Ben ve Kendim Kelimeleri

Kısa Özet

Sohbette “ben” ve “kendim” kelimelerinin çoğu zaman gerçek varlığımızı değil, deneyimlerimizden oluşturduğumuz sahte bir kimliği işaret ettiği; bunun şeffaf bir bant gibi olduğu, hangi yüzeye konursa o rengi aldığı anlatılıyor. Bir bilgenin öğrencisine anlattığı “ırmak kenarındaki rüya” hikayesiyle, dünyadaki bütün deneyimlerin gerçek varlığa nazaran kısa bir an olduğu; Kur’an’daki “dünyada ne kadar kaldınız” ayetiyle bu fikrin desteklendiği gösteriliyor. Sohbet, “ukde kalmasın” gibi popüler tavsiyelerin de aslında insanı sahte benliğe bağladığını, gerçek kendiliğin hiçbir zaman yaralanmadığını ve kendini bilmenin söze dökülemeyecek bir keşif olduğunu vurgulayarak, kurtuluşun da cehennemin de kendimizde olduğu fikriyle kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Ben” ve “kendim” kelimeleri, çoğu zaman bir duygu, düşünce veya davranış kalıbına yapışmış sahte bir kimliği ifade eder; gerçek varlık ise şeffaf bir bant gibi hiçbir renge boyanmaz. - Bir duygu (mutsuzluk, öfke) var olabilir ve gözlemlenebilir; sorun o duyguya “ben” demek ya da ondan kaçmaktır — ikisi de aynı tuzağın iki yüzüdür. - Gerçek kendilik hiçbir zaman yaralanmamış, hiçbir zaman travmaya uğramamıştır; travma sahte benliğin kurduğu bir hafıza hikâyesidir.

Ben ve Kendim Kelimeleri: Şeffaf Bant Metaforu

Özellikle “ben” ve “kendim” kelimesi -buna zaman zaman dikkat etmemiz gerektiğini söylüyorum ve her birimizin buna özel bir dikkat sarf etmesi gerekir. Çünkü “ben” ve “kendim” dediğimizde aslında benden ve kendimden bahsetmiyorum. Böyle bir temel yanılgımız var. “Ben” ve “kendim” kelimelerini kullandığımızda aslında bir düşünceye, bir duyguya, bir davranış alışkanlığına odaklı bir şekilde bunu tanımlıyoruz. Mesela “ben kendimi çok üzgün hissediyorum” veya “ben kendimi çok mutlu hissediyorum.” “Şöyle olunca çok mutlu hissediyorum” -bu eşittir demek ki böyle olmadığında mutsuz hissedeceksin. “Kendimi çok mutsuz hissettiğim için de çok üzgünüm” gibi bir cümleyi kullandığımızda aslında şunu da yanlışlıkla söylemiş oluyoruz: Bu durum değişmedikçe benim mutsuzluğum da değişmeyecek.

Dolayısıyla bunu ben şeye benzetiyorum bazen: Şeffaf bir film veya yuvarlak bir kupon gibi düşünün. Onu nereye yapıştırırsanız, o şeffaf bant o rengin gözükür. Aslında kendisi şeffaf, kendisi renksiz. Siyah bir masaya koyduğunuzda simsiyah gözüküyor, kırmızı bir şey üzerine koyduğunuzda kırmızı gözüküyor. Ve şeffaf olduğu için aslında onunla o yüzey arasındaki farkı da görmüyorsunuz. Dolayısıyla bizim durumumuz buna benziyor. Biz o “ben ve kendim” bilincini -o bir varlıktır aynı zamanda, o bizim asıl varlığımızdır, hiçbir şeyle tanımlanmaması, sıfatlandırılması gereken bir şeydir- ama onu daha çok küçük yaşlardan itibaren bir şeylerle sıfatlandırırız. Sahip olmakla, en başta bedenimizle sıfatlandırırız.

Çocuğun “Ben Büyüdüm” Demesi

Mesela küçük çocuklar, 3-4 yaşına gelir, “ben büyüdüm” değil mi der. “Ben” derken orada bedeni üzerinden bir tanım yapar. Veya güzel bir şey giyer, “nasıl güzel oldum mu?” der. Neyi soruyor aslında? Büyük bir yanılgı içinde yanlış bir şeyi soruyor: Senin güzel olup olmadığını neyin üzerinden tanımlamamı istiyorsun, bedenin üzerinden mi, giyimin üzerinden mi? Aslında yanlış bir yerden tanımlamamızı istiyor o kişi değil mi? Dolayısıyla biz bu “ben ve kendim” kelimesini çok küçük yaşlardan itibaren yanlış bir şekilde kullanıyoruz. Bazen sahip olduğumuz veya olamadığımızı zannettiğimiz şeyler üzerinden, bazen “hiç mutlu olamadım” diyerek bir duygunun üzerinden.

Sahte Kimlik: Deneyimlerden Oluşan Aygıt

Çünkü o kurgusal benlik, yani düşüncelerin ve duygularından oluşan küme -“şöyle olursa insan mutlu olur, böyle olursa mutsuz olur” gibi- bunun kurgulanmış ve ona “ben” dediğimiz bir sahte aygıt oluşuyor. Sahte bir “identity” diyorlar, bir kimlik, bir kendilik hali oluşuyor. Ve bizim ömrümüzü bir bakıyorsunuz, 3-5-10 yaşında oluşturmuş olduğunuz sahte bir kimlik yaşıyor. Sizin bütün hayatınız onun tarafından yaşanıyor. O kim? O hiçbir gerçekliğe oturmayan ama sizin bilinciniz tarafından “ben” diye tanımlanan -annem, babam, yaşadığım olay, başımdan geçen hadiseler, duygularım, arzularım, olmak istediğim şey vesaire- bütün bunların toplamından, deneyimlerinizden oluşturmuş olduğunuz bir şey sizde “ben” olarak algılanıyor.

Ve siz hayatınızı o düşünce, duygu ve davranış alışkanlıklarının oluşturduğu bir kalıp üzerinden yaşıyorsunuz. O aslında bizim kendi zihnimizin inşa ettiği bir şey ve bir ömür boyu buna bağlı olarak bunun illüzyonunda, hipnozunda yaşıyoruz. Hatta bazen öyle hipnozlarımız oluyor ki, “bundan sonra mutlu olsam ne olacak ki” noktasına kadar gidiyoruz -zaten geçmişimiz bir hipnozla bugüne gelmiş ve o hikaye bundan sonrasında da ümitsizlikle, karamsarlıkla devam ediyor. “Olumsuz bir ilişki sürecin olmuştur, bundan sonra sevmeyeceğim demişsindir. Birisi seni hayal kırıklığına uğratmıştır, bundan sonra hiç kimseye güvenmeyeceğim demişsindir.” Koskoca bir hayalin, kurgunun, illüzyonun içinde kendimizi tanımlayıp onun üzerinden hayatı yaşarız. Bu evrensel bir yanılgıdır.

Duygu ile Özdeşleşme: “Ben Mutsuzum”

Birisi bencillik yapar, bize kendimizi öfkeli hissettirir veya kırılmış hissettirir. Bir insan bize çok ilgi gösterir, bir anda o sahte kendi çok iyi hisseder ve oradan bir tutunur: “Ne kadar güzel hayat” der. Neyle güzel ama? “İşte birisi sana bir ilgi gösterdi, her gün telefon ediyor” -böyle içinde bir şeyler hissedersin, “hayat buymuş” dersin. Sonra bir problem olur, “hayat ne kadar berbatmış” dersin. Bütün bunlar aslında nedir? İnsan biraz dikkat etse, bütün bunların arkasında bir bilinç var, bir farkındalık var -o bahsettiğim şeffaf bant gibi. O şeffaf bandı nereye koyarsan o rengi alıyor ama aslında o şeffaf bant hiçbir zaman renklenmiyor, hiçbir zaman onda bir değişim olmuyor, her zaman temiz, şeffaf, doğal halini koruyor.

Ama kendimizi bir şeyle örtüştürdüğümüzde -mutsuzluk duygusu artı ben, ne oluyor? “Ben mutsuzum” oluyor. Ama aslında dikkat edin, onlar sadece birer duygu ve düşünce. Ama o “ben”i ona yapıştırıp, onunla bitiştirip, onunla aynı hale getirdiğimde o zaman ne oluyor? Ben onun hükmüne tabi oluyor, “ben mutsuz oluyorum.” Halbuki orada bir mutsuzluk duygusu var, bir duygu deneyimi var, o kadar. Ama o kadarla kalıyor muyuz? Kalmıyoruz. Onu ne yapıyoruz? Onu “ben” diye tanımlamaya başlıyoruz.

Bu illa olumsuz duygularla sınırlandırılacak bir şey değil. Olumlu duygular da aynı hikayenin bir başka rengidir. Hani ben çok insan görmüşümdür: İşte biri evlenir, havalara uçar, sonra o hava düşer, “bir çocuğum olsa daha iyi olur” der, o da olur; “erkek çocuğum var ama kız çocuğu başka olur” derler, o da olur. Böyle hayat aslında sahte bir şeyin, bir arayışın sahte bir alanda bulunmaya çalışılmasından başka bir şey olmaz. Halbuki sen o sana verilen ben bilinciyle bu ikili alemi deneyimliyorsun aslında -çok basit, çok doğal bir şey. Şu olunca mutsuzluk duygusu oluyor. Ama ben o mutsuzluk duygusunun içinde değilim, ben onun farkında olanım, onun ayırdımda olanım. Onu bastırmıyorum, yok saymıyorum, inkar etmiyorum, kaçmıyorum.

Duygudan Kaçma da Bir Tuzaktır

Çünkü aslında bakın böyle duygulardan kaçan da sahte bir yerde duruyor. Niye kaçıyorsun ki acaba? Kaçtığına göre aslında o sahte benliğin bir tehlike olduğunu düşünüyor: “Ben acıdan kaçarım, ben gerginlikten kaçarım, ben hüzünden kaçarım.” Mesela benim bir arkadaşım vardır, “canım sıkıldığında, birisiyle tatsız bir münakaşa yaptığımda gider en sevdiğim çikolatayı alırım” derdi. Çünkü o duyguyu geride bırakma arzusu var, o duygudan uzaklaşma arzusu var. Neden? Çünkü aslında o sahte benlik o hissettiği duygudan kaçmaya ihtiyaç duyuyor, kaçmazsa daralacağını, o duygunun içinde sıkışıp kalacağını düşünüyor. Halbuki aslında bırak o duygu olsun ama sen kendini ayırt et. O “ben” dediğin şey aslında onun içinde değil ama şu an onun içinde hissediyorsun. O dışarıda olsun, “ben” hiçbir şeye bulaşmasın ama her şeyle bir anlamda şahit olma ilişkisi içinde olsun, şahitlik yapsın.

Ayna Örneği: Sirk Aynası

Diyelim ki ebeveynin seni yok saymış olabilir. Yok saydığında insanda “sanki yokmuşsun gibi” bir duygu oluyor -bu şey gibidir: Bir sirke gidersin, bir ayna üretmişlerdir, orada görüntün yoktur; ne hissettiriyor? Böyle yokmuşsun gibi hissediyorsun ama aslında var olduğunu biliyorsun dersin değil mi? Veya işte seni olduğundan iki kat uzun gösteriyor -ne hissediyorsun? “Sanki bedenimi olduğundan iki kat uzun görüyorum ama aslında o kadar uzun olmadığımı biliyorum” dersin. Burada nedir? Bir ayırım söz konusudur. Ayırırsın o aynadaki görüntüyle, o aynadaki görüntünün aslını. Ayıramadığında kendini o görüntüde kaybedersin.

Bizim hayatımızın yarısı, bizi nasıl algıladığımız, mutlu veya mutsuz olmakla geçiyor. Bakın mutlu olmayı da böyle “ya ne güzel herkes birbirini sevse ne güzel olur” -hayır bu tuzağa da düşmeyin. Tabii ki olsa güzel olur, kötü bir şeydir anlamında değil ama “olursa mutlu olurum, olmazsa mutsuz olurum” noktasında takılmamaya özen göstermeniz gerekir. “Annem babam eşim arkadaşım beni anlıyor” -evet, hoş, güzel bir deneyim. Ama “öyle olunca mutluyum ama öbür türlü olunca mutsuzum” dediğinizde, sen dualitenin bir parçası değilsin.

Uzay Boşluğu Metaforu

Bakın yeryüzü, şu alem artıyı, eksiği, olumluyu, olumsuzu içerir. Ama senin öz varlığın, Allah’ın üflediği ruh, ikilik taşımaz. Onda bir mutsuzluk, bir negatiflik yoktur; tırnak içinde söylüyorum, “kendini kötü hissetme” diye bir duygu yoktur onda. Ama kötü hissetme duygusunu bilebilir, ona şahit olabilir, onun farkında olabilir, onu gözlemleyebilir ama ondan etkilenmez. Her zaman verdiğim örnektir: Uzay boşluğu dediğimiz şey, uzaydaki cisimlerden temelde etkilenmez. Uzay boşluğu bir şeyi aşırı arzulama, bir şeyden aşırı rahatsız olma tuzağına düşmez. O yüzden şuna dikkat edin: Bir şeyi ne aşırı arzulama ne aşırı nefret etme tuzağına düşmeyin. Eğer bunları çok yaşamaya kendinizi bırakırsanız, o zaman siz kendinizi psikolojik düzeye indirgemiş, psikolojik düzeydeki duygu dualitesine teslim etmiş olursunuz. Halbuki siz orada değilsiniz.

Beden olmadığınız gibi o duygu, düşünce ve davranış kalıpları da değilsiniz. Bunu ayırt etmediğimiz müddetçe herhangi bir dönüşümsel ilerleme kaydedemeyiz, o mekanizmalar içinde dönüp dururuz -bir zaman bir uçta, bir zaman öbür uçta oluruz ve bunu hayatın gerçekliği kabul ederiz. Öyle değil. İnsan mutluluğu da mutsuzluğu da bir şahit olduğu bir deneyim olarak yaşıyor. Böyle demek durumundayız. Hani insanların zaman zaman rahatsız oldukları bir şey vardır -çok fazla birine odaklı olduğumuzda, o size sanki cenneti de yaşatır, cehennemi de yaşatır. Ama o cennet de sahtedir, cehennem de sahtedir. Siz psikolojik düzeydeki olumlu tarafı cennet, olumsuz tarafı cehennem olarak görürsünüz. Bu aslında kendinizi tanımadığınızdan, gerçek kendinizi tanımadığınızdan kaynaklanıyor arkadaşlar.

Gerçek Kendilik: Evliya İçin Korku ve Hüzün Yoktur

Yani şu anda içinizde gerçek kendini az buçuk deneyimlemiş, idrak etmiş olan biri var mı bilmiyorum. Eğer onu deneyimlemiş olsaydınız bunu çok daha iyi kavrayabilirdiniz -o ölmeyen, öldürülmeyen, yok edilmeyen, iyilik ve kötülükten bağımsız bir şekilde tam ve mükemmel olan, ilahi olan, ondan gelip ona dönecek olan, bireysel olmayan, bütün dualiteyi deneyimleyen ama ikiliğin içinde olmayan, ikilikten özgür olan bir mahiyettedir. O yüzden insanın mutluluğu sadece orayı idrak etmededir -orası dediğimiz bir yer değil, senin gerçek kendiliğindir. Gerçek kendini fark ettiğinde o hakiki mutluluktur ama aksini içinde barındıran bir mutluluk değil. “Bak böyle olunca mutlu oluyorum ama şöyle olmaz inşallah, öyle olursa mutsuz olacağım” -hani bir laf vardır ya “Allah mutluluğumuzu bozmasın” diye. Allah mutluluğunuzu hep bozacaktır -eğer orada durmaya devam ediyorsanız bu Allah mutluluğunuzu bozuyor değil, siz bozuk bir yerde mutluluk arıyorsunuz demektir.

*Soru:* Hocam, nefse boyun eğmemekten bahsettiğimiz şey aslında bilmediğimiz nefis mi, “ben” diye bahsettiğimiz?

*Cevap:* Ben bunu klasik kavramlar üzerinden ifade etmek istemiyorum, çünkü hepimizin bununla ilgili kafamızda birçok çağrışım var, o yüzden o literatürü çok kullanmamaya çalışıyorum -“nefsimize uyuyoruz, Allah bizi nefsimizden korusun” gibi ifadeleri kullanmamaya çalışıyorum, çünkü bunlar doğru yanlış birçok çağrışım içeriyor. Ben diyorum ki gerçek kendimiz var, bir de sahte kendimiz var. Sahte kendimiz üzerinden yaşarsak, mutluluk ve mutsuzluk denilen -ama mutluluğun da tam mutluluk olmadığı, mutsuzluğun da tam mutsuzluk olmadığı- ikisi arasında gidip geldiğiniz bir yerde yaşamış olursunuz. Orası bazı klasik metinlerde kaygan zemin olarak tanımlanır. O zemin sizin kendi varlığınızı tanımlayacağınız, vatan kabul edeceğiniz bir alan değildir.

Büyük Fetih: Kendini İdrak Etmek

Gerçek kendilik kutsal metinlerde bazen “büyük fetih” olarak geçer. Büyük fetih kavramı kendini fethetmeyle ilgilidir -tırnak içinde söylersek, o gerçek kendilik şehrini örtmüş olan, kapatmış olan engelleri, sahte algıları ortadan kaldırıp gerçekten kendinizi keşfettiğiniz durum aslında büyük fetihtir. Hani kutsal metinde peygambere işaret edilen “biz sana büyük bir fetih verdik” -bu fetih kendinizi idrak etmektir. Yoksa büyük fetih bir şehri, bir yeri fethetmek değildir. Dünyanın en kutsal yeri, açıkça söylüyorum, gerçek kendinizden daha kutsal değildir. Gerçek kendilik kutsal bir şeydir ve o hiçbir şey tarafından engellenemez, işgal edilemez, zarar göremez; onun kendisini tamamlamak için bir şeye ihtiyacı yoktur, bir korkuya ihtiyacı yoktur, zaten onda korku yoktur.

O yüzden hani deyim yerindeyse evliya deyince idrak etmemiz gereken şey, onlar için korku ve hüzün yoktur -öz varlıklarında bir korku ve hüzün yoktur. Neden? Korku neye bağlı olarak ortaya çıkar? Ya bir zarar görmeye ya da bir şeyi kaybetmeye dayalı olarak çıkar değil mi? Bir şeyimiz vardır, onu kaybetmekten korkarız -çocuğum vardır, eşim vardır, malım vardır dersin, onları kaybetmekten korkarsın. Özde böyle bir şey yoktur. Mesela bütün kainat yok olsa Allah’ta bir eksiklik meydana gelir mi? Gelmez. Allah’ın bir kaybı olur mu? Olmaz. Dolayısıyla gerçek varlığının bir korkusu yoktur. Hani ben desem ki “uzay kaç köşelidir?” dersiniz ki uzayın köşesi yok, öyle bir şey yok. Özde gerçek kendimizde de böyle bir şey yok. O yüzden gerçek kendilik bizim aslında ana yurdumuzdur, vatanımızdır, hakikatimizdir. Biz o gerçek kendilikte aslında bulunuyoruz ama onu unutunca yerine sahte bir kendilik geçiyor.

Rüya Metaforu: Herkesin Kendi Rüyası

Bunu anlamak için rüya metaforunu hatıra getirebilirsiniz. Diyelim ki siz X kişi olarak uyuyorsunuz, uykunuzda kendinizi olduğundan daha kısa boylu veya daha uzun, çok yaşlanmış veya kaybolmuş, evimi arıyorum falan diye görürsünüz. Ve dikkat edin rüyadan uyanmadığınız müddetçe kendinizi o zannedersiniz değil mi? İyi ki Allah uyandırıyor, uyanmasak halimiz ne olurdu değil mi? Hatta ilginç bir şey, birbirimizin rüyasında yaşasaydık nasıl olurdu, farz edin ki herkesin rüyası birbirine bağlanıyor. Bir yerde bir annenin rüyası var, bir yerde babanın rüyası var, rüyalar birbirinin içine girmiş. Ne kadar garip bir şey olurdu değil mi? Ve aslında ilk hedefimiz “bu rüyadan bir uyanmak lazım” olurdu. Neden? Çünkü herkes kendini başka biri olarak algılıyor: “İşte ben kendimi falan tarihte doğmuş, şu okulu okumuş” diyor, öbürü “biz hayatta bir şey yapamadık ama bizi de küçümsemeyin” diyor. Bunların hepsi aslında rüyalarımız, ve sadece rüyalarımızı değil, rüyadaki kendimizi anlatıyoruz birbirimize.

Rüyayı anlatsak bir mahsuru yok, “ben bir rüya gördüm” dersin değil mi? Ama “rüyamda bir kurbağaymışım, bu kurbağalıkla kendime bir dere bulmam lazım, susuz da yaşanmıyor ki, bir güneş vurdu mu kururum, mahvolurum” diye bir insan anlatsa, kafayı yediğinden şüphe ederiz değil mi? Ne kadar ilginç bir şey olurdu, hepimiz uyusaydık ve her birimiz gördüğümüz rüyadaki kişi olduğumuzu zannetsek. Tabii şimdi diyeceksiniz ki zihin şöyle yapıyor: “İnşallah kötü rüya görmem” diye. Bakın zihniniz ne yapıyor? Aslında rüyadan uyanmayı değil, hiç olmazsa iyi rüya göreyim noktasına kapılıyor. Halbuki o rüya iyi de olsa kötü de olsa o bir gerçeklik değil ki. “Rüyamda 60 yıl boyunca krallık yaptım” -sonra bir şey yok. Öbürü de 60 sene hizmetçilik yapmış. Mesela bakın bunlara dikkat etmeniz gerekir. Bunlar birbirinizin rüyasıyla birbirinizi büyülemeniz anlamına geliyor.

Mesela adam büyük yatırım yapmış, 25-30 milyar doları varmış diye insanlar “vay be, ben de nereye yatırsam” diye düşünüyorsanız, bir başkasının rüyası üzerinden hipnotize ediliyorsunuz demektir. “İşte ben kendimi insanlara adadım, güzel şeyler yaptım” -bu da bir rüyadır, bunun üzerinden kendini tanımlıyorsan bu da bir rüyadır. Birbirimizin rüyası üzerinden birbirimizi hipnotize ediyoruz, büyülüyoruz, bunlar tarafından büyüleniyoruz ve bunlara çok inanıyoruz.

Peki din bu konuda aslında ne yapıyor? Seni rüyandan uyandırmaya çalışıyor ama sen onu da rüyanda görüyorsun. Allah’ı da peygamberi de dini de maneviyatı da rüyanın içinden algılamaya çalışıyorsun -“bu dünyada insan mutsuz oluyor ama ahiret var” diyerek bu rüyanın içinde bir teselli bulmaya çalışıyorsun. Öbürü de “bak bu din dediğin şey teselli olmak için, korktun ya, inan falan, bu dünya seni tatmin etmedi, kendince kurgular yap” diyor, şüphe ediyor. Birbirimizin rüyası içinde birbirimize sürekli çelme takıyoruz, bazen birbirimizi yükseltiyoruz. Neyin içindesin? Sahte bir şeyin içindesin. Bakın yaşadığımız olayların kendisi sahte değil, onların üzerinden ürettiğiniz kimlik sahte. Bir kendine göre izafi bir gerçekliği var olayların, durumların. Ama benim sahte olduğuna işaret ettiğim şey senin “kendim” dediğin şey.

Bilgenin Hikayesi: Irmak Kenarındaki Rüya

Kendin dediğin şey sahte olduğu için, içinde yaşadığın olayları özgürce seyredemiyorsun. Hani bir zamanlar çıkmıştı, 3 boyutlu gözlüklerle film seyrediyorsun, tren gelince sanki üzerine gelmiş gibi oluyor -işte bizim aslında tuzağımız buna benziyor. Hadiselerin üzerinden kendi öz varlığımızın etkilendiğini düşünüyoruz.

Bununla ilgili size küçük bir hikaye anlatayım. Bir bilge talebesiyle yürüyor: “İşte bu yaşadığımız alem hakiki değildir, görecelidir, buna aldanma; bu ilahi bir lütuftur, ilahi bir tecellidir ama bu asıl değildir” diye konuşuyorlar. Öğrencisi tam anlamıyor ama hocasına hürmeti var, “evet efendim” diyor. “Tamam” diyor bilge, “inşallah tam olarak anlarsın.” Bir ırmağın kıyısına geliyorlar, yorulmuşlar, acıkmışlar. Bilge ona para veriyor, ırmağın karşısına geçip bir şeyler almasını istiyor. O gidiyor, bir kapıyı çalıyor, “biraz yiyeceğe ihtiyacımız var” diyecek -kapıyı güzel bir kız açıyor. Bizimki gönlünü kaptırıyor, kızı babasından istiyor, evleniyorlar, çocukları oluyor, yıllar geçiyor.

Sonra büyük bir tayfun yaşıyor -evini korumaya, çocuklarını muhafaza etmeye çalışırken su yükseliyor, fırtına evi alıp götürüyor, hanımını kaybediyor, çocuklarını tutmaya çalışırken selin etkisiyle bütün çocuklarını da kaybediyor, kendi başına kalıyor. Fırtına bittikten sonra kendini bir ırmağın kenarında buluyor. Aklına geliyor: “Benim bir hocam vardı, o zaman ırmağa geçmiştim, şimdi geçip orada bir arayayım.” Ararken hocası sesleniyor: “Gel gel, buradayım.” Geliyor. Hocası diyor ki: “Ben seni gönderdim ama biraz geç kaldın.” Onun için hiç geçen bir şey yok. Aslında hakikatte de senin varlığında büyük bir yıkım veya yapım anlamına gelecek bir şey yok. Sen bir deneyim yaşadın ama o deneyim senin öz varlığına nispetle küçücük bir andan ibaret.

Kur’an’da “Ne Kadar Kaldınız” Ayeti

Bu 20 yıl, 30 yıl, 50-60 yıl olabilir; çok kısa bir zaman geçiriyoruz dediğimiz şey 10 dakika anlamında değil. Ve Kur’an da buna işaret eder: İnsanlara “dünyada ne kadar kaldınız” denildiğinde “3 gün mü, 2 gün mü” falan diyecekler mealinde bir ayet vardır. Bu nedir aslında? Bu senin gerçek öz varlığına nispeten bu dünyadaki 50, 60, 80, 100 yıl gerçekten bir şey değil. Bak en küçük yaştaki oğlanınız belki 20-25 vardır, hani anlat deseniz ne kadar anlatacak, ne kadar doldurabilir?

O zaman aslında insanın fark edeceği bir şey vardır: Ya ben bu dünyaya var olmaya, kendimi inşa etmeye, şekillendirmeye gelmedim. Böyle bir yanılgıya düşmemem gerekir -“şöyle olmalıyım, böyle olmalıyım, şunu ispat edeceğim.” Arzularımız ve korkularımızın inşa ettiği bir varlık değilsin, onların üzerinden bu hayatı yaşamak zorunda da değilsin. Bu dünyadaki hayat sadece bir deneyimden ibaret ve sen ne kadar gerçek kendinde olursan, o kadar bu hayatı doğru dengeli yaşarsın, “şunu yaşamazsam içimde ukde kalacak” gibi bir tuzağa düşmezsin.

Ukde Kalmasın Tuzağı

Ne ukdesi yani? Kimin içinde ukde kalıyor? Ama dikkat edin, ego düzeyinizde, psikolojik düzeyinizde mutlaka ukdeler vardır değil mi? “Şunu yapsaydım, bunu yapmasaydım, şöyle olsaydı” gibi çok hikayeler var. Hatta geçen birinden duydum, “böyle bir konuda karar verecek, biri demiş ki, ben 70-80 yaşında insanlarla röportaj yaptım, hepsinin genelde ortak söylediği şey: aklımda hiçbir şey kalmasın, ne istiyorsan yap, yoksa içinde ukde kalır.” Al sana berbat bir etkileşim. Dedim ya birbirimizin rüyasını karartıyoruz arkadaşlar. Mesela birisi size dese, diyelim ki 80 yaşında biri olarak, “bak evladım, hayatta ne istiyorsan yap yoksa sonra yapmadığın için içinde ukde kalır.” O zaman kendini nasıl tanımlamış oluyorsun? Bir şey yaparsa artan, bir şey yapmazsa eksik kalan ve içinde ukde olan biri oluyorsun. Böyle bir varlığa dönüşüyorsun. Çünkü aslında etrafa bakıyorsun ama rüyadaki insanlara bakıyorsun.

Gerçekten aydınlanmış bir insan görsen, onu bir dinlesen, o zaman o seni en azından rüyadan uyandırmayacak, dikkat edin, rüyada olduğunu ifade edecek ve sana rüyasını anlatmayacak. Sana sahte benliğinin kurgusunu anlatmayacak, sana gerçek kendinden bahsedecek. İşte peygamber dediğimiz insanlar, kâmil insanlar dediğimiz insanlar aslında budur -sana gerçek kendini işaret eder. Ama sen çocukça onlara yaklaşırsan, tabii ki sana bunu da ifade edemezler; hani şimdi bir çocuk dese ki “ben bisiklet alacağım, çok mutlu olacağım” derse ve buna iyice kendini kaptırmışsa, ona denilecek bir şey kalmaz değil mi, dense de dinlemez.

Kendini Bilmek Söze Dökülemez

O yüzden insanoğlunun temel sorusu, en temelde dikkat etmesi gereken şey ben kimim sorusudur. Ama bu ben kimimi cevaplayacak olan uykuda olan benlik olmamalıdır, biz ona sormuyoruz. O yüzden ben kimin sorusunun cevabını şu anki sahte kendinize sorarak bulamazsınız. Sahte kendilik gerçek kendiliği bulamaz. Öyle bir kendiliğe doğru yol almalıyız ki onun korkusu yok, arzusu da yok, o doğmamış, ölmeyecek. Bütün dünya onu yok saysa varlığından en ufak bir şüphesi olmayacak. Bütün dünya ondan nefret etse en küçük bir kırılmışlık hissetmeyecek. Bütün dünya onu sevse o kendinde bir artış hissetmeyecek. Bu kendiliği buluncaya kadar kendinizle ilgili tanım yapmamak durumundasınız.

Ama o sahte kendilik acelecidir: “Bu çok uzun bir iş, şimdi ben kendimi buluncaya kadar ne diyeyim millete, kendimi arıyorum mu diyeyim? Tabii ki kendimi buldum diyeceğim.” Çünkü o sahte benlik bir an önce bir şey bulup onunla o sahteliğini gerçekmiş gibi göstermeye muhtaç. Zaten o sahte benlik kendini onunla tanımlayacağı güçlü bir şey bulamayınca bunalıma giriyor. Biz niye bunalıma giriyoruz, niye depresyona giriyoruz? Birisi bizim o sahte benliğimize bir darbe vurmuştur -bizi tırnak içinde terk etmiştir veya “paran yok, sen hangi eğitimi aldın ki” diyerek darbe vurmuştur- biz de o darbeyi gerçek zannedip, ya onun altında kalırız ya da “siz kimsiniz ki” diye reaksiyon veririz.

Küçümsenmek ve Sahte Benliğin Reaksiyonu

Dikkat edin bakın, insan niye başkalarının yanılgılarına reaksiyon verir? “Falan beni küçümsüyor.” Küçümsesin, ne olacak ki? Gerçekte problem yok, değil mi? Ama o sahte benlik küçümsenmiş hissediyor. Bunu daha iyi anlayabileceğiniz basit bir örnek vereyim: 3-4 yaşında bir çocuk size “abla, amca, ben senden daha iyi biliyorum” dese reaksiyon veriyor musunuz? Vermiyorsunuz. Neden? Çünkü henüz o 3 yaşındaki çocuk sizin o sahte benliğinize dokunmuyor. Ama aynı şeyi 13 yaşında biri söylerse, “bacak kadar velet bir de bana ne diyor” -sen niye rahatsız oldun ki acaba? Daha temel bir soru: Kim rahatsız oldu?

Hani bizim eski siyasilerden biri vardı, “camdan bir sarayınız varsa öyle herkesle tartışık kavga etmeyeceksiniz” derdi, çünkü o camdan sarayınızı taşlayabilirler. Şimdi hepimizin böyle camdan bir sarayı var. Sen ne yapıyorsun? Sürekli onu korumak zorundasın. Ama o senin gerçek evin mi? Senin gerçek kendiliğin böyle bir şey mi -biri küçümsediğinde eriyen bir şey mi, yoksa katılaşıp öfkelenen bir şey mi? Kim bu, kim tarafından manipüle ediliyorsun?

Hani bizde bir şey var: “Kimse beni kandıramaz, kimse beni oyuna getiremez.” Ya sen 7-24 bir oyunun içindesin ama seni manipüle eden senin içindeki bir şey, senin içindeki sahte kendilik. Bir başkası seni kısmen, az bir zaman manipüle edebilir -hiç kimse senin 7-24 yanında değil ama 7-24 kafanda birileri olabilir. 20 sene evvel seni reddeden biri 20 yıldır senin kafanda olabilir, bunu yapan sensin. O zaman şunu bir düşün: Seni terk eden, reddeden -diyelim ki annen baban ilgilenmemiş, küçümsemiş- senin problemin o kişiler mi, o olay mı, yoksa o olay üzerinden kendini tanımlayan o sahte benlik mi? Şimdi kimin oyununa geliyorsun acaba, kim tarafından kandırılıyorsun?

Kime karşı uyanık olacaksın? Evet ben de diyorum uyanık olacaksın ama kendine uyanacaksın. Yoksa “uyanık olacaksın, millet seni böyle oynatır” falan başka bir şey değil; sen kendi kendine bir oyun oynamadıkça o oyunlar boş şeylerdir. Zaten o oyunlar, kendine oynadığın bu oyun sayesinde işliyor. Sen kendine oyun oynamasan, kendi kendini kandırmamış olsan, hiç kimse oyun oynamaz; oynasa da senin için kıymeti olmaz. Çünkü hiç kimse senin gerçek kendine kötülük yapamaz. Ama senin “kendin” dediğin şey olaylardan, bedeninden, insanların sana olan tepkilerinden oluşmuş kurgusal bir şey, imajinatif bir şey. Ve sen onun kendin olduğuna inanıyorsun, bundan da şüphe etmemeyi tercih ediyorsun, çünkü o o kadar güçlü ki.

O yüzden arkadaşlar bakın kadim öğretilerde “kendini bilmek, bak kendimiz şuymuş” denen bir şey var mı? Yok. Neden? Çünkü bu öyle bir şey değil, sözle ifade edilecek bir şey değil. Sadece sözle sana ne olmadığına dair uyarıda bulunulabilir: “Sen o değilsin.” Bu söylenebilir. Ne olduğumuz ifade edilemez. Bu, birileri gizliyor, bizi oynatıyor, bizden saklıyor olduğundan değil; ifade edilemez bir nitelikte olduğu için böyledir. Ve bu ancak o sahte benliği ufak ufak tanıdığında, ona kapılmayarak keşfedeceğin bir şeydir. Sana düşen şey sahteyi bırakmaktır. Sahteyi bıraktığında hidayete erebilirsin. Yani aslında hidayet, hidayetin nuru, güneş gibidir; ama sen mağaranın içindeysen, kat kat yorganların altındaysan tabii ki güneşi göremezsin. Senin yapacağın şey bunları bırakmaktır, bu kadar.

Kendin zaten ortada duruyor, sana kendiliğini verecekler diye bir şey yok. Kendiliğin orada duruyor, hiçbir iz, hiçbir zarar, hiçbir yara almamış. Bizim o sahte benliğimizde çok vardır ya, “ben çok yaralandım, çok mağdur oldum, çok travmalar yaşadım” -hepsi sahte benlik tarafından kurulan bir hafıza hikayesidir. Öz hiçbir zaman travmaya uğramamıştır ve uğramayacaktır da. Özün öyle bir mahiyeti yoktur. O yüzden kendimizi olayların üzerinden inşa ettiğimiz bir konuma indirgememeliyiz. Sen olayların şekillendirdiği, olayların etkisiyle tanımlanan bir varlık değilsin.

Kapanış: Kurtuluş da Cehennem de Kendimizde

O yüzden kelimelerimize dikkat etmeliyiz, kendimizi kendimiz olmayan yerlerde aramamalıyız. Birbirimizin sahte rüyasından etkilenmemeliyiz. Birisi sana çok sahte bir rüyasını anlatabilir: “Hayat çok kötü, çok acı verici, ben çok acı çektim, hayatta hiçbir zaman aradığım şeyi bulamadım, sevilmedim, onaylanmadım.” Herkes kendi rüyasını ister istemez az veya çok anlatacaktır. Mesele senin onun rüyasını onaylamama bilincinde olman, en başta senin onun rüyasından olumsuz şekilde etkilenmemendir. Bunu büyük bir dikkatle gerçekleştirmeliyiz, yoksa aksi takdirde birbirimizi yaralıyoruz, birbirimizi gölgeliyoruz.

Bazen birileri bize bir söz söyler, birisi bir bakarsın yolda geçen lüks bir arabasıyla hava atıyor. Sen de hava atandan rahatsız olan havasız bir benliğe sahipsindir, üzülürsün veya kızarsın, “işte bak görmemiş” dersin. Küçümseyerek rahatlamak zorundadır senin benliğin, çünkü başka bir çaresi yok -ya onun altında kalacak, kendini çok kötü hissedecek, ya da “bunlar da kendilerine böyle parayı bulmuşlar adam zannediyorlar” diyecek. Sende bu reaksiyon niye var acaba? Böyle bir reaksiyon vermeye mecbursun. Bak köpek veriyor mu o reaksiyonu, “şu adama bak, hava atıyor” diyor mu? Bir kedi diyor mu bunu? Demiyor. Neden? Çünkü onda sahte benlik yok. O da öyle olsaydı o da öyle yapardı.

O yüzden kurtuluşumuz da cehennemimiz de aslında kendimizdedir. Sadece buna dikkat etmek gerekiyor.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Yunus Suresi: 62) — “Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur” - (Fetih Suresi: 1) — “Biz sana apaçık bir fetih verdik” (kendini idrak etme olarak yorumlanıyor) - (Mü’minun Suresi: 112-114) — “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız dedi? Bir gün veya bir günün bir kısmı kadar” cevabı