İçerideki Zalimi Keşfetmek

Kısa Özet

Sohbette, şeytanın Allah’la savaşamayacağını bildiği için insanla savaştığı, bu savaşın da arzu ve korkuları üretip abartmak üzerinden yürüdüğü anlatılıyor. Hz. Peygamber’in Hira’ya çıkışının hiçbir dünyevi arayışa dayanmadığı, tam tersine kendini bilme arayışı olduğu; Hz. Hatice’nin bu süreçteki ferasetli sessizliği örnek veriliyor. Egonun “peygamberi yüceltip kendini muaf tutma” gibi ikili bir oyun oynadığı, kişinin “kötüler kazanıyor” gibi cümlelerle aslında Kur’an’la taban tabana zıt bir yerde durduğu vurgulanıyor. Sohbet, Habil’in Kabil’e verdiği cevap ve “içerideki zalimi” keşfetmenin, gerçek özgürlüğün ve ihlasın anahtarı olduğu fikriyle sonlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Arzu etmeden sev, tutku duymadan bağlan, acı çekmeden ayrıl” — bu imkansız değil, insanın en doğal halidir. - Hz. Peygamber’in Mekke’deki hayatında hiçbir maddi, toplumsal veya psikolojik arayış izi yoktur; Hira’ya çıkışı salt kendilik arayışıdır. - “Kötüler kazanıyor” demek, Kur’an ve peygamberle taban tabana zıt bir yerde durmak demektir; gerçek zulüm dışarıda değil, içeridedir.

Şeytanın İnsanla Savaşı: Arzu ve Korku

Bir bilgenin bir sözü var, der ki: Şeytan Allah’la savaşamayacağı için, ve bunu bildiği için, insanla savaşmaya karar vermiştir. İnsanla savaşında kullandığı en temel iki şey, kişinin arzularını ve korkularını hem üretmek -yani onları potansiyel halde dururken tetiklemek- hem de aynı zamanda o tetiklenen arzu ve korkuları olabildiğince abartmak, köpürtmek ve bunları mümkün olduğunca sonsuza kadar götürmektir. Yani arzu ve korkularımız biz son nefesimizi verinceye kadar bizi bırakmazlar. Niye bırakmazlar? Çünkü biz onları bırakmıyoruz.

Bakın insanın arzu ve korkuları onu bir ahtapot gibi sarmaz, onu bir ahtapot gibi kuşatmaz aslında. Ama biz niye öyle hissediyoruz? Çünkü onları kendimizin ayrılmaz bir parçası olarak kabul ediyoruz. Mesela bebekliğinizi düşünün: Hangi arzunuz vardı, hangi korkularınız vardı? Ve o doğal biçimdeyken, doğal varlığınızla, doğal bir neşenizle, huzurunuzla yaşardınız o bebeklik anında. Ne zamanki arzularınız gitgide artmaya başladı, en son öyle bir noktaya gelirsiniz ki bazı arzu ve korkularınız sizin hayat amacınız haline gelir. Ve siz neyi kaçırmış olursunuz? Var olduğunuzu kaçırmış olursunuz, var olduğunuz bilincini unutmuş olursunuz. Bunu unuttuğunuz anda artık siz arzu ve korku yumağı olmak dışında kendinizde hiçbir şey olmadığını düşünürsünüz. İşte bir avuç arzu ve bir avuç korkunun arasında mekik dokuyan varlıklara dönüşürsünüz. İşte bu aslında şeytanın insanla savaşıdır.

Peki bu gizli bir şey mi, bilmediğimiz bir şey mi? Yok. Kur’an’da sıkça yer alan bir şey, çok açık bir biçimde bizim de irdelemeye çalıştığımız bir şey aslında. Ama dikkat edin, bir şey bizi manipüle ediyor ama “insan da arzu ediyor” deyip orada tekrar aynı tuzağın içine istekli varlıklar gibi çekiliyoruz. İnsan arzu olmadan yaşayamazmış zannediliyor, insan korkularıyla sanki ikizmiş gibi zannediliyor.

Yalnızlık Korkusu ve İçimize İşleyen Korkular

Mesela yalnızlık korkusu ne kadar doğal bir şey değil mi, insan yalnız kalmak istemiyor. Değil. O korkuyu bakın ne kadar kendimize yakınmış gibi algılıyoruz: Yalnızlık korkusu, sevilmeme korkusu, başarısızlık korkusu, yetersizlik korkusu, hata yapma korkusu, insanların eleştirme korkusu -“insanlar beni eleştirecekler, kimse beni… neden korkuyorum” diyoruz. Bu korkular aslında size hayatın belli bir zamanında yapışıp kalmış ve sizin de hiç şüphe etmeden devam ettire geldiğiniz şeylerdir. Hiç şüphe etmeden kabullendiğiniz, istemeseniz bile “ne yapayım, korkuyorum” diye -tırnak içinde- o kadar içinize işlemiş ki, sanki ondan hiçbir zaman ayrışamazsınız, hiçbir zaman o korkuyu aşamazsınız ve sürekli artık o bir canavar gibi sizi korkutmaya başlar.

İki türlü canavar vardır: Birisi sizi kovalar, bir tanesi sizinle beslenir. Mitolojik hikayelerde vardır -ya böyle kovalayan canavarlar vardır, yakalarsa seni öldürecektir; bir de sürekli kurban sunman gereken, sürekli memnun etmen gereken canavarlar vardır, bir köprü başını tutmuştur ve sürekli onu beslemeniz gerekir. İşte bunlar aslında arzu ve korkularımızdır. O yüzden insanın arzu ve korkularını bırakması özgürleşmesidir. O yüzden ayette Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur denir. Bunlar çok açık ifadeler olarak aslında bize ifade ediliyor.

Ama egonun burada temel bir tuzağı var. Ego bize, arzu ve korkularımız olmazsa yaşayamayacağımızı, ayakta kalamayacağımızı iddia ediyor, elinde güçlü bir meşrulaştırıcı zemini var. Bu gerçek mi acaba?

Arzu Etmeden Sev, Tutku Duymadan Bağlan

Benim çokça ifade ettiğim bir sözdür: Arzu etmeden sev, tutku duymadan bağlan, acı çekmeden ayrıl. Bu aslında neyin ifadesidir? Egonun sevgiye, bağlılığa ve ayrılığa dair sahte algısının tam zıttı olan bir yaklaşım. Bu imkansız mı? Hayır, bu aslında insanın en doğal hali. Aslında bu senin en mümkün olan tavrın ama sen bunu imkansız hale getirmişsin. O yüzden bakın Allah sizi zorluğa çağırmaz, zorluğu oluşturan sizsiniz.

Peki niye arzu etmeden sevemiyorsun? Çünkü bir egon var, sevgiyi arzuyla karıştırmış, sevgiyi sahip olmakla karıştırmış. Hani çocuk olur ya, “bunu sevdim” der demez alır onu kapar -neden? Çünkü sevgiyi sahip olmakla karıştırmış. Daha küçük yaşlardan itibaren “arkadaşım bu benim” demiş ve o sahip olma üzerinden bir yanılgı oluşmuş. Niye sevdiğin şeyi sahiplenmeye çalışıyorsun?

Allah Gibi Sevmek

Bakın temel tuzağımız şu, ve kazanmanız gereken anlayış bu noktada düğümleniyor: Biz şu anda doğal canlılar olduğumuza inanıyoruz. Ve bu doğal canlılar olduğumuza inanmamızdan dolayı da hissettiğimiz şeylerin doğal olduğunu düşünüyoruz. “Eğer seviyorsam sahip olmak istiyorum, bana ait olsun istiyorum sevdiğim şey, bu doğal değil mi?” Doğal olup olmadığını nereden çıkaracağım? Doğal olup olmadığını şu anki mevcut varlığın ve bilincin mi belirleyecek, yoksa fıtri bir referansın mı olacak?

Bak Allah da seviyor, size sahiplenme anlamında tahakküm ediyor mu? Allah’ın sevgisi nasıl bir sevgi? Mesela düşünün, hatta diyebilirim ki mümkünse Allah gibi sevin. Böyle bir kavramı tahayyül edin. Allah gibi sevmeye dair bir tahayyülünüz olsun, Allah’ın sevdiği gibi sevmeye çalışın -bireysel bir benlik algısıyla değil, Allah’ın sevdiği gibi sevmeye çalışın. O zaman benliğin o sahtekarlığı daha kolay ortaya çıkacaktır.

O yüzden bizim şu an fark etmemiz gereken temel şey: Biz şu an fıtri insanlar değiliz. O yüzden içimizden gelen cevaplar her zaman objektif olmuyor. Bir soru sorsan kendine, iki soru sorsan, üçüncüde tekrar aynı tuzağa düşüyorsun: “Ne yapayım ben böyleyim” diyorsun. “Ne yapalım insan çok zayıf hocam ya” deyip çıkıveriyoruz. Bir şey bizi raydan çıkartıyor, içimizdeki bir şey bizi aldatıyor.

Size Zulmedeni Keşfedin

O yüzden bakın ayet der ki: “Ey kendilerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümidinizi kesmeyin.” Bu ne demektir? Size zulmedeni bulun, size zulmedeni keşfedin, ama benim rahmetimden ümidinizi kesmeden bunu yapın. İçinizde size zulmeden bir şey var. Siz o zulmedeni bulmadığınız müddetçe Allah’ı da bulamazsınız, Allah’ın o fıtratınıza koyduğu ayarları da keşfedemezsiniz.

Allah sizi özgür bireyler olarak yaratmıştır ama oturup “kimse beni anlamıyor” diye hüzünlenirsiniz. Halbuki Allah sizi özgür birey olarak yaratmıştı. Yani Kur’an’da şöyle bir ayet mi var: “İnsan anlaşılmaya muhtaçtır, anlaşılmadığında mutsuz olur”? Böyle ifadeler var mı sizin kitabınızda? Dolayısıyla aslında ne var? Her birimiz içimizde sahte olan bir benlik tarafından ayartılabiliyoruz. Kutsal metin ne diyor bize? Kendinize zulmettiğiniz bu benlikleri iyi tanıyın. Size zulmeden bu benlikleri keşfetmedikçe Allah’ın size bahşettiği özgürlüğü yaşayamazsınız.

Özgür Bireyler Olarak Yaratılmak

Allah sizi özgür bireyler olarak yaratmış -annenizden, babanızdan, çocuğunuzdan, eşinizden, arkadaşınızdan, dostlarınızdan özgür bireyler olarak yaratmış. Bakın özgür olmak demek hepsini elinizin tersiyle silip atmaktan bahsetmiyoruz. Yani Allah sizin varlığınızı, mutluluğunuzu, huzurunuzu ve tamlığınızı hiç kimseye bağlamamıştır -ne annenize, ne babanıza, ne çocuğunuza, ne eşinize. Ama sizin içinizde başka bir hikaye dönüyor, içinizde başka bir süreç işliyor, bir şey sizin parçanızmış gibi hissediliyor.

Bakın bir şeylere karşı sorumluluğumuzu yadsımıyoruz burada -dikkat etmemiz gereken şey hiçbir şeyin senin varlığının tamlığının bir parçası olmadığı gerçeğidir. Hiçbir şey senin varlık ve tamlığının bir parçası değil. Bunu kendimize hatırlatmaya ihtiyacımız var. Ama hayatta bir parçaymış gibi görünüyor, öyle hissediyoruz. Peki o zaman ne yapacağız? İki ihtimalden biri var: Ya benim hissettiğim doğrudur, ya da ben kendi kendimi yanıltıyorum, kendi kendime zulmediyorum ve benim bundan kurtulmaya, ayrışmaya ihtiyacım var.

İman Edenlerin Tuzaklara Direnci: Hz. Ali Örneği

Bakın peygamber insanlara vahiy mesajını tebliğ ettiğinde, insanlar niye bazı noktalara takıldılar? Takılanların hepsi istisnasız bir şeyleri kendilerinin parçası olarak gördüler. Bir kısmı putları kendilerinin parçası olarak gördü, bir kısmı atalarını, bir kısmı mevcut kabullerini. Hatta çok ilginç örnekler vardır: Bazen genç bir birey peygambere, peygamberin getirdiği mesaja iman etmiştir ama anne babası muhalefet ederek, “açlık grevine gireriz, kendimizi öldürürüz eğer sen bu dinden vazgeçmezsen” diyerek onu zorlamışlardır. Bazen anne baba Müslüman olmuştur, çocuk olmamıştır. Bazen atalarıyla insan karşı karşıya gelmiştir ve atalarını tercih etmiştir -“biz atalarımızı izleyeceğiz, o bize uygun geliyor” diyerek aslında ne yapmışlar? Kendilerini tanımladıklarını düşündükleri şeyleri bırakamamışlardır.

Peki onlara “bırakmayın” diyen ne? İçlerinden geliyor. Peki iman edenler ne yapmışlar? O tuzakların farkına varmışlar. Hani çok güzel bir rivayet -ne kadar sahihtir bilmiyorum ama kitaplarda geçer- Hazreti Peygamber, o zaman yaşı emin değilim 10-11 veya 12 olan Hazreti Ali’ye der ki: “Allah bana bir vahiy mesajı verdi, ben de bunu sana aktarıyorum, eğer doğru bulursan iman et.” Bakın peygamber kendi evinde büyüttüğü, aynı zamanda amcasının oğlu olan Hazreti Ali’ye bunu diyor. Hazreti Ali “bir babama sorayım” diyor. Sonra iki adım gidip geri dönüyor: “Allah beni var ederken anne babama sormadı” diyor, “ben ona inanırken niye anne babama sorayım?” diyerek iman ettiğini ifade ediyor. Şimdi bu nedir? Bu insanın varlığını doğru konumlandırması demektir.

Varlığınızı doğru yere konumlandırmazsanız yanılırsınız; daha doğrusu mevcut yanılgılarınız gerçek varlığınızın yerine geçer. Gerçek varlığınız örtülür ve gerçek varlığınızı unutmuş olursunuz. Bakın kaybetmiş olmuyorsunuz ama unutmuş oluyorsunuz. O yüzden varlığınızın ayırdına varmak durumundasınız. Ben kimim? İnsanlardan, ilişkilerden, bedeninizden, yapıp ettiklerinizden, anne babanızdan, bütün ilişkilerinizden bağımsız olarak ben neyim, ben kimim? Tek soru budur.

Kendini Bilmek: Bütün Bilgilerin Temeli

Bazı insanlar bana şöyle derler, “hep aynı şeyi anlatıyor” diyorlar. Evet, hep aynı şeyi anlatacağım, çünkü bunun idrak edilmesinden başka bir ihtiyacımız yok. Bazı insanlar olur, felsefe tarihi anlatırlar, 3 sene sürer, 5 sene sürer; veya sinema tarihi -ne güzel, gelirsiniz buraya, sinema ne zaman doğmuş, nasıl ilerlemiş, sessiz filmler nasıldı, bunu öğrenebilirsiniz. Egonun da çok hoşuna gider: “Bugün ne öğrendin?” “Çok şey öğrendim.” Peki, benim sohbetimden çıkana sorsanız “bugün ne öğrendin?” “Yine aynı şeyleri anlatıyor” diyor. Çünkü ego şöyle düşünüyor: Yeni bir şey mi öğrendin? Aslında dikkat etse yeni bir şey öğreniyor ama o kadar zihin yanlış bir yerden bakıyor ki aynı şeyin anlatıldığını düşünüyor. Kaldı ki aynı şeyi anlatıyor olsak bile, bizim aslında anlamamız gereken şey zaten o şeydir.

Yoksa ben bir ömür boyu felsefe tarihi öğrensem, sinema tarihi, psikoloji tarihi öğrensem -evet bunlar asla küçümseyeceğimiz bir şey değildir. Ama çok net olarak söylüyorum: Bütün bu bilgileri bilseniz ama kendinizi bilmeseniz hiçbir şey bilmiş sayılmazsınız. Dünyadaki bütün bilgileri öğrenseniz, hepsi şu an beyninize kazınsa ama kendinizi bilmeseniz -ben kendim neyim, bunu bilmiyorsunuz- hakikate dair hiçbir şey öğrenmiş sayılmazsınız.

Peki onlar bilgi değil mi? Tabii ki onlar da bilgi ama kendini bilmenin bilgisi başka hiçbir bilgiyle asla mukayese edilemeyecek bir şeydir. Bakın modernizmin bize attığı en temel kazık da budur: Bize o kadar devasa şey gösteriyorlar. Geçen bir arkadaş söylemişti, “ölçtüm, en hızlı şekilde okusam ayda şu kadar kitap okuyabiliyorum, benim pdf depomda bunun bin katı var” diyor ve üzülüyor. Neden? Çünkü bize öyle bir şey anlattılar ki bilgi sınırsızdır ve buna da olabildiğince ulaşmaya çalışmalısınız ama ulaşamayacaksınız. “Bilgi çağındayız ve bilgi o kadar çok ki artık yetişemiyoruz.” Öyle mi acaba?

Hazreti Yunus (Emre) ne diyor? “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.” Gerçek bilgi kendini bilmektir. Diğerleri değişen durumlara, geçici süreçlere ait bilgidir -o da bir bilgidir, ona da saygımız var, bu asla küçümsediğimiz bir şey değil. Ama bir şeyi başka bir şeyin yerine koyarsanız, hele hele kendini bilmenin yerine koyarsanız, orada Yunus Emre size “dur kardeşim, bu kadar da değil” der.

O yüzden kendini bilmek bütün bilgilerin başıdır. Bunu bilirsen diğerlerini bilmesen de büyük bir kayıp içinde olduğunu düşünme. Ama kendini bilmeye dair hiçbir şeyin yok, felsefe tarihini, sinema tarihini, psikoloji tarihini yutmuşsun, sosyolojiyi çok iyi biliyorsun ama kendini bilmiyorsun -sen çok büyük bir kayıp içindesin, istersen ciltlerle kitap yazmış ol. Kendini bilmek her bilginin temelinde bulunması gereken bir şeydir. Kendini bildiğinde hayatı olduğu gibi görürsün, o zaman hayatı olduğu yerden okursun, yanlış bir yerden bakmazsın. Örneğin “kötüler kazanıyor” demezsin, “iyiler çabuk ölüyor” demezsin, “dünyada vefa kalmamış” demezsin, bundan dolayı içinde bir burukluk hissetmezsin, “beni bu hayatta kim anlayacak” derdine düşmezsin.

Bakın niçin bu kadar şeyin derdine düşüyoruz? Çünkü kendini bilmiyorsun. Kendini bilseydin bunların hiçbiri ortaya çıkmayacaktı. Kendini bilseydin yalnızlık korkusu olmayacaktı. Kendini bilseydin yalnız olamayacağını da bilecektin. Nasıl yalnız olabilirsin ki? Birinin yanında ikincisi Allah’tır, ikinin yanında üçüncüsü Allah’tır. Nasıl yalnız olabilirsin? Ama egon diyor ki “yapayalnızsın.” Bu kimin bilgisi? Bu sahte benliğin bilgisidir. Ve bu sana zulmeder, seni bir ömür boyu yalnızlık korkusuyla yaşatır.

Dinin Enstrümanlaşması

Sürekli sevilmeme korkusuyla yaşarsın. Hatta bazı insanlar vardır, “ben çok seviliyorum, ne kadar mutluyum” -peki diyorum, sevilmesen ne olacak? “Çok kötü olur, çok acı verici olur” diyor. Peki bu korkuyu sana kim yaşatıyor, bu nereden geliyor, bu ne zaman senin içine oturmuş bir korku, bu ne şekilde senin içine yerleşmiş bir korku? Bunu eğer keşfetmezsen ve bunun sahteliğini görmezsen asla yol alamazsın. Sana yol gösteren o arzu ve korkuların olur. Din, iman, kitap nerede kalır? Onun basit bir enstrümanına dönüşür, senin arzu ve korkuyla dolu hayatının basit bir enstrümanı olur.

Mesela ben bazı insanlar tanırım, üç sene, beş sene beni aramaz, uğramaz, görüşemeyiz. Sonra bir gün çıkagelir, anlarım ki bir derdi var. Ben bundan yüksünmek anlamında demiyorum. Şunu demek istiyorum: Egon seni aldatıyor, aldatıyor, aldatıyor, bir gün çıkmaz bir sokağa giriyorsun. Orada “bu benlik beni hep bu çıkmaz sokaklara sokuyor, ben artık bundan yıldım, bunun ne mal olduğunu anladım, bir çıkış yolu arıyorum” bu niyetle gelse ne kadar mükemmel olur. Ama o niyetle gelmiyor, biraz kendini rahatlatmak için geliyor. İşte dini biz böyle kullanıyoruz. Egomuzun verdiği rahatsızlıktan biraz nefes alalım diye istifade etmeye çalışıyoruz. Din benim varlığımın merkezinde yer almıyor, sadece kendimi rahatlatmaya çalıştığım bir şey oluyor.

Bunu asla kınamıyorum ama bu sahteliğe dair farkındalığa çağırıyorum.

Hz. Muhammed’in Hira’ya Çıkışı: Arayışsızlık

Yani hep söylüyorum ya, Hz. Muhammed’i Hira’ya çıkaran neydi? Ne zoru vardı? Seni çok seven bir eşin var, mükemmel bir hayat arkadaşın var -hani bugünkü ifadesini kullanayım, ruh ikizini bulmuşsun yani. Saygın bir insansın, Mekke’de saygı duyulan bir insansın, tırnak içinde o dönemin sivil kuruluşlarında görev alıyorsun, insanların hürmet ettiği bir insansın. Çoluk çocuğun da var, çocuksuz da değilsin, “gidip bir yere çaput bağlayıp da çocuğum olsun” gibi bir hikayen de yok. Derdin ne, ne zorluyor seni? “Kendimi ispat edeceğim, Mekke bana dar geliyor, daha büyük yerler” gibi bir hikayesi de yok. Buna dair en küçük bir veri görmüyoruz.

Onu Hira’ya çıkaran şey onun kendilik arayışıdır -gerçek anlamda kendini bilme ve bulma arayışıdır. Ve bakın çok ilginç bir şey, Hazreti Hatice bunu çok iyi anlıyor. Yani “bey ne yapıyorsun, işte neyin peşindesin, bak ne güzel mutluyuz falan” demiyor. Hira’ya çıktığında onu zorlamıyor, “ne zaman geleceksin, neredesin bileyim” demiyor; o Hira’nın eteklerinde bekliyor. Bakın ne kadar büyük bir feraset ve nezaket var, bekliyor, inerse bir ihtiyacı olursa yeme içmesi, susuzluğu adına elinden geleni yapıyor. Böyle bir bilince sahip.

Peygamberle Kendimizi Kıyaslamak

Aslında her birinize İslam tarihini versem, bir de yanına Kur’an’ı versem ve şunu desem “kafanıza göre bunu tekrar yazar mısınız” desem, ilginç eserler çıkarabileceğinizi tahmin ediyorum. Acaba Hazreti Hatice’yi nasıl konuştururdunuz, peygamberi nasıl konuştururdunuz? “Bu Mekke bana biraz dar geliyor” mu derdiniz? Bazı böyle bilim adamları, akademisyenler, hocalar vardır -bir türlü doymak bilmezler, dinleyicilerini arttıracaklar, “arkadaşlar lütfen abone ol tuşuna basın, daha fazla dinleneyim.” Peygamberi bu insanlara versek nasıl konuştururlar acaba?

Bir empati yapın: Peygamber acaba Hira’ya niye çıkmıştır? Ve sonra kendinize şunu sorun: Eğer ben peygamber gibi düşünmüyorsam, peygamber gibi davranmıyorsam, ben neredeyim ve o nerede? O benim peygamberimse ben niye buradayım? Diyelim ki ünlü olmak istiyorsunuz -şunu sormuyor musunuz? Peygamber ünlü olmak istiyor muydu? Çok uzun yaşamak -organik beslenip çok uzun yaşamak, “insan 150 yıla kadar yaşayabiliyormuş arkadaşlar biliyor musunuz.” Ben bu konuda bir konferans versem epey dinleyici çekebilirim değil mi mesela, “150 yıl yaşamanın sırrı.” Ne kadar çekici bir şey. Peki bir düşünün: Peygamber 150 yıl yaşamak istemiş mi acaba?

Veda hutbesinde ne diyor? “Ey insanlar” diyor, “size tebliğ ettim mi?” “Ettim.” Üç defa tekrar ediyor: “Ya Rabbi şahit ol, ben senin tebliğini ulaştırdım.” Yani şunu demek istiyor: Eğer vazifem bitmişse, ben bu vazifemin noktalanmasını arzu ediyorum, tabi takdir senindir; ama “çok şükür rahatladık” demiyor, böyle bir hikayesi yok. “Biraz rahatlayayım, bir tatil ihtiyacım var” gibi bir hikayesi yok. Peki sizin var mı? Var. Peki o zaman siz neredesiniz, o nerede? O mu doğru biz mi? “Haşa” demeyin -bakın çünkü egonuz “haşa” demiyor, zihniniz “haşa” diyor. Egonuz diyor ki “onun haşa kafası o kadar basmıyordu veya o başkaydı, biraz kafayı biraz yemişti ama biz daha bilinçli varlıklarız, biz bugün cep telefonu kullanıyoruz, birçok imkanımız var, biz daha bilinçliyiz.” Emin olun bakın nefsimiz bunu söylemiyor, söyleyemez; ancak şunu diyor: “O peygamberdi.” Onun altında ne var, ne demek “o peygamberdi”? Ego neyi kastediyor? “Yani seçilmiştir bu, onun sınırlarına ben asla ulaşamayacağım.” O egoya bir sor: “Sen de onun gibi seçilmiş olsaydın, onun gibi bir hayatın olsaydı bunu kabul eder miydin?” O fakirlik, o tahakküm, o taşlanma -“ya Rabbi bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet” diyecek miydin?

Egonun İkili Oyunu

O zaman işte üçkağıtçılığı orada fark edeceğiz. “O peygamberdi” diyerek sanki onu yüceltiyorum, “ben haşa kimim ki” diyorum ama alttan altı aslında egom diyor ki “aman Allah’ım iyi ki beni seçmemiş, yoksa ben anamdan emdiğim sütü burnumdan çıkarırdım.” Peki bunu diyen kim? Bakın hepimizin egosunda böyle bir şey var. Bunu diyen kim? İşte onu bulmamız gerekiyor. Çünkü o “ben” Müslüman değil, o ben iman etmiyor, o benim peygamberi dahi yok. O kendi borusunu öttürmeye çalışıyor ama kenarda da peygamberi bir yerde tutmaya gayret ediyor. Hani biri demiş ya, “şu halıları camiye götürün, şunu da kiliseye götürün” -“kiliseye niye götürelim?” “O da bir dindir, ne olur ne olmaz, kendimizi sağlama alalım” mantığı içinde.

Yani demek istediğim, benliğimiz ikili oynuyor. Peki bundan dolayı kendimizi suçlayacak mıyız? Hayır, kastettiğimiz bu değil. “Ben çok kötü, berbat biriymişim, ikili oynuyormuşum” -hayır. İkili oynayıp bize zulmeden o benliği keşfetmem gerekiyor. İçeride bir üçkağıtçı var, onu fark etmem gerekiyor. O ben değilim aslında. O beni sürekli aldatan bir benlik. Bir taraftan Allah’ı, peygamberi bir yerde tutuyor, bir taraftan da kendi borusunu öttürmeye çalışıyor. Dolayısıyla ne Allah’ı, peygamberi tanıyabiliyorum ne onun hayatını yaşayıp ne mal olduğunu görebiliyorum. İki arada bir derede gidip geliyorum. İşte bu aldanışımızın temelidir.

Kötüler mi Kazanıyor?

Çünkü bir taraftan egomuz diyor ki “bu dünyada kötüler kazanıyor”, Allah da diyor ki “iyiler kazanır.” Burada bir ikilem var ama bu iki şeyi içimizdeki uyanıklık öyle bir arada götürüyor ki güya -aslında bunlar ikisi bir arada gitmezler. Ya iyiler kazanıyordur ya kötüler kazanıyordur. Bakın hiç peygamberde şu sözü görüyor musunuz arkadaşlar: “Bu dünyada kötüler kazanıyor ama merak etmeyin ahirette iyiler kazanacak” böyle bir ifade mi var peygamberin? Veya peygamber, ehli dünyanın, münafıkların, kafirlerin kazandığına dair tek bir söz söylemiş mi? Dememiş. Peki benim için de bunu diyen kim o zaman? “Kötüler kazanıyor.” “İyiler çabuk ölüyor” -üzülüyoruz o çabuk ölen iyilere; uzun yaşayan, halk deyimiyle söylüyorum, başı bile ağrımamış üçkağıtçılara, zalimlere karşı sanki onlar bir şey kazanmışlar. Hem zulmetmiş hem de başı ağrımamış.

Peki sen şuna bakmıyor musun? Kim bu, bu nasıl bir varlık, bu kendini bilen biri mi, bu varlığının kaynağını idrak eden biri mi, bu hakikatle temas eden biri mi? Ne kazanmış olabilir? Kim ne kazanıyor diyebiliyor musun o benliğe karşı? Hayır. O benlik seni uyutuyor. Sen bunu dediğin anda peygamberle taban tabana zıt bir yerde durduğunun da farkında değilsin. Eğer kötülerin tırnak kadar bir varlıktan, hakikatten, iyilikten, güzellikten, doğruluktan tırnak kadar bir şey kazandığını düşünüyorsan, sen peygamberle, Kur’an’la ayrı bir yerde duruyorsun demektir. İsterse onlar kazandıklarını düşünsünler, isterse önüne gelip seninle alay etsinler. Bunu peygambere yapmadılar mı? Peygamberi ve arkadaşlarını bir boykota muhatap kılıp, “kazanan biziz, bolluk içinde olan biziz, kaybeden de sizsiniz” dediklerinde peygamber “evet arkadaşlar kötüler kazanıyor ama merak etmeyin ahirette biz kazanacağız” mı dedi?

Halbuki ayet sana diyor onlara iki cennet vardır. İman eden kurtulmuştur diyor. Peki ben iman ettim diyorum ama kurtulmamışım. Binlerce benlik beni kuşatıyor. O zaman içeride bir şey beni aldatıyor. Hem bana iman ettiğimi düşündürüyor hem de beni kendi arzu ve korkularına mahkûm ediyor. İşte ayet bunu anlatıyor. Diyor ki: “Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümit kesmeyiniz.” Ama neyi keşfediniz? Size zulmedeni keşfedin. Sizi arzularıyla ve korkularıyla baskılayan, sana hayatı olumsuz gösteren, seni mutsuz eden -onları keşfet. Niye mutlu değilsin? Bu mutlu olmak lay lay lom oyun oynamak değil; huzurlu olmalısın, huzur içinde olmalısın, hiçbir korkunun ve arzunun pençesinde olmamalısın. O üçkağıtçı benlikleri de keşfetmelisin.

“Onlar peygamber, onlar evliya, onlar ermiş, ben evliya değilim.” Nesin? Eşkıya mısın? Ne olmak istiyorsun peki? Evliyalığı bir kenara atıyorsun çünkü egona ağır geliyor, “peygamberlik zaten bambaşka” diyorsun. Peki senin içinde saltanat kuran kim? Senin içinde sana tahakküm eden kim, sana hedef gösteren kim, o hedefleri gösteren kim? Bunu keşfediyor musun? Bunu ayırt etmek durumundasın. Ayırt etmediğin zaman bir kısır döngünün içinde ömür boyu kalmak ihtimali içinde olursunuz.

Ölüm Bir Müjde mi?

Platon bile ne diyor? “İyi, güzel ve doğru birdir” diyor. Sen ne diyorsun? “Günah güzel ama haram.” O zaman yapmamam lazım -sanki Allah seni güzellikten, iyiden yoksun bırakıyor. Ya öyle bunu kabul et ya da benim içimde bir sahtekarlık var, ben bunu çözmeliyim. Ne iyidir ne kötüdür, güzel olan nedir, güzel olmayan nedir -ayırt etmeliyim, bunun farkına varmak durumundayım. Yoksa işte Kur’an bir vadide sen bir vadide gidersin, ağzından hiç Kur’an eksilmeden de bunu yapabilirsin.

Bakın çok basit: Allah, Hazreti Yunus yıllarca tebliğ ettiği kavmine bir an kızdığı için Allah tarafından uyarı alıyor. Bizde kaç tane hoca görmüşsem hepsi ya dinleyenlere kızgın, ya “niye daha çok dinleyicim yok” diye kızgın, ya “niye beni dinlemiyorlar” diye kızgın. Yani bu alimler balığın karnında değiller mi acaba? Bunu düşünmüyorlar mı, yoksa farkında olmadan denize düşmüş ve balık tarafından yutulmuşlar mı? İşte hangi balık tarafından yutulduğumuzu keşfetmemiz gerekiyor. Yunus’u yutan balık, Yunus tarafından fark edilmeseydi ve Yunus o duayı etmeseydi -burada konu dua etmek değil, “böyle bir dua et, sonra da bir bakalım Yunus nasıl dua etmiş, biz de öyle dua edelim” değil- o duanın bir ruhu, bir hakikati var, o hakikati idrak edersen o zaman o balığın karnından çıkabilirsin. Yoksa bir ömür boyu -eğer o dua etmeseydi ebediyen onun karnında kalacaktı- kıyamete kadar hangi balığın içinde kalacaksın? Biz şu an hangi balığın içindeyiz? O balık sınırlı benlik algısıdır, sınırlı benliğin korku ve arzularıdır.

Benim balığım kim, benim balığım ne? Ben hangi korku ve arzu balıkları tarafından yutulmuşum? Bunu keşfetmek durumundayız, keşfetmezsek kıyamete kadar o balığın içinde yaşarsın.

Karacaahmet Mezar Taşları

Bazen Karacaahmet’te gezdiğim oluyor, mezarların üzerine “genç yaşta öldü, hayallerine ulaşamadan gitti” diye mezar taşları vardır. Bunlar nedir arkadaşlar? Bunlar bir balık tarafından yutulmuş ve ölürken bile o balık tarafından yutulduğunun farkında olmayıp o balığın kaleme aldığı yazılar: “İşte gençliğini yaşayamadan bu dünyadan ayrılan mahzun ve kederli bilmem kim.” Bu nedir, bu nasıl bir bilinç değil mi? Mesela ölüm bana geldiğinde içimde böyle bir sevinç, hafif bir buruklukla birlikte -işte sevdiklerimizden ayrılacağız falan deyip- derin bir sevinç olması lazım değil mi? Ölüm benim için bir müjde olmalı değil mi?

Bakın Kur’an’da geçer: Yahudiler derler ki “biz Allah’ı seviyoruz” ama ölümden en çok korkanlar onlardır diyor. Bu ne demek? Bu şu demektir: Allah’ı seviyorsan ölüm senin için bir müjdedir, bir lütuftur, bir ikramdır. Neden? Çünkü bu dünyanın geçici ve sınırlı eklentilerinden kurtuluyorsun, bedenin sınırlılığından kurtuluyorsun, bu sebepler aleminin karmaşasından kurtuluyorsun.

Peki sorayım, ben şimdi “üç gün sonra öleceksin” dense ne yaparım? Gene “ben peygamber değilim” deyip nereye kaçacağım? Yoksa “niye bana geldi ki, daha önce sırası olan başkaları vardı, ben gencim” mi derim, yoksa “elhamdülillah kusurum günahım da olsa Rabbime kavuşuyorum, Rabbim beni temizler” mi derim? Çünkü egonun bir de şöyle bir sahtekarlığı var: “Çok günahım var, sen ondan mı korkuyorsun.” “Allah seni affetti.” “Ölecek misin, ölmeyi sevecek misin?” Gene sevmiyor. Bakın orada gene bir üçkağıtçılık dönüyor. Diyor ki “günahın var o yüzden korkuyorum.” “Tamam Allah günahlarını bağışladı.” Bağışlasa ölüm senin için tatlı gelir mi? Bunları içimizde bize zulmedeni keşfetmek için soruyoruz, ne kadar berbat tipler olduğumuzu anlamak için değil. İçimizdeki zalimi keşfetmek için soruyoruz. İçimizdeki o zalimi bulursak, o bize oyun oynayanı, her şeyi çarpıtanı bulursak, o zaman gerçekten peygamberi anlayacağız, gerçekten peygamberin baktığı gibi bakacağız.

Nefsi Temizlemek

O sahtekarı keşfettiğin an kendine zulmetmekten de kurtulacaksın. Çünkü o bir ömür boyu sana zulmetmekle iş gören bir yapı -o korkular, o arzular, o beklentiler, o hayaller, o kurgular, bütün bunlar sana zulmeden sahte benliklerdir. Onları keşfettiğin zaman zulümden kurtulacaksın. Zaten İslam’ın maksadı ne? Seni zulümden kurtarmak, başkalarının beğenisinden kurtarmak, onay ihtiyacından kurtarmak, başarılı olup kendini ispat etme tuzağından, başkalarının seni yargılayacağından korkma tuzağından kurtarmak. İslam niye gelmiş? Bizi boyunduruktan kurtarmak için, kölelikten kurtarmak için gelmiş. Ama dikkat edin, Bilal-i Habeşi taşların altında ezilse de kölelikten kurtulmuştu. Kölelik zannettiğiniz gibi Afrika’daki birilerinin zahiren yaşadığı bir şey değil. Kölelik bizim içimizde olan bir şey.

Kim boyunduruğundan kurtulmak istiyor, kim korkular ve arzular boyunduruğundan kurtulmak istiyor? Kutsal metin aslında bize bunu hatırlatır. İnsanlar seni anlamış, anlamamış, sevmiş, sevmemiş -bu onlara ait bir şey. Sen kendi kalbindeki sevgiyle, merhametle, anlayışla, hoşgörüyle, şefkatle, sorumluluk duygusuyla yaşa. Başkasının tavrı seni niye bu kadar ilgilendiriyor ve meşgul ediyor? Çünkü içinde bir sahtekar barındırıyorsun. O yüzden hani derler ya, hırsız içeriden olunca kilit dayanır mı? Dayanmaz. Hırsız içeride, çünkü bir hırsız senin enerjini tüketiyor, seni mutsuz ediyor, seni katılaştırıyor, seni agresif hale getiriyor, sana sürekli mutsuzluk pompalıyor.

Sen de bu hayatta “ne becerdin ki, neyi başarabildin ki” diyor. Veya “burayı bitirdim, şurayı okudum” -birilerine bunu ispat etmen gerekiyor. Çok kötü bir kölelik bu, bir şey yapman da yetmiyor, birilerine onu göstermen gerekiyor. Modern psikoloji diyor ya, insan ötekiyle vardır -mükemmel bir tuzak, mükemmel bir kölelik. “Yazdıklarını kimse okumayacaksa ne kıymeti var, bildiklerini kimse dinlemeyecekse ne kıymeti var.” Bütün bunları kim söylüyor? İçerideki zalim söylüyor, içerideki üçkağıtçı söylüyor. Peki sen bunu keşfetmezsen ne olur? Bunu kendinin söylediğini zannedersin.

Ben de sana diyorum ki: İçine nereden geliyor? O içine ne zaman girdi, içine nereden geldi, içinden niye böyle bir şey çıkıyor? Hani bazen bazı hastalıklar vardır, gözünden minnacık kurtçuk çıkar. “İçimden geliyor” mu diyorsun? O benim canım kurtçu mu diyorsun, bana ait mi diyorsun? Niye arkadaşlar içimizden gelenleri sorgulamıyoruz ki? Sanki içimizden gelince kutsal bir yerden geliyor gibi görünüyor. Peki kutsal metin ne diyor? Kutsal metin “içindekileri dinleme” demiyor; “nefsini temizle, ondan sonra içini dinleyebilirsin” diyor. Bizim önce bir temizliğe ihtiyacımız var ki temizlendikten sonra içimizi dinleyebiliriz.

Benim en çok sorduğum soru şudur: Biri bir şey dediği zaman “bunu kim söylüyor” diyorum. Afallıyor önce kişi, hani bu literatürü bilmediğinde “ben, kim olacak” diyor. “Hangi ben” diyorum. Bunu niye soruyoruz? Çünkü içimizi temizlemek zorundayız. İçini temizlemeden içinden geleni sorgusuz sualsiz kabul edersen hiçbir zaman yol alamazsın. Ama içini temizlediğinde, o zaman içinden gelen vicdanın sesidir, fıtratın sesidir. Ama sen öyle bir dünyada yaşıyorsun ki -hani eskiden yüz sene önce köylük ortamda ne duyardın ne görürdün, belli sınırlı. Şu an, hele iki binden sonra doğmuşsan, eline daha iki yaşında tablet verilmişse, sen nelerle karşılaşıyorsun? Etraftan birçok şey duydun, birçok şeyle karşı karşıya kaldın ve hepsine veya bir kısmına inandın. Peki bunlar doğru mu acaba, bunları gözden geçirmeye ihtiyacın yok mu?

Peki kutsal metin niye “nefsinizi temizleyin” diyor? Nefsiniz kötü olduğu için değil, nefsiniz kötü şeylerle etkileşim içine girip etkilendiği için temizlik yapmak zorundasınız. O temizliği yaptığınızda arı duru hale gelirsiniz. Ama içimizde o kadar çok sahtekar benlikler var ki: “Sevilmediğin zaman mutlu olamıyorsun, başarılı olamadığında mutlu olamazsın, kendini ispat etmezsen mutlu olamazsın” diyen o kadar çok benlik var ki. Sen bunlarla hiç hesaplaşmadan, bunlardan temizlenmeden nasıl yaşamayı kabul edebiliyorsun ki? Kendine zulmettiğinin farkında değilsin.

Geç Kaldım Duygusu

Bakın bunun biyolojik olarak yansıması nedir? Mesela midenize bozuk bir şey aldığınızda mideniz onu dışarı atmaya çalışır, kan karışmasın diye -bakın dikkat edin biyolojik mekanizmamızın bir temizlik sistemi var değil mi? Mesela böbreği olmayan en fazla bir hafta yaşıyor. Peki o zaman ben size sorayım: Eğer nefsinizi temizlemezseniz ne kadar yaşayabilirsiniz? Yaşadığınız hayat, yaşam adını alabilir mi? Biz yaşamıyoruz. Gerçekten yaşamak için nefsimizi temizlemeye ihtiyacımız var. O yüzden temel prensip içimizdeki sahtelikleri fark etmek ve onlardan sakince ayrışmak -kimseyle kavga etmeden, kimseyi suçlamadan, bir şey kaybettiğimizi düşünmeden. Diyelim gelmişsin 60 yaşına, hiç fark etmez. Neden? Çünkü gerçek kendinin yaşı yok. Gerçek kendinin yaşı olmadığı için “geç kaldım” diye bir kavram da yok. Size “geç kaldım” diyen de sahtekar.

Mesela peygamber hiçbir kimseye “geç kaldım” diyor mu? Demiyor. Ama sen kendine geç kaldığını söylüyorsun. Hatta benim rastladığım bazı gençler var, böyle 18-20 yaşında bir “geç kalmışlık” egosuyla kendi kendine zulmediyor. “Geç kaldım.” 25 yaşına gelmiş “geç kaldım”, 35’i görüyorsun “geç kaldım”, 45’i görüyorsun “geç kaldım.” Herkes aynı zehirle bu kadar yaygın bir şekilde nasıl zehirleniyor? Çünkü birileri bize sürekli “çabuk, hızlı, az ömrün var, geç kaldın” diyor, sen de bunu yutuyorsun. Bunu bilin: Hiç kimse geç kalmıyor. Şu an nefes alıp veriyorsan geç kalmış sayılmazsın; geç kalmak diye bir kavram yoktur. İşte bunun gibi adım adım, acele etmeden, fark ederek arınmaya ihtiyacımız var. Arındığımızda zulüm bitecek.

Habil-Kabil: Gerçek Zalim İçeride

O yüzden zulüm ne Amerikan zulmüdür ne İsrail zulmüdür ne odur ne budur -onlar dışsal zulümlerdir. Gerçek zulüm içimizdedir, gerçek zalim içeridedir. O yüzden peygamber her zaman buna işaret etmiştir: Gerçek zalim içeridedir. Dıştaki zalimler seni öldürmeye çalışsa da, hatta öldürseler de, sen bir şey kaybetmiş sayılmazsın. İspat mı arıyorsun? Habil-Kabil kıssasına bak. Habil ne diyor? “Sen beni öldürmek için elini kaldıracak olsan ben elimi kaldıracak değilim” diyor. Bu neyi anlatıyor? Bu pasif olmayı, ezik olmayı anlatmıyor. Bu şunu anlatıyor: Sen kendi hakikatini idrak eden bir insan isen, hiç kimse sana hakikatte zulmedemez. Onun yaptığı zulüm zahiri olarak kalır, sen hiçbir şey kaybetmezsin.

Bir bilgenin dediği gibi, “bir insan gelip başıma ateş etse, bedeni bırakır giderim, kalanını kendisi düşünsün.” Habil öyle demiyor mu? “Hem kendi günahını hem benim varlık ve fıtratıma karşı işlediğin günahı kendi sırtına yüklüyorsun” diyor, “ben asıl sana üzülüyorum” diyor. Peki şunu düşünün: Biz bunu şu anda söyleyebilecek durumda mıyız? Cevap hayır. Peki niye? Bu cevabı bize verdirmeyen kim? Habil’in tarafında mısın -yani taraf-girlik anlamında demiyorum bunu, Habil’in bilinç düzeyinde misin, Kabil’in mi? Eğer ben Habil’in bilinç düzeyindeysem dıştaki hiçbir zulümden korkmam; asıl içeride bir zulüm var mı ona dikkat ederim.

Dışa Yönelmiş Dikkat

Ama dikkat edin hepimizin dikkati dışarıda. Kim dikkatimizi hep dışarıya veriyor ve kim içeriden bizi mahrum bırakmaya çalışıyor, kim içi gözlemlememizi engelliyor? Tam içine bakacaksın -Instagram, Facebook, bir sürü hikaye. Tam içine bir gözlemde bulunacaksın, sana bir hikaye üretiyor, sonra “şimdi televizyon”, “dur şu arkadaşı arayayım.” Bir dur, içeride büyük üçkağıtçı var. Sana arkadaşlık yapanlar var, onları keşfetsene -ama kötü arkadaşlar var, o kötü arkadaşları bulman lazım. Onları bulursan ve Allah’ın inayetiyle -ki Allah sana yardım edeceğini söylüyor- onları bırakırsan, işte o zaman özgür olmuş olursun, o zaman zulümden kurtulursun.

Peygamberin Mekke’deki Tavrı: “Acele Ediyorsunuz”

Yoksa dışta -dikkat edin, ben her zaman bunu hatırlatıyorum, siz de kendinize hatırlatın- peygamber 13 sene Mekke’deki zulümden dert yanmış mı acaba, “Mekkeliler bize zulmediyor” demiş mi? Hatta bazı Müslümanlar gelmiş, “ya Resulallah dua et, bu zulüm çok büyüdü” demiş, peygamber demiş ki “siz acele ediyorsunuz, siz acele ediyorsunuz.” Neden böyle demiş? Peygamber yapılan dışındaki zulmü görmüyor mu? Görüyor. Onun asıl mevzusu ne? İçerideki zalimden sizi kurtarmak. İçerideki zalimden kurtulduğunuz zaman felaha ermiş olursunuz. O zaman gerçek özgürlük -istediğini yapman tutsaklık değil, sana hiçbir şeyin tahakküm etmediği zaman sen özgürsün.

Mükemmel Kölelik: “Ben Özgürüm” Diyen Tutsak

Hiçbir arzunun ve korkunun nesnesi olmadığın zaman sen özgürsün. İnsanlar bakıyorsunuz “ben özgürüm” diyor ama beğenilme arzusu var, sevilmeme korkusu var, yalnız kalma korkusu var, anlaşılmama korkusu var. Sürekli Instagram’a bakıyor, kaç onay almış. Hani sen özgürdün, ne özgürlüğü bu? Yazdığın bir kitap kaç satıyor, söylediğin bir şarkı ne kadar dinleniyor -sen bunların tutsağısın. Ama sana da “ben özgürüm, ben istediğimi yaparım” çok güzel bir şarkı verilmiş. Mükemmel zulüm, zulmün şapka çıkartılacak derecesidir bu arkadaşlar aslında. Bir insan tutsak, her yönüyle tutsak, ve “ben özgürüm” diyor ve buna da inanıyor. Mükemmel bir zulüm ve kölelik örneği.

Kapanış: İhlas

İşte şeytanın saltanatı budur. O yüzden şeytan Allah’la savaşamayacağını bildiği için insanla savaşmayı tercih etmiştir. Allah da şeytana bu izni vermiştir ama insana da manevi silahlar vermiştir, “ona dikkat et” demiştir. Eğer sen ihlas sahibi olursan, benim ihlasa erdirdiğim kullardan olursan, şeytanın senin üzerinde en küçük bir etkisi olmayacaktır. Ama bu böyle söylev atarak değil, sloganlarla değil -hakikaten ihlasa erdirdiği bir kul olacaksın. Dünyada bütün insanlar senden nefret etse veya bütün insanlar seni sevse senin için bir olacak, o zaman sen ihlasa ermişsin demektir. Dünyada herkes sana küfretse, herkes sana taş atsa, ertesi gün herkes sana gül atsa, senin nazarında bir farkı olmadığı zaman sen ihlasa ermiş birisin. O zaman şeytanın senin üzerinde bir etkisi yoktur. O zaman işte insan, gerçek insan olmanın şerefini, izzetini idrak etmiş olur. Ve bunu hiç kimseye ispat etmesi de gerekmez.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Yunus Suresi: 62) — “Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur” - (Zümer Suresi: 53) — “Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin” - (Rahman Suresi: 46) — “Rabbinin makamından korkan kimse için iki cennet vardır” - (Cuma Suresi: 6-8) — Yahudilerin “Allah’ı seviyoruz” iddiasına rağmen ölümü temenni etmemeleri - (Maide Suresi: 28) — Habil’in Kabil’e cevabı - (Hicr Suresi: 40) — “Ancak ihlasa erdirilmiş kulların hariç, şeytanın onlar üzerinde bir etkisi yoktur”