Ben Bilincini Olaylardan Geri Almak
Kısa Özet
Sohbette, “olması gereken” beklentisi üzerinden hayata bakmanın ve “ben bunu hak edecek ne yaptım” diye başlayan bir düşüncenin insanı çıkmaz bir bataklığa sürüklediği anlatılıyor. Bunun yerine “bu insan niye böyle davrandı” gibi kişisel hesabı olmayan, objektif bir analiz sorusunun gerçek bir düşünme imkânı sunduğu vurgulanıyor. Konuşmacı kendi babasıyla ilişkisini 11-12 yaşında bu farkla anladığını anlatıyor: babasının tavrının kendisiyle değil babasıyla ilgili olduğunu görmek. Sohbet, “hak sahibi” ve “mağdur” benliklerinin ikisinin de birer tuzak olduğunu, çözümün olayları inkâr etmek değil, “ben bilincini” o olaylardan geri almak olduğunu; fare-peynir labirenti benzetmesiyle insanın aslında labirentin dışına çıkabileceğini anlatarak sonlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- “Bu insan niye böyle davrandı” objektif bir analiz sorusudur; “bana niye böyle davrandı” ise içinden çıkılamayan bir hesap sorusudur. - “Haklısın ama alacağın yok” — haklı olmak, o haklılığın karşılığında bir şey talep etme hakkı vermez. - Aydınlanma, hikayemiz olmadan evvelki halimizi idrak etmektir; yaşanmışlıkları inkâr etmeden, onların ürettiği kimliği bırakmaktır.
Olması Gereken Beklentisi ve Hak Ediş Hikayesi
İnsanın hayatındaki en önemli problem alanlarından bir tanesi, “olması gereken, yapılması gereken, söylenmesi gereken, takınılması gereken ideal, mükemmel tavır” üzerinden insanın olaylara yaklaşması. “İşte böyle olur mu, bu böyle yapılır mı, böyle söylenir mi, böyle davranılır mı” gibi zihnimizde sahip olduğumuz -bu objektif bir düşünce de olabilir, objektif olmayan bir düşünce de olabilir, ikisi arasında bu açıdan bir fark yoktur.
Mesela ben desem ki insanlar dürüst olmalı ama bazı insanlar dürüst davranmıyorsa, bu beni, bu düşünceleri devam ettirmek konusunda haklı kılmaz. Veya bu düşünce üzerinden karşımdakini suçlamayı, kendimi haksızlığa uğramış hissetmeyi gerektirmez. Ama zihnimiz buna çok yatkın bir eğilime sahiptir: “Ben bunu hak ediyor muyum? Bana bu yapılır mı? Ben ne yaptım ki böyle davranılıyor?” Bu bazen çocukluğumuzdan itibaren de bazı hikayelerin zeminidir, ilerleyen yaşlarımızda da başımıza gelen olayların zemini olarak bir hikayeye dönüşür. Bu hikayeden bir çıkış yoktur.
Tabii kıymeti yoktur deyince, yani haksızlık mı normal bir şey, yanlış şeyleri meşrulaştırıyor muyuz? Hayır. Yanlış şeyler yanlış şeylerdir. Fakat bizim o yanlış şeyleri ele alma biçimimizde bir problem vardır. Mesela eğer biz bir konuyu, bir olguyu, bir ilişkiyi kendimizi temele koyarak değerlendirirsek -“ben bunu hak edecek ne yaptım” dersem- ben yanlış bir yerden başlıyorum demektir. Çünkü bu şu anlama gelir: Başıma gelen bir şey mutlaka zahiri olarak hak ettiğim bir şeydir. Hak ediyorsam sorun yok, kötü bir şey yaptım ve bir şeyi hak ettim, egom orada biraz kabullenebilir bunu. Ama peki ben bunu hak edecek bir şey yapmadıysam ne olacak?
“Bunu Hak Edecek Ne Yaptım?” Sorusunun Çıkmazı
Hani geçen hafta bahsettiğimiz gibi, aslında kendi mezarımı kendi elimle kazmış gibi oluyorum, kendi kendime içinden çıkamayacağım bir kuyu kazmış oluyorum. “Ben bunu hak edecek ne yaptım?” Yıllarca düşünsen bile bulamazsın. Zaten yaşadığımız hayatın içinden çıkamadığımız olaylarını düşündüğünüz zaman bunlar gibi şeyler olduğunu büyük ölçüde görebilirsiniz. Mesela ebeveynimle ilgili bir hikaye oluştururum: “Bana böyle davrandılar, ona öyle davrandılar” veya “hepimize kötü davrandılar, ama niye kötü davrandılar?” Bir kardeşe öyle bir kardeşe böyle davranırlarsa hikaye daha trajik ve dramatik hale geliyor. Bu da trajik ama anne baba bilmeden veya kendilerine göre bir kıyaslama yaparak, sanki birini diğerinden daha değerliymiş gibi davrandılarsa, bu sefer oluşan hikaye daha dramatik, daha kapsamlı bir hal alır. Ve oradan çok büyük hikayeler üretirsiniz, hiçbir zaman bir yere varamazsınız.
Ama dikkat edin, tırnak içinde bunu çok düşünürsünüz ama aslında hiç düşünmezsiniz. Neden? Çünkü yanlış bir cümle kuruyorsunuz. “Ben bunu hak edecek ne yaptım” diye başlıyorsunuz, veya “ben bunu niye yaşadım ki, yaşamamalıydım, bunu yaşamamı gerektirecek bir nesnel durum yoktu” diye başlarsanız, size çokça düşünüyormuş gibi gelir. Ama bu bir düşünce değildir. Bu bir arzuyla bir gerçekleşme arasındaki çelişkinin kabullenilmemesidir. Arzu ettiğiniz bir şey vardı -veya olmasının doğal olduğunu düşündüğünüz bir şey- bir de olan bir olgu vardır ve bu ikisi arasında büyük bir fark vardır.
Peki ne yapacaksınız? Aslında yapacak bir şey yoktur. Ve çoğu insan “ben ne yaptım da bu oldu, ne yaptım da bunu hak ettim ki” der. İçerisi diyor ki: Ben bunu hak etmedim ama bu hak etmediğim halde başıma geldi, bana böyle davranılmamalıydı, bana böyle söylenmemeliydi ama söylendi, yapıldı. Eee ne yapacağım bundan sonra? Düşünce nereye gidebilir? Hiçbir yere. Çünkü biz çoğunlukla bu gibi olayları kendimiz üzerinden yorumlamaya çalışıyoruz. Bir neden bulamazsak mesele orada sıkışıp kalıyor. Bu sefer benlik birçok başka hikayeye başvurarak, nefret ederek, kendine kızarak, hayata kırılarak, insanlara küserek bununla baş etmeye çalışıyor.
Doğru Soru: “Bu İnsan Niye Böyle Davrandı?”
Dolayısıyla böyle bir mesele doğru yerden ele alındığında üzerinde düşünülebilir. Mesela “bu insan niye böyle davrandı?” Diyelim ki ebeveynim, eşim veya nişanlım -bozulan bir nişan ilişkim oldu, bozulan bir evlilik ilişkim oldu, bir arkadaşlık ilişkim oldu ama bozuldu. “Bu neden dolayı böyle oldu” diye analiz edebilirsem, bunu bilinçli ve objektif bir yaklaşımla yapabilirsem, bu bir düşünme konusudur. Muhatabım olan insanı olduğu gibi anlamaya çalışırım.
Babamla İlişkim: 11-12 Yaşındaki Farkındalık
Benim çokça sözünü ettiğim, babamla olan ilişkim, 11-12-13 yaşlarında böyle bir farkındalıkla ancak anlaşılır hale geldi. Ben baktım ki babamın bana olan tavrı -genelde bazen sergilediği tavır, biraz öfkeli, biraz agresif, biraz kızgın- bu tavır benimle ilgili değil, bu tavır onunla ilgili olan bir şey. “O niye böyle davranıyor” dediğimde bu bir düşünme ve analiz konusu olabilir. “O niye böyle davranıyor, o niye böyle hareket ediyor, o neden böyle konuşuyor” dediğimde bu benim önümde analiz edilebilir bir konuya dönüşebiliyor.
Ama “bana niye böyle davrandı” dediğimde, ben olayı dışarıdan bir olay olmaktan çıkarıp arzu ve korkumun hikayesine dönüştürüyorum. Ben bir şey arzu ediyorum veya bir şey bekliyorum, ihtiyacım olan bir tutum var, o tutumu görmüyorum, başka bir tutumla karşılaşıyorum ve diyorum ki “bu olmamalıydı.”
“Olmamalıydı” Cümlesinin Bataklığı
Mesela bu cümle de insanoğlu için tam bir bataklıktır: “Bu olmamalıydı.” Tamam devam edelim mesela bu düşünce üzerinden, nereye gideceğiz? “Bu olmamalıydı.” Evet olmamalıydı. Sonra? Ama oldu. Sonra? Yok. Mütemadiyen bir ömür boyu “olmamalıydı, istemiyorum, niye oldu, olmayabilirdi” -“öyle davranmayabilirdi. Evet davranmayabilirdi.” E ne yapacağız şimdi? Bizi bir yere götürüyor mu düşünme noktasında? Hayır. Peki sonra neyi düşüneceksin burada? Hiçbir yere gidemezsin. Çünkü yanlış bir yerden başlıyoruz konuya, ihtiyaçlarımız, doğal beklentilerimiz üzerinden bir çıkarsamada bulunuyoruz: “İnsan çocuğuna öyle davranır mı? İnsan eşine öyle davranır mı?” Buradan baktığınız zaman ilerleyebileceğiniz, çözümleyebileceğiniz bir şey yoktur. Bu sadece “ben ne istiyordum, ne oldu” sorusuna verebileceğiniz kısa ve net bir cevaptır, burada biter. Yapacağınız şey yarım saatlik, bir saatlik bir iç analizdir: Ben ne istiyordum, ne ile muhatap oldum? Bu kadar.
Hak Sahibi Benlik ile Mağdur Benlik: İki Tuzak
Peki burada niye bunca büyük tuzaklara düşüyoruz? Çünkü olan bizim istediğimiz gibi değil ve olanı o yüzden kabul edemiyoruz. Burada ne işliyor aynı zamanda? Bazen hak sahibi olduğunu iddia eden bir benlik, bazen de kendini mağdur hisseden bir benlik var. İkisi de birer tuzaktır. “Ben bunu hak etmiyordum, hak etmiyorum, bunu hak edecek bir şey yapmadım” demek de bir kibirli benlik tuzağıdır. Tam zıttında “kendimi çok kötü hissediyorum, çok acı çektim, bu bana yapılmamalıydı, ben çok mağdur oldum” diye başlayarak ilerleteceğim hikayenin öznesi olan mağdur benlik de sahte bir hikayedir.
Bunlara tutunmak mümkün mü? Kesinlikle çok iyi tutunabilecek dallardır bunlar. Bir de bunları etrafınıza iyice anlatıp da onların da onayını alırsanız, o zaman kaymaklı ekmek kadayıfı olur: “Haklısınız, size böyle yapılmamalıydı, kesinlikle haklısın” diye sizin egonuz daha da pekişir. “Ya bak haklıyım yani, kimi anlatsan bana hak veriyor” -işte sadece onunla kalıyorsun zaten. Hak veriyor ama sen o hakkın altında bir de eziliyorsun aslında, çünkü hak ettiğin şeyin karşılığı yok.
“Haklısın Ama Alacağın Yok”
Hani halk arasında biraz alaycı bir ifadedir ama ben çok önemserim: “Haklısın ama alacağın yok.” Bu aslında insanlara böyle ironik veya bazen alaycı bir söz olarak söylenir ama ben bu sözü ciddiye alırım. Bunu anlamak çok önemli bir şey. “Haklıyım ama alacağım yok.” Bir alacak hesabım yok, bir alacak hikayem yok, kimseden zerre kadar bir alacağım yok. “Zamanımı aldı, bana zamanımı geri versin. Bana çocukluğumu geri versin. Bana özgüvenimi, doğal, samimi çocukluğumu geri versin.” Bunlar anlamsız şeylerdir. Yani bunlar asla bir gerçekliğe oturmayan ama o ego tarafından çokça makul gibi görülen şeyler.
Hani birisi yanlışlıkla çocuğun eline değer, çocuğun elindeki çok sevdiği meşrubatın bardağı kırılır -“bana bu bardağı yerden topla, bunu düzelt, içindeki sıvıyı da içine koy içeceğim” demek gibi bir şey. Böyle bir şey mümkün mü? Yok. Ama o çocuksu algı bunu isteyebilir ve oraya takılıveririz. Bazen o duygu, o benlik bizi öfkeli olmaya götürür, bizi hayata karşı sürekli alacaklıymış gibi hissettirir. O alacak bizde bazen öfke oluşturur, bazen kırılganlık oluşturur, bir sürü hikaye onun arkasından geliverir. O böyle bir dizi gibi devam eder: Hani 30 yaşına gelirsin, 40 yaşına gelirsin, 50 yaşına gelirsin, asla o hikaye bitmez. Birisi azıcık oraya bir dokunsun, hikaye hemen canlanır.
Aydınlanma: Hikayemiz Olmadan Evvelki Halimizi İdrak Etmek
O yüzden bir bilgenin ifadesidir, bunu hatırlayabiliriz burada: Aydınlanma, hikayemiz olmadan evvelki halimizi idrak etmektir. Hiçbir hikayenin parçası değilsin. Bakın bu, “ben hiçbir şey yaşamadım, yaşadığım her şeyi o zaman unutayım mı, inkar mı edeyim, yok mu sayayım, hafızamı mı sıfırlayayım” demek değil. Hikayemiz olmadan evvelki halimizi idrak etmek ne demek? Sen yaşadığın hiçbir şeyin oluşturduğu bir özne değilsin. Yaşadığın her şey bir yaşanmışlıktır, o kadar. Bakın yaşanmışlıklardan oluşturulan benlik ayrı bir şeydir; yaşadıklarınızdan oluşturduğunuz benlikler sizin o gerçek öz benliğin üzerinde tortulardır. O yüzden yaşanmışlıkları yok saymıyoruz, inkar etmiyoruz, baskılamıyoruz, unutmak gibi bir arzumuz da yok -yaşanmışlıklar sadece yaşanmışlıktır, o kadar. Ama o yaşanmışlıklar üzerinden ürettiğim kimlikleri bırakıyorum -mağdur çocuk hikayesini bırakıyorum. Yaşanmış olan hiçbir şeyi yok saymıyorum ama onun üzerinden bende oluşmuş olan “sen çok mağdur edildin, sen çok baskılandın” gibi benlik kurgularını bırakıyoruz.
İşte hikayemiz olmadan evvelki halimize ancak böyle dönebiliriz. Ve orada sadece olayları anlatırız, olaylar anlatılabilir, fakat olayların anlatıldığı durumda herhangi bir mağdur yoktur, haklılık mücadelesi yapan, hak ettiğini elde edemeyen, mutsuz olan, öfkeli olan, mağdur olan, mahrum olan bir kimse yoktur. Sadece böyle bir olgu oldu, bu kadar.
Ben Bilinci: Radyoaktif Madde Benzetmesi
Dolayısıyla kastettiğimiz şey, bir olayın üzerinden kendimizi sahte bir şekilde inşa ettiğimiz noktayı bulmaya çalışıyoruz. Yani bu “ben” nereye eklemlendi? Ne ile tanımlandı? “Zaten hiç kimse beni sevmiyor.” Bakın bu cümlede bile iki tane anlam var: Birinde derim ki, “ben düşünüyorum da bu hayatta hiç kimse beni sevmedi” -bu bir olgu ifadesi. Bir de “zaten hayatta hiç kimse beni sevmedi, zaten hiç sevilmedim” gibi öfke ve kırılganlık karışımı bir cümle. İlkinde ben bir olguyu ifade ediyorum. Ama bunu söyleyen ben, sevilemez olan biri miyim? Sevilmediğinden dolayı mutsuz olan, haksızlığa uğramış hisseden biri miyim? Hayır, hiçbiri, sadece bir durumu anlatıyorum. Kendini o olguların üzerinden tanımlamayan bir kimse için problem yoktur.
Peki biz niye problem yaşıyoruz? Çünkü kendimizi yaşadığımız bu olaylar üzerinden tanımlıyoruz. Çocukken bunları yaşarken, o çocuk ve ergen düzeydeki zihnimiz -hani Abdülkadir Geylani değilsen ne yapacaktır? Tabii ki yaşadıkları üzerinden bir kimlik tanımlaması yapacaktır. Kim sevdi, kim önemsedi, kim dikkate aldı? Tabii ki bunlara o çocukluk yaşında bakıp bir hikaye üreteceğim. Çocukluğumuzdan itibaren o ben bilinci -insanoğluna verilmiş en kıymetli hazine, “ben” diyebilme bilinci- çok önemli bir şeydir ama çok tehlikeli bir şeydir. Hani radyoaktif madde gibi bir şeydir; ortalığa bıraktığında, silah değil, ateş değil ama seni radyoaktiviteden öldürebilir. İşte ben bilinci de buna benziyor.
Çocukluğumuz döneminde yaşadığımız olumsuz olaylar nedeniyle yanlış yerlerde kullanılır. Mesela “ben” dediğimde, ben o varlık ve bilinç “ben” demeliyim ama ne yapıyorum? Diyelim ki annem, babam, kardeşim veya okuldaki arkadaşım “sen çok iyisin” dediklerinde, ihtiyaçlarıma duyarlı olduklarında, “ben iyiyim, seviliyorum, önemseniyorum, anlaşılıyorum” diyorum. Güzel bir şey. Ama tam tersinde de, dinlemiyorlar, anlamaya çalışmıyorlar, baskılıyorlar, sevmiyorlar diye hikayeler üretiyorum. Bunların öznesine hep “ben” oluyor: “Beni sevmiyorlar, bana değer vermiyorlar, beni umursamıyorlar.” Bir sürü hikayeler üretiyorum ve hepsine “ben” diyorum. Ben dediğim için bunlar birike birike koskocaman sahte bir benlik kümesine dönüşüyor. Bu kümeye dikkatle bakmak durumundayız.
Olumlu Görünen Sahte Benlikler
Burada ürettiğimiz cümlelerimiz çok olumlu görünen de olabilir, çok olumsuz da olabilir. “Benim her şeye gücüm yeter. Çocukluğumda çok baskı gördüm ve karar verdim, ben güçlü olacağım.” Bu olumlu bir şey gibi görünür ama yine sahte bir şeydir, çünkü doğal varlığımızda böyle bir güç yoktur, o kadar güçlü olmam gerekmiyor. “Çok yıprandım, kendimi çok müteessir ve zayıf hissettim” -o yüzden de büyük bir güçlülük, umursamama, bazı şeyleri görmezden gelme, hayatı yüzeysel değerlendirme gibi bir benlik üretmiş olabilirim. “Bir şeyi umursamıyorum, yüzeysel yaklaşıyorum, kafaya takma” diyorum -çünkü geçmişte çok kafaya takmış olan ve bundan dolayı çok acı çektiğini zanneden bir benlik var. O zaman bunu nasıl karşılayacak? Başka bir şey yapacak: Boş verecek, duygularını yatsıyacak, insanlarla ilişkilerini daha yüzeysel yaşayacak.
Aslında dikkat edin bütün bunlar nedir? İşte o ürettiğimiz ilk benlik hikayelerinin bir zaman sonra daha da farklı benlikler üretmesi ve üzerimizde koskocaman bir hayaletin kendi gerçek varlığımızı örter hale gelmesi. Üstelik hayatı artık onun penceresinden seyrediyorum: Mesela sevilmeyi hak eden bir insan olduğuma inanırım ama insanların sevmediğini düşünürüm, dikkatim hemen “seviliyor muyum, sevilmiyor muyum” noktasına gider, hızlı analiz yapmalıyım çünkü tekrar sevilmeme tuzağına düşebilirim. Bu aslında nasıl bir benlik? Acı çekmekten korkan bir benlik. Peki bu benlik ben miyim? Veya güvenimin kötüye kullanılacağından korkan benlik ben miyim? Kim bu? Ve ben bir ömür boyu bununla mı yaşayacağım? İşte o yüzden kendimizi hatırlamadan bu hayattaki yaşadığımız hayat gerçek bir hayat değildir.
Öfkeli İnsan Örneği: Analiz mi Hesap mı?
Mesela diyelim ki bir insan kendi dünyasında yaşadığı bir kısım olumsuzluklar yüzünden çok agresif, çok öfkeli -en ufak bir anlaşmazlık durumunda aşırı öfkeleniyor. Şimdi siz bunu nasıl ele alabilirsiniz? Ya kaygılı bir benliğiniz varsa “ben bu insandan uzak durayım” diye kaçıngan bir davranış sergileyebilirsiniz. Ya da “kim oluyor ki bu bağırıyor, kendini ne zannediyor” deyip siz de ona öfkelenirsiniz. Ya da “uğraşmaya değmez” deyip bir hikaye üretirsiniz. Bütün bu senaryoları üreten benlikler sahte benliklerdir. Sorulması gereken doğru soru şudur: Bu insan niye bu kadar öfkeli? Eğer bunu analiz edebilirseniz -analiz etmeseniz de büyük bir sorun olmayacaktır- ama burada sizin kendi kişisel bir hesabınızın olmaması gerekir ki bu soruya objektif cevap verebilesiniz. Yoksa mevzu bir anda size döner: “Bu insan bana niye böyle davranıyor, ben bunu hak edecek ne yaptım ki, kendini ne zannediyor” diye kendinize döndürerek yorumlamaya başlarsınız. Böyle yaptığınız anda analiz biter, hesap başlar.
Aslında biz olayları düşünmüyoruz, sürekli hesapların içindeyiz. Yoksa bir insan biriyle ilgili günlerce düşünebilir, analiz edebilir -“eşim niye böyle davranıyor” bu güzel bir sorudur. Ama “eşim bana niye böyle davranıyor” bu hesap sorusudur ve içinden çıkamayacağınız bir şeydir. “Eşim niye böyle davranıyor? Otur, düşün” -onun bebekliğine inebiliyorsan, yaşadığı bütün hikayeyi anlamaya çalış. Bu iyi bir düşünme egzersizidir. Ama dikkat et, orada kendinle ilgili en ufak bir hesap olmamalı.
Tabii bu, diyelim ki bir ilişkide kendimi tamamen temize çıkarıp olayı değerlendirmek demek değil. Diyelim ki babamla problemliyim ama ben de bir süre sonra inatlaşıyorum -o payı kendim almalıyım, “ben niye inatlaşıyorum, şu nedenle inatlaşıyorum” -o senin analiz edeceğin başka bir dosyadır, onu da mutlaka analiz etmelisin. Ama meseleyi asla bir hesaba döndürmemeliyiz. “Bana niye böyle davrandı babam?” Mesela bazı anneler çok bencil olabilir, çocuk yetiştirmek istemiyor bile olabilir. Şimdi ben onu anlayabilmeliyim, analiz edebilmeliyim -“annem çok bencildi, kendinden başka kimseyi düşünmezdi” -bunu analiz edebilirsin. Ama bunun içine kendini sokarsan analiz biter, hesap başlar. Onun hikayesini, çocukluğunu, anne babasıyla ilişkisini analiz edebilirsin, ama ne zamanki kendini onunla ilgili bir hesaba indirgedin, oradan çıkışın yoktur, ve manasız, çözümsüz, gereksiz bir şeydir.
Çözüm: Ben Bilincini Olaylardan Geri Almak
Orada dikkat edeceğimiz tek bir şey vardır. Çözüm şudur aslında -bir taraftan “çözümü yoktur” diyorum, şimdi de “çözüm şudur” diyorum, bu bir çelişki değil. Neden? “Çözüm yoktur” dediğim, psikolojik mekanizma içinde çözüm yoktur. Ama psikolojik mekanizmanın üstüne çıkarsan çözüm vardır: Benlik bilincimi ve kendilik bilincimi o hikayeden geri alırım. Yanlışlıkla o hikayeye vermişim: “Hiç önemsenmeyen bir çocuktum” diye bir çıkarsama yapıyorum ve o hikaye uzuyor. Böyle bir çıkış yoktur. Ama şöyle çıkabilirim: Ben çocukluğumda veya gençliğimdeki yaşadığım olayların içinde tanımladığım ben bilincini oradan alıyorum. Ne kaldı geriye? Olaylar kaldı. Benim hikayem kalmadı orada. Ben o hikayenin ürettiği bir kimlik değilim. Bunu anladığımda, gerçekten içselleştirdiğimde, o zaman aslında çözülecek bir şey olmadığını da anlıyorum. Çünkü artık o olay benim hikayem değil, benim varlığımı, kimliğimi inşa eden bir olay değil, o sadece bir yaşanmışlık.
Dolayısıyla yapacağımız şey çok doğal ve çok basit ama gerçekten mucizevi sonuçları olacak bir şeydir. Nedir bu? Ben bilincini o olaylardan almak. Acı çeken ben, sevilmeyen ben, desteklenmeyen ben, anlaşılmayan ben, haksızlığa uğramış olan ben, tercih edilmeyen ben -bütün bunları bırakıyoruz. Çünkü ben bunlar değilim. Ben benim. Ben bir olay ile tanımlanacak bir varlık değilim. Ben varlığım. Varlığıma doğru bir yol almam gerekiyor. Ama varlığıma doğru yol almayı unutup olaylardaki alacaklarım üzerinde, olaylar üzerinden tanımladığım benlik üzerinde bir ömür boyu geçirsem de, bunu ne kadar harikulade bir şekilde anlatsam da, ben hiçbir yere varamam. Bunun üzerinde romanlar yazsam, dünya çapında okunsa, “insan psikolojisini çok güzel anlatıyor” dense, tırnak içinde sadece insan psikolojisini çok güzel anlatıyordur -insanı değil. İnsan hiçbir olayın nesnesi olmadığında hayatı doğru anlamış olur, kendini de doğru anlamış olur.
Bakın zaten niye biz hep kendimize dönmemiz gerektiğinden bahsediyoruz? Çünkü kendini gerçek kendin olarak tanımadıkça yaşadığın hiçbir olayı doğru düzgün anlamayacaksın, doğru yorumlamayacaksın, doğru yerden tutamayacaksın. Sürekli yanlış yerden tutacaksın, “ben bunu hak etmiyordum” diye başlayacaksın ve bu hikaye hiçbir zaman bir yere varmayacak. “Ben o süreçleri affettim” falan diyeceksin ama o benlik hiçbir zaman bitmeyecek, birini affedecek, öbürü başlayacak.
Fare ve Peynir Labirenti
Sen insanlarla, dünyayla, hayatla olan ilişkinin oluşturduğu bir varlık değilsin. Ama elinde de bundan başka bir şey yok gibi görünüyor. Ne yapacaksın? Zaten paradoks burada başlıyor. Hani güzel bir karikatür var: Bir fare büyük bir labirente sokuluyor. Önce fare labirentin içinde çıkış yolu arıyor, sonra bakıyor ki labirentin duvarları peynirden yapılmış, peynirleri yemeye başlıyor ve çıkıyor. Şimdi bizler de böyleyiz. Benlikler tarafından örülmüş büyük bir labirent var: “Ya ben nasıl çıkacağım, sevilmedim, nasıl çıkayım, biri beni sevse çıkarım.” “Önemsenmedim, hiç kendimi değerli hissetmedim, nasıl çıkayım bu labirentten, bana değer verecek birini bulayım.” “Hayatta kendimi hiç ispat edemedim, o zaman ispat edeyim” -hikaye hiç bitmiyor ki, bir labirent bitiyor öbürü başlıyor. Kendimi ispat ediyorsun, bakıyorsun senden daha büyük işler başaran biri var, o zaman senin elindeki başarı küçücük kalıyor, labirentten gene çıkamadın. Hiç de bitmeyecek zaten.
O zaman ne oluyor? Sen o labirentin dışına çıkacaksın; sen o labirentin içindeki varlık değilsin, bunu ayırt edeceksin. “Mutlu olmak için ne yapayım, kendimi iyi hissetmek için ne yapayım” -bak hep labirentin içindesin. Önce şu soruya ihtiyacımız var: Ben neyim? Ben kendime doğru bir yolculuk yapmalıyım, varlığı hissetmeliyim.
Ben Kimim Sorusu ve Varlık Bilinci
Ben dediğim şey aslında varlık bilincidir. Ben dediğim şey bir kelime değil, üç harflik bir kelime değil. Ben dediğim şey eşittir varlık bilinci, ilahi kaynak tarafından verilmiş varlık bilincidir. O varlık bilincine doğru yol alırsam ne labirent kalır ne içinden çıkmam gereken zorlu bir süreç kalır. Hani biz hep deriz ya “ne yapacağımı bilmiyorum.” O “ne yapacağımı bilmiyorum” diyene bir bak: O kendini ne zannediyor, ne olmuş zannediyor acaba? Biri yetersiz, biri zayıf, biri kendini ispat edememiş, biri güçsüz, biri aciz, biri onaylanmayan, biri istediğini elde edemeyen biri -oraya bir bak, o ne, o kim, ve o sen misin? Bu sorgulamayı yapmadan onu kendimiz kabul etmiş mi oluyoruz? İnsanın en az sahip olduğu şey kendilik bilincidir, ben bilincidir. İnsan kolay kolay “ben neyim, ben kimim” sorusunu çok doğal bir şekilde sormaz. Bazen bu soruyu duyarız, “önemli bir soru aslında” deriz ama üzerinde durma gereği duymayız. Halbuki bu benim en temel sorumdur. Ve ben bu sorunun cevabını keşfedinceye kadar bu sorudan asla vazgeçmeyeceğim.
Bunu gerçekten diyebildiğimiz ve arkasına düştüğümüz zaman yoldayız demektir. Öbür türlü yolda değiliz, bir labirentin içinde dolanıp duruyoruz. Halbuki yol sırat-ı müstakimdir, dosdoğru bir yoldur, yol bir labirent değildir. Ben dediğim şey duygular değil -duygular var ama ben duygu değilim. Düşünceler var ama ben düşünceler değilim. Eylemlerim var ama ben eylemlerim de değilim. Tırnak içinde mal mülk var veya yok, ama ben sahip olduğumu düşündüğüm bir şey de değilim. Yaptığım bir şeyler var ama ben yaptığım şeyler de değilim.
Allah’a Dönüş: Neden Tatlı Gelmiyor?
Bakın yaratıcının mesela “hepiniz Allah’a döneceksiniz” ifadesi bize böyle bir müjde gibi gelmiyor. Neden? Çünkü bütün hatıralarım burada. “Allah’a ne yapayım ki? Allah’la ne hatıram var ki? Bütün hatıralarım insanlarla, Ahmet’le, Ayşe’yle, Fatma’yla. Allah’a döneceksiniz, niye döneyim ki, ne yapacağım, dönüp ne yapacağım, kime döneceğim” diye bakıyoruz. Neden? Çünkü ben kendimi bilmiyorum ki; kendimi bilsem Allah’a dönüş çok tatlı bir şey olacak, çok fevkalade bir şey olacak. Hatta dönüş kavramından bile azade olacağım, çünkü Allah’ın bana şah damarından daha yakın olduğunu idrak edeceğim. O zaman ben varlık bilinciyle bu hayatta bir olmuş olacağım.
Ama öbüründe ne oluyor? Bir sürü hatıraların var, bir sürü sevdiğin, tanıdığın insanlar var, “kimisi yaşlıyken ölüyor, kimisi bazen erken ölüyor, kimsenin ölmesini istemiyorum ama yaşlı olmasını da istemiyorum, çok yaşlıysa, yatağa düşmüşse… ölsün de kurtulsun” diyorum, kendim için değil ama onun için istiyorum falan diyorum. Hiç kopamadığım bir hikayem var, çünkü o benliğin hikayesi burada.
Cennet Ehlinin Anlatım Tarzı
Bakın o yüzden Kur’an’da işte cennet ehli, tabir caizse tahtları üzerinde dünya hayatında yaşadıklarını anlatırlar. Ama ne olarak? “Belki ben böyleydim” değil; “şöyle bir deneyim geçirdim” o bilinçle anlatırlar. Bu şu demektir aslında: Cennetteki insanlar veya cennet bilincine ulaşmış insanlar, dünyada yaşadıkları hadiseleri özdeşleşerek anlatmazlar. “İşte biliyor musun ben ne acılar çektim dünyada, annem babam veya eşim de çok tersti ya, neyse büyük imtihandır” -öyle mi anlatırlar? Öyle bir şey yok. Onlar yaşadıkları olayları doğal bir şekilde, hiçbir özdeşleşme taşımadan anlatırlar. O zaman gerçekten hayatı olduğu gibi idrak etmiş ve yaşamış olurlar.
Kapanış: Olayın Şahidi Olmak, Mağduru Değil
O yüzden ihtiyacımız olan şey benliğimizi olayların içinden kurtarmaktır, olayları inkar etmek değil. En olumsuz bir olayı bile anlatabilirim. Ama o olayın mağduru olarak değil, o olaydan dolayı öfke duyan biri olarak değil, o olaydan dolayı çok büyük alacağı olan biri olarak değil, o olaydan dolayı çok büyük ızdırap çekmiş olan biri olarak değil. O olaya şahit olmuş, o olayın farkında olan biri olarak anlatabilirim. O zaman özgürleşmiş olurum.
Evet teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Kaf Suresi: 16) — “Biz ona şah damarından daha yakınız” (dolaylı atıf) - (Hicr Suresi: 47) — Cennet ehlinin kalplerinde kin olmadan, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı oturması