Negatif Kutbu Sakince Görebilmek

Kısa Özet

Sohbette psikolojik düzeyin doğası gereği hem pozitif hem negatif kutup içerdiği, egonun ise genelde negatif kutbu (kibir, kıskançlık, aşağılık duygusu vb.) görmek istemediği anlatılıyor. Hz. Yusuf’un iftiraya sakince, savunmaya geçmeden karşılık vermesi ve bir Budist keşişin kendisine ait olmayan bir çocuğu sükûnetle geri vermesi örnek gösterilerek, insanın kendisi hakkındaki eleştirilere “kimse bana böyle diyemez” diye savunmaya geçmeden, objektif bir açıklıkla bakabilmesi gerektiği vurgulanıyor. Sohbet, Kabe sembolizmi üzerinden kalbin “Allah’ın evi” olduğu, oraya sahte “put”lar (kimlik iddiaları) doldurmak yerine boş bırakmanın, çünkü orasının zaten Allah’ın huzuruyla dolu olduğunun idrak edilmesi gerektiği fikriyle sonlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Negatif kutbu (kibir, kıskançlık vb.) ne kadar çok görüp üzerinde çalışmışsanız, o kadar sağlıklısınızdır; hiç tanışmadığınız bir duygu sizi ansızın şaşırtıp sarsabilir. - “Kimse bana böyle diyemez” demek, kendi huzurunu ve varlığını başkalarının ne dediğine bağlamak, kendi kontrolünü başkasının eline vermektir. - Bir eleştiride haklılık payı varsa onu savunmaya geçmeden teslim etmek gerekir; savunma her zaman bir sahte benliği temize çıkarma çabasıdır.

Psikolojik Düzeyde Çift Kutupluluk

Hoşgeldiniz arkadaşlar. Evet, bugün insanın hem psikolojik boyutu hem spiritüel boyutu üzerinde biraz konuşacağız. Bunların hem birbiriyle ilişkisi hem de özellikle psikolojik düzeyimizdeki çift kutupluluk üzerinde konuşacağız, çünkü bunu iyi görmek gerekiyor. Özellikle psikolojik düzeyimizde negatif bir kutup olduğu gibi pozitif bir kutup da var. Ama insan egosu o negatif kutbu görmekten kaçınır. Mesela “kibirli misin, alçak gönüllü müsün?” Hani kimse böyle objektif bir şekilde bakıp “evet bende zaman zaman güçlü bir kibir var” demekte zorlanır. Neden? Çünkü ego olumsuz şeyleri görmekte zorlanan bir yapıya sahip, kendinde olumsuz bir şeyin olma ihtimalini görmek istemiyor.

O yüzden bu gibi durumlara karşı yapacağımız çalışma bunlara dair olabilirliği sorgulamaktır. Olumsuz şeyler, olumsuz kutuptaki düşünceler, duygular, dürtüler, arzular olabilir mi? Bunları böyle “kesin vardır” şeklinde de değerlendirmek abartılı olur, ama “hayır kesinlikle bende yok, ben asla kibirli değilim, asla kıskanmam” gibi bunlar hiç yokmuş gibi bir yerden de bakmak bizi olanı olduğu gibi görmekten alıkoyabilir. O yüzden birileri size olumsuz bir şey olduğunu söylediğinde, biraz orayı nasıl algıladığınıza bakmaya çalışın. Hemen bir direnç mi çıkıyor -“beni anlamıyorsun, ben de öyle bir şey yok” gibi bir yerden mi- yoksa sakince bir şeyi duyarsın, alırsın; eğer değdiği bir nokta varsa vardır, yoksa akıp gidecektir.

Ego’nun Negatif Kutbu Görmek İstememesi

İnsan bu noktada olabildiğince sakin kalabilmeli. Mesela iki insanın birbiriyle tartışmasını dinlediğinizde, biri diğerini “sen çok kibirlisin” diye suçlar, orada objektif bir analiz yoktur, “asıl sen kibirlisin, sen kime söylüyorsun” diye bir çatışma başlar. Bir dur, bırak saçmalasın, ne olacak ki? Hatta sor ona, bu kanaate nasıl varmış? Niye bu kadar savunmaya geçen bir şey var ki içeride? Bir şeyden mi ürküyor, öyle olduğunu görmek rahatsız edici bir şey mi acaba? Mesela olsa ne olur? “Tamam kibirli değilim” diyorsa, kibirli olsaydın ne yapardın diye o sorguyu da yapmak gerekir.

Mesela ben kendimde “bende hiç kıskançlık yoktur, bende hiç kibir yoktur” diyordum. Bir gün bir baktım, “aa” dedim, bariz bariz bir kıskançlık hissediyorum birilerine karşı. Veya birinin mutlu olması bana dokunuyor. Bir dur orada, orayı anlamaya çalış. Hemen “ben çok kıskancım” diye de almayı kastetmiyoruz. Ama içeride böyle bir şey olabilir, psikolojik dünyamızda böyle bir hikaye olabilir. Neden? Çünkü psikolojik boyut dualite içerir, doğal bir mekanizmadır bu. Bir taraf kibirlidir, bir taraf mütevazidir; bir taraf çok diğergamdır, başkasının mutluluğunu kendi mutluluğuna bile tercih edebilir, bir taraf “niye o mutlu ben değilim” diyebilir. Yani psikolojik mekanizmada bunlar vardır, en azından potansiyel olarak vardır.

Hatta o çift kutupluluğun negatif kutbunu ne kadar çok görmüşseniz ve üzerinde ne kadar sağlıklı biçimde çalışmışsanız, o kadar sağlıklısınız demektir. Diyelim ki kıskançlıkla hiç tanışmamışsın, o zaman tanıştığın zaman seninle büyük bir reaksiyon oluşturabilir. Ama tanışmışsın, iyi tanıyorsun bu duyguyu, üzerinde iyi çalışmışsın, özdeşleşmemişsin -o zaman senin için bir problem olmaktan çıkar.

Sakin Bakabilmek: Hz. Yusuf’un Gömleği

Hani bununla ilgili çok ilginç hikayeler vardır. Tasavvufi hikayelerde, biri bir iftiraya uğrar -hep Hazreti Yusuf’u örnek veriyoruz bu noktada. Ne yaptı orada Hazreti Yusuf, böyle ona o iftira ve suçlamada bulunulduğunda “ne demek istiyorsunuz bana mı” falan diye bir reaksiyon var mı? Yok, sakince dinledi ve “anlatılan böyle değil” dedi. İşte biri çıktı, “gömleği önden yırtılmışsa Yusuf hatalıdır, gömleği arkadan yırtılmışsa Yusuf masumdur” dedi. Baktılar Yusuf’un gömleği arkadan yırtılmış. Sakin bir şekilde, böyle bir kaotik bir mevzu yoktu, çatışma, kavga, gürültü yok. Gayet sakin bir şekilde Hz. Yusuf kendi konumunu, durumunu anlatmış oldu. İnsan bir şeye sakince bakabilmeli.

Budist Keşiş Hikayesi

Bununla ilgili çok ekstrem bir hikaye vardır. Budist bir keşiş varmış, kendi halinde münzevi bir adam. Oraya yakın bir köyde bir kız bir delikanlı ile bir araya gelir, hamile kalır, delikanlı da kaçar. Kadın çocuğu doğurunca “bunun babası keşiş” der ve keşişe bırakır çocuğu. Keşiş çocuğa bakar, büyütür. Sonra o delikanlı ile kız seneler sonra bir araya gelir, evlenirler ve derler ki “bu çocuk bizimdi.” Keşiş alır ve verir. Hani hayat bir akış, yapacak bir şey o anda yoktur. Ne yapacaksın, kavga mı edeceksin, “hayır bu çocuk benim değil” falan diye kavgasını mı yapacaksın? Yapsan ne olur değil mi? Bir şey yok orada. Dolayısıyla o keşişin sükunetine biraz ihtiyacımız var -sakince bakmayı kastediyoruz burada. Yoksa her iftirayı onaylamaktan bahsetmiyoruz. Kastettiğimiz, insanın kendisi hakkında söylenebilecek yanlış şeylere karşı bunları dinleyebilme, içeri alıp bir bakabilme.

Eğer içeride dokunduğu bir gerçeklik varsa -“evet bende zaman zaman hafif hissettiğim veya şu durumlarda güçlü bir şekilde ortaya çıkan bir kibir var, bir kıskançlık var” mesela sende aşağılık duygusu var mı? “Asla, ne alakası var.” Bir dur bakalım ya, belki vardır, ne olacak yani? Olsa ne olur? Varsa bakarsın, dersin ki evet var. Peki bu benim özümden mi? Değil. Bu niye ortaya çıkmış? Bir bak bakalım, bu ne zaman senin psikolojik bünyende tetiklenmiş, ortaya çıkmış? Bir sakince bir durup bak buna. O zaman neyse onu olduğu gibi görürsün. Kendine veya bir başkasına meşrulaştırma hikayen yoksa daha rahat bakarsın değil mi?

“Ben Bencil Değilim” Hikayesine Tutunmak

Aklınıza şu soru gelebilir: Peki acaba biz niye böyle rahat bakamıyoruz? İşte o rahat bakmamızı engellemeye çalışan bir kısım hikayelerimiz vardır. Kendinizle ilgili çok olumlu bir hikayemiz vardır, asla onun sarsılmasını istemeyiz. Mesela asla bencil olmadığımızı düşündüğümüz bir kendilik hikayeniz vardır. Bakın kendiniz gerçekten asla bencil olmayabilirsiniz, bu ayrı bir konu. Ama “ben bencil değilim” bir hikayedir. Bu ikisini ayırmak gerekir. “Ben bencil değilim” diye bir hikayeye tutunmuşsanız, o zaman biri size bencil olduğunuzu söylediğinde o nereye çarpar? O hikayeye çarpar, o hikayeye reaksiyon verir. Bu bir düşüncedir.

Ağaç Örneği: Düşünceye Sahip Olmamak

Siz bir ağaca “sen betonsun” dediğiniz zaman ağaç bir reaksiyon veriyor mu? Hayır, “ben ağacım” diye bir şey var mı? Yok. Ama ağaç olduğu gerçek; ama “ben ağacım” düşüncesine sahip değil. Bir şey mükemmel olabilir ama “ben mükemmelim” düşüncesine sahip değildir. Bizi yoran şeyler bunlara dair düşüncelerdir. Dolayısıyla bende bir şeyi olduğu gibi duymamı, olduğu gibi içeri alıp tartmamı engelleyen ne var? “Hızlıca cevap vermezsem, hızlıca savunmaya geçmezsem öyle zannedecekler” gibi bir hikaye mi var, veya “ezik görüleceğim, hemen üste çıkmalıyım” diye bir hikaye mi var?

Bir düşünün size sizin en rahatsız olacağınız bir sözü, bir yargıyı ifade eden bir insanı. Buna karşı içeride ne oluyor ve bu itiraz niye gerçekleşiyor, bu gerilim niye oluyor, bir durun ve buna bakın. Çünkü kendinizle ilgili düşünceler vardır: “Ben dürüst biri olabilirim” ama “ben dürüst biriyim, kimse bana yalancı diyemez” bu düşüncedir. Dürüst biri olmak, dürüst biri olmadığımıza dair bir tepkiyle karşılaştığımızda reaksiyon verme ihtiyacı duymaz. Bu umursamamak değil; hani bakıyorum “sen bana dürüst olmadığını söyledin” -ben de bakıyorum, acele de etmiyorum, dürüst olmama ihtimalini de ihtimal olarak açık tutuyorum. Bu sakinlikte, bu doğallıkta bakıyorum.

Eşinin “Beni Sevmiyorsun” Demesi

Mesela diyelim ki eşin sana hiç sevmediğini, kendisine saygı duymadığını söyledi. Dur bir bak. Gerçekten eşine hiç saygı duymuyor olma ihtimalini de orada tut, kaçınma bundan ve o objektiflikte bakmaya çalış. İçeride bir hikaye dönüyor mu? “Ben öyle değilim, beni nankörlükle itham ediyor” diye bir hikaye mi dönüyor, veya “ne demeliyim” diye bir hikaye mi dönüyor? Bir dur ve sakince bak. Sakince baktığında doğal ve objektif bir cevap gelecektir. Ama doğal bir şekilde bakamazsam öfkeli, dışlayıcı veya küçümseyici bir cevap gelecektir.

Mesela çok akıllı olduğunuzu düşünüyorsunuz, birisi size “bana biraz aptal geliyorsun ya” diyor. Bunu sakince duyabilir misin? “Allah Allah ne kadar ilginç, bunu düşündüren ne oldu mesela, bir örnek verebilir misin” -hakikaten meraklı bir insan olarak. Çünkü olabilir, teorik olarak olabilir, bakarım. Baktığımda bu benden bir şey eksiltmez. Eğer gerçekten aptal bir tarafım varsa onu görürüm, fark ederim. Değiştirilebilir bir şeyse değiştirmeye çalışırım, değilse kabul ederim -o benim özümle ilgili bir şey değil. Nasıl ki biri der ki “senin bedenin zayıf” -olabilir, benim bedenim zayıf olabilir. Ama bu bedenimdir, benim öz varlığım değildir.

Kıskançlığın İçindeki Hakikat Payı

O yüzden Kur’an’da da Allah’ın size verdiği şeyler konusunda kıskançlık duymayın, Allah’ın verdiği şeylere göz dikmeyin denir. Neden? Çünkü bunlar Allah’ın verdiği şeylerdir ve bunlar geçicidir, kimsede kalıcı bir şey yok. O yüzden sen gözünü kendi özüne dikmelisin. Ama dünyadaki bu yaşam sürecinde bazı şeyler farklı hikmetlerle dağıtılmıştır -birisi babadan zengindir, birisi babasının borcunu ödüyordur. Bunlar senin asli varlığın değil.

Mesela farz edelim içimde bir kıskançlık var. Neyi kıskanıyorum? Falanın mutluluğunu kıskanıyorum -demek ki kıskandığın şey mutluluk. Teorik olarak fena bir yer değil, mutluluk arzu edilesi bir şeydir. Sen o karşındaki insanın mutluluğunu nasıl bir mutluluk olarak görüyorsun -bu öz bir mutluluk mu, yoksa psikolojik düzeyde bir mutluluk mu? Burayı ayırt edebilirsen, “insan hakiki mutluluğu istemeli” deyip aslında o kıskançlığın içinden bile hakikate bir yol bulabilirsin. Ben aslında neyi kıskanıyorum? Bir insanın geçici ve sınırlı bir mutluluğunu kıskanıyorum, yani ben de mutlu olmak istiyorum. Bu ne düzeyde gerçekleşiyor? Psikolojik düzeyde. Burayı biraz irdelersem, aslında insanın hakiki bir mutluluk aradığını da keşfedebilirim -kalıcı bir şey, kalpte sürekli hissedilen bir huzur, bir dinginlik. Mesela en psikolojik ve nefsani bir kıskançlık bile size biraz tefekkür ettiğinizde bir hakikat yolculuğuna götürebilir aslında.

İçimizdeki Kötü Avukat

O yüzden bunları sakin bir şekilde gözlemlemek, içeride o hissi duyan kim, bunu fark etmek onun üzerinde daha objektif bir şekilde çalışmanızı sağlar -onu sahiplenmeden. Hani bazen olur ya böyle, çocuğunuzla geziyorsunuz, çocuk birinde gördüğü balonu istiyor, siz “tamam anlıyorum canım ama şimdi değil” diye devam etmeye çalışıyorsunuz. Şimdi içinizde böyle farz edin ki çocuklar var: Bazen çok mütevazi, bazen çok kibirli, bazen çok fedakar, bazen çok kıskanç. Ama ego olumsuzu görmek istemez ve bir bilgenin ifadesiyle nefsini bir avukat gibi savunmaya çalışır. İçimizde böyle bir avukat var maalesef, kötü bir avukat. Diyelim ki çok kibirlisinizdir ama öyle bir savunur ki, “hak ediyorsun kardeşim, o kadar ilim okumuşsun, biraz kibri olacak adamın tabi ki” diyorsunuz.

Ha öyle bir avukata ihtiyacımız var mı? Yok. O avukatın savunduğu benliğe ihtiyacımız var mı? Ona da yok. O zaman içeride kimin hikayesi olduğunu görürsünüz. Ama siz o değilsiniz, siz o durumun farkında olansınız. O durumla özdeşleşmeden o durumu görürsünüz. Ve bu durumu gerçekten objektif bir şekilde gördüğünüzde, bir bakarsınız ki o negatif duygu veya düşünce zayıflayıp gitmiş. Çünkü hakiki farkındalık, gerçek bilgelik bu gibi şeyleri çok bariz bir şekilde ortaya çıkarır. Bir bilge şöyle ifade eder: İnsan aydınlandığında bütün negatiflikler doğası gereği üzerinden dökülüp gider, o bunlardan silkelenmeye çalışmıyordur.

Fare Ölüsü Örneği

O yüzden bunlara karşı sakin olmaya ihtiyacınız var. Birisi size bir söz söylediğinde bunu sakin bir şekilde dinleyebilirsiniz, bundan bir şey kaybetmezsiniz. Size bunu yaptıracak sizi korumaya çalışan bir kısım benlikler vardır. Bizim avukatlığımızı yapar gibi görünür ama aslında o bizim avukatımız değildir, o bir benliğin avukatıdır. “Sen bana böyle diyemezsin, çünkü sen iyi niyetli değilsin” -bunun seninle ne ilgisi var? Farz et ki o kötü niyetli, bunun seninle bir ilgisi yok ki. Nereye konuyu götürüyorsun, karşındakinin kötü niyetine mi? Bırak o kötü niyetli değilse kötü niyetli olsun, o onun problemi. Onun söylediği şey sende var mı yok mu, varsa var yoksa yok. Buna karşı sen sakince oraya bakabiliyor musun?

Hani bu neye benzer biliyor musunuz? Böyle çok temiz olduğunu düşünen bir kadına “senin evinde hiç fare ölüsü var mı acaba” dediğinizde bir irkilir, “sinek ölüsü bile yoktur” diyecek kadar bir reaksiyon vardır değil mi? Halbuki bir dur, bir bak, bir düşün: “Görebildiğim kadarıyla yok, ama var olduğunu düşünüyorsan da buna açığım.” “Bana nasıl böyle der? Ne var ki? Bu seninle ilgili bir konu değil ki.” Kimse sana böyle diyemez diye bir kural mı var?

Hz. Muhammed’e “Yalancı” Denmesi

Mesela Hazreti Muhammed’e birileri “yalancı” demiş. Peygamber “bana nasıl böyle dersiniz” gibi bir reaksiyon mu göstermiş? Yok. Bu da anlamsız bir şey: “Niye öyle diyorsun, ben öyle değilim ki, tamam değilsen sorun ne, niye burada bir reaksiyon var?” Değilsen değilsin, en azından sakince ifade edersin: “Ben pek öyle biri olduğumu düşünmüyorum ama bu konuda senin farklı görüşün varsa da verilerini ifade edersen seni tam bir sükunetle dinleyebilirim.” Niye diyemiyorum bunu? Böyle bir hakkı kim benim elimden alıyor, hangi savunmacı benlik bunu benim elimden alıyor acaba?

Bilge Öğrencisi ve Para Üstü

Bir dikkat et: Bir şeye karşı çok güçlü bir direncin var mı? Mesela çok dürüst birisin, bir kuruşun bile haksız bir şekilde cebine girmesini istemiyorsun. Ve biri sana diyor ki “benim paramı çalmış olabilir misin?” Bunu sakince dinleyebilir misin? Bir bilge öğrencisi bu konuda çok duyarlı biriymiş. Bir gün ona bir ilaç alması için para vermiş -atıyorum bugünün parasıyla 50 lira vermiş, ilaç 45 lira, o da ilacı almış, 5 lirayı da vermiş. 5 dakika sonra o bilge demiş ki “sen paranın üstünü cebine mi attın?” demiş ve talebesi bayılmış. Neden? Çünkü buna objektif bakamıyor. Adam hiç haksızlık yapmamaya çalışan çok dürüst biri, bu ayrı bir konu, ama niye bunu dinleyemiyorsun? Çünkü orada “iyi olan biri olma” meselesi var. O yüzden diyorum ki, iyi olmak ayrı bir şey, iyi olduğuna dair bir düşünceye sahip olmak ayrı bir şey.

Kimse Bana Böyle Diyemez Tuzağı

Sen iyi birisin, diyelim, ama “kimse bana böyle diyemez” demen ayrı bir şey. Bu senin problemin. Niye buraya takılıyorsun? Bu senin alanın değil, senin alanın dürüst biri olmak, o kadar. Kimse bana dürüst değilsin diyemez -birileri dernek kurar, “falan kişi dürüst biri değildir” diye, o derneğin bütün üyeleri seni her gördüğünde bunu dese ne yapacaksın? İntihar mı edeceksin, kendini mutsuz mu hissedeceksin? Aslında insan böyle diyerek ne yapmış oluyor? Sen kendi varlığını, mutluluğunu, huzurunu başkalarının bir şey dememesine bağlıyorsun. Ve bu senin elinde olmayan bir şeydi üstelik. Kendi elinle kendi kontrolünü başkasının eline veriyorsun. Ne kadar garip bir şey değil mi? “Kimse bana böyle diyemez” der, ama diyen olur, bu senin elinde olan bir şey değil ki. Karşındakinin bilinç bulanıklığı olabilir. Ben bunu yönetemem ki, bunu yönetmekten sorumlu da değilim. İçimde kim böyle bir sorumluluk hikayesi uydurmuş onu bulmam lazım. “Bana kimse böyle diyemez” -yok, bana herkes her şeyi diyebilir. Bu benim alanım değil arkadaşlar, demem gerekiyor kendime. Herkes benim hakkımda bir şey diyebilir, bu onların meselesi.

Tabii ki orada neye de dikkat etmeniz gerekiyor: Kendinizi sosyal ortamda şöyle veya böyle bilinmek isteyen biri olarak da görmek istiyor olabilirsiniz -“insanlar benim hakkımda şöyle şöyle düşünsünler istiyorum.” Bakın bütün bunlar benlik tuzaklarıdır. Ama en son söylediğim çok makul geliyor değil mi: “Ben temiz biriyim, kimse bana kir pas demesin, bana ne ki, niye bu beni bu kadar ilgilendiriyor?” Burada ne hikaye dönüyor içeride? Yargılanmaktan, suçlanmaktan kaçınan bir hikaye mi dönüyor içeride? Bu hikaye ne zaman ortaya çıktı, niye ortaya çıktı acaba? Mesela hayatında ilk defa ne zaman suçlandı, neyle suçlandı, kendini hangi konuda savunamadın?

Sırtındaki Kambur: Savunma İhtiyacının Kökeni

Bazen olur, çocukluğumuzda kendimizi savunamamışızdır. Savunamadığımız için de orada “aslında masum ama suçlu görülen, kendini savunamayan bir kişi” olmuşum. O zaman o bende ne meydana getirir? Sürekli olarak kendimi hızlı bir şekilde savunmaya götürür. Çünkü kendimi savunamazsam o çocukluğunda yaşadığım duruma düşeceğim zannı uyanıyordur. Halbuki o çocuk var mı şu anda? Yok aslında, sen o kendini savunamamış, ezilmiş çocuk değilsin ki. Öyle biri yok aslında. Ama içeride öyle biri yaşıyor ve o sana yapışmış. Sürekli böyle sırtında bir şey gibi, ufak bir kambur gibi: “Dikkat et, ezecekler bak, gene aynı şeyi yaşayacaksın, savun kendini, hızlıca savun.” O kadar birlikte yaşamışsın ki artık senin parçan haline gelmiş, sana o kadar bitişik bir yük ki sürekli seni savunmaya sokan. Bu kimin hikayesi? Sen niye böyle bir hikayeyi taşımaya kendini mecbur hissediyorsun?

Bakın bahsettiğimiz şey asla umursamazlık değildir. Karşımızdaki insana gerçeği bilme hakkına sahip biri gözüyle bakmalıyız. Ama karşımdaki gerçeği bilme açıklığına sahip değilse de, kendimi savunmak veya kendimi karşımdakinin nezdinde suçsuz hale getirmek zorunda değilim. Şimdi Hazreti Yusuf’u düşünün: Kendisini o kadar doğal bir şekilde savunmasına ve gerçeğin ortaya çıkmasına rağmen yine o dönemki sahte ve bozuk hukuk nedeniyle hapse giren kişi oldu. Kim bilir Mısır halkı ne düşündü Yusuf hakkında? “Evlatlık alınan, en güzel şartlarda büyütülen, okutulan, ne yapmış? Evin hanımına zulmetmiş, namusuna göz dikmiş” -muhtemelen Mısır halkı böyle düşünüyordu, bunu hiç düşünmemişizdir değil mi? Ama bakın Hz. Yusuf’ta buna dair bir kabullenememe, bunun acısıyla yaşama yok. Hani böyle hapishanede bazı insanlar vardır: Suçlu olunca hapis kolay geliyor da suçsuz olup hapis yatmak çok ağır geliyor. Kime ağır geliyor? “Suçlu değilsem niye hapis yatıyorum” diyene ağır geliyor. Hayatta böyle bir garantin var mı? Yok. Bazen çözebilirsin, bazen çözemezsin. Bakın egonuzda şöyle bir sahtelik var: Kontrol edemediği bazı şeyleri hak adına, adalet adına kabullenmemezlik ediyor.

Haklılık Payını Teslim Etmek

Mesela diyelim ki eşin, arkadaşın, dostun sana haksız bir suçlamada bulunuyor -“hiç bakmadın bize” diyor. Veya çocuğun der ki “sen ne biçim annesin, hiç babalık yapmadın.” Orada bir bak, önce bir bak, çocuğun bunu dediğinde buna açık mısın? Tırnak içinde kötü bir baba olduğuna dair bir ihtimale açık mısın? Sonra oradan alacağın bir pay varsa, yani o sözde bir haklılık payı varsa, yüzde yüz haklı olmayabilir ama onda bir haklılık payı olabilir, o pay varsa o hakkı teslim etmen lazım: “Evet ben bazı konularda sana iyi annelik yapamadım, haklısın.” Bakın orada da egonuz asla savunmaya geçmemeli.

Bir şeyi eğer bir payınız varsa, bunu asla savunmaya geçerek yapmayın: “Benim durumumu da sen biliyor musun, ben ne sıkıntılar çektim” -konu orası değil. Gerçek mi bu? Gerçek. O hakkı teslim et, hiç savunmaya geçme. “Bu konuda söylediğin sözü düşündüm, bunda bir haklılık payın olduğunu gördüm ve hakkını teslim ediyorum.” Hiç savunmaya geçmenize gerek yok. İşte bu noktadan bakabilirsek hem kendi içimizdeki gereksiz yüklerden kurtuluruz, o sahte avukatlardan, o mazeret uyduranlardan kurtuluruz.

Kabe Sembolizmi: Kalp Temizliği

Bakın her zaman hatırlatıyorum, Kabe sembolizmi önemlidir. Kabe Allah’ın sembolik anlamda evi kabul edilir ve insan kalbini sembolize eder aslında bu anlamda. Bizim kalbimiz aslında saf ve temizdi. Fakat benliklerimiz, yani psikolojik benliklerimiz, o temiz ve saf kalbi -Allah’ın evini- gereksiz putlarla doldurdu. Bizim yapacağımız sadece orayı temizlemektir. Ve bakın biz eve ibadet etmiyoruz, değil mi? Biz ayetin ifadesiyle “bu evin Rabbine” ibadet ediyoruz. Hani bazıları “Müslümanlar taşa mı tapıyorlar” diye uydurma yorumlar yapıyorlar. Hayır, o bir semboldür. Biz onun sembol olduğunun farkındayız, o ilahi merkezi hakikatin, insan kalbinin Allah’ın yeryüzündeki tecellisinin bir sembolüdür. Biz ona da değil, onun Rabbine ibadet ediyoruz.

Dolayısıyla “ben kendime tapıyorum” -bir şey olmaz, geçmiş olsun. Biz negatif veya pozitif düzeyde herhangi bir kimlik inşa etmeye çalışmıyoruz. Ev boştur ve evin Rabbi vardır. O yüzden kendi evinizi doldurmaya çalışmayın -Mekkelilerin yaptığı hata gibi. Mekkeliler ne yaptı? “Bu ev boş, kim gelecek buraya, herkes de nesnel ve maddi putlar arıyor, dediler ki herkes putunu getirsin, koysun buraya, hem millet her sene gelir burada ticaret yapar.” Halbuki o ev Allah’ın evi, Allah’ın evinde suni bir şey olmaz ki, Allah’ın evinde Allah’ın nuru olur, onun tecellisi olur. Sen ne ona el yapımı, insan yapımı putlar getiriyorsun? Buradan baktığımızda bizim aslında kendimizi inşa etmeye çalışmamız her ne anlama geliyorsa, sahte putlar anlamına geliyor. O yüzden böyle Mekke cahiliye devri diye tarihi bir okuma yapar gibi okumayın; bunlar her insanın, her toplumun hayatında her gün yansımaları olan olaylardır.

Yani biz kalp Kabe’mizi -Allah’ın evi olan kalbimizi- zihinsel ve duygusal mekanizmalarımızın ürettiği benliklerden temizlemeliyiz. “Ben böyleyim, ben şöyleyim, kimse bana şöyle diyemez” -bir sürü sahte put dolduruyorsun kalbine ve bunlar kalbine ağır bir yük oluyorlar. Peki ne diyeyim kendime, hiçbir şey deme mi? Bir şey demen gerekmiyor, illa bir put koysan olmaz mı? Yok, bak ona da gerek yok, hiçbirine gerek yok. Çünkü orada Allah tecelli edecek. Allah her zaman tecelli etmiştir ama sen o tecelliyi göremiyorsun ki, o benlikler o tecelliyi görmeni engelliyor: “Ben genç miyim, güzel miyim, sevilen biri miyim, başarılı biri miyim?” Bir sürü hikayen var. Bırak bütün bu hikayeleri, bırak, içerisi -tırnak içinde söylüyorum- bomboş olsun.

Kapanış: Ev Zaten Doludur

O boşluğu birinin doldurması gerektiğini de demiyorum, zaten doludur. O doluluğu görmemizi engelleyen o benliklerdir. Biz her zaman Allah ile dopdoluyuz, her zaman Allah’layız. O yüzden Allah diyor: Kullarıma söyle, ben onlara şah damarından daha yakınım. Ama sen neye yakınsın? Sana şah damarından daha yakın olan benlikler var. O yüzden hikayeye bulanıyor, o yüzden hikayede problem oluyor. Hani bazı insanlar der ki, “hocam öyle hızlı geliyorlar ki bir anda kendimi o benliklerle özdeşleşmiş hissediyorum.” Neden? Çünkü onları şah damarından daha yakın hale getirmişsin. Şimdi onları ufak dokunuşlarla yavaş yavaş fark et, fark ettikçe zaten kaybolup gidecekler, çünkü gerçek değiller.

Ve bakın sembolik olarak o Kabe’deki putları Hazreti Ali’nin yıktığı söylenir -yani ilmin kapısı olan Hazreti Ali onları yıkmıştır. Kabe’yi temizledi de içine bir şey mi koydu peygamber? Hayır. Bu çok önemli bir sembolizmdir ve biz bunun kıymetini bilmiyoruz. Ama bakın dikkat edin, hep böyle “kendimizi bir şey kılmaya” dair bir hikaye var değil mi, bir şey olmak arzusu var. Halbuki Allah seni zaten oldurmuş, sana varlığının nurunu vermiş. Senin ekstra bir şey olmana gerek yok. O ekstra olmaya çalıştığın şeylerin hepsi birer puttan ibaret ve kendini özdeşleştirdiğin sahte hikayelerdir.

Evet. Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Nisa Suresi: 32) — “Allah’ın kiminizi kiminizden üstün kıldığı şeylere göz dikmeyin” - (Kaf Suresi: 16) — “Kullarıma söyle, ben onlara şah damarından daha yakınım” - (Kureyş Suresi: 3) — “Bu evin Rabbine kulluk etsinler”