Ben Neyim ve Beni Mutlu Eden Nedir
Kısa Özet
Sohbette, çocukluktan itibaren “beni ne mutlu eder” sorusuyla kurulan bir benlik algısının, aslında boş ve kurgusal bir “ben” kavramı üzerine inşa edildiği anlatılıyor. Elde edilemeyen şeylerin cazibesinin hiç değişmemesi, bir şeye ulaşıldığında tatminin kaybolup yeni bir arzunun doğması, bu boşluğun asla dolmayacağının kanıtı olarak gösteriliyor. Hz. Peygamber’in evlatlık edindiği Zeyd üzerinden gelen “sen kimsenin babası değilsin, sen Allah’ın Resulüsün” ayetiyle, insanın kendini hiçbir ilişki veya sıfatla değil, yalnızca Allah’a aidiyetiyle tanımlaması gerektiği vurgulanıyor. Sohbet, Veda Hutbesi’nde Hz. Peygamber’in “vazifemi yaptım” demesinin ardında hiçbir kişisel beklenti hikâyesi olmadığını göstererek, gerçek dindarlığın kendini sonsuz ve mutlak olanla tanımlama çabası olduğu fikriyle kapanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Sahip olamadığın şeyin cazibesi hiç değişmez; bu bir arzunun (tutkunun) işaretidir, aşkın değil — aşk sahiplik ikiliği barındırmaz. - Kendini bir şeyle tanımladığın anda tutsaksındır: O şey gittiğinde sen de “yok” olursun. - “Yalnızlık” fiziksel yalnız kalmak değildir; kendi boşluğuyla baş başa kalmaktan duyulan rahatsızlığın adıdır.
Ben Neyim Sorusu ve Mutluluk-Mutsuzluk
Hoşgeldiniz arkadaşlar. Bugünkü sohbetimizin konusu “ben neyim” ve “beni mutlu ya da mutsuz eden nedir?” Aslında temel soru “ben neyim”in cevabını bulmaktır. Bunu bulabildiğimiz zaman mutluluk veya mutsuzluk kavramı da yerli yerine oturacaktır. Ama henüz gerçek beni keşfetmediğimiz için kendimizi bedenden ve duygulardan, düşüncelerden oluşan bir yapı olarak kabul ediyoruz. Ve bunun üzerinden de bir mutluluk veya mutsuzluk hikayesi üretiyoruz.
“Ne beni mutlu eder” diye soruya başlıyoruz -bu ta çocukluğumuzdan itibaren gelişir: İşte oyuncak mutlu eder, bir şey alınması mutlu eder, annemin veya babamın sırtında yolculuk yapmak mutlu eder. Alkışlanmak, onaylanmak, takdir edilmek, sevilmek mutlu eder, güçlü olmak, bir başkasından daha iyi olmak mutlu eder. Bir süre sonra bir şeyleri bilmek, bir şeylere sahip olmak mutlu eder. Ve bu bir ömür boyu sürüp gider, en son beden kendi biyolojik yapısı içinde ölümle karşılaşana kadar hayatınız “şunlar beni mutlu eder, bunlar beni mutsuz eder” şeklinde yürür.
Dolayısıyla bizler henüz gerçek kendimizi keşfetmeden, onun yerine ta çocukluktan itibaren hızlıca geçen bir benlik algısının üzerinden bir hayat inşa ederiz. Yaşadığımız çocukluk hayatının içinde neler yaşamışsak onları da birlikte mevcut durumumuza taşırız. Mesela hiç kimse tarafından sevilmemişseniz, birinin sizi sevmesi sizi mutlu eder, kendinizi bambaşka hissettirebilir. Bir başarı tattığınızda, alkışlandığınızda kendinizi mutlu gibi hissedersiniz. Bir ilişki, bir nesne size sanki mutluymuşsunuz gibi hissettirir. Fakat bu sizi mutlu ettiğini hissettiğiniz şeyler hem kendileri geçicidir hem de bunları yaşayan özne geçicidir. Yani iki şey de sınırlıdır ve geçicidir. O psikolojik benlik de değişmektedir -gençlik geçiyor, güçlüydük fiziksel olarak zayıflamaya başlıyoruz, güzeldik güzelliğimiz geçiyor. Dikkat ederseniz kendinizi tanımladığınız ben değişiyor, sizi mutlu ettiğini düşündüğünüz nesneler de değişiyor. Ve dikkat ederseniz aslında benliğin mutluluk hikayeleri de değişiyor.
Elde Edilemeyenin Cazibesi: Aşk mı, Tutku mu?
Fakat bazı şeyler değişmiyor. Örneğin elde edemediğiniz bir şey varsa onun cazibesi hiç değişmiyor. Sahip olamadığınız bir eşyanın cazibesi hiç değişmiyor. Elde edemediğiniz bir ilişkinin cazibesi hiç değişmiyor. Hani ortalama bilince sahip insanlarda şu vardır: Sevdiğin kişiye kavuşamıyorsan bu aşk olur. Bu tam bir cehalet sergilenmesinden başka bir şey değildir aslında. Neden? Çünkü aşk böyle bir şey değildir, sahip olamadığımız şeye duyduğumuz tutku değildir. Arada ikilik varsa zaten o hiçbir zaman hakiki anlamda aşk haline dönüşmemiştir, birlik bilinci gerçekleşmemiştir. O, bir insanın sahip olmayı ve elde etmeyi hayal ettiği bir şeye duyduğu tutkudur.
Ve egomuzda, yani psikolojik benliğimizde şöyle bir tuzak vardır: Elde edemediğin şey çok güzeldir, sahip olamadığın şey mükemmeldir. Hani çok insan görmüşümdür: Evlenmemişse evlilik çok fevkalade bir şeydir; evlenmiş çocuğu olmamışsa çocuk sahibi olmak çok fevkalade bir şeydir. Aslında dikkat ettiğinizde mevcut benlik algısı bir şeye ulaşıncaya kadar onu yüceltir, ulaştıktan sonra da tam olarak beklediği şey olmadığını görür. Ve benlik size başka bir şey aratır, başka bir şeyin peşine düşürür. Buraya dikkat ettiğimizde aslında benliğin ne kadar aldatıcı bir mekanizma olduğunu ve bizi sürekli sonu gelmeyen bir hikayeye kaptırmaya çalıştığını görürsünüz.
Ben Kavramı: Boş Bir Kelime
Bizler sonu gelmeyen benlik hikayelerini dinleriz ve bu hikayelerin hiç sonu gelmez. Bunun nedeni nedir? Bu soruyu sonuna kadar sorabilir ve gerçekten cevabını alabilirsek bu döngüden çıkmak gibi bir şansa sahip olmuş oluruz. Benlik niye sürekli bir şey aramaktadır? Bu sürekli bir şey arayan benlik aslında nedir? Bu benlik tamamen kurgusal bir şeydir. Hani derler ya 3 aylıkken veya 6 aylıkken çocukta ben duygusu gelişir, ama ondan önceki aslında varlık bilincidir. Ve biz küçük yaştan itibaren o varlıktan, o gerçek varlık bilincinden kopuk bir ben duygusu oluşturuyoruz. Ama an itibariyle kullandığımız “ben” sadece bir dizi duygu, düşünce, deneyim olan ve bunları kendine bağlayan bir şeydir. Mesela “ben şu zaman doğdum” diye aslında neyi tanımlıyorsun? Dünyaya gelen bedenini tanımlıyorsun. Doğarken böyle bir tanımın var mıydı? Yoktu, bir süre sonra “anne ben ne zaman doğmuşum” falan dersiniz.
Bütün bunlar aslında düşünceden oluşturulmuş, benim etrafına ördüğümüz bir hikayeden ibarettir. Düşünceleri, duyguları, yaşanmışlıkları, deneyimleri bir kenara koyun -ne kalacaktır geriye? Hiçbir şey kalmayacak, bir kelimeden ibaret kalacak o: “Ben.” Ne ben? Bedeni kenara koy, duyguları kenara koy, yaşanmışlıkları kenara koy -ne kalacak geriye o benden? Hiçbir şey kalmayacak, sadece bir kelimeden ibaret kalacak. Peki böyle bir ben ne olmak zorundadır? Çünkü bu ben aslında boş bir şey. Bu sefer ne olacak? Bu ben kendini doldurmak zorunda kalacak. Bir bakacak, birisi alkışlanıyor, “aa” diyecek, “ne güzel, keşke ben de bir şey yapsam ve beni alkışlasalar.” Veya birisinin sevildiğini görecek, “sevilmek çok güzel bir şey” diyecek ve hemen o ben sevilme arzusu duyacak.
Fakat bütün bunların yaşandıkları ölçüde aslında tam olarak da tatmin etmediğini görecek. Mesela bir anne hiç çocuğu olmayınca çocuk çok değerli bir şey olur, “bir çocuğun olsun başka bir şey istemiyorum” dersin. Sonra çocuğun olur, bir yıl, iki yıl geçer, sonra o çocuğun sana verdiği mutluluk ve sevinç zayıflamaya başlar. Neden? Çünkü özne, yani ben, kendinde hiçbir şey taşımayan ve taşıma suyla değirmenini döndürmeye çalışan boş bir şeyden ibarettir. Eğer ben beden, düşünce ve duygulardan ibaret isem, bu böyle bir benliği sürekli taşıma suyla döndürmeye çalışacağım.
Geçmişteki Olumsuzluklardan Örülen Zehir
Bu konuda bizi en çok meşgul eden iki şey vardır. Bir tanesi geçmişte yaşadığın olumsuzluklar. Çünkü bu sahte benlik insana geçmişte yaşadığı olumsuzluklar nedeniyle kötü bir hikaye üretir: “Sen sevilmedin, onaylanmadın, takdir edilmedin, senin farkına varılmadı.” Size geçmişte deneyimlediği olumsuz şeylerden bir buket yapar ve o sizin bir nevi acınız olur. Zihniniz sürekli zaman zaman geçmişe gidip yaşamış olduğu bir kısım olumsuzlukları kendiyle özdeşleştirip onların üzerinden bir acı hikayesi üretir -aileyle ilgili, okul hayatıyla ilgili, sosyal konumuyla ilgili- ve bu onun için bir zehre dönüşür.
Ve ilginç bir şekilde bunlar da aslında bir tuzak. Geçmiş yaşadığınız deneyimleri bir olgu olarak görebilirsiniz ama onları kendiniz olarak tanımlama tuzağından kurtulabilirsiniz. Bunlar benim yaşadığım deneyimlerdi. Ben sevilmeyen biriydim değil; ben sevilmeme deneyimi yaşayan biriydim. Öyle bir deneyim yaşadım, bu kadar, bundan ibaret. Yapacağınız şey ben ile yaşadığınız şeyler arasındaki bağı doğru tanımlamaktır. Bakın biz yaşadıklarımızı inkar etmeliyiz demiyorum, yaşadıklarımız üzerinden kendimizi tanımlama tuzağından kurtulmalıyız diyorum. Eğer kendimi geçmişte hissettiklerim üzerinden tanımlarsam, “geçmişte çok utanç duydum, çok aşağılandım, hiç görülmedim” diye kendinizi tanımlarsanız, kendinizi kendi elinizle hapsettiğiniz bir hapishanenin gardiyanı olmuş olursunuz. Bununla mutlaka yüzleşmeli ve buradaki yanlış tanımı düzeltmelisiniz. Yaşadıklarınız ayrı bir şeydir, kendiniz ayrı bir şeydir.
Gerçekleştirilemeyen Şeyler: İkinci Tuzak
İkinci tuzak, geçmişte veya bugün gerçekleştiremediğimiz şeylerle ilgilidir. “Çocukluğumda şunu yaşamadım, bugün şunu gerçekleştiremiyorum, keşke şöyle bir şey yaşayabilseydim.” Mesela bazısı için bu evlattır, bazısı için dünyayı gezmektir, bazısı için dünyaya bir iz bırakmaktır, bazısı için biri tarafından tutkuyla sevilmektir. Benliğin size bir hikaye üretir: “Sen sevilmiyorsun, sen değer görmüyorsun.” Bunun üzerinden benliğiniz size öyle bir koza örer ki siz o kozanın içinde ömür boyu dönüp durursunuz. Veya bazen çocuğunuzla ilgili bir hikaye vardır: “Çocuklarınız bir türlü sizi dinlememiştir, hayırlı evlat olmamıştır.” Her türlü hikaye -tırnak içinde söylüyorum- makul gözükür ama hiçbirisi doğru değildir. Peki neden gerçek gibi görünüyorlar? Çünkü o boş olan benlik olaylar tarafından içeri çekilmiştir. Diyelim ki bir ilişkim var, sevilmediğimi fark ettim. Ben ne diyorum? “Ben sevilmeyen biriyim.” Ben nerede? Sevilmeyen birinin sevilmemesinde. Ben nereye hapsoldum? Birinin dünyasına hapsoldum aslında.
Kendini Bir Şeyle Tanımlamanın Tutsaklığı
Bu sevgiliniz olur, eşiniz olur, çocuğunuz olur, anne babanız olur, hiç fark etmez. Ben kendini bir başkasıyla veya bir olayla, bir durumla tanımladığı anda tutsaktır. Kendinizi herhangi bir şeyle tanımladığınız anda tutsaksınız. O yüzden bütün kutsal metinler insana şunu hatırlatır: Sen kendini yalnız Yaradan’a nispet etmelisin. “Ben Yaradan’a aidim” -söyleyeceğiniz aslında en basit ve yalın cümle budur. O benim sahibim, bu kadar. Bundan daha ötesine kendinizi tanımlayacak bir cümle kurmamalısınız. Kimsenin eşi değilsiniz, kimsenin annesi, babası veya çocuğu değilsiniz, bir meslekle tanımlanamazsınız -“ben doktorum, ben generalim, ben anneyim.” Peki o zaman o şey gittiğinde sen ne olacaksın? Hiçbir şey.
Bak dikkat ediyor musun? Kendini bir başka şeyle tanımlıyorsun, o zaman sen o şey olmadığında yok olan bir varlıksın. Kendini öyle bir şeyle tanımla ki o hiçbir zaman yok olmayan olsun, her zaman ebedi ve kalıcı olsun. Mesela kendini çocuklarla tanımlamak -çocukların ölebilir veya seni anne babalıktan reddedebilir. Ne yapacaksın o zaman? O durumda sen bitmiş olacaksın. Kendinizi bir şeylere teslim ettiğinizde -mesleğiniz olabilir, sosyal konumunuz olabilir, bir ilişki olabilir, isterse -tırnak içinde söylüyorum- annelik, babalık gibi kutsallık atfettiğimiz bir şey olsun, hiç fark etmez. “Ben babayım” -sen saçmalıyorsun. “Ben anneyim” -sen gerçekten saçmalıyorsun. Bu saçmalık senin başına bela açmaya açık bir şeydir. “Ben falanın eşiyim” -saçmalıyorsun. Kendine çok büyük haksızlık yapıyorsun, kendi kendine zulmediyorsun.
Beden ve Eşya Üzerinden Özdeşleşme
Peki neden tanımlıyorsun biliyor musun? Çünkü aslında farkında değilsin, kendini yanlış bir şekilde tanımlıyorsun. Çünkü eline “ben” diye bir kavram veriyorlar. Önce bedeninle özdeşleşiyorsun. Hani bize ilk çocuklukta yaptıkları şey nedir? “İşte bu kimin ağzı, bu kimin burnu, bu kimin gözü, bu kimin yatağı, bu kimin oyuncağı” diyerek aslında ne yapılıyor? Bir şeylere sahiplenme üzerinden bir benlik üretiliyor. Bakın “ben ne” diye bir cevap yok. Neyin üzerinden inşa ettiriyoruz? Benliği. Önce beden üzerinden, sonra sahip olduğunu zannettiğin eşyalar üzerinden. Ve sonra gitgide bu bir ağ gibi örülüyor, daha sonra ilişkiler üzerinde. İşte annen, baban -eğer ilişkin iyiyse iyi de kötü, kötüyse de kötü. Neden? Çünkü kendini bir ilişki üzerinden tanımlıyorsun. Anne veya babana bir şey olduğu zaman yıkılıyorsun, çöküyorsun. Neden? Çünkü kendini tanımladığın şey ortadan kayboldu. Nasıl kendini tanımlayacaksın? Bir anda hani ayağının bastığı yer gitti. Nereye ayağını koyacaksın?
Yalnızlık: Kendi Boşluğuyla Baş Başa Kalmak
Mesela bazı insanlar için çok fazla güvendikleri insanlar ayrılınca, ölünce niye yıkılıyor? Çünkü bende o kadar güçlü bir boşluk var ki o olmayınca kendini tanımlayamıyor. Yalnızlık nedir aslında? Yalnızlık kendi boşluğunla baş başa kalmaktır. Kendin yoksun ki; dolayısıyla kendi boşluğuyla baş başa kalan benlik bir şeylerle oyalanma ihtiyacı duyuyor. O yüzden hakiki insan yalnız olmaz. Neden? Çünkü kendindeki varlıkla ve o varlığın kaynağı olan Yaradan’la birliktedir. Dolayısıyla aslında gerçekte hiçbir zaman yalnız olamayız. Yalnızlık aslında mümkün olmayan bir şeydir; yalnızlık kendi sahte benliğimizle baş başa kalmaktan duyduğumuz rahatsızlığın adıdır aslında.
Her Şeyi Kenara Koymak: Varlık Hissi
O yüzden ben dediğimiz sahte durumu keşfetmemiz gerekiyor. Bu boş bir şey. Boş olduğunu nereden anlıyorum? Yaratılmış olan her şeyi dışarı koy. Bedeni kenarda tut. Yaşanan duygular, düşünceler, olaylar, hepsini kenara koy. O benden bir şey kalıyor mu geriye? Sıkıntı kalıyorsa onu da kenara koy, çünkü o da yaratılmış bir şey. Mutsuzluk kalıyorsa onu da koy kenara. Bir bakacaksın aslında o bende hiçbir şey yok. Ama dikkat et: Eğer o sıkıntıyı, mutsuzluğu, boşluğu her türlü olumsuzluğun hepsini bir kenara koyabilirsen, bir şeyi fark etmeye de bir pencere açılacak. O ben gerçek varlıkla tanışacak. Eğer yeterince sabırlı olursan ve o sahte benim yalnızlık kaygısından bir parça ayrışabilirsen ve sakin kalabilirsen, gerçek varlıkla tanışma imkanı bulacaksın.
İşte tasavvuf olsun, bütün uzak doğu bilgelikleri olsun, mutlaka kişiye kendi ile kalma alıştırmaları yaparlar. Neden? Burada kastedilen kendi mutsuzluğunla kalmak değildir. Bütün onları fark et -o bendeki her şeyi fark et, onun seni kandırmaya çalıştığı bütün unsurlardan bilinç olarak ayrış. Anne babanı terk et demiyoruz, bırak, onlar anne baba olarak kalsın, eş eş olarak kalsın, hepsi yerlerinde kalsın. Onları at, yok et demiyoruz, hepsi senin düşmanın demiyoruz. Sadece diyoruz ki sen onlar değilsin, sen onlar üzerinden tanımlanan bir varlık da değilsin. Onları kendilerine bırak -anne babanı anne babana bırak, çocuğunu çocuğuna bırak, eşini kendisine bırak. Duygularını da kenara bırak, onlarla kavga etme, biraz kenarda dursun. Yaşadığın bütün olayları da bir kenara koy. Ve ben sadece ben olarak kalsın, bir kavram, bir kelime olarak kalsın.
Ama bak bıraktığın her şeye rağmen aslında ne var? Var. Varlık duygusu var -buna duygu demek dilin yetersizliğinden dolayı kullandığımız bir şey, varlık hissi diyelim. İnsanda o varlık algısı kalır. Bir şey var ama ne var bilmiyorum, zaten olmasaydı hiçbir şey kalmazdı. Sakin ol, acıları da hüzünleri de yalnızlık korkusunu da bir kenara koy, usulca kenara koy. Arzu edersen sonra alabilirsin, bir yere gitmiyor onlar. Bir kenara koymayı öğren, sakin ol. Eğer biraz kalabilirsen orada gerçek varlığa dair bir farkındalık açığa çıkmaya başlayacaktır. Sadece varlık idraki. Varlık var ama sonu olan bir şey değil, tanımlanan bir şey değil, doğan bir şey değil, bedeni olan bir şey değil, hiçbir şeyle tanımlanmayan, sadece var olan bir şey. İşte bu, gerçek kendimize doğru açılan yoldur.
Dağ Başında da Meşgul Olan Zihin
Şimdi benim burada anlatmak istediğim şey “mağaralara çekilelim, herkes yalnız kalsın” anlamında değil. Buradaki maksadım şu: Kendinizi hiçbir şeyle tanımlamama farkındalığına nasıl geçebilirsiniz? Yoksa dağ başında da olsanız zihniniz insanlarla dolu olabilir değil mi? Dağ başına gidersiniz ama size isyan eden çocuğunuzla başınız meşgul olabilir. Sizi terk eden bir sevgiliyle dağ başında zihniniz meşgul olabilir. Sizi unutan bir dostunuzla zihniniz meşgul olabilir. Burada kastettiğim yalnızlık bilincidir, dikkat etmemiz gereken bir şeydir. Yoksa zahiri olarak yalnız kalmak kalmamak değildir buradaki olan. Ben nice insan görmüşümdür, yalnızdır, evinde kimsesi yoktur, fakat zihni 10 yıl, 20 yıl önce geçmiş olaylarla meşguldür. O yüzden önemli olan şey fiziksel olarak yalnız kalıp kalmamak değildir, sizin kendi bilincinizde kendinizi hiçbir şeyle tanımlamama şuurudur. Bu evinizde de olabilir, koskocaman bir şehirde de olabilir. Aslında önemli olan şey “ben kimim, ben neyim” sorusuna cevap verirken bunu hiçbir şey olmadan tanımlayabiliyor muyum? Yaratılmış olan hiçbir şey olmadan ben kimim aslında?
Ama bakın buna hemen cevap vermeye çalışmayın, çünkü buna hemen cevap veremezsiniz, çünkü bundan şu anki benliğiniz sıkılacaktır, çünkü böyle bir tanımı yok, böyle bir dünyası yok, alışmamış böyle bir şeye. O yüzden diyorum ki acele etmemeniz gerekiyor, biraz sakin olmanız gerekiyor. O yüzden “ben kimim” sorusu en hayati sorudur, cevabı da en önemli cevaptır. O yüzden kadim öğretilerde yalnız kalamayan insanın kendisinden çok uzak olduğundan bahsedilir. Ama yalnız kalmak demek illa bir insan olmadan kalmakla da sınırlandırılmamalı. Bir insan sürekli kendini bir şeyle meşgul edebilir, yanında hiçbir insan yoktur ama sürekli bir şeyle meşgul eder; o meşguliyeti evinden aldığınızda yalnızlık hisseder.
Zeyd Kıssası ve Ahzab 40
Dolayısıyla gerçek kendimizi bulmak için kendimizi yaratılmış olan hiçbir şeyle tanımlamamak gerekir. Bakın bunun Kur’an’daki karşılığı Peygamberin yaşadığı bir olay üzerinden anlatılmıştır bir anlamda. Peygamberimiz Zeyd’i evlatlık olarak tanımlar. Sonra ayet gelir, mealen söylüyorum: “Sen onlardan hiç kimsenin babası değilsin, sen Muhammed’ün Resulullah’sın, sen Allah’ın Resulüsün.” Aslında burada ayet şunu demek istiyor: Sen kimse üzerinden tanımlanacak biri değilsin. Çünkü Araplar özellikle erkekleri erkek çocuklarıyla tanımlarlar -mesela “Ebul Kasım” der, ne demek? Kasım’ın babası. “Ebu Talip” -Talip’in babası demek. Yani çocuğu üzerinden tanımlıyor. Kur’an bir süre sonra diyor ki sen kimsenin babası değilsin, sen Allah’ın Resulüsün.
Bunu kendimize çevirelim: Sen kimsenin annesi, babası, çocuğu, eşi, arkadaşı, dostu, kardeşi değilsin. Nesin? Allah’ın kulusun. Sen Allah’a ait bir varlıksın, Allah da senin sahibin. Onunla sonsuz bir sevgi bağına sahipsin. Allah seni seviyor, sen de Allah’ı seviyorsun. Hatta nefsin Allah’ın hakikatinden bihaber olsa bile, aslında senin özün Allah’ı seviyor, Allah da o özü seviyor. Bir ateistin dahi ruhu Allah’ı sever, Allah da onun ruhunu sever -onun nefsi ateisttir, onun egosu ateisttir, onun sahte benliği ateisttir.
Peygamberin Veda Hutbesi: Hikayesizlik
O yüzden biz bu noktaya dönmeye çalışıyoruz. Bu noktayı keşfettiğimizde artık huzur buluruz, ilişkilerimiz, yaşadığımız olaylar her şey yerli yerine oturur. Bu ben dediğim şey ortadan kalkar, hakiki kendilik onun yerine geçer -Allah’tan gelen, onunla var olan, onun varlığıyla tam eksiksiz olduğunu idrak eden kendilik. Onun hiçbir ilişkiye ihtiyacı yoktur. Ama onun ilişkileri olabilir. Ancak “şu olursa mutlu olurum, şöyle olursa kendimi var gibi hissediyorum” böyle bir kavramı kalmaz. Çünkü o vardır, varlığı bir başka şeye ihtiyaç duymamaktadır.
Mesela bakın peygambere: Peygamber egosu adına, benliği adına bir dakika daha yaşamak istiyor mu? Hayır. Veda hutbesinde ne diyor? “Ey insanlar, size gerçekten tebliğ ettim ve bu mesajı size hakkıyla aktardım mı?” Üç defa tekrar ediyor, “şahit olun” diyor ve “ya Rabbi ben vazifemi yaptım” diyor. Aslında şunu diyor: “Ya Rabbi vazifemi yaptım.” Burada benliği adına, “işte tam da iyi bir noktaya geldik, davayı da iyi bir noktaya getirdik, bir 10 sene de böyle bir güzel yaşasak” gibi bir derdi var mı? Yok. Bakın daha belki bir sene önce savaştan çıkmış, tırnak içinde söylüyorum, dünyevi bir nazarla baktığınızda dünya hayatının keyfini almamış yani. Ama o öyle bir mutluluğun peşinde değil. Neden? Çünkü Yaradanla mutlu, kendi öz varlığıyla mutlu. Onun “çok yorulduk, çok mücadele ettik, şöyle bir 10-15 sene bir rahat yüzü görsek iyi olur” gibi bir hikayesi yok. “Belki de çocuklar şöyle bir büyüsün” gibi bir hikayesi de yok. Neden yok? Çünkü boş bir benliğe sahip değil ki hikayesi olsun. Bizim niye çok hikayemiz var? Çünkü boşuz, o yüzden hikaye üretmek zorundayız. Herkes bir hikaye üretmek zorunda: “Belki çocukları büyütelim, mürüvvetlerini görelim.” Bu hikayeyi kim üretiyor? Boşluk hisseden ben üretiyorum. Çünkü bir tarafı boş, onu bir şeyle dolduracak -evlatla dolduracak, torunla dolduracak. Buranın boşluğu bitmiyor, çünkü bura boş, dolmayan bir şey, yaratılmış olan hiçbir şeyle de dolmayacak olan bir şey.
Allah’ı Unutmak, Kendini Unutmak
O yüzden din nedir? Din kendini sonsuz ve mutlakla tanımlamaktır. Kendini geçici, sınırlı herhangi bir şeyle değil -bedenimle değil, ilişkilerimle değil, sahip olduklarımla değil, unvanımla değil, statümle değil, ilmimle yapıp ettiklerimle değil, Allah’la tanımlamaktır. Müslüman nedir? “Allah’ın kuludur” diyoruz. Ne kadar böyle hoş ve boş bir cümle olarak geliyor bize değil mi? Ama aslında baştan sona dolu olan bir cümle. Sen Allah’a aitsin. Müslüman, Allah’ın kuludur, ona aittir. Sahibin kim? Allah. Seni çok seven, seni gören, seninle ilgilenen. Kim? Allah. Sen kimsin? Onun varlığıyla var olan, onun tarafından ilgi gösterilen, onun tarafından korunup kollanan ve sana verdiği varlığı hiçbir şeyle bozulmayan bir varlıksın.
Bundan daha başka ne isteyebilirsin ki aslında? Ama bakın benlik boşsa o hep bir şeyle doldurulacak, ya geçmişe gidecek diyecek ki “ben şunları yaşadım o yüzden içimdeki boşluğun nedeni bu.” Ben de eskiden bir zaman öyle düşünürdüm, derdim ki herkesin çocukluğu iyi geçse kimse mutsuz olmaz diye ilkel bir düşüncem vardı. Sonra baktım çocukluğu çok iyi geçenler de ilerleyen yaşlarında yine mutsuz oluyorlar. Çünkü şöyle demeye başlıyorlar: “Kimse beni annem gibi sevmedi, kimse babam gibi sevmedi.” Hikaye bitmiyor. Neden? Çünkü gerçek kendin yok ortada. Gerçek kendinin olmadığı bir yerde asla kalıcı huzur, dinginlik ve mutluluk olmaz, asla olmaz.
Kapanış: Dindar İnsan Gerçek Kendine Yol Alandır
O yüzden gerçek kendimizi bulmak için, gerçek kendimize -bu dışarıda bir şey değil, bu inşa edeceğiniz bir şey de değil, bu fark edeceğiniz bir şey, var olan bir şey. Bu birinin sevmesiyle, bir başarıyla oluşan bir şey değil. Bununla oluşan benlik sahte bir şeydir, sana hayali bir tatmin verir sonra kaybolur gider. Veya sen kendini kendi dışında bir şeyle tanımlarsın -mal mı, birinin sevgisi mi? Mesela ben kendimi birinin sevgisiyle tanımlasam, o kişinin sevgisine tutsak olmak zorunda kalacağım. Çünkü o kişinin sevgisi giderse, o kişi artık beni sevmezse, ben yokum. İnsanlar beni takdir etmezse ben yok mu diyeceğim, yoksa gerçek kendimi mi fark etmeye doğru yol alacağım?
İşte dindar insan nedir? Gerçek kendine yol almaya karar veren insandır. Ve gerçek kendi mutlaktadır, sonsuz olandadır, Yaradan’dadır. O varsa sen varsın, o var, ondan dolayı sen varsın. O yüzden Kur’an der ki, onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Bu sadece kafirler, münafıklar için değil, bu bizim için de geçerli. Aslında biz de Allah’ı unuttuğumuz için kendimizi unutmuş durumdayız. Aramızdaki fark şu, biz diyoruz ki Allah’ı hatırlayarak kendimizi bulmaya çalışıyoruz. Ama şunu sorun kendinize: Gerçekten böyle bir yolculuğunuz var mı? Gerçekten böyle bir niyetiniz, böyle bir gayretiniz var mı? “Ben Allah’ı hatırlayarak kendimi hatırlamak istiyorum, Allah’ı bilerek kendimi bilmek istiyorum, Allah’ı bularak kendimi bulmak istiyorum” -benim yolculuğum budur diyor musunuz? Böyle bir şeyi hatırlıyor musunuz, böyle bir şeyi kendinize hatırlatıyor musunuz?
Teşekkür ederiz, izlediğiniz için teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Ahzab Suresi: 40) — “Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir, o Allah’ın Resulüdür” - (Haşr Suresi: 19) — “Allah’ı unutanlar gibi olmayın; Allah da onlara kendilerini unutturdu”