey de değil.

Hani günümüzde çok böyle tasavvuf, maneviyatla ilgili şeyler var; herkes tırnak içinde makam mevki elde etmek istiyor, herkes güruh sahibi olmak istiyor, herkes tırnak içinde aydınlanıp birilerini aydınlatmak istiyor. Böyle bir şey de yok peygamberde. “Bak işte gereken çabayı gösterdim, fakra erdim, kendimi buldum, Allah da bana vazife verdi, hadi bu konuda sizi aydınlatayım” gibi bir şeyle de inmiyor dikkat ederseniz.

Kalk ve Uyar Ayeti: Misyon Beklentisi Yok

Hatta Kur’an’da ayet der ki “kalk ve uyar” -yani insanları bu konuda uyar. Aslında peygamberin bizim zihnimizde bazen zannettiğimiz gibi “ben peygamber olayım, insanları irşad edeyim” gibi bir şeyi de yok. Hatta dikkat edin bazı insanlarda bu vardır mesela -o yüzden piyasaya çok Mehdi çıkar, İsa çıkar, Mesih çıkar. Kimler öyle olur? Onlar toplumu aydınlatmak hevesindedirler, öyle bir arzuları vardır derinde, ve bir kısım negatif etkilerle de kendilerini Mehdi, Mesih, kurtarıcı falan zannederler. Peygamberde böyle bir durum da aslında yok. O ilk mesajı aldığında hemen insanlara “ben koşarak inip ey insanlar, ben bir mesaj aldım, hadi gelin” diye bir şeyle görmüyoruz. Bakın bu da çok önemli ve anlamlıdır. Ayet geliyor, “kalk ve uyar” diyor ve o istikamette peygamber uyarma vazifesi yüklenmek için o uyarıda bulunuyor.

Dolayısıyla bakın, ben kendi şu anki bilincim üzerinden ne arıyorum? Kutsal metin bana ne diyor? Bu ayrımı düşünmek durumundayız. Çünkü bizi sürekli arayışa sokan sahte bir şey vardır. O sahte olan şey -ister buna benlik diyelim, ister kendilik algısı diyelim- aslında kendini eksik hissediyor. Çünkü o üretilmiş bir şey. Şu anki mevcut benlik algınız üretilmiş bir şeydir. Kim tarafından üretilmiş? Biz tarafından üretilmiş. Bir şeyi kendimiz zannetmişiz.

Sahte Benlik: Bedene ve Psikolojiye Oturtulan Kendilik

Bakın, ben yeme ve içme ihtiyacı olan bir bedene sahip olabilirim, ama ben kendimi beden olarak tanımladığımda bunu ben yapıyorum. Sevmek, sevilmek doğal bir şey olabilir ama “ben sevilmezsem ölürüm” demek başka bir şeydir. Veya “ben sevilmeden, başarılı olmadan veya güçlü olmadan yaşayamam” dediğimde bu sahte bir şeydir, aldatıcı bir şeydir. Yaratıcı insanı böyle bir varlık olarak yaratmamış. Peki neden bu noktaya geliyoruz? Çünkü kendimizi unutuyoruz arkadaşlar, kendimizi unuttuğumuz için bu noktadayız.

Ama kendimiz dediğimiz şey asla düşünerek tanıyamayacağınız, tanımlayamayacağınız bir şey. Düşünerek keşfedeceğiniz, bulacağınız bir şey değil. Ama o şey ne ise, o kendilik, gerçek kendimiz -biz onu unutmuşuz, farkını kaybetmişiz. Onun yerine ne geçmiş? Psikolojik kendilik geçmiş -psikolojik benlik de diyebiliriz buna, sahte benlik de diyebiliriz. Bakın psikolojimiz sahte değildir, bedenimiz de sahte değildir. Fakat bunların üzerine kurduğumuz benlik sahte bir şeydir. Bunu ayırt edelim. Benlik veya ben idraki, kendilik idraki asla bedene ve psikolojiye oturtulamayacak bir şeydir. Ve biz bunu yapmışızdır -yaptığımız şey budur aslında. Kendiliği almışız, nereye konumlandırmışız? Bedene ve psikolojik boyuta konumlandırmışız. “Ben nasıl biriyim” dediğimde ürettiğim cümleler, kavramlar ya bedensel ya da psikolojik niteliktir. Sahte olan bu kendiliktir; yoksa beden sahte değildir, beden bedendir, vardır, onun kendine göre bir mekanizması, ihtiyaçları vardır. Psikolojik düzeyde düşünebilme, duygu oluşturabilme ve hareket edebilme kabiliyetlerimiz de vardır, bunlar sahte değildir. Sahte olan şey bunların üzerinden kendini tanımlamaktır, bu fonksiyonların üzerinden kendini tanımlamaktır.

Mesela düşünmek doğal bir faaliyettir ama “her şeyi bilmeliyim” -bu sahte bir kendiliktir. “Bütün bilgilere sahip olmalıyım” -bu sahte bir kendilik algısıdır. Duygular doğaldır, her türlü duyguyu deneyimleyebilirsiniz. Fakat o duygular üzerinden kendinizi tanımladığınızda kendinize haksızlık etmiş olursunuz. Bütün hassas nokta dediğimiz şey buraya dayanır: Kendini bilmek. Ama kendini bilmek için kendinin yerine koyduğun şeyleri keşfetmen gerekir.

Diyetisyen Hikayesi

Benim çok hoşuma giden bir hikayedir, basit bir şeydir ama anlamlıdır. Adam fazla kilo almış, biraz diyetisyene gitmiş. Diyetisyen demiş ki “şunları şunları yiyeceksin.” Adam demiş, “bunları yemekten önce mi yiyeceğim, yemekten sonra mı yiyeceğim?” Yemek değişmiyor yani, o alıştığı şey değişmiyor, öyle bir şey aklına bile gelmiyor. İşte bizim de durumumuz bu. Biz o kadar tasavvuf, maneviyat, hakikat kavramları… gırla değil mi, artık onlardan kaçamıyoruz. Her yerde hakikat arayanlar, hakikatin peşinde olanlar var. Hemen hakikati hakiki olmayan bir şeyle arıyor. Hakikati sahte bir benlikle arıyor.

Firavunluk Tuzağı: Vahiy Gelse Ne Olurduk?

O yüzden bütün kadim öğretilerde bu anlamdaki benliklerin sönümlenmesine çalışılır. Çünkü sen sahte bir benlikle -şimdi Allah korusun birimize bir ilham, vahiy gelse ne olur? Düşünün ne oluruz? Firavun oluruz yani, firavunluğumuzdan geçilmez: “İşte ben çok ibadet ettim, ben şunu yaptım, ben çok kitap okudum, çok da emek harcadım” diye başlarız, emeğimizden geçilmez artık. Bugün birini dinledim iki saat, saymadım da yirmi otuz kırk kere “emek” kavramı geçti böyle: “Çok emek harcadım, çok emek harcadım.” Dedim, Allah bu insana böyle hafiften bir şey verse Allah bittik yani biz. Başımıza ne kesilir Allah bilir. Bunu kendimizi de dışarıda tutmadan söylüyorum, kim bilir egolarımızda, benliğimizde uyuyan ne ego kalıpları vardır. Böyle alttan alta “estağfurullah” çeker ama böyle bir ilham, bir şey gelse Allah’tan, o orada -hani şekli değişen filmlerde şekli değişen tipler vardır- birden böyle bambaşka bir varlığa dönüşür değil mi? Neden? Çünkü sahte bir benlikle bir arayıştasın; bir şey olmak arzusundasın çünkü. Bir şey olmayı arzu eden bir benlikle arıyorsun, gerçek kendini bulma şansın yok. Bir şey olma arzusuyla hareket ediyorsan, o kendini bulmak asla bulamayacağın bir şeydir.

Gerçek Aydınlanma: Aydınlanmak İsteyen Benliğin Ortadan Kalkması

O yüzden çok güzel bir sözdür, bir bilgenin ifadesidir: “Gerçek aydınlanma, aydınlanmak isteyen benliğin ortadan kalkmasıyla mümkündür.” O yüzden der ki, ben aydınlanamaz. Yani şu anki benliklerimiz aydınlanmayacaklar. Sadece başkalarını aydınlatmak için ikame enerjiler kullanıyoruz biz: “Şunu öğrendim, bunu öğrendim, gel seni aydınlatayım.” Hikayemiz şu an bu. O yüzden aydınlanman gibi bir durum söz konusu olmuyor. Neden? Çünkü benliği aydınlatmaya çalışıyorsun, aydınlık olanı bulmaya çalışmıyorsun.

Bakın bu neden önemli? Şu açıdan da önemli: Aydınlanmış hiçbir insan “ben aydınlandım” demez. Neden? Çünkü aydınlanan ben değildir. Sen aydınlık olanı bulursun ama aydınlananın sen olmadığını keşfedersin, eğer gerçekten aydınlanmışsan. Çünkü aydınlanan sahte benliklerimiz değildir, bu benler aydınlanamazlar. Bu şuna benzer: Bedenden Hazreti İsa üretmeye çalışmaya benzer. Hazreti İsa bir beden değil oysa. Ama siz bedenden İsa üretmeye çalışırsanız yapacağınız şey estetik ameliyat yaptırmak olur, onu en güzel, en yakışıklı biri haline getirmeye çalışırsınız. Çünkü beden İsa olmaz. Benlik de aydınlanamaz, hiçbir benlik aydınlanmayacak.

Hz. Cebrail’in Sıkması ve “Ben Bilmem”

O yüzden hani rivayetlerde peygamberin Hira’dayken “ben bilmem” demesi -ama şöyle bir şey de yok, “ben bilmem de bak sana her şey verilecek, ben bilmem demeye başlıyorum, sanki her şeyin verileceğini zannediyorum” diye -tırnak içinde- kendini mi aldatıyorsun derlerdi bir insana. Orada “ben bilmem” diyen de yok aslında son tahlilde. O yüzden hani Hazreti Cebrail’in üç defa sıktığı söylenir. Hani o bir şey söyleyecek bir pozisyonda değil, orada bir ben kalmamış çünkü. Ve “bilmem” diyor. Yani burada bilen, yapan, şunu sağlayabilen, bunu engelleyebilen bir şey yok artık. O zaman ilahi vahiy ona iniyor. Neden? Çünkü artık herhangi bir benlik kalıbı kalmamış arkadaşlar. Bir benlik kalıbı kalmamış. Kalmayınca o zaman sonsuz ve sınırsız olan o insana yansımaya başlıyor.

İyilik Allah’tan, Kusur Bizden

Dolayısıyla biz ne yapmalıyız? Buraya kadar biraz soyut gittiğimin farkındayım. Peki biz ne yapmalıyız, bize şu ana kadar söylediğimiz şeylerden ne kalmalı, neyi hatırlatmalı bunlar?

Birincisi: Kendinizi iyinin, güzelliğin, hayrın kaynağı olarak görmeyin. Bakın bütün iyilikler, güzellikler, hayırlar Allah’tandır. Bu çok çok kıymetli bir bilgidir. Bunu şöyle algılamayın: Sanki Allah bizim yaptıklarımızı gasp ediyor. “Ben yapıyorum ama olmasın diye diyorum ki Allah yaptı, Allah yaptı” falan diye -hani bu bir kompliman değil, bu kesin bir gerçek. İyilik, güzellik, hayır Allah’tandır. Kusur, eksiklik, hata varsa bendendir. Bu çok net bir şekilde bunu idrak etmeliyiz. Bunun aksine davranan bir benlik var çünkü. Peki bu aksine davranan benlik gerçeğin farkında mı? Değil. O yüzden ayet bize bunu hatırlatıyor: İyiliğin kaynağı sen değilsin. Böyle bir şey yok, böyle bir hikayeye kendini kaptırma.

Neden kaptırma? Ben desem ki “iyiliğin, güzelliğin, hayrın kaynağıyım” desen ne olur? Kendimi bulamam, kendimi bulma şansını yitiririm, kendimi bulma imkanımı kendi elimle kapatmış olurum. Nedeni budur. O yüzden kutsal metin bunu bize hatırlatır. Sen -iyiliğin, güzelliğin, hayrın, bereketin, bunun arkasına her şeyi ekleyebilirsiniz, iyi ve güzel olan her şeyi, ilmin, sevginin, merhametin, şefkatin, yardımseverliğin- kaynağı değilsin. Bakın kaynağı olmadığımızı bilmek, bize onlara tutulan benliklerden kurtulma imkanı da sağlayacaktır. Çünkü sahte benlikler bunların üzerinden hareket ederler, bunların üzerinden varlıklarını devam ettirmeye çalışırlar. Ve bizim onların elinden bunları almamız gerekiyor, çünkü bunlar o benliğin hakkı değiller.

Ben çok yardımsever bir insan olamam ama Allah’ın yardımı benim üzerimden akabilir. Ben çok seviyor olamam ama ilahi sevgi benim üzerimden akabilir. Ama ilahi sevgi benim üzerimden akarken onu sahiplenmemeliyim, gasp etmemeliyim, kendime mal etmemeliyim, onun üzerinden kimlik üretmemeliyim. O yüzden bütün kadim öğretilerde dikkat edin, ne denir hep? “Hiçbir şeye benim deme.” Peki dersen ne olur? Demiş olursun ama kendini bulmaktan uzaklaşmış olursun. Bütün kadim metinlerin buna özellikle vurgu yapmasının nedeni budur. Bu böyle düşünsel, felsefi bir şey değildir, bir nezaket cümlesi değildir. “Sen kulluğunu bil” deniyor. Kulluğunu bil, bunları Allah’a ver. Ne demek kulluğunu bil? Hiçbir şeyin -iyiliğin, hayrın, güzelliğin, ilmin, şefkatin, merhametin, yardımseverliğin, aklınıza gelen bütün olumlu şeylerin- kaynağının sen olmadığını bil.

Tabii bu, bunlara tutulan benliğin hoşuna gider mi? Gitmez tabii ki. Ne yaptın? Onun elinden her şeyi aldın. Diyelim ki şöhretli bir insanın elinden şöhretini alıyorsun, çok güzel bir bedeni olan bir insanın elinden güzelliğini alıyorsun, çok zengin bir insanın elinden zenginliğini alıyorsun. O benlik ne olacaktır? Rahatsız olacaktır. O rahatsız olanı da gör, çünkü zaten asıl kurtulman gereken şey o zaten, yoksa iyilik değil. Çünkü ego şöyle bir tuzağa bizi düşürür: “Madem iyilikler benden değil, o zaman yapmayacağım.” Ya sen zaten yapamazsın aslında, yaptığını mı zannediyorsun? Yapamazsın sen. Sen sana geleni güzel bir şekilde kabul edersin; güzel bir şekilde kabul etmediğinde de zarara, hataya, yanlışa sebep olursun. Senin mahiyetin budur aslında.

Bakın bu bir mahiyettir: Cenab-ı Hak’tan gelen -mutlak hayır ve güzellik olan, Hak’tan gelen- şeyi en güzel bir şekilde kabul etmek; en güzel bir şekilde kabul etmediğinde şerre sebep olmaktır. Fonksiyonu budur. Nasıl en güzel şekilde kabul etmiyor? Diyelim gasp edebiliyor: Gelen şeyi alıyor ama gasp ediyor, “benimdir” diyor. “Ben sana yardım etmesem sen ne hallere düşerdin” diyor. “Ben seni sevmesem ne olurdun” diyor. “Ben seni desteklemesem şimdi yerlere serilirdin” diyor. “Benim bilgim olmasa, ben sana dokunmasam kim bilir halin ne olurdu” diyor. İşte bu nedir aslında? Bu Allah’tan gelen bir şeyi gasp etmektir. Veyahut da Allah’tan gelen bir şeye kapatmaktır kendini. Öyle bir mutsuz olursun ki, Allah’tan sana şefkat gelir, merhamet gelir, sükunet gelir, huzur gelir, sen hiçbirini alamazsın; çünkü kendini kapatmışsın. Kapattığın için şerre sebep olursun. Veya sana gelen şeyi dejenere ederek sunarsın, kendi benliğinin rengine büründürürsün, onu bozarsın. O zaman gelen şey hayır iken şerre sebep olabilir.

Yükün Kalkması

Dolayısıyla aslında Yaradan’ın bize önerdiği şey çok büyük bir huzur ve özgürlük alanıdır. Bakın hiçbir yükün yok: “Şu olacağım, bu olacağım, şu olamadım, bu olamadım, ya olamazsam, ya şöyle olursa, ya böyle olursa” -hiçbir yükün yok, ne kadar büyük bir huzur ve sükunet. İnsanlarla ilgili hiçbir hikayen yok: “Seviliyor muyum, isteniyor muyum, aranıyor muyum, önemseniyor muyum, fark ediliyor muyum, etkileyebiliyor muyum” -bunun gibi hiçbir şey, hiçbir yük sizde yok. Ne kadar büyük bir özgürlük değil mi? Ne kadar büyük bir huzur.

Bakın bu bahsettiğimiz şey benlik tarafından yanlış bir şekilde pasiflik olarak algılanır. Pasiflikten bahsetmiyoruz, pasif olan da bir benlik tavrı aslında. Sen ilahi sonsuzluktan akan şeye kendini açık tutan ve o gelen şeyi yansıtan bir varlıksın. O yüzden mesela uzak doğu bilgeliğinde “hareket etmeyen hareket ettirici”den bahsedilir; hareket eden bir tarafıyla hareket eden, bir tarafıyla hareket etmeyen olarak tanımlanan kâmil insandan bahsedilir. Yani o kendinden bir şey yapmıyor, fakat onunla Yaradan bir şeyler yapıyor. İşte fıtri insan budur. O insan gerçekten temelde Yaradanla olan ilişkisi temelinde varlığını tanımlar.

La İlahe İllallah: Kendini Hiçbir Şeyle Tanımlamamak

O yüzden bakın, iman Yaradana intisap bilincidir. Yaradan’la bağlılığının ve bağının farkındalığı bilincidir. İman budur aslında. Bu ne demek? Ben kendi varlığımı Yaradanla tanımlıyorum. Bu ne demek? Bu şu demek: Onun dışındaki hiçbir şeyle tanımlamıyorum demek aynı zamanda. Bakın La İlahe İllallah’ın iki tarafı vardır: Bir tanesi “la” tarafı, bir tanesi “illallah” tarafı. Yani ben kendimi hiçbir şeyle tanımlamıyorum, sadece Allah ile tanımlıyorum. Şimdi bu açıdan bakın, acaba bugüne kadar hiç La ilahe illallah dedik mi, değil mi?

Kendimi hiçbir şeyle tanımlamıyorum. Bu tanımlamamam, benim zahiren annemin, babamın, eşimin, arkadaşımın, dostumun, kardeşimin yok demek değildir. Kendimi bunlarla tanımlamıyorum, bunlar ilişkilerimdir. Ama ben kendimi bunlarla tanımlamıyorum. Kendimi neyle tanımlıyorum? Kendimi Allah’la tanımlıyorum. Diyorum ki ben Allah’a aidim, ben Allah’ın yarattığı bir varlığım, ben Allah tarafından sevilerek yaratılmış bir varlığım, ben Allah’ın göz bebeğiyim, ben Allah’ın nurundan yaratılmışım. Bütün bunlar nedir aslında? Allah’la tanımlamaktır kendimizi.

O yüzden bir alimin ifadesidir bu: İman bir intisaptır, kendini bir şeyle nispet etmektir, bir şeyle bağ tanımıdır. Mümin nedir? Mümin kendini Allah’la bağlayandır, mümin kendini Allah’la tanımlayandır. “Ben ona aidim.” Eşim, arkadaşım, dostum, kardeşim, çocuğum -bunlar ilişkilerimdir, bunlar benim kendimi tanımladığım şeyler değildir. Hiçbir şeyle kendimi tanımlamıyorum -ne işimle, ne kazandığım parayla, ne statümle, ne dünyadaki bir fonksiyonumla, hiçbir şeyle tanımlamıyorum.

Peygamberin İnsan Olarak Allah’la İlişkisi

Bakın dikkat edin, peygamber şöyle bir şey demiş midir: “Ben geldim ve hepinize dokundum, işte hepinizin hayatını etkiledim” falan? Böyle bir şey diyor mu? Demiyor. Onun Allah’la olan bir ilişkisi ve bağı var, bir de Allah’ın kendisine verdiği ekstra bir sorumluluk var. Veda hutbesinde onu hatırlatıyor: “Bana ekstradan böyle bir şey verildi, bu görevimi de yaptım mı? Size soruyorum.” Onlar da “şahidiz, yaptın” diyorlar. O da diyor ki “Ya Rabbi şahit ol, yaptım.” Bu ekstra verilmiş bir fonksiyonla ilgilidir. Onun hakiki kulluğu, hakiki anlamdaki varlığı, insan olarak Allah’la olan ilişkisidir. Biz peygamberin insan olarak Allah’la ilişkisini dikkate almalıyız, bu bizim için önemli. Ve biz bunu ne kadar iyi anlayabilirsek o kadar peygamberin ümmeti olmuş oluruz.

Bakın dikkat edin, ben her zaman bunu özel konuşmalarımda hatırlatırım: Peygamber hiç kimseye “benim talebem” bile dememiştir, “arkadaşlarım” demiştir. Herhangi bir varlık üzerinde bir üstünlük şeyi yoktur; insanlara hatırlatıcı olarak gelmiştir, ekstradan. Bir de onun kendi Yaradanla olan ilişkisi vardır, ekstradan bir de ona hatırlatma sorumluluğu verilmiştir. Bizim asıl bağ kuracağımız, asıl örnek alacağımız nokta onun bir insan olarak hayata bakışıdır, bir insan olarak Allah’la ilişkisidir, bir insan olarak yaratılmış şeylerle ilişkisidir, bir insan olarak dünyayı ve hayatı algılama biçimidir.

Bedir ve Uhud: Küçük Savaştan Büyük Savaşa

Nasıl algıladı, nasıl değerlendirdi? Çok mu mal biriktirdi? İnsanların ona olan teveccüh veya karşıtlığından çok mu etkilendi? Kendisine muhalefet eden insanlara nasıl yaklaştı? Dünyada herhangi bir arayışı var mıydı? Mesela düşünün, Mekke’yi fethettiğinde -işte görüyor musunuz arkadaşlar, “biz kazandık” falan gibi bir şey var mı? Yok. Biz Mekke’yi fethetsek ne olurdu, mesela düşünün, bazen kendinizi böyle onun yerine koyun ve sonra bir bakın, içinizde neler ortaya çıkacak.

Mesela Mekke’yi fetheden kişi olsaydınız ne olurdu? Bir savaşı kazanan biri olsaydınız ne olurdu? Mesela dikkat edin peygambere: Bedir’de savaşı kazanıyor ama dönüp o Bedir’de ölen Mekkelilere diyor ki “gördünüz mü söylediğim şeyin doğru olduğunu, gördünüz mü, neden mücadele ediyorsunuz?” Yoksa onların ölüleri üzerinde “savaştık ve kazandık, zafer zafer” diye bağırdığını görüyor muyuz? Böyle bir şeye şahit oluyor muyuz? Hayır. Hatta çok önemli bir şey -sanırım, emin değilim ama- Uhud’dan dönerken, “küçük bir savaştan büyük bir savaşa dönüyoruz” diyor. Bunu çok defa duyarız, çok yabancısı olduğumuz bir şey değildir ama çok da düşündüğümüz bir şey değildir.

Dikkat edin, savaşımız nerede? Dışarıda hep, mücadelemiz hep dışarıda işliyor. Neden? Çünkü peygamberin bu sözünü anlamıyoruz. Zaten kolay anlaşılacak bir şey de değil ama üzerinde de düşünmüyoruz. Küçük bir savaştan büyük savaşa dönüyoruz. Zaten sahabiler de anlamıyor, “bu savaştan daha büyük ne olabilir, çok büyük bir zorluk ve sıkıntı ve hayati tehlikeden geçtik, daha büyük ne savaşı olabilir?” O diyor ki: Kendinle cihad etmek. Yani sahte benliklerinle cihad etmek. Sen sahte benliklerini fark ediyor musun? Seninle mücadele eden, seni alt eden, sana tutarsız hikayeler anlatan, seni mutsuz eden, seni huzursuz eden, seni basit bir mevzunun ucuna ekleyip bazen günlerce, aylarca meşgul eden benliklerinin farkında mısın? Bunlarla mücadele etmeyi düşünüyor musun?

Tabii ki mücadele etmek kavga etmek değil, bunu tekrar hatırlatayım. Onları bırakmaktır. Bütün mesele içimizdeki sahtelikleri keşfedip onlardan ayrışmaktır. Peki geriye ne kalacak? Geriye gerçek kendin kalacaksın. Benlik şununla korkutur insanı: “Peki bunlar giderse ne olacak, hiçbir şey kalmayacak.” O zaman tekrar hepsini davet et, çünkü ev boşaldı, ev bomboş, ve kaygı var, korku var, gerginlik var. Neden? Çünkü benliğin elinde hiçbir şey kalmadı, elindeki her şeyi aldık, hiçbir şey kalmadı. Mesela benlik ne yapıyor? Elindeki en temel silahla korkutuyor -korkuyla. “Hiçbir şeyin kalmadı, bak” diyor, “ne yapacaksın, nasıl olacak?”

Kurban ve Hac: Allah’a Ait Olanı Ona Vermek

İşte insanın en temelde yol alışındaki ilk adımı, iyiliği, güzelliği, hayrı Allah’a ait olarak görmek. Gerçekte ona aittir. Yani biz bize ait olmayanı, ona ait olanı, ona ait olarak görüp ona teslim ediyoruz. Bak kurban ritüelinin manası da budur -bütün dinlerde niye kurban var? Bu nedenle var. Yaradana ait olanı Yaradana vermek, tekrar ona döndürmek. Hac niye var? Seni gerçek kaynağına çağırıyor Allah, gerçek kaynağına doğru bir yolculuk bilincine çağırıyor. Mesela biz “Allah’ın evi” diyoruz -aslında o senin evin aynı zamanda. Allah seni kendi evine çağırıyor, Allah seni gerçek kendinin evine çağırıyor. Çünkü senin gerçek evinde aynı zamanda Allah’la buluşma anındır, Allah’la buluşma halindir, huzur halindir. Gerçek kendine döndüğün an Allah’a da döndüğün andır. Gerçek kendini bulduğunda Allah’ı da bulmuş olursun.

O yüzden bütün kadim öğretilerde kurban, hac gibi kavramlar sabittir. Çünkü bunlar insanoğlu için evrensel hakikatlerdir: Allah’a ait olanı Allah’a verin. Ve Allah’a ait olanı ona vermekle aslında özgürleşin ve gerçekten huzur bulun. Çünkü bir şeye sahip olduğunu zannettiğin an aldatıcı bir sahip olma hissi verir; ama o asla koruyamayacağın bir şeydir, çünkü sahibi değilsin.

O yüzden yine bir bilgenin ifadesiyle, insanın trajik hali şudur diyor: Ömrünün yarısını bir sahip olma arzusuyla geçirir ve bir şeylere sahip olduğunu zanneder. Geri kalan yarısını da sahip olduğu şeyleri, sahip olduğunu zannettiği şeyleri korumakla geçirir. Yani ömrü bir zandan ibarettir: Bir şeylere sahip olma zannı ve o sahip olduğunu zannettiği şeyleri korumak zannı ile.

Kapanış: Soruyu Soranı Sorgulamak

Bunun karşısında Allah’ın teklif ettiği şey nedir? “Ey insan, yükünden kurtul.” Hayatı, varlığı kendine yük etme. Bir benlik arkadan sürekli sana sufle veriyor, seni sürekli manipüle ediyor: “Mutsuzsun, niye mutsuzsun?” Bu soruyu sormayın. Kim mutsuz olduğumu iddia ediyor, kim bunu söylüyor? Bunu sorun. Soruyu soranı sorgulayın. Yoksa sorunun cevabını sürekli araştırma tuzağına düşmeyin. Soruyu soranı bulursanız, onun size çorap ördüğünü de anlarsınız. O zaman hiçbir şeye sahip olmayan, hiçbir şeyin de ona sahip olmadığı özgürlük haline ulaşabilirsiniz. O sizin özgürlüğünüzdür. Ama sizi özgür olmaktan alıkoyanı keşfetmek durumundasınız. Ancak onu keşfettiğinizde özgürleşebilirsiniz.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Mülk Suresi: 2) — “Ölümü ve hayatı yaratan O’dur, ta ki hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınasın” - (Müddessir Suresi: 1-2) — “Kalk ve uyar”